Bireyden Grup Süreçlerine Narsisistik Spektrum

Rene Magritte

 

Bireyden Grup Süreçlerine Narsisistik Spektrum 

Özden Terbaş

Narsisizm meselesine dair bazı sorularla başlamak uygun olabilir: Narsisizm nedir? Narsisizm sağlıklı mıdır, yoksa hastalıklı mı? Narsisistik bir spektrumdan söz edebilir miyiz? Narsisizmden çıkış mümkün müdür, nasıl? Narsisizme dair kavrayışımız grup süreçlerini anlamamıza katkıda bulunabilir mi?

“Narsisizm” terimi pek çok kavramı içermesi bakımından çeşitlilik arz eder. Narsisizmin sağlıklı ve hastalıklı boyutları vardır; kuramsal ve klinik açıdan da geniş bir yelpazeye yayılım gösterir. Narsisizm üzerine bu sınırlı çalışmada önce narsisizm teriminin semantik açıdan açılımına yer verilecek, normal ve patolojik narsisizm boyutları irdelenecek, patolojik yelpaze açımlanarak bireysel psikoloji ve kitle psikolojisi üzerindeki tezahürlerine değinilecek ve bazı kuramsal katkılar gözden geçirilecektir.

Freud narsisizme dair görüşlerini Narsisizm Üzerine: Bir Giriş (1914) adlı çalışmasında ortaya koyar. Freud bu dönemde “aktarım nevrozları” adını verdiği histeri ve obsesif nevroz vakalarının analizinden elde ettiği sonuçlarla ilgileniyordu. Bu doğrultuda ortaya koyduğu libido kuramını şöyle açıklar: “Libidonun, biri benliğe özgü diğeri nesneye bağlanacak şekilde farklılaşması cinsel dürtülerle benlik dürtülerini ayırt eden kökensel varsayıma kaçınılmaz olarak bağlı bir sonuçtur” (Freud, 1914, s. 76). Freud’a göre narsisizm, “kendini koruma dürtüsünün bencilliğinin libidinal bir tamamlayıcısı, her canlı varlığa haklı olarak bir ölçüde atfedilebilecek bir özellik olarak karşımıza çıkar” (s. 72).

Freud’un bu eseri boyunca öne sürdüğü görüşlerin ekonomik bakış açısı ile cinsel dürtüler ve kendini koruma dürtülerinden (benlik dürtüleri) oluşan ilk dürtü kuramı temelinde olduğu;  henüz altbenlik, benlik ve üstbenlikten oluşan yapısal kuramın formüle edilmediği dikkate alınmalıdır. Bu doğrultuda Freud benlik libidosu ile nesne libidosu arasında bir karşıtlık olduğunu düşünür ve şöyle der:

Biri kullanıldığı ölçüde diğerinin düzeyi düşer. Nesne libidosunun ulaşabileceği en yüksek gelişim evresi âşık olma durumunda, yani öznenin bir nesne yatırımı uğruna kendi kişiliğinden vaz geçmiş göründüğü zaman karşımıza çıkar. Oysa paranoyağın “dünyanın sonu” fantezisinde (veya kendilik algısında) bunun tam tersi bir durumla karşılaşırız (Freud, 1914, s. 75).

Narsisizmin bireysel ve toplumsal boyuttaki tezahürlerine dair tartışmamızı ilerletmeden önce Freud’un değindiği diğer noktaların da özetlenmesi uygun olabilir.

Freud Narsisizm Üzerine: Bir Giriş (1914) adlı çalışmasında belirli bir nesne seçimi türü, nesne ilişkisi tarzı ve kendilik saygısını da tanımlar: Narsisistik türde nesne seçimine göre nesne, kendiliğin bir yönüyle özdeşleşme temeline seçiliyordu. Buna göre “kişi kendisi neyse onu (kendisini), kendisi ne idiyse onu, kendisi ne olmak istediyse onu ve kendisinin bir parçası olmuş kişiyi sever” (s. 89).

Freud aynı çalışmada şizofreni, organik hastalık, hipokondri ve uykuya dair gözlemlerini paylaşır; bu durumlarda nesnelerden bir çekilmenin söz konusu olduğunu vurgular ve libidinal yatırımın nesnelerden kendiliğe çekilmesi olarak yorumlar.

Freud gelişimsel evre olarak narsisizmin iki türünü ayırt eder: “birincil narsisizm” ve “ikincil narsisizm.” Otoerotizm evresini takip eden birincil narsisizm evresinde, nesnelerle libidinal bağların oluşturulmasından önce, libido, henüz farklılaşmaya başlayan benliğe yatırılır. Bu evreden sonra dış nesnelerle libidinal bağlar oluşturulur; nesne sevgisi gelişir. Engellenmeyle karşılaşılması durumunda ise libido benliğe (kendiliğe) çekilir; bu durum ikincil narsisizmle sonuçlanır.

Freud’un narsisizm üzerine bir giriş niteliğindeki çalışması gerek pratik gerekse kuramsal açıdan verimli tartışmaları beraberinde getirir.

Sydney E. Pulver  (1970) “narsisizm” kavramını semantik açıdan inceler; farklı düzeylerdeki psikolojik görüngüler için aynı kavramın kullanıldığını, bu durumun psikanalitik literatürde bir karışıklığa yol açtığını öne sürer. Örneğin, klinik açıdan cinsel bir sapkınlığa işaret eden narsisizm, genetik açıdan gelişimsel bir evreye gönderme yapar. Nesne ilişkileri terimleriyle düşünüldüğünde ise iki görüngüyle ilişkili görünmektedir: nesne seçimi tipi ve belirli bir nesne ilişkisi oluşturma tarzı. Diğer önemli bir nokta ise duygusal bileşeni tanımlayan “kendilik değeri” [kendilik saygısı (self esteem)] terimiyle dürtüsel bileşeni içeren “narsisistik libido”nun eşitlenmesine ilişkindir. Ruhsal ekonomi açısından düşünüldüğünde, bu durumda  bir başkasına libidinal yatırım yapıldığında kendilik değerinin azalması, kendiliğe libidinal yatırım yapıldığında ise kendilik değerinin artması beklenir. Oysa Pulver’a göre bu durum klinik deneyimle bağdaşmaz; kendilik değeri yüksek olan bireyler başkalarıyla ilgilenebilir ve ilişki içinde olabilirlerken kendilik değeri düşük olan kişiler kendilerine yoğunlaşmış olabilirler (başkalarına yönelik ilgileri azalmış olabilir). Pulver, andığımız çalışmasında, kendiliğe yönelik libidinal yatırım şeklindeki orijinal narsisizm kavramının, bütün narsisistik görüngüleri açıklayamayacağı sonucuna varır.

Freud’un ekonomik bakış açısı dikkate alındığında narsisizm kendiliğe (kendilik temsiline) yönelik libidinal yatırım olarak tanımlanabilir (Pulver, 1970). Fakat günümüzde yalnızca cinsel dürtü yatırımının değil, saldırgan dürtü yatırımının da geçerli olduğu kabul edilmektedir (Moore, 1975). Freud Haz İlkesinin Ötesinde (1920) adlı çalışmasında yaşam dürtüleri ve ölüm dürtüleri şeklinde ikinci bir dürtü kuramı geliştirir fakat narsisizm kuramını bu yeni bakış açısını dikkate alarak gözden geçirmez. Freud’dan sonra Herbert Rosenfeld, André Green gibi yazarlar Freud’un yeni bakış açısını narsisizme uyarlayarak önemli katkılarda bulunmuş, narsisizme dair ufkumuzun gelişmesini sağlamışlardır. Rosenfeld (1964) narsisitik nesne ilişkisini ve özgül savunmaları (tümgüçlülük, özdeşleşme, içe atma-yansıtma, yansıtmalı özdeşleşme, inkâr, idealleştirme, değersizleştirme vb.) tanımlar; tümgüçlü narsisistik nesne ilişkisinin, yoğun düzeyde hissedilen hasetle olan bağlantısını ortaya koyar. Green (2002) ise narsisizmin pozitif ve negatif tarzda örgütlenebildiğini öne sürer. Rosenfeld ve Green’in görüşlerine yazının ilerleyen bölümlerinde daha fazla yer verilecektir.

Günümüzde narsisizme dair geliştirilen farklı bakış açıları sayesinde Spektrumda yer alan farklı olguların kavranabildiği ve narsisizm kuramına yönelik tartışmanın giderek zenginleştiği dikkati çekmektedir. Örneğin, “kendilik psikolojisi” ekolünü oluşturan Heinz Kohut farklı bir rota izler. Kohut’un (1971) yaklaşımına göre narsisistik yatırımla nesne yatırımı birlikte başlarlar, daha sonra bağımsızlaşırlar. Kendiliği “idealleştirilmiş ebeveyn imagosu” ve “büyüklenmeci kendilik” şeklinde iki kutuplu bir yapı olarak tasarlayan Kohut, psikanalitik dürtü kuramından bir kopuş gösterir ve narsisizmi, Green’in vurguladığı gibi, “fenomenolojik” açıdan açıklamaya yönelir. Aktarım görüngüleri (“idealleştirme ve ayna aktarımı”) bu iki kutbun analitik ortamda etkinleşmesi temelinde yorumlanır ve bu bakış doğrultusunda saldırganlık, esas olarak narsisistik yaralanmaya tepki olarak değerlendirilir. Otto Kernberg (1975) ise hem normal hem de patolojik narsisizmin gelişiminin, kendiliğin gerek nesne temsilleriyle gerekse dış nesnelerle ilişkisini içerdiğini, aynı zamanda hem libidoyu hem de saldırganlığı içeren dürtüsel çatışmaların hüküm sürdüğünü öne sürer.

Kuramsal Spektrum

Narsisistik spektrumun klinik yönüne geçmeden önce bazı kuramsal katkıların özetlenmesi uygun olabilir. Bu yazının iddiası; narsisizmin, dürtü kuramından uzaklaşmadan kavranabileceğini ortaya koymak olacaktır. Bu bölümde, özellikle, narsisizmi Freud’un yaşam dürtüsü-ölüm dürtüsüne dair kavramlaştırması temelinde yorumlayan ve geliştiren kuramsal görüşlere yer verilecektir.

Yukarıda belirtildiği gibi geleneksel psikanalitik kuram, libidonun önce narsisistik bir yatırıma uğradığını (narsisistik libido adını alır), daha sonra bir nesneye yatırımın söz konusu olduğunu (nesne libidosu olarak adlandırılır) öne sürer. André Green (2002), Freud’un yaşam dürtüleri ile ölüm (yıkım) dürtülerine dair kavramlaştırmasının ardından bu yaklaşımın geçerliliğini yitirdiğine değinir ve bu kavramsal bakış açısını narsisizme uyarlayarak ikili bir örgütlenme tarzı önerir: “pozitif ve negatif narsisizm.” Green’e göre (2002),

pozitif bir narsisizm, amacı bütünlüğe ulaşmak olan ve tekliği hedefleyen –en azından bir parça da olsa nesne yatırımı pahasına kendiliği doyurmaya yatırım yapan bir narsisizm; negatif narsisizm ise ruhsal ölüme ulaşmayı ve hiçliği hedefleyen sıfır noktasına varmak isteyen bir narsisizmdir (s. 636).

Aynı çalışmada Green “yaşam narsisizmini”, “kendiliği destekleyen fakat gerçek olmayan ilişkilerle sınırlanmış fakir bir benlikle karakterize bir yaşama şekli” olarak tanımlar. Bu yaşam tarzı bazen parazit şekilde bazen de kendine yeten şekilde sürse de yaşayan nesnelerle ilişkilerinin olmayışı çarpıcıdır, idealleştirilmiş nesnelerle ilişki söz konusudur.  “Ölüm narsisizmi ise mazoşistik niteliklerin ağır bastığı boşunalık, boşluk, kendini aşağılama, yıkıcı geri çekilme ve devamlı kendini değersizleştirme kültürüdür” (Green, 2002, s. 644).

Freud’un yaşam dürtüsü-ölüm dürtüsü düalizmini narsisizme uyarlayarak önemli bir kuramsal katkıda bulunan diğer bir kuramcı ise Herbert Rosenfeld’dir. Roselfeld (1971)[1] narsisizmin “libidinal ve yıkıcı görünümleri”ne odaklanır. “[Libidinal narsisizmde]…

kendiliğin aşırı değer kazanmasının merkezî bir rol oynadığı görülebilir. Kendiliğin idealleştirilmesi, iyi nesnelerle ve onların nitelikleriyle tümgüçlü içe atımsal ve yansıtmalı özdeşleşmelerle sürdürülür. Bu şekilde narsisist, dış nesnelerle ilişkili her şeyin değerli olduğunu ve dış dünyanın onun bir parçası olduğunu ya da kendisi tarafından tümgüçlü bir biçimde kontrol edildiğini hisseder (Rosenfeld, 1971, s. 172).

“Yıkıcı narsisizm”de de idealleştirme belirgindir;

[a]ncak bu kez idealleştirilen kendiliğin tümgüçlü yıkıcı kısımlarıdır. Hem herhangi bir libidinal nesne ilişkisine hem de kendiliğin bir nesneye ihtiyacını ve ona bel bağlama arzusunu deneyimleyen herhangi bir libidinal kısmına yöneltilirler. Kendiliğin yıkıcı tümgüçlü kısımları çoğunlukla gizli kalır ya da sessiz ve bölünmüş olabilir ki bu onların varlığını karanlığa gömer ve dış dünyayla bir ilişkilerinin olmadığı izlenimini verir. Aslında, bağımlı nesne ilişkilerini engellemekte ve dış nesneleri kalıcı olarak değersiz kılmakta çok kuvvetli bir etkiye sahiptirler ki bu unsurlar narsisist bireyin dış nesnelere ve dünyaya görünürdeki kayıtsızlığını açıklar (Rosenfeld, 1971, s. 172).

Daha sonraki bir çalışmasında Rosenfeld (1987) narsisistik hastalarla yaptığı analizlerden yola çıkarak bu hastaların iki grupta incelenebileceğine değinir: “kalın derili (thick-skinned)” ve “ince derili (thin-skinned) narsisistler.” Rosenfeld bu hastaların özelliklerini tanımladıktan sonra uygulanacak analitik tekniğe dair önerilerde de bulunur. “Kalın derili” narsisist hastalar daha derin düzeydeki duygulara karşı duyarsızdırlar. Bu hastalarda bulunan yoğun düzeydeki hasedin, analizi ve analisti değersizleştirmesi ve yardım almalarını engellemesi söz konusu olabilir. Rosenfeld bu hastaların analizlerinde yorumlama ve yüzleştirmenin tekrar tekrar uygulanması gerektiğini, hasta üzerinde etkide bulunmasının uzun zaman alabileceğini vurgular.

“İnce derili narsisitler” ise gerek analiz sürecinde gerekse güncel yaşamlarında aşırı duyarlıdırlar ve kolayca incinebilirler. Bu hastalar, kendine olan güvenleri tekrar tekrar örselenen çocuklar gibidirler. Herkes tarafından reddedildiklerini hisseden bu hastalar kendilerini sürekli ve aşırı oranda aşağılanmış ve küçük düşmüş hissederler, utanç içindedirler. Rosenfeld bu hastaların analizlerinde narsisizmin yıkıcı boyutunun aşırı düzeyde vurgulanmaması gerektiği konusunda bir uyarıda bulunur; zira, bu durum hastaların ketlenmesine yol açabilmekte ve tatmin edici nesne ilişkileri geliştirmelerinde zorluk oluşturabilmektedir (Rosehfeld, 1987, s. 273-4).

Günümüzün önemli kuramcılarından Ronald Britton (2004) Rosenfeld’in katkılarını geliştirir; “kalın derili” ve “ince derili” olarak tanımlanan her iki klinik durumun Oidipal üçgendeki konumunu sorgulayarak yeni bir kavramlaştırma önerir:  “hiper-öznellik” ya da “hiper-nesnellik.” Bu noktada konuyu aydınlatmak açısından Bion’un kapsayan-kapsanan modelinin anımsanması uygun olabilir. Annenin kapsayan işlevi yetersiz olduğunda (annenin çocuğun yansıtmalarını içine alamadığı durumda) çocuk bu durumu annenin gerçekleştirdiği yıkıcı bir saldırı şeklinde deneyimler. Britton’a göre (2004) çocuk bu durumla şu şekilde başa çıkmaya çalışır: Annenin bağlara yönelik düşmanlığı bölünüp ayrılır ve düşmanca bir güce atfedilir; böylece “iyi anne” temsili korunmaya çalışılır. Çocuğun anneye dair merak duygusunun gelişmesi ve Oidipal üçgendeki yerini fark etmeye başlamasıyla birlikte çocuk, anneyle kurduğu hayati ilişkinin tehlikede olduğunu hisseder; daha önce atfedilen düşmanca gücün yerini Oidipal baba alır. Narsisistik yapılar Oidipal üçgenleşmedeki üçüncü nesneye tahammül göstermekte zorlanırlar; üçüncü nesne, hassas, öznel kendilik için yabancıdır. Bu durumda üçüncü nesnenin nesnelliğinden sakınılarak öznelliğe sıkıca tutunulur (hiper-öznellik). Ya da üçüncü nesne ile özdeşleşilir; hasta nesnelleşirken kendi öznelliğinden feragat eder (hiper-nesnellik). Hiper-nesnellik bir narsisistik kopuş tarzıdır; öteki insan hiç önem taşımayan bir konumdadır. Hiper-öznellik ise bir narsisistik yapışkanlık tarzıdır; öteki insan, ancak kendiliğin bir uzantısı konumundadır. Bu önemli çalışmasında Britton narsisistik yapılarda savunmacı nitelikte örgütlenmiş bir Oidipal durumun geliştiği sonucuna varır ve analitik ortamda gelişen düşlemi “edilgen bir anlayışlılık içindeki bütünüyle empatik bir annesel nesne ile onun karşısında nesnelliğin cisimleşmiş hâli olan, anlam yükleme peşindeki saldırgan babasal figür” şeklinde tanımlar (Britton, 2004, s. 57).

Rosenfeld’in yıkıcı narsisizm kavramından etkilenen diğer bir yazar John Steiner’dır. “Kişiliğin patolojik örgütlenmesi” kavramını geliştiren Steiner [2003 (1993)], bu yapılarda yıkıcı narsisizmin üst düzeyde örgütlendiğini öne sürer. Steiner’a göre patolojik örgütlenme gösteren karmaşık yapılar patolojik bölme ve yansıtmalı özdeşleşmeyi kullanırlar ve narsisistik tipte nesne ilişkisi gösterirler. Kişiliğin patolojik örgütlenmesi, kişinin  paranoid-şizoid ve depresif konuma özgü kaygılarla yüzleşmesine karşı bir işlev üstlenir. Bu durum bir “ruhsal inziva” alanına çekilme pahasına gerçekleşir. Ruhsal inziva alanı hastanın bilinçdışı fantezilerinde kendini nispeten güvende hissettiği bir ev, bir mağara, bir orman ya da ıssız bir ada olabilir; bir iş organizasyonu, bir yatılı okul, totaliter bir hükümet ya da mafya benzeri bir çete olabilir. Kimi zaman bu organizasyon zorbalık ve sapkınlık ögeleri içerebilir, kimi zaman da idealleştirilebilir.

Narsisizmden çıkış süreci bir yandan paranoid-şizoid ve depresif konuma özgü kaygılarla yüzleşmeyi (Segal, 1983) bir yandan da görme-görülmeye dair dinamikleri (Steiner, 2011) gün yüzüne çıkarır. Steiner’a (2011) göre narsisistik örgütlenmesi olan bir hastanın içinde bulunduğu ruhsal inzivadan çıkması nesneyi daha gerçekçi bir şekilde görmesini mümkün kılar; bu durumda hasta, haset, kıskançlık, engellenme, hiddet, suçluluk ve pişmanlıkla yüzleşmek zorunda kalır. Hasta bu süreçte iyi nesneye hasar verdiğinin ve kaybettiğinin farkına vararak kendini depresif konumda bulur. Rosenfeld (1964) narsisistik örgütlenmelerin hastayı nesneden ayrı olma deneyiminden koruduğunu ortaya koyar. Uygun bir ayrılma olmadığında nesnenin tümüyle görülmesi mümkün olmaz. Nesneden ayrı olmanın kabul edilmesinin yarattığı diğer önemli bir sonuçsa görülmeye maruz kalmaktır. Narsisistik hastanın kendine yönelik hayranlığı yıkıma uğrarsa, narsisistik gurur yerini utanca ve küçük düşmeye bırakır. Hasta bu süreçte patolojik bölmenin ve paranoyanın hâkim olduğu bir zulmedilme evresine maruz kalabilir ve yeniden patolojik örgütlenmenin korumasına çekilebilir (Steiner, 2011).

Kernberg’ün narsisizm üzerine araştırmaları ve çalışmaları psikanaliz literatüründe geniş bir yer tutar ve narsisizmin kliniğinin anlaşılmasında zenginleştirici olmuştur. Bu bölümde daha ayrıntılı olarak yer verilmesi uygun olabilir.

Klinik Spektrum

Normal Narsisizm

Otto Kernberg (1975) narsisizmi yapısal olarak analiz etmeye yönelerek “normal” ve “patolojik narsisizm” ayrımı önerir. Kernberg (1975) normal narsisizmi “kendiliğe yönelik libidinal yatırım” olarak tanımlar. Kendilik ise “bir çok kendilik temsilinden ve bunlarla bağlantılı duygu yatkınlıklarından oluşan ruh içi bir yapıdır… Kendilik benliğin bir parçasıdır; benlik ise kendiliğe ek olarak… nesne temsillerini, ideal kendilik imgeleriyle ideal nesne imgelerini içerir” (s. 272). Kernberg’e göre normal kendiliğe libidinal yatırım yapılmasının koşulu iyi ve kötü kendilik imgelerinin gerçekçi bir şekilde bütünleştirilebilmesidir; başka bir deyişle, libidinal ve saldırgan yatırım yapılmış bileşenlerin bütünleştirilebilmesi esas teşkil eder.

Bütünleşmiş bir kendiliğin yokluğu ile birlikte nesne temsillerinin de bütünleşmesi gerçekleşemediyse kişi başkalarını bütünlüklü bir şekilde algılamakta güçlük çeker, eşduyum yetisi çok azdır.

Kernberg (1975) normal narsisizmi etkileyen ruh içi yapılar ile dış faktörleri de araştırır: İdeal kendiliğe dair bir emel gerçekleşmediğinde benlik çaresizliğe ve umutsuzluğa sürüklenebilmekte, depresyona yatkınlık gelişebilmektedir. Kriz ya da nesne yitimi dönemlerinde “iyi” nesne ilişkilerinin gerilemeli canlanması düşkırıklıklarını telafi etmek, kendiliğe sevgi ve onay vermek yönünde koruyucu bir işlev üstlenebilir. Üstbenliğin eleştirici ve cezalandırıcı yönleri kendiliğe eleştiri getirerek kendilik değerini ayarlarken benlik ideali (eğer kendilik, benlik idealinin talep ve beklentilerine uygun bir şekilde davranmışsa) olumlu bir katkıda bulunur; kendilik değerini artırır.

Altbenlikle ilgili yapılar da kendilik değerinin düzenlenmesinde etkilidir. Dürtüsel ihtiyaçların karşılandığı ve çevrenin gereklikleriyle uzlaştığı durumda kendilik değerinde bir artış olur. Bedensel açıdan sağlıklı olmak ya da hastalanmak da narsistik yatırımın dengesini etkileyecektir.

Kendilik değerinin ayarlanmasında kültürel, ahlaki ve estetik değer sistemleri de önemli etkilerde bulunur.

Narsisistik yatırımın arttığı durumlarda başkasını sevme ve verebilme, şükran duyma, başkaları için tasalanabilme, yüceltme ve yaratıcılık yetilerinde de artış gözlenir. Dolayısıyla, libidinal yatırımı artmış, kendiyle barışık bir kendilik, dış nesnelere ve içsel nesne temsillerine daha fazla yatırım yapabilir.

Kernberg normal narsisizmin, iç ruhsal yapıların bütünlüğüne olduğu kadar, libidinal ve saldırgan dürtü türevlerinin de dengesine bağlı olduğu sonucuna varır.

Patolojik Narsisizm

Kernberg (1975) patolojik narsisizmi üç düzeyde ele alır: İlk düzey, normal erişkin narsisizminden normal çocuksu narsisizme gerilemeyi ve/veya saplanmayı temsil eder. “Hem erişkin hem de çocuksu narsisizm bencillik içerir, ancak erişkin narsisizminin kendiliğe yatırımı, olgun amaçlar, idealler ve beklentiler temelindeyken, normal çocuksu kendiliğe yatırım, çocuksu, teşhirci, talepkâr ve güce yönelik çabalar temelindedir” (s. 279). Bu düzey pataolojik narsisizm spektrumu içinde nispeten daha hafif düzeyde yer alır.

İkinci düzeyde kendilik bir nesneyle özdeşleştirilirken, kendiliği temsil eden bu nesneyle ilişki söz konusudur: örneğin, bazı erkek eşcinselliği olgularında oral olarak verici ve koruyucu anne imgesiyle özdeşleşmiş durumdaki kendiliğin, çocuksu, bağımlı kendiliği temsil eden bir nesneyle ilişkisi. İlk düzeye göre daha patolojik olan bu düzeydeki narsisistik ilişki türünde hem ruhsallık içi düzeyde hem de dış etkileşimlerde hâlâ kendilik ile nesne arasındaki bir ilişkiden söz edilebilir.

Üçüncü ve en ciddi patolojik düzeyde ise ilişki kendilik ve nesne arasında değildir; ilkel patolojik büyüklenmeci bir kendilik ve bu büyüklenmeci kendiliğin nesnelere geçici yansıtılışı arasındadır ve nesne ilişkilerinin daha da derin bir düzeyde bozulmasıyla karakterizedir. Kernberg’e göre “kendilikle kendilik arasındaki ilişki”nin söz konusu olduğu bu son düzeyde nesne ilişkisinin yerini narsisistik ilişki alır. Kernberg’in tanımladığı narsisistik kişilik yapısı gösteren hastalar bu düzeyde yer alır. Kernberg’e göre,

[b]u hastalar aşırı derecede kendileriyle meşguldürler, yüzeysel olarak sosyal uyum göstermelerine karşın insanlarla içsel ilişkilerinde ciddi çarpıtmalar vardır. Şiddetli hırs ve büyüklenmeci fantezilerle birlikte aşağılık duygularına rastlanır. Dış desteklerden gelebilecek hayranlığa ve takdire aşırı bağımlılık gösterirler. Sürekli olarak güç, güzellik, zenginlik ve parlaklık uğrunda doyum sağlama arayışındadırlar. Başkalarına yönelik sevme, tasa duyma ve eşduyum gösterme kapasitelerinde ciddi kusurlar vardır. Başkalarıyla ilişkilerinde sömürücülük ve acımasızlık, yoğun haset ve bu hasede karşı savunmalar dikkati çeker (Kernberg, 1975, s. 286).

Kernberg daha sonraki bir çalışmasında (2014) çeşitli narsisistik sendromları, hastaların geliştirdikleri aktarım tepkileri doğrultusunda sınıflandırmayı önerir: “üst düzeyde işlev gösteren hastalar”, “sınır düzeydeki işlevsellikle salınım gösterenler”, “depresif olmayan tarzda intihara eğilim gösteren ve kendini tahrip eden hastalar” ile “toplum karşıtı (antisosyal) boyutu olan hastalar” (s. 865).

Patolojik narsisizm spektrumunda yer alan bu gruba daha yakından bakmak uygun olabilir. Üst düzeyde işlev gösteren narsisistik hastaların aktarım tepkileri şöyledir: Aktarım, bağımlılığı inkâr eden bir büyüklenmeci kendilikle önemsiz öteki (hayranlığın kaynağı olabilir fakat tehlike potansiyeli taşır) arasındadır. Hastanın zihninde, analist hastanın büyüklenmeciliğinin tıpkısını üretir, süreç içinde onu değersizleştirir ya da hasta analisti örtük bir şekilde değersizleştirir, hasta tedavide zaman kaybettiğini düşünür, tedaviye dair hayal kırıklığı ve boşluk duygusu içindedir. Analist hasta kadar iyi olmalıdır, daha iyi değil. Aksi takdirde bu durum hasedi uyandırır ve hasta analizi değersizleştirir. Kernberg, Rosenfeld’in (1987) “kalın derili” adını verdiği narsisistleri de bu grupta değerlendirir. Bu hastalar sosyal olarak ve iş yaşamlarında iyi bir işlev gösterebilmelerine karşın içsel nesne ilişkileri dünyası oldukça fakirdir; düşleme ve gündüz düşü kurmaya karşı bir kapalılık sergilerler. Analistle ilişkilerinde somut gerçeklik içinde yaşarlar; düşleme, arzuya, korkuya ya da derindeki bir çatışmaya doğru bir gelişim gerçekleşmez. Serbest çağrışımları yapılandırılmıştır, belirli bir sıra ve düzen içerir. Analistle etkileşimlerinde söyledikleri şeyi kontrol ederler; bu da söylemlerine boş ve entelektüalize edilmiş bir nitelik verebilir.

Aktarımı sınır düzeydeki işlevsellikle salınım gösteren hastalar geniş bir yelpazede yer alırlar; bu grupta “habis narsisizm sendromu” (başkalarına ve kendilerine yöneltilmiş saldırganlık, ciddi paranoid özellikler ve antisosyal davranış içerir), “ince derili narsisistler”, “kibir sendromu” ve “psikotik düzeyde işlev gösteren, üçgenleşmeye tahammül edemeyen hastalar” bulunur. İnce derili narsisistler eleştiri karşısında oldukça hassas ve kırılgandırlar; analiste yönelik kibir, üstünlük ve hor görme duyguları hızla yön değiştirir; kendilerini aşağılanmış, küçük düşmüş, depresif hissedebilirler, kendini suçlama ve intihar eğilimi gözlenebilir. Kernberg “kibir sendromu” gösteren hastaları tanımlamak için Bion’un kibir üzerine çalışmasından yararlanır. Bu hastalar oldukça gerilemiş durumdadırlar; terapiste yönelik aşırı kibirli davranış ve açık saldırganlık gösterirler. Bilişsel açıdan dikkatli ve yoğun düşünebilme kapasitesinden yoksundurlar ve yalancı aptal görünümü verirler. Kendilerinden ziyade terapist hakkında aşırı bir merak duyarlar. Bu hastaların kişisel düşünce sistemleri, kendi entelektüel üstünlüklerini sürdürmek amacıyla yarı-sanrısal bir nitelik kazanabilir. Bu yelpazede yer alan diğer hastalar ise üçgenleşmeye tahammül gösteremeyen, çok gerilemiş durumdaki narsisistlerdir. Ronald Britton’ın (2004) tanımlamasına göre, analistin hastanınkinden farklı bir düşünce iletmesi durumunda, hasta, terk edilmiş ya da reddedilmiş olarak algılayabilir ya da zihninin sadistik bir tarzda kontrol edilmeye çalışıldığını düşünebilir. Kernberg derin bir düzeyde, üçüncü nesnenin dışlandığı, mükemmel bir sembiyotik ilişkinin sürdürülmeye çalışıldığını, fakat aynı zamanda deneyimlenen gerçekliğin çok kırılgan, patolojik bir büyüklenmeci kendilik aracılığıyla mutlak bir şekilde kontrol edilmeye çalışıldığını vurgular.

Depresif olmayan tarzda intihar eğilimi gösteren ve kendini tahrip eden narsisist hastaların davranışlarının psikodinamiğinde önemli ötekilerin ve kendiliğin aşırı oranda değersizleştirildiği, olumsuz bir narsisizmin hâkim olduğu dikkati çeker; bu hastalar mutlak bir güç ve özgürlük hissiyle kendi ölümlerini tümgüçlü bir tarzda kontrol etmeye yönelebilirler. Kernberg’e göre bu gruptaki bazı hastalar André Green’in tanımladığı “ölü anne” sendromu gösterirler. Bu hastalar erken süreçlerdeki ciddi düzeyde depresif ve erişilmez olan anne imgesiyle özdeşleşirler; bu özdeşleşmenin dışında yer alabilecek anlamlı ilişkiler reddedilir. Bu hastalar bilinçdışı bir şekilde, olmayan, “ölü” anne ile ilişkilerini sürdürmek isterler; düşlemlerinde kendileri emosyonel olarak ölü ve kendiliklerini kaybetmiş durumda olabilirlerse idealleştirdikleri anne imgesiyle yeniden birleşebilirler ve daha fazla acı çekmekten kurtulabilirler.

Kernberg aynı çalışmada narsisistik hastalarda mevcut olabilecek antisosyal boyutun araştırılmasının önemine işaret eder. Koruyucu üstbenlik işlevlerinden yoksun olan hastaların kontrol edilmesi güç eyleme vurmalar sergileyebildiklerini, terapötik ilişkiyi tahrip edebildiklerini ve tedavinin seyri açısından olumsuz bir prognoz gösterdiklerini vurgular. Kernberg bu gruptaki hastaların özel bir teknik ve çerçeve geliştirilerek tedavi edilmelerinin önemine de değinir.

Grup Süreçlerinde Narsisistik Gerileme ve Narsisist Lider

Grup süreçlerinde ortaya çıkan gerilemeye değinmeden önce  grupların dinamiğine dair önemli kavramlar geliştiren Wilfred R. Bion’un görüşlerine baş vurmak uygun olabilir. Gruplarda ilkel savunma mekanizmalarının etkinleştiğini düşünen Bion (1961) bazı temel varsayımlar öne sürer. Bunlardan ilki “bağımlılık temel varsayımı”dır. Bu varsayıma göre grup, “gerek desteklenmek, gerekse maddi ve manevi açıdan beslenmek ve tabii korunmak amacıyla, bağımlı olduğu bir liderin desteğini almak için bir araya gelmişti[r]” (s. 40).

Bion’un tanımladığı, “eşleşme temel varsayımı”na göre ise,

grup liderinin henüz doğmamış olması gerekir; kendinde ya da başka bir toplulukta bulunan nefret, yıkım ve umutsuzluk duygularının bir sonucu olarak bu lider, topluluğu kurtarmaya yazgılı bir kişi ya da düşüncedir (…) topluluk tüm çabasını ister insan, ister düşünce ya da ütopya olsun, bir Mesih yaratmaya yönlendirme eğilimine girer (…) (Bion, 1961, s. 45).

Üçüncü varsayım ise “kavga-kaçınma temel varsayımı”dır. Bu varsayıma göre grup bir tehlikeye karşı mücadele etmek ya da bu tehlikeden kaçmak amacıyla bir araya gelir. Bu grup tarafından benimsenen lider, “istekleriyle topluluğa kaçış ya da saldırı olanakları sağlayan kişidir: bunlardan başka istekler dile getirirse, kimse peşinden gitmez” (s. 46).

Gruplardaki gerileme süreçlerini inceleyen Kernberg “narsisistik” ve “paranoid” tipte gerilemeler gerçekleştiğini öne sürer; narsisistik tipte gerilemenin Bion’un tanımladığı “bağımlı temel varsayım grubu”yla, paranoid gerilemenin ise “kavga-kaçınma temel varsayım grubu”yla benzerlikler gösterdiğini düşünür. Kernberg’e (2003) göre grupta narsisistik nitelikte bir gerileme, narsisistik nitelikleri olan, kendini öven, kendinden emin bir liderin ortaya çıkmasına yol açar. Grup üyelerinin hayranlığını çeken, tümüyle veren bir ebeveyn otoritesi rolünü üstlenen böylesi bir lidere gruptaki herkes besin ve güvenlik elde edebilmek için bağımlı olabilir. Gerileme durumunda grup üyeleri grup lideri karşısında pasif ve ona bağımlı olurlar; onun tarafından beslenmenin ve bakım görmenin kendi hakları olduğunu varsayarlar. Lideri takip etme davranışı içine giren grup üyeleri kendi görev ve sorumluluklarını aktif bir şekilde üstlenmek yerine, grup liderinin ilgisini ve dikkatini çekebilmek için birbirleriyle hasetli ve hırslı bir yarışma içine girerler.

Paranoid nitelikte bir gerileme söz konusu olduğunda ise grup bir tehlike varmışçasına yoğun bir teyakkuz haline geçer ve gerilim içindedir. Böyle bir durumda grup güçlü paranoid potansiyeli olan, şüpheci, saldırgan ve baskın bir kişiyi lider olarak seçer. Grup, kendilerini koruyacak ve kavga edecek bu lideri takip etmeye hazırdır. Grup, liderin yanında olan ve ona destek olanlarla lidere güven duymayan ve kendilerini ondan  özgürleştirmeye ihtiyaç duyanlar arasında ikiye bölünmüştür. Her iki tarafın karşılıklı suçlamalarıyla tüm grup düşmanca ve paranoid bir nitelik kazanabilir. Bu durumda paranoid özellikler gösteren küçük gruplar oluşabilir ya da grubun dışında bir düşman keşfedilir, tüm grup bu düşmana karşı bir araya gelir, liderin etrafında birleşir ve birbirine kenetlenir. Bu ise kavganın paranoid grupla dış dünya arasında gelişmesine yol açar.

Dolayısıyla liderin kişilik yapısıyla grup süreçlerindeki gerileme arasında dinamik bir etkileşimin olduğu düşünülebilir. Grup için en olumsuz senaryonun narsisistik ve paranoid özelliklerin grup liderinde yoğunlaştığı habis narsisizm sendromu olduğu iddia edilebilir. Kernberg (2003) bu noktada diktatoryal ya da totaliter bir liderlikten söz edilebileceğini vurgular. Habis narsisizm sendromu gösteren bir lider aşırı büyüklenmecidir, sevilmeyi, hayran olunmayı, kendisinden korkulmasını ve itaat edilmesini bekler. Grup yoğun ve idealleştirilmiş şekilde ona bağlı kalmalıdır; lidere yönelik tüm bağımsız yargılama sistemi terk edilmelidir; liderin sadistik, inatçı arzuları grup tarafından eleştirilmemelidir. Böylesi bir liderlik, liderin çevresinde ona körü körüne hizmet eden ve taparcasına hayran olan, ahlaki açıdan bozulmuş, merhametsiz anti-sosyal kişileri bir araya getirir; bu kişiler, liderin gücünden birer parazitmişçesine yararlanırlar ve bundan zevk alırlar. Böylesi bir liderin paranoid nitelikte bir ideolojiyle donanmış olması tabloyu daha da ağırlaştırır: “Dostlar” ve “düşmanlar” şeklindeki bölünme had safhaya ulaşır; “düşmanlar” nefret edilen ve yok edilmesi gereken unsurlar haline gelir, sosyal şiddet meşrulaştırılır. En geniş ölçekte bu durum totaliter rejimlerin bir özelliğidir.

Sonuç

Narsisizmin normal, sağlıklı boyutları olduğu kadar, bireyin yakın ilişkilerini, iş ilişkilerini ve sosyalleşebilmesini zedeleyebilecek patolojik boyutları da bulunmaktadır. Dolayısıyla kişiliğin narsisistik sektörünün klinik açıdan incelenmesi önemli görünmektedir. Freud’un temkinliliğinin aksine, günümüzde psikanaliz ve psikanalitik psikoterapi uygulamalarının gelişimiyle birlikte narsisistik yapı gösteren bireylerin aktarım tepkilerinin daha fazla tanınmaya başlandığı ve derinlemesine işlenebildiği dikkati çekmektedir. Gururdan büyüklenmecilik ve kibre, hasetten hınç ve hiddete, utançtan aşağılanma ve küçük düşmeye kadar pek çok duygu klinik tabloya hâkim olabilir. Farklı olguların analizi sayesinde Spektrumun gerek klinik yönü gerekse kuramsal boyutuyla ilgili içgörülerimizin gelişeceği düşünülebilir. Narsisizmden çıkış süreci nesneden ayrı olmanın kabulüyle birlikte nesneyi tümüyle görebilmenin ve nesne tarafından görülmenin uyandırabileceği duyguların işlenebilmesine bağlı görünmektedir. Bu süreçte kendini ve başkalarını sevmenin olgun biçimlerinin gelişebileceği, tümgüçlülüğün hafifleyeceği ve narsisizmin olgun biçimlerine doğru bir dönüşümün –yaratıcılığın ve empati yeteneğinin gelişmesi, varoluşun geçiciliğine dair kavrayışın pekişmesi, espri anlayışının ve bilgeliğin gelişmesi vb.–  gerçekleşeceği düşünülebilir. Çağdaş bakış açısıyla değerlendirdiğimizde, narsisizmin Oidupus’a karşı savunmacı bir örgütlenme oluşturduğu dikkati çekmektedir. Dolayısıyla, narsisizmden çıkış sürecinin paranoid-şizoid ve depresif konuma özgü kaygılarla yüzleşmek ve bir dönüşüm sağlamakla birlikte, söz konusu savunmacı örgütlenmenin derinlemesine işlenmesi yoluyla Oidupus’un örgütlenebilmesinin oluşturulabilmesi sayesinde mümkün olabileceği iddia edilebilir.

Narsisizme yönelik kavrayışımızın gelişmesi grup deneyimlerinin anlaşılmasına da ışık tutabilir. Grup süreçlerinin gerilemeli özelliği, gruplarda ilkel savunmaların etkinleşmesi, grup üyeleriyle grup liderinin birbirlerini diyalektik açıdan  var edip muhafaza etmeleri günümüzde topluluk zihniyetinin analiz edilmesine dair yaklaşımların gelişmesi açısından uyarıcı olmuştur.  Grupta işlevsel bir liderliğin oluşturulmasının daha olgun grupların yaratılabilmesi açısından elzem olduğu öne sürülebilir. Liderin, grubun sorunlarını analiz edebilecek ve uygun çözüm önerileri geliştirebilecek bir düşünme kapasitesinin bulunması; grup üyeleri arasındaki ve grup üyeleriyle lider arasındaki çatışmaları çözümleyebilecek düzeyde duygusal bir olgunluğa erişmiş olması ve empati kapasitesinin bulunması grubun niteliğini farklılaştırabilir. Grubun, lideri; liderin de grubu eleştirip sorgulayabilmesi grubun daha özgür ve bağımsız işlev gösterebilmesinin yolunu açabilir. Grup üyeleri tarafından gelebilecek kaçınılmaz eleştiriler karşısında liderliğin yıkılmaması için liderin yeterli bir düzeyde (aşırı değil) narsisistik özelliklerinin bulunması gerektiği düşünülebilir. Diğer yandan kurumu (topluluğu) tehlikeye sokabilecek haset yüklü ve misillemeci saldırıları (gerek grup içinden gerekse grup dışından) önceden fark edip gerekli önlemleri alabilecek kadar yeterli düzeyde paranoid özelliklerin de bulunması gerektiği öne sürülebilir.

Kaynakça

Bion, W.R. (2002). Toplulukların Dinamiği. Bensizbiz: Topluluk Zihniyetinin Psikanalizi içinde (s. 33-88). İstanbul: İthaki Yayınları. (Özgün eser 1961 tarihlidir).

Britton, R. (2004). Subjectivity, Objectivity, and Triangular Space. Psychoanalytic Quarterly, 73(1): 47-61.

Freud, S. (1914). On Narcissism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIV (1914-1916): On the History of the Psycho-Analytic Movement, Papers on Metapsychology and Other Works, 67-102.

Freud, S. (2001). Haz İlkesinin Ötesinde. (A. Babaoğlu, Çev.). Haz İlkesinin Ötesinde-Ben ve İd içinde  (s. 19-70). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1920 tarihlidir).

Green, A. (2002). A Dual Conception of Narcissism. Psychoanaytic. Quarterly, 71(4): 631-649.

Kernberg, O. (1999). Sınır Durumlar ve Patolojik Narsisizm. (M. Atakay, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1975 tarihlidir).

Kernberg, O.F. (2003). Sanctioned Social Violence. A Psychoanalytic View Part I.  International Journal of Psychoanalysis, 84 (3): 683-698.

Kernberg, O.F. (2014). An Overview of the Treatment of Severe Narcissistic Pathology. International Journal of Psychoanalysis, 95(5): 865-888.

Kohut, H. (1998). Kendiliğin Çözümlenmesi, (C. Atbaşoğlu,  B. Büyükkal, ve C. İşcan, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1971 tarihlidir).

Moore, B.E. (1975). Toward a Clarification of the Concept of Narcissism. Psychoanalytic Study of the Child, 30: 243-276.

Pulver, S.E. (1970). Narcissism—The Term and the ConceptJournal of the American Psychoanalytic Association, 18: 319-341.

Rosenfeld, H. (1964). On the Psychopathology of Narcissism a Clinical Approach. International Journal of Psychoanalysis, 45: 332-337.

Rosenfeld, H. (1971). A Clinical Approach to the Psychoanalytic Theory of the Life and Death Instincts: An Investigation Into the Aggressive Aspects of Narcissism. International Journal of  Psychoanalysis, 52: 169-178.

Rosenfeld, H. (1987). Impasse and Interpretation. New Library of Psychoanalysis, 1:1-318. Londra: Tavistock.

Segal, H. (1983). Some Clinical Implications of Melanie Klein’s Work—Emergence from Narcissism. International Journal of Psychoanalysis, 64: 269-276.

Steiner, J. [2007 (1993)]. Psychic Retreats: Pathological Organizations in Psychotic, Neurotic and Borderline Patients. Londra ve New York: Routledge.

Steiner, J. (2011). Seeing and Being Seen: Emerging from a Psychic Retreat. Londra ve New York: Routledge.

Notlar

[1] Herbert Rosenfeld’in “Yaşam ve Ölüm Dürtüleriyle İlgili Psikanalitik Kurama Yönelik Klinik Bir Yaklaşım: Narsisizmin Saldırgan Boyutlarına İlişkin Bir İnceleme” adlı çalışması Burçak Erdal tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Psikanalizin Dili dergisinin 1. sayısında yayımlanmıştır. Metnin tamamı için bkz. https://psikanalizindili.com/2018/07/09/yasam-ve-olum-durtuleriyle-ilgili-psikanalitik-kurama-yonelik-klinik-bir-yaklasim/#more-222

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s