Günlük arşivler: 18 Nisan 2019

Sınır Durumlar İçin İki Paradigma: Melankolik Süreç ve Otistik Süreç

Réne Roussillon

Sınır Durumlar[1] İçin İki Paradigma: Melankolik Süreç ve Otistik Süreç[2]

René Roussillon

Psikopatolojinin sorunlarına farklı yaklaşım yolları bulunur; bu yollar mutlaka zıt, karşıt ya da çelişkili olmak zorunda değildirler, fakat farklı varsayımlara dayanırlar.

İlk klasik yöntem, psikopatolojinin olgularını ve bunların “dışsallıkta” sanki “kendi kendine” mevcutmuş, yani bir bağlamdan ve başka bir bireye yönelik olmalarından bağımsızmış gibi ortaya çıkan ruhsal işleyişlerini betimlemeye çalışır. Psikiyatriyi belirgin olarak niteleyen bu yaklaşımdır ve bu bakış açısına göre geleneksel psikiyatrik sınıflandırma (örneğin H. Ey tipi) ya da çeşitli DSM’ler arasında bir fark yoktur. Psikanalizden doğmuş metapsikolojik bir bakış açısı, yani bireyin çatışmalarını ve paradokslarını referans alan ruhsal işleyişin anlaşılırlığı, ilişkisel ve dürtüsel yaşamının yönetiminde faaliyete geçirdiği savunma mekanizmaları vb. dâhil edilerek bu tanımlama iyileştirilebilir.

Sadece klinik uygulamanın mümkün kıldığı diğer bir yaklaşım ise, psikanalitik durum gibi bir klinisyene hitap eden “yerleşik durum” (D. W. Winnicott, 1945) veya “standart” durum bağlamında bir ruhsal işleyişi tanımlamaktır. 1991[3] yılında psikanalitik teknik ve tertibatın mantığının sınırlarını zorlayan “paradoksal” aktarımsal konjonktürleri tanımlamaya çalıştığım bir kitapta, psikanalizin “sınır durumlarını” betimleyerek yapmaya çalıştığım da buydu. O dönem aktarımsal konjonktürün bir takım özelliklerinin psikanalitik durum üzerindeki etkilerini (bana erken dönem travmatik konjonktürlerle bağlantılı gibi görünen bazı narsisistik ızdırap formlarına özgü etkiler) tanımlamak için bu kavramı önermiştim. Bu durumda genel hipotezim, psikanalitik durumda ortaya çıkan narsisistik ızdırap hallerinin, psikanalitik teknik ve tertibatı alıkoyma riski barındıran paradokslar üretme eğiliminde olduklarıydı.

Okumaya devam et Sınır Durumlar İçin İki Paradigma: Melankolik Süreç ve Otistik Süreç

Narsisizmin İkili Kavramı: Pozitif ve Negatif Örgütlenmeler

andre green

Narsisizmin İkili Kavramı: Pozitif ve Negatif Örgütlenmeler[1]

André Green

Giriş

Çalışmasının başlarında, Freud (1894, 1915) narsisist nevrozları psikanalitik tedavi endikasyonunun dışında tutmuştu. Freud’un narsisizm kavramını keşfetmeden ve kavramı tanımlamadan önce narsisizmi sezmiş olması kayda değerdir. İçe kapalı ve diğer insanlara dair hiç ilgisi olmayan hastalara, hiçbir aktarım geliştiremeyeceklerine inandığı için, hiçbir şekilde psikanalitik tedavi uygulanabileceğini düşünmüyordu. Esasen, Freud’un o zamanlar bu hastaların muzdarip olduğunu düşündüğü dementia praecox, 1911’de şizofreni olarak adlandırıldı. Bu tabloyu libidonun benlikteki durağanlığı ve engellenmesine bağlamıştı.

Daha sonra Freud (1914) narsisizmi tanımladığında, aklında yukarıda bahsedilen psikozların ötesinde hastalığa dair daha geniş bir bakış açısı vardı. Kuramını nesne libidosu ve narsisist libidoyu dahil ederek yeniden şekillendirip, kişiliğin temel bir öğesini ortaya çıkardığı, belirli tipteki nesne ilişkilerini de içeren birçok özellik tanımladı. Biz çoğunlukla bunun geçici bir adım olduğunu düşünüp günümüzde ruhsal olguları bu şekilde yorumlamanın çok daha ötesinde olduğumuza inansak da, şimdiki bakış açımızın Freud’un 1914’te belirttiği bakış açısının dönüşümleri olduğunu söylemek daha doğrudur.

Okumaya devam et Narsisizmin İkili Kavramı: Pozitif ve Negatif Örgütlenmeler

Öznellik, Nesnellik ve Üçgensel Alan

2. sayı psikanalizin dili

Öznellik, Nesnellik ve Üçgensel Alan[1]

Ronald Britton

Yazar, bilhassa sınır hastalar ve narsisist hastalarla yürütülen klinik çalışmalarda nesnellik, öznellik ve psikanalitik karşılaşmada üçüncü konum (third position) üzerine yürüttüğü fikirleri ele alıyor. Geliştirdiği üçgensel alan kavramını Melanie Klein ve Wilfred Bion’un kuramlarına dayanarak tarif ediyor. Burada tartıştığı ilkeleri, narsisizmin özel bir biçimini taşıyan bir hastası üzerinden örneklendiriyor.

Annesiyle babasının birbiriyle kurduğu ilişkiyi tanıması, çocuğun ruhsal dünyasını iki ebeveyniyle paylaştığı ve farklı nesne ilişkilerinin var olabildiği tek bir dünyayla sınırlayarak bütünleştirir. Ebeveynleri birleştiren bağın farkına varılması sonucunda Oidipal üçgenin kapanması, iç dünya için sınırlayıcı bir hudut sunar. Böylelikle benim “üçgensel alan” (triangular space) dediğim alan oluşur, yani çeperlerini Oidipal durumun içindeki üç kişinin ve bu üç kişi arasındaki tüm olası ilişkilerin çizdiği alan. Dolayısıyla bu alan, bir ilişkide katılımcı olup üçüncü bir kişi tarafından gözlemlenme imkânını içerdiği gibi, iki kişi arasındaki bir ilişkinin gözlemcisi olma imkânını da içerir (…)

Okumaya devam et Öznellik, Nesnellik ve Üçgensel Alan

YORUM KULESİ versus MECAZ HALISI * – Bir Teknik Tercihten Daha Fazlası –

2. sayı psikanalizin dili

YORUM KULESİ versus MECAZ HALISI *

– Bir Teknik Tercihten Daha Fazlası –

 Bilgin Saydam

Tüm canlılar her dâim kendilerini ve dünyayı yorumlar; bu bir mecburiyettir. Karşılaşılan ‘yeni’ her ne ise, tanımak ve mevcut ‘eski’ bilgi dağarcığıyla harmanlamak / anlamlandırmak her türlü ikincil gereksinimden öte, hayatta kalmak ve yaşamı optimize etmek için gereklidir. İnsan, ‘yorum bilim ve sanatı’nın şampiyonudur; bu yetisi onu sâir mahlûkattan ayrıştıran en önemli özelliğidir.

Yorum-lama her zaman ‘bilgi’nin ilânını ve tebliğini içerir. Öznenin ve nesnelerin ve dünyanın ne’liği, nasıl’lığı, nereden ve nereye’liği, evren-bütün içindeki konumu -her türlü- yorumun açık ya da örtük konusudur. Bu sorunsallar doğrudan -felsefenin en temel sorunsalları olan- varlıksallık ve zamansallık ile ilintilidir. Yorum insanlık tarihi boyunca farklı şekillerde kutsanagelmiş, büyüden sanata, dinden felsefeye / bilime tüm insan(lık) ürünlerinde mihver gücü oluşturmuştur. Yorum insanın bilmesi için gereklidir; dağınık verileri toplar / merkezîleştirir, yaşamın bütününe ya da küçük-büyük bir parçasına dair anlamlandırıcı-açıklayıcı bir öykü sunar. Bu tasvir, ‘bütün’ü kavramanın mümkün olacağı varsayımını ima eder. Zira nihâi anlam her zaman bütünün anlamıdır. Parça bütüne aykırılık içeriyorsa, ikisinden biri revize edilmek durumundadır ve bu çoğunlukla, yani paradigmatik sıçramaların dışında parçayı ilgilendiren bir sorunsaldır. Her yorum, bir kuramın uyarlamasıdır ve en küçük ve önemsiz bir yorum dahi, o ütopik ‘her-şeyin-teorisi’nin bir parçası olması hasebiyle mutlaklığa ve bütünlüğe göz kırpar.

Okumaya devam et YORUM KULESİ versus MECAZ HALISI * – Bir Teknik Tercihten Daha Fazlası –

Xavier Dolan Sinemasında Ensestsi

2. sayı psikanalizin dili.jpg

Xavier Dolan Sinemasında  Ensestsi [1]

Bella Habip

Ensestsi kavramı Paul Claude Racamier tarafından 1980-90 yılları arasında aydınlığa kavuşturulmuştur. Kavram görece olarak yenidir ve yazarın narsisist sapkınlık teması üzerine kaleme aldığı bir makalesi ilk defa olarak 2014 yılında The International Journal of Psychoanalysis’de[2] yayımlanmıştır. Ensestsi Racamier’nin kavramlaştırmasında önemli bir yer tutar. Yazar psikozların alanından ve Oidipus’la kurulan bağlardan hareket ederek bireysel, ailesel hatta toplumsal yaşama mahsus ruhsal bir biçim tarif etmiştir. Bu ruhsal biçim ensest gerçekleşmemiş olsa da ensestin izini taşır. Bu, birincil nesneyle kurulan ilişkinin mütemadiyen yeniden kurulduğu ve yeniden inşa edildiği düşlemlenmemiş, simgeleşmemiş bir ensest biçimidir. Yazara göre her ensestsi ilişkinin arkasında ihraç edilmiş ve işlenmemiş bir yas yatar. Bu ilişki Oidipus’a ulaşmayı engelleyici özelliklere sahip bir dizi ruhsal görüngüyü kapsar: yasın reddedilmesi ve zamanın durması, eylemselliğe düşkünlük, konuşulmayanın yaygınlığı, insan ve nesiller arasında karmaşa, amacına ulaşmayan ve bitmez tükenmez narsisist baştan çıkarıcılık.

Xavier Dolan sinemasında sergilenen anne ile erkek çocuk arasındaki ilişki tipi, ensestsi ilişkinin klinik biçimine çok iyi bir örnektir. Her iki tarafa da zarar veren, muğlaklık, şiddet ve tutku içeren bu ilişki yönetmenin her filminde mevcuttur. Tarafların aralarındaki bitmez tükenmez uyuşmazlık ve buna karşılık boşa giden karşılıklı bir denge tesis etme çabaları bu ilişkinin özelliğidir. Racamier’ye göre karşılıklı denge, anne ve bebeğin doğum sonrasındaki ayrılığın kaygı verici yaşantısına karşı tesis edilmektedir. Anne ve bebeğinin doğal birlik arayışı yazar tarafından “narsisist baştan çıkarıcılık” terimi altında kavramlaştırılmıştır; söz konusu narsisist baştan çıkarıcılık başlangıçta gereklidir ama belirli bir zamandan sonra da devam ederse hem bebeğin hem de annenin ruhsal gelişimine yönelik bir dizi engel teşkil edecektir. Ruhsal gelişimin örgütleyicisi olan Oidipus engellenecek, Oidipus Ötesi (Antoedipe) çatışması, yani köklerin çatışması işler duruma sokulamayacaktır. Yazara göre Oidipus Ötesi Oidipus’un karşıtı değildir, hatta Oidipus öncesi de değildir. Oidipus Ötesini düzenleyen çatışma birincil anne ile narsisist birleşme güçleri ile ayrılığı ve özerkliği düzenleyen güçler (Racamier, 1995) arasında gerçekleşirken Oidipus çatışması çocuğun iki ebeveynine karşı genital cinsellik düzleminde gerçekleşmektedir. Oidipus’taki çatışmada çocuk iki ebeveynine karşı yönelir ve çatışma üç kişi içinde gerçekleşir; oysa Oidipus Ötesi’ndeki çatışmada anne ve çocuk sahne önündedir. Bu kavramlaştırmada söz konusu olan iki kişidir ama bu sayı, uç durumlarda, annenin yabancılaştırıcı arzusunun çocuğunkine hiç yer bırakmadığı zaman Bir’e de indirgenebilir. Oidipus’ta çocuğun içsel ve nesilsel çatışmaları ön plandayken, Oidipus Ötesinde “genitör babanın ikonası ve bir de üstüne önceki nesillerin emanetçisi” (Racamier, 1995, s. 44) olan Anne, Kökler çatışmasının aşılmasında başat bir önem taşıyacaktır. Anne ve çocuk için söz konusu olan, ama özellikle de Anne için söz konusu olan, kökensel yas’ın eşiğini aşabilmektir. Oidipus çatışmasında ortadaki koz cinsel kimlik etrafında iken, Oidipus Ötesi’nde ortadaki koz bireysel kimlik, köklere dayanan bir kimliktir.  Ruhsal yaşam bu iki karmaşık ve birbirini tamamlayıcı çatışmanın uyumu üzerinde kurulacaktır. Bu iki tür çatışmanın aşılmaması ensestsiye kapı açacaktır, ki bu da yazara göre ahlaki ensest’tir (Racamier, 1995, s. 72).

Okumaya devam et Xavier Dolan Sinemasında Ensestsi

Farklı Diller: Karmaşa mı, Mucize mi?

2. sayı psikanalizin dili.jpg

Farklı Diller: Karmaşa mı, Mucize mi?[1]

Melis Tanık Sivri

Güney Amerikalı psikanalist Pablo Jimenez (2005), “Dillerin karmaşası ile dillerin mucizesi arasında” başlıklı makalesinde Babil ve Pentekost mitlerinden bahseder. Babil mitinde farklı diller ve coğrafi uzaklık, kişilerin birbirleriyle iletişim kurmalarını engelleyen bir lanet olarak betimlenir. İnsanoğlunun tarih boyunca birlik arayışı çabalarının başarısızlığa uğrayışının hikâyesidir bu. Pentekost miti ise insanların birbirlerini anlamalarında farklı dil, ırk, kültür ve coğrafi kökenlerin engel teşkil etmediğini ve tarihin insanoğlunun birleşimi yönünde evrildiğini vurgular. Bu iki mit, bir uçta mutlak bir iletişim kopukluğunu, diğer uçta ise dil üstü mükemmel bir anlayışı temsil eden iki nokta olarak konumlanır. Jimenez’ e (2005) göre analiz çalışması “Babil ve Pentekost mitleri” arasında, yani ” dillerin karmaşasıyla dillerin mucizesi” arasında salınır.

            Psikanalizin gelişip yayılmasıyla, Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Doğu ve Batı’yı bir araya getiren çok dilli ve çok kültürlü bir yapı haline gelmiştir. Bu da akla şu soruyu getirir: Farklı diller ve coğrafi uzaklık söz konusu olduğunda psikanalitik düşüncenin sürekliliği nasıl sağlanır? Uluslararası Psikanaliz Dergisi Yıllıkları tam da bu ihtiyaca cevap veren bir proje olarak ortaya çıkmıştır. Bildiğiniz gibi, psikanaliz kuramı Freud’un otoanalizini ve analizanlarıyla gerçekleştirdiği psikanaliz deneyimlerini temel alır ve bu deneyimler arasında Anna O. gibi farklı dillerin konuşulduğu vakalar da mevcuttur  (Jimenez, 2005) ancak psikanalizin kurucu metinleri Almancadır (Quinodoz, 2012). Bu nedenle, 1920 yılında Ernest Jones, psikanalizin İngilizce konuşan meslektaşlara da ulaşması amacıyla Uluslararası Psikanaliz Dergisini (IJP) kurar ve IJP Britanya Psikanaliz Cemiyetinin temel yayın organı haline gelir (Quinodoz, 2012). 1980’lerde dergiye İngilizce dışında farklı dillerden metinlerin kabul edilmesi ve bunların İngilizceye çevrilmesinin finanse edilişiyle IJP uluslararası bir nitelik kazanır. 2003 yılında IJP’nin eş-editörleri olan Paul Williams ve Glen Gabbard, yazarların çeşitliliğinin dergiyi uluslararası bir platforma taşıdığını, ama bu durumun okuyucular açısından geçerli olmadığını fark ederler. Okuyucu kitlesini dünyanın farklı bölgelerini de içine alacak şekilde genişletmek amacıyla derginin içeriklerinin İngilizce dışında başka dillere çevrilmesi gündeme gelir. Bunun üzerine, o zamanlar IJP Avrupa editörü olan İsviçreli psikanalist Jean-Michel Quinodoz Yıllıklar projesini Fransızcayla hayata geçirir  ve Avrupa Yıllıkları Baş Editörü olur. Fransızca Yılllığı, Almanca, İtalyanca, Portekizce, Türkçe, Rusça, Yunanca, Romence ve Çince Yıllıklar izler. 2016 yılından bu yana Avrupa Yıllıkları Baş Editörlüğünü , Uluslararası Psikanaliz Yıllığının (UPY) eski editörü, Yayın Kurulu üyemiz Nilüfer Erdem sürdürmektedir.

Okumaya devam et Farklı Diller: Karmaşa mı, Mucize mi?