Eros // X Thanatos

Eros // X Thanatos Yazı Dizisi 1. Sayı

Eros // X Thanatos: Sunuş 

Psikanalizin Dili dergisinin ilk sayısını Freud’un ikinci dürtü kuramında öne sürdüğü yaşam dürtüsü (Eros) ve ölüm dürtüsü (Thanatos) kavramlarına ayırdık. İçinde yaşam sürmeye çalıştığımız dış dünya savaşlarla sarsılmaya ve insanlık için bir tehdit oluşturmaya devam ediyor. Doğanın ve diğer canlıların da yıkımdan etkilendiği bir atmosfer gezegenimizi istila etmiş durumda. İçinde bulunduğumuz tehlikenin farkında mıyız? Pablo Picasso Guernica adlı tablosuyla tehlikenin boyutlarını anlatmak ve insanlığı uyarmak istemişti. İnsanın toplumsal düzeydeki yıkıcılığının sosyolojik, tarihsel, siyasi ve ekonomik açıdan tekrar tekrar tahlil edilmesi gerektiği açık. Fakat aynı zamanda insanlığın bugünü ve geleceği güvenli bir şekilde inşa edebilmesi için gerekli olan dönüşümü gerçekleştirilebilmesi de zorunlu görünüyor.

Dış dünyada oldukça yıkıcı ve tahripkâr olabilen insanın içsel gerçekliği için ne söylenebilir? İnsanın diğer insana ve kendine yönelik yıkıcılığının ruhsal kaynakları nelerdir? İnsanın yaşamdan, canlılıktan yana olan tarafına karşın ölümden, inorganik olandan, yıkımdan yana olan güçlerinden söz edebilir miyiz? Bu sorunsalı “Eros // X Thanatos” temasıyla psikanalitik açıdan incelemeye çalışacağız. “//” simgesi, yaşam dürtüsü ile ölüm dürtüsü arasındaki paralelliğe ve sürekliliğe işaret ederken “X” simgesi her iki dürtü arasındaki karşıtlığı ve çatışmayı vurguluyor.

Yaşam tüm renkliliği ve çeşitliliği ile sürüp giderken bir gün ansızın ölüm çıkagelir! Solomos’un dizeleriyle, “Hayat tatlıdır ve kapkaradır ölüm.” Psikanalizin Dili dergisinin ilk sayısını hazırlamaya çalıştığımız süreçte iki değerli insanı yitirmenin derin üzüntüsü ve kederi içindeyiz! Onur Saltuk Dönmez’i ve İskender Savaşır’ı sevgi ve özlemle anıyoruz!..

Özden Terbaş

Psikanalizin Dili Dergisi Editörü

Yaşam Dürtüsü-Ölüm Dürtüsü Diyalektiği – Özden Terbaş

Yaşam Dürtüsü-Ölüm Dürtüsü Diyalektiği

Özden Terbaş

Yaşamakta olandır benim övmek istediğim,

o da kıvranır alevlerin ortasında ölmenin

özlemiyle.

Goethe’ye[1] ait bu dizelere sürüklendiğimizde varacağımız yer Freud’un “yaşam dürtüsü” (Eros) ve “ölüm dürtüsü”ne (Thanatos[2]) dair kavramlaştırması olacak. Tersine, yaşam dürtüsü-ölüm dürtüsü diyalektiğini açımlamaya çalışırken şairin bu iki dürtüyü nasıl da yoğunlaştırıp iki dizede anlatıverdiğini gördüğümüzde ona dair şaşkınlığımızı ve hayranlığımızı gizleyemeyeceğiz!

Johann Wolfgang von Goethe şiirleri, romanları ve oyunlarıyla olduğu kadar düşünceleriyle de kendi çağını ve çağımızı etkileyen önemli düşünürlerden biri olarak kabul edilir. İdealist Alman felsefesinde diyalektik düşüncenin önem kazanmasında çok etkileyici olmuştur. Her nesnenin bütünle olan ilişkisi bağlamında incelenmesini öneren Goethe, fenomenleri ve değişimleri bir kutupluluk (karşıtlık) temelinde araştırmaya yönelmiştir. Goethe’den sonra diyalektik üzerine yoğunlaşan ve bu düşünce yöntemini geliştiren idealist filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel olmuştur (Hilav, 2014). Hegel’in idealizmini reddeden ve tarihsel maddeci bir anlayış geliştiren Karl Marx ise Hegel’in diyalektiğini kabul etmekle birlikte ondaki “mistik kabuğu” eleştirir ve içindeki “rasyonel öz”ün ortaya çıkarılması gerektiğini öne sürer (Wood, 2017, s. 347); idealist diyalektiğin, diyalektiği yalnızca düşüncede ele aldığını, doğayı ya da maddi varlığı ikinci plana attığını düşünür. Şöyle der:

Okumaya devam et Yaşam Dürtüsü-Ölüm Dürtüsü Diyalektiği – Özden Terbaş

Wilhelm Jensen’ın Gradiva’sı ve Freud’un Eseri Çözümlemesi Üzerine Düşünceler – Yavuz Erten

Wilhelm Jensen’ın Gradiva’sı ve Freud’un Eseri Çözümlemesi Üzerine Düşünceler

 Yavuz Erten

Freud ünlü yazar Wilhelm Jensen’in Gradiva isimli romanını Jung’un tavsiyesiyle incelemeye başlar. Başlangıçtaki amacının eserdeki düşleri çözümlemek olduğunu öğreniyoruz. Jung romandaki düşlerin Freud’un Düşlerin Yorumu adlı eserindeki çözümlemeleri doğruladığı görüşündedir.

Bu öneriye olumlu yaklaşan Freud, önce sadece romandaki iki düşü çözümleyeceğini söyler ancak eser üzerine çalışmaya başladıktan sonra kendini düşlerle kısıtlamaz ve tüm romanı psikanalitik olarak ele alır. Freud eseri çözümlerken kuramındaki bilinçdışı süreçlerin varlığına dair kanıtları ortaya koymak amacı güder. Eser bilinçdışının insanı nasıl güdülediğinin ve yönettiğinin ispatını sergiler gibidir. Ayrıca eser kahramanının yaşadığı cinsellikle ilgili deneyimlerin nasıl çatışmalara yol açtığını ve savunmaların dönüştürmelerine uğradığını ortaya koyar. Tabii ki romandaki düşler, arzu ve yasağın arasındaki dansın figürlerini barındırmaktadır.

Okumaya devam et Wilhelm Jensen’ın Gradiva’sı ve Freud’un Eseri Çözümlemesi Üzerine Düşünceler – Yavuz Erten

“Dürtülerin Soyağacı” Üzerine – Nilüfer Erdem

“Dürtülerin Soyağacı” Üzerine

Nilüfer Erdem

Giriş

Bu yazıda İsviçreli psikanalist Florence Guignard’ın derlediği dürtülerin soyağacına değinecek ve bu yaklaşımın psikanalitik düşünceye katkısını kısaca vurgulamaya çalışacağım. Florence Guignard önce 1997 tarihli Epître à l’objet / Nesneye Mektup başlıklı kitabında dürtülerin soyağacını çıkartmış, daha sonra 2014 tarihli Quelle psychanalyse pour le XXIᵉsiècle? / 21. Yüzyılda Nasıl Bir Psikanaliz? başlıklı kitabında daha genel bir psikanaliz değerlendirmesi içinde tekrar ele almıştır. Guignard’ın kuramcı ve klinisyen olarak hem Freud hem de Klein kuramını özümsemiş bir psikanalist olduğunu, Bioncu düşüncenin Fransa’da yaygınlaşmasına ve Meltzer’in Fransa’da seminerler vermesine ön ayak olan birkaç isimden biri olduğunu, bu düşünce çizgisinde kitap, makale ve çevirilerinin yayımlandığını hatırlamak yerinde olur. Ayrıca Avrupa’da çocuk psikanalizinin kurumsallaşmasına hizmet eden öncü psikanalistlerden biridir. Bu çalışmaları onun dürtü kuramını kendine has bir sentez içinde düşünmesine katkıda bulunmuştur. Bu kısa değerlendirme metninde göstermeye çalışacağım gibi dürtü kuramını çağdaş öznelliklerarası psikanaliz kuramlarıyla bütünleştiren ve bu sayede hem dürtü kuramının hem de öznelliklerarası yaklaşımın temellerini güçlendiren bir bakış açısına sahiptir.

Okumaya devam et “Dürtülerin Soyağacı” Üzerine – Nilüfer Erdem

Sol Memenin Altındaki – Hakan Kızıltan

SOL MEMENİN ALTINDAKİ

Eros ve Thanatos Üzerine Notlar

Hakan Kızıltan 

Kararmasın yeter ki
Sol memenin altındaki cevahir
Nâzım Hikmet

KARANLIK ZAMANLAR

1930 Eylül’ünde Almanya’da Nazi partisi Reichstag seçimlerinden ezici bir zaferle çıktı. Adolf Hitler’e ve partisine iktidar yolunu açan bu zafer, çıplak kötülüğün yıllarca sürecek kanlı saltanatının belki de ilk habercisiydi. 7 Aralık 1930 tarihinde Arnold Zweig’e yazdığı mektupta Sigmund Freud geleceğe dair karamsarlığını gizleme gereği duymayacaktı: “Karanlık zamanlara yaklaşıyoruz. Geç yaşımın kayıtsızlığı sayesinde belki bunun için endişe duymam gereksiz ancak yedi torunuma acımaktan kendimi alıkoyamıyorum” (Quinodoz, 2006, s. 236).

Yaklaşık bir yıl önce yayımlandığında büyük bir ilgiyle karşılanan ve kısa bir süre içinde birçok dile çevrilen Uygarlığın Huzursuzluğu kitabı tüm karamsar tonuna rağmen umut dolu bir sonla bitiyordu oysa. “İnsanlığın kaderini belirleyecek olan asıl soru, uygarlığın, birlikte yaşamayı tehdit eden yıkıcı dürtülerden kaynaklanan saldırılarla baş edip edemeyeceğidir” diyordu (Freud, 1999, s. 98). İçinde bulunulan tarihsel döneme dikkat çekiyor, doğal güçler karşısında elde edilen hâkimiyetin marifetiyle, insanların birbirini tümden ortadan kaldırmalarının işten bile olmadığını vurguluyordu. Ancak Eros ve Ölüm (ya da yaşam dürtüleri ile ölüm dürtüleri) arasındaki ezeli ve ebedi savaşta, Eros’un rakibi karşısında kendi üstünlüğünü gösterebileceğini umut edebileceğimizi söylüyordu her şeye rağmen (Freud, 1930). Hitler’in iktidarı ele geçirmesinden sonra, Freud, kitabın 1931 tarihli baskısında bitişe şu final cümlesini ekleme ihtiyacı hissetti: “Ama zaferi ve sonucu kim önceden kestirebilir ki?”.

Okumaya devam et Sol Memenin Altındaki – Hakan Kızıltan

Oidipus, Psikanaliz ve Türkiye’de Psikanaliz – Bella Habip

Oidipus, Psikanaliz ve Türkiye’de Psikanaliz

Bella Habip

Atölyenin tartışma konusu uyarınca, psikanalizin özel bir kültürel ve coğrafi bağlama aktarılmasının sorun ve güçlükleri çerçevesinde Oidipus konusunu ele almaya karar verdim. Benim de içinde bulunduğum bu bağlamda, Türkiye’de on ila on beş yıl önce ortaya çıkan psikanaliz faaliyeti son beş yıldır IPA himayesinde Çalışma Grubu olarak kurumsallaştı. Türkiye’de psikanalizin kurumsallaşmasının böylesine gecikmiş olmasına rağmen psikanaliz metinlerinin daha 1920’lerden itibaren yayınlanmaya başladığını gözlemliyoruz: Freud’un ilk çevirileri, bu metinler üzerine yorum yapan psikiyatristlerin, toplumbilimcilerin ve edebiyatçıların deneme ve raporları. Bütün bunlar örgütsüz ve dağınık bir biçimde yapılmıştı.

Bu atölyenin tartışma konusunun sunuşunda, Milagros Cid “psikanaliz kurumlarında güçlü kardeşlik ve ebeveyn-evlat bağları eşliğinde düşüncenin gelişimini sık sık köstekleyen, aktarımsal gerilimlerle derinden etkilenen psikanaliz kültürünün kuşaklar arası evrimi ve psikanalizin iletimi üzerine bir tefekkür” yapmamızı öneriyor. Bu saptamaya psikanaliz kültürünün kuşaklar arası evriminin, geldiği ülkeyi kuşatan kültüre, bu kültürün Yasa ile, Tarih ile, Yabancı ile ilişkilerini nasıl yönettiğine, özellikle de bu kültürün başta Oidipus karmaşası olmak üzere psikanaliz metinlerini yorumlama biçimine kuvvetle bağlı olduğu fikrini eklemek isterim. Antropologların Oidipus karmaşasını nasıl anlayıp yorumladıklarının genel olarak psikanalizi ne şekilde anladıklarına çok iyi bir örnek olduğu fikrini öne süren Éric Smadja’nın (2010) “Psikanaliz ile Antropoloji Arasındaki Tartışmanın Billurlaştırıcısı olarak Oidipus Karmaşası” makalesine gönderme yaparak, Oidipus karmaşasının bir kültür içinde anlaşılıp yorumlanmasının, o kültürde psikanalizin nasıl anlaşılıp yorumlandığını çok iyi örneklediğini söyleyeceğim.

Okumaya devam et Oidipus, Psikanaliz ve Türkiye’de Psikanaliz – Bella Habip

Zihinsel İşleyişin Gelişimi Üzerine – Melanie Klein

Zihinsel İşleyişin Gelişimi Üzerine1

Melanie Klein

Burada sunduğum makale metapsikolojiye bir katkı, Freud’un bu konudaki temel kuramlarını psikanalitik uygulamalardaki ilerlemelerden elde edilen sonuçların ışığında daha ileriye taşıma çabasıdır.

Freud’un altbenlik, benlik ve üstbenlik şeklindeki zihinsel yapı formülasyonu bütün psikanalitik düşüncenin temeli haline gelmiştir. Freud, kendiliğin bu bölümlerinin birbirlerinden keskin bir biçimde ayrılmadığını ve altbenliğin tüm zihinsel işleyişin dayanağı olduğunu açıkça belirtmiştir. Benlik altbenlikten gelişir, ancak Freud bunun hangi dönemde gerçekleştiğine ilişkin tutarlı bir kanıt sunmamıştır; benlik yaşam boyunca altbenliğin derinlerine doğru ilerler ve bu nedenle bilinçdışı süreçlerin sürekli etkisi altındadır.

Ayrıca Freud’un yaşam ve ölüm dürtülerini keşfi ile bunların doğumdan itibaren kutupsallığı ve kaynaşması zihnin anlaşılmasında muazzam ilerlemelerdi. Küçük bebeğin zihinsel süreçlerinde kendini yok etmek kadar kurtarmak ya da nesnelerine saldırmak kadar onları korumak için bastırılamayan itkiler arasındaki sürekli mücadeleyi izlerken birbirleriyle savaşım veren ilkel güçlerin iş başında olduğunun farkına vardım.  Bu bana, Freud’un yaşam ve ölüm dürtüsü kavramlarının yaşamsal klinik önemi hakkında daha derin bir kavrayış sağladı.  Çocukların Psikanalizi kitabını yazdığımda (1932)2, iki dürtü arasındaki mücadelenin etkisi altında, benliğin temel işlevlerinden birinin -kaygıya hükmetme- yaşamın başlangıcından itibaren işletilmeye başlandığı sonucuna varmıştım3.

Okumaya devam et Zihinsel İşleyişin Gelişimi Üzerine – Melanie Klein

Yaşam ve Ölüm Dürtüleriyle İlgili Psikanalitik Kurama Yönelik Klinik Bir Yaklaşım – Herbert Rosenfeld

Yaşam ve Ölüm Dürtüleriyle İlgili Psikanalitik Kurama Yönelik Klinik Bir Yaklaşım: Narsisizmin Saldırgan Boyutlarına İlişkin Bir İnceleme

Herbert Rosenfeld

Freud’un 1920 yılında yaşam ve ölüm dürtülerine ilişkin ikili kuramını ortaya koymasıyla psikanalizin gelişiminde, zihinsel yaşamdaki saldırgan görüngülere ilişkin daha derin bir anlayışın önünü açan yeni bir dönem başlamıştır. Birçok analist ölüm dürtüsüyle ilgili kurama karşı çıkmış ve onu tamamen spekülatif ve kuramsal bularak bir köşeye atma eğilimi göstermiş, bazıları ise asli klinik öneminin farkına varmıştır.

Freud ölüm dürtüsünün bireyi sessizce ölüme doğru yönlendirdiğini ve ancak yaşam dürtüsünün etkinliği sayesinde ölüm-benzeri kuvvetin dışarı yansıtıldığını ve dış dünyadaki nesnelere yönelmiş yıkıcı itkiler olarak ortaya çıktığını vurgulamıştır. Genel olarak yaşam ve ölüm dürtüleri değişen derecelerde birbirine karışmış ve kaynaşmıştır ve Freud dürtülerin, yani yaşam ve ölüm dürtülerinin, “hemen hiçbir zaman ‘saf bir biçimde’ görülmediğini” savunmuştur. Dürtülerin şiddetle ayrışması durumları Freud’un kaynaşmamış ölüm dürtüsüne -örneğin ölmekle ya da bir hiçlik durumuna geri çekilmekle ilgili bir arzuya- ilişkin tanımını hatırlatsa da detaylı klinik incelemede ölüm dürtüsünün, daima nesnelere ve kendiliğe yönelik yıkıcı bir süreç olarak kendisini gösterdiğinden, ilkel biçiminde gözlenemediğini görürüz. Bu süreçler en kuvvetli biçimde ciddi narsisist durumlarda faaliyet göstermekte gibidir.

Okumaya devam et Yaşam ve Ölüm Dürtüleriyle İlgili Psikanalitik Kurama Yönelik Klinik Bir Yaklaşım – Herbert Rosenfeld

Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-I – Hans W. Loewald

Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-I[1]

Hans W. Loewald

Psikanalizin terapötik etkisine dair anlayışımızdaki gelişmeler psikanalitik süreç üzerine daha derin bir içgörüye dayanmaktadır. “Psikanalitik süreç” ile kastettiğim, hastanın kişiliğinde yapısal değişimlere yol açan, hasta ve analist arasındaki belirgin etkileşimlerdir. Elli yıldan uzun bir zamandır sürmekte olan psikanalitik araştırma ve uygulama ışığında, ruhsal aygıtın oluşmasında, gelişmesinde ve sürekli bütünlüğünde çevreyle etkileşiminin oynadığı role minnet duymaktayız. Benlik gelişimi üzerine çeşitli araştırmalar yapmış psikanalitik benlik psikolojisi, bize ruhsal yapıların gelişiminde diğer ruhsal yapılarla etkileşim ve benlik oluşumu ile nesne ilişkilerinin arasındaki bağlantıya ilişkin temel sorularla uğraşmak üzere çeşitli araçlar sunar[2].

Eğer “hastanın kişiliğinde yapısal değişimlerden” bahsediyorsak benlik gelişiminin psikanalizdeki terapötik süreç içinde sürdüğünü varsayıyor olmalıyız. Ve benlik gelişiminin yeniden başlaması yeni bir nesne yani analistle kurulan ilişkiye bağlıdır. Bu yeni ilişkinin doğası ve etkileri tartışmaya açıktır. Bu girişimimizde ruhsal aygıtın oluşması ve gelişmesi için nesne ilişkilerinin önemine ilişkin anlayışımızı terapötik sürecin dinamikleri ile ilişkilendirmek üretken bir yaklaşım sunacaktır. Bununla ilgili ilk yaklaşım aşağıda belirtilmiştir.

Okumaya devam et Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-I – Hans W. Loewald

KADIN/Analiz Korkusu – Jan Abram

KADIN/Analiz Korkusu:

Arzu, Çocuksu Cinsellik ve Ruhsal Sağkalım Üzerine Düşünceler[1]

Jan Abram

… anneyle bağlanmanın bu evresi, histerinin etiyolojisiyle yakından ilişkidir, ki şaşırtıcı değildir bu, zira gerek evre gerekse nevroz feminen karakterdedir ve anneye duyulan bu bağımlılık, ileride görülecek paranoyanın virüsünü kadınlara bulaştırır. (Freud, S. 1931, s.227).

Bu KADIN korkusunun izini kimin öyküsünde sürseniz, bunun aslında bağımlılık gerçeğini kabul etmekten duyulan bir korku olduğu ortaya çıkar. (Winnicott, 1957 s. 125).

 

Giriş

Seanstaki bir sessizlik esnasında, o ana kadar söylediklerimin Lisa’ya hitap edip etmediğinden emin olamıyorken, birden, usulca ve temkinli biçimde şöyle dedi: “Az önce söyledikleriniz… sanırım haklısınız. Daha önce pek böyle düşünmemiştim.” Ne kast ettiğini anlamamıştım. “Bu kadar önemli olan yalnızca gerçekte ne istediğinizi bilmek değil. Yani, tabii, onun da yardımı oluyor da… Ama asıl olan onu elde etmek. Bu beni gerçekten korkutuyor. Gerçekten istediğim şeyi elde etmenin düşüncesi bile beni dehşete düşürmeye yetiyor,” diye sürdürdü sözlerini. O noktada hatırladım: Lisa’nın “her şeye sahip olmakla” ilgili ketlenmelerine yönelik bir yorum yapmıştım. Yine biraz sessiz kaldıktan sonra Lisa “Ve sanırım, ne kadar istesem de sizden beşinci seansı isteyemememin sebebi de bu. Üçüncü ve dördüncü seansları isterken böyle olmamıştı ama bu defa nedense çok korkuyorum.” Ardından gelen sessizlikte, yıllar önceki ilk görüşmemize döndüğümü, Lisa’nın o dönem psikanalizle ilgili kaygıları üzerine düşünmeye başladığımı fark ettim.

Okumaya devam et KADIN/Analiz Korkusu – Jan Abram