Klinik Ortamda Hakikatin Korunması Bion’un ‘Bellek ve Arzu’dan Uzak Durma Disiplini

Klinik Ortamda Hakikatin Korunması Bion’un ‘Bellek ve Arzu’dan Uzak Durma Disiplini

Nicola Abel Hirsch

Nicola Abel-Hirsch

Özet
Bu metinde şu temel noktaya dikkat çekmek isterim: Klinik analitik ortamda hakikatin en iyi şekilde korunması, işi o işe özgü haline uygun şekilde yapmakla, yani psikanalizi psikanalize özgü haline uygun şekilde yapmakla mümkün olur, başka bir nedenle değil. (Örneğin, emeğimizin karşılığında ödeme almamız gerekir; ancak bu, paranın süreci yöneten konuma geçmesiyle aynı şey değildir. Benzer şekilde, çalışmamız aracılığıyla bir değer duygusu kazanmamız doğaldır; fakat bu da bu ihtiyacın bizi yönetmesine izin vermekle aynı şey değildir). Bu yazıda, bir şeyi kendine özgü hali içinde anlamayı zorlaştıran bazı kuvvetler ve görüngülerden söz edeceğim: ideoloji, duyguların metalaştırılması ve Bion’un propagandaya dair düşünceleri. Makalenin ikinci bölümünde ise, Bion’un şeyleri onlara özgü haliyle daha iyi görebilmemiz için geliştirdiği psikanaliz tekniğine, yani ‘bellek ve arzu’dan uzak durma disiplinine odaklanacağım.

İdeoloji

Psikanalistler olarak, Freudcu “indirgemeciliğin” ötesine geçtiğimizi ve artık onun gördüğünden ve anladığından daha fazlasını gördüğümüzü düşünmeye meyilliyiz. Yine de yaşadığımız çağ, tıpkı Freud’un döneminde onu etkilediği gibi bizim uygulamalarımızı da etkiliyor olabilir mi? Yirmi birinci yüzyılın psikanaliz çağını nasıl tanımlayabiliriz? Düşünebileceğimiz bazı özellikler şunlar olabilir:

  • İnsanın işleyişinde coşkunun yeri üzerine odaklanmak (Freud’un dürtüye yaptığı vurgunun aksine).
  • Psikanalistin öznel deneyimine, karşıaktarıma ve sezgiye teknik araçlar olarak odaklanmak.
  • Bazı modellerde canlandırmaya, bazılarında oyuna, bazılarında ise düşlemlemeye odaklanmak.
  • İnsan işleyişiyle ilgili yapısal ve sistemik kuramlara aşırı odaklanmaktan uzaklaşmak.

Okurlar, Yuval Noah Harari’nin Sapiens (2014) isimli kitabını okumuş olabilirler. Yazar, zamanımızın ideolojisini şöyle tanımlar:

..çağımızın en yaygın dini olan liberalizm, bireylerin öznel hislerini kutsal olarak gördüğü gibi üstün otoritenin de kaynağı olarak kabul eder. Neyin iyi neyin kötü, neyin güzel neyin çirkin olduğu, neyin yapılması neyin yapılmaması gerektiği bizim ne hissettiğimize bağlı olarak belirlenir. Liberal siyaset, seçmenlerin en iyisini bildiği ve bize neyin iyi olduğunu söyleyecek bir “Büyük Birader”e gerek olmadığı varsayımı üzerine kuruludur. Liberal ekonomi müşterinin her zaman haklı olduğu fikrine dayalıdır ve liberal sanat da “Zevkler ve renkler tartışılmaz,” der. Liberal okullardaki ve üniversitelerdeki öğrenciler kendileri için kafa yormaları yönünde eğitilirler, reklamlar “Yap gitsin!” der. Aksiyon filmleri, sahne gösterileri, pembe diziler, romanlar ve pop şarkıları da sürekli, “Kalbinin sesini dinle”, “Kendine karşı dürüst ol”, “Kendin gibi ol” demektedir. Bu görüşü en klasik şekliyle Jean-Jacques Rousseau özetlemiştir: “İyi olduğunu düşündüğüm şey iyi, kötü olduğunu düşündüğüm şey kötüdür. (Harari, 2011, s. 383)


Bugün psikanalize dair ana hatlarıyla çizdiğim özellikler, Harari’nin tanımladığı biçimiyle çağımızın ideolojisiyle uyum içindedir. Bir adım daha ileri giderek, Harari yirmi birinci yüzyıldaki liberalizmi bir din olarak tanımlar. “Liberalizm,” der, “bireylerin öznel duygularını kutsallaştırır. Bu duyguları en yüksek otorite kaynağı olarak görür” (Harari, 2011, s. 383). Peki bu durum, neden psikanalisti durup düşünmeye sevk etmelidir?

Bazı psikanalitik inançlarımız, bilimsel olmaktan ziyade dinsel bir işlev görüyor olabilir mi? Zaman zaman, hastamıza o anda ne sunabileceğimizden emin olamadığımız durumlarda, savunmacı bir şekilde duyguların ifadesine mi yöneliyoruz? Burada Bion’un 1973’te Brezilya’da verdiği klinik bir süpervizyondan bir örnek paylaşacağım. Bu süpervizyonda Bion, vakasını sunan analistin, hastasının duyguları olarak düşündüğü şeyi yorumlarken, aslında hastasını mazur görmeye -ve söylenmemiş olsa da- kendisini de mazur göstermeye çalıştığını öne sürer. Bana göre, vaka sunan analistin zamanımızın ideolojisine savunmacı bir biçimde sığınıyor olması mümkündür; yani analistin gerçekten ne olup bittiğini dikkatle anlamak yerine, orada gereken şeyin ‘duygular hakkında konuşmak’ olduğu varsayımına dayanan bir ideolojiye sığındığını düşünebiliriz.

Klinik bir örnek: Bion Brezilyada (1975, s. 75-79)

Vakayı sunan: Bundan öncesinde birkaç seanstır gelmemiş olan hasta o gün odaya geldi ve koltuğa oturdu. Sessiz kaldı, bir tür kaygı yaşadığı izlenimini veriyordu. Ona kaygısını hissettiğimi ve kaygısı nedeniyle zorlandığını söyledim.

Bion: Ona bunu neden söylediniz?

Vakayı sunan: Ortamda bir gerginlik ve kaygı havası sezdim ve bu neredeyse bedensel olarak hissediliyordu.

Bion: Hastanıza bunu söylemek neden gerekli gibi hissettiniz, merak ettim. Bunu yapmanız ya da yapmamanız gerektiğini söylemiyorum; yalnızca neden söylediğinizi merak ediyorum.

Vakayı sunan: Aklıma geldi ve bunu ona göstermenin ilginç olacağını düşündüm.

Bion: Ama neden? Size sorduğum sorunun basit bir soru olduğunu kesinlikle ima etmiyorum.

Vakayı sunan: Buna nasıl yanıt vereceğimi bilmiyorum.

Bion: Bence oldukça haklısınız, ama bu önemli bir mesele; çünkü aksi halde insan, önemli olanın hastaya bir şey söylemek olduğunu düşünme alışkanlığına kapılabilir. Ama orada olan sizdiniz, hastanızı siz gördünüz. Bu yüzden, neden hastanıza bunu söylemeyi önemli bulduğunuzu anlamakla ilgileniyorum. Neyse, bunu bir kenara bırakalım ve sonrasında ne olduğunu görelim.


Vakasını sunan analist, hastasıyla coşkusal bir temas kurmaya çalışmıştır. Hastasının sessizliği kaygılı bir sessizlik gibi göründüğü için analist ona doğru bir adım atmıştır. Burada yanlış olan nedir? Peki ya seanslara gelmemiş olan hastayla ilgili nasıl düşünülmelidir? Analist, hastasını kaybetmekten mi endişelenmiştir? Hastasına böyle sempatik bir şekilde ulaşmaya çalışması, fark ettiğinden daha savunmacı bir nitelik mi taşımaktadır? Bion’un “neden?” sorusu, analistin seansta yaptığı şeyleri neden yapıyor olabileceğine dair gözlemleyen bir yanının olmasının gerekliliğini ima eder.  Burada ilk bakışta Bion’un analiste bir adım geri çekilmesini önerdiğini düşünebiliriz. Ancak ben, burada bunun tam tersini düşünüyorum. Bu örnekte eğer analist, kendisinin ve hastasının belli bir zaman sonra yeniden odada bir araya geliş deneyimiyle daha fazla temas edebilseydi, o sırada ne söyleyip ne söylemeyeceği ile ilgili daha iyi bir sezgiye sahip olabilirdi. Bion daha sonra şöyle der: “Bana öyle geliyor ki siz, hastanızı mazur gösterecek bir sebep bulmaya çalışıyorsunuz.” Burada ortaya çıkan şey, analistin savunmacı bir şekilde “duygular hakkında konuşmaya” yöneliyor olabileceğidir; sanki olup biteni biliyormuş gibi görünmek istemektedir. Bence ne olup bittiğini bilmediğimiz zamanlarda çoğunlukla, bildiğimiz izlenimini yaratmak ve kendimizi haklı çıkarmak adına, bilinçdışı bir şekilde -daha geniş bir kültürde bulunan- egemen ideolojiye yöneliriz.

‘Duyguların metalaştırılması’

Hem hasta hem de analist, reklamcılığın ,en geniş anlamıyla, birtakım şeyleri (birtakım ürünleri, dikkati) alıp satmaları için duygulara hitap ettiği bir dünyada yaşar. Ekonomist Yanis Varoufakis’in ‘duyguların metalaştırılması’ dediği şey budur. Varoufakis, bu analizini 1950’lerde reklamcılık endüstrisinin doğuşunu anlatan Mad Men adlı televizyon dizisine atıfta bulunarak gösterir.

Mad Men’i izleyen seyirci, şirketin Draper’a (baş karakter, bir reklamcı) yaptığı iş için neden böylesine büyük paralar ödediğini merak eder. Draper, genellikle ofisindeki rahat divanda uzanmış halde, epeyce fazla miktarda burbon içer, bir dizi ruhsal çöküş yaşar, dengesizce ve profesyonellikten uzak davranır; ne düşündüğünü paylaşmaya tenezzül ettiğinde ise genellikle yalnızca gizemli ve kopuk düşüncelerden bahseder. Ama tam da kendini mahvedeceğini ya da işten atılacağını düşündüğünüz anda, vasat bir çikolata markasından sıradan çelik ürünlerine ya da ikinci sınıf bir hamburger zincirine kadar her şeyi zihninde yeniden tasarlar.  Tüm bunları coşkusal yankı uyandıran bir hale getirmenin ve onlara yoğun bir çekicilik kazandırmanın büyülü yollarını bulur.Peki her şey zaten metalaşmış görünürken, kâr akışı nasıl sürmeye devam edebilir? Draper’ın cevabı şöyledir: derinlerimizde olan henüz metalaşmamış duygularımızın harekete geçirilmesiyle. Böylece bir Hershey çikolatası, ölmüş bir babanın okşayışının taklidine dönüşür. Bethlehem Çelik ise ürettiği çeliğin Yeni Dünya’nın Demir Çağı’nı simgelediği Amerikan toplumunun ruhu olarak yeniden markalaşır (Varoufakis, 2023, s. 27–28, Kindle).


Varoufakis, bu sözlerinde özellikle reklamcılıktan söz etse de burada tıpkı kilise gibi insanların duygularına temas ederek “iyilik” alıp satma işini uzun zamandır sürdüren başka kurumları da beraberinde hayal etmek zor değildir. Peter Fonagy (UCL Psikanaliz Profesörü) günümüzde yapay zekânın giderek daha doğru bir biçimde duyguları tanıyabildiğine ve böylece insanlarda anlaşılma hissini yaratabildiğine dikkat çeker ve bu yolla insanların dikkatine erişim sağlayarak bir yandan da sömürücü bir biçimde davranma potansiyeli taşıdığını vurgular.

Duyguların metalaştırılması, analiz içinde karmaşık şekillerde işleyebilir. Örneğin hastalar, analistin dikkatini çekebilmek için kendi duygularına ve kendi öykülerine “meta” gibi yaklaşmak zorunda olduklarına inanabilirler.

Propagandacılar

Propagandacılar hakkında Bion şöyle der:

… bir propagandacı, ilettiği düşüncenin muhattapları tarafından kendi özgür seçimlerine göre kullanılması niyetinde değildir… Psikanalistler ise hastanın yaşamını yönetmeyi değil, onun kendi görüşüne göre yaşayabilmesini ve dolayısıyla kendi görüşünün ne olduğunu anlamasını sağlamayı amaçlar. (Bion, Transformations, (Dönüşümler) 1965, CWB Cilt V, s. 159)


Hastalar, analistin söylediklerini kendi seçimlerine göre nasıl kullanacakları konusunda “özgür” müdürler? Analist, hastanın “yaşamını kendi görüşüne göre yaşayabilmesini ve dolayısıyla o görüşün ne olduğunu anlayabilmesini” nasıl sağlayabilir?

Alıntının yapıldığı Bion’un Transformations (Dönüşümler) kitabındaki bölümün temel mesajı, bir analistin hastasının duyguları üzerinde çalışmaması gerektiğidir (Bion bu durumu, bir sanatçının boyayı tuvale uygulamasına benzetir). Bizim yapmamız gereken, hastanın duygusal deneyiminin üzerinde çalışmak değil, bir arada olmanın duygusal deneyiminden hareketle çalışmaktır.

İKİNCİ BÖLÜM

İdeoloji tarafından belirlenmemiş bir düzeye inebilmemiz mümkün müdür?

Bion’un grup çalışmalarıyla ilgili arkaplanı (bir analist için alışılmışın dışında bir arkaplan), onun, Harari’nin ‘din’ olarak adlandırdığı ideolojiye dair farkındalığına büyük olasılıkla katkıda bulunmuştur. Ayrıca Bion, analistin zihinsel işleyişinde haz ilkesinin ne kadar yaygın olduğunun da alışılmışın dışı bir şekilde farkındaydı. Zihnimizde olup biten şeyin pek çoğu aslında düşünme değildir. Bion, Attention and Interpretation (1970) (Dikkat ve Yorum) isimli kitabında, kuramların bize güvence veren mülkiyetler olarak zihinde tutulabileceğini söyler. Aynı zamanda, anılarımızın içinden haz ilkesi işleyişi altında seçim yapabildiğimizi belirtir. Bu tür bir işleyiş, ‘duyguların metalaştırılması’ riskini daha çok taşır.

Yazının bu bölümünün açılış sorusuna dönecek olursak: çalışmamızda ideolojik sınırlarla bu denli kuşatılmamış bir düzeye inebilir miyiz? Bion, okuduğu mistiklerin, birbirlerinden bağımsız biçimde çok farklı kültürlerde ve çok farklı dönemlerde yaşamalarına rağmen, özünde aynı şeyleri söylediklerini fark etmiş ve bundan çok etkilenmişti.  Kendi ’bellek ve arzu’ disiplininde, bu mistiklerle benzer bir tutum izlediğini görmüştü: Zihnindeki ‘anıları ve ‘arzuları’ tanımlayarak onları ayırt edip bir kenara koyma tutumu bu benzerliği oluşturuyordu. Bion, bunu yapmanın kültürel varsayımlardan çok büyük bir oranda bağımsızlık sağladığını düşünüyordu.

“Bellek ve arzu disiplini” ve “O”

Bu konudan daha genel şekilde söz etmek yerine, tek bir örnek üzerine odaklanmak istiyorum. Bion, 1965 yılında, İngiliz Psikanaliz Derneği’nde ’Notes on Memory and Desire’ (Bellek ve Arzu Üzerine Notlar) başlıklı bir makale sundu. Üç yıl sonra, 1968’de, ‘bellek ve arzu’ üzerine ek notlar içeren bir metin yazdı. Bu notlarda, analistin bellek ve arzudan uzak durmasının yol açacağı sonuçlara dair bir bölüm de yer alıyordu. Bu sonuçların, Bion’un bu şekilde çalışarak deneyimlediği sonuçlar olduğunu düşünebiliriz. Bugün analistler, sıklıkla arzusuz ve belleksiz çalışmanın önemine atıfta bulunurlar. Ancak belki de bunu yaparken, Bion’un bu yaklaşımının gerçekte ne anlama geldiğini, neyi gerektirdiğini tam anlamıyla fark etmiyor olabilirler. Bu nedenle, Bion’un arzusuz ve belleksiz çalışmanın sonuçları üzerine yazdığı notlara bakarak, Bion’un analitik kapasitesini ne ölçüde esneterek genişlettiğini ve burada anlattıklarının aslında ne kadar kurucu ve kapsamlı olduğunu biraz olsun aydınlatmayı umuyorum.

Ama önce, Bion’un ‘bellek ve arzu’ ile neyi kastettiğine dair biraz arka plan vermek gerekiyor. Kişinin aklından çıkarması gereken şey nedir? Bion, kendisinin ve diğer analistlerin düşünmesinde, aslında hiç de “düşünme” olmayan bir şeyi gözlemlemişti.  Bu durum düşünmeden çok, kişinin üzerinde kontrolünün olduğu tanıdık bir dünyada yaşadığına dair kendine güvence vermesine yarayan  zihinsel ‘mülkiyet’lerin bir araya gelmesiydi. Bu zihinsel mülkiyetler, dünyayı açıkladığına inanılan bir kurama tutunmayı (bu durum, Bion’un ‘bellek’ derken kastettiği şeyin bir örneğidir) ya da ruhsal anlamda hastadan uzaklaşıp kendi arzularına yönelmek gibi tutumları içeriyordu. Bion, bu tür zihinsel mülkiyetleri, analistin serbest çağrışımları içinde kendiliğinden ortaya çıkan içerikten ayırıyordu.

Bion’un “bellek ve arzu”dan sakınmanın sonuçları olarak bulduğu şey neydi? İşte 1968 tarihli notlarından bir alıntı:

Analist açısından sonuçlar:

  1. Kabul edilmiş tehlikelere karşı bir bariyer kalmadığı için kaygının artması.
  2. Kabul edilmiş ve geleneksel terapötik hedeflerin yerine geçebilecek bilinen bir alternatif olmadığından, suçluluk duygusuna karşı bir bariyerin de olmaması.
  3. Grubun temel varsayımlarından yalıtılmışlık hali. (Cogitations  (Düşünüşler)(1968), CWB Cilt XI, s. 283)

Bu notu hızlıca okuyup, belki de başımızı onaylarcasına sallayarak, ama bir yandan da Bion’un gerçekte ne söylediğini tam olarak anlamadan geçmek çok kolay olurdu. Benim umudum ise bu notun önemini fark etmeye yardımcı olabilecek kadar ışık tutabilmek; ama ancak o kadar, çünkü Bion’un burada anlattıklarında, benim de kavrayabildiğimden fazlası var.

O halde notta yer alan birinci maddeden başlayalım:

  1. Kabul edilmiş tehlikelere karşı bir bariyer kalmadığı için kaygının artması.

Bion, birçok kez analiz odasının sunduğu konforun, aslında orada yaşanmakta olan fırtınayı gizlediğini söyler. 1977’deki İtalyan seminerlerinden bir örnek bunu açıklar: Dinleyicilerden biri, bir hastasıyla yaptığı çalışmayı anlatarak seminere başlar. Bion, hasta ile analist arasındaki bu alışverişin sofistike içeriğine dair bir şey söylemez. Bunun yerine, analistin hastası tarafından nasıl bombardımana tutulduğunun altını çizer. Bion analistin çalışmasını dinlerken, hastanın “korkunç” kelimesini tekrarlamasının kendisinin dikkatini nasıl çektiğini düşünür. Bion’un buradaki tartışmasından epey bir kısmı çıkardım, ama özetle yaptığı şey, vakasını sunan analistin bilgece görünen karşı-tepkisini bir kenara itip onun nasıl bombardıman altında kaldığını görünür kılmaktır. Bion şöyle devam eder:

Bu noktayı görsel bir imge kullanarak netleştirelim: Yaklaşık beş kişilik bir grup düşünelim. Bu beş kişi, bir gemi kazasından kurtularak hayatta kalmıştı. Diğerleriyse ya açlıktan ölmüş ya da salın kalıntılarından denize savrulmuştu. Hayatta kalmış bu beş kişi hiçbir korku hissetmiyordu, ancak bir geminin yaklaşmakta olduğunu düşündükleri zaman dehşete kapıldılar. Kurtarılma olasılığı ve hatta daha yüksek bir olasılık olan okyanus yüzeyindeki varlıklarının fark edilmemesi ihtimali onları dehşete düşürmüştü. Daha öncesinde ise dehşet duygusu, –deyim yerindeyse– depresyon ve umutsuzluğun zorlayıcı derinliklerine gömülü durumdaydı.

Yani analist; sıkıntının gürültüsü, analizin başarısızlığı ve az önce sözü edilen tür bir konuşmanın beyhudeliği ortasında bile, kurtarılabileceğine dair umutlanmaya başlayan bir insanın durumuna işaret eden bu dehşetin sesini halen duyabilmelidir. (Bion, Italian Seminars, (İtalyan Seminerleri), 1977, CWB Cilt IX, s. 120)


Bu durum, analistin bizzat kendisinin korkma kapasitesine sahip olmasını gerektirebilir. Bana göre Bion, yüksek olasılıkla kendisine korkma izni vermiştir. Ama bir analist, sürekli korkması gerekiyorsa, çalışmasını nasıl sürdürebilir? Bence bu konu, kişinin korkuya maruz kalma halini kapsayacak şekilde kendi kapasitesini esneterek genişletmesini içerir ve Bion’un başka bir durum için de söylediği gibi, bu konu kişinin “ateş altındayken” düşünme yetisini yeniden kazanabilmesini gerektirir. Bion “kabul edilmiş tehlikelere karşı bir bariyer” olmadan çalışmayı öğrenmenin gerekliliğinden bahseder.

Bellek ve arzudan sakınıldığında yitirilecek olan ikinci bariyer, suçluluğa karşı duyulan bariyerdir.

  1. Kabul edilmiş ve geleneksel terapötik hedeflerin yerine geçebilecek bilinen bir alternatif olmadığından, suçluluk duygusuna karşı bir bariyerin de olmaması.

Psikanalizde, analist ve hasta, hastanın derininde yatan zorluklarına yönelmek için sosyal ilişkinin o tanıdık alanından ayrılırlar.  Sosyal olarak iyi huylu kabul edilen şeylerin verdiği güvence, bu analiz aleminde neyin zararlı neyin zararsız olduğunu anlamak için artık yeterli bir yol gösterici değildir. Kaybedilen bu sosyal uzlaşının yerine, amacımızın hastayı “iyileştirmek” olduğuna dair bir güvenceyi koymak isteyebiliriz. Ancak Bion, “iyileştirme” düşüncesinin fark edilenden daha savunmacı bir işlev görebileceğini vurgular: bu, savunmacı bir arzu olarak işler ve gerçek bir yol gösterici değildir. Tıpkı korku gibi, suçluluk da savunmacı biçimde uzak tutulmamalıdır.

Bana öyle geliyor ki Bion, analistin suçluluğu konusunda,  deneyimsel olarak alışılmış olanın daha ötesine gitmiştir. Bu durum, Bion’la ilişkili olan özel bir meseleye, yani “hayatta kalanın suçluluğu” olarak adlandırılan duruma temas edebilir. Bion, Birinci Dünya Savaşı’ndan sağ kurtulmuştu; ancak çevresindeki pek çok kişi ölmüştü. Dolayısıyla suçluluğa karşı bariyerleri kaldıran bir çalışma biçimine giriştiğinde, kendisini bu hayatta kalma suçluluğuna, yani bir tür yeniden travmatizasyona maruz bırakma riskine atıyor olabilir miydi?

Kabul edilmiş ve geleneksel terapötik amaçların yerine geçebilecek bilinen bir alternatif olmadığından, suçluluk duygusuna karşı bir bariyerin de olmaması.” cümlesini okuduğumda, Bion’un İkinci Dünya Savaşı sırasında Northfield Hastanesi’nde söylediği bir şeyi anımsadım.

“Bir rehabilitasyon biriminin başında psikiyatrist olarak görev yapmayı amaçlayan bir subay, sorumluluğun yaşamla ölüm arasındaki meselelerle yüzleşmeyi gerektirdiği bir zamanda sorumlu bir konumda olmanın ne anlama geldiğini bilmelidir. Otoritesinin ancak onu sürdürebiliyor gibi göründüğü ölçüde meslektaşları tarafından kabul edileceğini ve bu koşullar altında otoritesini sürdürmenin ne anlama geldiğini de bilmelidir.
Diğer insanlarla yakın bir duygusal ilişki içinde yaşamanın ne anlama geldiğini bilmelidir. Kısacası, muharip bir subayın ne tür bir yaşam sürdüğünü bilmelidir. Bunu bilen bir psikiyatrist, hastalarını potansiyel birer savaş malzemesi olarak görüp onları bu şekilde birliklerine geri göndermek gibi korkunç bir hatadan en azından korunmuş olur. Böyle bir psikiyatrist, görevinin, kendine saygı duyan, topluma uyum sağlamış ve dolayısıyla barışta da savaşta da sorumluluklarını kabul etmeye istekli insanlar ortaya çıkarmak olduğunu fark eder. Sadece bu yolla, tedaviye yönelik çabalarını çıkmaza sokan derin suçluluk duygularından özgürleşebilir.” (Bion, Experiences in Groups and Other Papers, (Grup içi Deneyimler ve Diğer Makaleler) Ön İzleme, CWB Cilt IV, s. 106–107)


Bion, çalışma kapasitesini “çıkmaza sokabilecek” olan derin suçluluk duygularının farkındaydı.
Kendi suçluluğu tarafından bu şekilde ‘çıkmaza girmesini’ engelleyen şey, Northfield’da, hastalarının özsaygılarına dair hissettiği saygıydı. Aynı zamanda buna, hastalarının nasıl bir şeyin içinden geçtiklerini -kendi içinden- bir ölçüde biliyor oluşu da ekleniyordu.

1950’lerde Bion, iki dünya savaşındaki deneyimlerinin doğrulamış olduğu bir şeyi psikanaliz pratiğine taşır. Birinci Dünya Savaşı’na dair yazılarında, kendi düşünmesinin/ikincil süreç işleyişinin ciddi bir biçimde tehdit altında olduğu zamanları anlatır. Böyle bir dönemden geçerken bile yine de hâlâ bir seçme hakkına sahip olduğunu kendisine yeniden hatırlattığı anlar olur ve bu anlarda kendi üzerindeki hâkimiyetini geri kazanır; ki bu hak, öldürülmeden önce oyuncak gibi kullanılmamayı seçmek gibi sınırlı bir seçenekten ibaret olsa bile! Bion’un bu aracını, psikotik hastalarıyla paylaşmaya çalıştığını görebiliriz. Onlara “bir seçeneğiniz var” der ve seçimi (engellenmeden kaçınmakla onu dönüştürmek arasındaki seçim) zihin işleyişine dair kendi modelinin kalbine yerleştirir.

Bence Bion’un ‘ateş altında düşünme’ diye adlandırdığı bu daha ‘askerî’ kapasite, psikanaliz kariyeri boyunca en az iki kez sınanarak değişimden geçmişti. İlki 1950’lerin sonlarında, hastalarının yansıtmalarını kendisinin kapsamasına duydukları ihtiyacı fark ettiği dönemdi. Bunu analistin arketip olarak daha annesel işleviyle karakterize edebiliriz. Bion’un bu durumu kavramsallaştırması, onun yeni ufuklar açan kapsayan/kapsanan ilişkisi modelini kavramsallaştırmasına yol açmıştır.

İkinci değişim ise Bion’un 1960’ların ortalarından sonlarına doğru olan dönemde ‘bellek ve arzu’dan uzak durma üzerine yaptığı araştırmalarla ortaya çıkar. Öncesinde görmüş olduğumuz üzere, bu yaklaşım korku ve suçluluğa karşı bariyerlerin kaldırılmasıyla sonuçlanır. Bu dönemde Bion, asker olmamakla birlikte en az askerî düzeyde disiplini olan bir grupla karşılaşır: mistikler. Bion, mistiklerin çalışmalarını psikanaliz çalışmasına dair düşünüşünde ciddiye alır. Ancak bu, Bion’un Londra’da içinde bulunduğu Kleincı grubun çoğu üyesi için fazla ileri bir adım olmuştur. Onlar, Bion’un bu alana doğru genişlemesini takip etmediler; aksine Bion’un bilimsel disiplinini kaybettiğini, hatta ‘“kendini kaybettiğini” düşündüler. Buna karşılık Bion, kendi psikanaliz grubunun, çalışmaları sırasında haz ilkesinin işleyişini (belleğin ve arzuların güvence verici kullanımını) fark etme disiplininden yoksun olduğunu düşünüyordu.

Peki, mistiklerin modeli ile Bion’un mevcut, daha askerî ‘ateş altında düşünme’ modeli arasındaki fark neydi? Mistikler, zihinlerinden ‘belleği ve arzuları’ uzaklaştırdıklarında, kendilerini birincil ve merkezî olan daha derin bir örgütleyici ilke içinde kapsanmış hissettiklerinden bahsederler. Bu ilkeye “Tanrı” adı verilir; ancak her zaman, isimsiz kalması şartıyla birlikte. Bion, bunu “O” olarak adlandırır.

Bence Bion, tıpkı korku gibi suçluluğun da ortaya çıkmasına izin verilmesi gerektiğini ve ancak bu yolla gerçeklikle kurabilen daha yoğun temasın, kendine özgü hali içinde bir kapsayıcılık sunabileceğini söylemektedir. Bion’un, bellek ve arzudan uzak durma yönteminin tam da kendisinin, çalışmaya bir kapsayıcılık sağlayabileceğine güvenmeyi öğrendiğini düşünüyorum. Daha önceleri analistler, bu tür bir kapsayıcılığı bulmak için, kuramsal bilgiyi güven verici bir “mülkiyet” olarak kullanmış ya da grup kimliği içinde aramış olabilirlerdi.
Şimdi, bellek ve arzudan sakınmanın, Bion’a göre analist açısından üçüncü ve son sonucuna geçelim.

  1. Grubun temel varsayımlarından yalıtım

Bion, 16 Mayıs 1959’da yazılmış Cogitation (Düşünüşler)  notunda ve bu dönemde yazdığı diğer notlarda, analistin kendi grubuyla olan ilişkisinin önemini tartışır. Bion, 16 Mayıs tarihli Cogitation (Düşünüşler) notunu şu yorumla bitirir:

Başka bir deyişle, psikotik düzeneklere yoğunlaşıldığında bile, çalışmanın psikotik olmayan yönleri -tıpkı analistin psikotik bir hastanın psikotik olmayan yönlerine dair farkındalığında olduğu gibi- analistin zihninde var olmalıdır. Ya da başka türlü söylersek: analist, analitik çalışmasının tam ortasında bile, bir ya da birden fazla toplumsal grubun üyesi olmayı asla bırakmamalıdır. (Bion, Cogitations (Düşünüşler), CWB Cilt XI, s. 31)


1953’te Klein’la olan analizini bitirdiğinde Bion, küçük bir analist grubunun üyesiydi. Bu gruptaki kişiler arasında Hannah Segal, Betty Joseph ve Elliott Jaques gibi isimler yer alıyordu ve Klein’la düzenli olarak bir araya geliyorlardı. Klein 1960’ta öldüğü zaman, Bion onun yerine Melanie Klein Vakfı’nın başkanlığına geçti.

Analistin bir grupla bağını asla kesmemesi gerektiğini söylediği aynı yıl içinde, 1959’da, Bion’un ‘Bağlara Saldırılar’ makalesi yayımlandı. Bu makalede Bion, psikotik işleyişin doğası gereği bağlara saldırdığını ileri sürüyordu. ‘Cogitations’ (‘Düşünüşler’) metnini okurken 1950’lerdeki Klein grubu için aklıma şöyle bir düşünce geldi: Bu gruptaki analistler hastalarındaki psikotik işleyişi çalışırlarken, belki de olağanüstü sıkı bağlarla birbirine bağlanan bir grupta olma ihtiyacı hissetmişlerdi. Kleincılar, bu yeni tür hasta grubuyla çalışmaya giriştiklerinde , sıkı düzeyde grup bütünlüğü gerektiren (politik nedenler de olduğu gibi) klinik nedenler vardı. 1950’lerin sonlarına doğru Bion, Klein grubuyla ilişkisini değiştirmeye başladığında, psikotik hastalarla çalışırken bir grubun içinde olmanın önemini fark etmişti. Gerçekten de Klein grubundan giderek daha da ayrıldıkça, yönünü şaşırdığını ve hatta neyin delice neyin aklı başında olduğunu bilemediğini dile getirmişti. Bu dönemde Bion, güçlü bir grup üyeliğinin yerini alabilecek ve bir tür bir pusula gibi hareket edebilecek analitik araçlar geliştirmeye girişecekti. Özellikle de “Tablo” adını verdiği modelinin bu araçlar arasında önemli bir yeri vardır (“Tablo”, hem hasta hem de analist tarafından gelen malzemenin hangi gelişim düzeyinde ve nasıl kullanıldığını haritalandırmaya yarayan bir düşünme aracıdır).

1960’lar ilerledikçe Bion, yalnızca analistlerin ürettiği ‘grup temel varsayımlarını’ değil, aynı zamanda Batı bilimsel kültüründe daha geniş ölçekte yer alan grup varsayımlarını (ideolojiyi)  da açığa çıkarmaya yönelik çalışır. Bu işe koyulabilmesini sağlayan şey, onun’“bellek ve arzu’dan uzak durma yöntemidir.

‘Grup temel varsayımı’ teriminin bu sonraki (1968’de) kullanımı ile Bion’un 1940’lardaki erken grup döneminde belirlediği üç “temel varsayım” (Bağımlılık temel varsayımı, Eşleşme temel varsayımı ve Savaş/Kaç temel varsayımı) arasındaki bağlantı, kuşkusuz gelecekte daha fazlasının araştırılacağı bir alandır. İnsanların Bion’un yazılarıyla güçlü bir karşılaşma yaşamalarının olası

bir başka nedeni de, Bion’un, açıkça buna değinmediği durumlarda bile, biz bireylerin içindeki “grup aidiyeti eğilimi” halini ele alabilmesidir. Bion’un “varsayımlar”a olan dikkati hiç bitmez. Bion, çoğu zaman ondan duymayı bekleyebileceğimiz şeyi söylemez. Bizler sıklıkla paylaştığımız varsayımlar (ideoloji) üzerinden ne denli hareket ettiğimizi hafife alıyor olabiliriz. Belirtmek gerekir ki Bion, 1970’lerde verdiği klinik seminerlerinde söze çoğunlukla, sunum yapan analistin farkına varmadan benimsemiş olduğu bir varsayıma dikkat çekerek başlar.

Sonuç

Bu yazıda vurgulamak istediğim nokta, klinik ortamda hakikatin, bir şeyi kendine özgü hali içinde yapmakla, yani psikanalizi, başka herhangi bir nedenle değil, yalnızca psikanaliz olduğu için yapmakla en iyi biçimde korunacağıdır.

Bu yazıda, bir şeyi kendi özgün hali içinde anlamayı zorlaştıran bazı kuvvetler ve görüngülere değindim: ideoloji, duyguların metalaştırılması ve Bion’un propagandaya dair düşünceleri.

İdeoloji üzerine olan bölümde, Harari’nin çalışmalarından yararlanarak, çağımızın egemen dininin duyguları ‘en yüksek otorite kaynağı’ olarak kutsallaştırdığını vurguladım. Ancak bunun bir ‘din’ olduğunu unutmamak gerekir; toplumdaki yüksek otorite ve güç kaynağı aslında insanların duyguları değildir. Yirmi birinci yüzyıl psikanalizinin temel özelliklerinden bazılarının, bu egemen ideolojiyle ortak bir biçimde, duygulara odaklandığını belirttim. 1970’lerde Bion’un Brezilya’da verdiği bir süpervizyondan kısa bir kesiti örnek olarak sundum. Bu süpervizyonda Bion, analistin “duygular üzerine konuşmasının” aslında önceki seanslara gelmemiş olan hastayı “mazur göstermek” için olan bir şey olduğunu söyler. Ben de analistin -ve hepimizin- seanslarda neler olup bittiğini bilmediğimiz anlarda otoritemizi egemen kültürden almak eğiliminde olduğumuzu öne sürdüm.

İkinci olarak, ekonomist Varoufakis’in duyguların metalaştırılması üzerine çalışmasına kısaca değindim. Varoufakis, reklamcıların, ticarileşmeye karşı korumaya çalıştığımız kişisel duygularımıza temas etmeyi hedefleyip nasıl onları metalaştırma aracına dönüştürdüklerini güçlü biçimde anlatır. Bu bağlamda Peter Fonagy’nin yapay zekâ üzerine güncel çalışmalarına da değindim. Bu tür senaryolarda “duygular” oldukları gibi var olmalarına izin verilmeyip alınıp satılan şeylere dönüştürülür.

Yazının ikinci bölümünde, Bion’un bir şeyleri kendine özgü hali içinde daha açık bir halde görebilmek için geliştirdiği psikanalitik teknikten, ‘bellek ve arzu’ disiplininden söz ettim. Bion’un 1968 tarihli ’bellek ve arzu’ olmadan çalışmanın  ‘analist açısından yol açtığı sonuçlar’ üzerine yazdığı notunu ele aldım. Bion burada büyük olasılıkla kendi deneyiminden yola çıkarak konuşmuştur. Bion’un bu şekilde çalışma biçiminin sonuçları olarak gözlemlediği kaygı, suçluluk ve yalnızlık duygularındaki artışa ilişkin gözlemlerini ayrıntılı biçimde ele aldım. Bu yaklaşımın amacı, şeyleri oldukları hâliyle daha iyi görebilmek ve onlarla kendine has halleri içinde çalışabilmektir. Bu, psikanaliz bilimine yapılmış çok büyük bir katkıdır.

Çeviri: Dicle Gençer Eren

Kaynakça

Bion, W. R. (2014). The complete works of W. R. Bion, Cilt IV: Experiences in groups and other papers. C. Mawson & F. Bion (Haz.). Londra: Karnac. (Özgün eser 1961 tarihlidir.)

Bion, W. R. (2014). The complete works of W. R. Bion, Cilt V: Transformations: Change from learning to growth. C. Mawson & F. Bion (Haz.). Londra: Karnac. (Özgün eser 1965 tarihlidir.)

Bion, W. R. (2014). The complete works of W. R. Bion, Cilt VIII: Clinical Seminars. C. Mawson & F. Bion (Haz.). Londra: Karnac. (Özgün eser 1987 tarihlidir.)

Bion, W. R. (2014). The complete works of W. R. Bion, Cilt IX: The Italian Seminars. C. Mawson & F. Bion (Haz.). Londra: Karnac. (Özgün eser 1977 tarihlidir.)

Bion, W. R. (2014). The complete works of W. R. Bion, Cilt XI: Cogitations. C. Mawson & F. Bion (Haz.). Londra: Karnac. (Özgün eser 1952-1962 tarihlidir.)

Harari, Y. N. (2011). Sapiens: A brief history of humankind. Kudüs: Kinneret Zmrora-Bitan Dvir.

Varoufakis, Y. (2023). Technofeudalism: What killed capitalism. Londra: Bodley Head.

Nicola Abel-Hirsch, FIPA, British Psychoanalytical Society’de eğitim ve süpervizyon analistidir. Bion’un çalışmaları üzerine Birleşik Krallık’ta, Tayvan’da (2005–2012 yılları arasında her yıl), ABD’de ve Avrupa’da sunumlar yapmıştır. 2013–2015 yılları arasında Essex Üniversitesi Psikanalitik Çalışmalar Merkezi’nde misafir profesör olarak görev almıştır. Abel-Hirsch, Hanna Segal’in son kitabı Yesterday, Today and Tomorrow’un (2007) editörlüğünü yapmıştır; Bion 365 Quotes (2019) ve Bion: An Introduction (2023) adlı kitapların yazarıdır ve Bion in the Consulting Room: An Implicit Method of Clinical Inquiry (2024) adlı eserin ortak yazarıdır.

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.