Travma, Muğlaklık, Yarılma

Jacques Press
İçsel Travmatik Potansiyelden Tarihî Hakikatin İnşasına[1]
Şekilsiz, kaos, Hilflosigkeit[2] ve ilkel azaplar konuları beni travma ve etkileri meselesini yeniden ele almaya yöneltiyor. Daha önce Musa ve Tektanrıcılık (Freud, 1939) üzerine düşündüğüm çalışmada konuyu iki yönden tarihî olan bir bakış açısıyla ele aldım (Press, 2010): Bir yandan insan olarak Freud’un tarihine ve eserlerine, diğer yandan kolektif tarihe gönderme yaptım. Bu defa konuya başka bir taraftan yaklaşacağım: Freud’dan yola çıkarak, Freud sonrası bazı çok önemli katkıları inceleyeceğim.
Beni büyüleyen bazı büyük metinler düşüncemin merkezinde yer alacak. Bunlar kapasiteleri -açık ya da örtük olarak- cömertçe yeni şekiller üretmeye imkân veren metinler. Klinik şekiller: Ferenczi’nin travmatik bölmeyle ilgili makaleleri, ya da Winnicott’un sahte kendilik üzerine makaleleri gibi. Kuramsal şekiller: Freud’un 1935-1939 yıllarındaki makalelerinden başka tabii Haz İlkesinin Ötesinde (1920), Ferenczi’nin Le Problème de l’affirmation de déplaisir (Hoşnutsuzluğun Kabulü Meselesi) (Ferenczi, 1926) makalesi ve Bleger’in muğlaklıkla ilgili çalışmaları (1967). Kuramsal düşünce, içinde daha öteye geçecek pek çok gelişmeyi barındırır; Freud ya da Ferenczi’yi okurken daha sonra tanımlanacak şekiller buluyorum, bir şeyi şekle sokmayı deniyorum. Fakat bu metinleri çalışırken bakışım yeni olasılıklar taşıyor ve bir yandan da metinleri dönüştürüyor, en azından bunu umuyorum.
Travmatik İçsel Potansiyel
Haz İlkesinin Ötesinde (Freud, 1920) metninden başlayalım. Freud’un metapsikoloji kuramını bu kadar ilerlettiği başka bir metin olmamıştır. Üstelik başka hiçbir yerde dışsal travmatik potansiyelle benim içsel travmatik potansiyel diye tarif ettiğim şeyi derinlemesine eklemlemeye çalışmamıştır.
Bir yandan travmatik nevroza verilen yer itibarıyla, travma açık bir biçimde yeniden ortaya çıkar, ama aynı şekilde daha dolaylı yollardan da ele alınır. Burada özellikle daha sonra Inhibition, Symptome et Angoisse (Ketlenme, Semptom ve Kaygı) (Freud, 1926) metninde bebeğin Hilflosigkeit hissi olarak tanımlayacağı durumdan, insanın ilk hâlinin çaresiz edilgenlik olmasından bahseder (Green, 1993; Roussillon, 2001). Fakat travmanın bu kuramsal genişlemesine simetrik olarak, dürtü kuramı ölüm dürtüsünün dâhil olmasıyla tamamen yeniden ele alınır. Başka bir deyişle dış tarafta “daha çok travma”, iç tarafta “daha çok dürtü” bulunur. Bu çok önemlidir: Travma kuramının genişlemesi ve dürtü kuramının yeniden ele alınması birbirinden ayrılamaz ve madalyonun iki yüzü olarak düşünülmelidir. Dışsal uyarım akınına eşlik eden ruhsallaşabilir olmayan kalıntı kadar, bir ölçüde ruhsal dönüşüm işinden ya da ruhsallıkta dönüşme işinden kaçan içsel bir kalıntı da olacaktır (Roussillon, 1999; Press, 1999).
Freud içsel bir travmatik potansiyeli bu bağlamda öne sürer. Şöyle söyler: “Kabuk tabakasının içeriden gelen uyaranlara karşı bir savunmasının olmaması, bu uyaran aktarımlarının büyük bir ekonomik önem kazanmasına ve travmatik nevrozlarla karşılaştırılabilecek düzeyde ekonomik bozukluklara neden olmasına yol açar” (Freud, 2001[1921], s. 45)[3]. Ekonomik bozukluklar makalenin devamında birincil süreçleri bağlamaya yetersizlikleri ile ilişkilendirilir, öyleyse tekrar zorlantısına[4] organik olarak bağlı görünür; dürtülerin -terimin yeni anlamıyla[5]-muhafazakâr, gerilemeci özelliğinin önünü açar; sonunda Freud’u uçurumun eşiğine getirir (ya bütün dürtülerin amacı daha önceki bir duruma geri dönmekse?), fakat sona gitmeden, bir salınma olur ve ünlem gelir: “Ama bir an için durup düşünelim. Durum böyle olamaz” (a.g.e s. 49) ve yaşam dürtüleri ve ölüm dürtüleri arasındaki karşıtlığın gelişmesine geçilir.
Sonlanan Analiz, Sonlanmayan Analiz (Freud, 1937) makalesinde de gördüğümüz gibi (Press, 2010) bu salınım hareketinin bir hedefi var gibime geliyor: Buradan kaynaklanan metapsikolojik çözüm hem büyük bir keşif niteliğinde hem de bir soruşturmayı toparlıyor. Bu hedef ikilidir. Bir yandan böylece bütün yapının entropik özelliğini ortaya koyacak bir korku şekli görürüz, bu entropinin yıkıcılığı tamamen insani olacaktır. Ama Freud ortadaki soruya cevap vermenin zorluğunu da hedef alır. Travmatik nevrozlarla aynı duruma yol açan, haz ilkesinin ötesinde bir tekrar zorlanması[6] getiren ve ölümcül gerileme ile beraber gelen bu “ekonomik bozukluklar”ın doğası nasıldır?
Birincil süreçlerdeki bağ noksanlığı ile cevap vermenin yetersizliği aşikârdır. Bunlar her hâlükarda haz-hoşnutsuzluk ilkesi sicilindedir, halbuki bağlanamayan izler bırakan “çok eski yaşantılar” (a.g.e. s.46) tam da ruhsal olaylar sırasında bütünleşemeyenlerdir. Bion’un düşüncesinin kuvvetinin önemli bir kısmı bu ham elemanların dönüşümünü sağlayan (alfa işlevi) koşullarla ilgilidir.
Öyleyse karşı karşıya olduğumuz kuramsal-klinik mesele bütün tedavilerde, belirgin şekilde dışsal olan travma durumu ile o kişiye has ve o durumun etkinleştirdiği[7] içsel travmatik potansiyeli eklemlemektir. Temel mesele şudur: Çalışmamızın içinde dönüşmesi söz konusu olan şey bu travmatik potansiyel olduğu ölçüde, inşa etkinliğimizin yeri tam da burasıdır. Devamında bu meseleyle ilgili üç yönde ilerleyeceğim: İzlerin doğası meselesi; travmanın etkilerinin kliniği; sonunda özel bir açıdan Freud’un 1935-1939 yıllarındaki düşünce hareketindeki tarihî hakikat meselesini ele alacağım.
İzlerin Doğası
Ferenczi (1926) Le problème de l’Affirmation du déplaisir (Hoşnutsuzluğun Kabulü Meselesi) makalesinin başlangıcında ve ilerleyen kısımlarında pek çok noktada bu konuda en ilginç açılımlardan birini sunar. Ferenczi’nin ihtiyaçların doymaması deneyiminin hem gelişim için zaruri olduğunu hem nesneyle ilgili bir ilk çiftedeğerliliğe bağlı dürtüsel bir çözülme yarattığını savunduğunu hatırlayalım. Onun bakış açısını takip ederek bu meseleye iki eksenden yaklaşacağım. İlki bütün ruhsallaştırma süreçlerine içkin olan “kalıntı” meselesi olacak, ikincisi ise Ferenczi’ye göre “çiftedeğerlilik” meselesini sorgulayacak ve Bleger’in “muğlaklık” üzerine getirdiği gelişmelerle eklemlenecek.
- Kalıntı Meselesi
Ferenczi’nin saptaması iki büyük sonuç doğurur. Öncelikle belli ölçüde dışsal saldırganlığın içe atılmadığı ruhsal gelişim yoktur. İkinci olarak, bütün ruhsal kayıt iki elemanı barındırır: Biri tasvir edilebilme (figurabilité), diğeri, tamamen ekonomik, bir patikanın oluşması. Şöyle diyor Ferenczi: “Belleksel izlerin travmatik izlenimlerini, başka bir deyişle yıkımın ürünlerini yara izleri gibi düşünecek kadar ileri gidebilirim, fakat yorulmaz Eros bunları yine de kendine göre kullanmanın yolunu bulur” (a.g.e. s. 398, italikler Ferenczi’nin). Bu son fikir özellikle ilginç bir ışık yöneltiyor “kalıntı” kavramına. Freud’un kuramını kateden, Bion’un dönüşüm süreçlerinde bulunan ve “sonsuz” çalışmayı içeren, meslek hayatımız boyunca yeniden ve yeniden kendimizi adadığımız ve ruhsal aygıtımızı meydana getiren kalıntı… Oysa bu çalışma başarısız olmaya mahkûmdur, hatta ancak başarısız olabilir, çünkü bir kalıntı daima kalacaktır. Mesele başarısızlığın kendisinden ziyade bu başarısızlığın niteliği, şartları ve bizim buna yaratıcı bir çözüm bulma kapasitemizdir. Bu kalıntıyı iki taraflı, hem içsel hem dışsal olarak düşünüyorum ve üç kavramla eklemlendiğini görüyorum: Güncel (güncel nevroz anlamında), birincil duyusallık (Fain) ve şekilsiz (Winnicott).
Freud zaten bütün psikonevrozların merkezinde yer alan etkin güncel kum tanesini içsel kalıntıya dair bir temsil olarak sunmuştu. 24. Konferans’ın formülasyonundaki kalıntı güncel nevrozun, yani ruhsallaşmamış da olsa cinsel bir oluşumun kum tanesidir. Haz İlkesinin Ötesinde ile birlikte doğası değişir: Kalıntı daha radikaldir, Weissmann’ın deneylerindeki tekhücrelilerin katabolizma ürünlerinden dolayı ölmesine sebep olan dönüşüm süreçlerinin kalıntısıdır. Şahsi bir formülasyon önereceğim: Kalıntı ruhsallığın içinde açılan patikanın dürtüselleşmeyi, cinselleşmeyi başaramayan tarafıdır.
Bu içsel kalıntıyı öznenin tarihinden bu sefer diyalektik olarak ruhsal aygıtın dışsal tarafında kalana eklemliyorum. Fain tarafından Prélude à la vie fantasmatique (Düşlemsel Hayatın Prelüdü) (1971) eserinde geliştirilen “birincil duyusallık” kavramı keşif niteliği taşır. Özetle aşığın sansürünün yeterince yerleşmediği durumda birincil duyusallık baskın olur, her yeri kaplar. Birincil duyusallık hem bebeğin çaresizce maruz kaldığı bir durum hem de üçüncülüğün ilk şekillerinin başarısızlığını ifade eden zarar görmüş bir şekildir: Üçüncünün ortaya çıkmaya başlayacağı yerde duyusallık her yeri kaplar -ya da yeniden her yeri kaplar. Klinik yankılarını bütün ayrılmaların dayanılmaz bir ölümcüllük olarak yaşandığı durumlarda gördüğümüz üstün bir kuramsal formülasyon. Bu formülasyon pek çok mekanizma ve davranışı (mesela kendini yatıştırma mekanizmaları) meydana gelmemiş bir üçüncüleşmenin tersi -ve kazındığı yer- olarak dinlememize yardım eder ve böylece olası müdahalelerimiz için bir yol açar.
Şekilsiz ile ilgili burada sadece bir düşüncemi belirtmekle yetineceğim. Çoğu zaman trajik bir paradoks ile nadasa bırakılmış şekilsizin metabolize edilemez bir uyarımın kaynağı hâline gelebildiğini ve radikal davranışlara yol açan manik savunmalara neden olabildiğini düşünürüm.
Birincil duyusallık, dönüşmemiş şekilsiz ve güncelin çekirdeği karşılaşınca birbirinin etkisini arttırır ve olumsuz çekicisi diyebileceğimiz bir şeye neden olur. Bunu her birimizde daha sonra gelişebilecek somatizasyonların potansiyel kaynağı olarak görüyorum. Demek ki psikosomatik kuramı için önemli anlamlar içeriyor. Bu ruhsallaşamamış ve kısmen ruhsallaşamaz kalıntı hepimizin içindeki dementalizasyon[8] ve dolayısıyla somatizasyon ihtimalinin kaynağı olarak görülebilir.
- Çiftedeğerlilik ve Muğlaklık
Ferenczi’nin önermesinin diğer tarafı (çiftedeğerlilik ile dürtüsel çözülmeyi bağlayan tarafı) içsel travmatik potansiyele ilginç bir bakış açısı getirir. Bunu belki de iki terimi fazla doğrudan ilişkilendirerek yapar. Çünkü eğer nesne nefretten doğuyorsa (Freud) ve gerçek olmak için nefret karşısında hayatta kalmak zorundaysa (Winnicott), ilk kuramsal aşamada nesne/özne ayrımsızlığını kavramlaştırmayı denememiz gerekir. Bu sınırı hem kuramsal hem de gündelik uygulamamız üzerinden düşünmek için bir kavram bana çok faydalı görünüyor: J. Bleger’in saygınlık kazandırdığı muğlaklık kavramı[9].
Kuramsal sisteminde Bleger muğlaklık ve sembiyozu ilişkilendirir (Bleger, 1981 [1967]). İçinden geldiği Kleinyen ekole karşı çıkarak benlik/benlik olmayan ayrımının olmadığı bir erken evre tarif eder. Sembiyotik olarak tanımladığı bu evrede “…benlik ve benlik olmayan arasında, içsel ve dışsal arasında bir sınır ve ayrım yoktur” (s.158)[10] ve nesnenin bu özel durumu “benlikten veya dışsal gerçeklikten ayrışmamış ya da ayrıştırılmamış bir parça” içerir ve “hüsran ve doyum deneyimlerinin, aralarında katmanlaşma veya sıralama olmaksızın kümelenmesi” (s. 158-159) hâlinden oluşur. Bunun sonucunda benliğin ve nesnenin taslaklarının ayrışmamış unsurlarından oluşan “yapışık (agglutiné) çekirdek” meydana gelir. Bu konuda Green’in (1999) çalışmalarından önce yazan Bleger, Bion’u takip ederek kişiliğin psikotik kısmı olarak adlandırdığı kısmın analizinde, ayrıştırma kapasitesinin kazanılmasının temel rolü üzerinde durur. Daha da ilgi çekici olan, savunma mekanizmalarının, özellikle bölmenin[11] öncesinde bir evrenin söz konusu olduğunu gözlemlemiş olmasıdır. Ruthless love (acımasız aşk) ile olan bağlantı kolaylıkla kurulabilir (Press, 2010)[12].
Kuramsal saflığında muğlaklık, bütün ayrımların öncesinde, kendilik ve öteki arasında, farklı duygulanımlar arasında, duygulanım ve temsil arasında bulunur, hatta adlandırılmalarından da önce. Demek ki her şeyden önce bir durumdur, ama olduğu hâliyle kişi tarafından deneyimlenemez çünkü ancak kıyaslama ve ayrım farklı bir durumu sağlayabilir. Bleger’in diliyle ifade edersek bütün ruhsal kayıt aslında temelde muğlaktır. Ruhsal hayatın bu şafağında dışardan saldıran ve ızdırap çektiren ve daha sonra gelen gelişim ve zenginliğin kaynağında olan aynı “şeylerdir”.
Muğlaklığın sürüp gitmesi ruhsal gelişimin kritik bir anında es geçilen bir adımın sonucu olabilir. Birinci değilleme (négation), kötünün dışarıya atılması (onu tükürmek istiyorum), iç ve dış ayrımıyla birlikte iyi ve kötü arasında bir ilk ayrımın kurulmasını sağlar[13]. Bu bakış açısıyla olumsuz çalışmasının en uç halleri bu kurucu işlemi hep yeniden denemeyi oluşturabilir -daima başarısız olmaya mahkûm bir deneme, ta ki dönüşümsel nesne (Bollas, 1989) işlevini yerine getirinceye kadar.
Öyleyse Fain’in ikili dürtüsel dönmenin gerçekleşebilmesi için zaruri olarak nitelediği nesnenin (Fain, 1998, a.g.e, 4. Bölüm), analizanlarımızın tarihinde olduğu kadar analitik sürecin içinde de ayırt edici bir kapasiteyi ortaya çıkardığını düşünmek gerek. Ferenczi’nin yetişkinin -aynı şekilde analistin de- rolünün sapkınlığı olarak tarif ettiği dillerin karmaşasını düşünelim. Bu, nesnenin ulaşılmazlığının sonucu da olabilir, sahiden sapkın tavrının sonucu da. Öyleyse sevme ve nefret etme dürtülerinin ayırt edilmesindeki içsel imkânsızlık, nesnenin sevgi dolu ve hüsrana uğratan özelliklerinin dışsal olarak ayırt edilemeyişi ile karşılaşarak muğlak bir çekirdeği ya da Bleger’in tabiriyle yapışık çekirdeği meydana getirecektir.
Burada uygulamada önemli bir mesele ile karşı karşıya kalırız (acımasız sevgi bahsinde tartıştığımız gibi, Press, 2010). Analistin bu hareketi bir bölmenin sonucu olarak yorumlaması çok doğaldır: Bölme, Kleincı nesne bölünmesi ya da Freudcu benlik bölünmesi, analist için kuramsal eğitiminden, gündelik işi bağlamında kişisel deneyiminden iyi bildiği bir şeydir, diyebiliriz. Buna karşılık, birbiriyle uyuşmaz iki hareketin bölündükleri için değil, henüz birbirlerinden ayrışmamış oldukları için aynı anda var oldukları işleyiş bölgesini -analizanında olduğu kadar kendinde de– düşünmek çok daha zordur. Halbuki önce ikili yapılarını tamamen tanımayınca, ayrıştırmayı öğrenmek imkânsızdır: Acımasız tabii, ama yine de sevgi, ve tersi de, sevgi, ama acımasız ve nesneyi yıkabilir. Bu hareketler ancak ayrıştırma yapılabildikten sonra savunma mekanizmalarının nesnesi olabilirler (bölme, bastırma) ve muhtemelen ilerde böylece analiz edilebilirler.
Kuramsal mesele de az değildir. Michel Fain annesel bakımın devamsızlığının niteliği açısından ikili bir gelişim hattı tarif eder: Biri düşlemsel, diğeri travmatik (Fain, 1971; 1992; 1998; Braunschweig ve Fain, 1975). Geliştirdiğim düşünce çizgisini izleyince, birbirinden ayrı, hatta iki zıt kutup gibi görünen şeylerin başlangıçta ayrışmaz şekilde iç içe olduğunu anlıyorum. Bu yine bir bakış açısı meselesi. Karmaşık nedensellikler zincirinin sonunda oturan, deyim yerindeyse bu sonu elinde tutan ve kafasında bir varış noktası olan gözlemcinin bakış açısından iki hat görünür. Fakat doğmakta olan öznenin bakış açısından temel bir ayrımsızlık ve muğlaklık olduğunu düşünmek bereketli bir keşif gibi geliyor.
Bir yandan ayrımsızlık ve muğlaklığı üretebilecekleri dâhilinde düşünmek gerek. Aslında zihinsel mekanizmalardan, benlik/benlik olmayan arasındaki ilk ayrımlardan başlayarak, ileride gelecek bütün ruhsallık gelişiminin kaynağıdırlar. Aynı şekilde bütün saplanmalarda da bir rol oynarlar, Marty’nin kullandığı anlamda düşünürsek kendlilik ve öteki arasında ayrımsızlık alerjik nesne ilişkisinin önemli bir özelliğidir bu. Böylece henüz gelmemiş olana karşı bir savunma oluşturulur. Farklılaşma ve üçüncüleşmeye karşı savunma olarak muğlaklığın sürdürülmesi ve ayna evresinin öncesinde kalınması, bütünleşmeme halini yeniden yaşamamak için (Winnicott) parçalanmaya baş vurmak: Burada insan ruhsallığının bir sabitini bu mekanizmaların ekonomik değeri üzerinden anlayabiliriz. Buna psikosomatik düzlem de dâhildir.
Fakat kendi içlerine işlenmiş olan ve bu ilk özellikten ayrılmaz olan bir patika, daima simgeselleşmeye açılmaktan kaçacaktır. Dilin sınırları, bu ikinci özelliği ayrıca söylemeye mecbur bırakıyor, oysa her ikisini de aynı cümlede söylemek daha doğru olurdu. Dışardan gelip bizde iz bırakan ile dürtüsel hareketin henüz başlamış hali karşılaştığında daima haz ilkesinin ötesinde ve bizi aşan bir ekonomik unsur ortaya çıkar. Benim varsayımım, muğlaklığın klinik olarak hem bu karşılaşmadan doğan ruhsallığın başlangıç hâlini hem de iptidai durumdan yola çıkarak şekil verme beklentisini göstereceğidir.
Yarılma ve Travma
Ferenczi’nin yaklaşımını tartışırken son tasvirlerinin keşif değerini vurgulamıştım (2010). Burada sadece kısaca hatırlatmakla yetineceğim. Dört önemli nokta bu tartışma için önemli görünüyor:
- Dillerin Karmaşası (Ferenczi, 1932) makalesinde üç travma türü tarif eder: Cinsel travma, nesnenin teşvik ettiği sadomazoşizm ve narsisist travma (yetişkinin çocuğu kendi narsisist tatminleri için kullanması). Bu son tür Winnicott’un sahte kendilik kavramının ve Michel Fain’in “yansıtmanın çalınması” (Fain, 1990) olarak tanımladığı durumun tohumlarını içerir.
- Ferenczi için travmanın her zaman bir bölme etkisi vardır. Her şeyi bilir düşünsel tarafla, travmatize olmuş taraf arasında: “Bilge bebek”. Bilge bebek adı üstünde “travmatik ilerleme” yaşar. Psikosomatikçilerin benliğin prematür gelişimi olarak tarif ettikleri kavramın yakın akrabasıdır bu. Aynı zamanda Ferenczi unutmuştur ama travmatize taraf dürtünün en çiğ haliyle bulunduğu yerdir ve dönüşüm çalışmasından kaçar.
- Bu yarılma saldırganın suçluluk hissiyle özdeşleşmek ile teğellenir. Bu tarif eleştirilebilir: Özdeşleşme değil, nesnenin ya bazı özelliklerinin ya da ilettiği bazı şekillerin içimize sokulduğu, libidinal olanın çoğu zaman pek az rol oynadığı bir damga vurma söz konusudur. Fain’in “saf ölüm içgüdüsü kültürü” olarak nitelediği sakinleştirici avundurmanın[14] içselleştirilmesini düşünebiliriz (Fain, 1992). Çoğu zaman bölmenin yarığının sessizlik yasasının kurulması ile kapatılmaya çalışıldığını ekleyeyim: İnkâr içinde bir özdeşleşme topluluğu (Fain, 1982) ya da inkâr antlaşması (Kaës ve arkadaşları, 1993).
- Ferenczici bölme (ve sahte kendilik) ile Freudcu bölme[15] arasındaki ilişkiler meselesi açık duruyor. Sapkınlıkla ilgili çoğu zaman Stoller’ın (1975) bakış açısıyla buluşarak yazarın tarif ettiği ilk bağların erken sorunlarının klasik anlamda bölmenin yerine yerleştiğini düşünüyorum. Her hâlükarda Freud’un 1927’de benliğin bölünmesini keşfinin, 1935’teki kendini anlatımında yaptığı minimalist ve kendini küçümseyici tarifinin ötesinde bir keşif olduğu açıktır ve bu daha sonraki pek çok gelişmenin kaynağını oluşturmuştur.
Öte yandan inşa ve benliğin bölünmesi birbirinden ayrılamaz. Eğer “inşa etmek” gerekiyorsa “ruhsallıktan çok şey talep edilmiştir” ve benliğin yarılmaktan ya da “birliğinde değişiklik yapmak”tan (Freud, 1924) başka çaresi kalmamıştır. Bir kez daha dışardan bakıldığında kişiyi son derece sakatlayıcı bir tercihe zorlayan şartları inşa etmek söz konusudur: Freud bunu ilerletmez, bu tür işleyişlerin temeline dair bir düşünce olarak bırakır.
Ferenczi tam da şunu yapmaya çalışır: Nesneyle karşılaşmamanın içsel travma potansiyelini serbest bıraktığı pek çok durum için kuramsal-klinik bir şekil inşa etmek. Özellikle yukarıda ele aldığım gibi, hangi şekilde olursa olsun (cinsel, saldırgan, narsisist), yetişkinin çocuğu istismar etmesi daima muğlak bir durumun sürdürülmesi sonucunu doğurur. Bu durumda nesnenin de kendisinin de olumlu ve olumsuz yönlerinin ayırt edilmesi mümkün olmaz.
Bunun sonucu olan travmatik yarılma o zaman sahiden bu muğlaklıktan kaçmanın tek yolu olur. Oysa aynı zamanda nesneden ayrışmanın ilk hareketinin başarısızlığının ifadesidir. “Çözüm” boyutu bu tür bir yapılanmada görülen katılık ve değişikliğe direnci açıklar. Direnç iki partner tarafından paylaşılır: Tedavide yeniden etkinleşen muğlak işleyişe yaklaşmaya kimse çok istekli olmaz.
Halbuki mesele tam da budur: Bu kadar sakatlayıcı olmasına rağmen bu işleyiş şekillerinin kişiye olası tek çıkış yolu gibi gelmesine sebep olan koşulların inşa edilmesi, düşünme kapasitesinin kaybolduğu muğlak durumun yeniden bulunması; analistin de analizanın da bu koşullardan hayatta kalması. Oysa hayatta kalmak için analist işleyişini devam ettirebilmek gerekir, bu koşullarda birbirinden ayrılmaz iki yönün görev alması gerekir: Bir yandan aktarım- karşıaktarım meselelerinin ne olduğunu her an anlamak, direnç yönüne duyarlılaşmak ve bunu kabul etmek; diğer yandan tarif ettiğim çözüm özelliğini anlamak ve kabul etmek. Bu yönlerden biriyle yetinilip diğeri unutulursa analizanla temas kaybedilir. Bu şekilde analistin varlığının sekteye uğraması kaçınılmazdır, gereklidir ve böylece analisti kullanılabilir kılar (Winnicott), ancak bir özel şartla: Seanslarda özenle analiz edilebilmesi. Bu çalışma uzun zaman analiz sürecinin kalbinde yer alır.
Devam etmeden önce daha genel bir tespitte bulunalım. Ferenczi’nin tanımları iki yönden kuvvetlidir. Çocukla ilk nesneleri arasındaki çeşitli karşılaşmama şekillerinin yeni doğan benliğin gelişimindeki etkilerini benzersiz bir berraklıkla ortaya koyarlar. Öte yandan çok önemli kuramsal-klinik bir olguyu dikkat çekici bir keskinlikle bize gösterirler: Nesneleriyle ilişkilerinde zorluklar karşısında, insan ruhsallığının bazı imtiyazlı tepki şekilleri vardır, hattâ sadece bunlar vardır.
Kristal hep aynı kişisel kırılganlık hattından kırılmakla kalmaz, bu hatların bazıları türümüze özgüdür ve insanın sefaletinin ve büyüklüğünün bir parçasıdır. Ama aynı zamanda: Bu hatlar her seferinde yeniden şifresi çözülmesi gerekecek olan, her aileye ve her analitik çifte özgü olacak bir ağa göre, ilk nesnelerle olan bağlardan ve bunların bizde nasıl iz bıraktığından geçer. Bu izler dünyada var olma, hareket etme ve dünyaya ve içerdiklerine cevap verme şeklimizdeki izlerdir. Böylece Ferenczi üçüncü bir ruhsal işleyiş vizyonu olasılığını açan ilk kişi olur. Bu vizyon birinci ve ikinci topiği tamamlayacaktır: Ekonomik, dinamik ve topik boyutları tasavvur etmeyi sağlayacak, ruhsallıkiçi olduğu kadar ruhsallıklararası da olan bir yapısal vizyondur bu.
Travma ve Travmanın Olumsuz Etkileri
Freud’un 1920 sonrası eserlerinde travma kuramıyla ilgili son gelişmeler bize eşi bulunmaz yollar açar. Burada üç yönü ele alacağım.
İlki açıkça ifade edilmek için Musa ve Tektanrıcılık’ı (Freud, 1939) ve Analizde İnşalar’ı (Freud, 1937) beklemek durumunda kalır: Freud’un çocuğun henüz dili olmadığı için travmaların erken dönemde benlikte ve bedenin kendisinde narsisist düzeyde yaralar açtığını söylemesi. Bu tip travmalarda en önce, narsisizm ve beden seviyesinde -cinselliğin öncesinde- bir şeyin etkilendiğini söylerken Freud Ferenczi’ye üstü kapalı bir biçimde hak verir gibidir.
Bir başka temel kavrama temas eden ikinci nokta, Musa ve Tektanrıcılık’ta kısaca değinilen ama önemi Green’den Botella’ya pek çok yazara ilham verecek olan travmanın olumsuz etkileri konusudur. Üçüncü bölümde Analoji başlıklı paragrafta sunduğu versiyonda temelde kaçınmalar ve fobiler söz konusudur. Fakat bu durumların kuramsal imaları çok daha geniştir. Travmanın etkilerinden birinin, deneyimin ruhsallıkta ancak bir oyuk şeklinde bir izi kalacak kadar silinmesine yol açacak radikallikte bir olumsuzlanması denemesi olduğu söylenebilir. Ferenczi ölümünden sonra yayımlanan Travma Hakkında Düşünceler makalesinde (1934) travmatik durumlara eşlik eden sanrısal olumsuzluğa gönderme yaparken şöyle demiyor mu? “… algılanmamış bir izlenim, buna karşı kendini savunmak imkânsızdır”.
Başka bir deyişle Freud’un Musa ve Tektanrıcılık’ta Analoji’ye ayırdığı sayfalarda kurduğu travmanın olumlu ve olumsuz etkileri ayrımı bana öyle geliyor ki sadece fobik semptomların görüngüsel bir tasvirinin çok ötesine geçiyor. Ve bu olumsuz etkilerin “karakter oluşumuna en büyük etkileri yaptıklarını… aslında bunların karşısavları gibi travmaya saplanmalar olduklarını…” (Freud, 1939, s.163-164) yazmış olmasını ben olumsuzlayıcı modalitelere işaret etmesi ve Winnicott’un (gerçek olmayanın gerçeklikten daha hakiki olması), Bion’un (düşünce aygıtının bozulması) ve Green’in (olumsuz çalışması) çalışmalarının önünü açması olarak görüyorum.
Fakat bir adım daha atmak gerekli. Aslında kişiden kaynaklanan silme etkinliğini işaret etmek süreci tamamen gözlemcinin konumundan tasavvur etmek oluyor. Böyle olunca bir şey unutuluyor: Travmanın bir noktada kendini koruma sicilinde ya da dürtüsel sicilde nesne aracılığıyla gelmesi gerekirken gelmeyen tatmin deneyiminde yerleşebileceği. Öyleyse insanlarda etkin olduğunu gördüğümüz olumsuzlamanın[16], tatmine erişilmemesine bağlı birincil olumsuzluğun ardından gelen ikincil olumsuzlama olduğunu düşünmek gerekir.
Bu konuda Freud’un eserinde ancak yavaş yavaş ortaya çıkan ve benim Winnicott’a borçlu olduğumu hissettiğim bir boyut üzerinde durmak isterim. Gerçeklik (ve gerçek olmayan) ve umut (ve umut olmayan) Winnicott’ta merkezî kavramlardır. Düşünüşüm bu kavramları kaydolma (ve kaydolmama) ile eklemlemeye yöneltiyor. Bir şekilde bazı hastalarda eksik olan, üzerine nevrotik bir üst yapılanmanın kurulabileceği kum tanesini oluşturmak için gereken güncelin çekirdeğinin kumun üzerine inşa edilmemiş olmasıdır (Freud, 1916-1917).
Umudunu yitirmiş olmakla umutsuz olmak birbirinden farklıdır. Artık umut etmeyen, beklemeyi bırakmıştır. Umutsuz, tam da umut hissinin sürüp gitmesinden mustariptir. Oysa, ıstırap, Bion’un iyi gördüğü gibi, bir kapasitedir. Ve bize düşünecek en çok şeyi veren hastalar, olumsuz bir fetişleştirme türü gibi, bobin oyununun tersini mütemadiyen tekrar ederek bize en çok ızdırap çektiren hastalar -seni atıyorum çünkü yoksun, seni attığım için yoksun, gerçekliğimin temeli bu yokluk- bir noktada daha fazla ızdırap çekmemek için -tam tersi sonuç verse de- en ekonomik çözümü umudu söndürmekte bulanlardır.
Nasıl oluyor da bu kişiler umut yokluğuna bu kadar kuvvetle tutunabiliyorlar? Daha önce tarihsel gerçekliğin temelinin nasıl geri kalan her şeye üstün geldiğini açıklamaya çalıştım. Travmatik çekirdek dürtüsel yatırımla öznenin ruhsal inşasının kalbi hâline geliyor diyerek farklı bir şekil verdim. Şimdi gerçeğin bu temelinin aslında çoğunlukla gerçek olmayan olduğunu hesaba katmak gerektiğini söyleyeceğim: Gerçek olmayanın gerçekliği geri kalan her şeyden daha hakiki olur. Bu kişilerde olmamış olan, her şeyin etrafında düzenlendiği merkez odak olur.
Fazla gerçeklik travmatik nevroz şeklinde bir travmatik tekrara iter. Çok az gerçeklik -ya da gerçek olmayanın fazla gerçek olması- varlığın özünde ömrümüzü sınırılandırmaya çalışarak geçirdiğimiz bir boşluğu kurar. Nicolas Bouvier hayran olunası birkaç satırla L’Usage du Monde’un (Dünyanın Kullanımı) sonunda şöyle yazmıştır: “Bir su gibi, dünya içinizden geçer ve bir zaman size bütün renklerini ödünç verir. Sonra çekilir, sizi insanın içinde taşıdığı bu boşluk karşısında, bu ruhun merkezî yetersizliği karşısında bırakır. Bu boşluğa yakın olmayı, onunla mücadele etmeyi öğrenmek gerekir. Paradoksal olarak bu en emin itici gücümüzdür” (Bouvier, 1963, s. 374)[17]. Bu erişilmeyenden, gerçek olmayandan merkezî gerçekliği inşa etmek öyleyse temel, kurucu bir aşamadır ve gerçek olmayanımızı kabul etmeye götürebilir, bu konumun savunma nitelikli değerini göstermeyi yine de unutmadan.
Öte yandan Freud’un son çalışmalarında ekonomik faktörün gücü ve belirleyicileriyle ilgili üst düzeyde bir düşünüş görebiliriz, bu düşünüş üst düzey enerjisini sadece içsel dürtüsel etkenden değil aynı zamanda Versagung[18] anlamında, reddedilen, yine de dayanan ve bir müddet gizil kaldıktan sonra içerden yüzeye çıkan dışsal travmatik bir gerçeklikten alır[19]. Bu yüzden bu travmatik izlenimlere tepki şekilleri, tekrar şekillerini belirlemede önemli rol oynar. Ve bu yüzden tekrar zorlantısının doğası da son olarak tekrar değişir: Kendini gerçekleştirmek için iten dürtü travmaya verilen tepkiye diyalektik olarak eklemlenip tekrar yönüne gidebileceği gibi, tersine “unutulmuş travmatik unsurların hiçbirinin ne yeniden hatırlanması ne tekrar edilmesini” de hedefleyebilir (Freud, 1939, s.163). İçsel yıkıcılık meselesi diyalektik olarak – Sonlanan Analiz, Sonlanmayan Analiz’e konu olduğu gibi- tarihî hakikatin ağırlığıyla oluşan karşılığına eklemlenecektir.
Oysa eğer zorlanma sadece travmatik bir deneyimi tekrar etmek zorlanması olmazsa ve silme zorlanması olursa bu sadece basit bir yön değişikliği demek değildir. Böyle bir hareketin derin hedefi yaşanan “deneyimin” ve bununla ilişkili olan düşünce ve temsillerin gerçekliğinin yıkılmasıdır. O zaman travmatik nevroz- bastırma ikilisinden öteye -ya da beriye- yerleşmek için paradigma değiştirilir. Öyleyse travmatik bir deneyimi tekrarlamaktan ziyade hiç gerçekleşememiş bir “deneyimin”, tek izi şekilsiz bir uyarım olan -çünkü şekil verebilecek kimse yokmuş- hatta aslında bir deneyim olmayanın- sınırlanmasının söz konusu olacağı bir “tekrar zorlanmasının ötesinde”yi düşünmek gerek. Burada uyarıma hâkim olmak hedefi baskın olacaktır ve bir tür tam anlamıyla tekrar durumunun kaynağına yakındır ve onu koşullandırır. Travmanın kalbi sahiden temsil olmayandır.
Ayrıca eğer temsil etkinliğinin temsil olmayanın ilk önşekillerini sınırlandırmak için ortaya çıktığını ve şekillendirdiğini düşünürsek, temsil olmayanın temsilin kalbinde yer aldığını ve katmanlarında saklı olarak kaldığını söyleyebiliriz. Öyleyse hastaya yalnızca ekonomik olarak daha az ağır olan bir karşı inşa sunmak değil, onunla beraber o zamana kadar ortaya çıkamamış bir düşünme alanını kurmak söz konusu olur. Her hâlükarda bu daha önce bahsettiğimiz zorluğa takılmamıza yol açar: Bu inşa kişinin kendini üzerine bina ettiği temelleri tehlikeye attığı ölçüde en canlı dirençlerle karşı karşıya kalacaktır.
Hakikat, Tarihî Hakikat ve İnşa
Freud’un son yazılarındaki gelişmeleri getiren üçüncü eleman pek çok kez karşılaştığımız temel bir kavramı ilgilendirir, tarihî hakikati. Tarihî hakikati inşa ile diyalektik olarak eklemlenmesi içinde duymamız gerekir.
Daha önce vurguladığım gibi (Press, 2010) Vidermann, Spence ya da Schafer’in çalışmalarındaki tartışmaların altında inşalarımızın hakikati meselesi yatar. Fransa’da Vidermann’ın çalışması etrafında kristalize olan tartışma, Anglo-Sakson literatürde farklı bir yol izledi. Bir yandan 1990’larda psikanalitik yaklaşımların çoğulluğu ve “ortak bir dil” bulma (Wallerstein, 1990) yoluna geçti. Diğer yandan felsefi bir yola girdi ve “uygunluk” (correspondance) kuramı ve “tutarlılık” (cohérence) kuramı takipçilerini karşı karşıya getirdi.
İlki, özellikle Hanly (1990) tarafından savunulmuştur ve gerçekliğe dair tariflerimiz ve bu tariflerin işaret ettiği nesnelerin arasında bir uygunluk ilişkisi önerir. Diğer tarafta tutarlılık kuramında (Spencer, Shafer) “hakikat dışsal ya da zihinden bağımsız olgular arasında uygunluk yerine inanç ve deneyimlerin içsel tutarlılığından türer” (Hamilton, 1993, s. 63).
Filozof Davidson (2004) epey yakın sonuçlara varır ve idealistler ve pragmatistleri sırt sırta yerleştirir. İdealistlerin tersine hakikatin bir kavram olduğunu, bir amaç olmadığını savunur. Hakikati aramak deyimi saçmadır: Sadece “inançlarımıza güvenimizi arttırmayı” ararız (Davidson, 2004, s.1228). Fakat pragmatik bakış açısına da karşı çıkar (Rorty, Foucault, James, Nietzche), bununla yakından ilgili olan epistemik bakış açısına da (Dumett, Putnam): Hakikat sadece “warrented assertability”[20] değildir (a.g.e. s.1228), her zaman yakalayamasak da bir amaç unsuru da bulunur. Tutarlılık kuramı da bir çıkmaza açılır: Bir sistem tamamen tutarlı ve tamamen yanlış olabilir (hezeyanlı bir sistemi düşünebiliriz)[21].
The Refinding of Theory in Clinical Practice (Klinik uygulamada kuramı yeniden bulmak) isimli çok ilginç makalesinde Parsons (1992) klinik olarak analistin yeni bir içgörüyle kuramını seansta ve hastasıyla ekileşim içinde “yeniden bulduğunu” savunur ve bunu tarif eder. Kuhn, Lakatos, Polanyi ve aynı zamanda Bion’a (K bağı) gönderme yaparak “çalışmamız emsalsiz bir biçimde bilimsel ve kişiseli bileştirir. Sadece hem bilimsel hem kişiseldir demek istemiyorum. Demek istiyorum ki bilimsel doğası kişisel doğasının içine karışmıştır (“embedded”), ancak sadece aynı zamanda kişisel olduğu ölçüde bilimseldir” (s. 112-113, italikler Parsons’a ait). Ve şöyle sonuçlandırır: “… ve böylece hastaya aynı zamanda kendi hakikatinin cisimleşmiş hâli olması için yardım edebiliriz” (a.g.e).
Bu makaleye ilgim analistin çalışma içindeki tefekkürün, bizi fazlaca sırf kuramsal olan bakış açılarına yönelten çıkmazlardan çıkabilmemizi sağladığını göstermesinden ileri geliyor. Başka bir deyişle Parsons uygunluk ve tutarlılık kuramları arasında bir tercihte bulunmuyor, “kuramsız” bir bakış da önermiyor. Fakat embodiment[22] -kelime anlamıyla bedene katma ama ben memnuniyetle bedensel kayıt diyeceğim- ile kişisel hakikati bağlıyor. Kişisel hakikat analizan tarafından analistle beden bedene olduğu bir hâlde, analistin çerçevesini oluşturan kuramsal alanda bedende kaydoluyor.
Bu konu üzerine Anglo-Sakson literatürde son sözü söyleyen M. Cavalier oluyor gibime geliyor, başka bir konuyu, özgürlüğü ele alsa da. “Hikâyecilere” (narrativist) karşı çıkarak şöyle yazıyor: “… geçmişin yalnızca inşa ettiğimiz bir şey olduğuna … inanmıyorum. Geçmiş nasıl daha ziyade bize dünyayı nasıl kabul ettiğimizi ve ona nasıl yöneldiğimizi inşa etmekte yardım ediyorsa, şimdi de geçmişi anlayışımızı inşa etmekte yardım eder (Cavell, s. 527). Ve ekler: “Dış dünyayla iç içe geçmiş, dolaşık vaziyetteyiz … bu iç içe geçmişlik bağımsızlığımıza karşı bir kanıt gibi gelse de aslında bağımsızlığımızın koşullarından biridir” (a.g.e).
Aynı cümleyi hakikat meselesine uyarlayabiliriz. Hakikat hissimiz aynı iç içe geçmişliğe ve bunu üstlenmeyi başarıp başaramadığımıza bağlıdır. Bu iç içe geçmişliğin ikili olduğunu ekleyeceğim: Hem bedenimizle hem dış dünyayla iç içe geçmiş vaziyetteyiz, her ikisinin de sınırlarını ve mecburiyetlerini kabul ettiğimiz, tarihimizle bir olduğumuz ve tarihimizi ne şekilde yaşadığımızı üstlendiğimiz ölçüde hakikaten kendimiziz. Tarihimizi nasıl yaşadığımız hatalarımız, zikzaklarımız, aldatmacalarımızla birlikte içimizde kayıtlıdır ve bunlar nasıl yaşadığımızı belirler. Son olarak da geçmiş ve/veya şimdiki dürtüsel zorunlulukların karşılıklı olarak bu tarihi nasıl şekillendirdiği, dönüştüğü hâle nasıl getirdiği. Bütün bunların diyalektiğinin içinde bulunur hakikatimiz. Goethe’nin deyişine uygun olarak, hakikatimizi tamamen bizim olarak kabul etmeyi başarabildiğimiz ölçüde, sahiden “kendimiz oluruz”.
Farklı bir bakış açısından H. Faimberg ve Corel (Faimberg, 2005; Faimberg ve Corel, 1990) benimkine çok yakın olduğunu düşündüğüm bir bakışı savunur. Bu yazarlar karşılıklı olarak Blum ve Brenman tarafından 1979’daki Uluslararası Psikanaliz Birliği ve Pasche ve Loch tarafından 1988’de Avrupa Psikanaliz Federasyonu kongrelerinde sunulan bildirilerden hareketle inşa ve yeniden inşa arasındaki karşıtlığın ötesine geçmeyi öneriyorlar ve inşa için bir paradoks tanımlıyorlar:“… tanımı gereği önceyi kapsayandır (rétroactive)… ama aynı zamanda ruhsal hakikatlere erişmeyi sağlayan bir ön şart oluşturması anlamında beklentiseldir (anticipatoire) (Faimberg ve Corel, 1990 [1995, s. 1159]. İnşa “…olaylar içindeki eksik bir bağı” üretir (makalelerindeki vaka öyküsünde kuşaklararası özellikte bir yabancılaştırıcı özdeşleşme söz konusudur) “…ve yeni bir bağ yardımıyla geçmiş olduğu gibi kurulur ve hasta bir hikâye edinir, kendi hikâyesini” (s. 1165-1166).
Tarihî Hakikat ve Karşıaktarım
Görülüyor ki bu tartışma her an felsefi bir tartışmaya dönüşme ihtimali taşıyor. Ama Parsons, Cavell ve Faimberg benim Freud’un son zamanlarında tarihî hakikat ile ilgili getirdiği gelişmeleri yeniden bulmamı sağladı. Bu kavram hem felsefeye sapmaktan kurtarıyor hem dış gerçekliğin ağırlığını bireyin dürtüselliğini değersizleşmeden dikkate almamızı sağlıyor.
Kısa bir hatırlatma; Freud bu konuyu Musa ve Tektanrıcılık’ta ele aldığında şunu işaret eder: Eğer Tanrı yoksa bile, yine de eskiden türümüzün ve her birimizin tarihinde büyük bir adam olmuştur, kolektif ya da kişisel tarihöncemizin babası. Öyleyse tarihî hakikat, ruhsal hakikatin içindeki maddi hakikatin çekirdeğini işaret eder. Ruhsal hakikat maddi hakikatten yola çıkarak oluşur (Belirtmek gerekir ki “ruhsal hakikat” ifadesi 1935-1939 makalelerinde yer almaz). Bu ilk unsurdur.
İkinci unsur İnşalar metninde belirir. Tarihî hakikat kavramı dilin öncesinde olgunlaşmamış benliğe dayatılan sanrısal biçimler bahsinde ortaya çıkar. İlgimi çeken nokta şudur: Freud sanrıların içeriğinden tarihî hakikati çıkarmak gerektiği fikrini savunur ama bu tersine de çevrilebilir: Tarihî hakikatin ayrıcalıklı ifade biçiminin sanrısal olması umulmalıdır. Başka bir deyişle düşüncemizin üç unsuru tarihî hakikat meselesinde birleşir: Travma ve etkileri, sanrısal biçimler meselesi ve bir inşa etkinliği gerekliliği.
Demek ki; hastalarımız bize onları duymadığımızı, bize söylemek istediklerini anlamadığımızı söylediklerinde, bunları onlara, dürtüselliklerine geri göndermemiz ve kendimizi sütten ak kaşık gibi sunmamız yetmez. Aslında çoğu zaman bu ilk travmatik durumu, çocuğun yaşadıklarının etrafındakiler tarafından inkâr edilmesini yeniden üretmek olur. Daha ziyade ifadelerinde bir taraftan tarihî hakikatin çekirdeğini duymak ve sonra Freud’un İnşalar’da dediği gibi “eklemeler ve süslemelerden kurtarmak” söz konusu olacaktır. Fakat diğer taraftan, tarihî hakikatin ortaya çıkışının sanrısal bir şekil alabileceğine de hazır olmak gerekir.
Jean’ın analizinden terapötik işbirliğinin hâlihazırda görece sağlam olduğu bir dönemden kısa bir sekans bu noktaları tasvir edecektir. Jean benimle dışarıda, sosyal bir ortamda karşılaşmıştı ve ben hafifçe selam vermiştim. Seansta “kasıla kasıla yürüyordunuz, başkalarını umursamıyorsunuz” dedi. Şaşırarak kendimi savunmaya geçtim: Kızgınlığı yetişkinlerin dünyasına yan gözle bakmaya gelmiş ve lafı ağzına tıkılan bir çocuğun kızgınlığından mıydı? Bir anlık sessizlikten sonra: “Gelmeye devam etmemin bir anlamı yok” dedi. Seans gergin bir sessizlikle tamamlandı.
Birkaç seans bu şekilde devam etti. Sonra, benim dinleyişim, beraber yaptığımız çalışmanın eğittiği dinleyişim farklılaştı: Ya duymayı bilmeyen bensem? Önce hiçbir şey değişmedi. Sonra tam ümitsizliğe kapılıyorken şöyle dediğini duydum: “Yalnız hissediyorum ve üşüyorum”. Bu “yalnız hissediyorum ve üşüyorum” içimde yankılandı. Sıkıntısının şiddetini anlamayan yetişkinlerin gözü önünde, odasına kapanıp birbirine çarpan duygularının kaynamasına bir şekil verebilmek için resim yapmaya uğraştığı zamanları yeniden düşündüm. Birden, kendi tarihimden bir sahne gözümün önüne geldi, şüphesiz “üşümekle” ilgili, ergenliğimin zor bir anından bu sahne: İçtenlikle sevdiğim büyükannem henüz ölmüştü. Tutkulu bir arkadaşlıkla bağlı olduğum bir genç yetişkin vardı ve o da tam bu sırada Cenevre’den ayrılmıştı ve ben de dertlerime yeniden dalmıştım.
O zaman söze girdim: Analizinin bu evresinde güçlükle inşa etmeye çalıştığı, yetişkinin şefkatli hareketlere olduğu kadar tutkulu ve dürtüsel hareketlere de tahammül edebileceği erkekler arası bir ilişkiydi ve şimdi bütün bunlar sorgulanıyor gibi geliyordu. Bu söylediklerim ona dokundu. Bir an sustu. Onun bu sessizliğinde tarihinden bazı parçaları hatırladım: Bebekliğindeki uykusuzluğu, onu babasına yaklaştıran ve erkenden yatırımını yaptığı entelektüel alan, ergenliğinde bu dayanak gittiğinde çökmesi. Alışılmadık bir biçimde sessizliği bozan ben oldum. Seans dışındaki beklenmedik karşılaşmada tarihinden bir yankı mı vardı? Yetişkin bir adamla suç ortaklığı üzerinden çöküntüden çıkma denemesinde o zamana kadar tanrının sevgili kulu gibi görünen bu adam, yeni bir ışıkta görülünce, programlı bir başarısızlık mı olmuştu[23].
Jean’ın yatıştığını hissettim. Yeni bir sessizlikten sonra şöyle dedi: “Bunu söylemeniz garip, bir süredir odada tuhaf bir koku var, ıslak toprak kokusu.” Bir sahne aklıma geldi o anda. İlk anılarından biri, üç yaş civarındayken, annesi yağmurlu bir günde seyahate çıkıyor ve kendisi evin ıslanmış bahçesinde teskin edilemez hâlde kalıyor.
Bölünenin geri dönmesine ve ikili çalışmaya güzel örnek, diyebiliriz, üstelik sanrısal bir yeniden canlanmaya yol açıyor. Doğrudur, ama dikkatinizi bana tipik gelen üç zamanlı bir sekansa çekmek istiyorum.
- Karşılaşmamızı şüphesiz var olan dürtüsel bir mod üzerinden duyarak başlıyorum. Ama önemli olan, tam da yorum etkinliğimin beni kör etmesi ve haz ilkesinin ötesinde bir tekrar zorlanmasının parçası kılması. Jean’ın annesiyle karşılaşmasında eksik kalanın oluşturduğu gediği doldurmak için bir adamın desteğini aramak zorunda kalması ve elbette başarısız olması. Bizim karşılaşmamızda olan bunun tekrarı. Oysa Winnicott’un çok iyi gösterdiği gibi bu analistin varlığının sekteye uğraması zamanı kaçınılmazdır, oyunun –son derece ciddi bir oyunun– bütünleştirici parçasıdır. Eklemek gerekir ki bu sekteye uğrama zamanı, tarihî hakikat çekirdeğinin aktarımda ve karşıaktarımda sanrısal niteliğe bürünen bir şekilde ortaya çıkmasıyla yakından ilgilidir.
- Bu sekte seansın iklimini değiştiriyor. Bu değişiklik Jean’da bana karşı çıkışlarla beliriyor. Başka hastalarda suskun bir sönme olabilir: İşleyiş işlemselleşir. O zaman bu çok önemli zaman atlanabilir, çünkü ilk deneyimlerin tarihî hakikatinin çekirdeği buraya yerleşir.
- Bir sonraki evre, analistin varlığının sekteye uğradığı yerleri yeniden ele almasından oluşur. Burada da önemli bir mesele vardır. Nesneyle gerçekleşmeyen buluşmanın, Jean’ın çare bulma denemelerinin tarihî hakikatinin inşa edilmesi, analistin karşıaktarımını incelemesi, klasik teknik nirengi noktalarını kaybedebilme kapasitesi, kendi tarihinin bölünmüş ya da bastırılmış unsurlarının içinden geçerek hastanın çöküşünün bir yankısını yaşamak için kendini sarsılmaya teslim edebilmesi ve böylece, düşünülebilir bir şekilde hastaya geri verebilmesinden geçiyor.
Tarihî Hakikat, Bir İnşa
Böylece tuzağa düşürülmüş oluruz. Dış gerçeklikten tamamen soyutlanmayı mütemadiyen deneme görevimiz olsa da, bunu yapmak imkânsızdır. Dış gerçekliği tanımamız da imkânsızdır, çünkü öznenin tarihi ve dürtüsel deneyimi ile az çok elden geçmiştir. Bu tuzağın iki kutbu arasında salınmak, bundan kaçmadan dinamik bir şekilde bunu çalışabilmek ideal analitik konum olmalıdır.
Analist o zaman bir yamaç hattında hareket eder. Bu gerçekliği dikkate almazsa esasın yanından geçer, tedavinin hakikatinin ibresi kaybolur: Bunu göstermiş olması Winnicott’un engin meziyetidir. Fakat analist bu gerçekliğin kendisini soğurmasına müsaade ederse ve Winnicott’un “analist annedir” ifadesini (1955) harfiyen ve bağlamı dışında alırsa o zaman başka bir kayıp tehdit eder, sözünün gücünün kaybı: Bu iki tarafın da kaybederek çıkacağı narsisist bir gizli anlaşmanın dişli çarkına girmek demek olabilir.
Ayrıca -Freudcu güzergâhın büyük derslerinden biri- tarihî hakikat kendisi de bir inşanın ürünüdür: Tarih bir hasta travmatik görünen bir tarih anlattığı için travmatik değildir. Daha ziyade analist ve analizan birlikte yavaş ve sabırlı bir şekilde yürüttükleri analitik çalışma esnasında tarihi bu şekilde ortaya çıkarırlar ve bütün riskleriyle beraber, tedavinin bazı anlarında birlikte inşa ettikleri hakikate dair bir kanaati paylaşırlar. O andan itibaren sakin güvenlik yoktur artık, hastasının yansıtmalarına ayna olurken analist koltuğunda korunaklı konumunda kalamaz. Tam tersi, duruma iştirak eder, bunun yol açabileceği her türlü savrulmayla beraber.
Tarihî hakikat geçmişin maddi gerçekliği midir? Anlaşılmış olacaktır ki bu bence tehlikeli bir yanılsamadır ve bu yanılsamadan Freud da her zaman kaçamamıştır. Tarihî hakikati arayış bu durumda zorlantısal bir hâle bürünür ve buradan analizan kadar analisti de etkileyen travmatik bir durumu işaret eder. Bu Freud’un Kurt Adam’ı analizinde de olur, Jung’a karşı ilk sahnenin gerçekliğini mutlak olarak kanıtlamaya çalışırken de. Bir ölçüde Musa ve Tektanrıcılık redaksiyonu esnasında da tekrar söz konusu olur.
Tarihî hakikat daima inşa özelliğini korumak durumundadır, gelişigüzel ve belirsiz, fakat bir o kadar zaruri. Maddi tarihî hakikat bize daima bilinmez kalacaktır, herhangi bir idealizmden uzak, ama gündelik çalışmamızın yakınında. İnşa çabamızın sonu yoktur, daima yapısökümüne ve yeniden inşaya tabidir, hayatın kendisindeki harekete katılır.
Ayrıca, inşalarımızın, Freudyen inşalar için de olduğu gibi, olgular düzleminde yanlış olabilme ve aksinin ispat edilebilme ihtimali vardır. Fakat bu kıymetlerinden bir şey eksiltmez: Önemli olan güncel “kum tanesi”ni ihtiva etmesidir, ki bu olmasa çalışmamız bir akıl oyunundan ibaret olma riski taşırdı. Bir kez daha: “gerçekten olmuş olan”ı hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Buna karşılık tarihî hakikatin çekirdeğine temas etmek, birinin kimliğinin kalbine yaklaşmak demektir ve analizanlarımıza kurduğumuz inşaları iletirken sahiden hissedilmiş bir özellik vermeye ve onların kanaatini kazanmaya imkân verir (Freud 1937b; Botella ve Botella, 2001a; Blass, 2006).
İşte Freud’un göründüğünden daha mütevazi ve daha hırslıyız. Daha mütevazi: Geçmişin tarihî hakikati bizden daima kaçacaktır. Daha hırslı: İnşalarımızın değeri yine de bu ulaşılmaz hakikatin içine demirli olmasıyla doğru orantılıdır ve bu değerin yerine hiçbir şey geçemez. Eğer tekrar zorlanmasının kuvveti, hareket ettirdiği gerçeklik çekirdeğine doğrudan bağlıysa, inşalarımızın kuvveti de bu çekirdeğin işlevi olacaksa, o zaman bu orijinal travmatik gerçekliği işe koşmak söz konusu olmak durumundadır.
Tekrar Zorlanması ve Travmatik Çekirdek
Bu noktada Freud’un tekrar zorlantısına bakışı ile daha sonraki gelişmeleri diyalektik olarak değerlendirmeyi deneyebiliriz. Freud’un ölüm dürtüsünü öne sürdüğü yerde Winnicott çevrenin yetersizliğini vurguluyor, başka bir deyişle analitik çerçevenin içinde analistin yetersizliğini. Gelecek kuşaklarda bu tartışma iki temel figürü ortaya çıkarıyor: İlki Pontalis’in Non, deux fois non (Hayır, iki kere hayır) makalesinde tarif ediliyor (1988): Değişimin reddinin bağımsızlaşılamayan bir nesneye duyulan, henüz gelişmemiş ve farklılaşmamış nefret ve sevgi karışımından oluşan çılgın bir bağlanmaya tanıklık etmesi. İkincisi Roussillon’un öne sürdüğü ve önemini vurguladığı birincil suçluluk (2001). Dürtüselliğini üstlenmenin nesneyi yok ettiği kanaati bu meselenin kalbinde yer alır ve aktarımda mütemadiyen ortaya çıkar, ta ki kişi analitik sahnedeki nesnenin yıkımdan hayatta kalmasını deneyimleyinceye kadar.
Sadece görünürde paradoksal olan bir şekilde, bu iki figür çoğunlukla şiddet ve kaba dürtüsellik barındırdığı için korkutucu olan bir nesnenin kendiliğe yerleşmesiyle beraber görülür. Sonuçta nesneyi yıkarak kendiliğin de bir kısmı yıkılır, bu kısım genel olarak özenle maskelenir ve yoğun bastırma mekanizmaları tarafından gizlenir.
Bu iki versiyona ben bir üçüncüyü ekleyeceğim: Bu nesneyle ilişki tarihî hakikat çekirdeğiyle beraber, düşünülemez durumları taşır. Ama aynı zamanda: Düşünülemez durumlar herkeste kendine has olan ve tedavide yeniden etkinleşen içsel travmatik potansiyelle karşılaşan durumlardır. Bu Winnicott’un başka bir makalesini, Delirme Korkusu’nu (1965) hatırlatıyor. Özetle bu makalede Winnicott çevrenin yetersizliğinin X durumuna yol açtığını söylüyor. Bu durum savunmaların yeniden düzenlenmesiyle, mesela sahte kendilikle sonuçlanabilir. Yetersizlik çevreden dolayıdır; savunmalar da buna göre düzenlenir. Fakat “mutlak şekilde kişiye has olan X durumudur” (a.g.e, s. 229, italikler benim).
Başka bir deyişle, en bize has olan, kişisel yapımızın temelini oluşturan şey, budur, yaşayamadığımız, kısmen dışardan içimize yerleştirilmiştir ve bize has tarzımızla karşılaşır, karşısına çıkmakla karşısına çıkmamak, meydan okumakla bünyeden atmak arasında hep bir çatışma olur. Paradoksal bir sonuca varıyoruz, tam da ilk ve merkezî olumsuzluğun kendi yerini almasını engelleyecek şekilde olumsuzluyoruz. Bu açıdan bakıldığında tekrar zorlanması, bu hatırlanamaz anıyı (Green, 2001 ve 2001; Botella 2003) davranarak tekrar etmek, yeniden tekrar edip yeniden başarısız olmak, bütün bu çabanın kaynağı bu çekirdeği sınırlandırmaktır.
Bu noktaya dokunmak, bütün inşamızın sınırlandırmayı hedeflediği acı durumunu yeniden bulmaktır. Ama aynı zamanda: Bu noktaya dokunmak, kimliğimizin temeline yaklaşmaktır ve bu da ancak en canlı dirençleri ortaya çıkaracaktır. Yine de: “çoğunlukla” mı “daima” mı demeli?- bu ancak adına uygun bir analitik sürece yönelebilir. Tedavide gerileme bizi temsilin kaybolduğu bu düğüm noktasına ulaştırır. Mesele, tarihimizin bu şekil alamamış noktasını yeniden bulmak -ya da ilk kez bulmak- yüzleşebilmek değilse de bir süre yakınında kalabilmek olacaktır. Ve bu sefer cehenneme inebiliriz, çünkü yalnız değilizdir, birinin bize eşlik etmesi sayesinde bu mümkün olur.
Bu eşlik benzersizdir. Bir yandan ortak alanın inşası analistin daha önce belirttiğimiz şekilde hayatta kalmasından geçer. Diğer yandan inşa, bırakmadan ve tavizsiz sürmesi gereken bir yıkımdan geçer: Temsil olmayanın çekirdeğinin etrafını çevirmek için kurduğumuzun, analitik sahnede yeniden ortaya koyduğumuzun, çaresizliğin enerjisiyle tutunduğumuzun yıkılması.
Orfeo cehenneme inmeye başladığında, en azından ne aradığını bilir, Euridice’i hatırlar, boş ellerinde bedenine dokunmanın izini hisseder, boşluğun kendisi ondan bahseder. Fakat bizi temsilin kaybolduğu bu yere getiren yolu takip ederken, belli belirsiz biliriz ki sadece geçmişin kayıp figürlerine ulaşmayacağız, ama, çoğunlukla ilk kez, kendimizin kendi kendimizde kaybolduğumuz o an ya da anlara gideceğiz. Şüphesiz yetişkin hâlimizdeki yankısıyla -dönüşmüş, şekli bozulmuş, ama yine de yankı- karşılaşacağız: Arkeolojik bir inşa.
Bu sefer, bir şekilde koşulların bir temsilinin kaybolması ya da inşa edilmemesine sebep olmuş olan, temsil yokluğundan az bir temsil (Green) inşa etmek söz konusu olacak. Oysa, ne kadar uzağa gidersek gidelim, ne kadar çok inşa etmek istersek isteyelim, kısmen de olsa başarısızlığa mahkûmuz: Bu başarısızlık insan olma durumumuza ve sınırlılığımıza içkindir. Kısmetimize düşen neoteniye[24] bağlı olan zayıflığımızın hatırlatıcısı niteliğindeki sınırlarımız. Bir bedene hapsoluşumuzun dayattığı sınırlarımız, Freud’un da dediği gibi, bu da benlik için bir dış dünya oluşturur. Dış dünyanın bilinmeyeniyle bedenin bilinmeyeni karşılaşır ve birbirine yansır ve bizi sonsuza kadar hapsederler.
İnşa etmek, başarısızlığa uğramak, fakat bu başarısızlıktan zenginleşerek çıkmak, insanın ölçüsü öyleyse bu olacaktır. Bu “sonlu analiz”in de ölçüsüdür. Başka bir deyişle şu sınırları tahammül edilir kılmak: Hüsranı dışa atmaktansa metabolize etmek, bu Bion’un belirttiği başlıca tercihtir; pek çok anlamı olabilecek bu bilinmeze gerçek hissedilebileceği bir şekil vermek; kısacası yarayı dönüştürmek, temsilin sınırları kadar bizatihi temsil olmayanı da düşüncenin merkezi hâline getirmek, düşünceyi kökten reddeden bir yer olmaktan çıkarmak. Müşterek inşamızın meseleleri bunlardır.
Çeviri: M. Işıl Ertüzün
Kaynakça
Bayle, G. (1995). Les clivages. Revue Française de Psychanalyse, 60, 1315-1550.
Blass, R. (2006). Le concept de “vérité historique” de Freud et les fondements inconscients de la connaissance. Revue Française de Psychanalyse, 70, 1619-1632.
Bleger, J. (1981). Sybiose et ambiguïté. (A. Morvan, Çev.) Paris: PUF. (Özgün eser 1967 tarihlidir.)
Blum, H. (1980). The value of reconstruction in adult psychoanalysis. International Journal of Psychoanalysis, 61, 39-52.
Brenman, E. (1980). The value of reconstruction in adult psychoanalysis. International Journal of Psychoanalysis, 61, 53-60.
Bollas, C. (1989). L’objet transformationel. Revue Française de Psychanalyse, 53, 1181-1199.
Botella, S. (2003). Une “théorie implicite” de la pratique analytique. Revue Française de Psychanalyse, 67, 1173-1184.
Botella, C., Botella, S. (2001). La figurabilité psychique. Lausanne-Paris: Delachaux& Niestlé
Braunschweig, D., Fain, M. (1975). La nuit le jour. Paris: PUF.
Bouvier, N. (1963). L’usage du monde. Cenevre: Droz.
Cavell, M. (2003). Freedom and forgiveness. International Journal of Psychoanalysis, 84, 515-532.
Davidson, D. (2004). Truth. International Journal of Psychoanalysis, 85,1225-1230.
Faimberg, H. (2005). The telescoping of generations, listening to the narcissistic links between generations. Londra: The New Library of Psychoanalysis.
Faimberg, H., Corel, A. (1990). Repetition and surprise: A clinical approach to the necessity of construction and its validation. International Journal of Psychoanalysis, 71, 411-420.
Fain, M. (1971). Prélude à la vie fantasmatique. Revue Française de Psychanalyse, 36, 291-364.
Fain, M. (1982). Le désir de l’interprète. Paris: Aubier- Montaigne.
Fain, M. (1990). Psychanalyse et psychosomatique. Revue Française de Psychanalyse, 54, 625-638.
Fain, M. (1992). La vie opératoire et les potentialités de névrose traumatique. Revue Française de Psychosomatique, 2, 5-24.
Fain, M. (1998). Brève introduction àune discussion du système sommeil-rêve. Revue Française de Psychosomatique, 14, 7-12.
Ferenczi, S. (1974 [1926]). Le Problème de l’affirmation de déplaisir, Psychanalyse III, Paris: Payot.
Ferenczi, S. (1982 [1932]). Confusion des langues entre l’adulte et l’enfant. Psychanalyse IV, Paris: Payot.
Ferenczi, S. (1982 [1934]). Réflexions sur le traumatisme, Psychanalyse IV, Paris: Payot.
Freud, S. (1915). Pulsions et destins des pulsions, GW X, OCP XIII, Paris: PUF.
Freud, S. (1916-1917). Leçon d’introduction à la psychanalyse, GW XI, OCP XIV, Paris: PUF.
Freud, S. (1919) Un enfant est battu. GW XII OCP XV. Paris: PUF.
Freud, S. (1920). Au-delà du principe de plaisir. GW XIII. Paris: PUF.
Freud, S. (1924) Névrose et psychose. GW XIII, OCP XVII. Paris: PUF.
Freud, S. (1926), Inhibition, symptome et angoisse. GW XIV, OCP XVII. Paris: PUF
Freud, S. (1927) Fétichisme. GW XIV, OCP XVIII. Paris: PUF.
Freud 1937. Constructions dans l’analyse. GW XVI. Paris: PUF.
Freud, S. (1937). L’analyse avec fin et l’anayse sans fin. GW XVI. Paris: PUF
Freud, (1939). L’Homme Moïse et la religion monothéiste. (C. Heim, Çev.). GW XVI Paris: Galimard.
Green, A. (1993). Le travail du negatif. Paris: Gallimard.
Green, A. (1999). Sur la discrimination et l’indiscrimination affect-représentation. Revue Française de Psychanalyse, 63, 217-272.
Green, A. (2001). Reculer pour mieux sauter. Revue Française de Psychanalyse, 65, 1303-1314.
Hamilton, V. (1993). Truth and reality in psychoanalytic discourse. International Journal of Psychoanalysis, 74, 63-79.
Hanly, C. (1990). The concept of truth in psychoanalysis. International Journal of Psychoanalysis, 71, 375-383.
Kaës, R., Faimberg, H., Enriquez, M., & Baranes, J.-J. (1993). Transmission psychique entre les générations. Paris: Dunod.
Kuhn, T. S. (1970). The structure of scientific revolutions. Chicago: University of Chicago Press.
Loch, W. (1988). Reconstructions, constructions, interpretations. Avrupa Psikanaliz Federasyonu Kongresi’nde sunulan makale.
Parsons, M. (1992). The refinding of theory in clinical practice. International Journal of Psychoanalysis, 73, 103-115.
Pasche, F. (1988). The “… work of construction, or, if it is preferred, of reconstruction” (S. Freud), Avrupa Psikanaliz Federasyonu Kongresi’nde sunulan makale.
Pontalis, J.-B. (1977). Entre le rêve et la douleur. Paris: Gallimard.
Pontalis, J.-B. (1988). Perdre de vue. Paris: Gallimard.
Press, J. (2010) La construction du sens. Paris: PUF.
Roussillon, R. (2001). Le plaisir et la répétition. Théorie du processus psychique. Paris: Dunod.
Schäfer, R. (1983). The analytic attitude. Londra: Hogarth Press.
Schäfer, R. (1990). Un nouveau langage pour la psychanalyse. (S. Valantin ve C. Grimal, Çev.) Paris: PUF. (Özgün eser 1976 tarihlidir.)
Spence, D. P. (1982). Narrative truth and theoretical truth. Psychoanalytic Quarterly, 51, 43-69.
Spence, D. P. (1989). Narrative appeal vs historical validity. Contemporary Psychoanalysis, 25, 517-523.
Stoller, R. (1975). Perversion, the erotic form of hatred. New York: Pantheon Books.
Vidermann, S. (1970). La construction de l’espace analytique. Paris: Denoël.
Winnicott, D. W. (2000 [1965]). La Crainte de la folie, La Crainte de l’effondrement et autres situations cliniques içinde. Paris: Gallimard.
Winnicott, D. W. (1969). Les aspects métapsychologiques et cliniques de la régression au sein de la situation analytique. (J. Kalmanovitch, Çev.) De la pédiatrie àla psychanalyse içinde, Payot, Paris. (Özgün eser 1955 tarihlidir.)
Zachrisson, A. ve Zachrisson, H. D. (2005). Validation of psychoanalytical theories. The International Journal of Psychoanalysis, 86 (5), 1353-1371.
Jacques Press, İsviçre Psikanaliz Birliği üyesi eğitim ve süpervizyon analistidir. Avrupa Psikanaliz Federasyonu Psikosomatik Çalışma Grubu’nun başkanlığını yapmıştır. Psikosomatik Perspektifler Derneği onursal üyesidir. Psike İstanbul Psikanaliz Derneği’nin eğitimcilerindendir. Pierre Marty ve Michel Fain’in eğitiminden geçmiştir. 1997’de Pierre Marty Psikosomatik Ödülü’nü almıştır. Rêver, transformer, somatiser (2013), Corps culturel, corps malade (2014) ve Experiencing the Body: A Psychosomatic Dialogue on Psychosomatics (2019) kitaplarının editörüdür ve La perle et le grain de sable: traumatisme et fonctionnement mental (1999), La construction du sens (2010) ve Expériences del’informe (2019) kitaplarının ve pek çok makalenin yazarıdır.
[1] Bu makale Jacques Press’in (2010) Construction du sens (Anlamın İnşası) kitabında “Trauma, ambiguïté, clivage” isimli bölümdür. Yazar zaman zaman kitabın başka bölümlerine gönderme yapar. (ç.n.)
[2] Hilflosigkeit Freud için temel çaresizlik anlamına gelir (ç.n.)
[3] Freud (1921)metninden alıntılar eserin Türkçe baskısından alınmıştır: Freud, S. (2001). Haz İlkesinin Ötesinde, Ben ve İd, Çev. Ali Babaoğlu, Metis Yayınları, İstanbul. (ç.n.)
[4] Zorlantı “compulsion” terimine karşılık gelir. (ç.n.)
[5] Bakınız kitapta bir önceki bölüm, Régression, répétion, construction.
[6] Zorlanma “contrainte” terimine karşılık gelir. (ç.n.)
[7] Burada Pierre Marty’nin bakış açısıyla buluşuyorum: Travma düzen bozucu etkileriyle değerlendirilir. Öte yandan burada savunduğum bakış açısı bazı yönleriyle de R. Roussillon’un çalışmalarıyla buluşur (Roussillon, 1999, özellikle 1. Bölüm).
[8] “Démentalisation” zihinselleşmenin tersi anlamındadır. (ç.n.)
[9] Bildiğim kadarıyla muğlaklık kavramı Freud’un eserlerinde yalnızca bir defa, Bir Çocuk Dövülüyor’da dövülme düşlemlerinin ilk safhasını ele aldığı yerde geçer (Freud, 1919): “… kesinlikle cinsel, olduğu hâliyle sadistik değil ama yine de daha sonra biri ötekine sebep olacak bir malzeme” (s.128). Freud burada Macbeth’te Banquo kahinlerinin kehanetini nakleder. “… eğer kaynağa kadar gidilirse farklılıklarımızı yerleştirme alışkanlığımız olan bütün özelliklerimiz bulanıklaşacaktır” (a.g.e). Anlama şekil veren ve anlamı bozan yapıları tasavvur etme gereğine açılan bir yorum.
[10] Bleger’in metninden alıntılar eserin Türkçe baskısından alınmıştır: Bleger, J. (2024 [1967]). Sembiyoz ve Muğlaklık, Psikanalitik Bir İnceleme, Çev. Aylin Deniz Ülkümen, Bağlam Yayınları, İstanbul. (ç.n.)
[11] Bleger bölmeyi Kleincı anlamıyla düşünür. Fakat yazdıkları Kleincı olmayan kuram sistemine de dâhil edilebilir: O zaman muğlaklık dürtüsel ikili dönme hareketinden önce gelir.
[12] Burada Bleger’in sık sık geri döndüğü çok önemli bir başka konuyu, muğlaklığı eksiklik açısından görmeyi reddedişini not ederek geçeceğim. Şöyle diyor: “… benliğin ve gerçeklik hissinin yokluğu değil, farklı bir benlik türünün ve farklı bir gerçeklik hissinin bulunmasıdır” Bleger, 1967 (italikler Bleger’in) [ 2024, s. 286,]. Bunu saptamak önemli çünkü bir kez daha bize eksikliğin, incelenen nesne kadar inceleyen öznede de, ölçülen kadar ölçme aletlerimizde de bulunduğunu gösteriyor.
[13] Ferenczi ve Freud’un bu hareketin dürtüsel temellerini karşıt şekillerde kuramsallaştırdıklarını ifade etmek gerekir: Freud için değilleme büyük gerekliliği (anangke) reddeden ölüm dürtülerinin ifadesidir. Ferenczi için ilk nesnesine sarılan henüz olgunlaşmamış benliğin yaşam dürtülerinin ifadesidir (Ferenczi, a.g.e, s. 400).
[14] Terimin fransızcası “bercement calmant”; bercement kelimesi hem beşikte sallamayı hem mecazi olarak avutmayı ifade eder. (ç.n.)
[15] Benliğin bölünmesi üzerine bütünlüklü bir bakış için bakınız Bayle, 1995.
[16] Négativation (ç.n.)
[17] Vahşi psikosomatikçilik etmek riskine girerek Bouvier’nin kanser nedeniyle erken öldüğünü söyleyelim. “Ruhun merkezî yetersizliği”nden, bundan derinden etkilenmeden böyle içtenlikle söz edilebilir mi?
[18] Versagung Fransızca ve İngilizce’ye frustration kelimesi ile çevrilmiştir. Türkçe’ye hüsran, yoksun bırakılma, engellenme, mahrumiyet kelimeleri ile çevriliyor. (ç.n.)
[19] Bu tespit bize Freud’un dürtülerin Evrim esnasında algıların tortulaşmasından doğduğunu söylemesini hatırlatıyor (Freud, 1915)
[20] güvenceli öne sürülebilirlik (ç.n.)
[21] Bu konuda Zachrisson ve Zachrisson (2005) ve Werbart’ın (2005) çalışmalarına bakınız. Konuyu bilim felsefesi penceresinden inceler ve uygunluk ve tutarlılık zıtlığının ötesine geçmeye çalışırlar. Zachrisson ve Zachrisson (2005) psikanaliz kuramına içsel ve dışsal geçerlilik kriterleri eklemlemeyi önerirler. Werbart (2005) uygunluk ve tutarlılık kriterlerine ek olarak “hakikat için bağdaşma (concordance) kriteri, yani analistin inşası ve analizanın hikâyesi (“own narrative”) arasında uyumluluk kriteri” önerir.
[22] Cisimleştirme anlamındadır. (ç.n.)
[23] Échec programmé yüksek beklentinin daha iyi performans sağladığına inanılan Pygmalion etkisinin tersidir. (ç.n)
[24] Neoteni küçüklük özelliklerinin yetişkinliğe kadar korunması sürecidir (ç.n.)
Bir yanıt yazın