Yaşam ve Ölüm Dürtüleriyle İlgili Psikanalitik Kurama Yönelik Klinik Bir Yaklaşım – Herbert Rosenfeld

Yaşam ve Ölüm Dürtüleriyle İlgili Psikanalitik Kurama Yönelik Klinik Bir Yaklaşım: Narsisizmin Saldırgan Boyutlarına İlişkin Bir İnceleme

Herbert Rosenfeld

Freud’un 1920 yılında yaşam ve ölüm dürtülerine ilişkin ikili kuramını ortaya koymasıyla psikanalizin gelişiminde, zihinsel yaşamdaki saldırgan görüngülere ilişkin daha derin bir anlayışın önünü açan yeni bir dönem başlamıştır. Birçok analist ölüm dürtüsüyle ilgili kurama karşı çıkmış ve onu tamamen spekülatif ve kuramsal bularak bir köşeye atma eğilimi göstermiş, bazıları ise asli klinik öneminin farkına varmıştır.

Freud ölüm dürtüsünün bireyi sessizce ölüme doğru yönlendirdiğini ve ancak yaşam dürtüsünün etkinliği sayesinde ölüm-benzeri kuvvetin dışarı yansıtıldığını ve dış dünyadaki nesnelere yönelmiş yıkıcı itkiler olarak ortaya çıktığını vurgulamıştır. Genel olarak yaşam ve ölüm dürtüleri değişen derecelerde birbirine karışmış ve kaynaşmıştır ve Freud dürtülerin, yani yaşam ve ölüm dürtülerinin, “hemen hiçbir zaman ‘saf bir biçimde’ görülmediğini” savunmuştur. Dürtülerin şiddetle ayrışması durumları Freud’un kaynaşmamış ölüm dürtüsüne -örneğin ölmekle ya da bir hiçlik durumuna geri çekilmekle ilgili bir arzuya- ilişkin tanımını hatırlatsa da detaylı klinik incelemede ölüm dürtüsünün, daima nesnelere ve kendiliğe yönelik yıkıcı bir süreç olarak kendisini gösterdiğinden, ilkel biçiminde gözlenemediğini görürüz. Bu süreçler en kuvvetli biçimde ciddi narsisist durumlarda faaliyet göstermekte gibidir.

Bu nedenle, bu makalede özellikle narsisizmin yıkıcı yanlarını açıklığa kavuşturmaya ve bunu Freud’un yaşam ve ölüm dürtülerinin kaynaşma ve ayrışmasına ait kuramıyla ilişkilendirmeye çalışacağım.

Freud’un, “Haz İlkesinin Ötesinde”nin içindeki daha spekülatif yaklaşımını takip eden yazılarında, yaşam ve ölüm dürtülerine ilişkin kuramını birçok klinik görüngüyü açıklamak için kullandığı açıklığa kavuşmuştur. Örneğin “Mazoşizmin Ekonomik Problemi”nde (1924) şöyle demiştir: “Ahlaki mazoşizm böylece “dürtüsel kaynaşma”nın varlığına ilişkin klasik bir kanıt parçası hâline gelir: Tehlikesi ölüm dürtüsündeki kökeninde yatar ve ölüm dürtüsünün dış dünyaya doğru yıkıcı bir dürtü biçiminde yön değiştirmesinden kaçan kısmını temsil eder.”

“Yeni Giriş Dersleri”nde (1933), Eros’la saldırganlığın kaynaşmasını tartışmış ve analistleri bu kuramı klinik olarak kullanmaya teşvik etmeye çalışmıştır. Şöyle der:

Bu hipotez, patolojik süreçlere ilişkin anlayışımız açısından bir gün çok önemli olacak yeni bir araştırma hattı sunmaktadır. Zira kaynaşmalar çözülebilir ve dürtülerin bu tür ayrışmalarının uygun işleyişe en ciddi sonuçları doğurmaları beklenebilir. Ancak bu bakış açısı hâlâ çok yeni. Şu âna kadar hiç kimse bundan pratik bir yarar sağlamaya girişmiş değil.

Bundan yalnızca dört yıl sonra, “Sonlandırılabilir ve Sonlandırılamaz Analiz”de (1937) Freud, şöyle diyerek analitik tedaviye karşı çok derin dirençlere ilişkin bir anlayış için ölüm dürtüsüne ilişkin kuramının klinik uygulamasına geri dönmüştür.

İşte burada psikolojik araştırmanın hakkında bilgi edinebileceği nihai şeylerle uğraşıyoruz: iki ilkel dürtü, bunların dağılımı, karışımı ve ayrışması. Analiz çalışması boyunca, dirençlerden, orada iyileşmekten mümkün olan her yolla kendisini koruyan ve hastalığa ve acıya tutunmaya azmetmiş bir kuvvet olmasından daha güçlü belirti ortaya çıkmaz.

Bunu, şunu ekleyerek, bilinçdışı bir suçluluk duygusuyla ve cezalandırılma ihtiyacıyla ilişkilendirdiği olumsuz terapötik tepkiyle ilgili evvelki kuramıyla bağlantılandırmıştır:

Bu görüngüler zihinsel yaşamdaki, bizim gayelerine göre saldırganlık ya da yıkıcılık dürtüsü adını verdiğimiz ve izlerini canlı maddenin asli ölüm dürtüsünde takip ettiğimiz kuvvetin mutlak belirtileridir… Yaşam görüngülerinin zengin çeşitliliğini açıklamamız ancak iki ilkel dürtünün, asla sadece birinin değil, -Eros ve ölüm dürtüsü- eşzamanlı ya da karşılıklı olarak birbirine ters düşen etkinlikleri sayesinde mümkündür.

Daha sonra aynı makalede, zihinsel çatışmanın tüm örneklerini, libidinal ve yıkıcı itkiler arasındaki bir mücadele bakış açısıyla incelememiz gerektiğini ileri sürmüştür.

Freud 1916’da narsisist nevroza yönelik psikanalitik yaklaşımını tartışırken, karşılaştığı aşılmaz duvara vurgu yapmıştır. Ancak 1937’de analitik tedaviye karşı köklü dirençleri tarif ederken narsisist durumlardaki dirençleri, ölüm dürtüsüne atfettiği eylemsizlik durumlarındaki ve olumsuz terapötik tepkilerdeki dirençlerle doğrudan ilişkilendirmemiştir. Bu eksikliğin temel sebeplerinden biri, Freud’un birincil narsisizm kuramının tamamının aslen bireyin libidosunu kendiliğe yönlendirmesi ve ikincil narsisizmin libidonun nesneden kendiliğe geri çekilmesi olduğu düşüncesini temel almış olması olabilir -ve ancak 1913’te haz ilkesi ve gerçeklik ilkesiyle ilgili düşüncelerini açıklığa kavuşturduktan ve “İçgüdüler ve Değişimleri”nde [Instincts and their Vicissitudes] (1915) bu düşünceleri sevgi ve nefretle ilişkilendirdikten sonradır ki haz veren bir narsisist evreyle bireyi etkilemeye başlayan dış nesneye yönelik nefret ya da yıkıcılık arasında önemli bir bağlantı olduğunu hissetmeye başlamıştır. Örneğin 1915’te şöyle der: “Birincil narsisizmin evreleri süresince sahneye nesne çıkar, sevmenin ikinci karşıtı, yani nefret de gelişimine erişir.”

Aynı makalede, saldırganlığın birincil önemini vurgular: “Nefret, nesnelerle bir bağ olarak, sevgiden daha eskidir. Narsisist benliğin, dışa vuran uyaranlarıyla dış dünyayı ilk reddinden türer.”

Aynı düşünce çizgisi Freud’un, ölüm dürtüsünün hâkimiyeti altında, birincil narsisizme -ki burada huzur, cansız bir hâl ve ölüme teslimiyet birbirine denk tutulur- geri çekilme ya da gerileme olarak gördüğü Nirvana ilkesine bakışında da görülebilir.

Hartmann ve arkadaşları (1949) da Freud’un saldırganlığın narsisizmle ilişkisine dair düşünceleriyle ilgili benzer bir izlenime sahip gibidir: “Freud narsisizmle nesne sevgisi arasındaki ilişkiyi kendine yönelik yıkıcılıkla nesneye yönelik yıkıcılık arasındaki ilişkiye benzetmeye alışıktı. Bu benzetme, saldırganlığın ilkel şeklinin birincil narsisizmle kıyaslanması itibarıyla kendine yönelik yıkıcılıkla ilgili varsayımına katkıda bulunmuş olabilir.”

Bütün bunlardan, Freud’un narsisizm, narsisist geri çekilme ve ölüm dürtüsü arasındaki belirgin ilişkiyi fark etmiş olduğu açıktır; ancak bunu kuramsal ya da klinik açıdan detaylandırmamıştır. Bu makalede daha sonra ortaya koyacağım gibi, bu bağlantıların kayda değer bir klinik öneme sahip olduğunu hissediyorum.

Şimdi Freud’un (1937) ölüm dürtüsünün sessiz karşıtlığıyla ilişkilendirdiği klinik dirençler bakımından gizli aktarım meselesine geri dönerek, bu dirençlerin analiz vasıtasıyla başarılı bir şekilde tedavi edilemeyeceğini düşündüğünü görmek önemli: Belli ki ölüm dürtüsünün gizli sessiz saldırganlığının, açık bir olumsuz aktarım olarak ortaya çıkmadığı sürece analiz edilemeyeceğine ve yorumların onu “etkinleştirmek” konusunda hiçbir işe yaramadığına inanıyordu.

Abraham gizli olumsuz aktarımı çalışmak ve narsisist hastalarla klinik çalışmalarında karşılaştığı yıkıcı itkilerin doğasını açıklığa kavuşturmak konusunda Freud’dan çok daha ileri gitmiştir. Psikotik narsisist hastalarda kibirli kendini beğenmişliğin ve narsisistin soğukluğuna vurgu yapmıştır ve aktarımdaki olumsuz saldırgan tutumu yorumlamıştır. Henüz 1919’da, nevrotik direncin analitik yönteme karşı belirli bir şeklini tarif ederek gizil olumsuz aktarımın analizine katkıda bulunmuştur. Bu hastalarda çok belirgin bir narsisizm olduğunu görmüştür ve görünür bir iş birliği isteğinin ardında gizli düşmanlığa ve isyankârlığa vurgu yapmıştır. Narsisist tutumun kendisini aktarıma nasıl iliştirdiğini ve bu hastaların analisti nasıl küçümsediğini ve değersizleştirdiğini ve babayı temsil eden analitik rolü ona çok gördüğünü açıklamıştır. Hastanın ve analistin konumunu analist üzerindeki üstünlüklerini ortaya koymak için tersine çevirirler. Abraham bu hastaların davranışlarında haset unsurunun belirgin olduğunu vurgulamıştır ve böylece klinik ve kuramsal açıdan narsisizmi saldırganlıkla ilişkilendirmiştir. Bununla birlikte, Abraham’ın, bulgularını Freud’un yaşam ve ölüm dürtülerine ilişkin kuramıyla ilişkilendirmeye asla teşebbüs etmediğini görmek ilginçtir.

Reich Freud’un ölüm dürtüsü kuramına karşı çıkmıştır. Ancak narsisizmin ve gizil olumsuz aktarımın analizine önemli katkılarda bulunmuştur. Freud’un tersine, hastanın olumsuz duygular içeren narsisist tutumunun ve gizil çatışmalarının etkinleştirilebileceğini ve analizde yüzeye çıkarılabileceğini ve ardından derinlemesine çalışılabileceğini de vurgulamıştır. Şöyle düşünmüştür: İstisnasız her vaka analize bir kural olarak gizli kalan, hemen hemen doğrudan, güvensiz ve eleştirel bir tutumla başlar.

Analistin sürekli olarak gizli olana işaret etmesi ve analiste yönelik görünür olumlu aktarıma kanmaması gerektiğini düşünmüştür. Reich narsisist savunmanın somut kronik ifadesini bulduğu karakter zırhını detaylı bir biçimde çalışmıştır. Narsisist hastayı tarif ederken bu hastaların aşağılayıcı davranışlarının yanı sıra kibirli, alaycı ve hasetli tutumlarına da vurgu yapmıştır. Zihni sürekli olarak ölüm düşünceleriyle meşgul bir hasta, her seans analizin kendisine etki etmediğinden ve tamamen işe yaramaz olduğundan yakınıyordu. Hasta analiste yönelik değil ama yanlarında değersiz hissettiği diğer erkeklere yönelik sınırsız hasedini de itiraf etmişti. Reich, tedricen, hastanın analist karşısındaki böbürlenişlerini ve analisti hiçbir şey başaramadığını hissedecek şekilde işe yaramaz, değersiz ve aciz hissettirme uğraşlarını gördü ve hastaya gösterebildi. Hasta, ancak bundan sonra herhangi birinin üstünlüğüne tahammül edemediğini ve sürekli insanları aşağılamaya çalıştığını itiraf edebildi. Reich şöyle der: “İşte orada hastanın baskılanmış saldırganlığı, o zamana kadar ölüm arzuları olan şeyin en ölçüsüz tezahürü vardı.”

Reich’in gizil saldırganlık, haset ve narsisizmle ilgili bulguları Abraham’ın narsisist dirence ilişkin 1919’daki tanımlamasıyla birçok benzerliğe sahiptir.

Freud’un yaşam ve ölüm dürtüleri arasındaki etkileşime ait kuramını kabul eden birçok analist arasında Melanie Klein’in katkısı özel bir dikkati hak etmektedir, zira onun çalışmaları hem kuramsal hem de klinik olarak bu varsayımı esas almıştır. Olumsuz aktarımın analizine de önemli katkılarda bulunmuştur. Hasedin, özellikle bölünmüş hâlinde, analize yönelik, “olumsuz terapötik tepkiler”in de dâhil olduğu kronik olumsuz tutumlar üretmede önemli bir etken olduğunu bulmuştur. Nesneleri ve benliği bölmeye dair, çocuksu benliğin sevgi ve nefreti ayrı tutmasına imkân sağlayan erken çocuksu düzenekleri tarif etmiştir. Narsisizme katkılarında libidinal yanları daha fazla vurgulamış ve narsisizmin aslında, düşlemde sevilen beden ve kendiliğin bir parçasını oluşturan içsel bir iyi ya da ideal nesneyle bir ilişkiyi temel alan ikincil bir görüngü olduğunu ileri sürmüştür. Narsisist durumlarda dışsal ilişkilerden idealleştirilen bir iç nesneyle özdeşleşime geri çekilmenin gerçekleştiğini düşünmüştür.

Melanie Klein 1958’de küçük çocuklarla gerçekleştirdiği analitik çalışmalarda nesnelerini tahrip etmeye yönelik bastırılamaz bir istekle onları korumaya yönelik bir arzu arasında sürekli bir mücadele gözlemlediğini yazmıştır. Freud’un yaşam ve ölüm dürtülerini keşfinin bu mücadeleyi anlamada muazzam bir ilerleme olduğunu hissetmiştir. Kaygının “bir yok olma korkusu olarak deneyimlenen ölüm dürtüsünün organizma içerisindeki bir etkinliğinden kaynaklandığına inanmıştır.”

Kendisini bu kaygıdan korumak için ilkel benlik iki süreçten yararlanır: “Ölüm dürtüsünün bir kısmı, bu sayede bir zalime dönüşen dış nesneye yansıtılırken ölüm dürtüsünün benlikte muhafaza edilen kısmı saldırganlığını zulmedici nesneye yöneltir.”

Yaşam dürtüsü de sevdiği hissedilen ya da idealleştirilen dış nesnelere yansıtılır. İdealleştirilen ve kötü zulmedici nesnelerin bölünmesinin ve ayrı tutulmasının -ki bu yaşam ve ölüm dürtülerinin ayrışmış bir hâlde tutulması anlamına gelir- erken dönem gelişimde karakteristik olduğunu vurgular. Nesnelerin bölünmesiyle eş zamanlı olarak kendiliğin iyi ve kötü parçalara bölünmesi gerçekleşir. Benliği bölünmesine ilişkin bu süreçler dürtüleri de ayrışmış bir hâlde tutar. Yansıtmalı süreçlerle neredeyse eş zamanlı olarak “büyük ölçüde yaşam dürtüsünün hizmetinde” bir başka birincil süreç -içe atma- başlar: “[Yaşam dürtüsü] Ölüm dürtüsüyle savaşır, zira benliğin yaşam veren bir şeyi (her şeyden önce yemeği) içe almasını sağlar ve böylece içeriden çalışan ölüm dürtüsünü bağlar.”

Bu süreç yaşam ve ölüm dürtülerinin kaynaşmasında esastır.

Nesnenin ve kendiliğin bölünmesi süreçleri ve böylece dürtülerin ayrışması süreçleri, Melanie Klein’ın “paranoid-şizoid konum” olarak isimlendirdiği erken bebeklikten köken aldığına göre, dürtülerin ayrışmasına ait en katıksız durumların paranoid şizoid düzeneklerin hâkim olduğu durumlar olması beklenebilir. Bu durumlarla bu erken gelişim döneminden hiçbir zaman tamamen çıkamamış ya da bu döneme gerilemiş hastalarda karşılaşıyoruz. Melanie Klein erken çocuksu düzeneklerin ve nesne ilişkilerinin kendilerini aktarıma bağladığını ve bu şekilde kendiliğin ve nesnelerin bölünmesine ilişkin dürtülerin ayrışmasını teşvik eden süreçlerin analizde incelenebilir ve değiştirilebilir olduğunun altını çizmiştir. Bu erken süreçlerin aktarımda incelenmesi suretiyle, olumsuz aktarımın analizinin zihnin daha derin katmanlarının analiz edilmesinin bir ön koşulu olduğuna ikna olduğunu da vurgulamıştır.

Özellikle erken çocukluğa ait aktarımın olumsuz taraflarının incelenmesi sayesindedir ki Melanie Klein ölüm dürtüsünün doğrudan bir türevi olarak gördüğü ilkel hasetle karşılaşmıştır. Hasedin, bebeğin annesiyle ilişkisinde yaşamı tahrip eden düşmanca bir kuvvet olarak ortaya çıktığını ve bilhassa iyi besleyen anneye yöneltildiğini düşünmüştür. Zira bu sadece bebeğin ihtiyaç duyduğu anne değildir, bebeğin kendisinin sahip olmak istediği şeyleri içerdiği içindir ki ona haset duyulur. Aktarımda bu kendisini hastanın faydalı bulduğu analitik çalışmayı değersizleştirme ihtiyacında gösterir. Neredeyse tamamen ayrışmış yıkıcı enerjiyi temsil eden haset, çocuksu benlik için özellikle tahammül edilmez gibidir ve yaşamın erken dönemlerinde benliğin geri kalanından bölünmüştür. Melanie Klein bölünmüş, bilinçdışı hasedin çoğunlukla analizde ifade edilmemiş kaldığını, -ancak her şeye rağmen, nihayetinde ancak bütünleştirmeye ulaşabilirse ve kişiliğin bütününü ele alabilirse etkili olabilecek analizde- ilerlemeyi önlemek hususunda külfetli ve kuvvetli bir etkide bulunduğunu vurgulamıştır. Bir başka deyişle, dürtülerin ayrışmış hâli, başarılı bir analizde tedricen kaynaşma yönünde dönüşecektir.

Freud’un yaşam ve ölüm dürtülerinin kaynaşma ve ayrışmasına ilişkin kuramı ayrışmış yıkıcı süreçlere ilişkin bir anlayış için hayatidir.

Hartmann ve arkadaşları 1949’da “saldırganlık ve libidonun kaynaşması ve ayrışması hakkında pek az şey bilindiğini” vurgulamıştır. Hartmann’ın kendisi, nötralize edilmiş libidinal ve saldırgan enerjinin işlevini çalışmaya odaklanmıştır ki bu muhtemelen temel dürtülerin olağan kaynaşmasının boyutlarından biridir. Şizofreni gibi psikotik durumlarda libido ve saldırganlığın nötralize edilememesinin önemini de vurgulamıştır ve (dürtülerdeki ) ayrışmanın ve nötralizasyonun gerçekleşemeyişinin birbiriyle ilişkili olabileceğini ifade etmiştir (1953).

Freud dürtülerin ayrışmasının klinik olarak gelişimin erken evrelerine gerileme gerçekleştiğinde görünür olduğunu ileri sürmüştür.

Dürtülerin ayrışması ve kaynaşması süreçlerinin kökenini, bu süreçleri Melanie Klein’ın nesnelerin ve benliğin bölünmesi süreçlerine ilişkin kuramıyla ilişkilendirerek açıklığa kavuşturmaya çalıştım. Bu bölme erken yaşamda kendiliği ve nesneyi ölüm dürtüsünden türemiş yıkıcı itkilerce yok olma tehlikesinden koruyan olağan bir savunma düzeneğidir.

Bu, dürtülerin ayrışmasının narsisist hastaların psikopatolojisinde neden önemli bir rol oynadığını ve ayrışmış yıkıcı itkilerin neden narsisist durumlardan çıkan hastalarda belirgin bir biçimde gözlemlenebildiğini açıklayabilir. Bu nedenle, narsisizmin libidinal ve yıkıcı boyutlarının incelenmesine odaklanacağım ve klinik malzememde dürtülerin bazı ciddi ayrışmalarının nasıl ortaya çıktığını açıklığa kavuşturmaya çalışacağım ve normal ve patolojik kaynaşmalara katkıda bulunan etkenlere işaret edeceğim.

Patolojik kaynaşma kavramını, libidinal ve yıkıcı itkilerin karışımında yıkıcı itkilerin gücünün önemli ölçüde kuvvetlendiği süreçler için önerdim. Oysa normal kaynaşmada yıkıcı enerji hafiflemiş ya da nötralize edilmiştir. Son olarak ayrışmış ve bölünmüş saldırganlığın analizde, kronik dirençler ve olumsuz terapötik tepkiler gibi engeller yaratmaktaki klinik önemini örneklendirmek için vaka malzemesi sunacağım.

Narsisizmle ilgili önceki çalışmalarımda (1964) narsisist durumlarda kendiliğin ve nesnenin, kendilikle nesne arasındaki herhangi bir ayrılığın kabul etmeye karşı bir savunma olarak işlev gören yansıtmalı ve içe atımsal özdeşleşmelerine (kendiliğin ve nesnenin kaynaşması) vurgu yapmıştım. Ayrılığa ilişkin farkındalık bir nesneye bağımlılık ve dolayısıyla kaçınılmaz olarak engellenmişlik hislerine yol açar. Bununla birlikte, bağımlılık, nesnenin iyiliği fark edildiğinde hasedi de tetikler. Bu nedenle narsisist konumdan vazgeçilirken kaçınılmaz olarak nesnelere yönelik saldırganlık ortaya çıkar ve tümgüçlü narsisist nesne ilişkilerinin kuvveti ve sürekliliği hasetli yıkıcı itkilerle yakından ilişkilidir.

Narsisizmi daha detaylı olarak çalışırken narsisizmin libidinal ve yıkıcı boyutları arasında ayrım yapmak bana gerekli görünüyor. Narsisizmi libidinal yönden düşünürken, esasen idealleştirilmesi sayesinde, kendiliğin aşırı değer kazanmasının merkezî bir rol oynadığı görülebilir. Kendiliğin idealleştirilmesi, iyi nesnelerle ve onların nitelikleriyle tümgüçlü içe atımsal ve yansıtmalı özdeşleşmelerle sürdürülür. Bu şekilde narsisist, dış nesnelerle ilişkili her şeyin değerli olduğunu ve dış dünyanın onun bir parçası olduğunu ya da kendisi tarafından tümgüçlü bir biçimde kontrol edildiğini hisseder.

Benzer şekilde, narsisizmi yıkıcı yönünden düşünürken idealleştirmenin merkezî bir rol oynadığını tekrar görürüz. Ancak bu kez idealleştirilen kendiliğin tümgüçlü yıkıcı kısımlarıdır. Hem herhangi bir libidinal nesne ilişkisine hem de kendiliğin bir nesneye ihtiyacını ve ona bel bağlama arzusunu deneyimleyen herhangi bir libidinal kısmına yöneltilirler. Kendiliğin yıkıcı tümgüçlü kısımları çoğunlukla gizli kalır ya da sessiz ve bölünmüş olabilir ki bu onların varlığını karanlığa gömer ve dış dünyayla bir ilişkilerinin olmadığı izlenimini verir. Aslında, bağımlı nesne ilişkilerini engellemekte ve dış nesneleri kalıcı olarak değersiz kılmakta çok kuvvetli bir etkiye sahiptirler ki bu unsurlar narsisist bireyin dış nesnelere ve dünyaya görünürdeki kayıtsızlığını açıklar.

Birçok hastanın narsisizminde libidinal ve yıkıcı boyutlar yan yanadır, ancak yıkıcı itkilerin şiddeti çeşitlidir. Libidinal boyutların hâkim olduğu narsisist durumlarda yıkıcılık, kendiliğin tümgüçlü idealizasyonu kendilikten ayrı olduğu deneyimlenen bir nesneyle temas nedeniyle tehdit altında olduğunda açığa çıkar. Hasta aşağılanmış hisseder ve kendi yaratıcı güçlerine atfettiği değerli niteliklere sahip olanın, aslında nesne olduğunun açığa çıkmasıyla bozguna uğrar. Analizde hastanın tümgüçlü narsisizminden yoksun bırakılmakla ilgili hınç ve intikam hisleri azaldığında hasedin bilinçli olarak deneyimlendiği, zira analistin dışarıdaki değerli bir kişi olarak farkına o zaman vardığı gözlemlenir.

Yıkıcı boyutlar hâkim olduğunda haset daha şiddetlidir ve yaşamın ve iyiliğin gerçek kaynağı olan nesne olarak analisti tahrip etmekle ilgili bir arzu olarak ortaya çıkar. Aynı zamanda kendiliğe yönelik şiddetli yıkıcı itkiler ortaya çıkar ve ben bunları daha detaylı bir biçimde ele almak istiyorum. Çocuksu durum açısından, narsisist hasta kendi kendisine hayat verdiğine ve kendisini besleyip bakabildiğine inanmak istemektedir. Ebeveyni, özellikle anneyi temsil eden analiste bağımlı olmanın gerçekliğiyle karşılaştığında, ölmeyi, var olmamayı, doğumunu inkâr etmeyi ve analitik ilerlemesini ve ebeveyn yerine geçen analistin yarattığını hissettiği çocuğun kendisini temsil eden içgörüyü tahrip etmeyi tercih edecektir. Sıklıkla bu noktada hasta analizi bırakmak ister, ancak çoğunlukla profesyonel başarısını ve kişisel ilişkilerini bozarak kendisine yönelik bir tahripkârlığı eyleme döker. Bu hastaların bazıları intihara eğilimli hâle gelebilir ya da ölme, hiçlikte kaybolma arzusu oldukça açık bir şekilde ifade edilir ve ölüm bütün sorunlara bir çözüm olarak idealleştirilir.

Birey, Freud’un “saf” ölüm dürtüsü olarak tanımladığı bir ölme isteğini yerine getirmek ve hiçlikte kaybolmak konusunda kararlı görünürken, bu durumlarda tamamen ayrışmış hâldeki ölüm dürtüsüyle uğraşmakta olduğumuz düşünülebilir. Bununla birlikte, analitik açıdan, bu duruma kendiliğin ciddi ölçüde bölünmüş ve ortadan kaybolmuş gibi görünen libidinal bakım veren kendilikten ayrışmış yıkıcı hasetli kısımların etkinliğinin neden olduğu gözlemlenebilir.

Bütün kendilik, geçici olarak, çocukken deneyimlenen bağımlı libidinal kendiliği tahrip etmek suretiyle, ebeveyn ve analistle temsil edilen yaşama ve yaratıcılığa galip gelen yıkıcı kendilikle özdeşleşmiş hâle gelir.

Hasta çoğunlukla bakım veren kendiliği, onun sevgisini sonsuza dek tahrip ettiğine ve durumu değiştirmek için kimsenin yapabileceği hiçbir şey olmadığına inanmaktadır. Bu mesele aktarımda derinlemesine çalışıldığında ve hastanın bazı libidinal kısımlarının canlandığı deneyimlendiğinde, annenin yerine geçen, yıkıcı itkileri yatıştıran ve tehlikeli ayrışmayı azaltan analistle ilgili endişe ortaya çıkar.

Ayrışmış yıkıcı itkilerin sürekli olarak etkin göründüğü ve kişiliğin ve nesne ilişkilerinin bütününe hâkim olduğu bazı narsisist hastalar vardır. Hislerini, analistin çalışmasını ısrarlı kayıtsızlıkları, hilekâr tekrarlı davranışları ve bazen açık aşağılamalarıyla değersizleştirerek sadece hafifçe gizlenmiş bir şekilde ifade ederler. Böylece yaşamı ve yaratıcılığı temsil eden analist karşısında, onun çalışmasını, anlayışını ve tatminini harcayarak ya da tahrip ederek üstünlük iddiasında bulunurlar. Kendiliklerinin yardımcı olan bir kişi olarak analiste bağımlı olmak isteyen kısımlarını kontrol ettiklerinde ve sakladıklarında üstün olduklarını hissederler. Analist de dâhil olmak üzere herhangi bir sevgi nesnesinin kaybı kendilerine tesir etmiyormuş ve hatta bir zafer hissini tetikliyormuş gibi davranırlar. Bu tür hastalar nadiren utanç ve bir miktar zulmedilme kaygısı, ancak çok az suçluluk deneyimlerler; çünkü libidinal kendiliğin çok azı hayatta tutulmaktadır. Bu hastaların yıkıcı ve libidinal itkileri arasındaki mücadeleyle, nesnelerine yönelik endişe ve sevgiyi bertaraf etmeye çalışarak baş ettikleri; bunu, seven, bağımlı kendiliklerini öldürerek ve neredeyse tamamen, kendiliğin, bir üstünlük algısı ve kendine yönelik bir hayranlık hissi sunan yıkıcı narsisist kısmıyla kendilerini özdeşleştirerek gerçekleştirdikleri görülmektedir.

Kendiliğinin nesne ilişkileri kurmaya teşebbüs eden kısımlarını mütemadiyen öldürmek suretiyle, dış nesnelerle ve analistle ilişkileri ölü ve boş tutan narsisist bir hasta, rüyasında koma hâlinde, bir tür zehirlenme nedeniyle ölmekte olan küçük bir erkek çocuk görmüştü. Çocuk, üzerine vuran sıcak öğlen güneşi altında, avludaki bir yatakta yatıyordu. Hasta çocuğun yanında ayakta duruyor, ancak yerini değiştirmek ya da onu korumak için hiçbir şey yapmıyordu. Sadece, çocuğun gölgeye taşınmasından sorumlu olan o olduğundan çocuğu tedavi etmekte olan doktora karşı eleştirel ve ondan üstün olduğunu hissediyordu. Hastanın önceki davranışları ve çağrışımları, ölmekte olan çocuğun, analistten yardım ve besin almasını engelleyerek ölüm hâlinde tuttuğu libidinal kendiliğinin yerine geçtiğini açıklığa kavuşturdu. Bir ölüm hâli olarak deneyimlediği ruhsal durumunun ciddiyetinin farkına varmaya yaklaştığında bile onu kurtarmak adına kendisine ya da analiste yardımcı olmak için parmağını bile kıpırdatmadığına, çünkü çocuksu bağımlı kendiliğin ölümünü analiste üstünlük taslamak ve onu başarısız göstermek için kullandığına işaret ettim. Rüya yıkıcı narsisist durumun, libidinal çocuksu kendiliğin sürekli ölü ya da ölüm hâlinde tutulması suretiyle iktidarda tutulduğunu açıkça göstermektedir.

Zaman zaman analitik yorumlar narsisist kabuktan içeri nüfuz ediyordu ve hasta daha canlı hissediyordu. Daha sonra iyileşmek istediğini, ancak zihninin hemen görüşme odasından uzaklaştığını ve kopuk ve uykulu bir hâle geldiğini, öyle ki güç bela uyanık kaldığını itiraf etti. Duruma ilişkin her araştırmayı engelleyen, neredeyse taştan bir duvara benzer, muazzam bir direnç vardı. Ancak giderek hastanın analistle daha yakın bir temastan uzaklaştığını hissettiği açıklığa kavuştu; çünkü yardım aldığını hisseder hissetmez sadece analiste daha büyük bir ihtiyacı deneyimleyebileceği tehlikesi ortaya çıkmıyordu, alaycı ve küçümseyici düşüncelerle ona saldıracağından da korkuyordu. Analistle temas, hastanın narsisist tümgüçlü üstünlüğünün zayıflaması ve ilişkinin kesilmesiyle kesin olarak engellenen bilinçli ve boğucu bir haset duygusunun deneyimlenmesi anlamına geliyordu.

Bu hastaların yıkıcı narsisizmleri, çetenin tüm üyelerini cezai yıkıcı çalışmayı daha etkili ve kuvvetli kılmakta birbirlerini desteklemelerini sağlamak için kontrol altında tutan bir liderin hâkimiyeti altındaki güçlü bir çeteyle uğraşılıyormuşçasına, çoğunlukla oldukça örgütlü görünür. Bununla beraber, narsisist örgütlenme sadece yıkıcı narsisizmin gücünü artırmakla kalmaz, aynı zamanda kendisini iktidarda tutmaya ve böylece status quo’yu sürdürmeye yönelik savunmacı bir amacı vardır. Temel amaç örgütlenmenin zayıflamasını engellemek ve çetenin üyelerini yıkıcı örgütlenmeyi terk edip kendiliğin olumlu kısımlarına katılmamaları ya da çetenin sırlarını polise, yardım eden analisti temsil eden koruyucu üstbenliğe ifşa etmemeleri için kontrol etmek gibi görünmektedir. Sıklıkla bu tür bir hasta analizde bir ilerleme kaydettiğinde ve değişmek istediğinde rüyasında mafya üyelerinin ya da ergen suçluların saldırısına uğradığını görür ve olumsuz bir terapötik tepki işe el koyar. Bu narsisist örgütlenme benim deneyimimde esasen suçluluğa ya da kaygıya yönelik değildir, yıkıcı narsisizmin idealleştirilmesini ve üstün gücünü koruma amacını taşıyor gibidir. Değişmek, yardım almak zayıflık anlamına gelir ve hastaya üstünlük hissini sağlayan yıkıcı narsisist örgütlenme tarafından hata ya da başarısızlık olarak deneyimlenir. Bu tür vakalarda analize yönelik en azimli kronik direnç mevcuttur ve sistemin ancak çok detaylı bir ifşası analizin bir ilerleme kaydetmesine imkân sağlar.

Bu hastaların çoğunda yıkıcı itkiler sapkınlıklarla bağlantılıdır. Bu durumda dürtülerin görünürdeki kaynaşması yıkıcı itkilerin gücünde bir azalmaya yol açmaz; tersine, güç ve şiddet saldırgan dürtünün erotikleştirilmesi suretiyle fazlasıyla artar. Sapkınlıkları yaşam ve ölüm dürtülerinin kaynaşmaları olarak tartışırken Freud’un takip etmenin kafa karıştırıcı olduğunu hissediyorum, zira bu durumlarda kendiliğin yıkıcı kısmı hastanın kişiliğinin libidinal boyutlarının bütününü kontrol altına almıştır ve dolayısıyla onları kötüye kullanabilmektedir. Bu vakalar gerçekte yıkıcı itkilerin libidinal olanlara baskın çıktığı kafa karışıklığı durumlarına benzer patolojik kaynaşma durumlarıdır.

Bazı narsisist hastalarda kendiliğin yıkıcı narsisist kısımları kişiliğin geri kalanından bölünmüş psikotik bir yapı ya da organizasyonla bağlantılıdır. Bu psikotik yapı, kendilik parçalarının geri çekilme eğiliminde olduğu hezeyanlı bir dünya ya da nesne gibidir. Kendiliğin, sanrısal nesnenin içerisinde tam bir acısızlığın, ama aynı zamanda herhangi bir sadist etkinliğe izin veren özgürlüğün olduğu düşüncesini yaratan, son derece zalim tümgüçlü ya da her şeyi bilen bir kısmının hâkimiyetinde gibi görünmektedir. Tüm yapı narsisist kendine yeterliliğe adanmıştır ve herhangi bir nesne ilişkisine kesin olarak karşıdır. Hezeyanlı dünyanın içindeki yıkıcı itkiler, güçlerini ortaya koymak için kendiliğin geri kalanını ölümle tehdit ederek bazen son derece gaddar bir biçimde açıkça ortaya çıkar; ancak daha çok, hastanın bütün sorunlarına, çabuk, ideal çözümler sunan tümgüçlü bir iyilikseverliğin ya da hayat kurtarıcılığın ardında gizlenmiş görülür. Bu sahte vaatler, hastanın normal kendiliğini, tümgüçlü kendiliğine bağımlı ya da düşkün kılmak ve normal sağlıklı kısımları sınırlamak için bu hezeyanlı yapıya çekmek üzere tasarlanmıştır. Bu türden narsisist hastalar biraz ilerleme kaydettiklerinde ve analizle bir miktar bağımlı bir ilişki kurduklarında, ciddi olumsuz terapötik tepkiler ortaya çıkar; zira kendiliğin narsisist psikotik kısmı, bağımlı kendiliği hastanın gerçeklik algısını ve düşünme yetisini kaybetmesine neden olan psikotik bir tümgüçlü rüya hâline çekmeye çalışarak, yaşam üzerinde ve gerçekliği savunan analist üzerinde gücünü ve üstünlüğünü kullanır. Aslında, hastanın, kişiliğin en sağlıklı kısmı olan bağımlı kısmının dış dünyaya sırtını dönmeye ve kendisini tamamen psikotik hezeyanlı yapıya teslim etmeye ikna edilmesi durumunda, akut bir psikotik durum tehlikesi bulunmaktadır.  Bu süreç Freud’un nesne yatırımından vazgeçme ve libidonun benliğe geri çekilmesine ilişkin tanımlarıyla benzerlikler taşımaktadır. Tarif ettiğim durum, kendiliğin libidinal nesne yatırımından, birincil narsisizmi anımsatan geri çekilmesini ima etmektedir. Hasta dünyadan geri çekilmiş, düşünemiyor ve çoğunlukla uyuşturulmuş gibi görünür. Dış dünyaya ilgisini kaybetmiş, yatakta kalmayı ve önceki seanslarda konuşulmuş olanları unutmak istiyor olabilir. Eğer seansa gelmeyi başarabilirse, kendisine anlaşılmaz bir şeyler olduğundan ve kapana kısıldığını, klostrofobik hissettiğinden ve bu durumdan çıkamadığından yakınabilir. Çoğunlukla önemli bir şeyi kaybettiğinin farkındadır, ancak bunun ne olduğundan emin değildir. Anahtarların ya da cüzdanın kaybı biçiminde somut şekilde hissedilebilir, ancak bazen kaygısının ve kayıp hissinin kendisinin önemli bir parçasını, yani düşünme yetisiyle ilişkili sağlıklı bağımlı kendiliğini kaybetmiş olduğu anlamına geldiğini fark eder. Bazen hasta oldukça boğucu, akut hipokondri nitelikli bir ölüm korkusu geliştirir. İnsan burada, kendiliğin tamamını, sahte Nirvana-benzeri bir hâl vaadiyle, yaşamdan ölüm benzeri bir duruma çekmeyi başaran bir kuvvet olarak ölüm dürtüsünü -ki bu temel dürtülerim tamamen ayrıştığı anlamına gelmektedir- en saf hâlinde gözlemlediği izlenimine kapılır. Ancak sürecin detaylı bir incelemesi bir ayrışma değil, sapkınlıklarda tarif ettiğime benzer patolojik bir kaynaşma hâliyle uğraşmakta olduğumuzu önerir. Bu narsisist geri çekilme hâlinde hastanın sağlıklı bağımlı kısmı hezeyanlı nesneye girer ve hastanın içinde kimliğini kaybettiği ve tümgüçlü yıkıcı süreçlerin hâkimiyeti altına girdiği bir yansıtmalı özdeşleşme gerçekleşir; bu patolojik kaynaşma devam ederken karşı gelmeye ya da hafifletmeye hiç gücü yoktur; tersine bu durumdayken yıkıcı sürecin gücü fazlasıyla artmıştır.

Klinik açıdan hastanın kendiliğin sağlıklı kısmını bulmasına ve piskotik narsisist yapının içerisinde kapana kısılmış konumundan kurtarmasına yardımcı olmak esastır; çünkü analistle ve dünyayla olumlu nesne ilişkisi arasındaki asıl bağ bu kısımdır. İkinci olarak, hastanın tedricen kendiliğin psikotik örgütlenmeyi kontrol eden yıkıcı tümgüçlü bölünmüş kısımlarının tamamen bilincine varmasına yardımcı olmak önemlidir; çünkü ayrı tutulduğunda yalnızca çok güçlü olmaya devam edebilir. Bu süreç tamamen açığa çıktığında yalıtılmış hâle gelen kendiliğin yıkıcı hasetli itkileri içerdiği açıklığa kavuşur ve ardından kendiliğin bütünü üzerinde hipnotik bir etkiye sahip olan tümgüçlülük söner ve tümgüçlülüğün çocuksu doğası ifşa edilebilir. Bir başka deyişle, hasta kendiliğin onu sadece ölüme çekmekle kalmayıp, büyüme ve gelişmesine yardımcı olabilecek nesnelerden uzaklaştırarak çocuksulaştıran ve büyümesine engel olan tümgüçlü çocuksu bir parçasının hâkimiyetinde olduğunun tedricen farkına varır.

Şimdi kısaca, analiz sırasında daha fazla farkına vardığı ve şiddetinin bir kısmını kaybeden bölünmüş, tümgüçlü, yıkıcı kısmının varlığını örneklendirmek için narsisist nevrotik bir hastadan bazı vaka malzemeleri aktaracağım. Hasta birkaç yıldır tedavide olan, 37 yaşında evlenmemiş bir iş adamı. Analize karakter sorunları nedeniyle gelmişti ve analiz edilmekte ve bunda iş birliği göstermekte bilinçli olarak çok kararlıydı.  Ancak analize karşı tarifi zor ve sürekli, kronik bir direnç vardı. Hasta ara sıra kısa iş seyahatleri için Londra’dan ayrılmak zorunda kalıyordu ve çoğunlukla Pazartesi günleri çok geç dönüyor ve bu yüzden seansının bir kısmını ya da tamamını kaçırıyordu. Bu seyahatler sırasında sık sık kadınlarla tanışıyor ve onlarla yaşadığı birçok sorunu analize getiriyordu. Elbette ki bazı eyleme dökmelerin gerçekleştiği baştan itibaren açıktı. Ancak analize ve analiste karşı, eyleme dökme davranışında gizli, şiddetli bir biçimde yıkıcı saldırılar ancak bu hafta sonlarının ardından gördüğü rüyalardaki öldürücü etkinlikleri düzenli olarak aktarmasıyla açığa çıktı. Hasta başlangıçta hafta sonu eyleme dökmelerinin analizi öldürmek, böylece ilerlemeyi engellemekle ilgili olduğunu kabul etmekte isteksizdi; ancak yavaş yavaş davranışını değiştirdi ve analiz daha etkin bir hâle geldi ve kişisel ilişkilerinde ve iş etkinliklerinde önemli ilerlemeler bildirdi. Aynı zamanda uykusunun sık sık bölündüğünden ve gece boyunca onu birkaç saat boyunca uyanık tutan şiddetli çarpıntılarla uyandığından yakınmaya başladı. Bu kaygı atakları sırasında ellerinin kendisine ait olmadığını hissediyordu; sanki bir şeyi parçalayarak tahrip etmek istercesine şiddetle yıkıcı görünüyorlardı ve kontrol edemeyeceği, bu yüzden onlara teslim olmasını gerektirecek kadar güçlüydüler. Daha sonra rüyasında 2,75 metre boyunda ve ona tamamen itaat edilmesinde ısrar eden çok güçlü kibirli bir adam gördü. Çağrışımları bu adamın kendiliğinin bir parçasını temsil ettiğini ve ellerindeki, direnemediği, bunaltıcı, yıkıcı duygularla ilişkili olduğunu açıklığa kavuşturdu. Ben kendiliğinin tümgüçlü yıkıcı parçasını 2,75 metre boyunda ve itaat etmemek için fazla güçlü bir süpermen olarak gördüğünü yorumladım. Bu tümgüçlü kendiliği inkâr etmişti ki bu da gece atakları sırasında ellerinin yabancılaşmasını açıklıyordu. Ben bu bölünmüş kendiliğin bir çocuk olmadığını, bütün yetişkinlerden, bilhassa anne ve babasından ve şimdi de analistten daha güçlü ve kuvvetli olduğunu iddia eden çocuksu tümgüçlü bir parça olduğunu açıkladım. Yetişkin kendiliği bu tümgüçlü iddiaya o kadar kanmış ve bu nedenle zayıf düşmüştü ki geceleri yıkıcı itkilerle savaşmaya gücü olmadığını hissediyordu. Hasta yoruma şaşkınlık ve rahatlamayla tepki verdi ve birkaç gün sonra gece ellerini daha kontrol edebilir hissettiğini aktardı. Geceki yıkıcı itkilerin analizle bir ilgisi olduğunun tedricen farkına vardı, çünkü bununla ilişkilendirilebilecek herhangi bir başarının ardından artıyordu. Bu nedenle kendisini parçalama arzusunun, kendiliğinin analiste bağımlı ve ona değer veren bir parçasını parçalamak ve tahrip etmekle ilgili bir arzuyla ilişkili olduğunu gördü. Eşzamanlı olarak bölünmüş saldırgan narsisist itkiler analitik seanslar sırasında daha bilinçli hâle geldi ve alay ederek şöyle dedi: “Burada zamanınızı harcayarak tüm gün oturmak zorundasınız.” Önemli kişinin kendisi olduğunu ve bu ötekiler için ne kadar acımasız ve incitici olursa olsun, istediği her şeyi yapmakta özgür olması gerektiğini hissediyordu. Analizin kendisine sunduğu içgörü ve anlayışa özellikle öfkeliydi. Öfkesinin ona yardım ettiğim için bana sitem etmek istemesiyle ilişkili olduğunun ipuçlarını veriyordu; zira ona yardımcı olmam onun tümgüçlü eyleme dökme davranışını engelliyordu. Daha sonra uzun mesafe yarışında koştuğu ve çok çaba gösterdiği bir rüya anlattı. Ancak onun yaptığı hiçbir şeye inanmayan bir genç kadın vardı. İlkesiz, edepsizdi ve onu engellemek ve yanlış yönlendirmek için her şeyi yapıyordu. Kadının “Mundy” isimli erkek kardeşine bir atıf vardı. Kız kardeşinden çok daha saldırgandı ve rüyada kız kardeşine bile vahşi bir canavar gibi hırıldıyordu. Rüyada bu erkek kardeşin bir önceki yıl boyunca herkesi yanlış yönlendirmeyi iş edindiğini anlatıyordu. Hasta “Mundy” isminin bir yıl önce Pazartesi seanslarını sık sık kaçırmasına atıfta bulunduğunu düşünüyordu. Şedit kontrolsüz saldırganlığın kendisiyle ilgili olduğunu fark etti, ancak genç kadının da kendisi olduğunu hissediyordu. Geçen yıl boyunca analitik seanslarında bir kadın olduğunu hissettiği, analisti küçümsediği ve ondan üstün hissettiğinde sık sık ısrarcı olmuştu. Ancak son zamanlarda rüyasında ara sıra öğretmenlerine karşı anlayışlı ve kadirşinas küçük bir kız çocuğu görüyordu ki ben bu kız çocuğunu onun analiste karşı daha fazla takdir duyduğunu göstermek isteyen, ancak açığa çıkması tümgüçlülüğü tarafından engellenen parçası olarak yorumlamıştım. Rüyada hasta kendiliğinin bir erkekle temsil edilen, bir yıl öncesine kadar eyleme dökmeye hâkim olan saldırgan tümgüçlü kısmının şimdi epey bilinçli hâle geldiğini itiraf ediyor. Analistle özdeşleşimi rüyada analizindeki çalışma azmiyle ifade ediliyordu. Ancak rüya aynı zamanda analizde saldırganca eyleme dökmeye devam edeceğine dair bir uyarıydı da; kendiliğinin daha olumlu çocuksu kısımlarıyla bağlantılı alıcı hislerle, analiz çalışmasına yanıt vermek için kendisine izni vermek yerine, kendisini, yanıltıcı bir biçimde, tümgüçlü bir şekilde yetişkin bir kadın olarak sunabileceğini ortaya koyuyordu. Aslında hasta analizde olumlu bağımlılığını güçlendirmeye doğru yol alıyordu ki bu onun kişiliğinin saldırgan narsisist tümgüçlü kısımlarını açıkça ortaya koymasına imkân sağlıyordu. Bir başka ifadeyle, hastanın şiddetli dürtüsel ayrışması tedricen olağan kaynaşmaya dönüşüyordu.

ÖZET

 

Bu makalede saldırgan itkilerin hâkim olduğu klinik koşulları incelemeye ve bunların Freud’un yaşam ve ölüm dürtülerinin ayrışması ve kaynaşmasıyla ilgili kuramıyla ilişkisini araştırmaya çalıştım. Dürtülerin en ciddi ayrıştığı durumlarda bile, Freud’un asıl hâliyle ölüm dürtüsüne ilişkin tanımlamasını anımsatan klinik durumların, detaylı analizde, kendiliğin yaşam dürtüsünden türeyen libidinal kısımlarını felç edenin ya da ruhsal açıdan öldürenin ölüm dürtüsünün yıkıcı görünümleri olduğunu ortaya çıkardığını gördüm. Bu nedenle, klinik ortamda ölüm dürtüsünü kaynaşmamış bir hâlde gözlemlemenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Bu yıkıcı durumların bazıları ayrışmalar olarak tanımlanamazlar, çünkü aslında bunlar kendiliğin yıkıcı bir parçasının hâkimiyeti altındaki ruhsal yapının, yıkıcı süreçlere karşı gelmekten tamamen aciz libidinal kendiliği esir almayı ve etkisiz hâle getirmeyi başardığı patolojik kaynaşmalardır.

Belirli tümgüçlü, narsisist durumlar en şiddetli yıkıcı süreçlerin hâkimiyeti altında gibidir; öyle ki libidinal kendilik neredeyse tamamen namevcuttur ya da kaybolmuştur. Öyleyse klinik açıdan, yıkıcı itkileri hafifletebilecek libidinal bağımlı kendiliğe erişim kazanmak esastır. Narsisist durumun tümgüçlü yapısının analizinde, libidinal nesnelerin olağan kaynaşmanın temeli olan içe atımına yol açan iyi nesne ilişkileri oluşturabilen bu bağımlı kısımları serbest bırakmak için sürecin çocuksu doğası açığa çıkarılmalıdır.

Çeviren: Burçak Erdal

Kaynakça

Abraham, K. (1919). A particular form of neurotic resistance against the psychoanalytic method. Selected Papers içinde. Londra: Hogarth Press, 1942.

Abraham, K. (1924). A short study of the development of the libido viewed in the light of mental disorders. Selected Papers içinde. Londra: Hogarth Press, 1942.

Freud, S. (1911). Formulations on the two principles of mental functioning. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XII (1911-1913): The Case of Schreber, Papers on Technique and Other Works, 213-226.

Freud, S. (1914). On narcissism: an introduction. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIV (1914-1916): On the History of the Psycho-Analytic Movement, Papers on Metapsychology and Other Works, 67-102.

Freud, S. (1915). Instincts and their vicissitudes. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIV (1914-1916): On the History of the Psycho-Analytic Movement, Papers on Metapsychology and Other Works, 109-140.

Freud, S. (1916-17). Introductory lectures on psycho-analysis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XV (1915-1916): Introductory Lectures on Psycho-Analysis (Parts I and II). i-vi.

Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XVIII (1920-1922): Beyond the Pleasure Principle, Group Psychology and Other Works, 1-64.

Freud, S. (1923). The ego and the id. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt  XIX (1923-1925): The Ego and the Id and Other Works, 1-66.

Freud, S. (1924). The economic problem of masochism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIX (1923-1925): The Ego and the Id and Other Works, 155-170.

Freud, S. (1933). New introductory lectures on psycho-analysis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XXII (1932-1936): New Introductory Lectures on Psycho-Analysis and Other Works. 1-267.

Freud, S. (1937.) Analysis terminable and interminable. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XXIII (1937-1939): Moses and Monotheism, An Outline of Psycho-Analysis and Other Works, 209-254.

Hartmann, H. (1953). Contribution to the metapsychology of schizophrenia. Essays on Ego Psychology içinde. Londra: Hogarth Press, 1964.

Hartmann, H., Kris, E. & Loewenstein, R. M. (1949). Notes on the theory of aggression. Psychoanalytic Study of the Child, 3-4.

Kernberg, O. F. (1970). Factors in the psychoanalytic treatment of narcissistice personalities Journal of the American Psychoanalytic Association, 18:51-85.

Klein M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms. Developments in Psycho-Analysis içinde. Londra: Hogarth Press, 1952.

Klein, M. (1952). The origins of transference. International Journal of Psychoanalysis, 33, 433-438.

Klein, M. (1957). Envy and Gratitude.  Londra: Tavistock; New York: Basic Books.

Klein, M. (1958). On the development of mental functioning International Journal of  Psychoanalysis. 39, 84-90.

Reich, W. (1933). Character-Analysis. New York: Orgone Inst. Press, 1949.

Rosenfeld,, H. (1964). On the psychopathology of narcissism. Psychotic States içinde. Londra: Hogarth Press, 1965.

Rosenfeld, H. (1968). Notes on the negative therapeutic reaction (Paper read to British Psycho-Analytical Society and Menninger Clinic, Topeka.).

Rosenfeld, H. (1970). On projective identification (Paper read to British Psycho-Analytical Society.).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s