“Yazı ve Ölüm” Hakkında Bir Sunuş

KİTAP TANITIMI

YÜCEL YILMAZ*

Fransız psikanalizinin önde gelen temsilcilerinden psikanalist André Green’i “ölü anne” (Green, 1983) kavramıyla yakından tanıyoruz. Kuramcının bu yazıda tanıtmak istediğim Yazı ve Ölüm[1] başlıklı kitabı Metis Yayınları’ndan yayımlanmış. Kitap Bir Psikanalistin Edebiyat Yolculuğu: Proust, Shakespeare, Conrad, Borges … alt başlığını taşıyor ve Dominique Eddé’yle söyleşi formatında hazırlanmış. Nesrin Demiryontan tarafından çevrilmiş olan kitabın ilk basımı 2018 yılında gerçekleştirilmiş. Green meraklısı okurlar tarafından ilgiyle karşılanmış olmalı ki 2020’de aynı yayınevinden ikinci basımı olmuş.

Görece küçük ve çok kalın olmayan bu kitabın önce bir okuru olarak belirtmeliyim ki zihinsel olarak uyarıcı ve ilgi uyandıran yönlerinin yanında bir çırpıda okunup kolaylıkla bir kenara bırakılabilecek bir kitap olduğunu söylemek zor. On bir bölümden oluşan ve her bölümde söyleşi şeklinde aktarılan Green’e ait bir dizi karmaşık düşünceyi kapsayan, Green’in kendi psikanaliz pratiği ile genel olarak insan zihninin doğası hakkında bir ömür boyu süren düşünme sürecini bir araya getiren bu kitabı burada özetlemek kolay bir iş olmayacak. Bu değerli kitabı özetlerken tanıtmaya, tanıtırken önemli notlarımı özlü bir şekilde sunmaya gayret edeceğim. Bunun için yer yer kitaptaki söyleşilerden kimi diyalogları ve Green’in bazı ifadelerini olduğu gibi aktararak kitabın sunduğu okuma deneyimini okura bir ölçüde iletmek istedim. Kitaptaki düşüncelere yoğunlaşmak için sakin bir mekân ve özel bir zaman aralığı ayırmak önemli diye düşünüyorum zira belirttiğim gibi kolay okunan bir kitap değil. Bunun yanında kitap, belli bazı bölümlerde okura yavaş yavaş Green’in düşüncesinin derinliklerine alarak okurla etkileşime girerek ve netleştirmelerle ilerliyor ki bu da özümsemeyi kolaylaştırıcı bir etki uyandırıyor.

Freud’cu kurama sadakati ve onu çağdaş bir yaklaşımla ileriye taşıyan kuramsal katkılarıyla bilinen André Green, kitapta ele aldığı edebiyat metinlerine yönelik psikanalitik düşünce ve görüşleriyle her daim psikanaliz kuramına bağlılığının altını çiziyor. Freud’un, psikanaliz kuramını geliştirirken çalışmaları arasında önemli bir yer verdiğini bildiğimiz edebiyat, resim, heykel gibi sanat alanlarına, sanatçı ve yapıtı arasında ilişkiler kurduğu ve analizlerini ilettiği psikanalizin sanat yapıtına uygulanmasına (Freud, 1999 [1907], 1999 [1910], 1999 [1914], 1999 [1921]) Green de özel önem vermekte ve bu alana Freud’dan sonraki psikanalistler tarafından yeterince ilgi gösterilmediğini belirtmektedir. Green psikanalizin sanat yapıtına uygulanması konusunu öylesine önemsemiştir ki bu alandaki en önemli yapıtlarından biri olan Bağların Çözülüşü (La Déliaison) isimli kitabını “uygulamalı psikanaliz”in[2] mümkün olduğuna inanmayan meslektaşlarına ithaf etmiştir.

Türkçede yerleşmiş olan “uygulamalı psikanaliz” ifadesi İngilizcedeki “applied psychoanalysis”in kelimesi kelimesine çevrilmesiyle dilimize geçmiş ama özgün fikri tam olarak karşılamayan bir ifadedir; özünde psikanalizin ruh sağlığı alanı dışına uyarlanması ifade edilmektedir. Uygulamalı psikanaliz, genel olarak kültürel görüngülerin anlaşılmasını derinleştirmek için ruhsal belirlenimcilik, bilinçdışı zihinsel işleyiş, çoklu belirlenimcilik, yoğunlaştırma, yer değiştirme, simgesel anlatım, aktarım, yüceltme gibi temel psikanalitik kavram ve ilkelerin kullanımını içerir. Sigmund Freud’un büyük yapıtında, “klinik psikanaliz” ile paralel olarak “uygulamalı psikanaliz”i de etkin bir şekilde kullandığı pek çoğumuz tarafından iyi bilinmektedir. Freud, metapsikolojik ve psikoseksüel gelişim kuramlarını sadece bireyi ve bireysel psikopatolojiyi yorumlamak için değil, aynı zamanda şakaları, sakar eylemleri, heykel, resim, edebiyat gibi sanat yapıtlarını, dini, medeniyeti ve insanın savaş ihtiyacını “açıklamak” için de kullanmıştır. Salman Akthar (2018) Textbook of Applied Psychoanalysis kitabında “psikanalizin ilk yıllarında psikanalitik düşüncenin seans odası dışındaki konulara genişletilmesi ayrıcalığı büyük ölçüde Freud’un kendisine ayrılmıştır” (s. xxxi) ifadesine yer verir. Elbette, ilk analistler arasında artistik patinaj, satranç, resim, demokrasi ve suç gibi çeşitli konularda makaleler yazan bazı isimlerin bulunduğunu, ancak bunların kahir ekseriyeti için klinik meselelerin ana endişeleri olmaya devam ettiğini ve sosyokültürel görüngüleri anlama girişimlerinin daima sınırlı kaldığını ifade etmiştir (Akthar, 2018).

Green, sadece psikanaliz alanında özel kavramsallaştırmalar geliştirmiş ve katkılarıyla psikanalizi zenginleştirmiş üretken bir analist değil aynı zamanda yetkin edebiyat ve felsefe bilgisiyle çağının önemli bir entelektüelidir de. Green’in düşüncesi ve özgün katkıları tüm dünyada psikanalizle ilgilenen herkes tarafından bilinmektedir. Nitekim kitapta Green ile söyleşiyi yapan ve yazıya aktaran edebiyatçı Dominique Eddé de kitabın başına koyduğu yararlı önsözünde, bu kitabı yayına hazırlayıp sunmaktan maksadının, Green’in düşüncesine dair bilinenlere bir yenisini eklemek değil genel olarak Green’in en az bilinen yönüne, “psikanalizin sanat yapıtına uygulanmasına” kapı aralamak olduğunu özellikle belirtir.

Kitabın önsözünde edebiyatçıyla psikanalistin karşılıklı ilişkileri ve her ikisinin ayrı ayrı bilinçdışıyla ilişkileri üzerine giriş mahiyetinde sunduğu yararlı bilgilere ve açıklamalara yer veren Dominique Eddé, yazının psikanaliz yöntemi tarafından araştırılmasının nasıl bir macera olabileceğini özellikle Green’in metin ile bilinçdışı arasındaki ilişkilerin açığa çıkarılmasını amaçlayan, (henüz Türkçeye çevrilmemiş) Bağların Çözülüşü (La Déliaison) ve Fazladan Bir Göz (Un oeil en trop) başlıklı kitaplarını okuyarak kavradığını vurgular.

Eddé’nin belirttiğine göre, kitabın kaynağını oluşturan söyleşiler 2000 ila 2001 yılları arasında yapılmış ve söyleşi süresince ele alınacak yazarlar özellikle Green tarafından seçilmiştir. Bu yazarlar arasında Freud’un üç çağdaşı da vardır: Proust, Conrad ve James. Söz konusu yazarların her biri bilinç ve zihin üzerine düşünmüş, görüşler ortaya koymuş kişilerdir: Kimileri bilinci bir keşif ve bir meydan okuma alanı olarak görürken kimileri bilinci ahlaki olarak görmüş ama hepsi de zihni zaaf ya da çöküş riskleriyle birlikte kendi anlayışlarına göre yorumladıklarını yapıtlarında ortaya koymuşlardır.

Eddé, genel olarak söyleşi kitaplarının, ne yazının avantajlarına ne de sözlü bir sohbetin canlılığına sahip olduğunu belirterek, konuşmaların işlenmemiş, doğaçlama niteliğini korumanın, mümkün olduğu kadar az düzeltmenin özellikle bu kitap için yerinde olacağı fikrini benimsediğini belirttikten sonra, bu söyleşiler sırasında André Green’le karşılıklı söyleşmenin kendisi için nasıl bir deneyim olduğunu şu ifadelerle aktarır: “Söyleşilerin yazılı metninde Green’in sesini aktarmanın imkânsız oluşu üzücü. Green’in çok özel bir tarzı var, bir düşünce uğruna hiddetlenerek -görünür bir neden ve saptanabilir bir düşman olmaksızın- savaşa giriyor; sanki nihai kanıt olarak, buluşlarının aynı zamanda ganimet değeri taşıması gerekiyor.” (s. 12). Ve Winnicott’un (1958) “ötekinin yanında yalnız kalma yetisi”nden yola çıkarak Green’in ötekinin yanında düşünen yalnız bir adam olduğunun söylenebileceğini ekler.

Green, psikanalizin edebiyat yapıtına uygulanmasıyla ilgili süregelen görüş ayrılıklarını ve tartışmalı durumları bir arka plan olarak sunduktan sonra kendi görüşlerini açar: “Analist edebiyat yapıtının okurudur. Okumaları onda duygulanımsal hareketlere neden olur ve bilinçdışına bağlamakta zorluk çekmediği tezahürleri tanıma süreçlerine yol açar. Bu yönüyle analist aslında metnin etkisine maruz kalan kişidir.” (s. 15). Bu  bağlamda düşünülünce yazarı değil yapıtı analiz etmenin söz konusu olduğu açıkça görülür.

Green psikanalizin genel olarak sanat yapıtına, bu kitapta ise edebiyat eserine uygulanmasında psikanalist olarak kendisini her şeyi bilen, tümbilir (omniscient), ermiş kişiden çok, yazarın seslendiği anonim okur tarafına yerleştirdiğini belirtir. Bazı istisnai durumlarda incelemesini uygularken araştırmasını biyografiye kadar götürdüğünü, öyle zamanlarda özellikle yazarın yaşamı ve yapıtıyla bağlantılı çok zengin ayrıntılar keşfedildiğini ekler.

Psikanalizin edebiyat yapıtına uygulanmasına karşı psikanalizin içinden ve dışından gelen itirazlara özellikle değinen Green, itiraz getiren çevreleri kendince kategorilere ayırır: Bilimciler, edebi analistler ve yaratımlarının analiz edilmesinden, şahsen “psikanalize tabi tutulmaktan” hoşlanmayan yaratıcılar. İlk ikisine değilse de üçüncü gruba dair ayrıntılarına girilmeye değer görüşlerine burada yer vermek isterim. Birilerinin yapıtının öznel köklerini açığa çıkarmaya girişmesinin, bir yazar için kolay kabul edilebilir olmayabileceğini vurgulayan Green, her yazarın aşkın bir işlevin taşıyıcısı olduğu gibi yazarlığına dair gizemli bir görüşü de kendinde barındığını ileri sürer. Ona göre yazar, neredeyse mucizevi gizemle bezeli bu aşkın işlevi nedeniyle, yazısının kurgusunu didikleyen her türlü ruhsal analizden kendini koruması gerektiğine inanır. Yazar psikanalitik eleştiriyi sadece ruhsal analizler sonucunda patolojize edilmekten endişe duyduğu için reddetmez, Green’e göre edebi yapıtın kaynağı bilinçdışı ise, yazar açısından analistin davetsiz müdahalesinin iyi bir haber olarak karşılanması için kesinlikle bir sebep yoktur. Kaynağın ne olabileceğinin zihinlerde aşağı yukarı şekillenmeye başlaması yaratıcı için iyi bir haber değildir, yapıtının nesnesi daha da gizemli ve daha büyüleyici kalsın diye kökenlerin bilinmemesi için her şeyi yaptığına göre kesinlikle kötü bir haberdir ve kendi aşkın işlevini korumayı hedefleyen bariyer görevi gören demir perdeyi anında indiriverir. Oysa gizemin üzerindeki örtünün kaldırılmasına direnmek Green’e göre, bir psikanalistin saygı duymaya razı olamayacağı dinsel bir tutumdur.

Onca itiraza ve koparılan kıyamete karşın Green’e göre potansiyel analiz edilen, herkesin sandığı ve korktuğu gibi yazar değildir oysa. Analisttir. “Analist metnin analiz edilenidir.” Kitapta “Yazı ve Ruhsal Yaşam” isimli bölümde Eddé’nin titizlikle Green’e yönelttiği ayrıntılandırıcı sorularla Green bu konudaki görüşlerini şu şekilde netleştirir: “Analist metnin analiz edilenidir dediğimiz zaman kendimizi yapıtın söylemi denen şeyle karşı karşıya buluruz ve tam olarak yapıtın söylemi diyorum, metin demiyorum. Peki, bu söylem nedir? Metin ve metnin yankılarıdır. … Bu sabit bir söylemdir, sabitlenmiştir ve dolaşımdadır. … Bir metin okunduğu zaman okurda ne ölçüde metnin yankılarına ne ölçüde okurun kendi içindeki yankılara bağlı olduğunu çok iyi bilmediğimiz iç tepkilere yol açar.” (s. 21). Bu ifadeleriyle Green adeta klinik çalışmalarımızdaki aktarım-karşıaktarım tepkilerine ilişkin anlayışını bir seviyede metin ve okuru arasındaki ilişkide yeniden yorumlayarak ele alır ve sonra da Winnicott’a gönderme ile metin ile okuru arasında tüm bu yankısal ve çağrışımsal etkileşimleri içine alan geçiş niteliğindeki “ara alan” kavramını ileri sürer.

Yazı ve Ruhsal Yaşam” başlıklı ilk bölümün sonralarına doğru, bölümün adından da anlaşılacağı gibi, bir tarafta yazı, edebiyat eseri üretmek ve yaratıcılık ile genel olarak ruhsal yaşam, ruhsal olarak hastalanma, akıl hastalığına yakalanan yazarlar ve psikopatolojik eğilimler arasındaki ilişkilere yönelik kışkırtıcı görüşlerini ortaya koyar. Bunlardan en çarpıcı olanını, duyanları isyan ettireceğinin bilinciyle açıklıkla ifade ettiği şekliyle aktarıyorum: “Çok büyük yazarların önemli bir kısmının en temel kaygısı edebiyat değildir. Edebiyat, zihinsel uğraşlarının hakiki nesnesi olan ruhiçi [ruhsallık içi] gerçekliklerinden bir şeyler iletmeyi denemek için bir araçtır.” (s. 26). Sonra da Proust, Artaud ve Genet üzerinden verdiği örneklerle görüşlerini destekler. Bunlardan Proust ile ilgili olan kanımca burada aktarılmaya değerdir: “Yakalanan Zaman’da Proust’un takıntısının bunun nasıl işlediğini öğrenmek olduğu anlaşılıyor: Yazı değildir, ruhsal yaşamdır. … Proust öncelikle yazardır, tamam, ama yazısı ne istiyor? Ruhsal yaşamın derinliklerinden bir şeyleri geri getirmek istiyor. ‘İade etmek’ istediği şey bu. Ruhsal yaşam ile yazı arasında ayrım yapılabilir mi? … Amacı yazılı cümle ya da yapıt değildir, ‘gerçek’ amacı (hakikatle ilgili olan amaç, hakiki amaç) içinde taşıdığı anlamadığı ve ‘ruh’ [ruhsallık] denen şeydir.” (s. 27). Tam bu noktada bu görüşlerini tüm sanat alanlarına, tüm sanat yapıtı üreten sanatçılara genişletir. Ressamlar için de müzisyenler için de aynı şeyin geçerli olduğunu belirttikten sonra “nasıl bilimin nesnesi fiziksel gerçeklikse, sanatın nesnesi de ruhsal gerçekliktir. Yalnızca sanatta arayan kişi ile arayışın nesnesi birdir.” (s. 27) diye ekler. Proust’un Yakalanan Zaman’da söylediği “biliminsanı için deney neyse yazar için de izlenim odur” sözünü, Green, izlenimin zihinsel bir çalışma içerdiği olgusunun atlanamayacağını belirterek kendi görüşleriyle açımlamaya tabi tutar. Ona göre, izlenimin içsel bir çalışma içerdiğinin tek tanığı olan istemsiz bellek bastırılmış olanı geri getirdiğinde (Freud, 2002) Proust’un içsel olarak gerçekleşen çalışmaya ilişkin belli bir kavrayış edinmesini sağlar. İçsel ruhsal çalışma ise arzu, düşlem, duygulanım gibi belli bir takım dürtü türevlerinin eşliğinde gerçekleşir ve izlenimlerin oluşmasında belirleyicidir diğer bir deyişle başat roldedir.

İlk başta sansasyonel görünen görüşlerinin altını yeni ilhamlar veren düşünceleriyle kıvrakça ve tatmin edici bir biçimde dolduran Green kitabın “Define Avı” isimli bölümün başında bilinçdışının hiçbir şekilde dil gibi yapılanmadığı görünüşünü belirttikten sonra Lacan ile fikir ayrılığını netleştirir. Söz (bilinçli) ile yorum (önbilinç aracılığıyla bilinçdışından beslenen) arasında şeylerin temsilleri, duygular, dürtüsel hareketler, bilinçdışı düşlemler gibi bilinçdışı ruhsallığı belirleyen özel niteliklerin devreye girdiğini ifade eder. Bilinçli söz, konuşma ya da yazı, bilinçdışı ruhsallığı uyarsa ve tüm bunların söze çevrilmesi gerekse de söze yabancı başka işleyiş rejimleriyle hep karşılaşılacağını ve sözle bağlantıyı engelleyen dirençlerin aşılması gerekeceğini vurgular.

Freud’a göre bilinçdışının yalnızca şeylerin temsilleriyle oluştuğunu hatırlayacak olursak, söz ve yazının bilinçdışından dışlanmış olduğunu görebiliriz. Yazarın giriştiği şey o define avıdır, dilin beslenmek için ihtiyaç duyduğu dilsel olmayan şeyin peşine düşmektedir. Gözlemlerine göre özellikle bazı yazarların ruhsallığın sahnesinde olan bitenle diğerlerine göre daha fazla uğraştığını ifade eden Green onlarda bilinçdışından önbilince doğru bir geçirgenlik, esneklik olduğunu ileri sürer. Tam da burada yazar analizanlarıyla analiz deneyimlerini açan Green, analitik çalışmanın bilinçdışından yüzeye çıkarmayı başardığı her şeyin yazının hizmetine girdiğini ama yaşamlarını etkilemediğini ifade eder. Analizin bazı evrelerinde ise ona göre tüm yazarların analizle ilgili korkulu rüyası olan yaratıcı üretimin durması deneyimini yaşadıklarını ama bunun çoğunlukla geçici olduğunu vurgular. Bu noktada yazı çalışması ile ruhsal çalışmanın birbirlerine paralel düzlemlerde işlediklerini ve yazı serüveninin, bilinçdışı ile önbilinci yöneten ilişkilere tabi olduğu görüşünü ortaya koyar. Ruhsal aygıtın kendi çatışmaları, gereksinimleri, arzuları, uzlaşmaları olduğunu ve bunların içsel olarak çalışılıp çalışılmamasına bağlı olarak yazıyla sözel dile dönüşümün her zaman kolaylıkla mümkün olmadığını, yazıyla sözel dile dönüştürmenin açılıp kapanıyor oluşu gerçeğinde yazarın yalnızca sonucun tanığı olduğunu ileri sürer. Bu açılış ve kapanış hareketinin neye bağlı olduğunun ise bilinemediğinin altını çizer. Kanımca Green burada daha önce belirttiği ve yazarlara özgü bir ayrıcalık olarak tanımladığı bilinçdışı ile önbilinç arasındaki geçişkenliğin her zaman sabit akışkanlıkta olmayabileceğini ve zaman zaman akışkanlığın kapanıklık seviyesinde iyice azabileceğini vurgulamaktadır. Green yine kendi analiz çalışmalarındaki deneyimlerinden yazının analiz tarafından kısırlaştırıldığına hiç tanık olmadığını özellikle belirtir. Buna karşılık yazarların ekseriyetle analizden uzak durmalarını, nevroz dahil olmak üzere ruhsal ekonomilerine dokunmaya cesaret edilecek olursa, bu dengenin artık yazmalarına izin vermeyecek şekilde değişmesi korkusuyla savunmalarına asla dokunulmasına izin vermemeyi, acılarını saklamayı tercih ettikleriyle açıklar. Sonra aklına gelen başlıca yazarların, Proust, James, Conrad ve Beckett gibilerin yazarlık serüvenlerinin şu ya da bu anında çeşitli biçimlere bürünen şiddetli ıstıraplara gark olduklarının altını çizer. Organik lezyonları olmayan işlevsel tipte somatik hastalıklar, kaygılar, depresyon, yazılarındaki karakterlerle özdeşleşmeye bağlı kişilik değişimleri ve hatta bazen hezeyanlar geliştirdikleri görülmüştür. Proust sonuna dek çalışarak ölür, James 1910’da ağır bir ruhsal krizden sonra önemli hiçbir şey yazmaz, Conrad bir depresyondan sonra yapıtının gerilemesine tanık olur. İntiharlar da olur. Bu noktada herkesin hastalanmaya hakkı olduğunu, hastalanmak için yazar olmaya gerek olmadığını ekledikten sonra kendi görüşünü ortaya koyar Green: “Benim varsayımım bu yazarların yazdıklarından hastalandıklarıdır.” (s. 53). Green’e göre artık yazamadıkları için hastalanıyor değillerdir. Yazamamaları sadece bir sonuçtur. Yazma arzularının içlerinde kımıldattığı, yüzeye çıkardığı şey yüzünden, gömülmüş, bastırılmış olanı dirilten ve kışkırtıldıktan sonra, yazı malzemesi haline gelmedikçe onlarda huzur bırakmayan şey yüzünden hasta olduklarını ortaya koyar. Green define avına çıkan yazarların iç dünyadaki dengelerin artık edebi yaratıma serbest alan bırakmayacak şekilde bozulabildiği bazı durumlarda adeta bu yolda avlandıklarını ifade eder. Ve bunu yazının bedeli olarak gördüğünü defaatle vurgular.

İleriki bölümlerden “Yüceltme” ile ilgili olanda adeta kavramı ters yüz ederek oldukça farklı yönlerine dikkat çeken Green “Olumsuzun Çalışması” isimli yapıtında olumsuzu tam da yüceltme gibi “yüce ve soylu” olarak adlandırılan etkinliklerle nasıl ilişkilendirdiğini ortaya koyar. Yüceltmeyi irdelerken Freud’un görüşlerinde 1920’den başlayarak beliren yer değiştirmelerden hareketle bir izlek hattı, izlek yolak üzerinden ölüm dürtüsü, narsisizm, cinsellikten arındırma, ideal benliğin etkisi bağlamında idealin zorbalığı gibi çok temel kavramlara değinir.

Bu bağlamda cinsellikten arındırma, libido yüklü uyarımı narsisizmde nesne libidosunun benlik libidosuna dönmesinde olduğu gibi narsisist uyarıma dönüştürmenin bir biçimidir. Öte yandan Freud’un yüceltme ile ilgili son görüşlerine göre, cinsellikten arındırma devreye girdiği andan itibaren zorunlu olarak ölüme teslim edilmiş bir alan oluşmaktadır. Bu bakımdan Freud’un 1920’den sonra yüceltmeyle ilgili geliştirdiği düşünceleri son derece gözü pek olarak nitelemektedir Green. Zaten Freud’un son metinlerinde de yüceltmenin ölüm dürtüsünün işi olabileceği ima edilmektedir. Green yüceltmeyle ilgili görüşlerini açımlarken Freud’a dayandırarak sunduğu bu arka planı verdiği örneklerle ileriye taşır. Yüceltmenin ancak yaşamın kısmi bir reddiyle elde edildiğini belirttikten sonra yaşamın reddini şu şekilde açar: “Arkadaşlarıyla futbol oynamaya gitmek varken, kitabın devamını merak ettiği için evde kalıp okumayı tercih eden çocuk” örneğini verir (s. 76). Başka bir yaşama, başka bir dünyaya girmek için kendini yaşamdan çekmek gerekir. Green’e göre kültürün dünyası yaşamın dünyası değildir. Bununla ilgili yani yüceltilmiş etkinliği yaşamdan daha önemli hale getiren sonuçlardan söz ederken yine edebiyat dünyasından yazarlar üzerinden çarpıcı örneklere değinir. Çalışmaktan ölen çok sayıda sanatçının durumunun tam da buna uyduğunu ileri sürer. Ölüm bu yazarları çalışmaya dalmışken yakalamış değildir; yapıtları, yaşamın şarkısını söylüyor olsa bile önemli bir ölümcül boyut taşımaktadır der. Green burada aşırı çalışmayı da ölüm dürtüsünün hizmetine giren etkinlikler kategorisinde gördüğünü ortaya koymuş olur.

Green kitabın son bölümü olan “Güzellik ve Ölüm”de Lacan’ın güzellik üzerine olan görüşleri üzerinden bu söyleşi kitabının adını neden Yazı ve Ölüm olarak seçtiğine açıklık getirir. Lacan’ın Seminerler’inden Psikanalizin Etiği isimli seminerindeki “Güzelliğin duygulandırıcı yanı her türlü eleştirel yargıyı bocalatır, analizi durdurur ve işin içindeki farklı biçimleri belirli bir karışıklığa, ya da daha çok temel bir körleşmeye sürükler. Güzelliğin etkisi bir körleştirme etkisidir. Ötede, bir şeyler daha olmaktadır, bakılamayan bir şeyler.” ifadelerine yer verir ve buradaki perde fikrini güçlü bulduğunu belirterek estetik, güzellik ve sanat yapıtı üzerine görüşlerini birlikte ifade ettiği son bir tartışma açar. Estetik heyecanın yaşama ait, yaşama dönük bir heyecan olmadığını anlamanın önemli olduğunu belirten Green, güzel olanın büyüleyiciliği ile körleştirici etkisinin biraz ötedeki dehşetli duyguyu görmeyi engellediğinin altını çizer. Pusuya yatmış saklı bir dehşet duygusunun temelde ölüme ve ölümlülüğe gönderme yaptığını ve bunun bütün büyük yapıtlarda olduğu söyler.

KAYNAKÇA

Akthar S, Twemlow S. (2018). Textbook of applied psychoanalysis, Londra ve New York: Routledge.

Freud, S. (1999). Jensen’in Gradiva’sındaki sanrılar ve düşler. (E. Kapkın, A. T. Kapkın, Çev.). Sanat ve edebiyat içinde, (s. 27-107). İstanbul: Payel Yayınları. (Özgün eser 1907 tarihlidir).

Freud, S. (1999). Leonardo da Vinci ve çocukluğunun bir anısı. (E. Kapkın, A. T. Kapkın, Çev.). Sanat ve edebiyat içinde, (s. 135-215). İstanbul: Payel Yayınları. (Özgün eser 1910 tarihlidir).

Freud, S. (1999). Michelangelo’nun Musa’sı. (E. Kapkın, A. T. Kapkın, Çev.). Sanat ve edebiyat içinde, (s. 235-266). İstanbul: Payel Yayınları. (Özgün eser 1914 tarihlidir).

Freud, S. (1999). Yaratıcı yazarlar ve gündüz düşleri. (E. Kapkın, A. T. Kapkın, Çev.). Sanat ve edebiyat içinde, (s. 121-135). İstanbul: Payel Yayınları. (Özgün eser 1921 tarihlidir).

Freud, S. (2002). Bastırma. (E. Kapkın, A. T. Kapkın, Çev.). Metapsikoloji içinde, (s. 140-153). İstanbul: Payel Yayınları. (Özgün eser 1915 tarihlidir).

Green, A. (1983). The dead mother. On private madness içinde, (s. 142-173). Londra: Hogart Press ve the Institute of Psychoanalysis.

Winnicott, D.W. (1953) Transitional objects and transitional phenomena. A study of the first not-me possesion. International Journal of Psychoanalysis 34, 89-97.

Winnicott, D.W. (1958). The capacity to be alone. International Journal of Psychoanalysis 39, 416-420.


* Yücel Yılmaz, psikiyatrist, Psike İstanbul bünyesinde psikanalist adayı olarak eğitimini sürdürmektedir.

[1] Dominique Eddé, (2020). Yazı ve Ölüm. Bir Psikanalistin Edebiyat Yolculuğu: Proust, Shakespeare, Conrad, Borges …  Metis Diyaloglar. (N. Demiryontan, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 2004 tarihlidir.)

[2] Yazı boyunca “applied psychoanalysis” karşılığı olarak “uygulamalı psikanaliz” ifadesi yer yer kullanılmış olsa da ele alınan eserde Eddé ve Green’in söyleşileri boyunca ağırlıklı olarak kullanmayı tercih ettikleri gibi “psikanalizin sanat yapıtına uygulanması” ifadesi kullanılmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s