Tehlike Altındaki Bir Karmaşa mı?

Jacqueline Schaeffer
Günümüzde, Freud’un insan zihninin inşasında temel olarak gördüğü düzenleyicinin yeniden gözden geçirildiğini görüyoruz. Bu düzenleyici, etik ve dil konusunda güven sağlayan ahlaki merci üstbenliğin mirasçısı, benliğin yapı ve sınırlarının koruyucusu olan Oidipus karmaşasıdır. Bu anlamda, birçok psikanalist bu konuyla ilgili şu soruları gündeme getiriyor:
Sınırları aşmak, cinselliğin paradoksu (Baldacci, 2018).
“Hâlâ Oidipus Karmaşası’ndan bahsedebilir miyiz?” (Chabert, 2009).
“Oidipus, neredesin?” Le socle d’argile adlı makalede, Hirt, yeni ebeveynlik biçimleri ve çeşitli cinsellikler karşısında baba figürünün kırılganlığını vurgular (Hirt, 2021). Lacan’a göre ise, aile bağlarının ve cinsel normların koruyucusu olan baba, modern çağımızda bir semptom ve çocuğun bu figürü temsil edebilmek için sürekli olarak icat ettiği bir kurgu hâline gelmiştir.
Eğer Baba Artık Üçgenin Bir Direği Değilse, Oidipus Karmaşası Neye Dönüşür?
Oidipus nitelikli örgütlenme tamamen bireysel ruhsallığa dairdir ve bilinç dışına aittir. Bu anlamda insani, toplumsal veya çevresel etkilerden mümkün olduğunca az etkilenir.
Bu organizasyonu, iki yönlü dönebilen dürtüsel bir devre önceler. Bu devrenin iki temel işlevi vardır: dürtünün tersine dönmesi ve kişinin kendine karşı dönmesi. Freud’a göre bastırma, “bilinçli ve bilinçdışı zihinsel faaliyetler arasında net bir ayrım olmadan gerçekleşemez”. Bu evre, “bastırmanın inşasından önce, egonun dürtünün dayatmalarına karşı ilk savunma girişimleri” olarak tanımlanır. Oidipus nitelikli örgütlenme de bu evrenin yerine geçer.
Oidipus Karmaşası, arzular ve özdeşimler arasındaki ilişkileri yapılandırır, sevgi ve nefret ilişkilerinde nesne seçimlerini belirler; kaybın etkisini ve kişinin kendisiyle, idealiyle olan kimliksel ilişkilerini, hemcins ve karşı cins ilişkilerinin boyutlarını düzenler.
Bu Düzenlemenin Önündeki Engeller Neler Olabilir?
Genellikle simgeleştirmenin yokluğu veya yetersizliği, narsisizm ile nesneler arasındaki zıt ilişkiler, bir geçiş alanı yaratma güçlükleri, anne-çocuk bağı ve ayrılığıyla ilgili sorunlar, birincil sahnenin düşlemsel yapılandırılmasının eksikliği, dışlanmaya, yas tutmaya ve depresyona katlanamama, ayrıca yıkıcılığın baskın olması öne çıkar.
Bu durumlarda, dürtünün çözülmesi, yatırımın geri çekilmesi, dürtülerin ayrışması gibi Freudyen kavramlar ile karşılaşırız. Oidipus karmaşası da bu noktada ulaşılması zor bir ideale dönüşür. Bu durum, dürtü, çocukluk çağı cinselliği gibi kavramlardan ve hatta metapsikolojik bilinçdışı kavramından tamamıyla uzaklaşılmasına bile neden olabilir.
Böylece karmaşa asla nihai bir çözüme ulaşmaz.
Bu Çatışmayı Çözümleyebilecek Düzenlemelerin Önüne Geçen Engeller Ne Olabilir?
Çoğu zaman, erken dönemde yaşanan travmatik olaylar narsisist eksikliklere yol açar. Bu eksiklikler, ikincil bastırmanın yeteri kadar etkili olmaması sebebiyle işlenemez hâle gelir. Bu bağlamda, birincil bağların, özellikle anne nesnesi ile olanın bozulması, cinsel dürtülerin ortaya çıkardığı uyarımları kontrol altına alınamaz hâle getirir. Bu tür durumlarda, bazı narsisist savunma biçimleri, dürtülerin çözülmesine karşı verilen mücadelede hayati bir işlev üstlenir. Tekrarlama zorlantısı ile bağlantılı olarak, karakter oluşumlarında ya da “nesnesizleştirici” ölümcül narsisizm gibi durumlarda (André Green’in ifadesi) gittikçe katılaşma eğiliminde olurlar. Eğer iğdiş edilme kaygısı, ayrılık ya da kayıp kaygıları Oidipus nitelikli çatışma tarafından işlenmemişse, bunlar narsisist kaygıları tekrar hayata geçirebilir ve hatta arkaik kaygılar durumunda olduğu gibi, bunların daha da ağırlaşmasına sebep olabilir.
Transcinsellik: Oidipus Karmaşasını Hedef Alan Özel Bir Tehdit
“Cinsiyet hoşnutsuzluğu” olarak ifade edilen terim, günümüz klinik alanını ve toplumu istila eden hızla yayılmakta olan bir ideolojidir. Bu bağlamda çocukların ve gençlerin toplumsal cinsiyet yerine biyolojik cinsiyet değişikliği talebinde bulunduğuna da dikkat çekmek gerekir.[1]
Bu gençler, kız ya da erkek fark etmeksizin, yalnızca “doğru bedende doğmadıkları” kanısından yola çıkarak kendilerini “trans” olarak tanımlıyorlar. Bu öznel “hissiyatın” bütün toplum tarafından meşru kabul edilmesini talep ediyorlar. Kimlik ve özdeşleşim zorlukları yaşayan bir ergenin “kendi bedenimde kendimi kötü hissediyorum” ifadesi, “doğru bedende doğmadım ve bunu değiştirmek istiyorum” cümlesine dönüştü. Bu noktada dogmaya dönüşen bir inançtan bahsediyoruz.
Freud’un hayatının son dönemlerine denk gelen, 1937’de kaleme almış olduğu “Sonlandırılabilir Analiz ve Sonlandırılamaz Analiz” başlıklı makalede, “Her iki cinsiyette de var olan kadınsılığın reddi, cinselliğin büyük gizeminin bir parçasıdır,” der. Kadınlığı reddeden bazı figürlerin, ergenliğin doğal bir aşaması olan çocukluk cinsel bisekseksüelliğinden yetişkin cinsel tercihine geçişte zorluk yaşadığı düşünülmektedir.
Birkaç Hipotez
Küçük Deniz Kızı Gözlemevi (Observatoire de la Petite Sirène, OPS)[2] internet sitesinde yayınlanan “Neden kızlar?” (Schaffer, t.y.) adlı makalemde, çoğunlukla genç kızları etkileyen bu olguya psikanalitik açıdan bir açıklama getirmeye çalıştım. Ne yazık ki bu olgu birçok yetişkinin, sağlık çalışanlarının da dahil olduğu, suç ortağı olduğu bir konu haline geldi. Bu hipotezleri, Oidipus karmaşasının ışığında sizlere tekrar sunuyorum.
Yok olan bir bilinçdışı mı?
Bu bağlamda bilinçdışı, yok saymanın ve hatta nefretin nesnesi hâline gelir. Bu gençler, kendilerini ebeveynlerinden ya da psikiyatrist ve psikanalistlerden daha iyi bildiklerini düşündükleri için psikolojik değerlendirmeleri reddederler. Kendi düşüncelerine karşı çıkanlardan uzak durur ve bu insanları “transfobik” olarak değerlendirirler.
Freud’un “Some Character-Types Met with in Psycho-Analytic Work” (“Psiko-analitik Çalışmada Karşılaşılan Bazı Karakter Tipleri”) (1916) başlıklı eserinde altını çizdiği gibi, kendilerini şöyle ifade edebilirler: “Biz istisnayız, kendimizi açıklamak zorunda değiliz.” Bu bağlamda, Oidipal üçgen yetki dışı kılınır.
Ergenliğe dair bir nefret mi?
Cinsiyet farklılığının en belirgin işareti olan kan lekesi, her şeyden önce kadın cinselliğinin belirmesine işaret eder. Adet dönemi utanç, tiksinti, kirlenmişlik hissi veya ihanet eden bir lekenin korkusuna yol açabilir. Aynı zamanda, anneyle özdeşleşim bağlamında ve babanın kadınlığa karşı tutumuna bağlı olarak bu durum iğdiş edilme, daha üstün bir seviyeye terfi etme veya kadınlığın kaderinin bir laneti olarak da yaşanabilir. Asıl yıkıcı olan, kadın cinsel organı olan vajinanın sahneye çıkması ve bunun artık inkâr edilemeyecek hâle gelmesidir.
Bununla beraber, erkek çocuklarını ve erkekleri, göğüslerin büyümesi kadar hızla hayrete düşüren başka bir değişim yoktur. Bu, genç bir kızı erkeklerin ve hatta bazen babası yaşındaki kişilerin rahatsız edici dikkatlerinin odak noktası hâline getirir. Pedofili ve ensest hakkında kaygı verici temsiller, göğüslerin bastırılmasına yönelik önlemler ve onları gizleyen kıyafetler giyme girişimlerine yol açabilir. Bu korku, cinsiyet farkı kadar kuşak farkını da hedef alır. Bu dönüşümden duyulan nefret, genç kızın bedenini tehlikeye attığı, bedeni üzerinde veya bedeni kullanarak kendini kurban ettiği ve yaraladığı özel ritüeller şeklinde tezahür edebilir.
Bu ritüellere kendini kesme, yaralama veya anoreksiya nervoza örnek verilebilir. Anoreksiya ve bulimia, benim ‘dişil kaygılar’ olarak adlandırdığım, bedenin açılıp kapanmasına dair kaygılardır ve bu kaygıların işlenemediğine işaret eder. Bulimik kişi, doldurmak eylemiyle, anoreksik kişi ise tüm çıkışları ve delikleri kapatma eylemiyle cevap verir. Erken yaşta hamile kalmak da bu duruma dair bir yanıt olabilir. Kendini yaralama ritüelleri, menstruasyon kanının kaçınılmazlığına karşı suni bir kontrol hissi uyandırabilir. Bu duruma, “cinsiyet hoşnutsuzluğu” teriminden daha uygun bulduğumuz “Ergenlikte Cinselleşme Kaygısı” (Anxiété de sexualisation à l’adolescence) adını verdik.
Çocukluk dönemi cinsel kuramına bir saplantı: Fallik monizm teorisi mi?
Bir kız çocuğunun cinsiyet değiştirme isteği, erken dönemde yaşamış olduğu hüsrana veya iğdiş edilmiş, eksik bir cinsel organ temsilinin verdiği aşağılanmışlık hissine mi bağlıdır? Freud’un “cinsiyet farkının anatomik algısının yarattığı travma” olarak adlandırdığı bu duruma karşı ilk savunma mekanizmalarından biri, Oidipus nitelikli çatışma sırasındaki fallik örgütlenmedir ve iğdiş edilme kaygısı burada başroldedir.
Bu kaygı çocukluk çağı cinselliği kuramından, yani tek cinsel organ olarak kabul edilen penisin narsisist olarak aşırı değere sahip olmasından gelir. Buna karşı ortaya konulan savunma ya hep ya hiç şeklinde, cinsiyet farkının tümden inkâr edilmesidir ve buna bağlı olarak kadın cinsel organı da iğdiş edilme ile özdeşleştirilir. Bu anlamda, iğdiş edilme kaygısı trans bireylerde inkâr edilmektedir. Bu kaygı, cinsiyet değişimi ameliyatı taleplerinde (ampütasyon veya yeniden yapma), bir eyleme geçişe[3] dönüşebilir.
Ancak bahsi geçen fallik örgütlenme ve beraberindeki iğdiş edilme kaygısı iki cinsiyet için kaçınılmaz bir aşamadır. Bunun sebebi ise bu geçişin cinsellik öncesi tümgüçlü anne imagosundan ve annesel hakimiyetten kurtulmayı sağlaması ve babaya yönelimi mümkün kılmasıdır.
Bu endişe sayesinde bir erkek çocuk, penisini muhafaza edebilmek için ensest arzularından vazgeçebilir. Baba ile özdeşleşim çerçevesinde, bir parçanın feda edilmesine karşılık bütüne sahip olmanın mücadelesini müzakere eder. Peki ya bir kız çocuğu, zaten bir bütün halinde olan bir içerinin müzakeresini nasıl yapabilir? Freud’a göre anne, bir erkek çocuğu için iğdiş edilmenin habercisidir. Bir kız çocuğu içinse, bekleyişin habercisidir: ‘Merak etme, bekle, bir gün senin de beyaz atlı prensin gelecek!’ Bir erkek çocuk, genellikle fethetmeye dayalı bir cinselliğe, yani penetrasyona yönlendirilir; anal dönem merkezli ve iğdiş edilme kaygısına odaklı bir şekilde organize olur. Bu da aktif olmak ve her türlü bekleyiş durumu üzerinde hakimiyet sahibi olmak anlamına gelir.
Oysaki kız çocuğu, hep bir beklentiye tabidir: önce bir penis bekler, sonra göğüslerini, sonra adeti, ilk defa yaşanacak olan cinsel birlikteliği bekler, sonra her ay bekler, penetrasyonu bekler, sonra bir çocuk bekler, sonra doğurmayı sonra sütten kesilmeyi ve bu böyle gider. Beklemesi hiç bitmez… Ve çoğu zaman bu deneyimlerin büyük bir kısmı, kendisinden ya da nesnelerinden gerçek anlamda kaybettiği parçalarıyla ilgili, kontrol edemediği ve simgeleştiremediği deneyimlerle bağlantılıdır. Bu deneyimleri, bir erkek çocuğunun bir organ kaybına dair kaygısı gibi simgeleştiremez, çünkü erkek gerçekte kaybedilmeyen bir organın kaybından korkar.
Babanın kendi kızının dişiliğini tanımasının bu noktada hayati bir önemi vardır. Baba bakışı, Winnicott’un ayna görevi gören anne bakışından farklıdır. Bu bakış, bir erkek tarafından arzulanmaya ve görülmeye dair olan arzunun temelindedir ve bir kadının dişilliğinin kaderini tayin eder. Babanın yatırımı, bir cinsel organın yokluğu veya iğdiş edilmiş edilmesine dair ortaya çıkan depresif riskin önüne geçebilir.
Yine de bu bir kızın cinsellik çağına dair bir sürü fikir üretmesini ve eğer bir penisi olsaydı her şeyin çok daha iyi olacağını düşünmesinin önüne geçmez. Onun bilinçdışı stratejisi de fallik mantığı benimsemek olacaktır. Buradaki penis hasedi (Freud, 1905)erotik değil narsisisttir. Amaçladığı şey penisin sembolü olan fallustur, güç sahibi olmanın ve değerli olmanın erkek egemenliğindeki yerini temsil eder. Bu, idealleştirilmiş ve hatta bazı kültürlerde kutsallaştırılmış bir simgedir.
Cinsellik öncesi kaygılara ya da çocuksu tümgüçlülüğe bir saplantı mı?
Bir genç kızın gelişimi, cinsiyet ve kuşak farkını ortaya koyan yasaklayıcı ve koruyucu bir üstbenliğin içselleştirilmesiyle sonuçlanan Oidipus nitelikli örgütlenmeye evrilmemişse veya ergen bu durumu inkâr ediyorsa, bu durum arkaik süreçlere başvurma riskini doğurabilir mi?
Arkaik oluşumlar her zaman dürtüsel, kimliksel veya özdeşleşimsel çatışmalar sırasında oluşan gerilemeleri beslemeye hazırdır. Bunlar, birincil narsisizmdeki “ben memeyim” birincil özdeşleşmesine ve “bebek majesteleri”nin tüm güçlülüğüne ve ilkel sürünün her türlü hakkı elinde bulunduran tiranına çağrışım yapar. Bu haklara kendi kendini doğurma, birincil sahneyi ve beraberinde getirdiği tüm özdeşleşimleri yok etme örnek gösterilebilir.
Bu çocuksu tümgüçlülük, insan yavrusunun prematüre, neotenik, tamamlanmamış durumda olduğu, nesneye bağımlı ve kendini güçsüz hissettiği birincil travmaya karşı bir savunma mekanizmasını temsil eder. İğdiş edilme kaygısının işlevi, çocukluk tümgüçlülüğüne bir sınırlama ve bir kapanış sağlamaktır.
Cinselliğe dair bir nefret mi?
Karşı cinse dönüşmeye karar vermek, cinselliğe olan bağımlılığımızdan ve diğer cinsiyetin organına sahip olmadığımız gerçeğinden kaçmak anlamına mı gelir? Böylece kadın bir nefret ve iğreti nesnesi hâline gelir. Bazı kızlar cinselleşmiş bedenlerine, göğüslerine ve yuvarlak kadınsı hatlarına karşı derin bir reddediş ve nefret duyarlar. Aynada kendilerine bakmaya veya fotoğraflarda kendilerini görmeye dayanamaz hâle gelirler. Bu anlamda cinsiyet değiştirme arzusu, cinselliği sonlandırma isteğini mu ifade eder?
Cinsel kimlik ile cinsel nesne seçimi sıklıkla birbirine karıştırılır. Trans bir kimlik talebi, kişinin kendisi ya da çevresi tarafından kabul edilemeyen eşcinsel bir eğilimin yansıması da olabilir. Bunun farkına varmak, daha olumlu bir evrim sağlayabilir.
Cinsiyet farkına dair bir nefret mi?
Freud, 1914’te Ernest Jones’a yazdığı mektupta şöyle der: “Sarf ettiği sözler ne kadar budalaca olursa olsun insanlığı bu utanç verici cinsel yükümlülükten kurtulmayı vaat eden kişi bir kahraman olarak kabul edilecektir.” Böylesi bir vaadin gerçekleşme zamanı geldi mi yoksa? Trans birey olma talebinde bulunan ergenler, modern zamanın kahramanları olabilir mi? Onlar için cinsiyetler arasındaki anatomik fark, kendilerini gerçekleştirmelerinin önünde büyük bir engel gibi görünüyor. Bu yanılsama, teknolojideki ilerlemelerle daha da güçleniyor. Bedensel sınırların dayattığı kısıtlamalardan kurtulmak, çağdaş “transhümanizm” akımıyla da bir o kadar uyumlu bir durum.
Cinsiyet değiştirmek veya “ikilik dışı” (“non binaire”)[4] bir birey olarak cinsiyet farkına tabi olmamak, bir nefret nesnesi hâline gelmiş birincil sahnenin acısına ve Oidipal vazgeçişin açtığı yaraya karşı bir zafer şekli de olabilir. Özdeşleşim unsurlarının ve bunların aktarımının reddi, ebeveynlere ya da genel olarak öğretmenler ya da sağlık çalışanları gibi yetişkinlere karşı bir nefrete dönüşebilir.
Kendiliğinden seçilen cinsiyet, cinsiyet stereotiplerini çözmek yerine bunları güçlendirir. Aslında bu en katı seçimdir çünkü ruhsal biseksüelliğin getirdiği esnekliği ortadan kaldırır. Artık cinsiyet farkının gizemine yer kalmamıştır. Erkek ve kadın stereotiplerinin yumuşadığı ve bazen ortadan kaybolduğu bir dönemde, cinsiyet farkına yapılan atıfların yeniden radikalleşmesine mi tanık oluyoruz?
Aslında bu yaklaşım, ruhsal biseksüalitenin inkârıdır. Oysa bu biseksüellik, hiçbir şekilde kimlik oluşumuna dair değildir, özdeşleşimler arasında gidip gelen bir oyun üzerine kuruludur. Varsanımsal ve düşlemsel faaliyetlerin tüm olasılıklarını da içinde bulundurur. Aranan özgürlüğün simgesi aslında ruhsal biseksüelliğin kendisinde bulunmalıdır.
Freud (1937), “dişilliğin reddini” bir katılaşma olarak adlandırdığında, bunun amacı dişiliğin ötekiyle olan ilişkisine de de işaret etmekti. Bu dişillik, kadın ya da erkek fark etmeksizin, kişinin kendinde ve başkalarında evcilleştirmesi gereken bir ötekiliktir. Karşılaşmalar ancak bu şekilde meydana gelebilir. Cinsiyet değiştirmek ister erkek ister kadın olsun, ruhsal dişiliği kendi içine katmayı reddetmek, dolayısıyla ötekiliği reddetmektir.
Tüm güçlü anneye karşı duyulan bir nefret mi?
Cinselleşmiş bedene duyulan nefret, anne bedenine duyulan nefrete de işaret edebilir. Freud’a göre anne, çocuğuna bir penis vermediği için kız çocuğu tarafından en nefret dolu suçlamaların hedefi olabilir. Bu bağlamda, kız çocuğu Oidipal süreçteki nesne değişimi hareketiyle babasına yönelmek yerine, annesine karşı sevgi-nefret ilişkisinde saplanıp kalabilir ve her türlü özdeşleşimi reddedebilir.
Tümgüçlülük ve tümyeterlilik düşlemlerinin ağır bastığı anoreksik ergen kızlar için saflık, nefret edilen anne bedenine bir bağımlılık olarak görülen her türlü maddeden kaçınmaktır. Anneye ait her türlü besini, dışkıyı ve elbette regl kanamasını pislik olarak yoğunlaştırır. Karın boşalır, incelir, kan çekilir. Bu nefret, yaşam ve yıkım gücüne sahip olan kutsal anaç figürleri; yaşam, bereket ve ölüm tanrıçalarına atfedilen hayat verme ve öldürme gücünü elinde tutan tümgüçlü arkaik bir anne imagosunu hedef alır.
Cinselleşmiş bedeni değiştirme arzusu kendini yeniden doğurma arzusudur. Bunu, tümgüçlü anneye karşı bir meydan okuma veya bir intikam olarak düşünebilir miyiz? Françoise Héritier’ye göre (1996), hem erkek hem de kız çocuğu dünyaya getirme cesareti ve küstahlığına sahip bir anne, tahammül edilemez bir biseksüelliğin simgesidir. “Babayı öldüren kadın değildir” diye yazmıştır Lou Andreas Salomé (1927). Ancak kendini yeniden doğurma eylemi ile kızlar, annelerini öldürme fantezisini gerçekleştirebilirler. Bu şu şekilde ifade edilebilir: “Beni bir kız olarak doğuran sensin, anne. Benim kendi cinsiyetimi seçme ve değiştirme hakkım var. Ben kendi kendimin yaratıcısıyım.”
Günümüz sosyal evrimini göz önünde bulundurduğumuzda, bu üreme yetisine sahip annenin öldürülmesi, ilkel sürünün tiranını öldüren oğulların ittifakına benzer şekilde kızlar arasında bir ittifak oluşturur mu? Bu bağlamda, erkek cinsine duyulan nefret etrafında radikal bir feminizm topluluğundan bahsedebilir miyiz? Sosyal medyanın da bu eğilime davetiye çıkardığının altını çizmek gerekir.
Sosyal bulaşıcılık: Sosyal medya tarafından beslenen bir durum mu?
Cinsiyet hoşnutsuzluğu, “sosyal olarak bulaşıcı” bir niteliğe sahiptir. Bugünlerde, sosyal medya bu durumun yayılmasını arttıran en büyük faktörlerden biridir. Hatta gözlemlenen bazı başka sıkıntıların da özellikle pandemi dönemindeki karantinalar sırasında gençler arasında aşırı sosyal medya kullanımı ile ani bir artış gösterdiği gözlemlenmiştir. Bu tür bir yayılma, “histerik bulaşma” olarak adlandırabileceğimiz olguyu sorgulamamıza neden oluyor. Aynı Orta Çağ’da kilisenin cadılık suçlamalarını hızla yayılması gibi. Dönemin modası, ideolojileri ve doktrinleri tarafından baştan çıkarılanlar gibi.
Yeni bir din mi?
Biyolojik ve anatomik bedenden kurtulmak isteyip bilinçdışı alan ve bilinçle olan ilişkileri yok saymaya çalıştığımızda bir aşkınlık durumu ile karşı karşıya kalıyoruz. “Yanlış bedende doğduklarını” söyleyen ergenler, “gerçek cinsiyetleri”, “gerçek kimlikleri”, “otantik benlikleri” ile bu sayede tekrar buluştuklarını ifade ediyorlar. Bunlar, gizemli bir yeniden doğma arzusunu taşıyan sözlerdir.
Oysa erkek ya da kız olarak doğmak biyolojik bir gerçeği yansıtır. Cinsel belirsizlik, interseks ya da hermafroditlik gibi istisnai durumlarda uygulanan bir pratik olan cinsiyet atanması günümüzde sorgulanır hâle geldi. Artık tek atama düşlemsel boyutta olan, ebeveynlerin bilinçdışı ve henüz doğmamış bir çocuk için belirlenmiş bir cinsiyet dileği. Özetlemek gerekirse buradaki asıl amaç, “yeteri kadar iyi” olarak kabul edilen bir aile çerçevesine de saygı duyarak çocukların ve ergenlerin fiziksel ve psikolojik sağlığını korumaktır. Küçük Deniz Kızı Gözlemevi’ndeki (Observatoire de la Petite Sirène- OPS) misyonumuz da budur.
“Geri dönüş” (detransition) süreçlerinde, ki bunlar giderek artmaktadır, kızlar taleplerinin aslında cinsiyetle ilgili bir rahatsızlıkla değil de teşhis edilmemiş ve dolayısıyla ele alınmamış bir patolojiyle ilgili olduğunu kabul etmektedirler. Bu durum danışanlar arasında da bir tür tümgüçlülük düşlemi olarak ortaya çıkmıyor mu? Bir ergenin tümgüçlülüğünden vazgeçmeyip umutsuzca sürdürdüğü gerçeklik inkârına boyun eğerek bu inkârın suç ortağı olmuyor muyuz? Kişiliğini, kendisi hakkındaki düşüncesiyle örtüştürme çabası, en korkutucu totaliter düşüncelerden biri değil midir?
Sözde “trans kimlik talebine tolerans”, bir çocuğun ve bir ergenin gelişiminde yapılandırıcı olan, otorite sağlayan her türlü referansı inkâr etmektir. Cinsiyetler arasındaki fark ve nesiller arasındaki fark gibi medeniyetin temel direkleri, günümüz toplumunun değişimiyle tehdit altında mı? Michel Ody’nin deyimiyle, Oidipus’un her türden zihinsel işleyişte, farklılık ve üçüncülüğün garantisi olarak temel bir “çekici” olduğunu, bu anlamda yok edilemez temel bir referans olarak kaldığını bilmek bizi rahatlatabilir.
Çeviren: Zeynep Büyükkeser
Kaynakça
Baldacci, J-L. (2018), Dépasser les bornes, le paradoxe du sexuel, Presses universitaires de France.
Chabert, C. (2009). Le complexe d’Œdipe existe-t-il encore ? Revue Adolescence, 27, 1.
Freud, S. (1905). Three Essays on the Theory of Sexuality (1905). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt VII (1901-1905), 123-246.
Freud, S. (1914). Letter from Sigmund Freud to Ernest Jones, May 17, 1914. The Complete Correspondence of Sigmund Freud and Ernest Jones 1908-1939, 28, 279-280.
Freud, S. (1916). Some Character-Types Met with in Psycho-Analytic Work. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIV (1914-1916), 14, 309-333.
Freud, S. (1937). Analysis Terminable and Interminable. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XXIII (1937-1939), 209-254.
Héritier, F. Masculin/feminine. La pensée de la difference. Paris, Odile Jacob, 1996.
Observatoire petite sirene (t.y.). Google.com içinde. 27 Kasım, 2024 tarihinde, https://www.observatoirepetitesirene.org/quisommesnous adresinden alınmıştır.
Andreas-Salomé, L. (1927). Letter from Lou Andreas-Salomé to Freud, November 6, 1927. Sigmund Freud and Lou Andreas-Salomé Letters, 89,168-170.
Schaffer, J. (t.y). Pourquoi les filles? Kasım 24, 2024 tarihinde https://www.observatoirepetitesirene.org/post/papier-de-jacqueline-schaeffer-n-4adresinden alınmıştır.
Jacqueline Schaeffer. Paris Psikanaliz Cemiyeti (SPP) onursal üyesi, formasyon psikanalisti ve süpervizörüdür. Revue française de psychanalyse ve Débats de psychanalyse dergilerinin editörlüğünü yapmıştır. Psike İstanbul Psikanaliz Derneği’nin kuruluş yıllarında 2004-2012 arası psikanalist adaylarının formasyon seminerlerinde eğitmen olarak yer almıştır. Psikanalitik çalışmaları cinsellik, kadınlık ve dişil konularına odaklanır. Bu konularda yayımlanmış pek çok çalışması vardır. Kitaplarından bazıları: Le féminin: Un sexe “autre” (Dişil: “Öteki” Cinsiyet) (2022), Qu’est la sexualité devenue ? : divan et société (Cinselliğin Yeni Halleri: Divan ve Toplum) (2017), Le refus du féminin (Dişilin Reddi) (1997). Türkçede yayımlanmış iki makalesi vardır. “Kadın Ne İster? Ya da Dişilin Rezaleti” (Kadınlık Yeniden içinde, B. Habip (Haz.), İthaki, 2003) ve “Kadın Kanının Kırmızı İpliği”, Cogito: Annelik (sayı 81, Yapı Kredi Yayınları, 2015).
Zeynep Büyükkeser. İstanbul Saint-Joseph Fransız Lisesinden mezun olduktan Fransa’nın Lyon şehrinde psikoloji lisasını ve ardınan psikanalitik klinik psikoloji yüksek lisansını tamamlamıştır. Paris’te ve İstanbul’da yetişkinler ve ergenler ile çalışmayı sürdürmektedir.
[1] Türkçe’de gender ve sex kelimelerinin anlamını cinsiyet kelimesi karşıladığı için metinde toplumsal cinsiyet genre, biyolojik cinsiyet kelimesi ise sex yerine kullanılmıştır-ç.n.
[2] Küçük Deniz Kızı Gözlemevi, aralarında psikanalistlerin de bulunduğu profesyonel uygulayıcılardan ve araştırmacılardan oluşan multidisipliner bir kolektiftir. Reşit olmayanlar arasında yeni “cinsiyet hoşnutsuzluğu” ve trans kimliği teşhislerindeki büyük artışın gözlemlenmesiyle oluşturulmuştur. Bu kişilerin ağır, sistematik ve acil tıbbi bakımın önünü açmıştır (OPS, 2024)-e.n.
[3] Eyleme geçiş, zihinsel olarak işlenemeyen bir sıkıntının eyleme geçerek ifade edilmesi anlamına gelen psikanalitik bir terim olarak kullanılmıştır-ç.n.
[4] Non binaire, ifadesi kadın-erkek olarak ikiye ayrılmış toplumsal cinsiyet rolleriyle kendisini tanımlamayı reddeden bireyler için kullanılır -ç.n.
Bir yanıt yazın