Oidipus’un değil Pentheus’un Dünyası: Sapkının Dili ve Sapkın Pakt [1]

Yücel Yılmaz
Analitik ilişkinin hakikat sevgisine -yani gerçekliğin tanınmasına-
dayandığını ve her türlü sahtekarlığı ya da aldatmacayı
engellediğini unutmamalıyız.
Freud, S. 1937, s. 247.
Giriş
Sapkınlık olunca konu, Yunan trajedilerinden Sofokles’in Kral Oidipus’u değil, Euripides’in Kral Pentheus’u söz konusudur. Nasıl nevrozlar Oidipus ve annesi (karısı) Iokaste ile ilişkisi üzerinden ele alınır ve işlenirse, Ofra Eshel sapkınlığın da Pentheus ve annesi Agave ile ilişkili olarak incelenebileceğini ileri sürer (Eshel, 2005, s. 1080). Her iki oyunun farklı yönleri vardır, ancak ikisinin de Thebai’de geçiyor olması ortak özellikleridir.
Mitolojiye göre, Kral Pentheus, kadın kılığına girerek, annesi Agave ve kız kardeşleri tarafından yönetilen Bacchantes’in eğlencesini gözetlemeye çalışır. İfşa olur ve yakalanır. Yalvarmalarına rağmen, oğlunu vahşi bir hayvan olarak gören annesi, oğlunu parçalarına ayırarak öldürülmesine vesile olur. Kimileri Pentheus’a ilk saldıranın annesi Agave olduğunu, kolunu ve sonra kafasını kopardığını anlatırlar. Aynı anlatıya göre annesi Agave, Pentheus’un koparılan başını bir çubuğa oturtup Thebai şehrine getirir, ancak babası Kadmos’la karşılaştıktan sonra kimin kafası olduğunu anlar. Ölenin oğlu olduğunu anlayan Agave, keder ve deliliğe kapılır. Pentheus öldürüldükten sonra, Pentheus’un eşi Menoeceus adında bir çocuk doğurur. Menoeceus, Kreon ve Iokaste‘nın babasıdır ve Oidipus‘un da büyük babasıdır (Pentheus, 2024).
Görüldüğü gibi buradaki mitolojik soy ağacında Pentheus ve Oidipus anne tarafından akrabadırlar.
Ofra Eshel’e göre,
Şiddetli sapkınlık artık Oidipus nitelikli bir dünyada değil, travestilik ve röntgencilikle başlayan, teşhircilikle devam eden ve sado-mazoşist şiddete ve yamyamca cinayetlere kadar uzanan Pentheus’un dünyasında kök salmıştır. Bu, bir annenin deliliğinin ve sapkınlığının, dengesizliğin ve orjik sarhoşluğun karışımının ve arzu ritüellerinin yıkım ve ölümle birleşiminin hâkim olduğu bir dünyadır (Eshel, 2005, s. 1080.)
Metinde sapkınlık, sadece cinsel ilişkiyi ve cinsel alanı değil, artık genel bir ruhsal yapıyı niteler hâle gelmiş olan sapkın kavrayış üzerinden ele alınacaktır. Günümüzde sapkınlık, cinsel sapkınlıkların ötesinde nesneyle bağlantılı (object relatedness) sapkınlık biçimlerinin ve gerçekliğin taleplerine verilen sapkın tepkilerin özel bir durumu olarak tanımlanır ve kavramlaştırılır hâle gelmiştir (Stein, 2005, s. 776). Pek çok analiste göre sapkınlık, psikanalitik düşüncede diğer klinik olguların yanında ayrışmış ve benzersiz bir konuma sahiptir. Bunun yanında en başından itibaren basit tanımlamalara direnmiş ve karmaşık bir kavram olagelmiştir. Tarihle, kültürle ve özellikle de psikanalitik duyarlılıktaki değişimlerle birlikte de değişime uğramıştır. Psikanalitik farkındalığın genişlemesi ve çeşitlenmesine paralel olarak, zamanla sapkınlık kavramı da yapısökümüne uğramış ve patolojik olan ile normal olan arasındaki bir sürekliliğin içine konumlanmıştır.
Stoller (1975), analistlerin sapkınlıktan hoşlanmadıklarını ve korktuklarını yazmıştır (s. 240). Bunun nedeni olarak sapkınlığın, ruh sağlığı uzmanlarının psikanalitik sözlükten tamamen silmek istemelerine neden olacak kadar kınayıcı tepkiler uyandıran ve yüklü bir terim olduğunu ileri sürmüştür.
Ruth Stein (2005), bugün psikanalizde sapkınlıklarla ilgili talihsiz bir çatallanmaya tanık olduğumuzu öne sürmektedir. Stein’e göre bazı analistler sapkınlık gibi çetrefilli bir meseleyle derinlemesine uğraşmaktan kaçınmak isteyip bu kavramı kullanmaktan vazgeçmeye gönüllüyken, bazılarınınsa güç sahibi konumlarından sapkınlığı sadece bir teşhis olarak kullanabildiklerini ileri sürmüştür (Stein, 2005, s. 775). Kanımca Ruth Stein’in ileri sürdüğü çatallanmanın her iki ucundaki analistler sapkınlığın bir dereceye kadar hepimizin içinde var olduğunun farkındalığını ve rahatsız edici içgörüsünü reddetmektedirler. Araştırıcı bir öz-incelemeye karşı kendilerini korumaya çalışmaktadırlar. Bu noktada zannediyorum sapkınlığın layıkıyla ele alınabilmesini sağlayan üçüncü bir konum açmanın mümkün olup olmadığını sormak meşru olur.
Arka Plan
Ofra Eshel, psikanalitik düşüncede sapkınlık anlayışını iki ayrı çerçeveye ayrılabileceğini ileri sürmüştür: Freud’un klasik dürtü savunma modeli ve nesne ilişkileri modeli (Eshel, 2005, s. 1072).
Freud’un cinsellik ve sapkınlık üzerine yazdıkları ışığında, sapkınlığın “normal” cinsellikle bir süreklilik içinde olduğu; aslında sapkınlığın normalliğe içkin olduğu (Freud, 1905); sapkınlığın “yalnızca cinselliğin şiddetlenmesi” olduğu (Laplanche, 1992) başından bu yana klasik olarak bildiklerimiz arasındadır.
Freud (1905)’un nevrozların “sapkınlığın negatifi” olduğuna ilişkin ünlü aksiyomu, Glover (1944) tarafından ele alınmıştır. Glover, sapkınlıkların “psikozun negatifi” (psikoza karşı bir savunma) olduğunu, yani delilikten kaçmanın bir yolu olarak görülmesi gerektiğini ifade etmiştir (akt. Welldon, 2014, s. 11).
Etchegoyen (1978), sapkınlığın psikoza karşı bir savunma (Klein, 1932) olabileceği gibi, psikozun nedenlerinden biri olabileceğini de ileri sürmüştür. Sapkınlık ve psikozun benzer sebeplerle ortaya çıkabileceğini, hatta sapkınlığın psikozun kendisi olabileceğini belirtmiştir (s. 46). Paul-Claude Racamier ise psikotikler azıcık da olsa sapkınca düşünmeye başladıkları zaman, yani sapkın işleyişe geçiş yapabildiklerinde, daha az ıstırap çekerler” (italikler bana ait) (Racamier, 2014, s. 95) diyerek hem psikoz ve sapkınlık bağlantısını hem de her ikisi arasındaki geçişliliği vurgulamıştır.
Sapkınlığı psikoza karşı bir savunma olarak gören Edward Glover (1933), sapkınlığın sadece babanın hadım etme tehdidine karşı savunmacı ve saldırgan bir meydan okuma olmadığını ifade etmektedir. Analitik düşünürler sapkınlığı Oidipus nitelikli hadım edilme kaygısına karşı bir savunma olarak görmek yerine sapkın ilişkilenmeleri, çökmekte olan, muhtemelen psikoz öncesi bir kendiliği koruma işlevi olarak görebilmeye başladıklarında sapkınlık kavramları derinleşmiştir. Özellikle Glover’in katkılarından sonra sapkınlık artık psikotik görüngülerle iyice bağlantılı hâle gelmiştir. Kişiliğin psikotik kısımlarını kapsayan ve yalıtan bir kontrol düzeneği olarak kavramlaştırılmıştır. Sonra da böyle bir işlev sayesinde kişiliğin geri kalanının “normal” bir şekilde işlemesini sağladığı (Glover, 1933) yaygın olarak kabul gören bir anlayış olarak yazında yerini almıştır.
Estela Welldon (2014) “Sapkınlıkların Gerçek Doğası” isimli makalesinde ise tüm bu yazarlardan farklı düşündüğünü ortaya koyar: “Sapkınlık ne psikozun negatifidir ne de psikoza karşı bir savunma ya da psikozun kendisidir (Glover, Klein’ın takipçileri ve Etchegoyen tarafından savunulan görüşler), ancak intihar düşüncelerini ya da sadece intiharı gizleyen depresyonun korkunç kara deliğine karşı bir savunmadır” (Welldon, 2014, s. 11).
Estela Welldon yukarıda alıntıladığım sözleriyle sapkınlık psikoz değildir dese de ileri sürdükleriyle kanımca sapkınlığın manik bir durum olduğunu ifade etmekte ve bir yönüyle de yine sapkınlık bir tür psikozdur görüşüne yakınsamaktadır. Bunun yanında Estela Welldon’ın tespitlerinde yukarıda Edward Glover’in değindiği ve bu yazının ilerleyen kısımlarında açımlanacak olan “düşme” ve “çöküş korkusu”na (Winnicott, 1974) yönelik anlamlı imalar bulunmaktadır.
Nesne ilişkileri ve bağlanma perspektifi geliştikçe sapkın psikopatolojinin etiyolojik açıklamasında giderek erken dönem anne çocuk ilişkisi öne çıkmıştır. Erken dönem anne-çocuk ilişkilerindeki bozuklukla birlikte, zamanla annenin patojenik rolü ve patolojik benlik ya da kendilik gelişimi üzerinde durulmuştur. Söz gelimi Eshel (2005)’e göre, İngiltere’de Khan (1979), tüm sapkınlıklarda annenin bebek-çocuğu “yarattığı-nesne” (ya da “yarattığı-şey”) olarak narsisist bir şekilde idolleştirdiğini ve uzantısı olarak yararlandığını vurgulamıştır. Glasser (1986) sapkınlığın erken bebeklik döneminde, annenin tehlikeli bir şekilde yutan, müdahaleci ya da yoksun bırakıcı olduğu düşünüldüğünden, bir yok olma tehdidini de beraberinde getirdiği için birincil nesne (anne) ile tamamen bir olma ve birleşme özleminin doyuma ulaşmadığı bir durumu öne çıkarır (akt. Eshel, 2005, s. 1073). Benzer şekilde daha yakın zamanlarda Welldon (1988, 2002) sado-mazoşist sapkınlıklarda vurguyu, bebeğini kendi ilkel ihtiyaçlarını ve güç fantezilerini tatmin etmek için kullanan bir anneyle yaşanan erken deneyimlere yapmıştır (Eshel, 2005, s. 1072).
Tüm bu kuramcıların kattığı perspektiflerle ve ta metnin başında Pentheus’un başına gelenlerle birlikte düşününce, sapkınlık anlayışında birincil nesne olarak öne çıkan “anne” fikri birazdan ayrı bir alt başlık altında detaylandırılacaktır. Ancak daha evvel sapkınlığın saldırganlıkla ilişkisine ilişkin psikanalitik yazından tespitlerle devam etmenin uygun olacağı görüşündeyim.
Freud (1919), “Bir Çocuk Dövülüyor” isimli makalesinde, sapkınlığın yalnızca libidinal dürtülerle değil, saldırgan dürtülerle ilişkili olabileceğini ileri sürmüştür (s. 184). Benzer şekilde Chasseguet-Smirgel (1985, s. 271), Greenacre (1968) ve Arlow (1971) da sapkınlıkta sadizmin ve saldırganlığın kontrolünün rolünü vurgulamaktadırlar (akt. Welldon, 2014). Stoller (1975) bu görüşü desteklemekte ve sapkının nesneyi incitme, küçük düşürüp aşağılama ve ondan nefret etme ihtiyacına büyük önem atfetmektedir. Stoller (1975) “erotik nefret”e atıfta bulunmakta ve “sapkın eylemin özünde başkalarına zarar verme arzusu olduğunu” belirtmektedir. Kernberg (1991) sapkınlığı “sevginin saldırganlığın hizmetine girmesi ve nefretin sevgiye üstün gelmesinin bir sonucu” olarak tanımlamaktadır. Sapkınlıklar hakkında sıklıkla yazmış olan Masud Khan (1979) ise, sapkınlıkların yakınlık kurmakla (intimacy) ile ilgili kendine özgü bir yetersizliği olduğunu ileri sürmüştür.
Görüldüğü gibi sapkınlıkta nesneye yönelik saldırganlık, sadizm ve düşmanlık temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Öte yandan saldırganlık ve yıkıcılığın sapkın öznenin ruhsallığındaki savunmacı yönüne, çöküş ve psikotik dağılmaya ilişkin kuramsal ileri sürmeler ve kavrayışlarla birlikte sapkınlığa ilişkin anlayışımızda derinleşmeler mümkün olabilmiştir.
Öyle görünüyor ki her halükârda, sapkınlığa ilişkin kuramsal açılımlar sayesinde dar kapsamlı cinsel sapkınlık kavramından daha geniş kapsamlı sapkınlık anlayışına geçiş zaman içinde mümkün olabilmiştir. Stein’a (2005) göre bu açılımlar çoğunlukla Britanya’da Melanie Klein ve Kleincılar, Fransa’da ise Chasseguet-Smirgel ve Joyce McDougall tarafından ortaya konan kuramsal önermeler sayesinde kademeli olarak gerçekleşmiştir (s. 781). Bu noktada Jacques Lacan’ın sapkınlıklara ilişkin ortaya koyduklarının (bu metinde ele alınan konunun kapsamı dışında kaldığından uzun uzadıya ele alamayacak olsam da), kavramın genişlemesi ve derinleşmesinde çok önemli olduğunu düşündüğümü belirtmek isterim. Zaman içinde cinsel sapkınlıklar dışında sapkın ilişkiler ve sapkın aktarımlar tanımlanmıştır. Etchegoyen, (1978) tarafından özel bir kategori olan “aktarım sapkınlığı”, aktarım nevrozu ve aktarım psikozu gibi, sapkınlığı tipik bir aktarım konfigürasyonuna sahip spesifik bir bozukluk olarak değerlendirmek için önerilmiştir.
Hâli hazırda psikanalitik yazında saldırganlık, yıkıcılık, düşmanlık, nefret, zarar verme, eziyet etme, küçük düşürme, üstün gelme, hakimiyet ve tümgüçlü kontrol… Hemen tümü sapkın öznenin eylemine atfedilir durumdadır. Tüm bu şer nitelikli fenalıklar, Joannidis’e (2023) göre sapkınlarda görülen Kötülük (Evil) durumuna işaret eder. Sapkının kullandığı ilişki biçiminde, failin hayatta kalması için gerekli olduğu düşünülen bir tahakküm uygulanır. Bunun yanında yazında sapkınlığın hadım edilmenin inkârı olduğuna ilişkin pek çok vurgu bulunmaktadır. Joannidis’e (2023) göre sapkın özne için her tür kaybın, her bağımlılık ihtiyacının ve her yas sürecinin inkâr edilmesi, iç gerilimin bir Öteki’nin araçsal (instrumental) kullanımı yoluyla boşaltılması zorunluluğuyla sonuçlanır (s. 13). Şöyle ki
Hayata geçirilen şey, iki özneyi değil, bir öznenin, diğer öznenin düşleminin hizmetinde bir “araç (enstrüman)” konumunda olması sayesinde, gerçekte onun performansına katkıda bulunan, insanlıktan çıkarılmış değiştirilebilir bir ‘şey’ olarak kurduğu ilişkidir. Bunun klasik bir örneği, “Vekaleten Munchausen” (“Munchausen by proxy”) olarak bilinen durumdur (Joannidis, 2023, s. 13).
Chris Joannidis kanımca burada sapkın eylemin yıkıcı doğasını vurgulamaktadır. Sapkın eylemin ya da sapkın ilişkilenme denen mefhumun daha iyi anlaşılması için bir başlık açmak yerinde olacaktır.
Sapkın Eylem
Yukarıda da belirtildiği gibi sapkın öznenin karmaşık psikopatolojisini anlamak için sadizm, saldırganlık ve düşmanlık unsurları esastır. Estela Welldon sapkın eylemin dikkate değer bir başka özelliği olarak acil eylem için güçlü, zorlantılı bir dürtü olmasının altını çizmiştir (Welldon, 2014, s. 10). Sapkın, bu eylemin yanlış olduğunu bilmesine rağmen, dürtüsüne karşı koyamaz çünkü eylemi dayanılmaz kaygıdan anında kurtulma sağlamaktadır (Welldon, 2014, s. 19). Bu tür yüksek dürtü yoğunluğu çoğunlukla -tek başına ya da birlikte- baştan çıkarma ve yoksun bırakma gibi çocukluk çağı cinsel travmalarına dayanır. Öyle anlaşılıyor ki kanımca Welldon (2014), sapkın eylemin sahibi olan sapkın özneyi, çocukluğunda amansızca baştan çıkarılmış (seduction ya da tantalise), kışkırtılmış, yersiz bir biçimde tahrik edilmiş, boş ümitler verilmiş ve hemen sonra hayal kırıklığına, hüsrana uğratılmış ve bunu mütemadiyen deneyimlemiş bir çocuk hayal eder. Sapkın eylemi de bir tür tahliye (evacuation) olarak konumlandırır. Zorlayıcı, baskılı, güçlü ve zorlantılı (compulsion) bir şekilde gelen ve tekrarlayan bir biçimde her seferinde gerilimle yükleyen, karşı konulmaz bir dürtüsel talep olarak tanımlar. Sapkın eylemin sonunda kendini beğenmeme, kendinden iğrenme olur (s. 19). Ancak amansız bir üstbenliğin insafsızlığı altında kendini berbat hissedecek ve ezilecek olmasına karşın sapkın özne için dürtüsel talep oluştu mu, “akacak kan damarda durmaz” ve sapkın eylem gerçekleşir.
Kanımca, sapkın eylem özünde Ogden’in (1996) “tehlikeyle flört etmek” (s. 1125) dediği, Welldon’ın (2014) “ölümle dans etmek” (s. 11) dediği ölümün kıyısında hissetmeye benzer duygulanım yoğunluklarına denk gelmektedir. Bu yönüyle ölümün en büyük ve en hazin kayıp durumu olduğunu düşünürsek sapkın özne için hadım edilme korkusunu temsil ettiğini fark edebiliriz. Bu durumda sapkın özne hem ölümün kıyısında gezinen hem de ölümlü olmaya ve ölüme dair içgörüden ve şiddetli bir acı veren farkındalıktan kaçınmak için ölüme meydan okuyan eylemleriyle ölme arzusunu mu ortaya koyuyordur? Eğer öyleyse sapkın özne her an, çöküşün eşiğinde, dehşet içerisinde kaçınılmaz olarak gerçekleşecek olan felaketi atlatmanın (kandırmanın) zorlu gayreti içindedir. Bu durum Dana Amir’in işaret ettiği gibi, sapkın öznenin adeta tehlikeye ve ölüme bağışıklığı varmış gibi davranıyor olmasını yankılar (Amir, 2013, s. 294). Benzer şekilde ateşe yaklaşıp yanmayacağı yanılsaması içinde gibidir. Ve en önemlisi Joannidis’in (2023) de belirttiği gibi sapkın özne sapkın eylemleri sayesinde hayatta kalmaktadır (s. 13).
Sapkın ve “Birincil nesne”si
Ya da başlık “Sapkın ve ‘Birincil Sahne’si” mi olmalıydı? O zaman sadece anne işlevini değil baba işlevini de kapsar, böylelikle birincil nesnelerin aralarındaki ilişkiye yönelik de bir imada bulunmuş olurdu. Sapkının birincil sahnesi her zaman ikilidir (Amir, 2013, s. 393). Anne-çocuk ya da baba-çocuk ikiliği içinde üçüncülerden yoksun bir konfigürasyona sahiptir. Anne-baba-çocuk mümkün olamamıştır. Bu sahnenin aktörleri, amansızca baştan çıkaran anne ve kendine hak gören (entitled) oğlan ya da kız çocuğu olabileceği gibi, döven (beating) baba, dayak yiyen oğlan ya da kız çocuğu da olabilir (Stein, 2005, s. 775).
Psikanalitik yazında pek çok analist özellikle anne-çocuk ilişkisinin sapkınlığın oluşumunu anlamada büyük önem taşıdığı konusunda hemfikirdir. Zaten Freud’un sapkınlığı cinsel sapkınlıklar üzerinden ilk tanımlandığı andan itibaren mesele annenin penisinin olmadığı, annenin hadım olup olmadığı, penisin (ve elbette temsil ettiklerinin) sadece babada olup olmadığı değil midir? Dolayısıyla konunun anne üzerinden ilerlemesi anlaşılırdır. Ancak yukarıda belirtildiği gibi sapkınlığa ilişkin kavrayışımız derinleştikçe, annenin bakım verme kabiliyetleri ve dolayısıyla “annenin” sapkınlığı genel olarak sapkınlığın anlaşılmasında daha merkezî bir odak hâline gelmiştir. Özellikle Estela Welldon’ın kadın sapkınlığı üzerine ufuk açıcı ve cesur araştırmaları anneliğin kendisinin sapkınlığının tanınmasını gerektirmiştir. Welldon’a (2014) göre, annenin sapkınlığını söz konusu etmek kolay olamamış, inkâr edilmiştir (s. 22). Dahası, sapkın annelerin gerçek patolojisi hakkında çok az şey söylenebilmiştir (s. 23). Bu durum, söz konusu meselenin ruhsal, kültürel ve entelektüel temelimize meydan okuyucu niteliğiyle ilgili olabilir (ne de olsa “cennet annelerin ayağının altındadır” ya da “anneye kalkan el taş olur” vb.). Ancak farklı nedenleri de olabilir. Yine Welldon’a göre, söz gelimi analistlerin zalim, sadist, istismarcı ve biaman olarak getirilen anneyi hastalarının bir düşlemi olarak mı yoksa bu annelerin doğru bir değerlendirmesi olarak mı gördükleri sorusunun yanıtı belirsizdir (s. 23).
Kendi hâline bırakıldığında, ruhsal ve başka birçok bakımdan “yeterince iyi” bir anneden beklenebilecek becerilerden yoksun olduğu için, bebeğine karşı kolayca istismarcı davranışlarda bulunabilecek anneler vardır. Bu tür istismarcı iç motivasyonlar, anneliğin sağlıklı ve olgun bir gelişimin işareti olduğunu varsayanlar tarafından genellikle dikkate alınmazlar. Welldon’ın (2014), annelikle ilgili şu sözleri çarpıcıdır: “Annelerin sapkınlığının inkârının boyutları ve bazı kadınların anne olduklarında çocuklarına zarar verebileceklerini ve onları incitebileceklerini kabul etmekle ilgili eksiklikleri karşısında hayrete düşmekten kendimi alamıyorum” (Welldon, 2014, s. 22).
Oysa matrisidal arzu, filisit ve infantisit durumları ruh sağlığı çalışanları olarak bildiklerimiz arasındadır. Ya da yukarıda Joannidis’e (2023) atıfla değinilen Munchausen by Proxy’ye ilişkin bildirilen olguların büyük bir çoğunluğu, annelerin bebeklerine ya da çocuklarına reva gördükleriyle ilgilidir. Welldon (1988), Mother, Madonna, Whore (Anne, Madonna, Fahişe) isimli etkileyici kitabında annenin sapkınlığının tanınmasındaki zorlukların, kadın sapkınlığının kavramlaştırılmasının reddedilmesi ve anneliğin ülküleştirilmesinin bir sonucu olduğunu ileri sürmektedir.
Genel olarak ebeveynlerin ülküleştirilmesinden öte kutsanmalarının yaygın olduğu toplumumuzda meselenin ikiyüzlülüğünün ele alınmasının ne denli zor olduğu anlaşılırdır. Odalarımıza gelen insanları dinlediğimizde, hastalarımızın hayatlarına onarılamaz şekilde zarar verdiği için birincil nesnelerini suçlamalarının gerçekten meşru olduğu durumlar vardır (Hering, 1997, s. 212) ve zaman zaman buna bir psikanalist olarak onay vermek durumunda kalırız. Kanımca bunlar, çocukların ya da bebeklerin maruz kalabileceği fiziksel ve psikolojik istismarı küçümsemenin mesleğimizin ilkelerine ihanet olacağı durumlardır. Christopher Bollas’ın deyimiyle, ruhsal cinayet ya da “kendiliğin (öteki tarafından) Kötü (Evil) niyetli bir şekilde yok edilmesi” (Bollas, 1995, s. 189) anlamına gelen yaşam deneyimleri ve özellikle de çok erken dönem deneyimleri vardır. Kanımca sapkınlığın psikoetyolojisinde öne çıkan en önemli unsur temel güven duygularına yönelik örselenmişliktir. Paul Verhaeghe’nin ifadesiyle, “Sapkının temel güvensizliği Öteki’ne ve dolayısıyla tüm ötekilere yöneliktir. Koruyucu olması gereken biri tarafından istismar edilmiş olmak, kurbanın daha sonra artık kimseye güvenmeyeceği anlamına gelir” (Verhaeghe, 2004, s. 411).
Bizimle ilgilenmesi ve esenliğimizden sorumlu olması gereken kişi tarafından aldatılmak korkunç bir çıkmazdır. Böyle kişilerin temel güven (basic trust) yerine, temel şüpheleri (basic suspect) vardır (O’Shaughnessy, 1990).
Kanımca sapkın özne söz konusu olduğunda hayatla olan müzakerelerinde dolaylı olarak annesine güvenen ve yaslanan (anaklitik olması beklenen ilişki mümkün ol-a-maz) bebeğin başına gelen de tam olarak budur. İhtiyaç duyduğu bakımın gerçekleşeceğine güvenirken tam tersi bir durumla karşılaşır. Hayatta kalması artık tehlikededir çünkü annesi, kendi insani zaaflarıyla ona hayatını mahvedecek bir durum sunmuştur.
Sapkın, birincil nesnesini temsil eden ilk yetişkin nesnesini çocukluğunda, kendi ihtiyaçlarını tatmin ederken çocuğunu kışkırtan, aşağılayan ve ona ihanet eden bir öteki olarak deneyimlemiştir ve kendi hayatında bu durumu tersine çevirmektedir (saldırganla özdeşleşim). Stoller (1975), sapkınlığın geçmişte bir noktada failin kendisinin yaşadığı insanlıktan çıkarma (dehumanisation) deneyiminin bir kurban üzerindeki intikamcı boşalımı olarak kavramsallaştırılması gerektiğini ifade ederek (akt. Joannidis, 2023, s. 15) adeta yukarıda açıklanan sapkın eylemin kökenine ilişkin bir gerekçe öne sürmüştür. Zannediyorum saldırganıyla özdeşleşen sapkınınki olgun seviyedeki bir özdeşleşimden ziyade saldırganını (ki burada birincil nesnedir) içe atılmış bir nesne olarak içinde taşımak ve gerektiğinde var etmektir.
Sapkınlık ve Ahlaki Yargılarımız
Sapkınlıklarda ahlakın yeri var mıdır? Önemli bir soru olmuştur. Sapkın özne, tüm hadım edilme karşıtlığıyla ve babanın yasasına meydan okuyuşuyla yasanın çiğnenmesinin özel hazzının müptelası olmuş bir öznedir. Bu durum sapkın için yasayla özel bir ilişki biçimini ifade eder (Joannidis, 2023, s. 1). Çiğnenen yasayla birlikte sapkın özne, ensest yasağını da olumsuzlayan çocuksu cinsellik alanına iyice yerleşir. Hem cinsiyetler arası fark hem kuşaklar arası fark silinir. Böylece sapkın öznenin annesi tümgüçlü, penise sahip olduğu kadar memelere de sahip, hiçbir şeyden yoksun olmayan bir nesne olarak algılanır (Amir, 2013, s. 394). Bu yüzden kanımca sapkınlık yasayla, öyle ya da böyle az ya da çok, bir seviyede tabiiyet ilişkisi kuran nevrotik yapıdakiler için ne entelektüel ne ahlaki ve etik bakımdan kolay anlaşılır değildir.
Nevrotik yapılarımızla (ya da nevrotik olduğunu varsaydığımız) yapılarımızla sapkınlıkları entelektüel ve ahlaki yönlerden anlamaktan çok uzak olabileceğimiz bizler için rahatsız edici bir farkındalık olabilir. O kadar arkaik, o kadar ilkel bir işleyişle karşı karşıyayızdır ki, sapkınlık yüzeyde ötekilere zarar verici ve bu yönüyle bizler için rahatsız edici olsa da sapkın öznenin hayatta kalmasını güvence altına alır. Kınayıcı ve yargılayıcı tepkilerimiz hemen orada, hazırımızda duruyor olsalar da elbette hastalarımız için hiçbir faydası olmayacaktır. Estela Welldon’a göre analistin kınayıcılığı ve yargılayıcılığı sapkın hastalarla çalışırken entelektüel tembelliğin (Welldon, 2014, s.12) ifadesidir. Kanımca buna alıcılık (receptivity), kavrayış (comprehension) ve anlayışla ilgili (understanding) zorluklar da eklenebilir. Bu zorluklarımız sapkın hastalar karşısında epistemofilik dürtünün (Bion, 1962) temsilcisi olan incelemeci bir merakla ve açık bir zihinle, onlar için orada olmamıza engel oluşturur. Halbuki daha sorgulayıcı ve sapkın zihnin dinamikleri hakkında daha fazla şey öğrenmemizi mümkün kılacak olan ilkel işleyişlerin alıcısı olmamız gereken bir konumdayızdır.
Welldon’dan alıntıyla, Simona Argentieri’nin (2007) sapkın öznenin hâl-i pür melaline, içler acısı durumuna ilişkin eş duyum dolu şu sözlerini burada ifade etmek isterim (s. 13):
Sapkın, dün olduğu gibi bugün de kendine fazladan bir haz veren biri değil, büyük zorluklarla ve birçok katı kısıtlamayla, patolojisiyle uyumlu asgari hazza ulaşmaya çalışan (genellikle başkalarının zararına) hasta bir kişidir; ne yaptığı, ne yapamadığından daha az önemlidir. Zorlantılı bir dürtü onu, dayanılmaz bir patlama tehdidi olarak deneyimlediği iç gerilimini periyodik olarak sapkın (cinsel) eylem yoluyla boşaltmaya zorlar. Hiçbir zaman gerçek bir tatmin söz konusu değildir, sadece ötekiyle gerçek bir ilişki olmadığı için içeride hiçbir şey inşa etmeyen yüzeysel bir duyusal çıkış söz konusudur (Argentieri, 2007).
Bir Dilbaz [oyunbaz ve düzenbaz] Olarak Sapkın
Dağılma ve çöküş korkusuna karşı sapkın eylemleriyle ayakta kalan sapkın özne başka türlü var olamayacağı için [ve kolaylıkla değişemeyeceği için de] artık sapkınlığını bir kimlik olarak kendisinde taşır. Sapkınlık üzerine çalışan analistler Dana Amir ve Ruth Stein sapkının olağanüstü dil yeteneğini özellikle vurgulamışlardır (Amir, 2013; Stein, 2005). Kelimeleri kullanışı, anlatım becerisi büyüleyici sınırlarda olabilir. Dinleyenini etkileyerek hayranlık uyandırmak ve işin sonunda zihinsizleştirerek (Racamier, 2014, s. 94) düşünemez hâle getirmek en önemli heyecanıdır. Anlatımı hepsi birbirinden ayrı zekâ göstergesi olan parlak gözlemler ve içerdiği nükteli, göndermeli [bazen çoklu göndermeli] unsurlar sebebiyle fevkalade yoğundur. Dahası sürükleyici hissettiren konuşması aceleci ve yoğun akışı içinde dinleyenini alıp götüren bir kapılma hâli sunar.
Sapkın öznenin özel yeteneği, dili son derece esnek ve baştan çıkarıcı bir şekilde kullanmasıdır (Amir, 2013, s. 396). Bu sadece sözel dille sınırlı değildir, aynı zamanda beden jestlerinin zengin dilini de içerir (Amir, 2013, s. 396). Dana Amir’e göre sapkın özne -bir tür bukalemun gibi- bir dizi nüans sergiler. Bu ince detaylar söz dizimsel (syntactic), fonolojik ve müzikal nüansların yanı sıra taklit, koku, kıyafet gibi sözlü ve sözsüz dilin özelliklerini de içerir. İlişkide olduğu ötekinin sözdizimini benimseyen sapkın özne, bunu aslında onu tuzağa düşürmek ve boyun eğdirmek için kullanır (s. 397). Tüm bu üretimin amacı, “seçilmiş” ötekinin sadece saldırı altında olduğunu fark etmemesini değil, aslında bir yabancının huzurunda olduğunu da fark etmemesini sağlamaktır. Bu anlamda hem öteki hem de dünya, nesneyle birlikte nesnelliği de olumsuzlayan sembiyotik bir söylemin içinde yutulacaktır (Amir, 2013, s. 397).
Amir’e (2013) göre kulağa ne kadar zengin ve karmaşık gelse de sapkın sızma, düzeneği (düzenbaz) hesaplanmış, önceden tasarlanmış bir eylem planı değil, sapkın öznenin çok erken bir gelişim aşamasında benimsediği, programlanmış ve mekanik bir hayatta kalma modelidir. Sapkın özne genellikle ötekinin zihinsel haritalarını çözme ve son derece incelikli bir şekilde tanımlama ve kendine mal etme sistemleri geliştirme yeteneği sayesinde hayatta kalmış bir çocuktur. Ötekinin isteğine ya da ihtiyacına göre değişme becerisinin bir sonucu olarak engellenmiş bir şekilde sahte-ilişkiler kuran bir çocuktur. Bu öyle bir sahteliktir ki tüm farklılıkları ve yabancılık hissini yok edecek şekilde aynılık ve hatta ikizlik duygusu oluşturmanın sınırlarını zorlar (s. 397).
Bu sahte-ikizliğin (pseudo-twinship) etkisinin bu kadar güçlü olmasının nedeni, tam da hem boyun eğdiren hem de boyun eğdirilen için bilinçsiz olmasıdır. Dana Amir (2013) bilinçdışı ilişkisel alanda gerçekleşen bu etkiyi, metal bir nesnenin metal detektöründen alarm sinyali vermeden geçmesine benzetir (s. 397). Sapkınlığın bu sahnesinde, kamufle edilmiş metal nesnenin, ötekinin içine “sorunsuz” geçişi, yabancı bir cisim olarak tanımlanmasına izin vermeyen bir sözdizimine “sarılmış” olarak paketlenmiş olmasıyla ilgilidir (s. 397).
Amir (2013) bir yandan sapkının düzeneğinin hesaplı ve önceden tasarlanmış olmadığını ileri sürerken bir yandan şöyle bir iddiada bulunmaktadır:
…her “seçilmiş” nesne için dil, beden ve duygu açısından özel, kişisel bir sözdizimsel kod yaratır: Ötekinin ruhsal kasasını zorla girmeye gerek kalmadan açan bir anahtar. Sapkınlığın sözdizimi, seçilen muhatabın ruhsal “parmak izini” tanımlayarak ve benimseyerek, onu ele geçirmek amacıyla ötekinin ruhsallığında bir yer edinir. Ötekiliği korumak ya da özdeş olanın içinde farklı olanı gözlemlemek, sapkınlık sahnesinde zaman zaman neredeyse imkânsız hale gelebilir (Amir, 2013, s. 397).
Aşağıdaki anlatıda isimsiz bir hasta hayal ediyor, analisti olarak karşıaktarım deneyimlerimi içeren klinik kesitte, hastaya ait herhangi bir kimlik bilgisi özellikle iletmiyorum. Şöyle ki analist olarak ne zaman bir şey söyleyecek olsam, muhteşem bir hikâye anlatıcısı tarafından sunulan canlandırmalar ve meşgul edilme hissimden sıyrılabildiğim ölçüde tabi, hevesim kırılır ve hüsrana uğrardım. Divanda uzanan hâliyle niyetimin farkına vardığına ilişkin bir işaret belirir, ardından hemen kendini kapatır ve susardı. Beni içeri almamak konusundaki kararlılığını hissedebilirdim. Öyle zamanlarda zorlayıcı bir içsel varlıkla meşgul olduğunu duyumsardım (analisti olarak benim içeri alınmamı uygun bulmayan iç nesne ya da nesneler). Benim içeri alınmam demek analisti olarak ilettiğim bakış açılarının içeri alınması demekti. Ona yorum olarak ilettiğim tahliller, çözümlemeler, onun zihninin içindeki düşünceleri dölleyecek olan düşünceler olarak alımlandığı için tehdit olarak algılanıyor, düşman muamelesi görüyordu. Döllenme gebelik, gebelikse değişim demekti. Bu nedenle her türlü temas girişimim, ileri doğru ya da geri doğru fark etmez, içsel hareketle sonuçlanır diye engelleniyor, en süratli biçimlerde önü alınıyordu. Gelişmek ve değişmek yerine kendini tekrarlamaya çalışan bir zorunluluk içindeydi. İleri doğru bir hareket olsun istemiyor gibiydi. Söz konusu olan, mümkün olan tek hareket dönüp durma (turmoil) hareketiydi.
Hüsran duygum çok şiddetliydi. Beni hem çok heyecanlandırıyor hem de herhangi bir etkinlik ya da ifade gücünden yoksun bırakıyordu. Edilgenlik konumunda mazoşist bir razı oluş içinde analist olarak sınırlarımın sınandığını deneyimliyordum. Sınırlanmış düşünce kapasitem içinde sabır içinde beklemek ve kendimi zihnime gelecek olan reverié’lere bırakabilmek mümkün olmuyordu. Benzer bir sapkın analizan deneyimi için çok yerinde olarak Stein (2005), “aynı anda hem adrenalin hem de kas blokeri olan kürar enjekte edilmiş gibiydim” ifadelerini kullanmıştır (s. 15). Şöyle ki, burada şimdi, yakında, birazdan, şundan sonra ya da bir şeyleri geçtikten hemen sonra bir şeylerin ortaya çıkmaya ve hareketin başlayacağına (yani temasın, münasebetin olacağına) ilişkin sürekli vaatlerle meraklanıyor, heyecanlanıyor sonra hayal kırıklığına uğruyordum (tantalise). Hemen sonra cezbedeci, parlak anlatımlarına kapılıp beklentiye girdiğim için utanıyordum. Kışkırtıldığım için analistliğimden utanıyordum. Aramızdaki adeta savaştı ve o öyle zamanlarda muzaffer bir kumandan gibi mağrur bir hâlde oluyordu.
Ben süreçte onunla, aynı odada, biriken deneyimlerimle onun hakkında anlayışımın giderek geliştiğini ve daha isabetli tahliller ilettiğimi düşünsem de hepsine tüm polemikçiliği (iyi bir laf ebesiydi) ve meydan okuyuculuğuyla karşı geliyor ve beni süngüsü düşmüş hâlde bırakıyordu. Benimle, daha doğru ifadesi, analizle mücadele ediyor, dalga geçiyor ve her şeyi aynı (farksız anlamında), anlamsız ve önceki karmaşıklığında bırakıyordu. Böyle zamanlarda “tüm bunların ne anlamı var? Sürecin hiçbir anlamı yok” hissinde oluyor ve her şeyi bırakmak isteği duyuyordum. Karşıaktarım deneyimim, Amir’in (2013) “Sapkının Bukalemun Dili” isimli makalesindeki “psikoz anlama yönelik bir saldırı ise, sapkınlık da anlamlılığa yönelik bir saldırıdır” ifadesindeki gibiydi (s. 4). Hastam tutumuyla sadece ilettiğim anlamları yok etmiyor, tümden anlamlılıkla mücadele edercesine hiçbir anlam olsun da istemiyordu.
Kanımca olur da onu anlamama izin verirse, kontrolü ele geçirip onu darmadağın edeceğimden ya da ona sırt çevirerek onu küçümseyeceğimden ve elbette onu utandıracağımdan çok derin bir korku duyuyor gibiydi. Uzun lafın kısası, sözün özü, bir araya gelmek, iyi bir münasebet kurmak gibi bir şansımız yok görünüyordu. Stein’ın (2005) deyimiyle, tüm süreç sonsuz bir ön sevişme (foreplay) (s. 15), bitmeyen bir temassızlık içinde sürecekti. Racamier’in (2014) sapkınlar için çok yerinde olarak kullandığı “Bir sapkın yeterince sapkın değilse psikanalize gelir” (s. 84) ifadesini hatırlayacak olursak, nispeten iyimser hissedebiliriz. Ancak bir sapkın analize gelse de kanımca ve tevazuu kaybetmeden söyleyecek olursam, önce ilişki-siz yani (psikanaliz için) münasebet-siz bir özne olduğunu, teması her türlü reddeden bir anti-analizan olduğunu ortaya koyar.
Anti-analizanlığını bilinçli seviyede fark ettiğinde (bilmediğinden değildir) uygun bir analizan olabilmek için Masud Khan’ın (1979) “yakınlık teknikleri” dediği yöntemi uygular ki bu da sahteliği nedeniyle sürecin de sahteleşmesine sebep olur (akt. Stein, 2005, s. 10). Sürecin özünden uzaklaşmayıp sahteleşmemesi analistin sapkın pakta dâhil olamamasıyla mümkün olur ki bu analist için ayrı bir mücadele, ayrı bir sınamadır. Ancak metnin bu noktasında sapkın pakta geçmeden evvel sapkının dilini en hünerli kullandığı kimliklerinden biri olan yalancı kimliğini ele almanın uygun olacağı görüşündeyim.
Bir Yalancı Olarak Sapkın
Edna O’Shaughnessy (1990) “Bir Yalancı Psikanaliz Edilebilir mi?” isimli makalesinde “karakteristik olarak doğruyu söylemekten ziyade yalan söyleyen bir yalancı, psikanaliz için çok bahtsız bir özne gibi görünmektedir” ifadesine yer vermiştir (s. 2). Ardından şunu ekler: “Psikanaliz doğruluk üzerine kuruludur, ancak bir yalancının kendisi olabilmesi için analizinde yalan söylemesi gerekir, böylece başlangıçta analizi imkânsız hâle getirebileceğinden korktuğumuz temel bir çelişki ortaya çıkar” (O’Shaughnessy, 1990, s. 2).
Açıktır ki yalancı ile psikanaliz arasında temel bir antagonizma vardır (O’Shaughnessy (1990, s. 2). Kendisini konuşmada gösterdiği için, yalan söylemek ruhsal seviye olarak nispeten olgun seviyede bir patoloji gibi görünebilir. Ancak O’Shaughnessy’ye (1990) göre analitik inceleme, yalanı alışkanlık hâline getirmiş yalancının (habitual liar) yalan söyleyerek analize getirdiği temel sorunun ilkel seviyede bir sorun olduğunu belirtir (s. 2).
Yalancı, hakkında yalan söylediği gerçeklikle bağlarını çoğu zaman koruduğu için gerçekliğin ve doğrunun ne olduğunun farkındadır. Dahası aldattığının ve kandırdığının, karşısındakinde yanlış bir kanı oluşturmakta olduğunun bilincindedir (Goffman, 1967, s.121). Kanımca tam da bu nedenle yalanlarına tepki olarak misilleme göreceğine ilişkin düşmanlık beklentisiyle ilgili olarak korku ve verdiği zararla ilgili olarak da suçluluk hisseder. Ancak çoğu zaman korkusu suçluluğunu bastırır durumdadır. Bu nedenle yalancının kâfi derecede suçluluk ve utanç duygusu deneyimlediğini düşünemeyiz. Pek çok yalancı “yalanlarım açığa çıkacağına ölürüm daha iyi” düsturuyla yalanlarına ve aldatmalarına pervasızca devam etmektedir. Kanımca bir yalancı utancını çoğunlukla utanmazlıkla çözer.
Kanımca yalanın, sapkın için sapkın eylemlerin bir parçası ve en önemli enstrümanı olduğunu diyebiliriz. Şöyle ki, yalan sapkının dünyasında baştan savmak için, geçiştirmek, muğlaklık oluşturmak, üstün gelmek ve menfaat sağlamak için gerektiğinde kullanılır. Bazen de gerekli gereksiz kullanır. Çoğu yalancı yalan söylemeyi öyle alışkanlık hâline getirmiştir ki doğruyu söyleyebilecekken ve herhangi çıkarı olmasa bile yalan söyler ve sonra neden söylediğine kendi de şaşırır.
Welldon’a (2014) göre sapkınlık, acı verici bir şekilde “iştah kabartan, istek uyandıran ve sonra hayal kırıklığına uğratan” (“tantalise”), cezbeden ve alay eden özel bir yalan anlamını taşır. Ona göre yalan ve aldatma (deception) sadece sapkınlığın merkezinde yer almakla kalmaz, aynı zamanda onun ayırt edici özelliğidir (s. 17). Yalan söyleyerek aldatmada, iş birliğinden farklı olarak, başkalarının bir dereceye kadar gizli bir biçimde anlaşmaya katılması ya da suç ortaklığı yapması gerekir. Kanımca yalanın sapkın paktla doğrudan ilişkili olduğu nokta tam da burasıdır.
Yalan söylemeyi alışkanlık hâline getirmiş bir analizanla yadırgama ve hüsran dolu karşıaktarım tepkilerimi içeren psikanaliz deneyiminden kısa bir kesit ileteceğim.
Analizanımın anlatımlarının çok işlevli muğlaklıklarına yoğunlaşıyordum. Anlatısının muğlaklıklarıyla şüphe ve kafa karışıklığını bana yansıtıyor, ne demek istediğinden emin olamamama ve anlayamamama neden oluyordu. Benim onun karşısında şüphe içindeki kafası karışık hâlim onun birincil nesnesi karşısındaki kendi durumuydu ve en erken yaşam deneyimleri bunun üzerine kuruluydu. Dille ifade edemediği deneyimini bana yaşatarak deneyimlememi sağlayarak anlatıyordu. Bunu tekrar tekrar yaşamamı ve bilmemi istiyordu. Bununla kalmış olsaydı analisti olarak bana karşı tutumunda bir iyi niyet görebilir, hoş karşılayabilir ve analitik kapsayıcılığımla kolaylıkla üstesinden gelebilirdim. Ama aynı zamanda tavırlarıyla onu anlamamı zorlaştırmak istiyordu. Anlaşılmak konusundaki ikircikliliği nedeniyle onu anlayabilmem için bana malzeme verdiği gibi, onu doğru anlayamamam için bana yanlış ve yalan malzeme de sunuyordu. Benim hem kandırılmış hissetmeme hem de kandırılıp kandırılmadığımla ilgili şüphe duymama neden oluyordu. Zaman zaman onun da benim de kafalarımız o kadar karışıyordu ki analitik çalışma durma noktasına, analiz yapmak imkânsız hâle geliyordu.
Yalanlarla, tutarsız ve çelişkili anlatımlarının belirsizliğinde analitik işlevime, yani zihnime saldırıları devam etti. Zihnimi allak bullak hâle getirmedeki hüneri (şüphesiz kökenleri bilinçdışına dayanan bir hünerdi) karşısında çaresiz hissediyordum. Yalan yanlış, yarım yamalak, muğlak anlatımlarıyla onu analiz edemeyeceğim bir ortam yaratmayı amaçlıyor gibiydi. Analizin ona sunacağı bakış açıları onun için nimet değil adeta zehir gibiydi. Kendiliği hakkında farkındalıktan ve rahatsız edici içgörülerden yalanlarıyla ve bozup iyice tahrif ettiği iletişimiyle korunuyordu. Analiz çalışır da değişim, gelişim, ileri doğru hareket söz konusu olursa mevcut ruhsal yapısını terk etme riskini almak zorunda kalırdı ve bu ödemeye hazır olduğu bir bedel değildi.
Öte yandan demin ifade ettiğim gibi analisti olarak bana kendi deneyimini yaşantılatıyordu yani neye sahipse odaya onu getiriyordu ve bu analiz için meşru bir ruhsal hareketti. Yukarıda O’Shaughnessy’nin ifade ettiği “yalancının kendi olabilmesi için analizde yalan söylemesi gerekir” durumunu gerçekleşiyor yani bir yanıyla kendi oluyor ve yalanları hakkında ip uçlarını veriyordu.
Yalanlarıyla iletişimimizi tahrif etmesi, bozması, yoldan çıkarıp sapkınlaştırması bir dizi yalanı daha gerektiriyordu. Yalan söylemekle ilgili bu yalanlar, onun karakterindeki bozulmanın, yozlaşmanın, çürümüşlüğün odağıydı. Öte yandan yalan söylemeyi alışkanlık hâline getirmiş sahte birincil nesnesiyle özdeşleşimi nedeniyle yalan söylemek ülküleştirilmişti. Yalanın baştan çıkarıcı yıkıcılığına yönelik ülküleştirmeye sahipti. Herbert Rosenfeld (1971) tarafından tanımlanan ve incelenen yıkıcı narsisisizmin özel bir biçimini sergiliyordu ki burada söz konusu olan onun kişiliğini ele geçirmiş olan ve ona hükmeden ülküleştirilmiş yıkıcı kendiliğiydi.
Süreçte öyle ya da böyle yalanlarını gerçekmiş gibi kabul etmemi sağlamayı başardığı durumlar oldu ve böylece farkında olmadan ve kaçınılmaz bir biçimde onunla analitik ilişkinin sapkınlaştırılmasına ortak olarak birlikte canlandırmış oldum. Yani Sapkın pakt’a geçiş yapmış olduk. Etchegoyen (1978) üzerinden düşünürsek aktarım sapkınlığının içindeydik.
Stein’a (2005) göre sapkınlıkta yalan ve gerçek yer değiştirir. Birazdan değinilecek olan amaç-araç yer değiştirmesinde olduğu gibi sapkınlık söz konusu olduğunda yalanlar hakikat gibi, hakikatler yalan gibi sunulabilir ve görülebilir (s. 22). Şöyle ki en önemli etiği hakikat aşkı olan psikanaliz için analist olarak beni hakikatle yalanı ayırt edemez hâle getirmek onun hem arzusu hem de korkusuydu. Arzusuydu, çünkü böylece analisti olarak ben de zihni allak bullak olmuş, kafa karışıklığı ve şüphe içinde olmuş oluyordum ki bu tam da onun deneyimiydi. Böylece aynı oluyor, fark-ımız kalmıyordu. Analizi hayat deneyimine, analistini de kendine benzetmiş oluyordu. Bu onun için bir zaferdi. Öte yandan korkusuydu, analisti olarak benim zihnimin ayırt edici niteliklerine, analitik işlevine ve kapsayıcılığına son derece ihtiyaç duyuyordu çünkü hayatı ve ilerlemesi buna bağlıydı. Bu durumu karşıaktarımım üzerinden ona yorumladığımın ertesi günü: “Keşke Pinokyo olsaydım, o zaman yalan söylediğimde burnum uzardı ve siz de ben de anlardık yalan söylediğimi…” dedi. Doğru! Yalanları sadece bana değil kendisine de söylüyordu. Ama zaten çoktan ikimiz de onun zihninde iki kuklaya dönüşmüştük bile. İkimize oynatılan senaryo, bir kişinin diğerine bir kukla gibi davranmasıydı – “şöyle yaparsam böyle olur, böyle söylersem şöyle der…” bu analizin korkunç bir karikatürüydü.
Öte yandan tüm bunlar çifte bir ruhsal hareket içinde oluyordu yani yukarıda betimlediğim durumları fark etmemi sağlayan bir yanıyla, yine o idi. Yalanlarını fark etmemi sağlayacak ip uçlarını veren, cılız da olsa içten ve samimi bir parçası (ruhsal acı çeken tarafı) daha olmasaydı sapkın yanıyla girdiğimiz paktlardan çıkamaz, aktarım sapkınlığını paranteze alacak şekilde ilerleyemezdik. Yani analiz hayatta kalamazdı. Onun bu yönü aramızdaki tek paktın habis sapkın pakt olmadığını selim ve olağan her analiz sürecinin olmazsa olmazı terapötik bir paktın da aramızda mevcut bulunduğunu haber veriyordu. Ruhsallığının psikopatolojik dinamikleri nedeniyle ki onu analize getiren bu yönüydü, aramızdaki terapötik pakt yozlaştırılarak sapkınlaşıyor ve sapkın pakta geçiş oluyordu. Süreç devam ettikçe bu parçasıyla analisti olarak bana ilettikleri sayesinde ruhsallığının sapkın işleyişine ait unsurların yavaş da olsa bilinçdışından bilince doğru geçiş yapabilmesi mümkün olabildi.
Sapkınlık ve “Tersine Çevrilebilir Perspektif”
Yukarıda detaylandırılarak ele alındığı gibi, her sapkınlığın ardında çözülmemiş bir yas süreci yattığından, açıktır ki bu kayıplara ve yasa ilişkin her farkındalık ya intihar düşüncesiyle birlikte derin bir depresyona ya da dağılmayla ilişkili psikotik bir çöküşe yol açacaktır. Sapkınlığın işleyiş olarak bizzat kendisinin duygusal ve ruhsal acıdan aktif bir kaçınma işlevi gördüğünü söyleyebiliriz. Sapkınların kendilerini zorlayacak ve sonunda içgörünün onlara verdiği zihinsel ızdırabı kışkırtacak yani içsel olarak harekete geçirecek herhangi bir terapötik müdahaleye ve yüzleşmeye karşı dirençleri son derece güçlüdür.
Sapkınlar süreçlerinde “eyleme dökme”, “olumsuz terapötik tepki” ve “tersine çevrilebilir perspektif” ile kendiliklerini tüm bu betimlenen acı verici farkındalıklardan korurlar. Aslında sadece sapkınlar değil, bildiğimiz tüm ruhsallıklar kendilerini içgörünün verdiği ruhsal acıdan bu üçüyle savunurlar. Kanımca ilginçtir ki bunlardan “eyleme dökme” ve “olumsuz terapötik tepki” klinik olarak iyi bilinir, psikanalitik yazında sıklıkla vurgulanır ve çeşitli atıflarla öne çıkarılırlar. Etchegoyen’in (1991) analitik süreçte farkındalıkların derinlemesine çalışılmasıyla içgörülere dönüşmesine karşı önemli gördüğü bu üç olgu birbiriyle derinden ilişkilidir. Çünkü bu üçü de içgörünün kaçınılmaz olarak ürettiği ruhsal acıyı savuşturmak için iç görü kazanmanın önünde engeller oluştururlar (s. 764). Welldon (2014), Bonner’in (2006) ve Bion’un (1961) tersine çevrilebilir perspektif kavramının sapkınlığın anlaşılmasında çok önemli olduğu hipotezini desteklediğini ifade eder ve bu düzeneğin, dinamik bir içsel dönüşüme yol açabilecek bir yorumun kabul edilmesine, alımlanmasına ve içgörü kazanılmasına şiddetle karşı çıkmaktaki en önemli araç olduğunu ifade eder (s. 29).
Sapkın Pakt
Deneyimlerime göre, sapkın hastalar bizimle sapkın anlaşmalarını kurnazca ve zorla kurmaya çalışırlar, ancak genellikle bunu görmeme eğilimindeyiz, çünkü bizler (çok) normaliz, bu nedenle ya çirkin yozlaşma gündemi karşısında şaşkınlığa uğrarız ya da gerekenden daha uzun süre baştan çıkarılmanın cazibesine kapılırız. Gizli gündemi görmeyip yemi sahici bir teklif zannettiğimizde, farkında olmadan anlaşmayı imzalarız ve aramızda gerçekte ne olup bittiğini fark ettiğimiz ana kadar da hastalarımız ya da kendimiz için hiçbir kurtuluş umudu olmadan orada kalırız (Ruth Stein, 2005, s. 25).
Etchegoyen (1978), aktarım sapkınlığını tanımlarken üç önemli niteliğinin altını önemle çizer. Baştan çıkar(/ıl)ma, aldat(/n)ma işbirliği yani pakt(/an)laşma! Üçünün de işteş kelimeler olduğunu ve gerçekleşmesi için en az iki kişinin gerekliği olduğunu bilmem belirtmeye gerek olur mu?
Sapkın bireyler ötekini meraklandırma, uyarma, etkileme ve büyüleme konusunda alışılmadık bir yeteneğe sahiptirler (Stein, 2005, s. 782). Tüm bu yönleriyle oldukça karmaşık şekillerde nesnesini tuzağa düşürmek ve boyun eğdirmek için kullanır. Bir nesne olarak ötekinin baştan çıkarıldığı ve çekildiği tasma, ip yani araç, onun heyecanıdır (Stein, 2005, s. 782). Kanımca dilbazlık yetisi ve diğer tümü nesneyi sömürmenin hizmetinde kullanılır. Yani bu kılık değiştirmiş ve cinselleştirilmiş serginin hemen altında (belki de ters yüzünde demeliyim) sevgi değil, masumiyet değil, nefret ve yıkıcılık vardır. Stein (2005), sapkının bu kılık değiştirmiş, açıktan (overt) sevimli, hoş ve masum, hatta bazen mağdur maskesiyle gösterilenin ardındaki örtük (covert) nefret ve yıkıcılığın, ilişki içinde nesnesi tarafından (mazoşisttik razı oluş (Racamier, 2014) içinde) benimsenmesine “sapkın pakt” adını vermektedir (s. 4).
Amaç-Araç Yer Değiştirmesi ve Fetiş
Fetiş, amaç ve araçların yer değiştirmesi, tersine çevrilmesidir (Stein, 2005, s. 783). Yani araçların kendi içinde bir amaca dönüştürülmesidir. Sözde bir amacın başka bir hedefle bir araca, diğer bir deyişle gizli bir gündeme dönüştürülmesidir. Gizli gündemler, sinsi amaçlar sapkınlıkta her zaman vardır.
Eğer bir erkek stilettolardan (yüksek topuklu ayakkabılar) giyen bir kadından tahrik olursa, stilettolar onun için kadının cinsel çekiciliğini arttırıcı bir işlev görür. Öte yandan başka bir erkek, cinsel olarak uyarılabilmek için kadının stiletto giymesine zorunlu olarak ihtiyaç duyabilir. Bu erkekte, stilettolar olmadan cinsel heyecan eksik kalacak hatta hiç olmayacaktır. Stilettolar onun heyecanlanmasında ve arzusunun oluşmasında vazgeçilmez bir role sahiptir. Buraya kadar olan kısım fetişle ilgili bildiklerimizle uyumlu ve aynı zamanda amaç-araç tersine çevrilmesi için iyi bir örnektir. Cinsel olarak aracı işlevini sürdürebilseydi uyarıcı bir nesne olarak kalacak olan stilettolar, sapkın işleyişin içinde nasıl da cinsel eylemin yegâne amacı hâline gelebiliyor.
Stein’a göre stilettolar artık kadının dişiliğinin bir metonimi değildir; etten kemikten kadına duyulan ihtiyacı silen ve onun yerine geçen, göstereni gösterilenden üstün tutan bir fetiş, bir şeyin kendisi hâline gelmiştir. Kadının bedeni, nefesi, canlı, iradeli varlığı, ruhsallığı onun yerine geçen, onu sembolik olarak “öldüren” (ya da hadım eden) ve kendisi de arzunun oksimoronik nesnesi, iyi kontrol edilmiş bir gizem hâline gelen ayakkabı lehine ortadan kaldırılmıştır (Stein, 2005, s. 780).
Masud Khan (1979) da sapkın pakt hakkında yazmış ve bunu şu şekilde tanımlamıştır:
Genel olarak sapkınlık esasen ötekini, sapkının projesinde istekli bir ortak ve heyecanlı bir işbirlikçi olması için kurnazca baştan çıkararak raydan çıkarmaya yönelik bir güç stratejisidir (Khan, 1979, akt. Stein, 2005, s. 782).
Khan’ın vurgularıyla ifade edecek olursak, sapkınla ilişki içindeki öteki baştan çıkmakla birlikte, muğlak bir şekilde, yoğun ve büyük bir doyum umudunu paylaşır hâle gelir (1979). Eğer sapkının stratejisi yeterince karmaşık ise, ki çoğunlukla öyledir, baştan çıkaranın önceden planlanan kurguları sayesinde öteki, yani baştan çıkarılan kişi, baştan çıkarma arzusunun kendi içinden geldiğine ikna edilir.
Kendisine “Prens Khan” adını veren Masud Khan’ın, psikanalizinde analisti olarak Winnicott’a neler yaşattığı ve sonunda birlikte ne gibi projelere ortak oldukları çoğumuzun malumudur. Birlikte makaleler yazmış, kitaplar çıkarmışlardır. Bu da analist analizan arasında kurulan ortaklıkların analiz odası dışına taşındığı sapkın paktlara bir örnek olarak düşünülebilir. Çünkü ortaklık analiz odasının dışına taşmış, analist analizan tedavi ilişkisi dışında ilişki kurmuşlardır. Bunlar, zaman zaman konuşulan, psikanalizin ilk kuşaklarının işlediği birtakım günahlar arasında sayılabilir. İlginçtir ki bu paktın sonunda bir mahvoluş, yıkım olmamış, kitaplar yazılmış, kuramlar türetilmiştir. Bunun yanında Khan’ın sapkınlıklarla ilgili son derece çarpıcı tespitleriyle ve kuramlarıyla psikanalize büyük katkıları olmuştur. Khan, uzun süreli alkolizm sorunuyla ve sigara bağımlılığıyla bedenini yıktığı gibi, skandallarıyla da kariyerini yok etmiş ve sonunda bir hastasıyla etik ihlal niteliği taşıyan eylemleri nedeniyle İngiliz Psikanaliz Cemiyeti’den ihraç edilmiştir (Hopkins, 2011).
Sapkınlık, flört ve cinselleştirmeyi bir baştan çıkarma aracı ve ötekini kontrol etme aracı olmanın yanı sıra, yakınlık tehditkâr deneyimlendiğinde yakınlığı yok etmek için bir araç olarak da kullanır (Stein, 2005, s. 790). Bu da amaç-araç tersine çevirmesinin bir örneği olarak görülebilir. Ruth Stein’ın açıklamalarını izlersek kanımca insan ilişkilerinde deneyimlediğimiz her türlü amaç sapkın için kolaylıkla araca dönüştürülebilir. Zaten sapkın da kendini “normal” insan ilişkilerinde ihtiyaç duyulan bir amaç için oradaymış gibi sunar.
Kanımca sapkın için en yakınlarıyla, yani eşleriyle, anneleriyle ya da babalarıyla (ve tabi ki analistleriyle de) ilişkilerinde dahi, nefret ve düşmanlık gizli ama güçlü bir güdülenme sağlar. Bunlar, iki suç ortağı arasındaki karmaşık, çarpık, heyecanlı oyunlarla örülü, çok katmanlı farkındalık ve aldırmazlık (bilip bilmezden gelmek gibidir) seviyelerinde karşılıklı rızaya dayalı anlaşmalı ilişkilerdir (Stein, 2005, s. 787). Sözün özü, sapkın anlaşma içinde danışıklı dövüşte gibidirler.
Sapkın paktın dayanışmacı işlevi, pakt kurulduktan sonra söz konusu anlaşmaya dayalı olarak tarafların katiyen birbirlerinin hikâyelerinin ve biyografilerinin barındırdığı feci olaylara bakmamaları (Stein, 2005, s. 787), iç dünyalarındaki örselenmelerin üzerinde durmamaları üzerinedir. Bu sayede paktın tarafları olarak kendilerinin ya da aralarındaki ilişkinin temel bir yönünü birbirleriyle konuşmayarak ve temas etmeyerek yakınlıktan kaçınmış olurlar. Bu esnada gözetleme, nüfuz etme, kontrol etme ve nesneyi uzağında tutarak kendine nüfuz edilmesine asla izin vermeme çabasını hep devrede ve aktif tutarlar. Bir yandan da sapkın anlaşmayla dünyaya karşı birleşik bir cephe kurmuş gibi olurlar. Diğerlerine karşı her türlü yasanın üzerinde duran ve gerçekliğe karşı imzalanmış bir sözleşmeyi, ikili bir çete içinde yürütür gibidirler.
Stein’a (2005) göre sapkınlıkla etkili bir şekilde çalışmanın tatsız sırrı, analistin bu oyuna derin ve sapkın bir şekilde dahil olmasıdır. Makalesinde verdiği olgu örneğine ilişkin karşıaktarım duygularını şu şekilde ifade etmektedir:
A ile yaşadığım sadece bir korku hissi değildi, aynı zamanda kurnaz bir avcının avı olma hissi, ona karşı mükemmel bir savunmasızlık hissi, heyecan duyguları ve onu ne kadar zorlayıcı bulduğumun rahatsız edici bir farkındalığıydı. Bu analizdeki tehlike hissim birçok korkunun bir karışımıydı: Onu giderek battığı sulardan çekip çıkaramama korkusu, zihnimin çökmesinden duyduğum korku, onun tarafından elektriklenme (electrified)2 korkusu ve geriye dönüp baktığımda ona karşı kendi sadizmimden duyduğum korku (Stein, 2005, s. 792).
Sonsöz
Sapkının baştan çıkarmalarına karşı durmak, aldatma girişimleri karşısında aldanmadan kalmak, diline kanmamak, tersine çevirdiği perspektiflerle içgörü kazanmaktan nasıl kaçındığının izleyicisi olmak ve kaçınılmaz olarak sapkınla pakt içinde kalmak analist için bir meydan okumadır. Analistin hayatta kalması analiz yapmaya devam edebilmesiyle mümkündür. Analitik çerçeveyi ayakta tutabilmesi ve analitik işlevini sürdürebilmesi hastasına yardım edebilmesinin tek koşuludur. Öte yandan sapkının temel işlevlerinden biri nesnesini, analizde analistini, inandıklarından şüpheye düşürmek, emin olmamasını sağlamaktır. Söz konusu durum analist için kendi çalışma ilkelerinden, analitik duruşundan şüphe eder hâle gelmektir. Mesleki ilkelerinin dışına çıkmak, etik duruşunu terk etmek, her an eşiğinde durduğu bir tehlike olarak oradadır. Analistin sağlam durması/durabilmesi hem oyuna katılması hem de oyunu gözlemleyebilmesiyle, yani esnekliğiyle mümkün olabilir. Çünkü sapkınlık üzerine çalışan pek çok analistin ağız birliği etmişçesine dile getirdiği tek önemli terapötik unsurun aktarım-karşıaktarım çalışması olduğudur. Sapkın ilişkilerin temelini oluşturan kaygı, istek ve düşlemler, analist ve analizan arasında ortaya çıkmasına izin verilmediği sürece değişimden ve iyileşmeden söz edilmez.
Kaynakça
Amir, D. (2013). The Chameleon Language of Perversion. Psychoanalytic Dialogue, 23, 4, 393-407.
Welldon, E. (2014). The True Nature of Perversions, Australasian Journal of Psychotherapy, 32, 1, 8-39.
Arlow, J. A. (1971). Character perversions. Marcus, IM, (Haz.). Currents in psychoanalysis içinde, s. 317-36. New York, NY: International University Press.
Bion, W. R. (1961). Experiences in groups and other papers. New York: Basic Books.
Bion, W. R. (1962). Learning from Experience. Londra: Karnac.
Bollas, C. (1995). Cracking up Londra: Routledge.
Bonner, S. (2006). A servant’s bargain: Perversion as survival. International Journal of Psychoanalysis, 87, 1549–1567.
Chasseguet-Smirgel, J. (1985). The ego ideal: A psychoanalytic essay on the malady of the ideal (P. Barrows, Çev.). New York: Norton.
Eshel, O. (2005). Pentheus rather than Oedipus, International Journal of Psychoanalysis, 86, 4, 1071-1097.
Etchegoyen, H. (1978). Some thoughts on transference perversion. International Journal of Psychoanalysis, 59, 45-53.
Etchegoyen, H. (1991). Reversible perspective. The fundamentals of psychoanalytic technique içinde, s. 772-778. Londra: Karnac.
Freud, S. (1905). Three Essays on the Theory of Sexuality (1905). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt VII (1901-1905), 123-246.
Freud S, (1919). ‘A child is being beaten’: A contribution to the study of the origin of sexual perversions. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XVII (1917-1919), 179-204.
Freud, S. (1937) Analysis Terminable and Interminable. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XXIII (1937-1939), 209-254.
Glasser, M. (1986). Identification and its vicissitudes as observed in the perversions. International Journal of Psychoanalysis, 67, 9-16.
Glover, E. (1933). The relation of perversion-formation to the development of reality-sense. International Journal of Psychoanalysis, 14, 486-504.
Glover, E. (1944). The diagnosis and treatment of delinquency. Mental Abnormality and Crime içinde, s. 269-299. Londra: MacMillan & Co.
Goffman, E. (1967). Interaction Ritual Essays on Face-to-Face Behavior. New York: Pantheon Books.
Greenacre, P. (1968). Perversions: General considerations regarding their genetic and dynamic background. Psychoanalytic Studies of Child, 23, 47-62.
Hering, C. (1997). Beyond Understanding? Some Thoughts on the Meaning and Function of the Notion of ‘Evil’. British Journal of Psychotherapy, 14. 209-220.
Joannidis, C. (2023). Evil be Thou my Good: Does the Concept of Evil have a Place in Psychoanalytic Thinking?. Free Associations, 24, 1-16.
Kernberg, O. (1991). Sadomasochism, sexual excitement, and perversion. Journal of American Psychoanalytic Association, 39, 333-62.
Khan, M. (1979). Alienation in perversions. New York, NY: International Universities Press
Hopkins, L. (2011). Cocreated Idealization in the Winnicott/Khan Analysis: Commentary on Paper by Joyce Slochower. Psychoanalytic Dialogues, 21, 28-32.
Ogden, T. H. (1996). The perverse subject of analysis. Journal of the American Psychoanalytic Association, 44, 1121–1146.
O’Shaughnessy, E. (1990). “Bir Yalancı Psikanalizden Geçirilebilir mi?” (Y. Yılmaz, Çev.). 100. Yılında Benlik ve Altbenlik, 100. Yaşında Türkiye, Psikanalizin Dili 5. Sayı, https://psikanalizindili.com.
Pentheus. (t.y.). Wikipedia içinde. Aralık 10, 2024 tarihinde, https://tr.wikipedia.org/wiki/Pentheus adresinden alınmıştır.
Racamier, P. (2015). Narsisist Sapkınlık Üzerine. Uluslararası Psikanaliz Yıllığı / The International Journal of Psychoanalysis Turkish Annual, 7, 81-97.
Rosenfeld, H. (1971). A Clinical Approach to the Psychoanalytic Theory of the Life and Death Instincts: An Investigation Into the Aggressive Aspects of Narcissism. International Journal of Psychoanalysis, 52, 169-178.
Stein, R. (2005), Why perversion?: ‘False love’ and the perverse pact1, International Journal of Psychoanalysis, 86, 3, 775-799.
Stoller, R. J. (1975). Perversion: The erotic form of hatred. New York, NY: Pantheon Books..
Verhaeghe, P. (2004). On being normal and other disorders: A manual for clinical psychodiagnostics. Londra: Karnac, 2008.
Welldon, E. (1988). Mother, Madonna, Whore: The Idealization and Denigration of Motherhood. Londra: Karnac, 2004.
Welldon, E. (2014). The True Nature of Perversions. Australasian Journal of Psychotherapy, 32, 1, s. 8-39.
Winnicott, D. W. (1974). Fear of Breakdown. International Review of Psychoanalysis, 1, 103-107.
[1] 5 Ekim 2024 tarihinde 25. İzmir Psikanaliz ve Psikoterapi Günleri’nde sunulan ilk metnin geliştirilmiş ve genişletilmiş halidir.
[2] Özgün metinde kullanılan İngilizce “electrified” kelimesi içeriden elektriklenmekle, baştan çıkmakla ilgili kontrol kaybına ilişkin büyük bir korkuyu ifade ediyor.
Yücel Yılmaz. Psikanalist, Psikiyatrist. Psike İstanbul ve Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) üyesi. Tıp eğitimini Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ve psikiyatri ihtisasını Erenköy Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nde tamamladı. İstanbul’da özel muayenehanesinde serbest çalışmaktadır.
Bir yanıt yazın