Ego ve İd Neden Yazıldı?

Yasemin Cengiz

Yasemin Cengiz *

“Freud’la işim asla bitmeyecek. Yazdıklarını her okuyuşumda mutlaka üstüne düşüneceğim, berraklaştırma, derinlerine dalma ya da gözden geçirme ihtiyacı duyduğum bir şeyler karşıma çıkıyor.” (Schmidt-Hellerau, 2024, s.14)

100. yılında Ego ve İd üzerine düşünürken okuduğum bu makalenin açılışı beni Italo Calvino’nun (2008) “Klasikleri Niçin Okumalıyız?” isimli yazısına götürdü. Klasikleri tanımlayarak başladığı yazısında “Yeniden Okumak” bölümündeki şu maddelerin hepsi klasik metinlerle ilişkimizi de tarif ediyor:

“Klasik, ilk okumada verdiği keşif duygusunu her yeniden okumada veren kitaptır. Klasik, ilk kez okuduğumuz zaman bile, daha önce okuduğumuz bir şeyi yeniden okuduğumuz duygusunu veren kitaptır. Klasik, okurlarına söyleyeceklerinin tümünü hiçbir zaman tüketmemiş olan kitaptır. Buna karşılık klasikler bize, bizden önceki okumaların izlerini taşıyarak ve içinden geçtikleri kültür ya da kültürlerde (ya da yalnızca diller ve alışkılarda) bıraktıkları izleri arkalarından sürükleyerek gelen kitaplardır.’’ (s.13),  

Calvino’nun bahsettiği gibi 100 yıl sonra yazıldığı döneme, dönemin öncesine, sonrasına ve şimdiye zikzaklı, dolambaçlı yollardan ileri geri devinimler içinden geçerek klasikleşen bu metni gözden geçirmeye çalışacağım.

“Ego ve İd” makalesi Freud’un 1920’de “Haz İlkesinin Ötesinde” makalesiyle başlayan daha önceki bazı görüşlerini terk edip bazılarını da yeni düşünceleriyle sentezlediği makalesidir. Her ne kadar Freud yeni bir şey söylemeyeceği uyarısıyla başlasa da bu makalede yeni düşüncelerle psikanalizi akademik bir bilgi yumağından bir düşünme disiplinine yaklaştırmaya çabalamıştır (Chervet, 2024).

Bilinç ve Bilinçdışı

Freud makalesine bilincin ve bilinç dışının ne olduğunu yeniden ele alarak başlamıştır. Bunu egoyu bir yapı olarak ele aldığı yeni kavramsallaştırmasıyla yapmıştır. Dirençlerinin farkında olmayan hastalardan yola çıkarak egonun önemli bir kısmının bilinçdışı olduğunu dile getirmiştir. Bilinçdışı olanın bilinçli hale nasıl geleceği sorusunu sorarak bilinç öncesi, şey temsillerinin kelime temsillerine ve bu temsillerin de bilinç öncesine ulaşmalarıyla mümkün olabileceğini dile getirmiştir (Freud, 1923).

Freud bilinçdışının topografik olarak bir yerle sınırlanamayacağını tüm ruhsallığı içerdiğini iddia eder. Bilinçdışı egonun varlığı ruhsallığa ve bilinçdışına bakış açısını yenilemiştir. Bilinçdışı çok seslidir, lokalize edilemez (Busch, 2024). Savunmaların bilinçdışı niteliklerine daha önce de değinmiştir ama bu metinde savunmaların bilinçdışı olmasının analitik süreçteki önemini derinlemesine ele almıştır. Bastırma kavramını gözden geçirerek betimleyici ve dinamik bilinçdışı kavramlarını ele almıştır. Bollas, bilinçdışı kuramını yapısal modele yerleştirmesiyle kuramının derinliğini kaybettiğini söylemiştir. Bastırılmamış bilinçdışını betimleyici bilinçdışı olarak tanımlanmasını yanlış bulduğunu, içerikle süreci karıştıran Freud’un yanlış anlamalara sebep olduğunu eklemiştir (Bollas, 1997, s.50).

Ego Kavramı, Ego ve İd

Freud makalenin bu bölümünde bilinç öncesinin önemini, egonun bilinç dışı bölümlerini, savunma mekanizmalarının bilinçdışı olduğunun keşfi ve egonun ide hizmetindeki rolünün altını çiziyor. Her ne kadar savunmaların bilinçdışı olduğu görüşünü ilk kez 1893 yılında ifade etse de analitik süreçteki önemine bu makalede değinmiştir. Aynı zamanda egonun dış dünyadan gelen algılar kadar içsel uyarıların da etkisi altında olduğunu belirtmiştir. İd için içgüdü neyse ego için de algıların aynı etkide olduğunu ifade etmiştir. Bu bölümün İngilizce çevirisinin ilk baskısında dipnot olarak “egonun beden yüzeyinin zihinsel bir yansıması… zihin aygıtının yüzeyini temsil eden bir yapı” olduğuna dair bir dipnot eklemişken Almanca baskısında bu dipnot yoktur. Bu da Freud’un daha bu metni yazarken beden zihin arasındaki ilişkiye vurgusunun 1923’te sonlanmayıp, Freud’un kendi düşüncelerini eleştirmeyi ve geliştirmeyi sürdürüşünün bir örneği olarak dikkatimizi çekmiştir (Blass, 2024, s.151).

Yine bu bölümde içsel duyumların etkisini “ego öncelikle bedensel egodur” sözüyle vurgulamıştır. Duyumsal benliğin doğumunu geliştirmemiş ama tohumunu atmıştır. Rüyaların bunun uykuda devam eden güzel bir örneği olduğunu ayrıca yüksek ve karmaşık birçok işlevin de yargılama, akılcı çıkarsamalar, ahlak ve etik gibi bilinçli hale gelmeden sürdüğünü söyleyerek bu bölümü bitirmiştir (Freud, 1923; Chervet, 2024).

Freud ayrıca bilinç öncesi kavramını bu bölümde ayrıntılandırmıştır. Bilinç öncesinin öneminin altını çizmiştir. Green de bilinç öncesine id ile ego arasında bilinç dışı ve bilinç arasındaki geçiş alanı olarak çok önem vermiştir. Winnicott’ın (1953) geçiş alanı ve potansiyel alan kavramlarını bilinç öncesinin işlevine uygun bulur (Green,1974). Bolognini (2011) de bilinç öncesinin uygulamadaki yerinden söz eder. Şiirsel tarifinde bilinç öncesini geçmişteki uzak kaleler arasındaki gizli geçitlere benzetir. Bu gizli geçitlerin sadece ruhsallık içi iletişimi kolaylaştırmakla kalmayıp, aynı zamanda da analitik çift arasındaki bağlantıda yer aldığını belirtmiştir.

Süperego, Ego İdeali ve Ego

Freud 1897 yılında bilinçdışı suçluluk hissinden söz etmiş olsa da süperego kavramını bu makalede tanıtır.

Bilinçdışı egodan bahsettiği bölümün ardından ruhsal yaşam düzenlenmesinde ego ideali veya süperego isimli önemli bir aygıtı tanımlar. Tıpkı ego gibi bu aygıtın da önemli bir kısmı bilinçdışıdır. Düşlerin Yorumunda düşleri sansürleyen “Narsisizm Üzerine’’ makalesinde narsisistik libidoyu cinsellikten uzaklaştıran bir aygıttan söz etmiştir. Üçüncü bölümde, nesne kaybıyla bağlantılı özdeşleşmelerden kaynaklanan ego özellikleri ve melankolide olduğu gibi bunların engelleri ve kusurları üzerine narsisistik özdeşleşmeler üzerine odaklanmıştır. Freud ideal ego ve ego idealini birbirinin yerine kullandığı “Narsisizm Üzerine’’ makalesinden farklı olarak burada ego idealini tanımlamıştır, ideal ego kavramını hiç kullanmamıştır (Blass, 2024). Bu bölümde aynı zamanda karakter gelişiminde ilk özdeşleşmelerin öneminden, özdeşleşme süreçlerinin farklılıklarından, olumlu ve olumsuz Oedipus karmaşasından da söz etmiştir. Birçok yazar bu makalenin başlığında süperego olmayışını gizemli ve anlaşılmaz bulurken bu konuya Chervet (2024) şu şekilde yaklaşmıştır:

“Ego ve İd başlığını hakkıyla taşıyan bir metin. Freud süperegoyu tanımlar ancak metin boyunca   bağımlı ilişkileri, edilgin etkinlikleri, heterojenlikleri ve uyumsuzlukları bir arada tutma misyonuyla egoyu kuramsal biçimde derinlemesine ele alır. Zihnin büyümesi ve genişlemesi, kuramlaştırma ve üretkenlik süreci için süperegoyla ilgili çıkarımları derinlemesine yapmaz.” (s.70)

İki Dürtü Türü

Freud ilk kez “Haz İlkesinin Ötesinde” isimli makalesinde değindiği iki içgüdü türüne burada daha geniş yer vermiştir. Cinsel dürtüler tüm analistlerce tanınmışken ölüm dürtüsü halen tartışmalı bir noktada durmaktadır. Freud (1930) iki dürtüyü tanımlamada geç kaldığını düşünmüştür.

Compton (1981), Freud’un saldırganlığı bir dürtü olarak ele almayı neden uzun süre düşünmediğini üç sebeple açıklamıştır. Bunlardan ilki Adler’in birincil saldırganlık dürtüsü hipotezini kabul etmekteki isteksizliği, ikincisi içgüdüsel dürtülere açlık, susuzluk gibi somatik kaynak gösterilebilirken saldırganlık için benzeri bir kaynak bulmaktaki güçlük ve son olarak cinsellik haz ilkesine göre doğal biçimde akarken saldırganlık dürtüsü kavramı bu ilkeye göre çok daha sınırlı bir yer kaplamaktadır. 1914 ve 1919 senelerinde kuramsal ve klinik yönleriyle ortaya çıkan tekrarlama zorlantısı kavramı bilinçdışında baskın olan, içgüdüsel dürtülerden kaynaklanan ve haz ilkesini geçersiz kılabilen bir dürtü olarak ele alınmıştır.

Egonun Bağımlı İlişkileri

Freud bu bölümde egonun id ve egonun süperegoyla olan ilişkileri konusuna döner. Egonun üç tehlikeye karşı savaş verdiğini yazar: dış dünya, idden gelen dürtüler ve süperegonun katılığı. Tüm bu tehlikelerle savaşan ego zavallı bir yaratıktır.

Süperego konusunu açar, olumsuz terapötik tepki kavramından bahseder, ego üstündeki etkisinin derinliklerine dalar. Bilinçdışı suçluluk duygusu ve olumsuz terapötik tepki, günümüzde de geçerli olan, kabul gören kavramlardır.

Melankolide süperegonun yıkıcılığının ölüm dürtüsüyle olan ilişkisinden söz eder. Bu iki dürtü arasındaki dürtülerin ayrışması kavramını tanımlar. Ölüm dürtüsü konusu günümüzde halen tartışmalı bir kavramdır.

Egonun zayıf ve güçlü yönlerinden söz eder. Sonunda da yine çok önemli ve daha önceki kaygının libidonun bastırılmasından kaynaklandığı görüşünden uzaklaşan bir tespitte bulunur: “… kaygının asıl yerleşkesi egodur”. (Freud, 1923, s.121)

Daha sonra bu tespitini ‘’Ketlenmeler, Belirtiler ve Anksiyete’’ makalesinde derinlemesine ele alır (Freud, 1926). Görüldüğü üzere Freud’un bu makalesinde birçok yeni ya da yeniden gözden geçirilerek düzenlenen kavram bulunmaktadır.

Ego ve İd’in bölümlerinden kısaca söz ettikten sonra makalemi Freud’u topografik modelden yapısal modeli ya da birinci topografik modelden ikinci topografik modeli tanımlamaya sevk eden sebepler, iki model arasındaki farklılıklar, yüzyıl içinde bu modelin nasıl farklı biçimlerde ele alınmış olduğu sorularıyla sınırlayarak sürdüreceğim.

Ego ve İd’in yayınlandığı dönemde bir eleştirmen kitabın Freud’un düşüncesinde bir gerileme olduğunu ve fikirlerden yoksun olduğunu söylemişti; kitabı “belirsiz, yapay bir şekilde bir araya getirilmiş ve diksiyonu kesinlikle iğrenç” olarak tanımlamış, ayrıca “id ‘in temel fikri ve ahlakın oluşumunun değerlendirilmesi dışında hoşa gitmeyen” olarak nitelendirmişti. Bu eleştirmen Freud’un kendisiydi. Eleştirilerini Ferenczi’ye mektubunda yazmıştı. (Freud, 1923b) Aslında bu kadar sert biçimde eleştirmiş olsa da “Ego ve İd”, Freud’un uzun yıllar boyunca kullandığı teorileri yeni veriler ışığında test etme, sorgulama ve değiştirme yeteneğinin bir örneğini de oluşturmaktadır (Doidge, 2003).

Freud neden yeni bir modele ihtiyaç duymuştu?

Bu modelin isminden başlarsak, orada da bir ikilik mevcuttur. Yapısal model ya da ikinci topografik model diye iki farklı isimle anılmaktadır. ‘Yapısal model’ terimi ilk kez 1943 yılında Kris tarafından ortaya atılmıştır. Anglo-Sakson literatüründe yaygın bir kullanım haline gelmiştir.  Bu terimi Freud’un kullandığı varsayılmaktadır. Bu terim, birinci topografya ve ikinci topografya terimlerinin kullanıldığı Fransa’da tercih edilmemiştir. İngiltere’de daha çok ikinci topografyaya (yapısal model) atıfta bulunulurken, Fransa’da bu topografya birinci topografyanın tümüyle yerini almış olarak değil, onunla birlikte var olan, kendilerine özgü kullanımları olan iki farklı tanımlayıcı yaklaşım olarak görülmektedir. Fransız yazılarındaki en merkezi kavram olan “temsil”, ilk topografyaya (topografik model) referansla anlaşılmaktadır. Lacan ve birçok psikanalist ise yapısal modele karşı bir tavırla birinci topografik modeli savunmaya devam etmiştir (Birksted-Breen & Flanders, 2010, s.10).

Birinci topografik model ünlü eseri “Düşlerin Yorumu’’ ile başlamıştır. Çığır açıcı bu eserinde tanımladığı modeli zaman içinde yeni gelişmeleri açıklamakta yetersiz kalmıştır. Bilinçdışının farklı kullanımları, bilinç öncesinin sansüre karar veren çok karmaşık bir yapı olarak sunulmasının yarattığı zorluklar, bilinç ve bilinçdışı kavramlarının yeniden gözden geçirilmesi gereğini doğurmuştur.

Egonun nesne olarak kullanılabilirliği, savunmaların bilinçdışı niteliği ve egonun bilinçdışı bölümünün varlığı da ego kavramıyla ilgili o döneme değin yaptığı tanımlamaların gözden geçirilmesi gerekliliğini doğurmuştur. Ayrıca bilinçdışı suçluluğa bu sistemde yer bulmaktaki güçlük, ahlaki değerler, idealler ve vicdan gibi kavramların bilinçten daha çok bilinçdışıyla ilişkili oluşu, özdeşleşimler ve içselleştirme konusundaki güçlükler birinci topografik modelle çözümlenemez bir hal almıştır. Her ne kadar kronolojik olarak sadece geriye doğru gitmek Freud’u anlamak için yeterli değilse de bu makalenin ayak seslerini 1914 “Narsizm Üzerine’’ ve 1920 ‘’Haz İlkesinin Ötesinde’’ makalelerinde duyabiliyoruz. Strachey, 1915 yılında Freud’un metapsikoloji alanında peş peşe yazdığı makalelerin ardından artık kuramını tamamladığını ve bundan sonra yeni bir görüş ortaya koymayacağını, belki küçük gözden geçirmeler yapacağını düşündüğünü yazmıştır. Rolland (2005), savaş, sevdiklerinin kaybı gibi travmatik ve depresif süreçlerin etkisi olsa da aradaki uzun ve sessiz dönemin bir nevi gizil dönem gibi olduğunu, Freud’un zihninde metapsikoloji üstüne düşüncelerin çalışmayı sürdürdüğünü söylemiştir. Bu dönemde hem klinik çalışmalarında birinci topografiyle açıklayamadığı süreçler hem de kuramsal olarak farklı disiplinlerden aldığı eleştirilere açıklık getirme amacı ile yeni bir zihin modeli açıklamıştır. “Haz ilkesinin Ötesinde’’ isimli makalesindeki hücresel biyolojik gerekçelendirmelerine yönelik eleştirilere ve felsefecilere açıklamalarda bulunmuş, psikanalitik düşüncenin sınırlarını çizmiştir. “Ego ve İd”, “Haz İlkesinin Ötesinde” makalesine atıfla başlamıştır. Chervet (2024), bu atfı o makaleden uçarak değil topallayarak çıktığının (Freud, 1920), bazı kavramları (ölüm dürtüsü, olumsuz terapötik tepki gibi) yeterince berraklıkla açıklayamadığının farkında olduğu için yaptığını düşündüğünü, “Ego ve İd’’in sonradanlık çerçevesi içinde bu yeni düşüncelerin derinlemesine çalışması olarak da görülebileceğini söylemiştir. Bu makalede işlenen en önemli meselelerin diğer kaynaklarından biri de “Narsizm Üzerine”dir (1914).

“Narsisizm Üzerine” ego kavramını kökten değiştirmiştir. O andan itibaren ego artık sadece dürtülere hâkim olunan bir yer değil, bir ‘nesne’, bir imge, geçmiş özdeşleşmelerin bir kalıntısı haline geldi. Ego artık herhangi bir ilişkiden bağımsız olarak görülmez, daha ziyade ilişkilerin içselleştirilmesinin bir sonucudur (Laplanche & Pontalis, 1983). Bu fikir, Freud’un yansıtma ve özdeşleşmeyi içeren bir iç nesne ilişkisini açıkladığı “Yas ve Melankoli”de (1917) daha da geliştirilmiştir. Bu, “Ego ve İd” makalesinde (1923) daha kapsamlı bir şekilde sunulan, “terk edilmiş nesne kateksleri” tarafından inşa edilen ve değiştirilen bir ego kuramının yolunu açmıştır (Perelberg, 2005).

Yani aslında Ego ve İd ’deki yeni modelin yapıtaşları ilk bu makalede kendini göstermiş, devamında bahsettiğim makalelerde ilerlemiş, kavramsallaştırma ve model haline gelişi de 1923 yılında mümkün olmuştur. Farklı yazarlar bu yeni modelle Freud’un ne yapmak istediğini farklı yönleriyle ele almıştır.

Meltzer (1978) hem iki dürtü kuramının modele dahil edilme zorunluluğuna hem de bilinç dışı kuramının bastırılmış olan ile açıklanamayışına vurgu yapmıştır. Bollas (2007) ise Freud’un bu modele geçişinde bilinçdışı içerik ve süreçlerle ilgili karışıklığa bir çözüm getirme çabasının etkili olduğunu düşünmüştür.

Fransa’da Lacan ve bir grup analist birinci topografik model konusunda ısrarcı iken Andrè Green yapısal modeli eksikleri olmasına rağmen olumlu ve gerekli bir gelişme olarak görür. Freud’un Topografik Teori’den Yapısal Teori’ye geçişinin, Ego Psikolojisi’nin ego savunmaları, sinyal anksiyetesi, uyum sorununa yaptığı vurgunun çok ötesine geçen bir değişim ihtiyacından doğduğunu düşünür. Freud’un narsizm, travma, bilinçdışı suçluluk, olumsuz terapötik tepkiler ve savaş nevrozu ile ilgili klinik deneyimlerinin ışığında birinci topografik modelin teorik gözden geçirmesinin gerekli hale geldiğini ifade eder. Freud’un ölümünün de bu modeli daha derinlemesine ele almasına ve eksiklerinin giderilmesine engel olduğu görüşünü de paylaşır. Bu ölümün ardından belki de Freud’un yasının tutulamamasının Freud sonrası ekoller arasında parçalanmalara, bölünmelere yol açmış olabileceğini de ekler. İkinci topografik modelin maalesef çok şematize edildiğini, yüzeysel ve kolaycı bir anlayışla derin, gelişime açık yanlarının yitirildiğini, Freud’un da bunda mutlaka payının olduğunu belirtir.  Green’in buradaki en büyük eleştirisi Ego Psikolojisini geliştiren meslektaşlarına yöneliktir (Green, 2005).

Delourmel (2014), Freud’un yapısal modelinin içeriklerle ilgili ancak içeriklerden bağımsız olarak aynı zamanda ruhsal süreçlerle de ilgilenen bir model olduğunu belirtir. “Andre Green’in Yapıtına Giriş” isimli yazısında topografik modelden yapısal modele geçişle iki epistemolojik kopuş meydana geldiğini söyler. Bunlardan biri temsilden dürtüsel harekete doğru gerçekleşen paradigma düzeyindeki referans değişikliğidir; ikincisi de egonun ve savunmalarının bilinçdışı işleyişinin tanımlanmasıdır.  Sonuçlardan biri şey-temsiliyle ilgilidir, şey-temsili topografik modeldeki gibi artık bilinçdışı ruhsallığın temel verilerinden biri olmayıp, idden kaynaklanan dürtüsel hareketleri dönüştürme çalışmasının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bir diğer sonuç ise nesnenin, bu dönüştürme çalışmasının başarıya ulaşıp ulaşamamasındaki can alıcı rolüne dairdir (Delourmel, 2014, s.15).

Ehrlich (2024), yeni modeldeki asıl devrimin bilinç, özne, ben kavramları arasındaki denkliğin bozulması olduğu görüşünü savunmuştur. Freud’un yazılarında başlangıçtan Ego ve İd’deki doruk noktasına kadar bilinçlilik ile özne arasındaki ilişkinin nasıl yer aldığını ele almıştır. Freud’un Das Ich kavramını zihinsel ve iradi işlevlerin öznesi, zihinsel ve güncel eylemlerin nesnesi, kendilik ve kişinin karakteri olarak farklı anlamlarda karışık bir biçimde kullandığını bu karmaşaya, Strachey’nin çevirisinin de eklendiğini belirtmiştir (Ehrlich, 2024).

Yapısal Modele Yönelik Eleştiriler ve Çağdaş Psikanalitik Yaklaşımlar

Yapısal modele ilk eleştiriler Freud’un kendisinden gelmiştir. “Engellemeler, Semptomlar ve Anksiyete” de Freud, “Ego ve İd”de idin şeytani güçlerini tasvir ederken çok ileri gittiğini kabul edercesine, egonun id karşısındaki çaresizliği izlenimini düzeltmeye çalışmıştır. Daha sonraki çalışmalarında ego ve id arasındaki ayrımın fazla abartılmaması gerektiğini vurgulamıştır. Ego savunmasız değildir, id ile başa çıkmak için bir savunma repertuarına sahiptir (Freud, 1926).

Psişik aygıtın süperego, ego ve id olarak bölünmesi başlangıçta teknikte iki farklı yaklaşıma yol açmıştır. 1934 yılında Alexander ve Strachey, süperegonun dönüştürülmesini merkeze koyarken ego analistleri de tüm dönüşümün ego üzerinden yapılmasını savunuyordu (Bergmann, 1993).

Anna Freud’un (1936) çalışmaları klasik psikanalitik düşünce olarak adlandırılan düşüncenin temelini oluşturmuştur. Hartman (1939) idin etkisinden uzak, otonom bir ego, nötralizasyon, yüceltme, çatışmasız alan gibi bazı kavramları tanımlamıştır. Loewenstein, Kris bu ekolün diğer önemli temsilcileridir (Quinodoz, 2004). Bu ekol ağırlıklı olarak Kuzey Amerika’da popüler olmuştur. Freud’un modeline atıfları olmakla birlikte Ego Psikolojisi ekolü aslında Freud’un kavramlarından çok uzaklaşmıştır. İlerleyen dönemde Brenner (1994, 2003) radikal biçimde “Çatışma Altındaki Zihin” ardından da “Yapısal Model Gerekli mi?” yazısında aslolanın çatışmaların analizi ve uzlaşı oluşumu olduğunu ve bu bağlamda yapısal modele artık ihtiyaç olmadığını savunmuştur.

Ego Psikolojisi ekolü gelişirken diğer tarafta da Melanie Klein (1958) temelini Freud’un yapısal modelinin kavramlarından alan ancak önemli farklılıklar içeren Nesne İlişkileri ekolünü tanımlamıştır. Klein, Freud’un topografik modeldeki görüşlerinden ziyade yapısal modeli benimsemiştir. Dürtü düalizmini, ölüm dürtüsünü kuramına Freud’dan farklı biçimde dahil etmiştir. Klein’ın ‘id’i biyolojik olmaktan çok psişik kaynaklıdır, süperegonun ortaya çıkışı Freud’un modelinden çok daha erkendir, ego ve self arasında tıpkı Freud gibi ayrıma gitmemiştir (Blass, 2012).

Nesne İlişkileri Ekolü ve Ego Psikanalizi Ekolü arasında bölünme ve farklılaşmalar başlamıştır. Bu en baştaki bölünme ve farklı yorumlayışın örneklerinin ardından da farklı kuramlar, ekoller tanımlanmaya devam etmiştir.

Arnold Modell (1975) “Ego ve İd’’ makalesinin 50. yılında yazdığı kapsamlı gözden geçirmesinde bu zihin modelinin halen merkezi bir yeri olduğunu söyler ve güçlü ve zayıf bulduğu yanlarını şu şekilde ele alır. Eğer nesne bağlarına duyulan ihtiyaç içgüdüsel ise, bu içgüdüler nereye yerleştirilmelidir- egoya mı yoksa ide mi? Fairbairn’in (1944) yanıtı bunların ego içgüdüleri olduğu, egonun öncelikle nesne arayışında olup haz arayışında olmadığı yönündeydi. Fairbairn daha sonra oldukça mantıklı bir şekilde, bir ego yapısının yokluğunda hiçbir dürtünün var olarak kabul edilemeyeceği doğruysa, id ve ego arasında herhangi bir psikolojik ayrımı korumanın artık mümkün olmayacağı sonucuna varır. Fairbairn’in teorisi Ego ve İd’in yerini almamıştır, ortaya attığı sorular hâlâ cevapsızdır. Nesne ilişkilerinin altında yatan içgüdüler idin mi yoksa egonun mu bir parçasıdır? Nesne ilişkilerinin idin dürtüleri üzerindeki etkisi nedir? Eğer bu sorular cevaplanamazsa, yani nesne ilişkileri kuramı Ego ve İd’e entegre edilemezse, bu kuramın kendisi de psikanalizin merkezi paradigması olarak varlığını sürdüremeyecektir (Modell, 1975, s.4). Modell, Freud’un bu çalışmasında önerilen bazı kavramların klinik olarak test edildiğini ve özellikle özdeşleşme (terk edilmiş nesne seçimlerinin çökeltisi olarak ego), ego içinde yardımsever veya zulmedici olabilen farklılaşmış bir sınıf olarak süperego ve bilinçdışı suçluluk gibi kavramların artık tartışmasız olduğunun altını çizmiştir. Modell (1975), Bowlby’ye (1969) dayanarak bağlanma içgüdülerinin cinsel içgüdülerle aynı seviyede değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur. Bununla birlikte, bağlanma içgüdüleri ikincisinden farklı olarak, gerilimin azaltılmasına yol açmazlar. Kendini korumaya yönelik bir tür ego içgüdüsü olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceklerini ve egonun mu yoksa idin mi bir parçası olarak görülmeleri gerektiğini merak etmiştir. Modern biyolojinin “ayrı içgüdüsel varlıklar fikrine destek vermediğini; bunun yerine cinsel ve saldırgan davranışları doğuştan gelen ve deneyimsel olanın etkileşiminin ürünü olan karmaşık bir sistem olarak anlayacağını” ileri sürmüştür (Doidge, 2007, s.286).

Modell (1975), Freud’da egonun, “idin dış dünya ile etkileşimi” sonucunda oluştuğunu, iki uyumsuz geleneği -on dokuzuncu yüzyıl romantik felsefesinden türeyen bir id ve kendi döneminin evrimsel biyolojisi- uzlaştırmaya çalışmasının bu karışıklığa sebep olduğunu ve “çağdaş nörobiyoloji açısından, zihnin bir yönünü çevrenin etkilerinden tamamen kopuk olarak görmeyi mantıklı bulmadığını, beynin çevresel girdilerden etkilenen plastik bir organ olduğunu ifade eder.

Meltzer (1978), duygulanımlarla ilgili kuramsal eksikliğinin bu modelde de giderilmemiş olmasını, tümgüçlülük ve zihnin bilinçdışı düşlemlerden oluştuğunu gözlemlese de bunlara modelinde yer vermemiş olmasını ve rüyaların işlevini halen uykunun bekçisi olarak görmekten daha öteye geçememiş olmasını eleştirmiştir.

Green, Freudcu modele getirilen nesne ilişkileri ve öznelliklerarası yaklaşım eksikliği eleştirilerini paylaştığını belirtmiştir. Üçüncü topografik model adını verdiği çalışmasında Winnicott ve Bion’un kavramlarından yararlanarak ruhsallık içi ve öznellikler arası alanı birleştiren psişik bir atom olarak dürtü nesne çiftini tanımlamıştır. Ayrıntılı ve kapsamlı üçüncülük kavramı, negatifi çalışma, duygulanımı ve düşünceyi içerecek şekilde Freud’un kuramını içeren temsil kuramı, bedeni, dış nesneyi ve sınırı temel bir kavram olarak ayrıntılandıran genişletilmiş bir model tanımlamıştır (Urribari, 2017).

Florence Guignard (2020) ise üçüncü topografik modelde Winnicott’tan ziyade erken dönem Bion’un düşüncelerinin öncülüğüne dikkat çekmiştir. Freud’un düşünme kuramını, içgüdüsel dürtü temellerine ilişkin keşiflerini en uç sınırlara kadar kullanarak evrimi ileri taşıdığını bu nedenle de çağdaş psikanalitik düşünme modelindeki ağırlıklı rolünü vurgulamıştır.

Roussilon (2011), Freud’un “Haz İlkesinin Ötesinde” makalesiyle değişmeye başlayıp “Ego ve İd”de tanımladığı yeni modelinin ruhsallık içi olduğu kadar öznelliklerarası bakış açısını da içerdiğini belirtmiştir. Dürtüler hem haz hem de nesne arayışında olduğu için bu özne ile diğer özne arasında dürtülerin de işin içinde olduğu ilişkiselliği ortaya koymaktadır. Öznelliklerarası kavramını, dürtü ve cinsel boyutları içeren bilinçdışı bir öznelliklerarası kastediyorsa yararlı bulduğunu ancak çağdaş yaklaşımların çoğunu bu boyutları ele almadıkları için indirgemeci ve sığ bulduğunun altını çizmiştir.

Birksted-Breen (2010), Brusset’in (2006) gözden geçirmesine atıfla Fransa’daki çağdaş psikanalistlerden bazılarının da Ogden, Ferro, Baranger & Baranger gibi öznelliklerarası, iki kişilik alan ve alan kuramını tanımlayan analistlerin görüşlerini de dahil ettikleri üçüncü topografik bir model tanımladıklarını eklemiştir.  Ogden’ın (1994) analitik üçüncü, Barangerlerin (1961) alan kuramı, Botellaların (2001) görsel temsil edebilme yetisi kavramları da çağdaş psikanalizin bu zihinsel modellerinde yer almaktadır.

Sonuç

Freud, “Haz İlkesinin Ötesine” geçtikten sonra, yıkıcılığın hücresel biyolojiyle açıklanamayacağını kabul ederek Proje’sinden de vazgeçmiştir. İki dürtüyü tanımlayıp üç çatışma alanının ortasında kalmış çaresiz bir ego resmini çizerken aslında psikanalizin ve analistlerin sınırlılıklarıyla da yüzleşmiştir.  Analize sadece nörotik hastaların gelmediğinin farkında olsa da yukarıda sözünü ettiğim birçok sebepten ötürü saldırganlık dürtüsüyle ne yapacağı konusunda da tereddüt içindeydi. Kurt Adam ve Schreber vakalarının analizi onu Küçük Hans’ın evreninden farklı bir evreni tanımlamaya mecbur bırakmıştır. Tüm bunların yanı sıra dünyanın içinden geçtiği savaş, yaşadığı ağır kayıpların travmatik etkileri de onu dürtülerin düalizmi ile egonun failliği meselesini bütünleştirerek yeni bir zihin modeli oluşturmaya taşımıştır. Bu makalede açık ya da örtük olarak değindiği kavramlar, Bollas’ın (2007) deyişiyle “herkesin kendi Freud’unu bulmasıyla” farklı kuramların geliştirilmesini sağlamış ve böylece uygulamamızda yer bulmuştur.

Freud’un hem dünyayla hem de psikanalizle ilgili karamsarlaşmaya başladığı bu dönemden yüzyıl sonra maalesef dünya konusunda daha iyimser bir noktada değiliz. Savaşlar, iklim ve çevre krizleri, açlık, adaletsizlikler ve yaygın bir umursamazlık ile ölüm dürtüsü kol geziyor. Analizin kuramında da klinik uygulamalarında da çok önemli gelişimler kaydedilmiş olsa da psikanaliz ve psikanaliz enstitüleri de farklı farklı açmazlarla mücadele ediyor. Ama “İyimser olmayan bir umut” ile düşünce alanımıza saldıran bu yıkıcılığın ve zorlukların ortasında analitik olarak düşünmeyi sürdürmeye çalışıyoruz (Eagleton, 2016). Odalarımızda çatışmalar içindeki zihinden şekilsizliğin, yapısızlığın evrenine temsilden temsil edilemeyene, varlıklar evreninden negatif boşluklar evrenine bilmekten ve anlamaktan, olmaya, dönüşmeye doğru farklılaşan çalışmalarımızı Freud’un cesurca bu karanlığın içinde düşünmeyi sürdürebilmesine, ardından gelenlerin de düşünmeye devam ederek aynı yerde takılıp kalmamasına borçluyuz (Levine, 2013; Ogden, 2022; Blass, 2024).

Kaynakça

Baranger M., Baranger W. (1961).  Dinamik Bir Alan Olarak Analitik Durum. Uluslarası Psikanaliz Yıllığı, 2009 (1), 151-187.

Bergmann, M. (1993). Reflections on the History of Psychoanalysis. J. Amer. Psychoanalysis. Assn., (41), 929-955.

Birksted-Breen.  D, Flanders, S. (2010). General Introduction, Reading French Psychoanalysis içinde, Ed. D. Birksted-Breen, S. Flanders and A. Gibbault, London: Routledge, 1-53.

Blass, H. (2024). Some thoughts of Freud’s epochal work, The Ego and The Id100 years later içinde, F. Busch&N. Delgado ed, New York: Routledge, 2024:44.

Blass, H. (2024). Some thoughts of Freud’s epochal work, The Ego and The Id 100 years later içinde, F. Busch&N. Delgado ed, New York: Routledge, 2024:48.

Blass, R. (2012). The Ego according to Klein: Return to Freud and Beyond, (2012). Int. J. Psychoanal., (93)(1),151-166.

Bollas, C. (2007). Kuram Nedir? Freudyen An içinde, Ali Algın Köşkdere, Zeynep Özlem Tuncay, Suzi Mizrahi, Nesrin Koçal, çev., İstanbul: Bağlam Yayınları, s.113-132.

Bollas, C. (2007). Giriş, Freudyen An içinde, Ali Algın Köşkdere, Zeynep Özlem Tuncay, Suzi Mizrahi, Nesrin Koçal, çev., İstanbul: Bağlam Yayınları, s.50.

Bolognini, S. (2011). Freud’s Objects, Secret Passages içinde Gina Atkinson translator, ed. D. Birksted-Breen, London: Routledge, 7-26.

Botella, C., Botella, S. (2001). Psychic figurability and unrepresented states. Unrepresented States and The Construction of Meaning içinde, s. 112-121.  H. Levine, G.S. Reed, D. Scarfone ed., London: Karnac, 2013.

Bowlby, J. (1969).  Attachment. New York: Basic Books.

Brenner, C. (2003). Is the Structural Model Still Useful? Int. J. Psychoanal., (84)(5), 1093-1096.

Brenner, C. (1994). The Mind as Conflict and Compromise Formation. J. Clin. Psychoanal., (3)(4):473-488.

Brusset, B. (2006).  Métapsychologie des liens et troisième topique. Rev. Fr. Psychoanal, (70)(5):1213-1282.

Busch, F. (2024). Introduction, The Ego and The Id 100 years later içinde, F. Busch & N. Delgado ed, New York: Routledge, 2024; xvi.

Calvino, I. (2008). Klasikleri Niçin Okumalı? (Kemal Atakay, çev.), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2014, s.11-19.

Chervet, B. (2024). The advent of süperego principle. The Ego and The Id 100 years later içinde, F. Busch & N. Delgado ed.  New York: Routledge, 2024, 64.

Chervet, B. (2024). The advent of süperego principle, The Ego and The Id100 years later içinde, F. Busch & N. Delgado ed., New York: Routledge, 2024:71.

Compton, A. (1981). On the Psychoanalytic Theory of Instinctual Drives-IV: Instinctual Drives and the Ego-Id-Süperego Model, Psychoanal. Q., (50), 363-392.

Delourmel, C. (2014). Andrè Green ‘in Yapıtına Bir Giriş, Uluslararası Psikanaliz Yıllığı / The International Journal of Psychoanalysis Turkish Annual,6(1), 13-47.

Doidge, N. (2003). Classics Revisited Freud’s The Ego and the Id and “Inhibitions, Symptoms and Anxiety, Int. J. Psychoanal., (84)(5), 1093-1096.

Eagleton, T. (2016).  İyimser Olmayan Umut, (Emine Ayhan çev,), İstanbul: Ayrıntı

Ehrlich, S. (2024).  A generative paradox, The Ego and The Id içinde 100 years later içinde, F. Busch & N. Delgado ed, New York: Routledge, 2024:113.

Freud, S. (1923a). Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İd (Ali Babaoğlu, Çev), İstanbul: Metis Yayınları, 2022, s.85-86.

Freud, S. (1923b).  Letter from Sigmund Freud to Sándor Ferenczi, April 17,1923, The Correspondence of Sigmund Freud and Sándor Ferenczi,3 (1920-1933) 27:102.

Freud, S. (1920).  Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İdi (Ali Babaoğlu, Çev), İstanbul: Metis Yayınları, 2022, s.93.

Freud, S. (1914).  Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası.  (Banu Büyükkal, Saffet Murat Tura, çev.) İstanbul: Metis Yayınları.

Freud, S. (1926). Inhibitions, Symptoms and Anxiety, S.E, 20:75-176.

Freud, S. (1930). Uygarlığın Huzursuzluğu, Haluk Barışcan çev., S.M. Tura ed., Istanbul: Metis Yayınları, 2011, s.76.

Green, A. (2005).  Freud’s epistemological breaks. Key Ideas for a Contemporary Psychoanalysis içinde, Sussex: Routledge, (Andrew Weller çev.,), D. Birksted-Breen ed., 109-110.

Green, A. (2005). Clinical Work. Key Ideas for a Contemporary Psychoanalysis içinde, Sussex: Routledge, Andrew Weller çev., D. Birksted-Breen ed., 68

Guignard, F. (2020). The question of splitting. Psychoanalytic Concepts and Technique in Development içinde, ed. A. Lemma, Oxon: Routledge,36-51

Hartmann, H. (1939). Ego Psychology and the Problem of Adaptation, trans.D. Rapaport (1958), NewYork: International Universities Press

Laplanche, J.&Pontalis, J. (2006). The Language of Psychoanalysis, (Donald Nicholson Smith çev.), London: Karnac 130-144

Klein, M. (1958). On the development of mental functioning. Envy and Gratitude and other Works içinde, 1946-1963, 236-46, London: Hogarth,1975

Kris, E. (1943). Some problems of War Propaganda-A Note on Propaganda New and Old. Psychoanalytic Quarterly, 12:381-399

Levine, H. (2023). Introduction: Why Green? The Freudian Matrix of Andrè Green içinde, ed. H. Levine, London: Routledge, 1-15

Meltzer, D. (1978). The Kleinian Development.  London: Karnac, 2008:124

Meltzer, D. (1978). The Kleinian Development. London: Karnac,2008:126

Meltzer, D. (1978). The Kleinian Development. London: Karnac,2008:130-131

Modell, A. (1975).  The Ego and the Id: Fifty Years Later. Int. J. Psychoanal.. (56):57-68

Ogden, T. (1994). The analytic third: Working with intersubjective clinical facts. Intern. J. Psychoanal., 75, s.3-20

Ogden, T. (2022). Toward a revised form of analytic thinking and practice. The evolution of analytic theory of mind, Coming to life in the Consultation Room içinde, ed. A. Lemma, Oxon: Routledge, 117-141

Perelberg, R. (2005). “On Narcissism”. Freud Modern Reader içinde, ed. R. Perelberg, London and Philadelphia: Whurr Publications, 72-91

Quinodoz, J. (2005). The Ego and The Id, Reading Freud içinde, (David Alcorn trans), s.210

Reed, G. & Levine, H. (2013). Introduction: from a universe of presences to a universe of absences. Unrepresented States and the Construction of Meaning içinde, ed. H. Levine, G.S. Reed, D. Scarfone, London: Karnac, 3-17

Rolland, J. (2005). Clinical observation, theoretical construction, metapsychological thought. Freud Modern Reader içinde, ed. R. Perelberg, London and Philadelphia: Whurr Publications,93-109

Roussilon, R. (2011). Drives and Intersubjectivity. Primitive Agony and Symbolization, içinde, London: Karnac,29-49

Schmidt-Hellerau, C. (2024). The meeting of minds. The Ego and The Id 100 years later içinde, F. Busch & N. Delgado ed., New York: Routledge, 2024: 7

Schmidt-Hellerau, C. (2024). The meeting of minds. The Ego and The Id içinde 100 years later içinde, F. Busch & N. Delgado ed, New York: Routledge, 2024:21

Urribari, F. (2017). On clinical thinking the extension of the psychoanalytic field towards a new contemporary paradigm. Greening Psychoanalysis içinde, R.Perelberg& G.Kohon ed., London: Karnac, 142-143 Winnicott, D. W. (1953). Geçiş Nesneleri ve Geçiş Olguları. Oyun ve Gerçeklik içinde, çev. Tuncay Birkan, ed. S.M. Tura, İstanbul: Metis, 2013, s.19-45  


* Yasemin Cengiz. Psikiyatr ve psikanalist. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. Uzmanlığını Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde tamamlamıştır. Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) ve Psike İstanbul (İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği) üyesidir. Acıyan Beden Psikosomatiğe Psikanalitik Bakışlar (2015) adlı kitabın editörlüğünü yapmıştır. 2012 yılından bu yana ulusal sempozyumlarda bildiriler sunmuştur.

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.