Yüzüncü Yılında Türkiye Cumhuriyeti

Meltem Narter *
İnsan için yüz yıllık bir ömür çoğu zaman hayal edilmesi güç bir süredir. Özellikle son dönemlerde bilim ve teknolojinin katkısıyla insan ömrünün uzatılmaya çalışılması insanın ölümsüzlük düşleminin bir yansımasıdır. Ölümsüzlük arzusu belki de ölümlülüğün kabulünün inkarıdır. Türün devamını sağlama dürtüsü biyolojik gerekçelerle doğrulanabilir. Toplumların devamlılıklarını sağlamak da genellikle devlet kurmak belli bir toprak parçasının egemeni olmak ile doğrulanır. Bu doğrulama ortak bir dil, geçmiş, gelenekler, inançlarla pekiştirilir ve kültürler kurgulanır. Bu bağlamda bakıldığında bir devletin yüz yıla ulaşması, ölümsüzlüğünün en önemli kavşağı olarak görülebilir. Bu yıl Türkiye Cumhuriyeti ölümsüzlüğünün ilk kavşağını dönüyor. Cumhuriyet, altı yüz yıllık Osmanlı İmparatorluğunu sonlandırmış, yeni bir devlet düzeni kurmayı amaçlamış ve bunu gerçekleştirmiş bir düşüncenin sonucudur. Kıtalara yayılmış bir imparatorluğun Anadolu ve Trakya’da sınırlarının çizilmesi ile yeni ülke toprakları belirlenmiş,
I. Dünya Savaşının ardından gerçekleşen ulusal kurtuluş savaşı sırası ve sonrasında yeni bir devlet ve ideoloji ile yaşama başlamıştır. Cumhuriyet kendi başına bir kavram ya da anlatım şeklinden öte Türkiye’de, politik yaşamın içinde olabilmeyi, politikayı tanımlayabilmeyi, politik yaşam içinde anlam bütünlüğü oluşturmayı sağlayan bir kavramdır. Türkiye 1923 yılından bu yana tam yüz yıldır ‘cumhuriyet’ ile yönetilmektedir.
Devletin yönetim biçimi, ekonomik, dış ilişki ve kültür politikaları, bir ülkeyi tanımak için gerekli unsurlardır. Sosyal psikolojiye göre uygulanan tüm bu yöntemlerin etkisiyle gelişen toplumlar ve bireyler önemli konu başlıklarındandır. Sosyal psikolojide bir bireyin çevresinden, kültüründen, gelenek ve göreneklerinden, eğitim sisteminden, yönetiliş biçiminden uzak yetişmesi ve kendini bir birey olarak var etmesi olası değildir. Bireylerin kendilerini ve toplumu oluşturmaları karşılıklı bir etkileşim ve iletişim içinde gerçekleşir (Parker, 1989). Bireylerin doğdukları zaman ve mekân onlara tarih, kültür, dil, coğrafya ve din unsurlarından oluşan bir yaşam kılavuzu sunar (Narter, 2003a). Bu kılavuzun bilimsel adı söylemdir. Bu yolla bireyler kendilerinin ve toplumlarının sürekliliğini sağlarlar. Bu süreç birbirinin içine geçen karmaşık bir süreçtir (Edwards & Potter, 1992). Söylem, kültürün yarattığı dil aracılığıyla aktarılan, geçerli olduğu zaman dilimine bağlı ortak gelişen yaşayış ve düşünüş inşalarıdır (Burr, 1995). Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşu yeni bir yaşayış ve düşünüş inşasını yani söylemi kurgulamıştır. Bu nedenle genelde cumhuriyetin yaratacağı bireyi ve toplumu anlamak adına cumhuriyet kavramını anlamak özelde de Türkiye Cumhuriyeti’nin söylemini kavramaya çalışmak önemlidir.
Cumhuriyet, bireyin kişisel özgürlüğünün ve sivil haklarının en iyi biçimde güvence altına alındığı, bireylerin ortak kararlarından topluluğun destek aldığı bir Devlet düzenidir (Michelotti,1999). Cumhuriyet sözcüğü, Arapça’da toplu durumda bulunan kavim ya da ulus anlamına gelen cumhur sözcüğüne dayanır. Latince’deki “res publica” sözcüğü de devletin kamu malı olduğunu ve en yüksek emir verme yetkisinin kamuya ait olduğunu tanımlar. Cumhuriyet ve cumhuriyetçilik, kökleri Aristoteles’ten başlayarak Machiavelli ve Harrington’a kadar uzanan, yurttaşlık ve politika üzerine bir düşünce biçimidir. Cumhuriyet fikri, ‘toplum için en iyi olanı temsil eden’ ve ‘genel yarara hizmet veren’ sorumlu ve erdemli yurttaşı, bireysel taleplere ve çıkarlara öncül görerek genel bir yarar anlayışını benimser (Keyman, 1999).
Cumhuriyetin geçmişinin eskiye dayanmasının önemli nedenleri arasında özgürlüklerle olan ilişkisi yatar. Cumhuriyet, halkı egemenliği altına almayı benimseyen keyfî yönetim biçimlerinin karşısında durur. Genellikle bu tür keyfî yönetim biçimlerinin yerine geçerek kendini var etmiş bir yönetim biçimidir. Eskiden bu yana cumhuriyet adil bir hukuk sisteminin, keyfî olmayan bir rejimin garantisi şeklinde algılanır. Cumhuriyetçilik fikri, egemenlik kurmayan, özgürlükçü, halk iktidarını benimseyen, devlet ve anayasa kavramlarını önemseyen bir anlayışla kurgulanmıştır (Pettit, 1999). Bu anlayışta yurttaşların kendi özgür iradeleri doğrultusunda belirli topluluklar kurabilme, o topluluk içinde bulunabilme ya da o topluluğu reddedebilme hakları saklıdır. Bu hakları yaratan, koruyan ve destekleyen cumhuriyetçilik fikridir.
Türkiye’de Cumhuriyet
Türkiye’de cumhuriyet 29 Ekim 1923 yılında kurulmuştur. Cumhuriyet öncesinde monarşi ile yönetilen Türkiye ulusal ve demokratik bir devlet kurmayı amaçlamıştır (Tanör, 1997). Cumhuriyetle birlikte Türkiye, “halkın kendi kendini idaresi” ve “demokrasi esasına dayanan bir devlet” anlayışını tanımaya başlar. Cumhuriyetin kabulü, devletin politik temellerini belirler. Gerçekleştirilen devrimler, cumhuriyet anlayışıyla işlerlik kazanmış ve bu anlayış uygulanmaları aşamasında rahatlık sağlamıştır. Devrimlerin ortaya çıkışı, ekonomik nedenlerden çok politik ve ideolojik temellere dayanır. Bu nedenle cumhuriyet düşüncesi adına politik anlamda gerçekleştirilen değişimler, toplumsal değişimleri de yaşama geçirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, özgürlük ve ulusal egemenlik temellerine dayandırılır (Kongar, 1999). 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı ve kurucu meclis görevini üstlenmiş olması, 25 Nisan’da bir yürütme organı oluşturma kararı vermesi, 2 Mayıs’ta İcra Vekilleri Heyeti’nin seçilmesine dair kanunu ve 20 Ocak 1921’de de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu kabul etmesiyle birlikte yeni bir devletin temelleri atılmıştır. 1 Kasım 1922’de Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe karıştığı duyurulmuş yeni devlet Lozan Barış Antlaşması ile uluslararası alanda tanınmıştır (Alpkaya, 1998). Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra hız kazansa da devletin yönetim biçimine dair çalışmalar çok daha öncesinde, hatta savaş yıllarında başlamıştır.
Cumhuriyetin resmen ilanından önce Mustafa Kemal Atatürk yaptığı değişikliği Söylev’de şu şekilde aktarır:
“… 20 Ocak 1921 günlü Anayasa’nın devlet biçimini saptayan maddelerini şöyle değiştirdim; Birinci maddenin sonuna: “Türkiye Devleti’nin hükümet biçimi cumhuriyettir.” cümlesini ekledim. Üçüncü maddeyi, şöyle değiştirdim: “Türkiye Devleti, Türkiye Büyük Millet Meclisince yönetilir. Meclis Hükümetin türlü yönetim kollarını Bakanlar aracılığı ile yönetir (Atatürk, 1981 (1927], s. 415-416).”
Yapılan bu değişimin ardından, Teşkilatı Esasiye Kanunu Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunun ve Kurtuluş Savaşının kazanılmasının yasal destekçisi olur. 1921 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu,Tanör’e (2001) göre Osmanlı–Türk anayasacılığında en keskin dönüm noktasıdır. Bu anayasa, kısalığını kat kat aşan bir kapsama sahiptir. Yaratılmaya çalışılan bu yeni Türk devletinin yani Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunda en önemli rollerden birini devrimler oluşturur. Devrimler ilk olarak 30 Ekim 1922’de saltanatın kaldırılması ile başlar. Ardından, halifeliğin kaldırılması (1924), tekke ve türbelerin kapatılması (1925), şapka ve kıyafet yasasının kabulü (1925), uluslararası takvim ve saatin kabulü (1925), Türk medeni kanunun kabulü (1926), yeni Türk harflerinin kabulü (1928), ölçüler kanunun kabul edilmesi (1931), soyadı yasasını kabulü (1934) ve kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesini (1934) içeren devrimlerle devam eder (Bayrak, 2000). Devrimlerin bu şekilde gerçekleştirilmesi uygarlığı yakalama çabası ve yurttaşlara belirli bir anlayış sunma gereğidir. Devrimin önderi Mustafa Kemal Atatürk, ulusların, toplumların, kişilerin, bağımsızlığını, özgürlüğünü insan, toplum ve devlet yaşamının ayrılmaz, vazgeçilmez, tartışılmaz ana unsuru saymıştır. Bu ana unsurun bütünüyle işlerliğe kavuşturulması için yeni bir ulusal örnekte, bu kalkınma, gelişme, çağdaşlaşma biçiminde ulusal çıkar, toplum yararlarının, egemenliklerinin üstünde tutulmuştur (Kili, 1995).
Cumhuriyetin ilanından sonra 1930’lu ve 40’lı yıllarda yeni politik rejimin ideolojik temellerinin oluşturulması ve aktarılması ile önemli gelişmeler yaşanmıştır. 1930’lu yıllardan itibaren Ankara’da resmî kadrolar yeni oluşturulan kurumlar aracılığı ile dil ve tarih tezleri ortaya koyar. Yeni bir devlet kurulur. Rejimi halka açıklamak ve yaymak için birçok adım atılır. Eğitim süreciyle başlayan bu adımlar, Millet Mektepleri (1928), CHP Halk Hatipleri Teşkilatı (1931), Türk Tarih Kurumu (1931), Türk Dil Kurumu (1932), Halkevleri (1932), Dil Tarih Coğrafya Fakültesi (1936) ve Halkodaları (1939-40) gibi yeni bir ideolojik temel üzerinde biçimlendirilecek kuruluşların açılmasıyla devam eder (Şimşek, 2002).
Tüm bu çabalar, cumhuriyetin ilanıyla başlayan ve devlet kimliğinin ve devlet-toplum ilişkilerinin kurulma süreçlerinde etkili olan eylemlerdir. Dolayısıyla da devletin resmî ideolojisini şekillendiren ve halka aktaran araçlar olmuşlardır. Önemli değişikliklerin yaşandığı bu dönemde toplumun yasal sınırlarını belirleyen ve yeni rejimin gereksindiği ‘yeni insan’ oluşturmayı amaçlayan çabalar söz konusu olmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında eğitimle gençlere aktarılanlar, genellikle, Türkiye’nin cumhuriyet anlayışına dair temel kavramların kazandırılmasına yöneliktir. Bu tanımlamalar devlet, cumhuriyet, yurttaşlık gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kavramlarıdır. Özellikle 50’li yıllara kadar, cumhuriyetin yurttaş tanımı Türkiye Cumhuriyeti’ne özel bir yurttaş modeli oluşturmak amacındadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin amacı cumhuriyet düşüncesi ve Atatürk ilkelerinin ışığında yurttaşlara pozitivist bir bilinç kazandırılması, tarih bilgisi verilmesi ve tam anlamıyla laik bir eğitim anlayışının kabul edilmesidir (Katoğlu, 2000). Bu anlayışın aktarılmasında önemli yer tutan kitaplardan biri Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisinin kaleme aldığı “Yurttaşlık Bilgisi” kitabıdır. Bu kitap Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerini çok açık bir biçimde aktaran önemli bir yapıttır. Bu kitapta, Türk insanının yeni tanıştığı ya da bilmesine rağmen içeriği değişen kavramları, ayrıntılı bir biçimde aktarmıştır. Kitapta, cumhuriyet, devlet, demokrasi gibi kavramlar şöyle açıklanmaktadır;
Cumhuriyet; … Demokrasinin tam anlamıyla ülküsü, bütün ulusun, aynı zamanda yönetici durumunda bulunabilmesi, hiç olmazsa devletin son iradesinin, ulus tarafından dile getirilip gösterilmesini ister. Ne yazık ki ulusların büyüklüğü, düşünsel eğitim düzeyleri, bu ülkünün uygulanmasında, bu ülküden büsbütün yoksun kalmayı doğuracak önemsizliklerden kaçınmayı da gerektirir. Bu nedenle, demokrasi ilkesinin en çağdaş, en akılcı uygulanımını sağlayan yönetim biçimi Cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, ulus tarafından seçilmiş meclistedir. Ulus adına her türlü yasaları o yapar. Hükümete güvenoyu verir ya da onu düşürür. Ulus seçtiği milletvekillerinden memnun kalmazsa, belli süreler sonunda başkalarını seçer. Ulus egemenliğini, devlet yönetimine katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmakla sağlar. Cumhuriyetin hükümeti, bir usûl ve tarzla sınırlı bir süre için seçilmiş bir cumhurbaşkanına verilir. Devlet: Belli bir toprakta yerleşmiş ve kendine özgü bir güce sahip olan bireylerin bütününden oluşan bir varlıktır. Demokrasi (Halkçılık): Demokrasi temeline dayanan hükümetlerle egemenlik, halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi ilkesi, egemenliğin ulusta olduğunu, başka bir yerde olamayacağını gerekli kılar. Bu yolla demokrasi ilkesi siyasal gücün, egemenliğin kaynağına ve meşruluğuna dayanmaktadır (1997 [1931], s.28-37-38).
Cumhuriyetin Politik Gelişimi
Cumhuriyetin yüz yıllık geçmişi politik, ekonomik, kültürel bir birikim oluşturur. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılına dek yaşadığı politik aşamalara dikkat çekmek gerekir. Cumhuriyet adına atılmış politik adımların bazıları cumhuriyeti ve ilkelerini güçlendirmiş, bazıları ise cumhuriyete ve devrimlerine hizmet etmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, kuruluşunun ardından gerçekleştirdiği devrimler, ikinci dünya savaşı esnasında yaşanan politik çalkantılar, demokratikleşme çabaları, çok partili politik yaşama geçiş, on yıl arayla gelen askeri darbeler, anayasa değişiklikleri ve günümüz koşullarında küreselleşme, üçüncü dünya ülkesi kimliğinden kurtulma çabaları, Avrupa Birliğine kabul çabaları, 28 Şubat 1997, anayasa değişiklikleri, 15 Temmuz 2016, Başkanlık sistemine geçiş Cumhuriyet’in yüz yıllık serüveninin ana başlıklarıdır. Tüm bu gelişmeler yalnızca politik alan içinde kalmamış, etkileri tüm Türkiye üzerinde kendini göstermiştir. Kurumlardan, eğitime, sanata, ekonomiye, dış ilişkilere varana kadar her alanda sık değişen farklı yaşam biçimleri üretmiştir. Bu açıdan bakıldığında bu değişimlerin, dönüşümlerin yaşandığı zaman dilimleri ve sonrası Türkiye’de yaşayan bireyleri de birebir etkilemiştir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün geliştirdiği ve yaygınlaştırdığı devrimlerin ve politik yaklaşımların doğrudan etkisi olmuştur. Atatürk’ün geliştirmeyi hedeflediği Batılılaşma kapsamında eğitimin önemli bir yeri vardır. Cumhuriyetin eğitim anlayışı daha önce de belirtildiği gibi bilimsel dayanaklı yani, seküler dünya görüşü doğrultusunda halkı eğitmek, devrimleri ve dönemin tek politik iktidar partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin temel ilkelerini kitlelere anlatmak, ülkenin iktisadi ve kültürel yönden kalkınmasına katkıda bulunmak, yeni ve homojen bir ulusal kimlik yaratmaktır (Şimşek,2002) Kili’ye (1995) göre, bu yaklaşımın yani Atatürkçülüğün başarısının ardında ulusal oluşu, toplumun tarihsel, ekinsel, toplumsal, ekonomik koşullarına, yapısına ve birikimine göre oluşturulmuş olması yatar. Bu devrimin başarısının ana nedeni de kalkınmayı, çağdaşlaşmayı temelde ülkenin kendi öz gücüne dayandırmasıdır. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin ideali, dış güçlerin devletin iç işlerine karışmasını kabul etmeyen antiemperyalist bir devrim yaratmaktır.
Cumhuriyet’in ilk dönemlerini, yeni yönetim biçimini halka tanıtmak, bu yeni yönetim biçiminin ekonomik, hukuki ve sosyal yaşam alanlarındaki yenilikleri ve uygulama biçimlerini halkla tanıştırma dönemidir. Daha sonraki dönemlerde yani 1930’ların sonu ve 1940’ların başında izlenen devlet politikaları temel cumhuriyet değerlerini yansıtır. İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı olmuş ve İkinci Dünya Savaşı’na katılmadan süreç yaşanmıştır. Bu dönemde izlenen iç ve dış politik yönelim Atatürk döneminde izlenen politik yaklaşımlara aykırı bir tutum izlememiş aksine tutarlı bir devamlılık göstermiştir. Savaşın hemen ardından 1946’da Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratikleşme çabasının önemli aşamalardan biri gerçekleşmiş ve çok partili döneme adım atılmıştır. Seçimler tam anlamıyla 1950 seçimlerinde gerçekleşmiş ve tek partili dönem sona ermiştir. 1960’a dek çok partili dönem, siyasi partilerin kendi politik ideolojilerini belirlemeleri, belirledikleri bu ideolojilerden geliştirdikleri anlayışlarını halka benimsetebilme çabası ile geçmiştir. Partilerin özgür politika çabaları Türkiye’nin rejim bunalımının başlamasında ve derinleşmesinde etkili olmuştur (Özdemir, 2000). Yaşanan bu çalkantılar, 1960’ta askeri bir darbe ile sonlandırılır. Yapılan askeri darbenin ardından anayasa değişikliği gerçekleşir.
1921 Anayasası Osmanlı-Türk anayasacılığının sıçrama noktası, 1924 Anayasası da ulusal devletin kuruluşunun tamamlamasını sağlayan bir anayasa olarak değerlendirilir. 1961 Anayasası ise Devlet otoritesini pekiştirmekten çok özgürlük ve demokrasiyi kurumsallaştırmayı amaçlayan bir anayasa olarak görülür. 1961 Anayasasının özgürlük ve demokratikleşme çabaları toplumun tüm kesimlerine olmasa da birçoğuna düşüncelerini eyleme dökebilme olanağı verir. Toplumsal iş bölümünün içinde yer alma gücünü kullanabileceğini anlayan çeşitli kesimler yönetimde söz ve hak sahibi olduklarının da bilincine vararak yaşamın her alanında baskı grubu oluşturabilme arayışına girmişlerdir (Özdemir, 2000). Bu özgürlük çabaları, politik akımlara mensup gruplar arasında kutuplaşmaları ve eylemlerin şiddete dönüşmesini de beraberinde getirir. 12 Mart 1971 günü verilen askeri muhtıra ile karışık ortama kısa bir ara verilir. 1971’deki Askeri Muhtıranın ardından hemen 1961 anayasasında değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler çoğunlukla temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması yönündedir. Ama bu sınırlandırmalar, politik eylemlerin şiddete ve yaşam kayıplarına engel olamamış, dokuz yıl sonra bu karmaşa ve şiddetin önlemesini hedefleyen 1980 darbesi yine Türk Silahlı Kuvvetleri devlet yönetimine el koymuştur. Darbenin ardından yeni bir anayasa düzenlenmiş 1982’de halk oyuna sunularak kabul edilmiştir. 1982 anayasasının kabulü ile altmış bir yılda Türkiye Cumhuriyeti dördüncü anayasasını uygulamaya başlamıştır. 1980 darbesi ve sonrasında yaşanan gelişmeler Türkiye’de demokrasi, özgürlük ve insan hakları konusunda gerilemelerin yaşanmasına neden olmuştur.
1980 darbesinin en belirgin özelliklerinden biri hukuki düzlemde ve adaletin sağlanması açısından sivil bir otoritenin değil, askeri otorite ve mantığın geçerli olmasıdır. Demokrasi adına Türkiye’nin aldığı en büyük darbelerden biridir. 1980’de ülke genelinde başlayan sıkı yöntemin uygulaması 1987 yılına dek bazı illerde devam etmiştir. İfade ve eylem özgürlüğünün olmadığı yıllar yaşanmıştır. Siyasi partiler yasaklanmıştır. 1983 yılında yasaklı partilerin ve politikacıların katılamadığı, yalnızca yeni kurulan siyasi partilerin katıldığı bir seçim yapılmıştır. Seçimi kazanan Anavatan Partisi tek başına iktidara gelmiştir. 1983-1991 yılları arasında tek başına iktidarda kalmıştır. 1987 yılında yapılan anayasa referandumu ile politik yasaklar kaldırılmıştır. 1991yılından 2002 yılına kadar ülkeyi koalisyon hükümetler yönetmiştir.
1980 darbesinin politik yaşam üzerindeki etkileri 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği ile soğutulmaya çalışıldıysa da çok geç kalınmıştır. İlgili anayasa değişikliği 1980 darbesini gerçekleştirenler ile ilgili suç duyurusunda bulunulmasını sağlamış, müebbet hapis cezasına çarptırılan sanıkların yaşamlarını kaybetmiş olmaları nedeniyle davalar düşmüştür. Cezalar rütbelerinin sökülmesi ve mal varlıklarına el konulması ile değiştirilmiştir.
Politik çalkantılar elbette bunlarla sınırlı değildir. 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulunun irticaya karşı ordu ve bürokrasinin politik, yönetsel, hukuki ve toplumsal alanda kontrol ve denetim sahibi olması gereği ile ilgili kararlar alınmıştır. Bu tavır postmodern darbe olarak tanımlanmıştır. Bu kararlar dönemin koalisyon hükümetinin istifasına neden olmuştur. Kararların politik, hukuki, yönetsel ve toplumsal anlamda uygulanması ve denetlenmesi süreçleri sonraki yıllarda uzun sürecek davaların oluşmasına ve kaosun devamına neden olmuştur. 2002 seçimleri ile birlikte koalisyon hükümetleri dönemi kapanmış ve tek parti iktidara gelmiştir. 2002 yılından günümüze dek iktidarı tek bir siyasi parti yürütmektedir.
Önemli bir diğer olay da 27 Mayıs 2013 Türkiye Cumhuriyeti tarihi içinde en uzun süreli, en etkili ve en çok katılımın sağlandığı halk eylemidir. Genellikle Gezi Olayları olarak adlandırılır. Taksim Gezi Parkında yapılmak istenen Topçu Kışlası inşaatı için ağaçların kesilmeye başlanması üzerine, başta gençler olmak üzere çok kişiyi ağaçların kesilmesini engellemek için eyleme başlatmıştır. Üç ay 2 gün süren bu eylem Taksim’de büyük bir katılımla gerçekleşmiş aynı zamanda Türkiye’nin neredeyse her ilinde eylemlerle desteklenmiştir. Çok üzücüdür ki bu süre zarfında birçok genç yaşamını kaybetmiş ve belleklerde kahraman olarak yerlerini almışlardır. Eylem emniyet güçlerinin 30 Ağustos 2013 günü sert müdahalesi ile sonlandırılmıştır. Gezi olayları Türkiye’de ve dünyada fazlasıyla ses getiren bir halk eylemi olarak değerlendirilebilir. Bu eylemin demokratik bir açılım sağlaması beklentisi gerekli karşılığı görememiş, aksine demokrasi, özgürlük ve insan hakları bağlamında özellikle gençlerin ülkelerine ve geleceklerine güvenle bakmalarını engellemiştir.
Bir diğer ürkütücü ve kafa karıştırıcı olay da 15 Temmuz 2016’da gerçekleşmiştir. 15 Temmuz Darbe Girişimi ya da 2016 Türkiye Askeri Darbe Teşebbüsü olarak tanımlanan bu olay 12 Eylül 1980’den otuz altı yıl sonra gerçekleşen ilk darbe girişimidir. Askeri, yargı ve politika üyesi yaklaşık on bin kişinin gözaltına alınması ve devlet kurumu çalışanının görevden alınmasıyla sonuçlanan bir girişimdir. Üç ay süre ile ülke genelinde sıkıyönetim ilan edilmiştir. Darbe girişimini gerçekleştirenler terör örgütü olarak kabul edilmiş ve grubun üyesi olan elli bin kişi tutuklanmıştır. Yüz elli iki bin kamu personeli görevinden alınmıştır. Girişimin ardından süren davalarda dört bin yüz otuz sanık hüküm giymiştir. İlgili terör örgütü liderinin yurtdışından iadesi talep edilmiş ama gerçekleşmemiştir. Bu durum diplomatik ve uluslararası politikalar açısından oldukça gergin durumların yaşanmasına neden olmuştur. . Nefes kesen bu politik çalkantılar anayasa değişikliği için yapılan referandumlara bir yenisini şimdilik en sonuncusunu eklemiş 16 Nisan 2017 yılında yapılan referandumla parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmiştir.
Bu tür politik karmaşalar cumhuriyet tarihi boyunca en çok demokrasi, ekonomi, laiklik, eğitim alanlarına zarar vermiştir. Bir ülkenin politik hamleleri ister istemez o ülkenin halkının yaşam biçimini de kurgular. Demokrasi halkın kendi kurgulamak istediği yaşam biçimini sağlayan bir yaklaşım olarak görülür. Türkiye kuruluşundan günümüze en büyük erozyonu demokrasi konusunda yaşamıştır.
Sosyal Psikolojik Açıdan Türkiye Cumhuriyeti’nin Gelişimi
Sosyal davranışlar toplumsal kurallar tarafından şekillenir. Bu kuralların içeriği fazlasıyla zengindir. Bu içerik; kalıcı, değiştirilmesi güç ve vazgeçilmez kavramlar kadar, gündelik yaşamı yönlendiren, kısa süreli ve değişimlere açık kavramları da kapsar. Bunları basitten karmaşığa doğru sıralarsak, normlar, değerler, etik ve ahlaktır. Sosyal davranışın en önemli belirleyicisi kurallar, yasaklar ve yasalardır. Sosyal davranış, bireylerin içinde yaşadıkları topluma uyumları ile biçim alır. Uyumun kuralları, toplumsal olarak arzu edilenler ve edilmeyenlerle başlayan küçük ya da büyük grupların referansı ile biçimlenen devletin yasalarla garanti altına aldığı cezalar ile son bulan toplumsal bir süreçtir. Bu sürece gösterilen uyum bireyin de toplumun da dengeli sürekliliğini sağlar. Sosyal psikolojiye göre tüm bu kurallar dizisi normlar ile başlar. Normlar, toplumun tüm katmanlarından beslenen, bireylerin yetenekleri, davranışları, kararları, yargıları, anlayış biçimleri ve görüşleri konusunda referans aldıkları standartlardır (Bilgin, 2016). Normlara gösterilen ilgi bireylerin toplumla uyum ilişkisinin niteliğini de belirler. Dolayısıyla normlar toplumsal bir hakikate değil, toplumsal bir uzlaşmaya işaret eder. Bireylerin, diğer insanlarla olan etkileşimi, kendi gözlerinde önemli saydıkları grup ya da topluluklardan edindikleri, etkileyici buldukları ölçütler sayesinde normlar bireylere aktarılır ve özümsenir. Toplumun kalıcı kurallarından devşirilen normlar, insanların çevrelerindeki bireylere, nesnelere, gruplara ve kurumlara olan tutumunu belirler. Toplumsal kurallar, bireysel düzeyde özümsenince tutumları oluşturup, sosyal davranışların düzenleyicisi ve destekleyicisi olur. Tutumlar bireyin ait olduğu grubun normlarını içselleştirmesi ile başlayan zihninde güvendiği her türlü sorunun çözümü için başvurduğu tanrılaşmış kahramanlara ya da liderlere kadar sırtını dayayabilen sosyal bir davranıştır (Narter, 2022). Günlük yaşamda, karmaşık olan ve başka insanlarla ilişkilerde geliştirilen tutumları, anlayışları, neye dikkat edileceğini, neye edilmeyeceğini, neye aldırış edileceğini, neye edilmeyeceğini, nasıl davranılacağını belirleyen unsur, algı dayanağı çerçevesidir (Narter, 2007). Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ya da resmî ideolojisi özellikle ilk yıllarda halka geçmişinden oldukça farklı bir algı dayanağı çerçevesi sunmuştur. Batılılaşma ile birlikte gelen aydınlanma geleneği başta olmak üzere, yurttaşlık bilinci ve pozitif hukuk anlayışı bireylerin uyum göstermesi beklenen toplumsal normlar olarak tanımlanabilir. Uyum gösterilmesi beklenen bu kurallar kimlik yapılarına temel oluşturur.
Kimlik, bireysel ve sosyal olanın bir araya getirildiği bir içeriğesahiptir. Bireyin diğerleriyle ve toplumla ilişkisini sağlayan gönüllü bir bağdır. Kimlik, bireyler arası etkileşimi, etkileşimin kurallarını belirleyen sosyal gerçekliğin ürünüdür. Sosyal psikolojideki kimlik kuramlarına göre bireylerde aidiyet duygusunun meydana gelmesi için olumlu bir nesneye gereksinimleri olduğuna işaret edilir. Kurucu dönem başta olmak üzere resmî yollarla cumhuriyete ve devrimlerine yapılan atıflar olumlu, istenir ve arzu edilir olanı belirler. Türkiye’de cumhuriyetçi kimliğin içeriği demokratik, eşitlikçi, hak ve özgürlüklere saygılı, Türkiye Cumhuriyeti’nin genel yurttaşlık ilkelerini kabul etmiş olmayı işaret eder. Dolayısıyla cumhuriyete, ilkelerine, devrimlerine ve kurucusuna aidiyet duyma olumlu bir kimlik algısını öngörür niteliktedir (Narter, 2003b). Cumhuriyetin bireysel bir kimlik nesnesi olduğu kadar politik bir kimliği ifade edebileceği söylenebilir.
Ülkede yaşanan politik çalkantılar Türkiye’nin kurulduğu dönemdeki cumhuriyet anlayışına ve ilkelerine yeni yorumlar katmış kimilerinin içeriğini değiştirmiş, kimilerinin sorgulanmasını, kimilerine de şüpheyle bakılmasını sağlamıştır. Bu unsurlar cumhuriyet ideallerinin gerçekleşip gerçekleşmediği, bu anlamda oluşması beklenen kimlik, devrimlerin tam olarak amacına ulaşıp ulaşmadığı, demokratikleşme sıkıntıları, cumhuriyetin başarısı, cumhuriyetin önemli gereklerinden biri olan katılımcılık ile ilgilidir. Bu unsurların yaşama aktarılma düzeyi hala sorgulanmaktadır. Bu belirsizliğin en önemli gerekçesi de uygulamalarda, yani gündelik yaşama yansıyan günlük gerçekliklerdeki boşluk ve tutarsızlıklardır. Bu durum kimi zaman politik yönlendirmelerden kimi zaman da halkın kabullerindeki kararsızlıklardan kaynaklanmaktadır. Cumhuriyetin kuruluşu ve sonrasında politik anlamda ülkenin kurtarılması gerekçesi ile gerçekleştirilen olumlu olumsuz tüm girişimlerde vazgeçilmeyen tek şey cumhuriyettir. Ama nasıl bir cumhuriyet hedeflendiği açıkça yaşama aktarılmış değildir. Bu durumda belirlenemeyen normlar bireylerin neye uyum göstereceklerini, tutumlarını neye göre belirleyeceklerini ve kimliklerini hangi olumlu algıya göre biçimlendireceklerini belirlemekten uzak olacaktır.
Cumhuriyetin kurucu ideolojisi Kemalizm düşüncesidir (Çeçen,1981). Kemalizm, Osmanlı İmparatorluğunun sonlandığı, yeni bir ulus devletin kurulduğu, antiemperyalist, laikliğin benimsendiği, demokrasiye dayanan, ekonomik kalkınma, sanayileşme, bilim, teknoloji ve sanatı önceleyen, tüm yurttaşlar için ücretsiz ve zorunlu eğitim gibi ana ilkeleri benimseyen politik, toplumsal, ekonomik, kültürel ve dini devrimleri hedefleyen bir düşüncedir. Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemi ideolojisi olarak tanımlanabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde ideolojik, politik, yönetsel ve toplumsal alanda geride bıraktığı imparatorluk sürecinin üzerine bir devrim yaşadığı açıktır. Bu devrimin kurucusu ve yaratıcısı Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarıdır. Devrimin ana teması modernleşme, yani kutsallığından arınmış rasyonel bir toplum ve buna bağlı gelişen bireylerdir. Devrime inanan ve Atatürk devrimlerini ilke edinen birçok devlet memuru, ülkenin en ücra noktalarına ulaşmaya çalışarak tarım, hayvancılık, sağlık, eğitim, din, hukuk, ekonomi, sanat, kültür ve benzeri alanlarda modernleşme amacını yaşama aktarmaya çalışmıştır (Bilgin, 2005).
Önceki bölümlerde de aktarılmaya çalışıldığı gibi yaşanan politik çalkantılar kurucu ideoloji üzerinde etkili olmuş, temel ilkelerin değişmesine neden olmuştur. İlk olarak kurucu ideoloji için adlandırma farkı gündeme gelmiş Kemalizm, Atatürkçülük veya Atatürk milliyetçiliği olarak anılmaya başlanmıştır. Özellikle 1982 anayasası ve kurumları Atatürk milliyetçiliğini resmî ideolojinin belkemiği olarak tanımlamışlardır (İnsel, 1998). Ülkenin yaşadığı her dar boğaz Mustafa Kemal’in yeniden dile getirilmesini, anımsatılmasını ve ülkenin bir arada tutulmasını sağlayan bir can simidi olarak kullanılmıştır. Politikacılar, bürokratlar ve idareciler ekonomik koşullar, farklı anlayışlar ve yaşam tarzları nedeniyle zaman zaman kurucu ilkelerden taviz vermek konusunda sakınca görmemişlerdir. Sonuçlar tehlike, çatışma ve diğer yıkıcı unsurları barındırdığında eskiden verilmiş bir sözün anımsatılması gibi ilk olarak Anıtkabir’e gidilerek Mustafa Kemal ziyaret edilir ve ona bağlılık sunulmuştur. Yüz yıllık cumhuriyetin en belirgin özelliği kurucu unsuru hep anımsamaktır. Buradaki temel sıkıntı karizmatik bir liderin büyüsüne kapılmak gerçek devrim ve cumhuriyet düşüncesini sorgulamamak, anlamamak, yaşama aktaramamaktır. Resmî kurucu ideolojinin uygulanması ve aktarılmasındaki başarısızlık, genellikle cumhuriyet ilkelerinin eğitim kurumlarının dışına, sokağa, gündelik yaşama yansıtılamamasında bulunur (Çiğdem, 2001). Cumhuriyet devrimlerinin günlük yaşam uygulamalarında karşılık bulmasında güçlükler olduğu, politik çalkantılar nedeniyle içerik ve uygulama biçimlerinin zarar gördüğünden söz edilebilir. Devrimlerin kabul edilmesi, uygulanması ve sürekliliğinin sağlanmasındaki en önemli engel devrimlerin geçerli olması beklenen düşünce yapısı ve inanç sistemidir. Yaşanan her politik darbe Kemalizm’i başka açılardan okumuş ve neredeyse kendi ideolojisi üzerinden temize çekerek tekrar halkın uyum sağlaması istenen bir norm takımına dönüştürmüştür. Bu yapılanma ister istemez kurucu ideolojinin içeriğini boşaltmıştır.
Toplumsal düzlemde yaşanan değişim cumhuriyet ve devrimleri ile en üst aşamaya resmi olarak ulaşmış olsa da batılılaşma, çağdaşlaşma ya da modernleşme Tanzimat ile başlatılabilir (Akşin, 1997). Tanzimat, Osmanlı İmparatorluğunun girişimidir ama başarılı olamamıştır çünkü Batılaşma o zamanlar Osmanlı için yalnızca alternatif bir reçetedir, resmi bir ideoloji değildir (Arslan,1995). Türkiye’nin bu anlamdaki başarısı cumhuriyeti ilan etmek, meclisi iktidarın başına getirmek, laik bir düzen öngörmek, seküler bilgi ve pozitivist bilim anlayışını benimsemektir. Bu yönetsel başarı halkın düşmanlardan kurtulmuş topraklarda yaşamasının, uluslararası düzlemde zafer kazanmasının garantisidir. Halk bu düşünce ile barışıktır. Modernleşme deneyimi en çok gündelik yaşam uygulamaları, bilim, sanat, dil, kültür unsurlarında kendini gösterir. Türkiye, modernizmin üretildiği bir kültürel yapıdan gelmiyor, buradaki modernleşme biçimi Batı-dışı modernleşme olarak tanımlanıyor. Batı-dışı modernlik, Batı’yı merkezden kaydırıp, modernlik üzerine Batı’nın kıyısından yeni bir okuma ve dil üretmeye yönelik bir çaba olarak görülür. Bu çeşit bir modernleşme çoğul, yerel, farklı bir modernlik üretir (Göle, 2011). Türkiye’nin modernleşme süreci de bu biçimde gelişmiştir.
Türkiye özellikle geçmiş yönetim biçiminin monarşi olması, tek bir iktidar sahibinin yani padişahın politik, askeri, ekonomik, hukuki, toplumsal her konuda egemen ve karar verici olması nedeniyle halkın yönetime katılması konusunda deneyim sahibi değildi. Egemen güç yani padişah yerine getirdiği bu görevleri İslami kurallar çerçevesinde Allah’ın yasalarına yani şeriata göre uyguluyordu. Dolayısıyla halkın evrenle, günlük yaşamla, yasayla, ekonomi ile, eğitim ve sağlık ile kurduğu bağda aradığı doğruluk, iyilik, gerçeklik ve meşruiyet kaynağı dinin kurallarıdır. Cumhuriyet ile birlikte politik, yönetsel, hukuki, ekonomik, askeri, toplumsal, eğitim, sağlık, sanat ve kültür ile ilgili meşruiyet kaynağı değişmiştir. Din kaynaklı meşruiyet alanının yerini seküler bilgiye ve bilimsel anlayışa bırakması ciddi bir kırılma yaşanmasına neden olmuştur. Modernizm çabalarının en büyük yarayı aldığı nokta da budur. Yaşanan bu geçiş toplumun bazı kesimlerinde sorgulanmadan tam bir itaatle kabul edilirken bazı kesimlerinde de sorgulamadan tam bir inkâr ve reddedişle karşılanmıştır. Modern kültür ve politika anlayışı toplumsal olarak bir karşılık bulup yaygınlaşsa da uygar ve kentli kültür değerleri benzer kabul karşılığı bulamadı (Göle, 2002). Türkiye’de cumhuriyetle birlikte politik, yasal ve toplumsal düzeyde kendi yerelliği içinde bu coğrafyaya özgü bir modernleşme üretilmiş, uygulanmış ve kabul görmüştür. Bu modernleşme biçimi çoğu alanda kurucu ideolojinin arzu ettiğinden geride kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti aydınlanma geleneğinin, evrenselciliğin, modernleşmeciliğin, öte yandan farkçılığın, milliyetçiliğin bir arada bulunmasının gerilimini veya çelişkisini taşımaktadır (Bilgin, 1995).
Son Olarak
Türkiye Cumhuriyeti, bir imparatorluğun sonlanmasının ardından o dönemde dünyada geçerli olan, politik, yönetsel, hukuki ve toplumsal kurallara uygun biçimde inşa edilmeyi hedefleyen bir ülkedir. Yüzüncü yılını tamamlamak üzere olan Türkiye, başta devletin resmi düzeni olmak üzere tüm kurumlarıyla birlikte büyük bir değişim öyküsü yazan bir devrim düşüncesinin ürünüdür. Ulusal kurtuluş savaşı ülke topraklarını kurtarmakla sonlandırılmamıştır. Kazanılan savaş ve ülkenin sınırlarının çizilip emniyet altına alınmasının ardından, sıra devrimlere ve uygulamalarına gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kendine özgü kuralları, devrim politikaları, ulus anlayışı ve yaratmaya çalıştığı yurttaş özellikleri vardır. Amaç ulusal ve demokratik bir cumhuriyet anlayışına ulaşmaktır. Ulusu oluşturan yurttaşlar demokratik değerler etrafında toplanarak cumhuriyetin yaşaması ve yaşatılması için en önemli güç olarak görülmüştür. Buradaki en önemli amaç çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak, uluslar, devletler topluluğu içinde saygın, güçlü, onurlu; kalkınmasını, gelişmesini, özgür istenci bağımsız, ulusal yönlendirmesiyle gerçekleştirecek yeni bir Türk devleti yaratmaktır (Kili,1995). İdealize edilen ve kurucu ilkelerin ana teması olarak dikkat çekilen bu unsurlar zaman içinde ciddi kayıplar yaşamıştır. 600 yıl süresince dini kurallara göre monarşi ile yönetilen bir imparatorluğun miras bıraktığı devlet geleneği ve halk nitelikleri cumhuriyetin oluşturmak istedikleri ile oldukça uzağa düşmektedir. Elbette bu kadar köklü bir değişimin tam anlamıyla eksiksiz bir biçimde yaşama aktarılması fazlaca iddialı olabilir.
Yeni bir ülke kurma düzeyinde politik ve sosyal bir projenin bütünüyle sosyal gerçekliğe dönüşmesi iddialı olabilir. Her sosyal proje boş bir toplumsal yapılanmanın üstüne gelmez. Zorla ya da halkın kendi isteği ile de olsa her gelen yeni, eski ile karşılaşınca eski direnecek, aşina olunmayanların altını çizecek ve bazen inkâr ederek yok etmeye çalışacaktır. Bazıları da kabul edilecek, ilke olarak benimsenerek idealize edilecektir. Yani düzen ve denge, düzensizlik ve dengesizlik ile bir arada ilerleyecektir (Bilgin, 2005). Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkelerinin uygulanması ve aktarılması ilk yıllarda daha tutarlı bir işleyiş sergilese de sonraki yıllarda ana amacından uzaklaşmıştır. Ortak bir yurttaşlık kimliği etrafında birleşme arzusunda bir sorun yokmuş gibi düşünülse de bu anlayışın ve uygulamalarının yaşama aktarılmasında sıkıntılar olduğu görülmektedir (Narter, 2003b). Burada sorun, yurttaşların cumhuriyeti benimseme, sahiplenme ya da onaylama gibi temel bir noktada değil vaadedilen ile yaşanan arasındaki farklılıktadır.
Sosyal psikoloji açısından bir ülkenin yüzüncü yılını tamamlaması yurttaşlarının kimlik edinebilmiş olması bakımından yeterli görülebilir. Kültürel, toplumsal ve sosyal anlamda gerçekleşen şeyler neredeyse hiçbir zaman sabit bir değer sunamazlar. Yalnızca kurallar, yasalar ve yasaklarla garanti altına alınmaya çalışılır. Bu nedenle kurulduğu dönemin coşkusu ve kararlılığıyla cumhuriyetin ilkelerinin tüm yurttaşlar tarafından aynı kucaklamayla karşılanması beklenemez. Yüz yıllık bir ülkenin temize çekileceği yer kurucu ideolojisi ile ilişkisi değildir. Artık yüz yılın ürünleri üzerine konuşmak uygun olandır. Olumlu bir kimlik duygusu ile kazanılan cumhuriyet kimliği, en büyük hasarı geçmişten gelen alışkanlıklarla güçlü olanla özdeşim kurma çabasına kaybetmiştir. Özellikle demokratikleşme sürecinin bir biçimde güçlünün kurduğu baskının özgürleştirebildiği kesimlerle sınırlı tutulması iktidar ve güç sahibine duyulan bağlılığı arttırmış gibi görünüyor. Benzer bir durum seküler yaşam uygulamalarının her zaman inanç yapılarıyla rekabete sokulmasında yaşanmıştır. Kazananı olamayacak bu rekabet çoğu zaman inancın ürkütücü yanı kullanılarak sonlandırılmıştır. Yüz yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel düzlemde yaşam biçimi olarak sunduğu normların toplumun her aşamasına ulaşması ve yeniden inşasının sağlanması oldukça zor bir görevdir. İlk ve en büyük zorluk, altı yüzyıl boyunca devlete ve padişaha itaatin yarattığı biat kültürü ve bu kültürün yarattığı konfor alanlarının sorgulanmamasıdır. Bu gelenek modernizmi sevecen bir tavırla karşılamamıştır. Bu yapılanma hem kafa karışıklığını hem de kutuplaşmayı işaret eder.
Cumhuriyet özü itibariyle bireylerin dışında gelişen bir politik sistem olarak yaşamını sürdüremez, bireylerin katılımı ve farkındalığı neredeyse bir zorunluluktur. Bu nedenle, yurttaşlık hakları, demokratik haklar, laiklik, insan hakları, ekonomik eşitlik, sağlık ve eğitimde fırsat eşitliği devletin yurttaşlarının ülkelerinin devamlılığı için emek vermelerinin önkoşuludur. Bilinen ve beklenen cumhuriyet artık yüz yıldır her alanda ürünler vermiş bir yapı üretmiştir. Sorgulanmaya ve sorumluluklarını taşımaya yeterli bir Türkiye Cumhuriyeti söz konusudur. Yüz yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nde emin olunması istenen, beklenen ve arzu edilen değer, Cumhuriyet’in kurucularına ve devrimlerine karşı özenli, saygılı, samimi yaklaşılması ve bir o kadar da korunması gereğidir.
Kaynakça
Akşin, S. (1997). Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi -1-, Yenigün Haber Ajansı Basın Yayıncılık A.Ş.
Alpkaya, F. (1998). Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu (1923-1924), İletişim Yayınları.
Arslan, H. (1995). Pozitivizm Bir İdeolojinin Anatomisi, S. Şen (Haz.), Türk Aydını ve Kimlik Sorunu. Bağlam Yayınları.
Atatürk M. K. (1997 [1931]). Atatürk’ün Yazdığı Yurttaşlık Bilgileri, N. Tezcan (Haz.), Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. 1997.
Atatürk M. K. (1981 (1927]). Söylev, Cilt I, II, Çev. Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Çağdaş Yayınları, Erdini Basım ve Yayınevi.
Bayrak, M. O. (2000). 1918-2000 “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi” Sözlüğü, Milenyum Yayınları.
Bilgin, N. (2016). Sosyal Psikoloji Sözlüğü, Bağlam Yayınları.
Bilgin, N. (2005). Siyaset ve İnsan, Siyaset Psikolojisi Yazıları, Bağlam Yayınları.
Bilgin, N. (1995). Kolektif Kimlik, İstanbul: Sistem Yayıncılık.
Burr, V. (1995) An Introduction to Social Constructionism, Routledge.
Edwards, D., Potter, J. (1992). Discursive Psychology, Sage.
Çeçen, A. (1981) Atatürk ve İdeoloji, Türk Dili, TDK Yayını, 359, s. 299.
Çiğdem, A. (2001). Taşra Epiği, “Türk” İdeolojileri ve İslamcılık, Birikim Yayınları.
Göle, N. (2011). Melez Desenler, İslam ve Modernlik Üzerine, Metis Yayınları.
Göle, N. (2002). “Batı Dışı Modernlik: Kavram Üzerine”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Batıcılık ve Modernleşme, İletişim.
İnsel, A. Türkiye Resmî İdeoloji Yaptırımcı ve Bütüncüldür, Temmuz 26, 2023 tarihinde https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-105-106-ocak-subat-1998/2301/turkiye-resmi-ideoloji-yaptirimci-ve-butunculdur/6278 adresinden alınmıştır.
Katoğlu, M. (2000). Çağdaş Türkiye 1908-1980, Türkiye Tarihi, S. Akşin (Haz.), Cem Yayınevi.
Keyman, F. (1999). Cumhuriyet Demokrasi, Anayasal Vatandaşlık, N. Bilgin (Haz.), Demokrasi, Kimlik ve Yurttaşlık Bağlamında Cumhuriyet, İzmir: Ege Üniversitesi Yayınları.
Kili, S. (1995). Türk Devrim Tarihi, Tekin Yayınevi.
Kongar, E. (1999). Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, Remzi Kitabevi.
Michelotti, S. (1999). Cumhuriyet Fikrinin En İyi Tanımı. N. Bilgin (Haz.), Demokrasi, Kimlik ve Yurttaşlık Bağlamında Cumhuriyet, Ege Üniversitesi Yayınları.
Narter, M. (2022). Yasaklar Mı Normal, Normaller Mi Yasak, D.Ü.Arıboğan, H.Yılmaz Odabaşı (Haz.), Pandeminin Psikopolitiği, İnkılap Yayınevi.
Narter, M. (2007). Muzaffer Şerif’in Sosyal Psikolojiye Kuramsal ve Deneysel Katkıları”, in Muzaffer Şerif’ Armağan Muzaffer Şerif’ten Muzafer Sherif’e, S. Batur ve E. Aslıtürk (Haz.),: İletişim Yayınları.
Narter, M. (2003a). Deliliğin Sosyal Temsilleri, Sosyoloji Dergisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 7.
Narter, M. (2003b). Cumhuriyet Algısı. İstanbul: Alfa Yayınları.
Özdemir, H. (2000). Siyasal Tarih (1960-1980), S. Akşin (Haz.), Çağdaş Türkiye 1908-1980, Türkiye Tarihi, Cem Yayınevi.
Parker, I. (1989). The Crises in Modern Social Psycology and How to End it. Routlegde.
Pettit, P. (1999). Demokrasi, Kimlik ve Yurttaşlık Bağlamında Cumhuriyet, N. Bilgin (Haz.), Demokrasi, Kimlik ve Yurttaşlık Bağlamında Cumhuriyet, Ege Üniversitesi Yayınları.
Şimşek, S. (2002). Bir İdeolojik Seferberlik Deneyimi Halkevleri, 1932-1951, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.
Tanör, B. (2001). Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları.
Tanör, B. (1997). Kuruluş Üzerine 10 Konferans (Türkiye 1920 Sonraları), Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.
* Dr. Öğr. Üyesi Meltem Narter. Sosyal psikologdur. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Psikoloji Anabilim Dalı’nda “Üniversite Gençlerinin Cumhuriyetçi Kimlik Tanımları” konulu doktora tezi ile doktor unvanını aldı. İstanbul Üniversitesi, İstanbul Aydın Üniversitesi ve Üsküdar Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2012 yılında İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenen “Türkiye’de Psikanalizin Sosyal Temsilleri” adlı çalışmasıyla İstanbul Psikanaliz Derneği tarafından 2012 Psikanaliz Yazıları başarı ödülüne layık görülmüştür.
Bir yanıt yazın