Baştan Çıkarma Olmasaydı Oidipus Karmaşası Olmazdı

Baştan Çıkarma Olmasaydı Oidipus Karmaşası Olmazdı

Sezai Halifeoğlu

Sezai Halifeoğlu

Freud, kuramının başlangıç aşamasında, nevrozun, özelde de histerinin kökeninde çocukluk çağındaki belirli bir travmatik deneyimin bulunduğunu düşünüyordu. Bu geçmiş travmatik deneyim cinsellik içermekteydi ve başta babalar, dadılar olmak üzere çocuğun etrafındaki bazı yetişkinler bundan sorumlu olabilirdi. Ona göre bu kişiler özellikle kız çocukları için baştan çıkarıcı, uyarıcı davranışlar sergilemiş olmalılardı. Aksi takdirde, varlığının erken yaşlarda travmatik olduğunu düşündüğü cinsellikten çocuklar haberdar olamazdı.

Fakat onun bu inancı uzun sürmedi. Otoanalizi ile ebeveynlerine yönelik Oidipus nitelikli kendi düşlemlerini farkına varınca “baştan çıkarma kuramı” olarak adlandırılan bu fikri terk etti ve onun yerine yepyeni bir görüş ileri sürdü: “İnsan yavrusu, karşı cinsten ebeveynine yönelik aşk duyma, hemcinsi olan ebeveyniyle rekabet etme eğilimine yapısal olarak sahipti.” Çocuk henüz birkaç yaşında iken bu eğilimleri sergilemeye başlıyor ve yaklaşık 3-4 yıl içinde de sönümleniyordu.

 

Freud insan yaşamının genellikle 3-6 yaş arasını kapsayan bu dönemini fallik dönem olarak niteledi ve bu dönemde çocuğun iç dünyasında egemen olan güçlerin aralarındaki gerilimi de Oidipus karmaşası olarak kavramsallaştırdı (Quinodoz, 2016). Oidipus karmaşası ile ilişkili olan iğdiş edilme kaygısı, üstbenlik gibi birkaç kavram daha zamanla onun kuramında önem kazanmaya başlayacaktı. İğdiş edilme kaygısını (yalnızca oğlan çocuklarında) Oidipus karmaşasının sonunu getiren, üstbenliği de bu karmaşadan geriye kalan ruhsal miras olarak tanımladı. Kız çocuklarında ise iğdiş edilme kaygısının sonlandıran değil, tam tersine Oidipus karmaşasının başlatanı olduğunu ileri sürdü.

Bu özeti, Freud’un nevrotik vakalarla çalışmasının başında gözleme, tespite ve belki de sezgiye dayalı kuramsallaştırmasını sonradan daha doğrusu olduğuna inandığı bir yenisi ile değiştirdiğini hatırlatmak için yaptım. Bu kuramsal sıçrama aynı klinik durum için art arda farklı iki sav ileri sürmüş olmasından daha fazla bir anlama sahipti. Patolojik durumları açıklamaya yardım eden ilkine kıyasla ikinci savının tüm insanları ve insanlığı ilgilendiren evrensel bir norm olduğunu belirtiyordu. Freud’a göre çocukluğun belli bir döneminde norm olan bu yaşam olgusu işler yolunda gitmediğinde etkisi yetişkinlik döneminde de devam eden patolojik sonuçlar doğurabiliyordu.

Oidipus karmaşası bugün hâlen psikanalistler tarafından insan zihninin çekirdek karmaşası olarak kabul görmekte ve klinikte özneyi anlamak için başvurulan şablonlardan birisi olmaya devam etmektedir. Peki ya Freud’un yanıldığını düşünerek bir kenara attığı baştan çıkarma kuramı? O kuram, zamanında kısa bir süre cevher çıkarıldıktan sonra daha zengin bir başkası bulunduğu için terk edilmiş ama bu arada zengin damarları da keşfedilmeden kalmış bir maden olabilir mi? Freud kazdığı yerde tam ana damara yaklaşmışken yanılıp başka bir yere yönelmiş olabilir mi?

Freud’un, kuramının başında, baştan çıkarmadan söz ederken de yanılmamış olabileceğini kastediyorum. O sırada kendisinin ne henüz psikanalitik fikirlerini sınayabilecek başka bir meslektaşı ne de düşünsel ilerleyişinde döneminin kültürel değerlerinden daha fazla bağımsızlaşmasına yardım edecek bir analisti vardı. Bu koşullar altında hastalarından duyduklarını, gözlemlediklerini ancak ruhsal hastalıklara nedensellik arayan bir araştırmacının bakış açısıyla yorumlayabilmişti. Peki ya biz onun baştan çıkarma kuramını -ki bu da bize bıraktığı psikanaliz mirasının bir parçasıdır- bugünkü psikanalitik anlayışımızla eklemlenecek kadar ilerletebilir miyiz?

Freud “baştan çıkarma” kuramını her şeyden önce onu genelleştiremediği için terk etmişti. Ayrıca o kadar çok histerik özne vardı ki ailelerindeki bireyleri itham altında bırakan bu iddianın yanı sıra keşfettiği diğer kuramsal açıklama şüphesiz daha cazip gelmiş olmalıydı. Üstelik bu ikinci kuramda (Oidipus karmaşası) olan bitenin faili olarak çocuğun iç dünyası sunulduğundan ve çocuklar yetişkinler gibi kendileri hakkındaki bilimsel tezlere itiraz veya aldırış etmeyeceklerinden, bir iddia olarak onu ileri sürmek muhtemelen o dönemde daha az dirençle karşılaşmasını sağlamıştı. 19. yüzyılın sonlarında masum çocukluk dönemini cinsellik ile birlikte anmak cesaret gerektirirken bir de çocukları büyüten yetişkinlere ensest lekesi sürmek büsbütün çılgınlık olabilirdi.

Bugün biz de tam anlamıyla özgür olmasak da elbette toplumun yeni fikirlere hoşgörüsü Freud’un zamanına kıyasla hem biraz daha fazla hem de elimizin altında fikirlerimizi besleyen ve sınayabilen psikanalitik bir miras var. Bu mirasla onun bıraktığı yerden kazmaya devam edersek, ondan sonra keşfedilmiş yeni psikanalitik aletlerimizle onun da bulmaktan memnuniyet duyacağı şeyi, baştan çıkarma kuramını Oidipus karmaşasıyla ilişkilendiren kayıp düşünce halkasını buluruz. Bu halka sayesinde birincisini ikincisine tezat, terk edilmiş, geçersiz bir alternatif olarak değil tam tersine baştan çıkarma kuramının Oidipus karmaşasının ön koşulu veya ilk evresi olduğunu görebiliriz.

Kanımca Oidipus karmaşasını her iki cinsiyette de başlatan unsur baştan çıkarmadır. Ancak baştan çıkarmayı yine de Freud’un kastettiğinden farklı bir biçimde; çocuk istismarı, taciz, kötüye kullanım gibi durumları çağrıştırmayacak ve ağırlıkla dil eyleminin sonucu olarak gerçekleşen, kaçınılmaz genel bir ilişkilenme şekli olarak düşünmek kaydıyla.

Dile dökmek istediğim fikre şu sorularla da giriş yapılabilir: Neden Freud’un Oidipus karmaşası olarak adlandırdığı olgu 3-5 yaşa denk gelmekte ve bu evrede çocuğun cinsiyete ve cinselliğe yönelik ilgisi artmaktadır? Çocuk o yaşlara geldiğinde var olan genetik, biyolojik bir yatkınlığın etkinleştiğini mi düşünmemiz gerekir? Yoksa çocuğun dünyaya geldiği andan itibaren anne babası arasındaki ikili ilişkiyi gözlemlemesinin ve onlarla kendisinin dahil olduğu üçgendeki konumunun kıskançlık hisleri yaratmasının sonucu tetiklenen bir olgu mu söz konusudur? Freud’un evrensel olduğunu belirttiği, en fütursuz hâliyle insanın yaşamının başlarındayken deneyimlediği bu olgunun varlığını, kökenini neye borçluyuz?

Freud Oidipus nitelikli arzunun kökenini değil ama bu arzuda ısrar etmekten bir süre sonra vazgeçiyor oluşumuzun kökenini insanın ilkel zamanlarına tarihlendirdiği bir mitle açıklamıştır (Quinodoz, 2016). Freud insan toplumlarındaki erkek bireylerin neden ve nasıl konumlandığının anlaşılmasına hizmet eden bu mitten yararlanarak filogenetik bir kazanımdan ve her bireyde tekrarlayan ontogenetik bir eğilimden söz eder. İnsanın birey oluş süreciyle türün sosyolojik gelişiminin karşılıklı bir biçimde birbirlerini etkilemiş ve belirlemiş olduğunu söyler.

Bu kurgu Oidipus karmaşasının akıbetine ilişkin bir açıklama sunsa da ruhsal ve ilişkisel bağlamda belirli bir zamanda bireyde onu etkinleştirenin ne olduğu yine de belirsiz kalır. Freud, Oidipus nitelikli arzuların yaşamının başındaki insan yavrusunda neden tetiklendiğinin psikanalitik izahını, bu tür arzuların terk edilmesine ilişkin yaptığı titiz kuramsallaştırmasının yanında ikincil önemde ve yüzeysel bırakır. Belki de çocukta Oidipus karmaşasının tetiklenmesine yönelik ayrıntılı bir inceleme onu dosdoğru, daha farklı ifade edemediği için gözden çıkardığı baştan çıkarma kuramına yeniden götürecekti.

Oidipus karmaşası ne yalnızca filogenetik bir serüvenin her bir bireyde karşılık bulmasıdır ne de esas olarak çocuğun ruhsal dünyasını ilgilendiren bir süreçtir. Oidipus karmaşası söz konusu olduğunda ebeveynler de ne yalnızca çocuğun bu tür arzularını göğüslemek zorunda kalan figürlerdir ne de onun iç dünyasında yasakları temsil edecek üstbenliğin oluşumunda rol oynarlar. Her şeyden önce ebeveynler çocukta uyanan arzuların başlatıcısıdırlar.

Oidipus nitelikli arzuların çocukta ortaya çıkışına ilişkin kendi görüşümü ayrıntılandıracak olursam; ilk olarak Oidipus’un dil aracılığıyla nesilden nesile aktarıldığını düşündüğümü söylemeliyim. Birkaç yaşlarındaki çocuğun sergilemeye başladığı bazı davranışlarının ve sözlerinin nedeni olan Oidipus nitelikli arzularının ona dil aracılığıyla gelmiş olduğunu söylemem ne anlama geliyor?

Canlılar hayat bulduktan sonra genellikle üreme yetisini kazanana dek gelişim gösterirler. İlk andan itibaren anatomik, fizyolojik ve sosyolojik tüm hazırlık üreme döngüsünde oynayacakları rol içindir. İnsanın üreme stratejisi diğer canlılarda olduğu gibi yaşamının tamamına yayılmıştır ve cinsellik insana özgü stratejinin adıdır. İnsan dili de yine diğer canlılarda olduğu gibi çiftleşme çağrıları için kullanılır. İlginç ve abartılı gelebilir ancak davranışlarımızın ve konuşmalarımızın neredeyse tamamı kısa ve uzun vadede uygun partnerler bulmak ve cinsel eylem fırsatları yaratmak için ortaya koyduğumuz çabalardır. Dürtü ise kaçınılmaz olarak cinselleşmiş olan dilimizin ve davranışlarımızın itim gücünün adıdır ve birey yaşadığı sürece her daim etkindir.

İnsanların cinsel bir varlık, bir dürtü varlığı olduğu gerçeği, her neyle meşgul olurlarsa olsunlar, hele ortada bir de muhatap varsa kendini dayatır. Anne baba rolünde işlev gösterdikleri anlarda bile bu durum geçerlidir. Konuşan ebeveyn kendisinin hayatının başında cinselleşmiş olan ve ondan hiçbir zaman da arındırılamaz bir dille çocuğuna seslenir. Çocuğun konuşacağı dil ebeveynin dilidir. Çocuk onun dilini taklit ederek ve onunla özdeşleşerek konuşan bir varlığa dönüşür. Dili ebeveyninden cinselleşmiş olarak alan çocuk da cinselleşir, o da bir dürtü varlığı olur. Oidipus nitelikli arzuların çocukta harekete geçtiği dönem (3 yaş civarı) aynı zamanda küçük varlığın dilin içine yeterince yerleşmiş olduğu dönemdir. Oidipus nitelikli arzuları, çocuğun dile geçişinin dolaysız bir sonucudur. Dile geçişi geciken çocukların bu nedenle Oidipus’u (Oidipus karmaşası) da gecikir. Özetle, çocuğa Oidipus nitelikli arzular Ötekinden gelir.

Çocuğun büyümesine eşlik eden yetişkinler en başından beri ona karşı davranışlarında ve konuşurken çocuğun cinsiyetini hesaba katarlar. Anne baba olmanın etiği güçlü bir şekilde kendini hissettirse de onların aşk, cinsellik ve rekabet içeren sözleri, bakışları, davranışları her zaman çocukla aralarındaki ilişkinin bir parçasıdır. Onların bu tutumu, çocuğun da kendileri gibi iki cinsiyetle farklı ilişki biçimleri geliştirmesine kılavuzluk eder. Bunun yanı sıra çocuk, cinsiyetler arası ilişkide zorlanan insanın bu gerçeğini de bundan muaf olmayan onu büyütenlerle arasında deneyimleyecek ve dolayısıyla aynı güçlüğü yaşayacaktır.

Şöyle de denebilir; Oidipus karmaşası çocukta başlamaz, yetişkinde (anne babada) başlar ve çocuğu da oraya çeker. Lacan’a göre “Öznenin arzusu Ötekinin arzusudur” (Fink, 2020). Öteki yani anne baba çocuğuna tutkuyla bağlanır, bir nevi aşk duyar ve çocuğunun da kendisine tutkuyla bağlanmasını, aşkını arzular. Ancak iki tarafın aşkı arasında önemli bir farkın olması kaçınılmazdır. Yetişkin taraf çocukla aralarındaki aşkı etik bir biçimde sürdürebilecek ve sınırlandırabilecek yetiye sahipken, çocuk benlik ve üstbenlik gelişimi henüz o düzeyde olmadığından ipin ucunu kaçırıverir. Böylece çocuk kendini, en şiddetli hâliyle kısa sürse de onu büyüten yetişkinlerden biriyle aşk, diğeriyle rekabet içinde bulur. Oidipus karmaşası denilen bu maceranın, bireyin sonraki yaşamında cinselliğe yaklaşımında ve cinsel kimliğinin oluşumunda belirleyici bir etkisi olur.                               

Freud tarafından keşfedildiğinden beri geçen yaklaşık yüz yılın ardından, çocuğun Oidipus karmaşasının sonlanmasında ebeveynlerin etkisine ilişkin ileri sürülmüş olanlar için de bugün bir güncelleme yapmak mümkündür. Güncellenmiş kurguda çocukta Oidipus’un (Oidipus karmaşasının) başlamasında ebeveynlere nasıl klasik kuramda söylenenden daha faal, öncü ve zorunlu bir pay biçtiysek karmaşanın sonlanmasında da aynı payı kesinlikle biçebiliriz.

Fallik dönemde Oidipus dediğimiz aşk tufanının ardından gizil denilen görece sakin bir döneme girilmesinde toplumsal-kültürel yasayı temsil eden ebeveynlerle çocuğun özdeşleşmesinin rolü olduğuna vurgu yapılır. Doğduğu andan itibaren ebeveynlerini taklit ederek ve onlarla özdeşleşerek gelişimini sürdüren çocuğun fallik dönem boyunca süren özdeşleşmesi de onun ruhsal dünyasının işleyişinde etkisi büyük olacak olan üstbenlik alanını açar. Bu özdeşleşmenin gerçekleşmesinde ebeveynlerin çocuğun arzularına, taleplerine ve davranışlarına getirdikleri sınırlandırmaların etkisinin olabileceği dile getirilir. Kurama bu noktadaki güncelleme önerim de çocuğun kendi arzularına, eylemlerine otosansür uygulamaya başlamasını tetikleyen özdeşleşmeye ilişkin farklı bir yorum getirilmesi gerektiğidir.

Çocukta otosansürü; kültürel yasanın temsilcisi olan ebeveynlerin sözlerinin, kınayan-yasaklayan tutumlarının, çocuğun kendisinden talep edilenle ve ebeveynlerinin üstbenliğiyle özdeşleşmesinin başlattığı ileri sürülmüştür. Bunlardan farklı sayılması gereken bir diğer etken kanımca daha da belirleyicidir. Çocukta otosansürün devreye girmesinden önce anne babasında onların kendi tutumlarına yönelik otosansürleri devreye girer. Öteki için duyulan arzu çocuğa başlangıçta ebeveynlerinin dilinden bulaşmış olduğu gibi, sonlanma aşamasında da önce ebeveynlerin iç dünyasında ortaya çıkan bir karmaşa ardından çocuğa ait bir karmaşaya dönüşür.

Anne baba, çocuklarının Oidipus nitelikli arzularını bir süredir giderek daha fütursuzca dile getirmesinden, tutumlarından zaten biraz endişeli ve hoşnutsuzdur. Ancak çoğu, küçük çocuklarının yetişkin normlarına uymayan bu konudaki tutumları nedeniyle onları üzecek şeyler söylemekten çekinir. Oysaki çocuklarının sergilediği başka uygunsuz davranışlar söz konusu olduğunda onları kınamaktan çekinmezler. Fakat aralarındaki (ilk olarak onlar tarafından başlatılmış) tutkulu bağın çocukta harekete geçirdiği aşk ve rekabet için onu suçlamak ve sorumlu tutmak anlamına gelecek yasaklayıcı bir tutum içinde olmaktan kaçınırlar. Bir yanlarıyla Oidipus’un (Oidipus karmaşasının) sorumlusunun (başlatıcısının) kendileri olduğunu adeta bilirler. Onları çocukları adına kaygılandıran bu durum için içlerine sinen yapılacak tek bir şey vardır; çocukla ilişkilerinde kendi söylem ve tutumlarına sansür uygulamak. Çocuk da onlardaki bu değişimle birlikte ensest nitelikli eğilimlere karşı yasakları içeren kültürel normları böylece ilk kez fark etmeye başlar.

Özetle, çocukta Oidipus nitelikli arzuları başlatan Öteki’nde bulup özdeşleştiği tutkuydu, bir nevi baştan çıkarılmıştı. Şimdi de bu arzularını çatışmalı hâle getiren, Oidipus’u onda bir karmaşaya dönüştüren yine ebeveynlerinde varlığını hissedip özdeşleştiği onların iç dünyalarındaki karmaşa ve otosansürleridir.

Kaynakça

Fink, B. Lacancı Özne. (K. Güleç, Çev.). İstanbul: Encore Yayınları. (Özgün eser 1995 tarihlidir).

Quinodoz, J-M. Freudu Okumak, Freudun eserlerinin kronolojik olarak keşfi. (B. Kolbay, Ö. Soysal, Çev.). İstanbul: Bağlam Yayınları. (Özgün eser 2004 tarihlidir).

Sezai Halifeoğlu. Psikanalist, Psike İstanbul üyesi ve Psikanaliz Defterleri Yayın Kurulu üyesidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.