Üstbenlik Kavramının Analistin Kimliği, Çalışması ve Psikanaliz Enstitüleri ile İlişkisi Üzerine Düşünceler

Yeşim Korkut
Freud (1914) ilk kez benlik ideali kavramını “Narsisizm” makalesinde tanıtır. Narsisizmin cinsel gelişimdeki yerini ele alarak, benlik libidosu ile nesne libidosu arasındaki yeni ayrımı çizen makale, görüşlerinin dönüm noktalarından biridir. Tümgüçlü bebeksi narsisizm yerini gelişim sürecinde Freud’un kimi zaman “ideal benlik”, kimi zaman da “benlik ideali” olarak adlandırdığı iç ruhsal bir mercinin oluşumuna bırakacaktır. Yetişkinin benlik ideali olarak yansıttığı, aslında idealinin kendisi olduğu zamanların, yani çocukluğunun yitirilmiş narsisizminin bir ikamesidir. Freud, benlik idealinden gelen narsisist doyumu mümkün kılmak için sürekli olarak benliği izleyen (onu zorlayan) ve onu bu ideal ile kıyaslayan bir rolü, daha önce sıklıkla bastırmanın kökeni olarak betimlediği “vicdanın” oynadığını varsayar (1914, s. 95). Vicdan başlangıçta ebeveynlerden gelecek ceza korkusu ve onların aşklarını kaybetme korkusudur. Kişiyi benlik ideali geliştirmeye yönelten, ebeveynlerin eleştirel etkisi kaynaklı vicdanın gözcü olduğu hallerdir.
Benlik idealinin aynı zamanda bir aile bir toplumsal sınıf ya da bir ulusla paylaşılan toplumsal bir boyutu da vardır. “Yas ve Melankoli”de benlik idealini patolojik yas ile ilişkilendiren Freud (1917), Grup Psikolojisi’nde (Freud, 1921), bireyin kimliğinin bir dizi özdeşleşim sürecine dayandığını açıklar. Özdeşleşim nesne ile kurulan duygusal bağın en temel biçimidir. Bir bireyin bir liderle özdeşleşmesi ve bireylerin birbirleriyle özdeşleşmesinin bir kitlenin uyumunu oluşturacağı ve bu duygusallığın kaybının kitlenin dağılmasına sebep olacağından söz edilir. Bu bağ aynı zamanda idealleştirme üzerine de kurulabilir. Böylece normal olduğu kadar, patolojik biçimlerdeki özdeşleşme süreçlerini tanımlama imkânı da doğar.
İlk defa Benlik ve Altbenlik’de Freud (1923) yapısal modelin ana kavramları olan Benlik, Altbenlik ve Üstbenlik ile karşımıza çıkar. Burada benlik-ideali terimini ve üstbenlik terimini bazen birbirinin yerine kullanır. Üstbenliğin oluşmasının, esas olarak Oidipus nitelikli dönemde ebeveynlerle özdeşleşme sürecinin bir sonucu olduğuna işaret eder. “Küçük bir çocukken bu üstün varlıkları tanıdık hayran olduk içimize aldık” diyen Freud benlik idealinin Oidipus karmaşasının bir mirasçısı olduğunu da ifade etmiş olur (Freud, 1923, s. 263).
Katılığı bireyden bireye değişen benlik ideali, altbenliğin en güçlü dürtülerinin ve libidinal değişimlerinin ifadesidir. Benlik idealini oluşturarak benlik, Oidipus karmaşasına hâkim olmuş ve aynı zamanda kendisini altbenliğe tabi kılmıştır. Benlik ve benlik ideali arasındaki bu çatışmalar, gerçek olanla ruhsal olan arasındaki, dış dünya ile iç dünya arasındaki zıtlığı da yansıtır. Çocuğun benlik ideali ya da ideal benliği sadece ebeveynle özdeşleşimden oluşmaz aynı zamanda Oidipus nitelikli arzuların gerçekleşmesine ebeveynlerden gelen yasaklarla özdeşleşmenin de bir sonucudur. Bu psikanalitik anlamda çok temel bir çatışmanın özüdür ve çocuk için hem baban gibi olman gerekir anlamına gelir hem de baban gibi olmaya hakkın yok demektir.
Hem Freud hem de Klein bebeğin çeşitli zorlanmalar ile karşılaştığını, (Oidipus nitelikli veya anne bebek ilişkisine dair) ve bunun öfkeli saldırgan duyguları harekete geçireceğini ve intikam arayışında bir kaygının bakım verene yansıtıldığını görmüşlerdir. Klein (1958) bilindiği üzere Oidipus karmaşasını Freud’dan daha erken bir evreye çekmekle kalmaz üstbenliğin doğumdan başlayarak yaşam ve ölüm dürtülerinin çatışmaları arasında oluştuğunu da dile getirir. Özetlersek Klein hem bebeğini besleyen ve ona bakım veren anne hem de bebeğini kırıklığa uğratan, yasak ve suçlamalarıyla kaygı uyandıran anne temsilini, bütünleştirme sürecine dair düşünceleri esnasında ortaya koyar. Eğer bakım veren yeterince iyi bakım sağlarsa sevgi, bebekteki nefreti ve yıkıcılığı dengeleyecektir. İyi nesnenin yaratımı, bir anlamda bebeğin memeye yansıttığı sevgisine bağlıdır. Sevilme ve bakımla nesne daha az tehdit edici olmaya başlar. Bölme azaldıkça, çocuk nesneye yönelttiği nefretin daha çok farkında olur. Böylece daha az tehditkâr iç nesne, benliği daha çok destekler. Ve benlik dış dünya ile daha iyi başa çıkmaya başlar. Benliğe kabul edilemeyen aşırı kötü nesneler ise, sürekli reddedilirler. Böylesi yansıtmalar ve sonra içe almalar zalim, korkutucu iç nesneleri ve zamanla zalim üstbenliği yaratacaktır. Bir anlamda Klein, bunları dile getirirken, üstbenliğin hem tehditkâr hem de koruyucu özellikleri edindiğinden bahsetmektedir. Klein’ın (1958) daha az katı üstbenlik formülasyonunda merkezî olan elbette “depresif konum” kavramı olacaktır.
Üstbenliğin Destekleyici Yönleri
Psikanalizin başlangıç yıllarından itibaren yargılayıcı, sert ve iyi işlev göstermeyen bir üstbenliğe odaklanma, bu yaklaşımı öne çıkarma eğilimi olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan üstbenliğin destekleyici ve yol gösterici yönleri, ruhsal güvenliğin sağlanmasına dair katkısı pek çok psikanalist tarafından dillendirilmiştir (Fenichel, 1974; Haapatalo, 2019; Sedlak, 2016).
Bu yazıda dikkatinize sunulmak istenen, aslında Freud’un düşüncesinde üstbenliğin sadece benliğe sadistçe saldıran bir katman olmadığı, aynı zamanda Oidipus evresinden sonra anne ve babayla özdeşleşimlere dayalı koruyucu bir işlev de sağladığı düşüncesidir (Fenichel, 1974; Sedlak, 2016). Bu bakış açısına göre benlik üstbenliğe teslimiyet ve dürtüden vazgeçmesine sıra geldiğinde, aslında ondan daha fazla sevgi alarak ödüllendirilmeyi bekler. Unutulmaması gereken, üstbenliğin, ister sadist ve zalim olsun isterse makul ve destekleyici olsun, her zaman ahlaki ilişkilerle ilgili bir yerlerdeki “içsel nesneler” olduğudur (Sedlak, 2016).
Sedlak’ın (2016) üstbenliği anlamamıza katkı sunduğu nokta üstbenliğin koruyucu işlevine yaptığı vurgu kadar, ileri sürdüğü patolojik ve normal üstbenlik kavramlarıdır. Normal üstbenlik temelde (haz ilkesi ya da ölüm içgüdüsünden ziyade) gerçeklik ilkesinin bir akıbetidir; depresif konum işleyişinin bir ürünüdür. Ahlaki suçlama yerine, gerçekliği ve şefkatli ilgiyi içeren ahlaki yargılarla ilgilenir. Nesnelerden ve onların niteliklerinden feragat edebilir. Patolojik üstbenlikten farklı olarak normal üstbenlik, narsisist yaralanmalar yaşanıp üzerinde çalışıldıkça, yaşam boyunca orta yaş ve hatta yaşlılığa kadar gelişmeye devam eder. Normal üstbenliğin gelişmesi, patolojik üstbenliğin sona erdiği anlamına gelmez; stres, narsisist darbeler ve hayal kırıklığı zamanlarında potansiyel bir gerileme olasılığı varlığını sürdürür. Yazar yayınlarında analistin üstbenliğine ilişkin fikirlerini geliştirerek katkı sunar (Sedlak, 2016; 2019).
Analist Kimliğinin Gelişimi Sürecinde Üstbenliğin, Özdeşleşimlerin, Enstitülerin ve Süpervizyon İlişkisinin Yeri
Şimdi analistin üstbenliğinin yeni analist nesillerinin analiz pratiğini nasıl etkileyebileceği üzerine bazı düşüncelere yer vermek istiyorum. Psikanalitik çalışma sırasında analist sıklıkla çeşitli dehşet verici figürlerle mücadele eder ve zamanla bu saldırılara direnme ve/veya onlardan başarılı bir şekilde kurtulma kapasitesi geliştirir (Sedlak, 2016). Benlik gücümüz, kendimize veya hastaya karşı eleştirel olmadan, zulmetmeden, belirsizlikle başa çıkmamıza yardımcı olur. Elbette bu, destek sağlayan içsel nesnelere sahip olmamıza da bağlıdır. Kendini değerlendirebilen normal bir üstbenlik, analistin en azından karşıaktarım türevlerinin farkına varmasını sağlayacak ve bu da olası utanç ve suçluluk duygusunun hoş görülmesini kolaylaştıracaktır. Aynı zamanda hastadan ya da yapılan işten bilinçdışı nefret duymadan, analisti verimsiz zamanlarında da destekleyecektir. Kendi idealleştirilmiş nesneleriyle başa çıkmak da yine bu sürecin bir parçasıdır. Zorlayıcı bazı zamanlarda normal bir üstbenlik, utanç ve suçluluk duygusuna dayanabilir ve analistin süpervizyon aramasını destekler. Bu anlayışa göre psikanalistin normal üstbenliği, dengeli bir şekilde yargıda bulunabilmesi ve patolojik üstbenliğin cazibesine direnebilmesi için eğitimi sırasında geliştireceği bir kapasitedir (Sedlak, 2016, s. 1513).
Psikanalist nihayetinde yalnızca bir insandır ama ondan beklenen ideal bir psikanalitik tutumdur (Bierenbroodspot, 1991, s. 71). Analist, analiz yaparken karşı aktarımın çeşitli görüngülerine açık olmalı ve kendi bilinçdışı dürtüleriyle savaşma riskini unutmadan, kendisini hastanın altbenlik enerjisine sunabilmelidir. Bu farklı yetileri gerektirecektir. Mesela Langer’e göre (1962) bir analistin benliğinin, hastayı anlamak ve gerileme sürecinde sürüklenip yitip gitmesine göz yummadan onu izleyebilmek için kendi şizoid mekanizmalarını, hastaya dair içsel anlayışını yeterince söze dökmek için obsesif mekanizmalarını; hastanın özgüven ihtiyacını anlamak için kendi depresif mekanizmalarını, gözlemlerini uygun şekilde dramatize etmek için ise histerik mekanizmalarını kullanmalıdır. Ancak bu becerileri ortaya koyarken kritik nokta şudur: Eğer kendi psikopatolojisi belirli sınırları aşarsa analist başarısız olacaktır, çünkü o zaman depresif düzeyde onarım yapamayacak ve dolayısıyla nesnelerini manik, tümgüçlü bir şekilde yeniden yapılandırmaya zorlanacaktır. Bu da talepkâr bir üstbenlik, çok zayıf bir benlik veya onarma kapasitesinin ötesinde hasar görmüş iç nesneler gibi güçlerin dengesizliğini ortaya çıkarabilecek ve analiz sürecinde başarısızlığa yol açacaktır.
Psikanalistin benlik idealini konu alan çok ilginç bir paneli yazıya döken Dreyfus (1978) günlük pratiğimizde olup bitenler ile benlik idealimiz arasındaki kaçınılmaz uyumsuzluğun bizi zaman zaman zorladığına işaret eder. Hastanın çabalarımıza yanıt vermediği, sınırlı gücümüzün sürekli teste tabi tutulduğu, üstelik anlayamadığımıza da tahammül etmemiz gereken o süreçler kolay değildir ve analistte depresyonu tetikleyebilir. Analist kendisini idealleştirmeye izin verirse de bu sefer depresyona karşı manik bir savunma kaçınılmaz olur. Tam da bu nedenle, her iki tuzağa da düşmemek için birbirimizle konuşmalı ve yazmalıyız, der. Buradan hareketle şu noktaya gelebiliriz. Bir aday analistin bir psikanalist olarak bağımsız çalışabilene ve tüm bu zorlayıcı hallerle kendi içinde mücadele edebilmeyi öğrenene kadar, kendi üstünde konumlanan bazı otorite figürlerine nispeten bağımlı olması gerekecektir. Zaman ve kişisel-duygusal gelişim sayesinde, farklı özdeşleşimlerin gerçekleşmesi yeni benlik ideallerine zemin olması bu sürecin aşılmasına yardımcı olabilecektir.
“Psikanalitik kimlik” kişinin kişisel deneyimlerine, eğitimine ve meslekî deneyimlerine dayanır ve zamanla oluşur. Grinberg (1983) analistin kimliğinde, zihin ve ruhsal gerçeklikle ilgili bir meraka, iç gözleme ve kendini analize yönelik kapasite ve ilgiye, olumsuz koşullar altında düşünme yeteneğine, karşı aktarımda eyleme geçmekten kaçınmayı sağlayan etik davranışa, hayal kırıklığına karşı tahammüle ve özellikle belirsizliklerle ve anlama yeteneğinin geçici kaybıyla başa çıkma yeteneğinin gerekliliğine dikkati çeker. Tutma ve kapsama işlevlerine sahip olması gereken analistin, insanın saldırganlığının ve libidinal güçlerinin güçlü tabiatına saygı duyması da gerekir. Bu aslında, kişinin kendi sınırlarına ve diğerlerinin sınırlarına saygısının bir göstergesidir (Grinberg, 1983).
Eğitim analizinde adayın üstbenliğinin analizi, özellikle analitik işleyişe karşı dirençlerinin analizi, onu etkili bir analist olmak yönünde özgürleştirici bir rol oynayacaktır (Calef ve Weinshel, 1983). Bir eğitim analizinin nihai amacı, adayın kendine has bir dinleme ve iletişim biçimi geliştirmesini sağlamaktır. Bu, adayın meslekî yaşamı boyunca çalışma benliğini sürekli geliştirmesi için onu uyarıcı bir görev görecektir.
Analistin, üstbenliğin bir işlevi olan özeleştiri becerisini kullanarak, dürtüsel malzemeyi keşfetmesi için benliğe yardımcı olan ve dolayısıyla analistin çalışma vicdanı olarak hizmet eden bir yapı daha önce de dikkatimize sunulmuştu, diyor Rosenbloom (1992). Ancak bu yeti sayesinde, analist karşılaştığı ağır ruhsal talepler ve yoksunluklara direnebilir ve bir “reverié” (düşlemleme) haline geçebilir. Bu reverié hali benliğin hizmetindeki gerilemeye yakındır, yaratıcıdır. Analist bu sayede kendisine sunulan çağrışımları izlemeye, hastayla oluşturulan deneme özdeşimlerinin empati ile sonuçlanmasına imkân bulur.
Şimdi kendi kendini analiz etme kapasitesinin analitik kimliğin oluşma sürecinin önemli bir göstergesi olduğundan söz edeceğim. Kernberg (2016) bu kademeli olarak gelişen işlevin birçok koşula bağlı olup büyük ölçüde eğitim analizine dair geçmiş deneyimlere dayandığından bahseder. Kendini analizin ne ölçüde geliştiği, yalnızca eğitim analistinin analitik işleviyle özdeşleşmekten değil, aynı zamanda eğitim analistiyle özgül nesne ilişkisinin içselleştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Eğitim analistinin, aktarımda adayın saldırganlığına tahammül etme yeteneği, gelecekte adayın kendi saldırganlığına ve ikircikliğine karşı tahammülü ve kabulü için önemli bir belirleyicidir.
Bir psikanalist olmak, üstbenlik işlevinin olgunlaşmaya devam etmesi ile çok yakından bağlantılıdır ve tam da bu yüzden, eğitim biter bitmez tamamlanmaz. Optimal çalışma üstbenliğinin geliştirilmesi her bir kendine has eğitim analizinin akıbetlerine dayanır. Her genç analist, eğitimi yeni bittiğinde analitik işlevinin kalitesini etkileyen bir dizi ciddi nesne kaybı ile karşılaşır: eğitim analistini kaybetmesi, işin doğası gereği yalnız çalışanlardan olma, iş değiştirdiyse eski iş hayatını, kendi çevresindeki insanlarla olan ilişkilerini kaybetme gibi (Rosenbloom, 1992). Buna hastalarının hayal kırıklığına uğraması kaygısı, karşıaktarımın zorlukları da eklenir (Klauber, 1980). Bizim için önemli olan, tüm bunlar olurken analitik çalışma süresince ortaya çıkan üstbenlik işlevlerinin analitik çalışmayı geliştirebilecek ya da engelleyebilecek bir güce sahip olmasıdır.
Konumuz çerçevesinde Kernberg (2016) makalesinde, psikanalitik kimliğin gelişimini zorlayacak durumlardan bazı örnekler paylaşır. Bunlardan en önemsediği içsel bir yansıma ve derinlemesine çalışma sürecinin olmaması sonucu gereğince ele alınmamış narsisizmlerin, gelecek nesil psikanalist kimliğine yönelik bir tehdit oluşturmasıdır. Yazar bu duruma dair birçok örnek sunar: Bir adayın kendi psikanalisti ile narsisist özdeşleşmesi ve buna eşlik eden adaydaki sözde olgunluk durumu ya da aralarındaki saldırganlığı analiz etmekten kaçan analistin görkemli analist-analizan çifti tuzağına düşmesi gibi. Diğer bahsettiği örnekler arasında narsisist kişinin hastalarından, süpervizyondan, meslektaşlarından, sunulan eğitimden, okumaktan öğrenmeye karşı tahammülsüzlüğü ile savunmacı idealleştirme süreçlerini analiz etmedeki başarısızlık yer alır. Hastaların idealleştirmelerinden keyif alma ve hastalar aracılığıyla “vekaleten yaşamanın” kolaylaştırıcı yönleri gibi bazı narsisist tatminlerin olması, sürmesi de yine sıkıntılı bir durumdur. Kernberg’in bahsettiği bu durumlara bir diğer örnek kişinin eğitim analistini idealleştirmesi ve onun analiz yapma tarzını karikatür benzeri bir şekilde taklit etmesidir. İşte üstbenlik patolojisinin varlığının göz ardı edildiği tüm bu ve benzeri durumların fark edilip eğitim analizinde çalışılmaması sorunun sürekliliğine yol açabilir.
Psikanaliz enstitüleri, ikili analitik ilişkinin dışında ama üçüncü bir konumdan ona tesirde bulunan yapılardır. Psikanalize dair önemli bir bilgi ve deneyim birikiminin aktarımı ile yapıcı anlamda destek sağlayan enstitüler bunu yaparken belli bir kurumsal ve sembolik güce de sahiptirler. Zaman zaman psikanalistin yargılama ve özerk düşünebilme kabiliyeti kişi hem adayken eğitimi esnasında hem de psikanalist olduğunda psikanaliz enstitüsü kaynaklı kurumsal baskılar tarafından tehdit edilebilir. Bu nasıl olur? Kernberg’e (2016) göre enstitüler psikanalizin bekasını sağlayabilmek, aktarabilmek, var olabilmek ve bu anlamda çeşitli görevleri yerine getirebilmek için farklı komisyon ya da idari yapıları barındırırlar. Ancak bu alt gruplar üstlendikleri görevlerini yapmayı güçleştiren güç mücadelelerinin etkileri altında kalırlarsa, kolayca raydan çıkılabilir. Yazara göre psikanalitik kimliğin bir parçası olan üstbenliğin bu noktada katkısı, üstbenlik üzerinde etkili tüm bozucu veya geriletici baskılara karşı dayanıklılıkla kendini gösterir. Psikanalitik ilişkinin etik olarak korunabilen atmosferi, psikanalizde /ve veya tüm enstitülerde potansiyel olarak gelişebilecek sahte, fırsatçı veya sadist atmosferle tam bir tezat oluşturacaktır. Enstitülerin işleyişlerini ve varlıklarını zorlayıcı bu durumlara karşı durabilmek için o zorlanma durumlarında alaycılığa, fırsatçılığa, acı hislerle geri çekilmeye veya analistin kendini adeta bir yalnız savaşçı gibi zannettiği düşlem dünyalarına kaçış eğilimlerine karşı koymak, psikanalistin üstbenliğinin olgunluğunu ifade eder (Kernberg, 1986; 2016).
Psikanalitik süreçte, hastasıyla çalışırken psikanaliste de narsisist yaralar açılabilir (Dreyfuss, 1978). Sedlak (2016) bu deneyimler üzerinde çalışmanın normal üstbenliği güçlendirdiğini söyler. Psikanaliz enstitüleri bu yaraların acısını dindirmez ancak bazı yollarla acıyı daha katlanabilir hale getirmeye yardımcı olur. Nasıl olur bu? Psikanaliz enstitüleri, yukarda geçen işlevlerinin yanı sıra belirli değerleri iletmek ve korumak için açık veya örtülü olarak profesyonel düzeyde bir üstbenlik gücünün kullanıldığı kurumlardır. Sürekli gelişimi mümkün kılan etkinlikler düzenler ve aynı zamanda kendimize olan saygımızı korumamıza da hizmet eder. Bu şekilde enstitü ideal analist olmaktan ne kadar uzakta olduğumuzu değerlendirmemize yardımcı olurken, kendimizi geliştirmeye bizi teşvik eder. Enstitü aynı zamanda ifade etmenin zor olduğu ilkel kaygıların yansıtılabileceği, tüm bunları kapsayan, düzenleyici bir yer olarak da işlev gösterir. Enstitü, benlik idealinin doğasında bulunan çocuksu büyüklenmeci yanılsamalarımızdan vazgeçmemize yardımcı olabilecek koruyucu bir baba imajı yaratan bir üstbenlik gibi de hareket edebilir. Yine koruyucu bir üstbenlik rolündeki enstitü, ilgili birimleri çerçevesinde zamanında danışıldığında destek sunabilir. Örneğin, erotik aktarımın derinlemesine çalışılması yerine, analitik pratiğin kendisinin gerçeklikte erotikleştirilmesi gibi analitik sürecin gelişimini engelleyen savunmacı bir tutuma dönüşmüş olması benzeri ciddi sorunlarla başa çıkmamıza yardımcı olabilir. Hepimizin bildiği gibi böyle durumlarla gerektiği gibi zamanında başa çıkılamazsa (eğitim analizinde derinlemesine çalışabilmek, süpervizyon almak, danışmak gibi), sonuçları ağır etik ihlaller ile karşılaşılabilir.
Şimdi biraz da bu bağlamda adayların ve hatta analistlerin aldıkları süpervizyonun yerine ve önemine değinmek istiyorum. Öncelikle hem süpervizörün hem de süpervizyonun psikanalizde “Doğru ve yanlış nedir?” sorusuna dair belli ön kabulleri olan resmî bir kurum bağlamında faaliyet gösterdiğini hiç unutmamak gerekir. Bu süreçte ters giden her şey en az alınan eğitim kadar etkili olacaktır.
Aktarım ve karşıaktarım dinamikleri tüm süpervizyon ilişkilerinde mevcut olacaktır (Wiener, 2007). Her iki tarafın da birbirine aktarımları vardır. Ayrıca her ikisinde de içinde oldukları enstitüye karşı aktarım tepkileri olabilir; özellikle incelemeler hele değerlendirmeler söz konusuysa, bu kaçınılmazdır. Tüm bu olası dinamiklerin varlığının gözden kaçırılmaması, süreçte çalışılması önemlidir.
Analitik tutumun geliştirilmesi analizden başlayarak, sonrasında devreye giren çok özel bir eğitim ve değerlendirme sürecinde edinilir. Bu eğitim hem büyümeyi, özerkliği ve yaratıcılığı (ki bunlar benlik ve benlik ideali işlevleridir); hem de bir otoritenin yap ve yapma dediği şeyleri (üstbenlik işlevleri) edinmeyi gerektirecektir. İyi bir süpervizyon sürecinde öğrenme sürecinin bu yönleri zenginleştirici ve verimli bir şekilde bütünleşir. Analitik bir kimliğe doğru ilk adım taklit olup, öğrenme süreci taklitten, kimliği içselleştirmeye doğru bir ilerlemedir. Bu kimlik, eğiticinin tutum ve düşünme biçimlerinin özümsenmesi ve kişinin kendi anlayışı ve düşüncesiyle bütünleşmesiyle elde edilir. Fakat, eğer taklit son ürünse, sonuç özerklik eksikliği ve süpervizörün basit bir klonlanması olacaktır (Zachrison, 2002).
Süpervizyon psikanaliz eğitiminde öğrenmenin daha derin gelişebileceği koşulları sağlamakla birlikte hem aday hem de süpervizör tarafından çok karmaşık hale getirilebilir (Szecsödy, 2008). Adayın bu yüzden iki veya üç süpervizörünün olması önemlidir. Amaç birden fazla düşünme modeli ve birden fazla analitik lehçe edinmektir ki aday bunların üzerine kendi kimliğini geliştirebilsin. Taklit, özdeşleşme ve içselleştirme rol oynasa da yetkinliğin kazanılmasında adayın kendi yeteneklerini kişisel ve mesleki deneyimleri, kuramsal bilgileri ve kişiliğini bütünleştirebilmesi için sürekli teşvik ve destek alması daha önemlidir. Deneyimli, becerili ve eğitimli bir süpervizör malzemeyi daha iyi anlama yolları önerebilir. Ancak bu analizde ve süpervizyon sürecinde neler olup bittiğinin yansıması ile birleştirilmelidir.
Süpervizyon deneyimleri ve meslektaşlarla danışma ve klinik seminerler, psikanalitik kimliği etkileyen idealleştirme süreçlerini güçlendirebilir veya azaltabilir (Kernberg, 2016). Bir araştırma gösteriyor ki (Szecsödy, 2008) bu süreçler kapsamında gelişen tüm idealleştirmeler kapsamlı bir etkiye sahiptirler ve kalıcıdırlar.
Hasta ve terapist arasındaki aktarım-karşıaktarım dinamikleri, süpervizyonda canlanıp, süpervizyondaki etkileşimleri etkileyebilir. Searles’in (1973) dediği gibi süpervizyon bu şekilde bir “yansıtma süreci” sağlar. Eğer bu çok boyutlu yansıtma süreci süpervizyonda derinlemesine çalışılabilirse, süreçler süpervizyon alana iyi açıklanabilirse, sadece süpervizyon alan kişiye yardımcı olmaz, bunun yanı sıra hasta/analist ilişkisi de desteklenir.
Süpervizyon sürecinde ters giden pek çok durum analist kimliğinin oluşma sürecinde buraya kadar bahsi geçen tüm gözden kaçan durumlarla ilintili olabilir. Mesela sıkça karşılaşılan yanılgıların başında süpervizyonu hastayı sadece kuramsal olarak yorumlamak, böyle zannetmek geliyor. Oysa süpervizyon az önce paylaştığım gibi her iki taraftan aktarım, karşıaktarım yansımalarının da derinlemesine çalışıldığı bir süreçtir. Bu yüzden psikanalitik süpervizyon ancak bir vaka üzerinden yeterli yoğunlukta kotarılabilir. Süpervizyon sürecine dair pek çok başka sorun da bu ikili denkleme eklenebilir. Süpervizyon sürecinin, karşılıklı sınırlara ve aktarımsal boyuta dikkat edilmez ise, süregelen analizle karşıt işleyen bir etki yaratması bunlardan bir tanesi olabilir. Diğer sorunlu durumlar arasında kendisi daha süpervizyon almaya ihtiyaç duyarken, psikanalist kimliği, psikanalist çalışma üstbenliği henüz oturmamışken, aceleci bir hevesle narsisist bir doyum peşinde başkalarına eğitim, süpervizyon vermeye kalkışmak gelir. Yine süpervizyon alanın ihtiyacı bittiği halde, süpervizyonun devamında ısrarcı olmak, süpervizyon veren-alan arasındaki meslekî sınırı aşan sosyalleşmeler, vaatler diğer bir sorun alanına gönderme yapar. Enstitüler tüm bu durumların düzenlenmesine destek verebilir; eğitim sürecinin belli aşamalarda devreye girip taraflara katkı sağlayabilirler.
Bir toparlama yaparsak, bir psikanalist olmanın meşakkatli ve uzun yolu adaylıkla başlar ve resmî eğitimden sonra da bu gelişim sürer. Psikanalitik kimlik kişinin kişisel deneyimlerine, analizine, eğitimine ve mesleki deneyimlerine dayanır ve zamanla oluşur. Yazıda üstbenliğin sadece sadistik yanlarına vurgu yerine koruyucu işlevine vurgu yapılarak psikanalistin dengeli bir şekilde yargıda bulunabilmesi için gerekli olan normal işlev gösteren üstbenliğinin (Sedlak, 2016) eğitimi sırasında gelişebilecek bir kapasite olduğuna dikkat çekilmiştir. Psikanalitik kimlik çerçevesinde enstitülerin çalışma yetileri kazandırmak, dışardan bir bakış akışı sunmak ve farklı bilinçdışı bireysel veya ilişkisel süreçleri kapsama işlevinden bahsedilerek, analist olmanın ve analist olarak çalışmanın her aşamasında süpervizyonun önemine vurgu yapılmıştır.
Not: Bu yazı 2024 yılında Psike İstanbul’da eğitim yılı açılışında verilen bir konferansın metninin kısaltılmış versiyonudur.
Kaynakça
Bierenbroodspot, P. (1991). Shame, guilt and penance in the psychoanalyst: The therapist’s superego in psychoanalysis. British Journal of Psychotherapy, 8, 71-81.
Calef, V. ve Weinshel, E. M. (1983). A note on consummation and termination. Journal of the American Psychoanalytic Association, 31, 643-650.
Dreyfus, P. (1978). Panel and open forum on ‘The ego ideal of the psychoanalyst’. The International Journal of Psycho-Analysis, 59, 391.
Fenichel, O. (1974). Nevrozların Psikanalitik Teorisi. İzmir: Ege Üniversitesi Matbaası.
Freud, S. (1914). On Narcissism: An Introduction. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIV, 67-102. Londra: Hogart Press.
Freud, S. (1917). Mourning and Melancholia. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIV, 237-258. Londra: Hogart Press.
Freud, S. (1921). Group Psychology and the Analysis of the Ego. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XVIII, 65-144. Londra: Hogart Press.
Freud, S. (1923). The Ego and the Id. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIX, 1-66. Londra: Hogart Press.
Grinberg, L. (1983). Discussion of Joseph and Widlocher. E. D. Joseph ve D. Widlocher (Haz.). The Identity of the Psychoanalyst içinde, (s. 51–66). New York: International University Press.
Haapatalo, E. (2019). On the development of a benign superego-thoughts arising from psychoanalytical work with children and grown ups. The Scandinavian Psychoanalytic Review, 42, 27-35.
Kernberg, O. F. (1986). Institutional problems of psychoanalytic education. Journal of American Psychoanalytic Association, 34, 799–834.
Kernberg, O. F. (2016). The identity of the psychoanalyst. Psychoanalytic Education at the Crossroads: Reformation, Change and the Future of Psychoanalytic Training içinde, (s. 5-17). New York: Routledge.
Klauber, J. (1980). Formulating interpretations in clinical psychoanalysis. International Journal of Psychoanalysis, 61, 195-201.
Klein, M. (1958). On the development of mental functioning. International Journal of Psychoanalysis, 39, 84-90.
Langer, M. (1962). Selection criteria for the training of psychoanalytic students. International Journal of Psychoanalysis, 43, 272-276.
Rosenbloom, S. (1992). The development of the work ego in the beginning analyst: Thoughts on identity formation of the psychoanalyst. The International Journal of Psychoanalysis, 73, 117.
Searles, H. F. (1973). Concerning therapeutic symbiosis. Dynamische Psychiatrie, 6, 373-390.
Sedlak, V. (2016). The Psychoanalyst’s normal and pathological superegos. International Journal of Psychoanalysis, 97, 1499-1520.
Sedlak, V. (2019). The Psychoanalyst’s superegos, ego ideals and blind spots: The emotional development of the clinician. London: Routledge.
Szecsödy, I. (2008). Does anything go in psychoanalytic supervision? Psychoanalytic Inquiry, 28, 373-386.
Wiener, J. (2007). The analyst’s countertransference when supervising: Friend or foe? Journal of Analytical Psychology, 52, 51-69.
Zachrison, A. (2002). Psychoanalytic models of supervision: Issues and ideas. Yayımlanmamış makale, Avrupa Psikanaliz Federasyonu, Psikanaliz Eğitimi Üzerine Çalışma Grubu, M. Target ve E. Aronowitch (Haz.).
Yeşim Korkut. PSIKE İstanbul derneğinde formatör analisttir. İsviçre’de “Pschopathologie des Kindes und Jugendalters” programında (Çocukluk ve Gençlik dönemi Psikopatolojileri) doktorasını yapmıştır. Türkiye’ye dönüşünü takiben klinik psikoloji alanında akademisyen olarak farklı kurumlarda görev almış olan Prof. Dr. Yeşim Korkut, 2012 yılından beri psikanalist olarak çalışmaktadır. Süpervizyon vermektedir. Psike İstanbul Yönetim Kurulu eski başkanıdır; üç dönem Etik Kurul Başkanlığı yapmıştır. Hâlen EPF Ethics Forum Başkanıdır.
Korkut’un son 10 yıl içindeki psikanalitik yayınlarına birkaç örnek olarak şunlar sayılabilir:
– Jahrbuch der Kinder -und Jugendlichen- Psychoanalyse’in Aralık 2021, 10. sayısında yayınlanan “Der Beitrag der Väter zur psychischen Entwicklung der Töchter innerhalb der triadischen Realität und als Teil des internalisierten elterlichen Paares” (Triyadik / Üçlü gerçeklik içinde ve içselleştirilmiş ebeveyn çiftinin bir parçası olarak babaların kızlarının ruhsal gelişimine katkısı),
– “Freud ve Zamansallık”, 2024, Psike İstanbul Psikanaliz Kitaplığı,
– “Yüzüncü Yılda Benlik İdeali ve Üstbenlik Kavramları Üzerine”, 2023, Psikanalizin Dili Dergisi, 5. sayı,
– “Sessizlikteki Sesler”, 2023, Psike İstanbul Psikanaliz Kitaplığı,
– “Sabina Spielrein ve Ölüm Dürtüsü Hakkındaki Görüşleri, 2021, Yıkıcılık ve Ölüm Dürtüsü
– Ölüm dürtüsünden psikanaliz tarihinde ilk bahsedilen yazı olan Sabina Spielrein’ın Die Destruktion als Ursache des Werdens : Var Olma Nedeni Olarak Yıkım” makalesinin (2020) Psikanalizin Dili Dergisi (çeviri).
Bir yanıt yazın