Oidipus Oidipal Bir Çocuk Muydu?[1]

Bülent Somay

Bülent Somay

Belki de hepimizin kaderinde ilk cinsel dürtümüzü annemize, ilk nefretimizi ve şiddet duygumuzu babamıza yöneltmek vardı. Rüyalarımız bizi bunun böyle olduğuna ikna eder. Babası Laius’u öldüren ve annesi Iokasta ile evlenen Kral Oidipus, çocukluğumuzun isteklerinin gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. Ama ondan daha şanslı olan bizler, psikonevrotik olmadığımız sürece, cinsel dürtülerimizi annelerimizden ayırmayı ve babalarımıza duyduğumuz kıskançlığı unutmayı başarmışızdır. O ilkel çocukluk dileğini gerçekleştiren kişinin karşısında, o zamandan beri bu dileklerin iç varlığımızda uğradığı bastırmanın tüm boyutlarıyla ürpererek geri çekiliyoruz. Şair bu çözümlemeyle Oidipus’un suçunu gün ışığına çıkarırken, bizi bastırılmış olsa bile bu dürtülerin hala mevcut olduğu kendi iç benliğimizi tanımaya zorluyor (Freud, 1982[1900]).

Oidipal Arzu

Oidipus Kompleksi, ya da Can Yücel’in mükemmel yakıştırmasıyla “anam avradım olsun kompleksi”, psikanaliz düşüncesinin en temelinde yer alan, kurucu, yapılandırıcı teorilerden biridir. Tam bu nedenle, yani fazlaca “esasa ait” olduğu için de, aslında ne demek istediği çoktan unutulup gitmiş, geriye Can Baba’nın dalga geçtiği totolojik önerme kalmıştır. Popüler psikanaliz dilinde Oidipus Kompleksi nedir? Elcevap, erkek çocuğun annesine âşık olup babasına kıskançlık ve bundan kaynaklanan düşmanca hisler beslemesidir. Bunu nereden biliyoruz? Çünkü komplekse adını veren Oidipus, babası Laios’u öldürmüş, annesi Iokasta ile de evlenmiştir. Heveskar psikanalist (bu yazı boyunca “heveskar psikanalist” terimini psikanalitik çalışan psikoterapist anlamında değil, popüler psikanalizin terminolojisini ve söylemini yerli yersiz kullanan amatörler anlamında kullanıyorum, aman alınma olmasın) hemen Oidipus’un annesine âşık olduğu, babasına ise düşmanlık beslediği sonucunu çıkaracaktır bundan.

Oysa heveskar psikanalist Sophokles’in Tiran Oidipus’unu[2] biraz dikkatle okuma zahmetine katlanmış olsaydı, Oidipus’un hiç de böyle bir derdi olmadığını, tam tersine, adamcağızın tam da babasını öldürüp annesiyle evleneceği kehanetinden kaçarken, kazayla kaçtığı tuzağa tutulmuş olduğunu bilecekti. Tiran Oidipus metninde önemli olan, Oidipus’un bilmeden ve istemeden yaptıklarından ötürü ödediği bedeldir. Oysa Freud, Oidipus Kompleksi’nde bir arzudan bahsetmektedir. Oidipus annesi Merope’yi, yani annesi olarak bildiği Korinth kraliçesini arzulamaz (ya da en azından metinde buna dair bir ipucu yoktur). Tam tersine, Apollo ona annesiyle evlenip babasını öldüreceği kehanetini tebliğ ettiği anda bunun gerçekleşmesini engellemek için şehrini, yani bebekken getirilip büyüdüğü vatanını terk eder. Aynı şekilde Oidipus’un babası Polibus’a (yani babası sandığı Korinth Kralı’na) yönelik bir düşmanlığı, öfkesi ya da hasedi de yoktur, onu kıskanmaz, tersine, onun gerçek babası olmadığı kuşkusuna kapıldığında müthiş bir acıyla Delfi’deki Apollo tapınağına koşar. Orada da (tüm kehanetlerde oluğu gibi) sorduğu soruya (“Polibus benim gerçek babam mı?”) cevap alacağı yerde, başka bir kehanetle karşılaşır. Demek oluyor ki Oidipus’un (popüler, gündelik kullanımdaki anlamıyla) bir Oidipus Kompleksi yokmuş.

Yani kısacası, elimizde Oidipus Kompleksi aletiyle edebi metinlere dalıp onların içine serpiştirilmiş Oidipuslar keşfetmek değil önemli olan. Zaten Freud da durup dururken Tiran Oidipus tragedyasını analiz etmeye kalkışmamış, tam tersine, Oidipus Kompleksi’ni o metinden aldığı bir ilham üzerine kafa yorarak bulmuş/öğrenmişti. Ama Oidipus’un kehanete (yani tanrıların çizdiği yola) meydan okuyayım derken yaptığı eylemin, maksadının tam tersine dönüşmesi sonucu babasını öldürüp annesiyle evlenmesi öyküsünden değil. O, Oidipus ile annesi/karısı Iokasta arasındaki şu diyalog yüzünden kapılmıştı bu fikre:

OİDİPUS

Ama annemin yatağı…

Ondan korkuyorum hala. Korkmamalı mıyım sence?

IOKASTA

Neden hayatını kısmetin eline bırakmış bir adam,

Hiç ileri bakmayan, geleceğini hayal etmeyen biri

Korku içinde yaşasın ki?

Keyfine bakıp, gününü gün etmektir en iyisi.

Annemle evlenirim diye korkma.

Doğrudur, birçok erkek rüyalarında

Anneleriyle yatmışlardır; ama bu hastalıklı fantezilere

Hiç kulak asmayan kişi, daha kolay dayanır hayata (Sophokles, 2007, s. 977-83).

Biz tragedya izleyicileri Oidipus ile Iokasta arasındaki gerçek ilişkiyi bildiğimiz için, Iokasta’nın sözlerindeki derin ironiyi hemen fark ederiz; oysa onlar kendilerini ana-oğul değil karı-koca sandıkları için, o ironinin farkında değildirler. Iokasta “Doğrudur, birçok erkek rüyalarında anneleriyle yatmışlardır,” deyip ardından da bunu bir “hastalıklı fantezi” olarak nitelediğinde, kendisinin bu “hastalıklı fantezi”nin gerçekleşmiş halinin tam da ortalık yerinde olduğunu bilmiyordu. Ama Sophokles biliyordu; demek ki bize söylemeye çalıştığı bir şey var. Daha sonra dünya edebiyatında sık sık tekrarlanacak ve en nihayet 1960’ların ve 70’lerin Yeşilçam melodramlarına kadar gelecek olan “Durun! Evlenemezsiniz! Siz kardeşsiniz!” ifadesinin esasını oluşturan şey: Ensest, arzuyla ilgili bir şey değildir. Tanımasanız, bilmeseniz de genetik anneniz, babanız ya da kardeşinizle kurduğunuz ya da kuracağınız ilişki ensest olarak kabul edilecektir. Demek ki, kaza eseri ensest yapılabilir.

Oysa Freud’un bize anlattığı öykünün ne genetikle ne de Oidipus’un kaderiyle bir ilgisi var. O, Oidipus Kompleksi derken, aralarında genetik bir bağ olsun olmasın çocuğun annesine, yani annesi olarak görüp tanıdığı kişiye, birincil bakıcısına yönelik arzusunu anlatmaya çalışıyordu. Üstelik, daha sonradan Lacan’ın yapacağı katkıyı da düşünecek olursak, anneye yönelik bu arzunun sadece erkek çocuktan gelmesi de gerekmiyor. Anne, kız-erkek demeden tüm çocuklar için bir arzu nesnesidir, doğum esnasında kaybettiğimiz şeyin yeniden kazanılabilir olduğu fantezisinin ifadesidir. Anne bizim için bütün olduğumuz hayali bir anın temsilcisidir; onunla bir ve bütün olduğumuza inandığımız ölçüde de kendimizi kadir-i mutlak hissedebiliriz. Oysa anne ne bizim bir parçamızdır ne de bütünüyle bize aittir. Bir işi vardır, yoksa bile ev işleriyle uğraşacaktır. Dostları, arkadaşları, yoksa bile komşuları ve akrabaları vardır. Daha da beteri, bir kocası vardır.

Anne daha ilk andan itibaren bebeğin kadir-i mutlak bütünlük fantezisini adım adım yıkar. Bebek ilk kez uyanıp da annesini yanında bulamadığında, tragedya da başlamış demektir. Bu parçalanmanın görünürdeki nedeni, bu bütünlük ve iktidar hayalinin baş düşmanı, antagonisti ise, annenin bizim dışımızdaki tüm ilgi ve ilişkilerini temsil eden baba haline gelir zamanla. Ya da en azından bizim için öyle olur: Çünkü bize annemizin tüm diğer ilişkilerinden daha yakındır ve hepsinden daha süreklidir; üstelik babanın anne ile ilişkisinde bizi dışarıda bırakan, bizden gizlenen, bize kapalı bir yer, yani cinsellik vardır ki bu yer annenin diğer ilişkilerinde bulunmaz (ya da bulunsa bile onu biz bilemeyiz). Dolayısıyla babaya yönelik düşmanlık ve haset, o bizim genetik babamız olduğu için değil, anneyle aramıza giren bir unsur, muhayyel/müstakbel iktidarımıza meydan okuyan bir güç, bizi kastrasyonla tehdit eden bir tehlike olduğu içindir.

Zavallı Oidipus ise (genetik) babasını bir dağ geçidinde karşılaştığı ve kendisine (koca Oidipus’a, Korinth Kralının oğluna!) yol vermeyi reddeden küstah bir yabancı sanarak, alenen bir sokak kavgasında öldürmüştü; (genetik) annesi ise zekasını kullanarak fethettiği, yönetme hakkını kazandığı Thebes kentinin dul kraliçesi, yani kelimenin tam anlamıyla ganimet olduğu için karısı olmuştu. Demek ki, Oidipus Kompleksi kavramı, bizim Tiran Oidipus’u daha iyi anlamamıza hizmet etmez; Oidipus’ta Oidipal yapılanma belki vardır, belki de yoktur (aslında muhtemelen de vardır, ama tragedyanın metni bunu bize açıkça göstermez). Ancak Sophokles’in Iokasta’ya söylettiği söz, Freud’un muhtemelen kendi analiz pratiğinden de tanıdığı anne ile cinsel ilişki fantezisine tarihsel bir temel kazandırır. Yani kısacası, Oidipus Kompleksi’nin ortaya çıkış öyküsünde, psikanaliz edebiyatı açıklamamıştır, tersine, edebiyat psikanalizin kavram hazinesine katkıda bulunmuş, hatta en önemli yapı taşlarından birini sağlamıştır ona.

Oidipussuz Oidipus Kompleksi

Peki ama (Sophokles’in Oidipus’undan bağımsız olarak) nedir bu Oidipus Kompleksi?

1960’ların en isyankâr rock gruplarından The Doors’un şarkıcı/bestecisi Jim Morrison, The End (Son) şarkısında “Baba, seni öldürmek istiyorum/Anne, seni … istiyorum” diye haykırdığında, üstadın derin psikoloji ve edebiyat bilgisi karşısında hayranlarının ağızları açık kalmıştı. Birkaç kötü niyetli dışında hiç kimse o dizelerin gerçek bir arzuyu dillendirdiğini düşünmedi bile. Oysa, “Anne” kısmını şimdilik bir yana bırakacak olursak, “Baba, seni öldürmek istiyorum” dizesi, 1960’lar isyancılığının epeyce hakiki bir ifadesiydi. 1968 kuşağı diye adlandırdığımız kuşak, varolan tüm otorite ve iktidar figürlerine karşı derin ve çoğu kez de irrasyonel bir hınçla doluydu. “Baba”, bu figürlerin yalnızca ideal bir metaforu olmakla kalmıyordu, kelimenin sözlük anlamıyla da devredeydi: 1960’ların isyancıları kendi öz babalarına ve onun üzerinden kendilerini boğan, baskı altına alan, köşeye sıkıştıran geleneksel aile yapısına karşı da müthiş bir hınçla doluydular. Küresel anlamda “60’ların” hemen hemen hiç yaşanmadığı, bu dönemin büyük ölçüde daha geleneksel sistem karşıtı hareketlerin “keşfedilmesi” anlamına geldiği Türkiye’de bile, 1970’ler boyunca bazı duvarlarda “Kahrolsun Babam!” sloganına rastlamak mümkündü. Gerçi bu sloganı yazanlar o zaman iki elin parmaklarıyla sayılabilecek kadar az miktarda olan anarşistlerdi, ama olsun!

Kestirmeden gidecek olursak; Baba, çocuğun 46 kromozomunun 23’ünü veren genetik atadan ibaret değildir. Hatta böyle bir genetik bağlantı olmasa da olur. Roma hukukunda Pater Familias (Aile Babası), ailenin başına verilen isimdir. Justinianus Yasası’nda “Mater semper certa; pater est quem nuptiae demonstrant” denmişti (Mommsen, 1913[1868]): Anne her zaman kesin olarak bellidir; baba evlilik sözleşmesinde gösterilen kişidir. Yani kısacası, “Baba” bir sözleşmede geçen bir isimden ibarettir.

Daha dolambaçlı yoldan gidersek: Baba tabii ki bundan ibaret değil; yani bir hukuk düzeniyle resmileştirilmese bile, “Baba” diye bir konum var, var olmasına, ama sandığımız kadar eski bir konum değil bu. Aslında insanların erkeklerin de üremede bir rolü olduğunu keşfetmeleri çok yeni; 50,000 ila 70,000 yıl önce olan bir şey. Ondan önce farkında bile değillermiş, çünkü hamilelik insanlarda epey uzun bir süre aldığı, kesin kurallara bağlı bir tekeşlilik de daha önce varolmadığı için, çeşitli çiftleşmelerle hamilelik arasındaki ilişki hiç açık değil. Henüz kadınlarla aynı yaşam alanını, yani bir “ev”i paylaşmayan erkekler kadınların doğal (regl) döngülerinden haberdar değiller; nasıl olsunlar ki, o “ev” çok sonraları ortaya çıkacak insanlık tarihinde. Tam da bu nedenle hamilelik çıplak gözle görünür hale gelmeden (en az 3-4 ay) erkekler tarafından fark edilmiyor bile. Ama o kritik 50,000-70,000 yıl önce,[3] insanlığın büyük sıçramalar yaptığı, beyin kapasitesinin “ansızın” bir sürü yeni ve daha önce bilinmeyen özelliğe, icada ve davranış/yaşam biçimine yol açacak şekilde değiştiği çağda, bir sürü yeniliğin yanısıra, erkeklerin de insan üremesinde pay sahibi olduğu anlaşıldı. O zaman da kadim kadın üretkenlik/verimlilik tanrıçalarının (yani Kibele’nin, İştar’ın ve onların çeşitli akrabalarının) yerini erkek üretkenlik/verimlilik tanrıları almaya başladı: Anu, Kumarbi, Marduk, Yahveh, Uranus, Kronos, ve en nihayet, haşmetli penisi ve hiç geçmeyen ereksiyonuyla, Priapos.

Oidipus’tan Önce Oidipus Kompleksi

Tiran Oidipus durup dururken yazılmadı tabii; onun da bir tarihi ve geri planı var. Sophokles (MÖ ~497-~406) tragedyalarını yazarken, başta kendisinden bir kuşak önce gelen Aiskhylos’tan (MÖ ~525-~456) etkilenmiş, hatta onu taklit ederek yola çıkmıştı. Klasik Yunan tragedyalarının üçlemeler ya da dörtlemeler halinde yazıldığını ve bunların festivallerde yarışmalar halinde sergilendiğini biliyoruz; ancak o dönemden bize eksiksiz bir üçleme olarak kalan tek bir metin var, o da Aiskhylos’un Oresteia üçlemesi (MÖ 458). Demek ki Sophokles yaklaşık kırk yaşındayken Aiskhylos “ağabeyinin” Oresteia’sını, yani bildiğimiz kadarıyla onun yazdığı son üç oyunu seyretti; bunlardan etkilenmemiş olması da düşünülemez.  Oresteia’yı oluşturan üç tragedya şunlar: Agamemnon, Adak Taşıyanlar, Eumenides. İlk oyunda muzaffer Troya fatihi Agamemmnon’un yurduna dönmesi ve karısı Klytemnestra tarafından öldürülmesi; ikinci oyunda Agamemnon’un oğlu Orestes’in babasının intikamını almak için öz annesini öldürmesi; üçüncü oyunda ise kandaş kanı dökenleri cezalandırmakla görevli üç kadim tanrıçanın (Eumenides ya da Erinyeler) Orestes’in peşine düşmeleri, ancak “genç” tanrıça Athena’nın, kardeşi Apollo’nun da yardımıyla Atina’da bir meclis toplayıp Orestes’i yargılaması ve affetmesi anlatılır (Aiskhylos, MÖ 458). Demek ki Oresteia’dan (MÖ 458) yaklaşık otuz yıl sonra yazılan Oidipus Tyrannus’un (MÖ 429) onun etkisi altında kalmamış olması imkânsız.

Diyeceksiniz ki bunların Oidipus Kompleksi ile ne ilgisi var? Vallahi ben Freud’un en iyi öğrencilerinden biri olan ve ondan sonra da psikanaliz içinde kendi başına bir akım oluşturan Melanie Klein’ın yalancısıyım (Klein, 1963). Klein Freud’dan sonra, onun yeteri kadar ilgilenmediğini düşündüğü bebeklik ve annelik konularında çalıştığı için, Oresteia üzerine derin derin kafa yormuş olması şaşırtıcı değildir, çünkü o üçlemenin merkezinde bir anne-katli eylemi vardır. Klein düşüncesinin temelinde ise bebeğin anneye duyduğu sevgi/nefret karmaşası vardır. Dolayısıyla, annesini öldüren Orestes, haliyle Klein için Oidipus’u önceleyen bir figür olur.

Ancak iş bununla bitmiyor: Athena Atina şehrinde Orestes’i yargılamak amacıyla Aeropagos’u kurarken, aslında Antik Yunan “Demokrasisinin” de temelini atmış olur; yani Orestes-Oidipus akışının ya da sürekliliğinin psikanalitik olduğu kadar tarihsel/politik/antropolojik bir önemi var. Şimdi bu “Demokrasinin” merkezinde neler olduğuna bir bakalım.

Orestes’i yargıya bile gerek duymadan takip eden ve bir ellerine geçirseler yapmadıklarını bırakmayacak olan Kadim Tanrıçaların, yani Erinyelerin birincil işlevleri, kandaş kanı dökenlerden intikam almaktır. Bu açıdan da yaptıkları işte sonuna kadar haklıdırlar, çünkü Orestes kandaş (yani anne) kanı dökmüştür. Buna karşı “Ama o anne de Orestes’in babasının kanını dökmüştü,” diye savunma yapmaya kalkışıldığında ise Erinyelerin cevabı gayet nettir: İşin o kısmı bizi ilgilendirmez, çünkü Klytemnestra ile Agamemnon arasında bir kandaşlık ilişkisi yoktu; sadece karı-kocaydılar. Yani kısacası, Erinyeler aile/kandaşlık hukukunun aile/evlilik hukukunu öncelediği daha eski bir çağı temsil ederler. Oysa onların otoritesine meydan okuyan Apollo, yani Zeus’un oğlu, okçuluk, müzik, hakikat ve kehanet, şifa, güneş ve ışık ve hatta şiir gibi bir sürü farklı alandan “sorumlu” sayılan “genç” tanrı, bambaşka bir açıdan bakmaktadır olaya:

APOLLO

Anne denilen kişi

çocuğun ebeveyni değildir, besleyicisidir sadece

yeni yerleştirilmiş ceninin.

Gerçek hayat bahşeden, dölleyen kişidir;

kadın bir yabancı için çalışan bir yabancı gibidir:

Tanrılar zarar vermediği sürece fidanı güvende tutar (Aiskhylos, 1976, 8/656-62).

Bu konuda en büyük destekçisi de kız kardeşi Athena’dır:[4]

ATHENA

Çünkü beni doğuran bir anne yok;

ve bu yüzden tüm kalbimle erkeklerden yanayım,

Cinsel ilişki hariç her bakımdan.

Ben kesinlikle babanın tarafındayım,

ve bir kadının kaderine öncelik tanımam—

hele erkeğini, evinin efendisini öldüren birine (Aiskhylos, 1976, 8/735-40).

Bugün söylense, anında feministlerin gazabına uğrayacak iki pasaj, hem de biri bir kadının ağzından; ancak ne yazık ki Antik Yunan’da “yeni” düzene geçiş, büyük ölçüde, sınırlanmamış bir ataerkilliğe geçiş ile çakışır. Nitekim Erinyeler Korosu da tragedyanın sonunda bu geçişin hakikatini vurgular:

KORO

Ey genç tanrılar; alaşağı ettiniz

kadim kanunları,

hoyratça kapıp ellerimden,

aldınız kendi ellerinize (Aiskhylos, 1976, 8/806-9).

Aiskhylos bize Kadim Yunan kültürünün kandaşlığı her şeyden üstün tutan yapısının çözülüşünün, onun yerini evlilik hukukunun, baba-egemenliğinin aldığı Klasik döneme, ama bu arada da “Demokrasiye” geçişinin hikayesini anlatır. Bu geçişte ensest tabusu ansızın büyük bir önem kazanır, böylece de bugün hala kısmen yürürlükte olan çekirdek aileyi mümkün kılar. Otuz yıl sonra Sophokles bu yeni dünyanın bünyesinde barındırdığı çelişkileri, açmazları ve giderek, adım adım ortaya çıkan çözümsüzlükleri anlatacaktır bize. Psikanaliz açısından büyük önemi de buradan kaynaklanıyor, çünkü bildiğimiz haliyle psikanaliz, tam da bu çekirdek ailenin çelişkilerin, açmazlarının ve patolojilerinin analizi üstüne kurulu. Sonuç olarak, Oidipus tam olarak Oidipal bir çocuk sayılmaz; ancak Oidipus Kompleksini merkeze alan çekirdek ailenin daha kuruluşundan itibaren içerdiği açmazları ele verdiği için Freud için yepyeni bir dünya-bakışının (Weltanschauung) ilhamı olmuştur diyebiliriz.

Kaynakça

Aiskhylos (1976). Oresteia: Agamemmnon—The Libation-Bearers—Eumenides. (R.

Fagles, Çev.). Londra: Penguin Books. (Özgün eser MÖ 458 tarihlidir.).

Mommsen, T. (1913[1868]). Digesta iustiniani augusti. Berlin: Apud Weidmannos,

Berolini.

Freud, S. (1982[1900]). Die Traumdeutung. Frankfurt: Fischer Taschenbuch Verlag.

Klein, M. (2024). Oresteia Üzerine Bazı Düşünceler. (M. Arık, Çev.) Nesne İlişkileri

içinde. İstanbul: Metis. (Özgün eser 1963 tarihlidir.).

Le Guen, C. (1974). The formation of the transference: Or the Laius complex in the

armchair. The International Journal of Psychoanalysis, 55(4), 505-512.

Recalcati, M. (2019). The Telemachus Complex: Parents and Children after the Decline

of the Father (A. Kilgarriff, Çev.). Cambridge: Polity Press.

Ross, J. M. (1982). Oedipus revisited: Laius and the Laius complex. The Psychoanalytic

Study of the Child, 37, 169-200.

Sophocles (2007). Oedipus Tyrranos(D.R. Slavitt, Çev.) Sophocles: The Theban Plays

içinde. Connecticut: Yale University Press. (Özgün eser MÖ 429 tarihlidir.)


[[1]] Bu yazı Bülent Somay’ın Bahar 2025’te Metis Yayınları’ndan çıkacak Edebiyat, Psikanaliz ve Başka Meseleler adlı kitabında yer almaktadır.

[[2]] Alışık olduğumuz adıyla Kral Oidipus değil, Tiran Oidipus. Türkçeye Avrupa dillerinden yapılan çeviriler bize hep “Kral” Oidipus’tan bahsediyor; İngilizcede King Oedipus ya da doğrudan Latinceden aldıkları biçimiyle Oedipus Rex; Fransızcada Œdipe roi; Almancada König Ödipus gibi. Ancak özgün dili olan klasik Yunancada iki ayrı “Kral” var: Biri soydan gelen kral, βασιλεύς (Basileus); diğeri ise fetheden, zor yoluyla, bileğinin hakkıyla kazanan kral, Τύραννος (Tyrannos). Sophokles’in tragedyasının adı, Oidipus’un babasının (Laius’un) oğlu olarak, soy yoluyla değil, bileğinin hakkıyla Thebes kralı olduğunu vurgulamak için Οἰδίπους Τύραννος (Oidipus Tyrannos). O yüzden Tiran Oidipus adıyla çevrilmesi daha doğru. Bunun önemi şurada: 1202. ve 1203. dizelerde, Koro Oidipus’a ilk kez “Basileus” diye hitap edecek (o ana kadar hep “Tyrannos” diyordu). Bu değişim de Oidipus’un Laius’un özbeöz oğlu olduğunun öğrenildiği ana denk geliyor. Yani Oidipus “Tiran” iken, birdenbire “Kral” oluverecek. İşte Baba’nın (ya da Babanın-Adı’nın) dönüştürücü gücü!

[[3]] “İnsanlık tarihi en nihayet yaklaşık 50.000 yıl önce, Büyük İleri Atılım olarak adlandırdığım zamanda ileri doğru yol almaya başladı. Bu sıçramanın ilk kesin işaretleri, standartlaşmış taş aletler ve ilk korunmuş mücevherler (devekuşu yumurtası kabuğundan yapılmış boncuklar) ile Doğu Afrika bölgelerinden geliyor. Benzer gelişmeler hemen bunu ardından Yakın Doğu’da ve güneydoğu Avrupa’da, daha sonra da (yaklaşık 40.000 yıl önce) güneybatı Avrupa’da, çok miktarda insan yapımı eserin Cro-Magnon olarak adlandırılan tamamen modern insan iskeletleriyle ilişkilendirildiği yerlerde ortaya çıktı. Bundan sonra da arkeolojik alanlarda korunan çöpler hızla daha ilginç hale geldi ve biyolojik ve davranışsal olarak modern insanlarla karşı karşıya olduğumuza dair hiçbir şüphe bırakmadı” (Diamond 1999, s. 39).

[[4]] Athena Apollo’nun sadece baba-bir kardeşi aslında. Bir annesi yok, Zeus’un kafasından zuhur ediyor; en azından Aiskhylos’un metninde kendisini öyle tanımlıyor. Başka kaynaklar (mesela Hesiodos’un Theogonia’sı (“Tanrıların Doğuşu”), Zeus’un zaten Athena’ya hamile olan hikmet tanrıçası Metis’i yutmasından sonra “doğduğunu” söyler.

Bülent Somay. 1956’da İstanbul’da doğdu. İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında lisans ve yüksek lisans (Boğaziçi Üniversitesi 1978, 1981), Psikososyal Çalışmalar alanında ise doktora derecesi (Birkbeck College, 2013) sahibidir. 2000-2017 yılları arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat ve Kültürel İncelemeler konularında dersler verdi, 2008-2017 yılları arasında Kültürel İncelemeler Yüksek Lisans Programı Direktörlüğü yaptı. Türkçede dokuz (Ailenin Ötesi, 2024; Tufan Göründü, 2022; Cinselliğe Dair Vazgeçmemiz Gereken Yüz Efsane, 2016; Tarih, Otobiyografi ve Hakikat 2015, ed.; Çokbilmiş Özne, 2008; Bir Şeyler Eksik, Metis 2007; Tarihin Bilinçdışı, 2004; Şarkı Okuma Kitabı, 2000; Geriye Kalan Devrimdir, 1997), İngilizcede beş  (Beyond Family, 2023; Something is Missing , 2021; The End of Truth: Five Essays on the Demise of Neoliberalism, 2021; The Psychopolitics of the Oriental Father, 2014; The View from the Masthead , 2010) kitabı yayımlandı. 2017-2021 yılları arasında Türkiye dışında çeşitli üniversitelerde araştırmacı olarak, 2021-2023 arasında da Berlin, Off-University’de çalıştı, 2023’te Türkiye’ye döndü.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.