Oidipus mu, Odisseus mu? Karmaşa mı, Evre mi?

Yavuz Erten

Yavuz Erten

Kohut 1971 yılından en son kitabının yayınlandığı 1984’e kadar Freud’un kuramıyla ilgili ikircikli bir tutum sergiler. Freud’un dehasına hayranlığını ve ona olan saygısını defalarca dile getirir. Ancak bu hayranlığın içinde zaman zaman yoğunlaşan bir eleştirelliğe de rastlarız. Yazılarında bazen kendi kuramıyla Freud’un kuramını birbirlerinden farklı ama birbirlerini tamamlayan özelikte tanımlar, bazen de kendi kuramını bir bütün olarak Freud’un kuramının alternatifi olarak görür. Kohut’un yazdıklarını kronolojik ele alırsak bu ikinci tutumun yıllar ilerledikçe daha baskın hâle geldiğini görürüz. Özellikle ölümünden sonra yayınlanan Analiz Nasıl Sağaltır? adlı kitabında (Kohut, 1984) bu görüşleri tepe noktasına ulaşır (Kohut, 1984).

Klasik kuramın merkezinde olan Oidipus karmaşası kendilik psikolojisi kuramının neresindedir? Ona özel bir yer var mıdır? Kohut’un takipçilerinden Siegel bunu bir analojiyle ele alır. Bu görüşe göre, sadece klasik kuramdan bakmak ovanın seviyesinde yürürken ovaya bakmak iken, kendilik psikolojisi ovaya dağdan bakmak ve Oidipus karmaşasını da kabul ederek bütünü görmektir (Siegel, 1966).

Kendilik Bozuklukları ve Oidipus Nitelikli Karmaşa

Kohut’a göre, “Çocuk kendisini sınırları belli, kalıcı ve bağımsız bir inisiyatif merkezi olarak görmediği takdirde, Oidipus nitelikli evrenin çatışmalarını ve ikincil uyumlara yol açan nesne-içgüdüsel arzuları yaşayamaz.” (Kohut, 1977, s. 227). Bunun olabilmesi için öncelikle iyi gelişmiş bir kendiliğe ihtiyaç vardır. Bu alıntıda Kohut’un “Oidipus nitelikli evre” kavramını ortaya attığını görürüz. Ona göre Oidipus nitelikli karmaşa evrensel bir norm değildir. Norm, psikolojik gelişimde Oidipus nitelikli evreden geçmektir. Bu evrede karmaşa olabilir de olmayabilir de.

Kohut’a göre klasik kuram Oidipus kaynaklı dinamikleri üzerine yoğunlaştığı patolojilerin temeline koyar. Oysa Kohut için patolojinin en temel dinamiklerinin kaynağı çekirdek kendiliğin durumudur. Kohut psikopatolojiye çağdaş yaklaşımında, dürtüler ve yapısal çatışmayla baş etmeye çalışan bir ruhsal aygıt yerine -bir başka deyişle, iğdiş edilme kaygısıyla boğuşan bir benlik olgusu yerine- bütünlüğünü korumaya çalışan bir kendiliği, yani dağılma/parçalanma kaygısının odakta olduğu bir durumu koyar. Kohut kariyerinin önemli bir bölümünde, Oidipus karmaşasının evrensel oluşu iddiasına itiraz eder ancak belli gelişimsel ve klinik durumlarda ortaya çıkan bu oluşumu, kendilik gelişimi ve bozukluklarıyla birlikte ele alan bir yaklaşımla, “tamamlayıcılık ilkesi” çerçevesinde irdeler (Kohut, 1977, s. 77-78). Tamamlayıcılık ilkesi en kaba tanımıyla Oidipus-öncesi dinamikleri ağırlıklı olarak kendilik psikolojisinin, Oidipus nitelikli dinamikleri ise klasik yaklaşımının açıkladığı bir bölüşüme dayalıdır. Kohut odağına dürtüyü ve çatışmaları alan yaklaşımın çocuğun suçluluğunun belirleyici olduğu dinamikleri açıkladığını, ancak insanın bütünsel çekirdek kendiliği oluşturma ve bu kendiliği korumaya yönelik hayati yönelimlerini açıklamakta başarısız olduğunu iddia eder.

Kohut bu iki bakış açısının odaklandığı dinamiklerin birbirlerine yönelik savunmacı işlevlerini göz önüne alır. Yani bazen Oidipus nitelikli karmaşadan kaçan birisi narsisistik yönelimlere geri çekilip saplanabilir. Ya da kendiliğin zayıflığı ve cansızlığından mustarip bir kişi savunmacı olarak Oidipus nitelikli dinamiklere süreğen olarak gömülebilir.  Kohut bunlara “sahte narsisistik bozukluklar” ve “sahte aktarım nevrozları” adını verir. Ayrıca çok sık görünmese de narsisistik patolojiyle Oidipus nitelikli patolojinin yan yana bulunduğu ve aktarım süreçlerinde değişimli ortaya çıktıkları karma biçimler olduğunu da söyler (Kohut, 1977, s. 225).

Kohut klasik olarak tanımlanmış Oidipus nitelikli konfigürasyonu normdan sapan arızi bir durum olarak düşünür. Acaba Oidipus nitelikli karmaşa klasik psikanaliz çevrelerince düşünüldüğünden daha az kaygılı, daha az şiddetli bir şey olamaz mı, diye sorar. Belki de bu kadar kaygılı görülmesi ve kurgulanmasının sebebi ebeveynlerin eşduyumsal başarısızlıklarıdır. Kohut’a göre, geniş çevrelerce evrensel olarak birincil zannedilen durum belki de ikincildir.

Kohut’un, eşduyumsuz ebeveyn çevresinin yol açtığı çocukluk çağı nevrozunun analitik ortamda tekrar canlanması anlamına sahip aktarım nevrozuna yaklaşımı klasik ekolde olduğu gibidir. Bu hâliyle savunmaların sistematik çözümlemesini ve aktarım yorumlanmasını içerir. Bununla birlikte, Kohut analitik çalışmada ulaşılacak en derin seviyede bilinçdışı dürtüler, arzular ve çatışmalar değil eşduyumsuz ebeveynlerin yol açtığı Oidipus nitelikli kendiliknesnesi yaralanmalarına dayalı umutsuzlukla dolu bir depresyon ve narsisistik hiddet olduğunu düşünür.

Kohut’a göre klasik kuram, dürtüler ve nesneler bağlamında çok açıklayıcıdır. Oidipus nitelikli karmaşayla ilgili çok şeyi ortaya koyabilir: Özellikle de çocuğun çatışma ve suçluluğunu net bir şekilde açıklar. Fakat insanların ruhsal deneyimlerini daha bütünsel açıklamak konusunda ilgili eksik kalır. Eksikler kendiliğin gelişimi ve bu gelişimin akıbetiyle ilgili şeylerdir. Kohut’a göre zayıf gelişim göstermiş kendilik, Oidipus nitelikli dinamiklerin içine girdiği zaman onlarla başa çıkmakta zorluk yaşar. Kendilik psikolojisi bakış açısına göre yapılan bir sağaltımda kuvvetlenen kendilik, bu çalışmanın ona verdiği gelişimsel katkıyla, ilk defa Oidipus nitelikli evreye giriyormuş gibi bu malzemeyle tanışır. Ve bunu yaparken de bir yılgınlık ve sıkıntı değil, bir mutluluk, canlılık ve neşe yaşar. Kohut’a göre kendilik bozukluğu olan analizanların başarılı analizlerinin ilerleyen aşamalarında Oidipus nitelikli dinamiklerin aktarımsal alanı daha fazla doldurduğu görülebilir. Ancak Kohut klasik yaklaşımdan farklı olarak bu evre dinamiklerinde kaygının değil, sevincin hâkim hâle geldiğini iddia eder.  Kohut gelişimde bu sevinci iki kaynağa bağlar: Biri çocuğun kendi içinden yayılan, genişleyen, bütünleşen kendiliğin yarattığı sevinç duygusudur. İkincisi, bu gelişimi gören anne babanın sevincinin (analitik ortamda aktarımsal olarak onların yerini tutan analist veya terapistin aynalayıcı olumlu yaklaşımının) çocuk (analizan) tarafından içselleştirilmesidir (Kohut, 1977, s. 142).

Eşduyumsal ebeveynler çocuğun dürtülerini terbiye etmezler. Çocuğun bu dürtüleri kendisinin kapsamasını sağlayan içsel yapıların oluşmasına yardım ederler. Kohut’a göre, Oidipus nitelikli dinamiklerdeki canlılığa baskı uygulayan ebeveynlerin bizzat kendileri çocuğun cinselliğinden çatışmalı şekilde uyarılmaktadırlar ve çocuğun rekabetçiliğiyle rekabete girerler. Onlar büyük ihtimalle kendi çocukluklarında Oidipus nitelikli evrede travmaya uğramış insanlardır. Çocuklarına eşduyumsal yaklaşmayan ebeveynler ortaya çıkan bu cinsellik ve rekabetçiliği gelişimsel bütün içinde göremezler. Çocuğun Oidipus nitelikli evrede yaşamaya başladığı kuvvet ve canlılık ebeveynler tarafından doğru anlaşılmamıştır.

Çocuk Oidipus nitelikli karakterdeki ileriye doğru hareketine eşduyumsal bir yanıt bulamazsa sağlıklı gelişimle ortaya çıkma potansiyeli olan bütünsel kendilikte bir parçalanma riski oluşur. Bu parçalanma oluşursa çocuk nefretli saldırganlığa yönelir ve umutsuz cinsel girişimlere kalkışır. Erotik olmayan Oidipus nitelikli sevgiler şehvetli duygulara, nefretli olmayan Oidipus nitelikli kendine güven yönelimleri şiddet ve nefrete dönmeye başlar. Oidipus nitelikli karmaşa bu anlamda biyolojik olarak belirlenmiş dürtülerin ifadesinden ziyade çocuğun eşduyumsal olmayan çevreye yanıtıdır (Kohut, 1977, s. 234-235).

Aslında bu evre ile öncekiler arasında (kendilik-kendiliknesnesi matrisinde yaşananlar arasında) büyük fark yoktur. Çocuk ayakta durduğunda ya da yürümeye başladığında ya da konuşmaya başladığında ebeveynin bu yeni gelişmeye verdiği (çoğunlukla doğal olarak coşkulu ve aynalayan) tepkilerden daha farklı bir durum yoktur. Çocuk Oidipus nitelikli evrede de benzer şekilde gelişimsel sürecinde yeni bir kazanım ve hakimiyet peşindedir. Ve bu süreçte aynalayan bir ebeveyn olup olmaması gelişimsel açıdan çok belirleyicidir.

Oidipus nitelikli dinamiklerin içinde ortaya çıkan ve patolojik olmayan ebeveyn yanıtları sevinç ve gurur içerir. Bu tür yanıtlar çocuğun da bu evreyi neşe, coşku ve onun gelişimine katkıda bulunan bir merakla yaşamasına dönüşür. Zaten kendiliknesnesi işlevleri genel özellikleriyle “canlılık kazandırıcı” (vitalisation) tabiattadır (Lichtenberg, 1991).  Böyle bir işlevi içselleştiren çocuk ebeveynlerinin narsisistik denge içinde oluşlarından yararlanır. Çocuğun kendini ortaya koyarak yakınlık kurma ve rekabet etme girişimlerinin yarattığı deneyimlerle kendilik yapısı bütünleşme olgunluğuna ulaşacaktır. Ancak bunlar kendiliknesnesinin rahatsızlığı ve soğukluğu, mesafesi ile karşılaştığı zaman bütünleşmeyip parçalanırlar ve de ilişkide tehlike olarak görülen ve iç dünyada çatışmalara dönüşen bir cinsel dürtü ve düşmanlık hâline gelirler (Kohut, 1978).

Çağın Şartları ve Oidipus Nitelikli Dinamikler

Kohut’a göre narsisistik dengesi olmayan ebeveynler çocuğu kendilik bütünlüğü içinde görmeyip parçalara ayırarak algılayacaklar ve onu, bu parçalar içinde tehlike olarak algıladıkları, şehvet ve saldırganlık yönelimleri hâlinde göreceklerdir (onun kendini ortaya koyarak yakınlık kurma ve kendini ortaya koyarak rekabete girme yönelimlerini patolojize edeceklerdir). Kohut buradan gelişimsel olarak bir adım daha geriye giderek ve anal döneme değinerek, kendiliği bütünleşmemiş bir annenin çocuğun gururla kendini ortaya koyan, güçlü anal-kendiliğinin tümüne değil de dışkısına ve bağırsak kasının hareketlerine tepki vermesini örnek verir (Kohut, 1977, s. 76).

Kohut çağın şartlarını değerlendirerek, yakın zamanlara kadar bireye yönelik baskın tehdidin çözümsüz içsel çatışma olduğunu söyler. Zamanında bunu ortaya çıkaransa, Kohut’a göre, ebeveyn ve çocuklar arasında aşırı duygusal yakınlık ve ebeveynlerin arasındaki yoğun duygusal ilişkilerdi. Ancak günümüze gelirsek, Kohut çağdaş çocukların ebeveynlerini yoğun iş yaşamlarından dolayı pek görememelerine odaklanır. Çocuklar artık tarlada, çadır kurarken, balık avlarken anne-babalarını gözlemleyemiyorlar, onlarla üzülüp sevinemiyorlardır. Çağdaş dünyada çalışan ebeveynlerin boş zamanlarında çocuklarıyla paylaştıkları bazı etkinlik ve uğraşlar bir dereceye kadar faydalı olsalar da süre ve etkinlik spektrumu olarak kısıtlıdır. Kohut son yıllarda meydana gelen değişikliklerle baba imgesinin bulanıklaşmasının da altını çizer. Ona göre eskiden tehdit edici şekilde yakın olarak algılanan baba imgesi, artık gitgide daha uzak olarak algılanmaktadır. Eskiden çocuğun erotizmi haz elde etmeye yönelikken ve bu haz arayışı ebeveynlerle rekabete ve içsel çatışmalara yol açarken şimdi çocuklar yalnızlığı hafifletmek için erotik uyarıma yönelmektedirler (Kohut, 1977, s. 270).

Kohut Oidipus nitelikli karmaşayı çözümlemiş olmanın ruhsal sağlık ve olgunluğun nihai aşaması olarak görülmesine itiraz eder. Bazı insanlar ruhsallıklarındaki ciddi nevrotik çatışmalarına karşın canlılıkla dolu ve yaratıcı bir hayat sürebilirler. Bunun yanında, nevrotik çatışmaları olmamasına karşın orta yaşla birlikte büyük depresyonlara, yaşamın anlamsız olduğu duygusunun bunaltısına kapılmış insanlar vardır (Kohut, 1977, s. 241).

İğdiş Edilme Kaygısı

Kohut, patolojik bir Oidipus durumunun, Oidipus nitelikli kendiliknesnesi rahatsızlığının içine gömülü olduğunu ileri sürer. Nefretli ve şehvetli duyguların altında depresyon ve narsisistik hiddet vardır. Bu sebeple analitik çalışma sadece Oidipus nitelikli karmaşayla değil aynı zamanda (bazen gitgide artan yoğunlukta) altta yatan depresyon ve hayal kırıklıklarıyla karakterize Oidipus nitelikli kendiliknesnesi deneyimleriyle uğraşmalıdır. 

Kohut’a göre iğdiş edilme kaygısı ikincil bir görüngü olup bir semptomdur.  Ona göre kendilik bozukluğu iğdiş edilme kaygısını yaratır. Kohut burada diş sağlığı ve diş çürükleri metaforuna yönelir ve diş çürüğünün dişin temel özelliği olmadığını ekler. İğdiş edilme kaygısına evrensel bir norm özelliği atfetmek sağlıklı diş normunu ortadan kaldırmak gibidir. Aynen her dişin çürümeyeceği gibi psikoseksüel gelişimde iğdiş edilme kaygısı yaşanabilir de yaşanmayabilir de. Ona göre çocuklarda iğdiş edilme kaygısı analistlerin inandığı kadar şiddetli değildir. Çocuk ancak Oidipus nitelikli kendiliknesneleri iyi işlev görmediği zaman kaygılıdır. Kohut iğdiş edilme kaygısının arkasında aslında dağılma ve parçalanma kaygısı olduğunu iddia eder ve bu kaygının aslında tüm psikoseksüel dönemlerde olduğunu ve bir tek döneme indirgenemeyeceğini söyler. Kohut psikoseksüel dönemlerin içindeki çeşitli kaygıların temelinde de aslında kendiliknesnesiyle ilgili aksamalar olduğunu iletir. Bir kız çocuğun erkek genitalllerine yönelik hasetinin temelinde, ihtiyaçlarını karşılamak için yöneldiği kendiliknesnesinin, onun kadınlığını, bedenini yeterince aynalamaması olduğunu düşünür. Buna paralel şekilde, erkek çocuğun gözünden bir deneyime odaklanarak şu soruyu sorar: Erkek çocuk kadın cinsel bölgesindeki oyuktan mı ürker, yoksa annenin boş ifadeli yüzünden mi? Dağılma ve parçalanma kaygısı insanın insaniliğini kaybetme ve psikolojik ölüm kaygısıdır. Oidipus nitelikli evredeki çocuk da parçalanma kaygısı yaşayabileceği durumlara girer. Kendiliknesnesinin işlev görmemeye başlaması oksijensiz kalmak gibidir. Kendilik hayatta kalamaz. Bu nesnenin aşkını kaybetme kaygısı değildir. Bazen nesnenin nefreti bile insani çevre yaratır. Ancak soğukluk, uzaklık, kayıtsızlık uzay boşluğu gibidir. Kohut için psikoz bireyin insani kendiliğini kaybetmesidir ve bunun temelinde onun gelişim sürecinde insani eşduyumsal çevreyi yitirmiş olması vardır (Kohut, 1977, s. 104).

Kendilik Psikolojisinin Nevrozlara Yaklaşımıyla İlgili Bazı Sorular

Kohut’un kuramını en iyi kavramış kuramcılardan olan Wolf saf nevrozun gitgide daha az görüldüğünü söyler ve nevroza benzer oluşumların çoğunun aslında Oidipus nitelikli evrede kendiliknesnelerinin eksik ve hatalı yaklaşımlarıyla ortaya çıktığını iddia eder. Sonuç olarak ona göre Kohutçu yaklaşım açısından, psikonevrozlar kendiliknesnesi patolojisinin bir türüdür ve bu şekilde sağaltılmalıdır (Wolf, 1988, s. 121). Bu görüş Kohut’un kararsızlık göstererek zaman zaman benimser göründüğü, diğer zamanlarda vazgeçtiği, klasik kuram ve kendilik psikolojisi arasında var olan tamamlayıcılık ilkesinin tamamen terk edilmesi anlamına gelir.

Eğer kendilik gelişimini sorunsuz tamamlayan kişiler için Oidipus nitelikli evre canlılığı destekleyici, heyecanlı bir dönem ise o zaman Kohut’un düşünce zincirlerini izleyerek olası dört duruma ulaşabiliriz:

  1. Kendiliğin Oidipus nitelikli evre öncesindeki gelişim döneminde şekillenmesi sırasında kendiliknesneleriyle ilişkileri sorunsuz olanlar ve bu sorunsuzluğun Oidipus nitelikli evrede de sürmesi;
  2. Kendiliğin şekillenmesinde kendiliknesneleriyle ilişkileri sorunlu olanlar ve Oidipus nitelikli evrede de bu kendiliknesnelerinin sorunlu etkileşimler yaratması;
  3. Kendiliknesneleriyle ilişkileri kendiliğin şekillenmesi sırasında sorunsuz olup Oidipus nitelikli evrede kendiliknesnelerinin aksamaya başladığı durumlar;
  4. Kendiliknesneleriyle ilişkilerin yaşamın başlangıcında sorunlu olup Oidipus nitelikli evrede sorunsuz etkileşimler yaratması [1].

Bu dört olasılığı ele alıp, bunların ışığında Kohut’un “tamamlayıcılık ilkesi”ni düşündüğümüz zaman, şöyle bir soru üzerinde de durmamız gerekiyor: Kohut’a göre gerçekten birbirini tamamlayacak iki antite var mıdır? Yoksa ikincisinin (Oidipus nitelikli karmaşa) olup olmamasını da belirleyen birincisi (kendiliknesnesi ilişkilerinin sorunlu veya sorunsuz oluşu) midir? Eğer Kohut ve takipçilerinin epey bir kararsızlıktan sonra karara vardıkları gibi, tek belirleyici birinciyse o zaman ikinci zaten sadece birincinin bir sonucudur. İkinci birinciden bağımsız, belirleyici rolü olan bir değişken olarak varlığını koruyabilir mi? Yani yukarıdaki şıklardan üçüncüsünde olduğu gibi, kendilik yapıları sağlıklı oluşmuş çocuklar Oidipus nitelikli dinamiklerini Freud’un tarif ettiği şekilde şiddet ve şehvet çatışmalarıyla yaşarlar mı? Bu üçüncü maddenin varlığı nihai Kohut kuramında şüpheli bir hâle bürünmektedir. Kohut’un klasik kuramı eleştirirken kullandığı yolu aklımızda tutarak ele aldığımızda, üçüncü şıkta kendiliknesneleri Oidipus nitelikli evrede ne kadar aksarsa aksasın çocuk bunlardan etkilenmeyecek bir duruma zaten öncesinden ulaşmış gibidir. Yoksa Kohut şunu mu işaret etmektedir? Oidipus nitelikli evredeki kendiliknesnelerinin aksamaları öyle bir dereceye ulaşır ki önceden elde edilmiş olan gelişmeleri tahrip ederek gerilemeci çökmelere sebep olacak kadar derinleşebilir.

Kendilik psikolojisini benimsemiş kuramcılar Oidipus karmaşasıyla artık eskisi kadar çok karşılaşılmadığını söylerler. Olası sebep olarak da çağın ruhundaki değişimleri işaret ederler. Onlara göre çağın dinamikleri kendilik bozukluklarının çoğalmasına yol açmıştır. Kendilik bozuklukları onların söylediği kadar artmışsa -Oidipus nitelikli karmaşanın etiyolojisine dair hep iddia ettiklerini dikkate alırsak- Oidipus nitelikli karmaşaya da daha çok rastlıyor olmamız gerekmez miydi?

Kohut’un Ana Akım Psikanalize Yaklaşımındaki Eksiklik

Kohut kendi yaklaşımıyla klasik yaklaşımı karşılaştırırken çoğunlukla ana akım psikanalizin bütününü görmezden gelip, bu kuramsal ve teknik bütünü benlik psikolojisine (ego psychology) indirgiyordu. Bu durum çoğu zaman eleştirel olarak yaklaştığı ana akım psikanalizi oldukça dar ve yüzeysel değerlendirmesine dönüşmüş gibidir. Bu durum da önceki sayfalarda üzerinde durulan Oidipus-öncesi ve Oidipus nitelikli dinamikleri karşılaştırmalarını psikanalitik olarak naif ve yüzeysel bir düzeyde tutmaktadır (Oppenheimer, 1996).

Oysa o yıllarda Avrupa’da ve Güney Amerika’da ana akım içerisinde yer alıp, Oidipus-öncesi dönem dinamiklerine odaklanan pek çok yazar vardı ve katkıları hem kuramsal hem de teknik olarak yeni önermeler içeriyorlardı. Kohut’un bu isimlerin kuramsal katkılarını ve teknik olarak nasıl çalıştıklarını dikkate almaması eleştirilecek bir durumdur. Bu eleştirinin farkında olan Kohut (1998) Kendiliğin Yeniden Yapılanması’nda Balint, Erikson, Jacobson, Kernberg, Lacan, Lamp-de Groot, Lichtenstein, Mahler, Sandler ve Winnicott’tan haberdar olduğunu söyler, ancak konuya yaklaşımının farkını şöyle açıklar:

Çalışmalarımın sonuçlarını başkalarının çalışmalarının sonuçlarıyla bütünleştirmek gibi bir hedefim olmadı. Benimkinden farklı bakış açılarına göre oluşturulan yaklaşımların verdiği sonuçları ya da belirsiz, çift anlamlı ya da değişken bir kuramsal çerçeve içinde formüle edilen sonuçları kastediyorum. Bu noktada, böyle bir işi üstlenmenin yalnızca uygunsuz olmakla kalmayacağını, hedeflerime giden yola aşılmaz engeller koyacağını da hissettim. Benim kavram ve formülasyonlarımın, başka bakış açılarından ve referans noktalarından yola çıkarak Kendilik Psikolojisine katkıda bulunanların kavram ve formülasyonlarının arasına katılması, aynı kavramsal bağlamda yer almamalarına ve aynı anlamı taşımamalarına karşın özdeş, örtüşen ya da benzer görünen bir terimler ve kavramlar girdabına kapılmama neden olacaktı (Kohut, 1977, s. xxi).

Kohut’un bu açıklaması seçiminin nedenini tam olarak açıklamakta mıdır, yoksa “klasik kuram” olarak tanımladığı şeyle diyalektik bir karşıtlık içinde bir ekol kurmaya ve tanımlamaya çalışma projesinin akamete uğrayacağından mı çekinmişti? Haberdar olup katkılarını dikkate almadığı ve çoğu nesne ilişkileri ekolündeki kuramcılar kendisinin bir süre benimsediği ve sonra vazgeçtiği tamamlayıcılık arayışlarında akla yakın ve işe yarayan önermelere sahip görünüyorlardı. Belki de onlarla paslaşmak ve onlarla iletişim kuracağı terimlerin sınırları içine girmek ayrı bir ekolün kurulmasını olanaksızlaştıracaktı.

 “İçe Bakış, Eşduyum ve Akıl Sağlığının Yarım Çemberi” Makalesi[1]

Konuyla ilgili önemli perspektifleri ele aldığı bu makalesinde Kohut nevroz kavramına kendilik psikolojisinin sunduğu yeni bir bakışla yaklaşılınca kuşaklar arası çatışmanın (Oidipus nitelikli karmaşa) daha iyi anlaşılabileceğini söyler.

Kohut Freud’un bu karmaşanın tanımlanmasına dair ilhamı Sofokles’in ünlü oyunu Kral Oidipus’tan aldığını hatırlatarak kendilik psikolojisinin kuşaklar arası ilişkiye dair bakışına ışık tutacak bir hikâyeyi Homer’de bulduğu iletir. Bu Odisseus’un hikâyesidir. Bu hikâyenin arka fonunda Truva Savaşı’na hazırlıklar vardır. Yunanlılar Truva seferi için hazırlanırlar. Şehir devletlerin başındaki insanlardan asker ve mühimmat toplanıyordur. İthaka’nın başındaki Odisseus da savaşa katılmak üzere çağrılmaktadır. O ise genç karısını ve yeni doğmuş çocuğunu bırakıp savaşa gitmeyi hiç istemez. Onu savaşa çağırmak için gelen Agamennon, Menelaus ve Palamedes’in önünde deli taklidi yapar. Öküz ve eşek boyunduruğu ile toprağı sürmekte, omuzu üzerinden karıklara tuz fırlatmaktadır. Ziyaretçileri tanımamış görünür. Tuhaf bir şapka giymiştir. Ziyaretçileri deli olduğuna inandırıp savaşa götürülmesinin imkânsız olduğuna onları inandırmak istemektedir. Ancak Palamedes durumdan şüphelenir. Odisseus’un oğlu birkaç aylık Telemakhos’u pulluğun geçeceği yolun üzerine koyar. Eğer Odisseus yönünü değiştirmeden giderse oğlunu pullukla yaralayacaktır. Ancak durumu fark eden Odisseus yönünü değiştirerek yarım bir çember çizerek oğluna zarar vermekten kaçınır. Bunun üzerine Odisseus’un deli olmadığına karar verilir ve ona hilesi itiraf ettirilir. O da artık mecburen Truva Savaşı’na katılacaktır. Kohut’a göre baba-oğul ilişkisinin evrensel normlarında birbirini öldürme yoktur; tam tersine birbirini koruma ve kollama vardır. Bu tür cinayetler ağır kendilik hasarlarına dayalı arızi durumlardır. Odisseus’un oğlunu korumak için pullukla çizdiği yarım çember akıl sağlığının işaretidir.

Kohut Oidipus trajedisindeki baba katline kadar giden kuşaklar arası çatışmayı o ilişkiye özgü bir sorunun doğal sonucu olarak görür. Oidipus anne ve babası tarafından istenmemiş bir çocuktur. Tabiata terk edilmiştir ve sonrasında tepkileri hiddete ve şehvete dönen zedelenme bu şekilde gerçekleşmiştir. Oysa insanlığın özündeki kuşaklar arası ilişkiler dinamiği babayı (aynı zamanda oğlu) öldürmeye kadar giden şiddet yönelimlerini ve ensest yasağını aşmaya çalışan şehvet dürtülerini norm olarak içermezler.

Ona göre insanın hikâyesini saf psikolojik bir bakışla, biyolojik kökenli dürtülere dayanarak değil, kendiliğin deneyimlerine göre açıklamak, yani Freud’un homo natura’sından kendi önerdiği homo psychologicus’a geçerek açıklamak çok daha uygundur. Kohut’a göre, Kral Oidipus’un eylemlerinin Freud tarafından açıklanmış hâlleri kendiliğin daha yüzeysel katmanlarıyla ilgilidir ve kendiliğin özüne uzaktır.

Eleştirel bir açıdan bakarsak ve Kohut’un ele alımının dolayımından çıkıp, Homer’in hikâyesinin onun tarafından incelenmemiş diğer bölümlerine bakarsak bazı detaylar dikkatimizi çeker. Odisseus’un Truva Savaşı’nda olduğu için (ve de sonrasında bir türlü evine dönemediği için) uzun yıllar krallığından uzak kaldığı zamanlarda evi kötü niyetli kişilerce işgal edilmiştir. Oraya yerleşmişler, sınırsız şekilde davranmaya başlamışlardır. Bu gidişatın sonu Odisseus’un eşi Penelopeia’yı elde etme girişimlerine kadar uzanır. Uzun zaman direnen ancak çaresizleşen Penelopeia şöyle der:

Ey coşkun talipler, dinleyin şimdi beni,

siz ki, her tanrının günü yemek için saldırırsınız bu eve,

çünkü yıllar var ki gurbette bu evin erkeği,

bu yaptığınıza bulabildiğiniz tek bahane,

benimle evlenmek, karı olarak almak beni,

Haydi öyleyse talipler, işte size bir yarışma,

Koyuyorum önünüze tanrısal Odisseus’un büyük yayını,

Kim kurarsa en kolay bu yayı elleriyle

Ve oku kim geçirirse on iki baltanın arasından,

Ona varacağım ve bu güzel evden ayrılacağım,

Kızoğlankız geldiğim, bolluk içindeki

Ve her gün düşlerime girecek olan bu evden (Homer, 2022, s. 357)

Bu sınavı başarmak isteyen talipler yayı germek ve oku atmak için sıraya girerler. Ancak hiçbirisi bırakın oku atmayı yayı bile geremez. Bu arada, Oidipus karmaşasını duymaya eğilimli kulaklarımızı dimdik edecek bir detayın üzerinde durmamız gerekir. Telemakhos annesi Penelopeia’nın yay germe ve oku atabilme sınavında, aynen anneye talip olan diğer adaylar gibi yayı germek ve oku atmak ister. Neyse ki başarısız olur.

Telemakhos’un kutsal gücü onlara şöyle dedi:

‘Ne yazık! Herhal aklımdan etmiş olacak Zeus beni,

Yoksa sevgili anam benim, uslu akıllı anam,

Söylerken başkasına varacağını, bu evden ayrılacağını,

ben ne diye böyle güleyim ve sevineyim akılsız gönlümde.

Haydi talipler, girişin yarışa, işte ödül:

Yok Akha topraklarında bu kadın gibi kadın,

ne kutsal Pylos’ta var, ne Argos’ta, ne de Mykene’de,

ne de bu İthaka’da ve karşıki kara toprakta,

bilirsiniz siz de, anamı ne diye övmeli sanki?

Haydi, oyalayıp vakit geçirmeyin boş yere,

Gerin yayı, biz de görelim şunu bir.

Hem ben de isterim bu yayı bir kere sınamak:

Onu bir gerip de oku geçirsem baltalar arasından,

Bırakmaz o zaman ulu anam beni bu konakta boynu bükük,

Varmaz başkasına, kalmam ben de arkada tek başıma,

Yarışma araçlarını kullanmada olurum babamın dengi’ (Homer, 2022, s. 358). 

Telemakhos’un bu bariz Oidipus nitelikli eylemini kendisinin başarılı olup da diğer adayların önünü tıkamayı istemesi gibi bir nedeni öne sürerek ussallaştırabiliriz. Ancak bu açıklama kafamızdaki soru işaretini bütünüyle gidermez.

Bu arada, Odisseus memleketine döner. Durumun ne olduğunu anlamak için dilenci kılığında evin içine sızar. Gördükleri onu dehşete düşürür ve öfkelendirir. Oğluna kendini tanıtır. Düşmanların karşına artık kendisi olarak çıkıp meydan okurken oğlu yardımcısıdır. Sonunda baba-oğul bir tarafta, düşmanlar diğer yanda çatışma başlar. Ne var ki bu dövüşte düşmanların elindeki silahlar gitgide artmaktadır. Ne olmuştur? Nasıl olmuştur? İşe bakın ki Telemakhos silahların bulunduğu hazine odasının kapısını açık unutmuştur. Ve düşmanlar o odaya dadanmışlar ve oradan silahlar almaktadırlar. Bunun dışında, bir de Telemakhos savaşın sonuna doğru ricacı olup bu topluluğun içinde kendine yakın olan üç kişinin canını babasına bağışlatır. Anneye tasallut etmeye çalışan topluluğun içinde kendine yakın buldukları vardır.

Granek Kohut’un Oidipus öyküsüne alternatif bulmak için Odisseus’a yönelmesini trajik bir hata olarak görür. Ona göre bu öykü ve çevresindeki mitolojik hikâyeler Oidipus nitelikli karakterdeki detaylarla dolup taşmaktadırlar (Granek, 2020).

Granek eski söylencelerden aktardığı çeşitli versiyonlarda Odisseus’un İthaka’ya dönmeden bir süre kaldığı Aiaie adasındaki tanrıça Kirke’den Telegonos adında bir oğlu olduğunu söyler. Bu oğlan büyüdükten sonra babasının Odisseus olduğunu öğrenir ve onu aramaya başlar. Bu arayış sırasında sahiplerinin kim olduğunu bilmeden bir sürüden hayvan çalmaya kalkar. Bu sürüler Odisseus’undur. Odisseus sürüsünü korumaya çalışırken, oğlunun zehirli vatoz mızrağıyla yaralanır ve yaşamını kaybeder. Telegonos gerçeği öğrenince çok üzülür, çok ağlar. Babasının cesedini Penelopia ile birlikte Telegonus’un annesi Kirke’ye götürürler. Tanrıça Kirke Telegonos ve Penelopia’yı evlendirir. Yani Oidipus gibi, kim olduğunu bilmeden babasını öldüren Telegonos üstüne bir de onun karısıyla evlenir. Bu evlilikten İtalya’nın adını taşıyan kahraman Italos doğar.

İş bununla da kalmaz. Odisseus’un ölümünden sonra İthaka kralı olan, Penelopia’dan doğma Telemakhos da gider Kirke’yle, yani yarım kardeşi Teleganos’un annesiyle evlenir. Bu evlilikten Latinler doğar.

Granek çeşitli yorumlarda bu iki oğlanın imgelerinin tek bir kişinin destan tarafından yarılmış figürasyonları olduğunun iddia edildiğini söyler. Böyle bir yarılma ensest bariyerini aşmak için tasarlanmış gibidir. Her ikisi de babalarının karılarıyla evlenirler ancak bu kadınlar üvey anneleridir.

Hikâyenin bu versiyonlarına bakınca, Kohut’un Odisseus’un hikâyesinde kuramına -Oidipus’a alternatif- bir kahraman bulma girişimini tehdit edecek fazlaca detay vardır.

Gerçi Kohut’un bu eleştiri veya benzerlerini duysaydı nasıl yanıt vereceğini hayal etmek zor değil. Odisseus mitinin pulluk sürme sahnesinde Telemakhos henüz kundakta bir bebektir. Oysa, Granek’in dikkatimize sunduklarında ve Odysseia’nın yay germe imtihanı ve düşmanlarla dövüş sahnelerindeki Telemakhos bir delikanlıdır. Kundakta olduğu sahne ile bu sahneler arasında yaşananlar tabii ki belirleyici olabilir. Telemakhos nihayetinde kundaktayken babası tarafından terk edilmiş bir çocuktur. Terk edilme yaralanmasının ve babadan mahrum büyümenin onun kendiliği üzerindeki etkisini hesaba katmak gerekmektedir. Kohut Telemakhos’un nefretli ve şehvetli güdülenmelerinde bu yaralanmanın ikincil etkilerini arardı. Yani Oidipus nitelikli şehvetli ve nefretli aşırılıklarda sebebi en temelde karşılanmamış kendiliknesnesi gereksinimleri sonucu oluşan kendilik hasarlarına bağlardı.

Kaynaklar

Granek, M. (2020). “Oedipe et Ulysse, Freud et Kohut”, Revue Française de Psychanalyse, No: 2, Volume 84, s. 287-291.

Homer (2022). Odysseia (Çev. A. Erhat ve A. Kadir), İstanbul: İş Bankası Yayınları.

Kohut, H. (1977). The Restoration of The Self. Connecticut: The International Universities Press.

Kohut, H. (1982). Introspection, Empathy and the Semi-Circle of Mental Health. International Journal of Psychoanalysis, 63, 395-407.

Kohut, H. (1984). How Does Psychoanalysis Cure, Chicago and London: University of Chicago press.

Kohut, H. ve Wolf, E. S. (1978). The Disorders of the Self and their Treatment: An Outline. International Journal of Psychoanalysis, 59: 413-425.

Lichtenberg, J. D. (1991) What Is a Selfobject?. Psychoanalytic Dialogues 1:455-479.

Oppenheimer, A. (1996. Kohut et la Psychologie du Self, PUF Bibliotheque de Psychanalyse.

Siegel, A. M. (1996). Heinz Kohut and the Psychology of the Self. London, New York: Routledge.

Wolf, E. S. (1988). Treating The Self: Elements of Clinical Self Psychology. New York, London: Guilford Press.


[[1]] Kohut, H.,  Introspection, Empathy and the Semi-Circle of Mental Health. International Journal of Psychoanalysis, 63, 395-407, 1982.

Yavuz Erten. Psikanalist ve klinik psikologdur. 1987 yılında Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nü bitirmiştir. 1989 yılında aynı üniversitede klinik psikoloji yüksek lisansını tamamlamıştır. 1998 -2003 yılları arasında New York’ta National Institute of Psychotherapies (NIP) bünyesinde Çağdaş Psikanaliz eğitimini tamamlamıştır. 2004-2009 yılları arasında International Psychoanalytic Association (IPA) bünyesinde psikanaliz eğitimini tamamlayıp psikanalist olmuştur. 2015 yılında IPA tarafından formatör analist olarak yetkilendirilmiştir. Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) ve Psike İstanbul üyesidir. İçgörü Psikoterapi Merkezi’nde çalışmaktadır. Psike İstanbul Psikanaliz Derneği kurucu üyesi ve bu derneğin geçmiş yönetim kurulu başkanlarındandır. Bu dönemde Psike İstanbul’un Bilimsel Komite başkanlığını yürütmektedir. Psikanaliz üzerine yazılarından oluşan Karanlık Odadaki Suretler (2010) başlıklı bir kitabı vardır. Psikanalizden Dinamik Psikoterapilere (1999) kitabının Cahit Ardalı ile birlikte, yazarıdır. Psikanalizin Öteki Yüzü: Heinz Kohut (2003) ve Bilim ve Felsefe Açısından Ruhsallık Bilgileri (2006) kitaplarının editörlerindendir. Çeşitli dergilerde yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Ayrıca Yoga Yapabilen Bir Tekir (1993) adlı bir şiir kitabı da vardır. Yavuz Erten Suret Dergisi Yayın Kurulu üyesidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.