“Ölü Anne”de Baba ve Erken Oidipus Nitelikli Üçgenleşme

“Ölü Anne”de Baba ve Erken Oidipus Nitelikli Üçgenleşme

Nesli Bilen

Nesli Keskinöz Bilen

Özet

Bu yazı Andre Green’in tanımladığı “Ölü anne” (Green, 1980) kavramında erken dönem üçgenleşmesinin oluşumunu ve bu üçgende babanın yerini ele almaya çalışacaktır.

Giriş

Andre Green’in tanımladığı “ölü anne”, fiziksel olarak olsa da ruhsal açıdan olamayan annedir. Çocuğun yoksun kaldığı sadece “yeterince iyi” anne değil aynı zamanda bu “ölülük” dolayısıyla ona aktarılamamış annenin zihnindeki baba temsilidir de. Gerçekte de baba varlık gösteremez, özneye kendini başka bir nesne olarak sunamazsa çocuk, “ölü anne” ile olmayan baba arasında kalır.

“Ölü Anne”

Andre Green’in 1980’de tanımladığı “ölü anne”; bir nedenle sıcaklığını, canlılığını yitirmiş hareketsiz, uzak, gözleri ve düşünceleri başka yerde, soğuk bir annedir. Bu anne gerçekte ölmüş olmasa da çocuk, nesnesini kaybetmiştir. Ancak bu kayıp, nesne kaybı gibi deneyimlenmez. Yoğun bir hayal kırıklığı yaşanmış ve çocuk anneden yatırımını çekmiştir. Green, önce hastalarından sonra yas literatüründen yola çıkarak, “bunun vaktinden önce gelen bir yanılsama bozulmasına karşılık geldiğini, bebek olan biteni açıklayabilecek hiçbir neden bulamadığı için sadece aşk kaybına değil aynı zamanda anlam kaybına da yol açtığını” (Green, 1980, s. 230) vurgular. Tam da bu anlam ve anne yoksunluğunda çocuğun yaşadığı, sessiz bir dehşettir. Küçük çocuk bu “ani” değişikliğin annesine duyduğu dürtülerden olduğunu sanabilir ve yoğun bir çaba içinde kendini yetersiz ve iktidarsız hissettiği deneyimi acı bir şekilde tekrarlayabilir. Uyuyamama, gece korkuları bu kayıplarla artan kaygısının görüngüleridir. Bu durum babanın fark edildiği bir dönemde gelişmişse çocuğun zihninde baba, bunların müsebbibi olarak görülür. Çocuk, annenin ölülüğünü babaya bağlayabilir, sebebi olarak görebilir ya da anneyle olan bu boğucu ilişkiden babaya erken ve yoğun bir bağlılık gösterebilir (Green, 1980, s. 150). Annenin yasının bilinmeyen nesnesi, anne ve çocuk aynı anda vardır. Yasın bilinmeyen nesnesi ve baba çocuğun zihninde örtüşerek erken Oidipus nitelikli üçgenleşme yaratır. Anne nesnesinin kaybına tepki olarak bebek alternatif bir nesne arar: mesela baba. Ancak baba cevap vermezse, küçük çocuk kendisini ölü bir anne ile erişilmez bir baba arasında bulabilir (Green, 1980, s. 150). Ölü anne ile olmayan baba arasında ruhsallığı şekillenir. Erken Oidipus nitelikli üçgenleşmenin bir sonucu da analiteye gerilemedir.

Çocuk savunmasında ilk olarak birincil yaşam kaynağı olan annesinden “bilinçdışında ruhsal delikler oluşturacak şekilde izler bırakan, yoğun, radikal ve geçici bir şekilde yatırımını çekmiştir.” (Green, 1980, s. 226). Artık bilinçdışında bu ölü anne ile özdeşleşilir. Bu onun hem reddettiği hem de bir şekilde koruduğu ne ölü ne diri bir formudur. Hayal kırıklığı yaratan nesneler ve onlardan yatırımını çektiği tekrar, ileriki yaşamına yansıyacak olandır.

Modell’in, Stern’in ve Winnicott gibi literatürden birçok yazarların da görüşlerine yer verdiği “Andre Green’in ‘Ölü Anne’ kavramı üzerine” başlıklı kapsamlı yazısında Limnili (2015), ölü anneyle tam ve birincil özdeşleşim dışında tepki olarak annenin tam tersi olma, ondan hiçbir şey istememe, ona ihtiyaç duymama gibi annenin ruhsallığında kaybolmadığı ayrı bireysellik oluşturabildiği varyasyonlardan bahseder. Annenin ölülüğü ile yapılan birincil ve tam özdeşleşmenin Modell’in (1999) “Ölü Anne Sendromu” tanımına denk gelen, “sanki annenin ölülüğünün çocuğun karşı koyamadığı bir enfeksiyon gibi” olduğu ve “sonucunda çocuğun var olmayı bırakıp ölmeye yattığı” daha habis bir klinikken “Ölü Anne Karmaşası” olarak tanımladığı kavramın kronik depresif anneye verilen yanıt olduğunu aktarır (Limnili, 2015).

Anlamsızlık

Onu saran, kucaklayan bir çevre varken birden boşluk ve hiçlik karşısında yaşanan dehşet, narsistik bir yara ve anlamsızlık olarak kaydedilir (Abram, 2020). Bu anlam kaybıyla baş etmek için çeşitli savunmalar gelişir. Memeden intikam almayı, ona egemen olmayı istediği, anal özellikli sadist bir ikincil nefret oluşması ya da sevme kapasitesi bloke olduğu ve iki nesnenin hazzı mümkün olmadığı için otoerotik uyarılmalar gelişebilir. Üçüncü bir savunma olasılığı da kaybolan anlamın aranmasıdır. Memenin açtığı boşluk, bilişsel işlevler, entelektüel ve düşlemsel yamalarla giderilmeye çalışılır. Ancak düşlemek ve düşünmek özgürce değil de zorlantı içindedir (Green, 1980). Abram (2020), bunu Winnicott’un (1960) sahte kendiliğiyle ilişkilendirir. Green’in dipsiz kuyuya benzettiği oyuk tüm bu savunmalarla doldurulmaya çalışılsa da yetersizdir. Özellikle kişi aşk ve yakın ilişkilerde güçsüz ve kırılgandır. Benlikte bu soğuk çekirdek kaldığı sürece sevgiye geçit vermez. Travmatik bir deneyim ya da hayal kırıklığı sonucu “ölü annenin dirilişi” tüm çabalarını boşa çıkartarak yeniden yetersizlikle ve zayıflıkla onu kuşatabilir. Ölümcül, geçmeyen bir virüs ona bulaşmış gibi (Bollas, 1999), “esir eden bir lanet ona yüklenmiş gibi hisseder” (Green, 1980, s. 153), annenin ölmesinin sonu yoktur. Bu ölü anne, bu ne canlı ne ölü hal benlik sınırları içinde kaldığından, öznenin nesnesi benlikte merkezi bir konumu işgal ettiğinden ona alan vermez. “Mezarın bekçisi, kasanın anahtarının tek sahibidir” (1980, s. 164). “Ölü annenin imparatorluğu altında bulunan sevme kapasiteleri tutuklu özneler, yalnızca özerkliğe talip olabilir” (1980, s. 156).

Aktarım

Ceset gibi katı divana uzanan entelektüel yatırımları da çokça olan bu hastaların dili analisti cezbedebilir. Analistle bağ kurmak tehlikeli olduğundan analize yatırım yaparlar. Aktarımda iki belirgin özellik göze çarpar. İlki; dürtülerin ehlileştirilememesidir. Ne ensestiyöz arzulardan vazgeçilir ne de annenin yasının tutulmasına razı olunur. Daha dikkat çekici olan ikinci belirgin özellik; analizin boşluğu uyarmasıdır. Ölü anne karmaşasındaki önemli bir çekirdeğe analist dokunabildiğinde özne, geçici nesnesi ve deliliğinin önündeki koruması çekilmişçesine kendini boş hisseder. Yası imkânsız kılan bir tutkuyla ölü anneyi besler ve onu mumya halinde tutar. Analizdeki izdüşümü ise analisti beslemeye çalışmak ve analizi sonlanmayan bir hale getirmektir. “Bu noktada analizana, analizin sanki kendinden çok analiste yararlı ve gerekli bir şey olduğu yorumu yapılmalıdır” der Green (1980, s. 164). Sonlu, kısıtlı ve kusurlu olabilecek canlı bir nesne yerine yenilmez, ideal ölü annenin ideal çocuğu olmak ister. Teknik olarak sessiz kalmak riskli olabilir, “çerçevenin geçiş alanı kullanılarak analistin yansızlığını kaybetmeden canlılık göstermesi ve hastanın çağrışım zincirlerine katılması” önemlidir (1980, s. 163). Cansızlaşmış analizan bu yöntemle kısmen de olsa bir canlılık kazandığında, bu canlılığı benlik potansiyellerini kullanabileceği yeni hazlar için değil borçlu hissettiği anneye canlılık kazandırmak için sarf eder. İşte burada yukarıda Green’in bahsettiği, yapılmasını önerdiği yorum devreye girecektir. Hastanın bu canlılık kazandırma çalışmaları sonuç verirse öyle ya da böyle var olan ölü anne gidecek, terk edebilecek canlı bir anne olasılığı belirecektir. Ölü iken var, canlı iken kayıp olma durumu ciddi bir çifte değerli tutum yaratır. Bir açmaza yol açar.

“Sonuçta” der Green, “Aktarım; birincil sahne, Oidipus Karmaşası ve ölü anne yası etrafındaki oral ilişkilerle şekillenen kondensasyon ve yer değiştirmelerden oluşur” (1980, s. 162).

“Ölü Anne”de Baba

“Çocuk açısından, üçüncü bir kişinin beklentisini ortaya koyan her şey, annenin tam olarak orada olmadığı ve çocuğa bağlılığının ne tam ne de mutlak olduğu her zaman… geriye dönük olarak, babaya atfedilebilir” (Green, 1980, s. 147).

“Ölü anne karmaşasında bir şekilde Oidipus’a yaklaşılmış ya da yanından geçilmeye çalışılmışsa anne temsiline saplanma, anneyi kaybetmekten korkma babaya yatırım yapmaktan alıkoyacak ve anneye babasal/ fallik olan aktarılacaktır” der Green (1980, s. 157). Erkek çocuk anneye fallik anne imagosunu yansıttığında baba, eşcinselliğin nesnesi olacaktır. Fallik anne tarafından ezilmiş, kıymetsiz, depresif biridir buradaki baba.

Green, ölü anne meselesinin temel düşleminin meme değil “birincil sahne” olduğunda kararlıdır. “Klein’a göre de birincil sahne, Oidipus karmaşası ile izomorfik yapıdadır,” der (Green, 1980, s. 158).

Anneden yatırımın çekilmesi ile perde anı gibi olan iki nesnenin bir araya geldiği oyunda, birincil sahnede öznenin narsisistik yarasını hafifleten ve içindeki gerginliğini azaltan bir şekilde babaya, anneyi canlandırma isteği yansıtılır. Bu bir anımsama değil yansıtmalı canlandırmadır (projective actualization) (Green, 1980, s. 159). Kişi kendini daha da iktidarsız ve anneyi canlandırmaktan uzak hisseder. Böyle bir düşlem bu vakalarda farklı sonuçlar doğurur. Bunlardan biri, düşlemin zulmettiği öznenin zarar veren bu çiftten nefret ettiği varyasyondur. Diğerinde birincil sahne sadistik bir şekilde kurulmuştur. Annenin orgazm olmadığı, acı çektiği bu sahnede babanın şiddeti, zorlaması ön plandadır. Velev ki anne orgazm yaşarsa anne canavarlaşır. Oidipus’un annesi değil Oidipus mitindeki Sphinx olur. Özne “ölü anne”nin saldırganı olan baba ya da cinsel birleşmeyle onaran baba özdeşleşimlerinden birinden birine geçebilir. İlk sahnenin libidosuzlaştırılması, cinsellikten vazgeçip entelektüel alana yatırılmasıyla narsisistik yara onarılmaya çalışılır. Tüm düşlem değillenir, bloklanır. Ölü annedeki boşlukla düşlemin yok edilmesi örtüşür. Birincil sahne düşleminin üzerine ölü annenin gölgesi düşer. Oidipus karmaşası, ilk sahnenin yarattığı kaygılara savunma olarak ve erotik olmayan eşcinsellik, kin ve narsisizm oluşmasıyla tersiyle deneyimlenebilir (Green, 1980, s. 160).

Baba

Baba, psikanalizin kurulumunun en başında vardır hatta diyebiliriz ki psikanalizin gelişimi babanın ölümüyle başlar (Blum, 1990).

Freud, babası Jacob’un 1896’da ölümüyle rüyalarına yönelmiş ve Düşlerin Yorumu’nda “Kendi öz analizimin bir parçası, babamın ölümüne, yani en önemli olaya, bir adamın hayatındaki en dokunaklı kayba karşı verdiğim tepkidir” diye yazmış (Freud, 1900, s. 26) ve oradan ebeveynlerin ölümüyle ilgili rüyaların, rüyayı görenle aynı cinsiyetten olan ebeveynle ilişkili olduğuna dikkat çekerek inşa edeceği Oidipus karmaşasının ilk taşlarını örmeye başlamıştır. Freud’un erkek çocuğun Oidipus nitelikli dönem öncesi gelişiminin “babasıyla duygusal türde özdeşleşimi” içerdiğini vurgulasa da (Freud, 1925, s. 250), “Çocuklukta bir babanın korumasına duyulan ihtiyaç kadar güçlü bir ihtiyaç düşünemiyorum” (1930, s. 72) dese de son zamanlardaki kuramlaştırma kayıp babayı kurtarmaya çalışsa da (Green, 2009; Perelberg, 2009, 2011; Diamond, 2017) “baba” ile başlayan psikanaliz için, anne ve erken dönem anne-bebek ilişkisi yirminci yüzyıl ikinci yarısında çok daha dikkat çekici olmuştur (Akhtar ve Powel, 2015, Diamond, 2017). Yenilerde “gerçek” babanın, ruhsallığın yapılanmasındaki Oidipus öncesi yeri yeniden gündeme gelmiştir (Abram, 2020; Roussilon, 2020; Herzog 2005; Diamond 2017; Perelberg 2009, 2011).

Freud, ensest engelinin oluşturulmasında babanın ontogenetik rolünü tanımlamasıyla (Freud, 1909, 1924) babayı; bebeği anneyle olan sembiyozdan ayıran, cinsiyet ve kuşak farkını koyan, toplumsal simgesel düzene geçişi sağlayan, daha baştan (Freud, 1900) anneyle füzyondan ayırmasının sonucu olarak ilk ruhsal temsillerin oluşmasında ve dolaylı olarak simgeleştirme süreçlerinde önemli bir konuma koymuştur.  Totem ve Tabu eseriyle (Freud, 1912-13) baba-oğul mücadelesinin filogenetik kökenlerine vurgu yapmış ve üst benliğin gelişimini baba işlevinin içselleştirilmesine dayandırmıştır (Freud, 1928, 1939).  “Çünkü bunun arkasında bireyin ilk ve en önemli özdeşleşmesi, kendi kişisel tarihöncesinin babasıyla özdeşleşmesi yatmaktadır” (Freud, 1922, s. 31) ise benlik ideali hakkındaki sözleridir.

Oidipus üçgenleşmesinin bebekliğin ilk evrelerinden itibaren kurulduğunu, babanın baştan anne-bebek ilişkisine dahil olduğunu, babanın anneyi çağırmasıyla (aşığın sansürü) (Fain, 1971), annenin uykuya hazırladığı ve otoerotizme yönlendirdiği bebeğe, zihnindeki bu baba temsilini aktardığını dile getiren Fain ve Braunschweig (1975), Freud’un kuramlarında öne çıkarmadığı satır aralarındaki baba işlevine; annenin zihnindeki yerine, simgesel ve dış gerçeklik düzeyindeki rolüne vurgu yapar (Erdem, 2012).

Oidipus karmaşasının fallik dönemde başladığı genel kabulünün yanında Klein’ın (1928); ebeveynlerin bir çift olarak farkındalığının erken dönemde başladığı ve bu “oidipus nitelikli durumun” Oidipus karmaşasının şekillenmesinin öncülü olduğu vurgusu (Segal, 2023) ciddi bir şekilde ele alınmayı hak eder (Brown, 2002).

Klein (1945) için Oidipus karmaşası erken dönemde -bebeğin depresif konumunun başından itibaren- vardır. “Erken Kaygıların Işığında Oidipus Karmaşası” (Klein, 1945) makalesinde “Bence Oidipus Karmaşası yaşamın ilk senesinde başlar ve iki cinsiyette de ilk başta benzer hatlar üstünde gelişir. Anne memesiyle olan ilişki, bütün duygusal ve cinsel gelişimi belirleyen önemli etkenlerden biridir” (1945, s. 27) der. Memeden “iyi” doyum deneyimleniyorsa benzerini yaşayabilmek için, “kötü” doyum deneyimleniyorsa memeden vazgeçip penisten oral doyum alabilmek için babaya yönelir. Baba oral doyum için alternatif kısmi nesne olur. “Bu yüzden penis de meme gibi oral nitelikli arzuların birincil nesnesidir” der Klein (1945, s. 27).  Baba penisine karşı erkek çocuğun bu alıcı konumu, edilgin homoseksüel durumu ilk Oidipus nitelikli pozisyonudur. Anneyle ve daha sonra tüm kadınlarla sağlıklı heteroseksüel ilişki geliştirebilmenin yolu penisin “iyi” olduğu bu ilk dişil konumdan geçer. Anneye karşı depresif kaygıları çözmek ve onarım ancak baba penisiyle olan olumlu ilişkiyle mümkün olur. Bu olumlu ilişki, babasının ve kendi penisinin “iyi” olduğu his; yıkıcı ve zarar verici deneyimlenmediği için başka kadınlarla olacak sonraki cinsel ilişkilerini de olumlu, tersi durumda anneyi tahrip edebilen “kötü” bir penisin dehşetiyle olumsuz etkileyecektir. 

Klein’ın kuramını derlediği yazısında Ciğeroğlu (2012), her iki ebeveynle ilişkiyi, iki kısmi nesneyle yaşananları şöyle özetler:

Sevecen duyguların etkisi altındayken bebek, iki iyi ebeveynin/ nesnenin birleşerek hem birbirlerine hem de bebeğe iyi şeyler ürettiklerini hisseder. Böylelikle engellenmelerle ve yıkıcı dürtüleriyle başa çıkması kolaylaşır. Ancak olumsuz duyguların baskın olduğu zamanlarda bebek tüm kötücüllükleriyle iyi şeylerden mahrum ettiklerini hisseder. Yıkıcı dürtüleri arttıkça bebek bu bileşik ebeveyn figürünün çok kötü ve ölümcül hale gelip birbirlerine saldırdıklarını, zehir saçtıklarını ve birbirlerini yok ettiklerini hissedebilir (Ciğeroğlu, 2012, s. 10).

“Birleşik ebeveyn düşlemi erken Oidipus karmaşasında önemli bir rol oynar” (Segal, 2023, s.95).

Winnicott’un 1950’lere kadar yazınlarında baba yoktur. Sonrasındaki Winnicott metinleri, Freud’un yazılarında ağırlıklı olan “simgesel baba”nın aksine “gerçek baba”dan bahseder (Habip, 2012). Baba, Winnicott’a (1957) göre annenin yetersiz kaldığı durumlarda onu ikame eden, annenin dış dünyadaki görevlerini üstlenerek anne-bebek bağının kopmasına engel olan, bu ikiliyi koruyan, gözetendir. “Anne ile babanın birliği bir gerçeği sağlar. Bu sağlam gerçek etrafında çocuk bir düşlem, asılabileceği bir kaya inşa edebilir, tekme atabilir ve üçgen ilişkiler sorununa çareler bulabilir” (Winnicott, 1957, s. 12-24). Kaya gibi ayakta kalmayı becererek hatta çocuğun annesine duyduğu hiddette, nefretini yansıtabileceği bir odak oluşturmasıyla baba, anneyle olan bu duruma da sınır koyar (Winnicott, 1957, 1969). Çocuğun gerçek ve canlı hissetmesi için babanın kendisini zaman zaman göstermesinin yeterliliği vurguladığı şeydir (Winnicott, 1957).

“Ortama canlılık getiren” baba (Mahler, 1967) çocuğu uyarmaya, anne ise rahatlatmaya yatkındır. Havaya fırlatır, dürter, çocuğun onu arayıp bulmasını sakince oturup beklemez. Bu yolla sembiyozdan çeker ve dış dünyaya bir köprü olur (Fisher, 2015). Alıştırma alt dönemi boyunca baba fallik bir tavırla keşfetmeyi destekler. Yeniden yakınlaşma döneminde ise geçmiş dönemlere çekilmeye karşı koymada baba, ayrılma bireyleşme süreçlerinin önemli ‘öteki’sidir (Mahler, Pine ve Bergman, 1975). Oidipus öncesi baba, anneden ayıran, kaybedilmiş cennetin hayal kırıklığını onarandır (Mahler, 1971; Abelin, 1975). Winnicott’un deyimiyle annenin çocuğuna olan “doymak bilmezliğinden” çekip alandır (akt: Green, 2009).

Brown (2002), fallik evrede Oidipal çatışmaların ortaya çıkmasını, bebeklik döneminde başlayan üçgen ilişki gelişiminin son noktası olarak gördüğü “Erken Oidipus Durumu: Gelişimsel, Teorik ve Klinik İzleri” makalesinde, Abelin’in (1971, 1975, 1980), çocuğun yaklaşık on sekiz aylıkken anne-babayı bir çift olarak fark ettiğini aktarır. Abelin (1980), çocuğun bir çift olarak ebeveynlerinin kendi aralarındaki özel ilişkiyi fark etme durumuna “birincil takımyıldız” (primal constellation) adını verir (s. 154).

Babanın üçüncü olarak hem gerçekte hem de simgesel işlevi; çocuğun bilinçdışı algısında varoluşunu tehdit eden, anneyle “belirsiz bir yok oluşa çekildiği ölümcül kucaklaşmadan” (Civitarese, 2013, s. 125) ve çocuk için narsisist bir çöküş olarak tanımlanan “iğdiş edilme kaygısının altındaki uçurumsal açıklıktan” (Kristeva, 2014, s. 80) korumasıdır (Diamond, 2017).

Green, Winnicott’un “yalnızca bebek diye bir şey yoktur” iddiasının anlamını takdir ederken, başından itibaren babanın “psişenin şekillenmesindeki merkezi rolünü” (Eizirik, 2015, s. 345) vurgulamak amacıyla “yalnızca anne ve bebek diye bir şey yoktur” tezini öne sürmüştür (Green ve Kohon, 2005, s.64). Green, bu şekilde yaşamın başlangıcında sadece “ikili bir ilişki” olduğu fikrine karşı çıkmış, Lacan’ın “babasal metafor” kavramından etkilenmiş ve “nesnenin ötekisi” kavramını önermiştir (Green, 1991).

Üçüncülük psişik olarak her zaman mevcuttur ve baba, annenin zihninde var olduğu ve çocuk hiçbir zaman ikili ilişkisine tam olarak dahil edilemediği için, baba çocuk için bir “yokluk figürü” olarak yazılır (Green, 2009).

“(…) Elverişli bir vakada baba bütün olarak başlar (yani anne vekili olarak değil baba olarak) (…) bebeğin benliğinin örgütlenmesinde ve zihinsel kavramlaştırmasında bir bileşen olarak başlar” (Winnicott, 1969). Abram (2020), alıntıdaki “bileşen” sözcüğünün babayı ima ettiğini belirtir. Annenin zihnindeki baba, potansiyel olarak erken dönemde vardır. Sadece bu potansiyelde kalmayıp gerçek mevcudiyete de geçmesinin, çocuğun zihninde de yer almasının, gerçek babayla pekiştirilmesinin önemine değinir ve Winnicott’un “bileşeni” ile Green’in “öteki”si arasındaki benzerliğe vurgu yapar (Abram, 2020).  André Green (2004), “Üçüncülük Üzerine” makalesinde “Gelişimsel bakış açısındaki esas mesele ikiden üçe –ikiliden üçlüye- yolculuk değil (babanın yalnızca annenin zihninde olduğu) potansiyel üçüncülük aşamasından babanın çocuk tarafından ayrı bir nesne olarak algılandığı etkili üçüncülüğe geçiştir (“Potansiyel Üçüncülük”ten “Etkili Üçüncülüğe” geçiş)” der.  

Abram, bu bileşen eğer (anneyle olan [yeterince iyi] birleşmesi yoluyla) gerçek babadan kaynaklanıyorsa, bileşenin babasal olduğunu, en erken evrede henüz simgesel olmadığını dile getirir. Abram’ın da Winnicott’un da söylemek istediği şey, bunun babadan çıkması gerektiğidir (Abram, 2020). Yeterince iyi anne, aynı zamanda bebeğin ruhuna “babasal bileşen” olarak kazınacak olan baba temsilini ruhsal olarak ileten annedir.

Roussilon (2020) “Çift Nesnesi” kavramıyla üçüncü bir taraf olmadan hiçbir insan ilişkisinin olamayacağını aktarır. Nörobilim ve bağlanma teorisinin ışığında erken dönemde bebeğin annesiyle deneyim kategorisi oluşturduğu gibi babasıyla da yaşadıklarını biriktirdiğini ve hatta “ebeveyn çiftine” yönelik de bir ilişki geliştirdiğini öne sürerek birincil üçgen”den bahseder. Sekizinci ay civarı annenin bebeğe -cinsel partneri olarak-babayı “takdim” etmesinin önemini belirtir. Benzer şekilde Dufour (2012) da “Eğer anne sadece çocuğunu düşünen bir anneden, babayı da düşünen bir anneye dönüşmezse çocuğun gece uykusundan uyandıran korkuları olabilir. Çocuk için baba korkutan bir yabancı olarak kalır” der (2012, s. 52-53).

Yineleyen kâbusları olan çocuklarla yaptığı yoğun çalışmada Herzog (1980), babasından ayrı çocuklardan özellikle erkek olanların bu düşlerde, babalarının geri dönüşü ile ilgili dileklerinin umutsuzluğunu ve kendi saldırganlıklarından korktuklarını saptar. Uyku ve gece terörlerinde çocuğun saldırgan dürtüleri, fobik dönüşümle canavarlar, büyük kuşlar ve benzerleri kılığında kendine düşmanca ve acımasızca saldırır. Anne bu süreci kesintiye uğratamaz hatta fiziksel ya da duygusal olarak oğluna yaklaşarak, muhtemelen libidinal ve saldırgan dürtüler arasındaki karışıklığı artırarak daha zorlaştırabilir. Ancak baba ya da babanın yerine geçen bir erkek bu paniği durdurabilir ve gece terörünü kırabilir (Herzog, 1980).  Bu makalenin isminde de geçen “Erlkönig” Schubert’in şarkısıyla da ölümsüzleşen Goethe’nin şiiridir. Şiir, bir canavar, Erlkönig ya da Elf kralı tarafından kovalanan küçük bir çocuğu anlatır. Kelimenin Danca etimolojisinde yaşlı kadın veya tehditkâr kadın demektir. Çocuk, Erlkönig’den kurtulmak için babasından yardım ister. Baba tehdidi algılayamaz ve bu nedenle çocuğunun yardım talebine cevap veremez. Sonunda, çocuk babasının kollarında Erlkönig’in kurbanı olarak -makaleye göre kendi agresyonunun sonucunda- ölür (Herzog, 1980).

Erkek çocuk benlik duygusunun tamamlanmasında, temel cinsiyet kimliğinin netleşmesinde ve pekişmesinde, libidinal ve özellikle saldırgan dürtülerin modülasyonunda babaya ihtiyaç duyar. Herzog, bu ihtiyaç karşılanmadığı durumda ortaya çıkan duygulanım durumuna “baba açlığı” der (1980). Baba Açlığı: Yetişkinler ve Çocuklar ile Keşifler kitabında Herzog (2001), “baba açlığı”nın yoğun acısını, kayıp babanın anlamını ve trajik sonuçlarını aktarır. Baba benlik gelişimi için gerekli bir iskele, gelecekteki travmalara karşı potansiyel tampondur. Babanın kontrolünde ve sayesinde çocuk, heyecanını, saldırganlığını deneyimleme imkânı, bir oyun alanı bulur (Herzog, 2001).

Babanın çocuğu sonraki dönemlerde yaşayacağı travmalara daha güçlü ve dayanıklı hale getirme işlevi, diğerlerinden hem ayrı hem de birlikte yaşamın zorlukları ile yüzleşmeye, yoksunluğa, kısıtlılıklara ve arzulardan vazgeçişlere hazırlıklı hale getirerek hayatta canlı kalabilmeyi sağlar (Diamond, 2018).

“Öldürülen Baba; Ölü Baba: Oidipus Karmaşasını Yeniden Ele Almak” makalesinde Perelberg (2009), “Green’e (1992, 2004) göre Oidipus karmaşası ilk ve temel simgesel yapıyı oluşturur ve babanın öldürülmesi, benlik idealinin düzenlenmesi, özdeşleşme, üstbenlik, kayıp, iğdiş edilme, cinsellikten arındırma ve yüceltme gibi kavramlardan oluşan bir ağ içerir” diye aktarır. Aynı makalede Freud’un “baba”yla olan ilişkilenmesini tarihsel olarak takip etmiştir.

Freud, Histeri Üzerine Çalışmalar’da (Freud, 1895) baştan çıkaran babayı, Düşlerin Yorumu’nda (Freud, 1900) bilinçdışı düşlemleri ve hem kendisinin hem hastalarının anne-babalarına yönelik ensestiyöz arzularının yanısıra cinai arzularının çiftedeğerli duygulanımlarını, Totem ve Tabu’da (Freud, 1913) Öldürülen baba’nın ardından gelen suçluluk ve pişmanlıkla ölü babanın kurduğu yasayı, Benlik ve Altbenlik’de (Freud, 1923) tarih öncesi baba ile birincil özdeşleşme fikrini, gerçek babadan daha soyut bir babaya, baba işlevi kavramına doğru ilerleyişini,  “Musa ve Tek Tanrıcılık”ta (Freud, 1939) görünmez ve gizli olan tanrı ile annenin yokluğu ile bağlantılı gizemli babayı aktarır.

Perelberg (2009), “Musa ve Tek Tanrıcılık” makalesinde yazdıklarının Freud’un, ölü babanın yasanın yaratılıp sürdürülmesindeki rolünü bulup kavramsallaştırmasında vardığı son nokta olarak görür. Rosolato (1969), narsisist baba (Totem ve Tabu’daki tarih öncesi) ile enseste karşın yasanın oluşturulmasını sağlayan simgesel baba (“Musa ve Tek Tanrıcılık”taki) arasındaki ayrıma dikkat çekmiştir (akt: Perelberg, 2009). Freud için babayı öldürme, yazınlarında tarih öncesinde yaşanmış ve bastırılmış gerçeklik mi yoksa bir “mit” mi anlamlandırmaya çalışır. “Freud’a göre babanın öldürülmesi, o andan itibaren tüm cinayetleri yasaklayacak toplumsal düzenin kurulması için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Ancak şiddetten psikoza ve sapkınlıklara kadar pek çok psikopatolojinin kökeninde babanın gerçek anlamda dışlanması yattığı için, baba yalnızca mecazi anlamda öldürülmelidir” (Perelberg, 2009); bu makalenin çok önemli saptamalarından biridir. Gerçekte kesinlikle öldürülmemesi ama mecazen öldürülmesi gereken baba…

Kendi vakalarından örnekler getirerek birçok erkek hastanın analizinde “Bir baba öldürülesiye dövülüyor” (Kristeva, 2008) düşlemini çalışmanın önemini ayrıca vurgulamıştır (Perelberg, 2009b).

Perelberg (2009) Freud’u ve onun “baba”sının izlerini sürdüğü makalesinde, Oidipus üçgeninin üç ana noktasını feda etme (yasa), arzu ve özdeşleşmeden (hem anne hem babayla diye özellikle belirtmiştir) oluşacak şekilde çizmiştir. Perelberg’in makalesinde sunduklarının, çocuğun çok erken dönemlerinden başlayarak Oidipus üçgeninin ve çatısının oluşumunda babanın göz ardı edilemez rolüne dair okuyabileceğimiz güçlü bir sav olduğu kanaatindeyim.

Sonuç

Anneyle henüz güvenli bir bağ kurmadan (Britton, 1998) “ölü anne” dolayısıyla babaya yönelmek durumunda kalan çocuk birincil sahnenin içine düşer ve bu, erken Oidipus nitelikli üçgenleşmeyi de beraberinde getirir (Green, 1980). Bilinçdışında anneyle birlikte erken dönemde baba da rol alır. Bu patern, Herzog’un (1980) “baba açlığı” olarak tanımladığı; Erlkönig denilen korkunç kadından korumadığı ve çocuğu ölümün elinden alamadığı için hayat boyu tam da yaşayamayan, cinsiyet kimliğini ve benlik duygusunu geliştirmekte zorlanan vakalar olabilir.

Ölü anneye maruz kalınmışsa “yeterince iyi anne ile buluşulamamış”, dolayısıyla da Abram’ın (2020) önemle vurguladığı “babasal bileşen” olarak kazınacak olan baba temsilini anne bebeğin ruhuna ruhsal olarak iletememiş olacaktır. Green (1980) ölü anne karmaşasının ancak, babanın Winnicott’un (1957) altını çizdiği gibi anne-bebek bağını gözetmediğinde, babayla özdeşleşilemediğinde oluştuğunu ileri sürer (akt: Pitcairn, 2013).

Roussillion’un (2020) “Çift Nesnesi” makalesinde vurguladığı üzere erken dönemde çocuğun annesiyle biriktirdiği deneyimler gibi babasıyla yaşantıladıkları da önemlidir ki bu da Green’in ([1991] 2000) babanın sadece annenin zihninde değil, potansiyel üçüncülük değil, aynı zamanda etkili üçüncülüğe geçebilmesinin sağlıklı bir gelişim için gerekli olduğu önermesiyle paraleldir.

Oidipus karmaşasını yaşamın ilk yılına ve penisi de oral nitelikli arzuların birincil nesnesi konumuna koyan Klein (1945) için baba, en baştan oradadır. Anne ile olan çatışmaların çözümünde penis ile kurulan ilişki erkek için kadınlarla olacak sonraki heteroseksüel ilişkiyi etkiler. Babasının ve kendisinin yıkıcı, anneye zarar veren “kötü” bir penisi olduğu hissinin yansısı kişide cinsellikten uzaklaşma, yoğun suçluluk hissi, birtakım saplantılar, kendini iktidarsız hissetme ve güçsüz bir kendilik oluşumuna yol açabilir. İki ebeveynin birleşerek hem kendileri hem de onun için olumlu şeyler üretmediği olumsuz bir çevrenin baskınlığında, bu bileşik ebeveyn figürünün çok kötü ve ölümcül hale gelip birbirlerine saldırdıklarını, zehir saçtıklarını içselleştirebilir.

Ölü Baba kitabında yer alan “Kayıp Babanın İnşası” yazısında Andre Green (2009) bir hastasından alıntı yapar: “Aynada kendime baktığımda hiçbir şey görmüyorum. Ya da çok belirsiz bir şekil görebiliyorum. Ama aynadaki bu görüntü başka bir aynada yansıyorsa kendimi net bir şekilde görebilirim” (2009, s. 36). Ve ekler;

Bakılıyor olma duygusunun kendisine, yansımanın bir yansıması olarak ikinci kez bakılması gerekir. Bu, üçüncünün rollerinden biri olabilir. Babanın araya girmesi kabul edilebilirse, yalnızca ayrılıktaki rolünden ötürü değil ayrıca olan boşlukları kompanse eden, seven ve sevilebilen başka bir varlık olarak kendisini sunmasındandır (2009, s. 36).

Bu sunulmadığında üçgen tamamlanamaz.

Bu yazı “ölü anne” ile olmayan baba arasında kalan bir vakayı anlamadaki teorik okumaları içermektedir. “Ölü anne” ye maruz kalan hastalarda erken Oidipus nitelikli üçgenleşmenin analizin başlarında kendini gösteren izdüşümleri ancak analistin bunları görebilip işleyebilmesi ile açımlanabilir.

Kaynakça

Abelin, E. (1971). The role of the father in the separation-individuation process. J. B. Mc Devitt ve C. F. Settlage (Haz.). Separation-individuation içinde. (s. 229-252). New York: Int. Univ. Press.

Abelin, E. (1975). Some further observations and comments on the earliest role of the father.  Int. J. Psycho-Anal., 56, 293-302.

Abelin, E. (1980). Triangulation, the role of the father, and the origins of core gender identity during the rapprochement subphase. R. Lax, S. Bach ve J. Burland. (Haz.). Rapprochement: The critical subphase of separation-individuation içinde, (s. 151-169). New York: Aronson.

Abram, J. (2020). Üçüncülük ve ölü anne karmaşası bağlamında sağ kalan nesne– İkinci kısım, 1 Mart 2022 tarihinde, https://psikanalizindili.com/2020/10/17/ucunculuk-ve-olu-anne-karmasasi-baglaminda-sag-kalan-nesne-ikinci-kisim/ adresinden alınmıştır.

Akhtar, S. ve Powel, A. (2015). Sinema filminde babalar: Yakın zamanlarda gösterilen bazı filmlerde babasal işlevin betimlenmesi, (İ. Kandemir, Çev.). S. Uygun Kılıç ve S. Korkmaz Çetin (Haz.). Gerçek ve hayali babalar, gelişim, aktarım ve iyileşme içinde, (s.71-90). İzmir: Odağ Psikanaliz ve Psikoterapi Eğitim Hizmetleri, Org. Ltd. Şti. Yayınları, No:21.

Blum, H. (1990). Freud, Flies and the parenthood of psychoanalysis. Psychoanalytic Quarterly, 59, 21-40.

Bollas, C. (1999). Dead mother, dead child. G. Kohon (Haz.). The Dead Mother: The work of Andre Green içinde,(s. 87-108), Londra: Routledge.

Braunschweig, D. ve Fain, M. (1975). La nuit, le jour. Paris: Presses Universitaires de France.

Britton, R. (1998). Objectivity, subjectivity and triangular space in belief and imagination. Londra: Karnac.

Brown, L. J. (2002). The early oedipal situation: Developmental, theoretical, and clinical implications. Psychoanalytic Quarterly, 71, 273-300.

Ciğeroğlu, B. (2012). Melanie Klein kuramında dişil konum: Nesne değişiminden simgeleştirmeye giden yolda baba işlevi. I. Ertüzün (Haz.), Baba işlevi içinde, (s. 7-15). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Civitarese, G. (2013). The violence of emotions: Bion and post-Bionian psychoanalysis. Londra: Routledge.

Diamond, M. J. (2017). The missing father in psychoanalytic technique: The analyst’s internal couple and maturing intimacy. IJP Open- Open Peer Review and Debate, 4, 1-28.

Diamond, M. J. (2018). When fathering fails: Violence, narcissism, and the father function in ancient tales and clinical analysis. Journal of the American Psychoanalytic Association, 66, 7-40.

Dufour, J. (2012). Baba cinayeti, tümgüçlülüğün ölümünden doğan gerçeklik (Freud’un keşfinden Lacan’ın ve Bion’un yaklaşımlarına). I. Ertüzün (Haz.). Baba işlevi içinde, (s. 49-67). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Eizirik, C. L. (2015). The father, the father function, the father principle: Some contemporary psychoanalytic developments. Psychoanal. Q., 84, 335-350.

Erdem, N. (2012). Freud’un kuramında baba işlevi. I. Ertüzün (Haz.). Baba işlevi içinde, (s. 15-23). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Fain, M. (1971). The prelude to fantasmatic life. Revue française de psychanalyse, 35, 291-364.

Fisher, (2015). Babalar, tarih ve psikanaliz. (İ. Kandemir, Çev.). Gerçek ve hayali babalar: Gelişim, aktarım ve iyileşme içinde, İzmir: Odağ Psikanaliz ve Psikoterapi Eğitim Hizmetleri, Org. Ltd. Şti. Yayınları.

Freud, S. ve Breuer, J. (1895). Studies on hysteria. Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt II, (s. 1-309). Londra: Hoghart Press.

Freud, S. (1953). Interpretation of dreams. Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt IV-V, (s. 1-626). Londra: Hoghart Press. (Özgün eser 1900 tarihlidir.)

Freud, S. (1909). Analysis of a phobia in a 5- year-old boy. Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt X, (s. 5-149). Londra: Hoghart Press.

Freud, S.  (1955). Totem and taboo. Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIII, (s. 1-161). Londra: Hoghart Press. (Özgün eser 1913 tarihlidir.)

Freud, S. (1962). Beyond the pleasure principle. Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XVIII. Londra: Hoghart Press. (Özgün eser 1922 tarihlidir.)

Freud, S. (1923). The ego and the id. Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIX. Londra: Hoghart Press.

Freud, S. (1924). The dissolution of the Oedipus complex. Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIX, (s. 173-179). Londra: Hoghart Press.

Freud, S. (1925). Some psychological consequences of the anatomical distinction between sexes. Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIX, (s. 243-258). Londra: Hoghart Press.

Freud, S. (2001). Dostoyevski ve baba katli. (S. Hilav, Çev.). Karamazov kardeşler içinde, İstanbul: İletişim Yayınları. (Özgün eser 1928 tarihlidir.)

Freud, S. (1930). Civilization and its discontents. Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XXI, (s. 59-145). Londra: Hoghart Press.

Freud, S. (1964). Moses and monotheism, Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XXIII, (s. 1-138). Londra: Hoghart Press. (Özgün eser 1939 tarihlidir.)

Green, A. (1980). The dead mother. On private madness içinde, (s. 142-173). Londra: Karnac.

Green, A. ([1991] 2000). On thirdness. J. Abram (Haz.). André Green at the Squiggle Foundation içinde, (İkinci Basım), (s. 69-83). Londra: Karnac.

Green, A. (1992). La deliaison. Paris: Les Belles Lettres.

Green, A. (2004). Thirdness and psychoanalytic concepts. Psychoanalytic Quarterly, 73, 99-135.

Green, A. ve Kohon, G. (2005). Love and its vicissitudes, Londra: Routledge.

Green, A. (2009). The construction of the lost father. J. Kalinich ve S.W. Taylor (Haz.). The Dead Father: A psychoanalytic inquiry içinde, (s. 23-46). Londra: Routledge.

Habip, B. (2012). Kulisteki baba: Winnicott ve yapıtı. I. Ertüzün (Haz.). Baba işlevi içinde, (s. 31-39). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Herzog, J. M. (1980). Sleep disturbance and father hunger in 18- to 28-month-old boys: The Erlkönig Syndrome. Psychoanalytic Study of the Child, 35, 219-233.

Herzog, J. M. (2001). Father hunger explorations with adults and children. New York: Routledge.

Herzog, J. M. (2005). Baba açlığı: Kavga ve birlikte var olma. (İ. Kandemir, Çev.). Gerçek ve hayali babalar: Gelişim, aktarım ve iyileşme içinde, 2016. İzmir: Odağ Psikanaliz ve Psikoterapi Eğitim Hizmetleri, Org. Ltd. Şti. Yayınları.

Klein, M. (1928). Early stages of the Oedipus conflict. Love, guilt and reparation içinde, 1975, (s. 186-198). New York: Delacorte Press

Klein, M. (1945). The Oedipus Complex in the light of early anxieties. International Journal of Psychoanalysis, 26,11-33.

Kristeva, J. (2008). A father is beaten to death. J. Kalinich ve S.W. Taylor, (Haz.). The Dead Father: A psychoanalytic inquiry içinde, (s. 175-187). Londra: Routledge.

Kristeva J. (2014). Reliance, or maternal eroticism. J. Amer. Psychoanal. Assn., 62, 69-85.

Limnili, P. (2015). Andre Green’in ‘Ölü Anne’ kavramı üzerine, 1 Mart

2022 tarihinde http://www.psikeistanbul.org/etkinlik-detay/nws01/andre-green%BFin-%BF-olu-anne%BF-kavrami-uzerine-/TRMKL/148/ adresinden alınmıştır.

Mahler, M. S. (1967). Discussion of ‘Problems of overidealization of the analyst and analysis’ by Phyllis Greenacre. Psychoanalytic Quarterly, 36, 637.

Mahler, M. S. (1971). A study of the separation-individuation process: And its possible application to borderline phenomena in the psychoanalytic situation. Psychoanalytic Study of the Child, 26, 403-424.

Mahler M., Pine F. ve Bergman A. (2012). İnsan yavrusunun psikolojik doğumu, (A. Nahit Babaoğlu, Çev.), İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1975 tarihlidir.)

Modell, H. A. (1999). The dead mother and the reconstruction of the trauma. G. Kohon (Haz.). The Dead Mother: The work of Andre Green içinde.London:Routledge.

Perelberg, R. J. (2009). Murdered father; dead father: Revisiting the Oedipus Complex. International Journal of Psychoanalysis. 90, 713-732.

Perelberg, R. J. (2009b). The first narrative, or in search of the dead father. J. Canestri (Haz.). Experience of time: Psychoanalytic perspectives içinde. Londra: Karnac, forthcoming.

Perelberg, R. J. (2011). A father is being beaten: Constructions in the analysis of some male patients. International Journal of Psychoanalysis, 92, 97-116.

Pitcairn, W. M. (2013). The spectre at the feast: An exploration of the relationship between the dead mother complex and eating disorders. British Journal of Psychotherapy, 29, 41-56.

Roussillion, R. (2020). Çift nesnesi. 1 Mart 2022’de, https://psikanalizindili.wordpress.com/wp-content/uploads/2020/10/roussillon-cift-nesnesi.pdf adresinden alınmıştır.

Segal, H. (2023). Melanie Klein’ın çalışmasına giriş. (M. Tanık Sivri, Çev.). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. (Özgün eser 1973 tarihlidir).

Winnicott, D. W.  (1957). L’enfant et sa famille. Paris: Payot.

Winnicott, D. W. (1960). The maturational processes and the facilitating environment: Studies in the theory of emotional development.  M. R. Khan (Haz.), Ego distortion in terms of true and false self içinde, (s. 140-152). Londra: Hogarth Press and The Institute of Psychoanalysis.

Winnicott, D. W. (1969). The use of an object. International Journal of Psychoanalysis, 50, 711-716.

Nesli Keskinöz Bilen. Psikiyatrist ve Psikanalist. Psike İstanbul (İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği) ve IPA (Uluslararası Psikanaliz Birliği) üyesidir. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunudur. Psikiyatri uzmanlık eğitimini Ege Universitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde tamamlamıştır. Psike İstanbul Yönetim Kurulu, Yayın Kurulu, Etkinlik Komitesi ve Dış Etkinlikler Komitesi’nde yer almıştır. Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkmış olan Psike İstanbul Psikanaliz Kitaplığı serisinden Kardeşi Anla(t)mak kitabının  ve İthaki  Yayınları’ndan çıkan Gitmek mi? Kalmak mı? Psikanaliz ve Göç kitabının editörü ve yazarlarındandır. Psikanalitik Bakışlar kitap serisinde, çeşitli dergilerde yayımlanmış birçok yazısı ve bilimsel makaleleri vardır. Serbest çalışmaktadır. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.