Temel Anlamlandırma Süreci Olarak Oidipus Karmaşası

Erdoğan Özmen
İnsanın bireysel serüveni esasında bir ayrılma, kopma, uzaklaşma, ikili-imgesel ilişkiden çıkarak üçlü-sembolik ilişkiler ağına katılma, dilin/kültürün öznesi katına yükselme serüvenidir. Böylece ortaya çıkan açıklık, çokluk ve genişlik sayesinde şeyleri başka bir yerde ve başkalarıyla kendi adına ve özerk bir özne olarak yapma/yerine getirme/gerçekleştirme imkânına kavuşmak, bunun zeminlerini yaratmaktır. Özerk bir özne olarak; demek ki ego’dan tümüyle farklı olarak, kendi biricikliğinin/benzersizliğinin kendini olumlama edimi sayesinde kurulduğu bir antite/kendiliktir söz konusu olan: Bilinçdışının, dilin ve sembolik düzenin öznesidir bu. Dolayısıyla şöyle söyleyebiliriz demek ki: Psikanalizde birey diye bir şey yoktur. Birey, en başından itibaren toplumsal bağların ürünü/düğümü olarak, ötekilerle çok katmanlı ilişkiler ağına çoktan gömülü olarak, diğer yandan da o ilişkileri bizatihi oluşturarak/yaratarak var olur. Kişinin kendisi ve birey olması ancak belirli bir toplumsallık bağlamında, belirli bir toplumsalın uğrağı olarak mümkündür. İnsanın kendine varması, kendine yerleşmesi, bir “ben” olması, kendine “ben” demeye, “ben” olarak konuşmaya başlaması öteki üzerinden, öteki dolayımıyla, ötekini dolanarak, bu zorunlu sapak sayesindedir demek ki. O hâlde denebilir ki, psikanaliz her şeyden önce ve asıl olarak ayrılma/kayıp/travma ve yas teorisidir.
Ya da her insan varlığı/yavrusu bir insan-özne hâline gelirken temel bazı ikilemlerle veya sorularla karşı karşıyadır ve bunları yoluna koymak, üstlenmek ve çözüme kavuşturmak zorundadır. Farklı ruhsal yapıları; nevroz, psikoz ve sapkınlığı birbirinden radikal biçimde ayıran şey söz konusu bu ikilemlerin ve ödevlerin ele alınma, bir çerçeveye yerleştirilme ve uygun kavramlarıyla temsil edilme tarzlarındaki bariz farklılıktır: Bir bedene sahip olmak, kadın ve erkek olmak, dünyayı/hayatı anlamlı kılmak ve dünyadaki ve ötekilerle ilişkim içindeki yerimi saptamak ve o yere yerleşmek… olası/farklı anlamları, kapsamları, bağlantıları, norm ve sapmalarıyla tümü önümüzde uzanıyor ve biyolojik doğumdan sonraki asıl doğumu, ruhsal doğumu gerçekleştirmek için bir ömür kat etmek zorunda olacağımız ucu açık asıl gündemi oluşturuyordur.
Tüm bunların aynı zamanda eşikler ve sınavlar olduğunu, çeşitli korku, kaygı ve tereddütler eşliğinde ilerlediğini not etmeliyiz: Bir erkek ya da kadın olarak kimim, öncelikle baba olmak üzere otorite karşısında/muhtelif otorite makamları karşısında nerede duruyor ve ne hissediyorum, ilk başta anne olmak üzere tüm ötekilerle ilişkimde yerim neresi, gibi soruların yamacında ilerleyen bir süreç bu.
Freud’un “Rüyaların Yorumu”nun (1900) “Tipik Rüyalar” başlıklı bölümünde Oidipus karmaşası hakkında şunları yazar:
Eğer Oedipus Rex modern bir izleyiciyi zamanının Yunanlı izleyicisinden hiç de daha az olmayan biçimde etkiliyorsa bunun açıklaması, etkisinin yalnızca yazgıyla insan iradesi arasındaki karşıtlıkta değil, bu karşıtlığın örneklendiği materyalin özel doğasında aranması gerektiği olabilir… içimizdeki bir sesi Oedipus’daki yazgının zorlayıcı gücünü tanımaya hazır hâle getiren bir şeyler olsa gerektir. Ve böylesi bir etmen Kral Oedipus’un hikayesinde gerçekten vardır. Onun yazgısı bizi yalnızca bizim yazgımız da olabileceği için etkiler; çünkü kehanet, tıpkı ona olduğu gibi, biz doğmadan lanetini bizim de üzerimize göndermiştir. Belki de ilk cinsel itkimizi annemize ve ilk nefretimizi ve ilk öldürme isteğimizi babamıza yöneltmek bizim de yazgımızdır. Rüyalarımız bunun böyle olduğunu bize kanıtlıyor. Babası Laius’u öldüren ve annesi Jocasta ile evlenen Kral Oedipus yalnızca bize kendi çocukluk isteklerimizin gerçekleştirilişini göstermektedir. Ama psikonevrotikler hâline gelmediğimiz sürece cinsel itkilerimizi annemizden koparmayı ve babamıza duyduğumuz kıskançlığı unutmayı başarmakta ondan çok daha şanslıyız. İşte orada çocukluğun bu tarih-öncesi/en eski (primaeval) isteklerinin gerçekleştirildiği biri vardır ve biz ondan, bu istekleri o zamandan beri içimizde zapteden bastırmanın (repression) tüm gücüyle geri çekiliriz. Ozan geçmişi çözer, Oedipus’un suçuna ışık tutarken, aynı zamanda bizi de içinde aynı itkilerin baskılanmış (suppressed) olmalarına karşın hâlâ bulunabileceği içsel zihinlerimizi tanımaya zorlar (s. 262-263).
Freud’a göre Oidipus figürü eksiksiz libido nitelikli öznedir. Yanlışlıkla/kazara/bilmeden gerçekleştirdiği edimler, tam da her öznenin bastırılmış bilinçdışının gerçekleştirmek istediği şeylerdir. Oidipus’un tam bir cehalet/bilgisizlik hâlinde sahnelediği edimleri, her bireyin bastırmaya uğramış en güçlü arzularının doğrudan gerçekleştirilmesidir. Sophocles’in (2014) trajedisinde bizi cezbeden şeydir bu. Yani, her bireyin libido nitelikli ekonomisine hükmeden aynı ortak güçlerin; demek Oidipus figürüyle zaman-aşırı özdeşleşimi mümkün kılan müşterek paydanın temsili olması. Ancak söz konusu özdeşleşimin perdelediği asıl trajik boyut başkadır ve Freud’a daha sonra da musallat olmayı sürdürecektir: Dürtülerimizin önündeki engellerin üstesinden geldiğimizde, dürtülerimizi kontrol eden bastırmayı ortadan kaldırdığımızda, bu ihlal ve aşma edimini gerçekleştirdiğimizde bizi bekleyen şey eşsiz bir zevk ve/veya neşeli bir dürtü tatmini deneyimi değildir hiç de. İnsanın asıl trajedisi demek ki, dürtüleri kontrol altında tutan/zapt eden savunmaların/bastırmanın ortadan kalkmasının örtük biçimde vaat ettiği muhtemel zevkin/tatminin fiilen gerçekleşmesi hâlinde dehşet verici bir sonuca yol açmasıdır. Nitekim bu “lanetli yazgıyla” / “katlanılmaz “suçuyla” karşı karşıya kalan Oidipus hiç duraksamadan kendi kendisini cezalandıracaktır. Simgesel olarak kastrasyon eşdeğeri sayabileceğimiz bir biçimde gözlerini oyar. Bu yüzdendir belki de öznenin daha baştan kendi kastrasyonuna sahip çıkması, onu sahnelemesi, kendi kastrasyonunun muhtelif biçimlerine ısrarla yapışık kalması. Demek muhtelif kastrasyon biçimleri, öznenin dürtülerinin doyurulmasını çevreleyen engellerin çokluğu/aşırılığı anlamına gelmektedir. Çünkü, söz konusu engellerin çokluğu/aşırılığı ölçüsünde mutlak zevke ve tatmine ilişkin temel düşlemi muhafaza etmek mümkün olacaktır. Kastrasyon kaygısının neredeyse bünyevi/yapısal bir nitelik arz etmesinin, aşılamaz oluşunun, ısrar etmesinin asıl anlamı budur.
Şöyle söylenebilir o hâlde: Belki de Freud’un Oidipus mitine ilişkin açıklaması yeterince psikanalitik değildi. Bu yüzdendir ki, Freud mitik anlatı bağlamında Oidipus nitelikli miti ikinci bir mit ile, “Totem ve Tabu”nun “ilksel baba” mitiyle tamamlama zorunluluğu duymuştur (Freud, 1913). İlkinde bilinçdışı statüye sahip olan babanın/Baba-şey’in katli (Oidipus geçmiş ediminin, geçmişte bilinçsizce yaptığı şeyin niteliğini ancak ikinci bir zamanda, deyim yerindeyse sonradan/geri dönüşlü olarak kavrayabilmiştir), “Totem ve Tabu” mitinde tam bir farkındalıkla gerçekleşmiştir. Kardeşler, planlayarak, müzakere ederek, iş birliği içinde katlederler babayı. “Gerçekten olmuş olması gereken” bu tarihsel olgu hayvanî hâlimizden kültüre geçişi mümkün kılmıştır. Ancak Baba-Şey’in söz konusu katli, özlemle beklenen ensestvari birleşmeyle sonuçlanmaz. “Totem ve Tabu”nun temel tezidir bu: Yasaklamanın gerçek faili, ensestiyöz nesneye ulaşmamızı engelleyen şey yaşayan değil ölü babadır. Ölümünden sonra Adı’yla, yani simgesel Yasa’nın/Yasak’ın ete kemiğe bürünmüş hâliyle geri dönen babadır.
Oidipus karmaşasından geçerek, karmaşayı kat ederek bir kadın ya da bir erkek olarak pozisyon alır, cinsel nesne seçimini yapar, arzumuz ve zevkimizin (jouissance) sınır ve açmazlarını nasıl anlayacağımızı, bunun koordinatlarını saptar ve kendimizi genel olarak Öteki (daha özgül olarak da ilk öteki, mOther) karşısında nasıl/nerede konumlandıracağımızı biliriz. Anne ilk Ötekidir. Dil olarak Öteki deyim yerindeyse annenin konuşmasında/şahsında dile geldiği, tecessüm ettiği için anne-Öteki’dir (mOther). Erken bir doğumla prematür olarak dünyaya gelen, tümüyle çaresiz ve muhtaç bebek annenin bakımına (ama insafına/merhametine de) mutlak olarak bağımlıdır. Dolayısıyla annenin arzusunun gerçekte ne olduğu, onu mutlu/tatmin edecek şeyin ne olduğu hayatta kalma/varlığımızı sürdürme bakımından hayatî önemdedir: “Onun arzusu neyi istiyor, neye yöneliyor ki, ben o olabileyim?” Oidipus, annenin arzusuna tâbiyetten kendimizi özgürleştirmeye başladığımız bir zaman, bir pasaj, bir koridordur demek ki.
Lacan (1955-1956), Oidipus karmaşasını kat eden dinamik ve cereyanların bir metafor yapısı uyarınca, babaya özgü (paternal) metafor terimleriyle yorumlanabileceğini ileri sürer. Metafor yapısı/terimleri, yani bir şeyin yerine başka bir şeyin geçmesi, bizzat bu ikame işleminin kendisidir söz konusu olan: Babanın Adı göstereni/imleyeni (signifier) Annenin Arzusu göstereninin yerine geçer. Annenin arzusunun gösterileni/imleneni (signified) -annenin arzuladığı şeyi arzuladığı için çocuğun arzusunun da gösterileni olan- esrarengiz bir x, henüz bilinmeyen bir anlamlandırmadır. Çünkü çocuk Ötekinden bir mucize bekler; tüm geliş ve gidişlerinin, varlık ve yokluklarının cevap bulacağı, arzusunun (annenin) gerçek nesnesini ifşa edecek bir mucize. Ancak bu soru (Che vuoi?), sadece Babanın Adı sahneye dahil olduğunda cevaplanmış olur. Tüm o gidiş ve gelişlerin, mevcudiyet ve namevcudiyetlerin gösterileninin fallus (imgesel) olduğu çocuk için aşikâr hâle gelir. Annenin Arzusu göstereninin -istediği şey muamma olan anne-Öteki (mOther) olarak- Babanın Adı göstereni ile ikame edilmesi sayesinde çocuğun önünde bir anlam alanı açılır, çocuk ilk kez bir anlam alanında belirir/ortaya çıkar, ilk kez anlamlandırıcı Öteki ile ilişkiye geçer. Sonraki tüm anlamlandırma süreç ve zincirlerinin, tüm metaforik ikamelerin üstünde yükseleceği temel, kökensel fallik anlamlandırma kaidesidir bu. Aynı zamanda önceki tüm deneyimleri kaydeden, o deneyimlerden öğrenmeyi mümkün kılan, önceki ikili imgesel/Oidipus öncesi ilişkiyi geri dönüşlü olarak/sonradan anlamlandıran, asıl anlamına kavuşmasına vesile olan çok katlı bir süreçtir. Annenin Arzusunun kendi gösteren niteliğini kazanması da bu geri dönüşlü jest sayesindedir. Bu anlamda demek ki baba, simgeseli temsil eden, simgeselin yerinde ikamet eden üçüncü figür olarak hem anne hem de çocuğa uzatılan bir çıkış patikası, bir tür asma köprü, bir işlevdir. İlk ayrılık/kayıp deneyimini anlamlandıran ve böylece onun bünyevi dehşetini yumuşatarak tahammül edilebilir seviyeye düşüren bir işlev.
Bir açıdan şöyle söylenebilir demek ki: Bir metafor ve/veya ilksel anlamlandırma süreci olarak Oidipus o zamana kadar bedende, neredeyse duyumsal olarak gerçekleşen, bir mekânda edimselleşen tüm süreçleri deyim yerindeyse ruhsal olarak çıpalamak, o mekânı/sahneyi zamanın tam kalbine nakşetmek, zamanda bir oyuk açmak, ruhsal bir sabitlik alanı ve referans/düğüm yaratmak içindir. İnsan özne, sonraki tüm serüvenini bu kalıcı referansın/düğümün gölgesinde ve rehberliğinde kat edecektir.
Kaynakça
Freud, S. (1900). The Interpretation of Dreams (İlk bölüm). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt IV (1900), 1-338. Londra: Hogarth Press.
Freud, S. (1913). Totem and Taboo. (J. Strachey, çev.). (1955), Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XIII (1913-1914), 1-161. London: Hoghart Press
Lacan, J. (2006). On a Question Prior to Any Possible Treatment of Psychosis (s. 445-488). Ecrits içinde, (B. Fink, Çev.). Norton, (Özgün eser 1955-1956 tarihlidir).
Sophokles (2014). Kral Oidipus. (C. Çetinkaya, çev.). İstanbul: Bordo Siyah Yayınları.
Erdoğan Özmen. Psikiyatrist, uzmanlık eğitimini Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde 1991 yılında tamamladıktan sonra 2010 yılına kadar aynı hastanede çalışmıştır. Hâlen kendi ofisinde çalışmaktadır. Psikiyatri, Psikoloji, Politika (1995), Psikanalizin Serüveni ve Çağrısı (2005), Şizofreni-Öteki Gerçeklik (2007), Rüyada Uyanmak -Bilinçdışı ve Rüya- (2012), Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan -Yas, Melankoli, Depresyon- (2017) adlı kitapları bulunmaktadır. Hâlen Birikim dergisinde yazmaktadır.
Bir yanıt yazın