Gerçekleşen Bilinçdışı Düşlemler 

Vamık Volkan

Vamık D. Volkan

Bu makale, bilinçdışı düşlemlerin gerçekleşmesini ve bu gerçekleşmelerin patolojik etkilerini kontrol altına almada kullanılan terapötik müdahaleleri açıklamaktadır. 

Bilinçdışı Düşlemler 

Sigmund Freud (1908), “Çocukların Cinsel Teorileri Üzerine” adlı eserinde, iki tür bilinçdışı düşlem tariflemiştir: “Bilinçdışı düşlemler hep bilinçdışı olarak var olmuş ve bilinçdışında oluşmuş olabilir; ya da – daha yaygın olarak – bir zamanlar bilinçli düşlemler, hayaller olup, sonradan kasten unutulmuş ve ‘bastırma’ yoluyla bilinçdışına itilmiştir” (Freud, 1908, s.161). 

Bir çocuğun algısında ve yorumlamasında çocukluk travmasının bilinçdışı bir düşlem haline gelmesi için, bu travmanın bastırılması ve ardından birincil süreç düşüncesi tarafından daha da etkilenip çarpıtılması gerekmektedir. Birincil süreç, cinsel arzular, açlık ve saldırganlık gibi temel biyolojik ve içgüdüsel dürtülerin tatmin edilmesini içerirken; gerçeklik, mantık ve ahlak sınırlamalarını göz ardı eder.  Bu süreç gerçekleştiğinde, bilinçdışı ruhsal içerik olarak, sonraki algı, davranış, düşünce, gerçekliğe verilen tepki ve uyum sağlayıcı ya da uyumsuz uzlaşma oluşumları üzerinde bitmek bilmez bir psikodinamik etki ortaya koyar (Arlow, 1969; Inderbitzin ve Levy, 1990; Volkan 2010; Volkan ve Ast, 1997). 
Dolayısıyla, birincil sahneye tanık olan -ve bundan travmatize olan- küçük bir çocuk, yetişkin olduğunda bu olayı hatırlamayacaktır. Ancak, ebeveynlerinin cinsel birlikteliğini izlemesiyle bağlantılı olan belirli bilinçdışı düşlemi ona cinsel ilişki sırasında zarar görülebileceğini söyleyebilir ve bu durum, kendi erişkin cinsel ilişkilerinde zorluklara yol açabilir. 

Psikanalitik çalışma sırasında bilinçdışı düşlemin hikayesinin kelimelere dökülmesi, bildiğimiz gibi, saldırgan veya cinsel gerilimleri tatmin edilmesi, çeşitli isteklerin karşılanması; özgüvenin geri kazanılması, “iyi” kendilik ve nesne imgeleriyle ilişki ve özdeşleşim kurulması; üstbenlik öncüllerine (“kötü” kendilik ve nesne imgeleri) karşı isyanın veya boyun eğmenin desteklenmesi gibi çeşitli amaçlara hizmet eden bilinçli bir düşleme ya da hayallere çok benzer. Bilinçdışı düşlemler, yeniden aktive edildiklerinde ve mevcut ruhsal çatışmalarla iç içe geçtiklerinde, birincil kaygı kaynağı olabilirler. Ancak aynı zamanda kaygıya karşı savunma mekanizmaları olarak da işlev görebilirler. 

Bilinçdışı Düşlemlerin Gerçekleştirilmesi 

Herhangi bir tür bilinçdışı düşlemin gerçekleşmesi, ancak çocuğun dış dünya deneyimleri, düşleminin yalnızca ya da çoğunlukla psikolojik alanla sınırlı kalmasına engel olduğunda ortaya çıkar. Babasına karşı bilinçdışı Oidipus nitelikli cinsel düşlemler geliştiren küçük bir kızı düşünün. Bu tür bilinçdışı düşlemler, rutin bir gelişim süreci içinde, psikolojik alanda kalır. Bunları çocukluktaki cinsel arzuları tatmin etmek, özsaygıyı arttırmak, “kötü” rakip-anne imajı yaratmak için kullanmak, çocuk gelişim basamaklarını tırmanırken değişebilen bir dizi psikolojik süreç olarak kalır. Ancak bu küçük kız Oidipus döneminde babası ya da baba yerine geçen biri tarafından cinsel tacize uğrarsa bilinçdışı Oidipus nitelikli düşlemleri gerçekleşmiş olur: Bilinçdışı düşlem ile gerçeklik arasında güçlü bir bağ olacaktır. Küçük kızın bilinçdışı düşlemi hem psikolojik hem de deneyimsel dünyasında bulunacaktır. 

Bu yazıda, bilinçdışı düşlemlerin gerçekleşmesiyle tedaviye gelen hastaların terapötik gerilemesini çevreleyen teknik konulara odaklanacağım. 

Cinsel saldırı(lar), ebeveynler veya kardeşler tarafından açık cinsel veya saldırgan uyarımlar, bedensel yaralanmalar, ameliyatlar, ölüme yakın deneyimler, ciddi nesne kayıpları veya büyük yıkımlara maruz kalma (örneğin deprem veya savaş) gibi çocukluk deneyimleri olan birçok birey, gerçekleşmiş bilinçdışı düşlemler geliştirmeye yatkındır. Bergman (1982) ve Kogan (1998, 2000) “somutlaştırılmış” bilinçdışı düşlemler terimini kullanmaktadırlar. 

Bir çocuk, ebeveynler veya diğer akrabalarla -ya da gerçekten ilişkilendirildiği büyük grup (yani, etnik grup) ile- özdeşleşerek, Holokost gibi büyük travmatik deneyimler yaşamış olanların yanında, bilinçdışı düşlemler geliştirebilir.  

Böyle bir kişi, yetişkin olarak psikanalize girdiğinde ve düşleminin hikaye örgüsü ona açık hale geldiğinde, bu kişi (artık bilinçli olan) düşleminin nerede bittiğini ve gerçeğin nerede başladığını ayırt etmekte zorlanacaktır. Bu durumda, bu kişi için aktarım nevrozunu psikolojik alanla sınırlı tutmak zor olacaktır. Böyle bir bireyin terapötik gerileme sürecinin başarılı olabilmesi için bilinçdışı düşleminin gerçekleştiği ya da somutlaştığı noktaya geri dönmesi gerekecektir. Hasta, ruhsal içerik ve dış gerçekliğin ilk kez kesiştiği zamana geri dönmek zorundadır ki, bilinçdışı bir düşleme ait olanla dış dünyaya ait olan arasındaki ayrımı yeniden tesis edebilsin. 

Somutlaşmış bilinçdışı düşlemlerle ilgili vakalarda, psikanalistin yorumu tek başına, hastanın bilinçdışındaki düşlemininin patojenik etkilerini çözecek bir çalışma sürecini tamamlamak için yeterli olmayabilir; klasik teknikte bir değişiklik gereklidir. 

Aktarım Nevrozunun Parçası Olan Eylemler 

Aktarım nevrozuna dahil olan eylemlerin psikolojik önemi, genel olarak psikanaliz literatüründe yeterince derinlemesine incelenmemiştir (Volkan, 2010). Hastalarımıza en etkili şekilde yardımcı olabilmek için, eylemlerin doğasını ve işlevlerini anlamamız hayati bir öneme sahiptir.  Ayrıca, bu eylemleri, ‘eyleme dökmeler’ gibi doğası ve işlevi farklı olan eylemlerden ayırt etmek önemlidir. 

Burada, eşlik eden duygulanımla sözcüklerle hatırlamaktan ziyade, bastırmayı sürdürmek amacıyla eylemler yoluyla hatırlama durumu söz konusudur. 

Neredeyse her analitik süreçte aktarım nevrozunun bir parçası olarak beliren eylemler de vardır. Ancak, yalnızca ya da çoğunlukla ruhsal alanda yer alan bilinçdışı düşlemlere ilişkin eylemler, burada bizi ilgilendiren söz konusu olandan kategorik olarak farklıdır. 

Gitta ve Onun Sızıntı Düşlemi 

Şimdi, gerçekleştirilmiş bilinçdışı düşlemleriyle analize gelen bir kadın olan “Gitta” vakasına odaklanacağım. Gitta, yirmili yaşlarının sonlarında analizine bir Alman kadın psikanalistle başladı. Ben Gitta’nın tedavisinde danışman olarak görev aldım. 

Gitta, yaşamı tehdit edecek derecede kusurlu bir bedenle doğduğu için aşırı derecede travmatize olmuştu. Bebeklikten başlayarak 19 yaşına kadar 40 cerrahi müdahaleye maruz kalmıştı. Analize başladığında fiziksel görünümü her ne kadar normal olsa da, çocukken bir “canavar” gibi göründüğünü belirtmişti.  

Doğduğunda Gitta kelimenin tam anlamıyla ağzından sızdırıyordu; onu hayatta tutabilmek için tükürüğünün sık sık temizlenmesi gerekiyordu. Bu görevi annesi Gitta’nın yaşamının ilk yıllarında ve daha sonra bazı ameliyatların ardından bazen aylarca Gitta hareketsiz kalması gerektiğinde de yerine getirdi. Bebekken Gitta’nın tüple beslenmesi için vücudunda bir “delik” açılması gerekiyordu. Ve çocukluğu boyunca, çeşitli cerrahi işlemler ve ek tüp besleme dönemleri, genç vücudunda sayısız ek yarıklar, delikler açılmasını gerektirdi. 

Tedavisi sırasında hikâye örgüsü kelimelere dökülebildiğinde, temel bilinçdışı düşlemlerinden biri şöyle bir şeydi: “Vücudum deliklerle dolu, sızdırıyor. Vücudumdan sıvı çıktığı sürece hayattayım.” 

Bazı yetişkin davranışları dolaylı olarak bu bilinçdışı fanteziyi ifade ediyordu. Örneğin, neredeyse her gün hijyenik ped kullanıyordu. Sıvılar (adet kanı, idrar, dışkı) kendisinden dış dünyaya geçtiği (ya da geçiyor gibi göründüğü) sürece, kimlik duygusunu koruyabilirmiş gibi görünüyordu. Bu nedenle, tuvalete oturduğunda dışkılaması bir saat kadar sürüyor ve o süreyi uzatıyordu. Ayrıca yakındaki bir gölde yüzmekten kaçınıyordu. Analizin ilerleyen aşamalarında göl suyunun “deliklerinden” vücuduna girmesinden ve kendi sıvılarını kirletmesinden korktuğu ortaya çıktı. Sızıntı düşlemi, diğer anlamlarının yanı sıra, annesinin temsili ile sembiyotik bir varoluşa (sıvıları ve göl suyunun birleşmesi) gerilemeye karşı bir korunma işlevi anlamı vardı. 

Analizinin ikinci yılında, süreci dokuz ayı az aşan bir süre boyunca süren apartman dairesini yenilemek, Gitta’nın sağaltımında kritik bir parça haline geldi. Daire, sızdıran bedenini temsil ediyordu. İç yapılarını değiştirdikçe, sızdıran pencerelerini tamir ettikçe ve güzelleştirdikçe, bedenine ilişkin ruhsal imgesini de yeniden yapılandırıyor ve “hafızasına” ve geçmiş duygu durumlarına ait olanla şu anki gerçeklikten ayırıyordu. Sembolik olarak dokuz ay sonra sağlıklı bir bebek olarak yeniden doğdu. 

Anlamlı bir şekilde, onun eylemi psikanalistinin imajını da içine, bedenine katıyordu. Gerekli ekipman veya malzemeyi bir kerede ya da büyük partiler halinde almak yerine, Gitta genellikle seanslarına küçük bir fırça, biraz boya ya da yenileme için başka küçük bir nesne getiriyordu. Bunları psikanalistinin ofisine gidişinde satın alıyordu. Kendisi de ahşap işçiliğinden hoşlanan psikanalist, Gitta ile apartmanında ne yapmayı planladığı hakkında konuşuyordu. Bu, hastanın eyleminin anlamını yorumlamak yerine gerçekleşiyordu. 

Apartmanının/beden imajının onarımı süreci tamamlandıktan sonra, bu işlevin yorumlanması açık hale gelebiliyordu. Ancak gerçekte, bunu yapmak oldukça gereksizdi. Gitta yenileme işlemini tamamladığında, yaptığı eylemlerin anlamını zaten biliyordu. Amacına hizmet edene kadar korunması gereken şey, eyleminin işleviydi. Apartman üzerinde aylardır çalıştıktan sonra, Gitta, kendi beden imajına ait olan ile apartmanın fiziksel varlığına ait olanı içsel olarak ayırt edebildi. 

Özet 

Gerçekleşmiş bilinçdışı düşlemlerle ilgili hasta eylemlerini ele almak, psikanalistin analizanın eylemini, hem hastanın imgesini hem de psikanalistin karşılık gelen imgesini içeren bir tür “terapötik oyun” olarak kabul etmesini gerektirir (Volkan, 2010). Terapi alanında gerçeklik ve düşlemin kesişim noktasına yeniden dönme ihtiyacı, analizana -ve/veya psikanalistte bir karşı aktarım eğilimi- bu alana müdahale etme eğilimi yaratır. Ancak terapötik alana müdahale, farklılaşma sürecini engelleyecektir. Bu nedenle, Gitta’nın tedavisinde olduğu gibi, psikanalistin bu tür “terapötik oyun” /eylemin işlevine kendi yolunda ilerlemesine izin vermesi esastır. Yorumlama ikincil olmalı ve ruhsal alanla dış gerçekliğe ait olan arasındaki ayrım pekiştikten sonra gelmelidir. 

Aslında, psikanalistin hastanın ne yapmaya çalıştığına dair aceleci ve/veya aşırı istekli bir yorumu, terapötik süreci bozacaktır. Analizanın ruhsal temsillerinde, psikanalistin imgesi başlangıçta bir geçiş nesnesi olarak işlev görür (Winnicott, 1953). Hasta, bilinçdışı düşlemi gerçeklikten ayırdıkça, psikanalistin imgesini de geçiş nesnesinden ayrıştırır ve besleyici bir “yeni” nesneye dönüştürür (Leowald, 1960). Hastanın, “gerçekleşmiş” bilinçdışı düşleminin patojenik etkisinden kurtulmasına yardımcı olan eylemler ve gerçeklik testi, yaratıcılığa ve yüceltmeye yol açan eylemler “geçiş eylemleri” olarak adlandırılabilir (Volkan ve Itzkowitz, 1984). 

“Terapötik oyun”, analizanın düşlemi ile gerçekliğinin bağlantı kurduğu noktaya dönüşü temsil eden bir hikâye geliştirir ve ardından ruhsal alan ile mevcut dış dünya arasındaki farklılığı gösterir.  Gerçekleşmiş bilinçdışı düşlemleri olan bir analizan için gerçekten sağaltımsal bir süreç, bu ayrım sağlam bir şekilde kurulduğunda elde edilebilir.  

Çeviren: Nesli Keskinöz Bilen 

Kaynakça  

Arlow, J. (1969). Unconscious fantasy and disturbances of conscious experience. Psychoanalytic Quarterly, 38, 1-27.  

Bergmann, M. V. (1982). Thoughts on super-ego pathology of survivors and their children in generations of the Holocaust. M.S. Bergmann ve M.E. Jucovy (Haz.). (s. 287-311). New York: Basic Books. 

Freud, S. (1908). On the sexual theories of children. Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt: IX (1906-1908), 205-226. Londra: Hogarth Press.  

Inderbitzin, L. B. ve Levy, S. T. (1990). Unconscious fantasy: A reconsideration of the concept. Journal of the American Psychoanalytic Association, 38, 113-130.  

Kogan, I. (1998). Der stumme schrei der kinder-die zweite generation der Holocaust opfer (The cry of mute children – The second generation of the Holocaust). Frankfurt: S. Fischer. 

Leowald, H. (1960). On the therapeutic of psychoanalysis. Journal of the Psychoanalytic Association, 41,16-33. 

Volkan, V. D. (2010). Psychoanalytic technique expanded: A textbook on psychoanalytic treatment. Londra: OA Press. 

Volkan, V. D. ve Ast, G. (1997). Sibling in the unconscious. Madison, CT: International Universities Press. 

Volkan, V. D., Ast, G. ve Greer, W. F. (2002). Third reich in the unconscious: Transgenerational transmission and its consequences. New York: Brunner-Routledge. 

Vamık D. Volkan. Virginia Üniversitesi’nde Emeritus Psikiyatri Profesörü, Erik Erikson Enstitüsü; Austen Riggs Merkezi Kıdemli Emeritus Öğretim Üyesi, Uluslararası Diyalog Girişimi Emeritus Başkanı; Türk-Amerikan Nöropsikiyatri Derneği, Uluslararası Siyasi Psikoloji Derneği, Virginia Psikanaliz Derneği ve Amerikan Psikanalistler Koleji eski başkanıdır. 

Nesli Keskinöz Bilen. Psikiyatrist ve Psikanalist. Psike İstanbul (İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği) ve IPA (Uluslararası Psikanaliz Birliği) üyesidir. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunudur. Psikiyatri uzmanlık eğitimini Ege Universitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde tamamlamıştır. Psike İstanbul Yönetim Kurulu, Yayın Kurulu, Etkinlik Komitesi ve Dış Etkinlikler Komitesi’nde yer almıştır. Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkmış olan Psike İstanbul Psikanaliz Kitaplığı serisinden Kardeşi Anla(t)mak kitabının  ve İthaki  Yayınları’ndan çıkan Gitmek mi? Kalmak mı? Psikanaliz ve Göç kitabının editörü ve yazarlarındandır. Psikanalitik Bakışlar kitap serisinde, çeşitli dergilerde yayımlanmış birçok yazısı ve bilimsel makaleleri vardır. Serbest çalışmaktadır.   

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.