Tuhaf Zamanlarda Hakikat-Sonrası

Yenal Bilgici

Yenal Bilgici

Bu çalışma, hakikat-sonrası çağın siyasal ve toplumsal dinamiklerini Donald Trump örneğinden başlayarak ele almaktadır. Hakikatin siyasette araçsallaşması, duyguların ve grup aidiyetlerinin nesnel gerçekliğin yerini alması, sahte haberlerin tekrar yoluyla meşrulaşması ve kutuplaşmanın bilişsel sonuçları; bu alandaki literatürün ortaya çıkışıyla beraber analiz edilmektedir. Arendt’in olgu-kurgu ayrımının çöküşüne ilişkin uyarıları (1951), Kahan’ın motivasyonel akıl yürütmeye dair araştırması (2017) ve Kakutani’nin toplumsal kutuplaşmaya giden yola dair tarifi (2019) birlikte ele alınarak, hakikat erozyonunun otoriter eğilimleri nasıl güçlendirdiği ve ortak kamusal tartışmayı nasıl zayıflattığı gösterilmektedir.


1.

ABD Başkanı Trump’ın Florida, Mar-A-Lago’da bulunan görkemli malikanesindeki 30 yıllık hizmetkârı Anthony P. ‘Tony’ Senecal (1941-2020), Başkan’ın birinci dönemindeki ilk yılını anlatırken onun için şöyle demişti: “Trump hakkındaki her şey tuhaftır.” (McAdams, 2020, s.2) Amerikan psikolog ve yazar Dan P. McAdams, başkanın ilk döneminin sonlarına doğru kaleme aldığı psikolojik tahlilinde işte bu tuhaflıktan yola çıkar (McAdams, 2020). Ama sadece bu tanıklıkla kalmaz; ABD’nin başına geçmiş (ve dört yıllık bir aradan sonra yeniden geçecek) bu ‘tuhaf’ adamı incelerken, Trump üzerine ayrıntılı portreler yazmış, onunla vakit geçirmiş, hatta Başkan’ın tavırları karşısında şoka uğramış onlarca gazetecinin Trump portrelerine de göz atar ve neredeyse hepsinin onun sadece tuhaflığından değil, benzersizliğinden de dem vurduğunu saptar. Tuhaf ve benzersiz… Ya da şöyle: Benzersiz bir tuhaflık…

Trump bu çağın insanı. Hem tuhaflığıyla hem benzersizliğiyle ama en çok o benzersiz tuhaflığıyla bu çağın insanı… Çünkü bu çağın kendisi tuhaf. Şüphesiz, her çağ onu yaşayanlara tuhaf gelir. Tüm bilinmezlikleriyle ve tedirginlik verici gelişmeleriyle ilerleyen bir çağı yaşayan, dünya sahnesine çıkan her insan benzersiz bir döneme şahit olduğuna inanmıştır. Demek ki kendi çağını tuhaf diye niteleyen ilk insanlar değiliz. Ama bizler yine de tarihteki çok büyük buluşların etkisini doğrudan hissedebilen, yaşamlarının dönüşsüz bir şekilde değiştiğini kavrayabilen ve bu değişimi her gün yeniden tecrübe eden az sayıdaki topluluktan biriyiz. Biz interneti gördük. Sosyal medyayı gördük. Dijitalleşmeyi gördük. Yapay zekânın etkilerini de her gün daha fazla görmekteyiz. Artık iyice idrak ediyoruz ki tüm bu yeniliklerin şekillendirdiği dünya, ikinci milenyum öncesi dünyaya bile benzemiyor. Bu, hem internet ve sosyal medyanın kurduğu zeminiyle hem Trump gibi başat aktörleriyle hem de hemen herkesin kendi sözünü söyleyebildiği, kendi katkısını yapabildiği ama en çok da kendine göre eğip bükebildiği bilgi ekosistemiyle benzersiz ve tuhaf bir dünya…

Bu çağın tuhaflığını adlı adınca incelediğim çalışmamda hem memlekette hem dünyanın genelinde yepyeni bir eşiğin önünde durduğumuzu anlatmıştım. Orada, bu yeni döneme, bu tuhaf zamanlara rengini, tonunu esas veren unsurun da ‘hakikat sonrası’ kavramı olduğunu izah etmiştim. Bugün hakikat-sonrası kendini yaşamlarımıza daha da dayatmışken, yine oradaki tarifime başvurmak isterim:

En düz hâliyle söyleyecek olursak, hakikat-sonrası, hakikate ilişkin algımızın, ayarlarımızın nasıl değiştiğinin, onunla ilişkimizin safsatalara, yalanlara, ‘hakikat olmayana’ nasıl evrildiğinin tarifi. Üstelik bu tarif tuttu. Nasıl tutmasın? Almanların karmaşık duyguları anlattığı uzun sözcüklerle karşılaştığımızda “Hah budur işte” dediğimiz gibi, yıllardır yaşadıklarımızı anlatan basit bir sözcüğün, ifadenin hasretini çekiyorduk. “Hakikat-sonrası” bunu sağladı. Bu ifadenin ilkin, 1992 gibi erken bir tarihte Sırp asıllı Amerikan oyun yazarı Steve Tesich tarafından kullanıldığı kabul ediliyor. Amerikan yazar Ralph Keyes’in 2004’te kaleme aldığı Hakikat Sonrası Çağ isimli kitap (Türkçede 2017’de DeliDolu Yayınları tarafından yayımlandı) da kavramın literatüre yerleşmesini sağladı. Özellikle internet ve sosyal medyanın yaygınlaşması, hakikatle ilişkimizin sorgulandığı süreci hızlandırdı; bu tempo Trump’ın 2016’da Amerikan başkanı seçilmesiyle beraber de çılgın bir seviyeye ulaştı. O kadar ki 2016’da önceki yıla oranla iki bin kat fazla kullanılan ‘hakikat-sonrası’ ifadesi o yıl, hayattaki yenilikleri hızla söz dağarcığına katmasıyla meşhur Oxford Sözlüğü tarafından ‘yılın sözcüğü’ olarak baş tacı edildi. Sözlük, ‘hakikat-sonrası’nın karşısına “Duyguların ve kişisel kanaatlerin kamuoyunu belirleme açısından nesnel hakikatlerden daha etkili olma hâli” diye yazmıştı. Tanım, çağa cuk oturdu. Sonrası da zaten çorap söküğü gibi geldi. Bu yeni ifadenin gücü, kendine bir alan açtı. Evvela akademik çevrelerde, sonra televizyon tartışmalarında, gazetelerin yorum sayfalarında, derken gitgide hayatın kılcal damarlarında bu tanım kendine yer bulmaya başladı. Kısa sürede bir ‘hakikat-sonrası’ literatürü oluştu (Bilgici, 2022, s.26).


2.

Şimdi dönelim Trump’a… Trump, işte hakikatle ilgili düzensizlikler yaşayan bu çağın kurucu aktörlerinden biri. Dünyanın en güçlü devletinin bir numarası olan bu adamın hakikatle sorunlu ve sıra dışı bir ilişkisi var. Her iki başkanlık döneminde, hemen her ay, önde gelen basın kuruluşları (Trump’ın onları saygın bulmadığını not edelim), Amerikan başkanının ağzından çıkmış ve ‘doğru’ olmadığı verilerle kanıtlanmış, bazı durumlarda yanlış veya yalan olduğu kanıtlansa bile Başkan tarafından tekrarlanmış sözlerin kaydını tutuyor. Kayıt tutuluyor da ne oluyor? Hiç… Hiçbir şey olmuyor.

Psikolog Dan P. McAdams az önce zikrettiğim eserinde (McAdams, 2020) işte bu ‘hiç’in nedenini ve nasılını da sorguluyor. Onun verdiği örnekleri okudukça (kendimiz de yeterince örnek biliyoruz zaten) bunun artık kişisel bir zaaf değil, politik bir yöntem olduğunu anlıyoruz. Üstelik bu sadece Trump’a özel bir yöntem değil. Kendi ülkemizden başlayarak birçok liderde benzer motivasyonu gözlüyoruz.

Yine de bir soru daha var. Trump’ın yalan veya yanlış sözlerinden çok daha önemli bir soru. Söylediklerinin doğru olmadığı ortaya çıktığında, destekçileri Trump’ı neden terk etmiyor? McAdams’ın analizi şu sonuca varıyor: Trump için ‘hakikat’, anlık zaferin diğer adıdır. Uzun vadeli bir anlam, bir hikâye ya da tutarlılık aramaz; her şey, ‘o anı kazanmak’la ilgilidir. Daha da ilginci, destekçilerinin bu yalanlara gösterdiği hoşgörünün nedeni yalnızca kör bağlılık değildir. McAdams’a göre onlar Trump’ı sıradan bir ‘insan’ olarak görmez. Trump, onlar için bir kişi değil, bir ‘güç’tür; yarı tanrısal bir figürdür. Bu nedenle, insana özgü etik ölçüler onun için geçerli değildir. Bu durum, hakikat-sonrası dönemin en net tariflerinden biri: gerçek, artık insanın değil, gücün ölçüsüne göre eğilip bükülmektedir.

3.

Peki bu bu bulanık günlerin sonu nereye çıkabilir? Yirminci yüzyılın önde gelen düşünürlerinden Hannah Arendt, 1951’de yayımlanan ve düşünce tarihinin en önemli eserlerinden biri sayılan Totalitarizmin Kaynakları’nda (Arendt, 1951) şöyle diyordu:Totaliter yönetimin ideal öznesi, inanmış Nazi ya da inanmış komünist değildir; fakat olgu ile kurgu (yani deneyimin gerçekliği) ve doğru ile yanlış (yani düşüncenin ölçütleri) arasında kendileri için artık bir ayrımın var olmadığı insanlardır” (Arendt, 1951, s. 306).

Arendt burada, gerçeğin önemini yitirmesinden de öte bir tehlikeye işaret ediyordu. Gerçekle hayalin birbirine karışması, bu ayrımın artık önemsenmemesi, toplumları totaliter liderlerin eline düşürür, diyordu. Bu yalnızca geçmişe ait ya da siyasetle sınırlı bir mesele değil. Doğal olarak kendi zamanını anlatan Arendt’in uyarısı, bugünün de bir fotoğrafı. Toplumsal hayatın her alanına sinen ton, işte bu fotoğraftaki gri ve bulanık ton… Bu fotoğrafta, keskin çizgilerle hakikate yer yok. İnsanlar, bir liderin ağzından çıkan sözün doğruluğunu da o sözlerin nelere yol açabileceğini de umursamıyor. Amerikan yazar ve eleştirmen Michiko Kakutani de Hakikatin Ölümü (2019) isimli eserinde Arendt’in dünyasıyla bugünün dünyasını birleştirdiği satırlarda bu umursamazlıkla beraber yükselen yeni dinamiklerden bahsediyor:

Günümüz okuru adına korkutucu olan, Arendt’in geçmiş yüzyıl için kaleme aldığı bu sözlerin, günümüz siyasi ve kültürel durumunu tüyler ürpertici bir doğrulukla yansıtmasıdır. Bu, sahte haber ve yalanların, Rus trolleri tarafından endüstriyel boyutta üretilip dünyaya pompalandığı, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın [Trump] kendi ağzından ve Twitter hesabından hiç durmaksızın yayımlandığı, sosyal medya hesapları aracılığıyla tüm dünyaya ışık hızında yayıldığı bir ortamdır. Sadece kendilerininkine benzer görüşlerin girebildiği partizan gruplara ve balonlarına hapsolmuş insanlar, ortak hakikat algılarını ve sosyal/dini çizgiler arası iletişim kurabilme yeteneklerini yitirirken, milliyetçilik, kabilecilik, göç, sosyal değişime ilişkin korku ve farklı olana nefret bir kez daha yükselişe geçmiş durumdadır (Kakutani, 2019, s. 13).

4.

Kakutani’nin sıraladığı her bir unsur, üst üste eklenip çağımızı tanımlamakta en az ‘hakikat-sonrası’ kadar etkili olan, hakikatin erozyonundan beslenen ve nihayet onun daha da yıpranmasına yol açan bir fenomene dönüşüyor. Ona “kutuplaşma” diyoruz.

Kutuplaşma, genel anlamda, toplumdaki grupların arasındaki mesafenin artması; uçlara, kutuplara doğru savrularak aradaki uzaklığın büyümesi’ anlamına geliyor (Erdoğan ve Semerci, 2018, s. 7). Akademik literatürde farklı tanımları, farklı türleri var. Toplumda da farklı hâlleri var. Söz gelimi seçmenlerin ve partilerinin arasındaki siyasi mesafenin artmasıyla kendini belli eden siyasi kutuplaşma var. Ama bu fenomen bununla sınırlı değil. Farklı ideolojilerden insanların birbirinden ayrı yaşamayı tercih etmesiyle beliren mekânsal kutuplaşma da birçok yerde, birçok toplumda gözleniyor.

Kutuplaşma, beraberinde son yıllarda iyice popülerleşen bir eğilimi getiriyor: Kendi balonunda, kendi kabuğunda yaşamak. Belli bir dünyada yaşayanlar zaman içinde ya karşı tarafın söylediklerini tümden yalan/yanlış olarak kabul ediyorlar ya da zaten bu sözleri artık hiç duymuyorlar. Karşı tarafın iddiaları bir görünmezlik filtresine takılıyor. Bu da elbette grup aidiyetini ve kutup kimliğini pekiştiriyor.

Yine de “görmedim, duymadım, bilmiyorum” demek yetmiyor. Bilinçli veya bilinçsiz bir grupta var olmanın kendi kodları var ve o kodlar hakikatin sözlük tanımına pek uygun olmayabiliyor. Yanlış olduğu bile bile bir fikri savunmak, o fikri hiç sorgulamamak, karşı tarafın en haklı argümanları karşısında bile ikna olmamak…

Kutuplaşma için çok cazip olan tüm bu hâllerin hakikat kavramına karşı belirgin bir alerjisi var. Kutuplaşma siyasi ve ideolojik düzeyde yaşanıyor; akademik düzeyde inceleniyor ama nihayetinde kanlı canlı insanların pratik ettiği bir mesele bu. Tarif ederken sadece büyük harflerin kullanılmaması gereken bir mesele…

Söz gelimi Yale Üniversitesi’nden hukukçu ve psikolog Dan M. Kahan’ın, insanların kendi görüşlerinden vazgeçmekte neden zorlandığı sorusuyla yürüttüğü araştırma bu açıdan önemli (Kahan ve Peters, 2017).[1] Bulduğu sonuç da… Buna göre, eğitim seviyesi, IQ, hatta konuya dair bilgi birikimi fark etmiyor; insanlar, apaçık kanıtlar karşısında bile fikirlerini değiştirmekte direniyor. Kahan ve ekibi, bunun nedenini, bini aşkın Amerikalı üzerinde, onların matematik bilgi ve becerileriyle muhakeme yetilerinin ölçüldüğü bir dizi test yaptıktan sonra, ‘doğruyu savunmak değil, ait olduğu grubun dışına düşmeme motivasyonu’ olarak saptadı. Kahan, deneyinin sonuçlarından hareketle, insanların çoğu zaman gerçeğe değil, toplumsal konforlarına sadık kaldıklarını söylüyor. Bu durumda akıl yürütmenin amacı gerçeğe ulaşmaktan çıkıyor ve ‘tartışmayı kazanmak’la sınırlanıyor. Eğitim durumları ne olursa olsun, insanların önemli bir kısmı, karşılaştıkları bir bilgi ideolojilerine uymuyorsa, o bilgiyi göz ardı ediyor, hatta göz göre göre tam aksini savunuyor. Bir tür bile isteye aptallık ya da gönüllü cehalet…

Aynı ekip bir başka araştırmada da (Kahan, 2012) bu kendini aldatma hâlinin çok rasyonel bir gerekçeye dayandığını buldu. Bu gerekçe, sosyal statüden olma riski. Ya da doğrudan gruptan atılma korkusu… Kahan ve ekibi bu konuyu iklim değişikliği inkârcılığı üzerinden ölçtü. Gündelik hayatta her gün onlarca alanda başka örnek de yaşanıyor.  Yanılmanın bedeli sıfır, yalnız kalmanın bedeli ağır. Bu yüzden, iklim değişikliği hakkında bile insanlar, gerçeği değil, grubun konumunu savunmayı seçiyor. Kahan’a göre bu, duygusal değil, gayet rasyonel bir tercih. İklim meselesinin yerine istediğiniz ayrışmayı koyabilirsiniz: Siyaset, aşı karşıtlığı, din, kimlik, yaşam tarzı… “Biz ve onlar”ın tüm versiyonları aynı kökten besleniyor: Kutup dışında kalmama korkusu.

Kutuplaşmayı da besleyen en güçlü motivasyon belki bu: Bir yere ait olma, kabul görme, dışlanmama arzusu. Yani zekâ, ideolojik sadakatin önüne geçemiyor. Amerikalı gazeteci Ezra Klein’ın Why We’re Polarized isimli eserinde vurguladığı gibi:Siyaset, daha akıllı insanları daha çok aptallaştırabilir. İnsanlar doğru cevaba ulaşmak için değil, doğru olmasını istedikleri cevaba ulaşmak için akıl yürütüyorlar” (Klein, 2020, s. 91).

5.

İşin bir de ‘maruz kalmak’ kısmı var. Akıl yürütmek için bu da lazım. Hakikatin eğilip bükülmesini, istenen bilgi ekosisteminin şekillendirilmesini mümkün kılan tekniklerden biri de insanları belli haberlere, belli bilgilere belli bir keyfiyete maruz bırakmak. Peki bu nasıl oluyor? Onlarca yöntem var; biz birine burada bakalım.

South Carolina Üniversitesi’nden Medha Raj ile London Business School’dan Daniel Effron’un ortak araştırması (Effron ve Raj, 2020), ‘doğruluk halesi’ (truth halo) adı verilen bir olguyu ortaya koyuyor. Araştırmaya göre, bir bilginin yanlış olduğu bilinse dahi, onunla tekrar tekrar karşılaşmak, o bilgiye dair tanıdıklık hissi yaratıyor. Bu tanıdıklık, zihinde ‘doğru’ olduğu izlenimi bırakıyor ve ahlaki yargıları gevşetiyor. Dolayısıyla bireyler, sahte olduğunu bildikleri haberleri paylaşırken kendilerini daha az suçlu hissediyor; paylaşım eylemini etik açıdan daha az sorunlu algılıyorlar.

Başka bir deyişle, tekrar hem bilginin inandırıcılığını hem de vicdani meşruiyetini artırıyor. Yalanın gücü, içeriğinden değil, dolaşım sıklığından doğuyor. “Bu yalanları yayanlar nasıl rahat uyuyor?” sorusunun yanıtı bir ölçüde burada: Tekrar hem bilişsel hem de ahlaki bir anestezi etkisi yaratıyor.

Özellikle sosyal medya, bu stratejinin en büyük eylem sahası… ‘Hakikati’ kendi kullanımlarına uygun hâle getirmek isteyenlerin başvurdukları en sihirli formül işte bu: Tekrar, tekrar, tekrar… İnsanlara bunca görünen, bunca tekrarlanan bir şey yanlış olamaz dedirtinceye kadar tekrar.

6.

Tuhaf zamanların hâkim figürü Amerika’nın tuhaf başkanıyla bitirelim. İşte Trump da sıraladığım tüm bu unsurların hepsi ve fazlası var. Gerçekle uğraşmıyor, kutuplaşmayı köpürtüyor, gerçeği arayanlardansa grubun dışına düşmemeye çalışanlara prim veriyor, kendi işine gelen ve kendi şekillendirdiği savları hiç durmamacasına tekrarlıyor ve tüm bunları yaparken de kendine özgü bir dil kuruyor. Mükemmel bir karışım. Hakikati savunmayı giderek zorlaştıran bir karışım… Bu karışımlar çağımızı daha da tuhaflaştırıyor.

Kaynakça

Arendt, H. (2014). Totalitarizm (Totalitarizmin kaynakları – 3). (İ. Serin, Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları. (Özgün eser 1951 tarihlidir).

Bilgici, Y. (2022). Memlekette tuhaf zamanlar: Hakikat sonrasıyla geçen iki binli yıllarımız. İstanbul: Doğan Kitap.

Effron, D. A. ve Raj, M. (2020). Misinformation and morality: Encountering fake-news headlines makes them seem less unethical to publish and share. Psychological Science, 31(1), 75-87.

Erdoğan, E. ve Uyan Semerci, P. (2018). Fanusta diyaloglar: Türkiye’de kutuplaşmanın boyutları. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Kahan, D. M., ve Peters, E. (2017). Rumors of the ‘nonreplication’ of the ‘motivated numeracy effect’ are greatly exaggerated. Yale Law & Economics Research Paper No. 584. SSRN: https://ssrn.com/abstract=3026941.

Kahan, D. M. (2012, 23 Mart). The tragedy of the risk-perception commons: Culture conflict, rationality conflict, and climate change [Seminer konuşması]. Harvard Business School. 3 Kasım 2025 tarihinde, https://www.hbs.edu/faculty/research/seminars-conferences/Pages/event.aspx?num=249 adresinden alınmıştır.

Kakutani, M. (2019). Hakikatin ölümü: Trump çağında yalancılık sanatı. (C. Mizrahi, Çev.). İstanbul: Doğan Kitap. (Özgün eser 2018 tarihlidir).

Klein, E. (2020). Why we’re polarized. New York: Avid Reader Press / Simon & Schuster.

McAdams, D. P. (2020). The strange case of Donald J. Trump: A psychological reckoning. New York: Oxford University Press.

Yenal Bilgici, gazeteci ve yazar. Siyaset bilimi eğitimi aldı. 2000 yılında gazeteciliğe başladı. Nokta, Aktüel, Newsweek, GQ Türkiye, Habertürk ve Hürriyet’te çalıştı; yazılı ve görsel birçok başka mecrada yazdı çizdi anlattı. Siyaset, kültür, tarih üzerine röportajlar yaptı, yapmaya devam ediyor. Türkiye’de son dönemde yaşananları hakikat-sonrası çerçevesinde ele aldığı “Memlekette Tuhaf Zamanlar – Hakikat Sonrasıyla Geçen İki Binli Yıllarımız” isimli bir eser kaleme aldı. Oyuncu ve hekim Ercan Kesal, tarihçi İlber Ortaylı, psikiyatr Gülcan Özer, iktisatçı ve gurme Vedat Milor ile röportaj kitapları var.  ‘Eski Usul’ ve ‘Tuhaf Zamanlar’ isimli bloglarında yazıyor, Sıfır Sayı isimli podcast’inde konuşuyor.

[1] Kahan’ın benzer bir çalışması için: Kahan, D. M. (2013). Ideology, motivated reasoning, and cognitive reflection. Judgment and Decision Making, 8(4), 407-424.

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.