Tekinsiz Kavramı Üzerinden Kurak Günler’in Freudcu ve Lacancı Perspektiften İncelenmesi

Tekinsiz Kavramı Üzerinden Kurak Günler’in Freudcu ve Lacancı Perspektiften İncelenmesi

Bella Habip

Bella Habip

Bu makale, Freud’un tekinsiz (das Unheimliche) kavramını Emin Alper’in Kurak Günler filmi üzerinden ele almakta ve bu kavramı film metninin ve görsel yapısının içinde çalıştırmaktadır. Freud’un bireysel ruhsallığa özgü olarak tanımladığı tekinsizlik, Lacan’ın Gerçek, İmgesel ve Simgesel düzen kavramlarının ışığında toplumsal bir boyut kazanarak, kolektif bir bilinçdışının tezahür biçimine dönüşür. Kurak Günler, yalnızca karakterlerin içsel çatışmalarında değil, topluluğun ortak düşlemsel yapısında da tekinsiz olanın izlerini sürerken, izleyiciyi de bu tekinsiz toplumsal atmosferin yarattığı tedirgin edici belirsizlik duygusunun içine çeker.


Psikanaliz kavramlarını betimlemenin, somutlaştırmanın birçok yolu vardır. Pratiğimiz bizlere her gün bunu göstermektedir. Klinik gözlemlerimiz, analiz tedavileri ya da psikoterapötik tedavi ve görüşmeler, psikanaliz kavramlarının geçerliliğini ölçmek, özellikle de onları işler hale getirmek için elzemdir. Bu somutlaştırmanın bir diğer yolu Freud’un da vurguladığı gibi edebiyat ve genel olarak da sanattan geçer. Sinema sanatının özellikle burada ayrı bir yeri vardır. Hareketli imgeler, senaryolaştırma, filmin çekildiği alanlar, oyuncuların sahneleme biçimi bizi doğrudan o dünyanın içine çeker ve film boyunca sadece başka bir hayatı izlemeyiz ama aynı zamanda ona bilfiil dâhil olarak yaşarız da. Bu yaşantı bize sık sık gündelik hayatta üzerinde fazla durmadığımız, hatta görmezden geldiğimiz kimi duygu ve düşüncelerle, duygulanımlarla karşılaşma olanağı sağlar. Bunlar bizde şaşkınlık, irkilme, sorgulama, şüphe gibi duygulanımlar yaratır ve bu duygulanımların üzerinde düşünmemizi sağlayarak yeni kavrayışlara doğru bizi sevk eder. Bu bağlamda Emin Alper’in Kurak Günler filmi Freud’un ünlü Das Unheimliche kavramını daha yakından incelemeye değer kılmakta.

Das Unheimliche

Öncelikle Das Unheimliche’nin tercümesini ele alalım. Heimlich Almanca’da aynı zamanda ev, yuva, memleket, tanıdık iken başındaki ‘Un’ olumsuzluk ekiyle tüm bu sıfatların tam aksine işaret eder. Yani terim kelimesi kelimesine ‘tanıdık olmayan’ anlamına gelir. Tanıdıklık hali kelimenin içinde mevcuttur sadece olumsuzlanmıştır. Bu da terimin Freud’un bu ünlü makalesinde[i] belirttiği gibi bir zamanlar tanıdık olan bir şeyin sonradan yabancılaşması hatta ürkütmesi anlamına gelir.

İtalyan ünlü deyişinin ‘Traduttore, traditore’nin (Çevirmen Haindir) de kısaca belirttiği gibi çeviri işi aynı zamanda ihaneti de içerir kaçınılmaz olarak; ne de olsa her dil Almancadaki bu sözcüğün içerdiği anlam yelpazesinin bir boyutunu, bir diğer dil de bir başka boyutunu öne çıkarabilir. Fransızcadaki İnquiétante étrangeté bir tür tuhaflığı, yabancılığı ya da garipliğin yarattığı endişeyi öne çıkarırken, İngilizcedeki Uncanny terimi ise tekinsizliği, tuhaflığı öne çıkarıyor. Türkçede de Tekinsiz terimi kullanılırken tıpkı diğer iki dilde olduğu gibi Freud’un vurguladığı tanıdık/yabancı ikilemi maalesef ortadan kalkıyor. Bu anlam kaybını vurgulamakta fayda var zira Freud aynı metinde tekinsizliğin çok özel bir korku olduğunu ileri sürer. Bu korku bir zamanlar tanıdık olan bir şeyin aniden yabancılaşması karşısında afallayan kişinin yaşadığı korkuyla karışık bir sarsıntıdır. Türkçede bu korkuya belki bir tür ürperme diyebiliriz. Tam bir korkudan söz edilemez zira böyle bir duruma maruz kalan kişi henüz bir kafa karışıklığı içindedir. Yaşadığı sarsıntıya anlam veremez. Tedirgindir ama yine de kaygılı bir durumdadır. Kaygı da unutmayalım bastırılan bir unsura işaret eder, tıpkı nevrotik kaygının işaret ettiği şekilde tanıdık olan bir şeyin unutulup tersine çevrildiği zamandır bu. Freud “Un” ön takısıyla değillenen şeyin, daha önce tanıdık olduğunu, sonradan unutulduğunu, unutma sonrası aniden karşımıza çıkmasıyla yaşanılan kaygılı bir afallamadan söz eder.

Freud (1919) bu durum için sık sık yaptığı gibi kendi yaşantısından iki örnek verir. Birincisi trende seyahat esnasında gerçekleşir. Gece vaktidir ve Freud yalnız seyahat etmektedir. Kompartımandaki pencere camı yansıtıcı özelliktedir. Freud yerinden kalkıp cama doğru yöneldiğinde birdenbire karşısında bir adam görür. Bu durum onu irkiltir. Ancak hemen sonra gördüğü adamın kendisinin bir yansıması olduğunu fark eder. Tanıdık bir şey, yani bedeninin imgesi aniden kendisine yabancı gibi gözükmüştür: ‘Kendi yüzüm bana yabancı ve düşmanca gelmişti’ der.  Tekinsizlik kendinde ama kendine yabancı olanla karşılaşmak deneyimi olarak da ifade edilebilir. Freud’un nevroz kuramı da önemli ölçüde bu önermeyi içerir.

Bir ikinci örnekte de Freud (1919) İtalya’ya yaptığı bir seyahatten söz eder. Şehirde dolaşırken bir anda yönünü kaybeder ve dar, labirent gibi sokaklara girer. Yönünü bulmaya çalışırken fark etmeden defalarca, art arda aynı sokaklara geri döndüğünü anlar. Bu sokaklar, kentteki eski Yahudi mahallesine aittir. Her dönüşünde, aynı evleri, aynı görüntüleri görür ve bu durum onu çok rahatsız eder. Yolunu bulduğunda ise büyük bir rahatlama hisseder. Bu olayı tekinsizlik kavramıyla ilişkilendiren Freud, kaçışı olmayan bir labirent hissi veren çıkmaz sokakların bu durumun müsebbibi olduğunu ileri sürer. Defalarca aynı yere dönmenin tekinsizlik hissini yarattığına değinen Freud’a göre bu tekrarlamanın kaynağı bastırılmış bir kaygının ya da suçluluğun (örneğin burada belki kendi Yahudi kimliğiyle ilgili karmaşık duyguların) geri dönmesidir: Freud burada kendi çocukluğuna mı geri dönmektedir? Ne de olsa yollar onu dairesel bir şekilde oraya sürüklemektedir. Metinde Freud kendi kendini analiz etmeye girişmez ama makalenin devamında yaptığı analizlerde tekrarlama duygusunu bilinçdışının işleyişiyle, tekrarlama zorlantısıyla bağlantılandırır. Çocukluk anılarının geri dönüşünün nevrozlardaki başat etkisini göstermek onun kuramının yapıtaşlarından biridir. Bastırılanın geri dönüşünün yarattığı tekinsiz duygu beden duyumlarında da hissedilecektir.

Bu her iki örnekte karşımıza çıkan ortak tema başta kişinin kontrolünü ve yönünü kaybetmesiyle bir tür yabancılaşmanın yarattığı tedirginliktir. Tekrarlar bilinçdışının bastırılmış ama her an ortaya çıkmaya hazır oluş durumuna işaret eder. Kişi sanki ‘Bu ben miyim’ sorusunu sormaktadır. Bilinçdışının ortaya çıkardığı malzemeler karşısında kişinin duyduğu tedirginlik bu tekinsizliğe işaret eder. Kişinin içinde başka bir kişi varsa burada bir tür ikizlik de söz konusudur: ‘Benim gibi başka biri midir bu kişi?’. Bu soru da doğrudan narsisizme, bir tür ikizlik düşlemine de işaret eder. Bu düşlemde Otto Rank’a da gönderme yapan Freud(1919), bir öteki benin, ölüme karşı varoluşun bir garantisi olduğunun altını çizer. Yaşam ve ölüm mücadelesini yansıtan bu bilinçdışı içerik de kendini gösterip saklandığı yerden ortaya çıkmıştır. Tabii bu yazının gereği Freud’un bunu etraflıca temellendirmesi meselesini bir kenara bırakıp tekinsizlik duygusuna odaklanmak gerekirse, tanıdık olan ama artık tanınamayan yani ev gibi görünen ama artık bir sığınak olmayan, aksine tehdit üreten bir iklimden söz edebiliriz. İşte bu tekinsiz duygu Kurak Günler filmini bütünüyle teslim alır.

Kurak Günler’ deki Tekinsizlik

Film Anadolu’nun bir kasabasında cereyan eden hukuksuzluğu, gerçeklerin örtbas edilmesinin, bastırılmasının, hem coğrafya üzerinde (obruklar) hem genel ahlak (yozlaşma) üzerindeki etkisini incelerken, yani düpedüz, üstelik de yabancısı olmadığımız siyasi bir gerçeklikten söz ederken izleyici üzerindeki tedirgin edici, yer yer de sorgulayıcı ve yabancılaştırıcılığı gözümüze çarpar. Bu etki filmin bize sunduğu çeşitli görselliklerin, akışın, senaryonun içinde mevcuttur. Bu bir korku filmi değildir, bir polisiye de değildir, siyasi bir filmdir. Ama siyasetin düz gerçekliğinin dolambaçlı, çoğu zaman ürkütücü yansımalarının neredeyse psikolojik betimlemesinin hâkim olduğu bir filmdir de. Filmi bir kategori içine dâhil edememek sanki bu tekinsiz unsurun bir yansıması gibidir.

Şimdi adım adım filmi inceleyelim.

Film muhteşem bir Obruk sahnesiyle açılır. Obruğun kıyısında kasabaya yeni atanan genç savcı Emre ile kasabanın eskisi hâkime hanım Zeynep sohbet etmektedir. Mesafeli mesleki bir karşılaşma olduğu aşikâr olan bu sohbette genç savcı hâkime hanıma içini döker. Genç savcı, kasabanın belediye başkanının yemek davetini sürekli geri çevirdiğini ve bu durumun onun canını sıktığını ifade eder. Hâkime Zeynep gayet rahat bir üslupla bu tür yakınlaşmaların küçük yerlerde olağan olduğunu ve savcıya karşı hissettirilen sosyal baskıyı sıradanlaştırarak, -oysa arka planda su sorunu yüzünden ihtilaflı bir durum vardır- “Burası küçük yer Savcı Bey, burada böyle şeyler normal karşılanır” der. Aynı önemsizleştirme ya da sıradanlaştırmayı akabindeki bir ikinci sahnede de gözlemleyebiliriz. Kasabanın diş hekimi Kemal ve avukatı Şahin savcının makamına geleneksel bir hoş geldin ziyaretinde bulunurlar. Orada geçen diyalog da iki farklı kültürün, iki farklı dünya görüşünün ve aynı zamanda iki mevzilenmiş, üstü örtülü husumet taşıyan tarafların karşılaşmasıdır. Tedirginlik havadadır. Genç savcı üstüne tam oturmayan bir otorite giysisinin içinde seyirciye tam bir olmamışlık izlenimi verir. Ne de olsa karşısında iki çakal vardır. Mamafih sadece savcının gençliği, kentli olması ve deneyimsizliği değildir bu olmamışlık hissini yaratan. Savcının bu kadar katı olmasını gerektirecek nedir diye merak ederiz ama hafifçe de geriliriz. Bu gerilmemizin nedeni muhtemelen savcının kibirli duruşuyla alakalı olabilir. Tartışılan konu halkın yaban domuzlarını kasabanın ta içinde avlamasıdır. Şenlik havası verilmek istenen bu avlanmada çoluk çocuk, yaralı ve yol boyunca kanayan yaban domuzunu kovalamakta, kasabalı havaya ateş etmekte, arabalar kornalarıyla etrafı harekete geçirmektedir. Yollardaki kanlar, havaya açılan ateşle birlikte seyircide bir dehşet duygusu uyandırır. Diş hekimi olayı basitleştirir “millete eğlence lazım” deyiverir. Avukat durumu toparlamak ister ve domuzlara ateş edilmediğini, havaya ateş edildiğini ileri sürerek durumu basitleştirir. Savcının “meskûn mahalde havaya ateş etmenin yasak olduğunu” avukata hatırlatması ve konunun basit bir “şamata, eğlence” olmadığını vurgulamasına rağmen, “ortada büyütülecek bir şey yok” inkârı süregider. Savcı külyutmaz havasını devam ettirir ve bu sözüm ona eğlenceyi iğrençlik olarak tanımlar. İki taraf artık karşı karşıyadır, avukatla diş hekimi geri adım atarlar ve “bizim o olaydan haberimiz yok” deyiverirler.

Bir sonraki sahne savcının gölette yüzmeye gitmesiyle devam eder. Bomboş, çorak bir havzayla çevrelenen gölette yüzen savcının mayolu bedeni ön plandadır ve bu yakın çekimde tedirginliğimiz artar. Bir önceki eril şiddet içerikli domuz avından sonra bu boş ve vahşi doğa içinde, Moda plajında yüzer edasıyla serinleyen savcının görüntüsü bir motosiklet sesine karışır. Gelen Yanıklar’ın Sesi gazetesinin sahibi gazeteci Murat Karakoç’tur. Savcının çıplak bedenin üstünde gezinen kamera akabinde gazetecinin bu bedene yan bakışı, erotik bir anıştırmaya yol açar. Su davası, daha önceki savcının apar topar kasabayı terk etmesi ve terk etmeden önce zehirlenme tehdidine dair söylediklerini Emre’ye aktaran Murat bu karşılaşmanın tedirgin edici havasını artırır. Obrukların oluşmasındaki bilimsel inceleme sonucunda mahkemeye sunulması gereken rapor hasıraltı edilmiştir ve hâlihazırdaki belediye yönetimi bu soruna el atmaktan uzak olup, gerçekleri halktan gizlemektedir.

Tekinsiz sahne

Filmin Unheimlich sahnesine adım atıyoruz. Belediye başkanının evindeki rakılı akşam yemeğinde savcı Emre ve sürpriz konuk avukat Şahin birliktedirler. Atmosfer karanlık ve yine tedirgin edicidir. Kasabadaki su sorununu basitleştiren başkan konuşurken avukat Şahin’in savcıyı süzmesi gözümüzden kaçmaz. Genç savcı lavaboyu kullanırken kapının anahtar deliğindeki birkaç saniyelik gözetlemeci bir bakışın görüntüsü de atmosferdeki tekinsizliğe katkıda bulunur. Başkanın aceleyle sofradan ayrılmasıyla savcı ve avukatın baş başa kalmaları bu tekinsizliği artırır; arkada merdiven başında belli belirsiz bir gölgenin varlığı da tedirgin edicidir. Kurtla Kırmızı Başlıklı Kız’ın karşılaşmasına benzer bir tedirginliktir bu. Tekinsizlik avukatın kasabanın su sorununa istinaden savcının duş alma konusundaki kısıtlılığına işaret ederek evin su sorunun bir depoyla halledilmiş olduğunu, dolayısıyla savcı beyin banyoya girip duş alabileceği konusunda telkinleriyle zirve yapar. Resmiyetten uzak bu “sulu” teklif yozlaşmanın basite indirgenmesine, sıradanlaştırılmasına ışık tutar. Orada gözlemlediğimiz, bir Cumhuriyet savcısı ile bir Belediye başkanının ve onun avukat oğlunun düzenlediği bir hoş geldin nezaket davetinden çok üç kasabalı erkeğin gündelik buluşmalarına benzer, karılarını çekiştirdikleri sıradan bir buluşmadır. Avukat “resmiyeti bırakalım” havasındadır: sınırlar ve onların getirdiği kısıtlamalar inkâr edilmekte, hatta onlarla alay edilmektedir. Ortamın ciddiyeti masaya diş hekiminin bir fasıl heyeti ile zuhur etmesiyle büsbütün bozulur. Rakı kadehleri tokuşturulur.

Rakının da etkisiyle muhabbet koyulaşır. Savcıya bir yaban domuzu avı izlettirilir. Vahşi kovalamaca, avın vurulduğu sırada yükselen naralar, eşlik eden patırtılı müzikle savcımız havaya giriverir. Homofobi, yasaları önemsizleştirme gibi unsurlar filmin tekinsiz temaları olarak ön plandadır. Yasaların temsil ettiği, adalet, güç, devlet alaşağı edilerek, bir anlamda hadım edilmiştir. Boşalan bardaklar doldurulur. Senli benli ortam savcının kendini toplamasıyla gerilir. Gerginliğin üstüne saz ekibi hızır gibi yetişir. Dansöz Pekmez’in eşliğinde davullu ve zurnalı eğlence başlar; savcının midesi bulanır ve kusmaya başlar. Savcı pek kendinde değildir. Dişçi onu bir kanepeye yatırır. Savcı orada sızıp kalır. Sonraki sahnede savcın sabah kendi yatağında uyanır. Filmin geri kalanı savcının bölük pörçük hatırladığı o gece ile ilgilidir. İzleyici de bu hatırlama sürecine adım adım eşlik eder. Kasabanın bastırılan gerçekleri gibi unutma/hatırlama ikilemindeki bastırma unsuru, bireysel düzlemde de ortaya çıkar. Buradaki unutma ve sonradan hatırlanalar ya da Savcı Emre’ye hatırlatılanlar tekinsiz unsurun başında gelir.

Pekmez’e Kim Tecavüz Etti?

Ertesi gün kasabanın içinde bir çingene mahallesi olduğunu ve bu mahallede yaşayan bir önceki çalgılı gecenin dansözü Pekmez’in tecavüze uğradığını öğreniriz. Pekmez önceden iki kez daha tecavüze uğramıştır ve bu tecavüzden bir çocuk sahibi olmuş, babası buna isyan etmektedir. Savcı Pekmez’i ziyaret ettikten sonra yasal süreci başlatır; semen örnekleri alınır ve bu arada o gecenin organizatörü avukat Şahin’in gözaltına alınması talimatı verilir. Filmde hızlıca Pekmez’le baş başa görüşürken savcıyı görürüz ama görüşmenin içeriğine vakıf olamayız. Savcının net bir şekilde hatırlayamadığı o içkili gece gibi izleyicinin muhakemesinde de bir boşluk, bir eksiklik hâsıl olur. Savcı bu karara nasıl varmıştır bilemeyiz. Kibir mi ona bu kararı verdirtmiştir? Örneğin o gece birlikte olduğu kişileri hiç sorguya almaz. Pekmez de herhangi bir isim vermemiştir.

Nitekim avukatla olan ifade alma sürecinde bu hafıza kaybına vurgu yapılır: avukat Şahin “Ne yaptıysak hep birlikte yaptık” diyerek savcının içine kurt düşürür. İzleyici olarak yine ikilemdeyiz. Savcının bu söz karşısında yaşadığı şaşkınlıktan onun gerçekten o geceye dair bihaber oluşunu anlarız. Mamafih Pekmez’le olan baş başa görüşmesine neden tanık olmamaktayız? Pekmez’in yarı uykulu ve hezeyanlı haliyle Savcı Emre’nin bir an için o geceye gittiğini ve içindeki sorgulama sürecini susturma gayreti içinde olduğu düşünülebilir mi? Nitekim o günün akşamında, malum geceye dair bir aydınlanma sahnesine tanık oluruz. Gazeteci Murat Savcı Emre’yi evinde ziyaret eder ve o gece geç saatlerde savcının onun kapısı önünde ağlarken bulduğunu ve onu kendi evine aldığını, soyduğunu ve kendine gelmesi için banyoya soktuğunu söyler. Savcı hayretler içinde dinlerken bir ara hafifçe baş sallaması ve duyduğu rahatsızlıktan yola çıkarak hatırlama sürecinin başladığını anlarız. Hatta bu iki erkek arasında muhtemel erotik bir karşılaşma olduğunu da düşünmeye başlarız. Gazeteci Murat Savcı’nın içkisine hap atıldığını ileri sürer ve bu amnezinin bununla ilintili olduğunu ima eder ve onu rahatlatır. Bir sonraki sahnede de Emre isimsiz cinsel içerikli bir video mesajı alır. Murat’ın eşcinselliğine gönderme yapan bir mesajdır bu. Savcı hatırlamaya devam eder. Murat’ın evindeki kusma sahnesi ve banyo kapısı önündeki direnişi, bu iki erkek arasındaki muhtemel bir cinsel karşılaşmayı anıştırır.

Suç mahali incelemesi esnasındaki sahnede Emre yerde kendi kalemini bulur ve gizlice onu cebine atar. Akabinde bir sahneyi daha hatırlar. Âlem gecesi sızıp uyurken, Avukat Şahin onu uyandırmıştı. Savcı ayağa kalkmıştı; Pekmez’le Dişçi yarı çıplak vaziyette oynuyorlardı. İzleyici bu sahneyi hatırlayan savcının bakışındaki dehşeti izler. ‘Yoksa Tecavüzcü o mudur’ sorusunu sordurtan bu bakışı görünce biz de şaşırırız ve tıpkı savcının yaşadığına benzeyen bir ruhsal süreç bize de sirayet eder. Savcıya bu eylemi yakıştıramayız ama sorgulama içimizde belirgin olmaya başlar. Savcı aslında başka biri midir? ‘Alkolün etkisiyle’ tecavüze o da girişmiş midir? Tekinsizlik izleyicide süregiden bir duygudur.

Bu sorgulamayı yapmak için izleyici olarak başvurduğumuz anı parçacıkları tabii yetersizdir. Bir boşluk vardır. Savcının o tuhaf bakışla sızdığı yerden kalkıp ortada oynayan üçlüye katılma hamlesi elimizdeki son karedir. Tabii kendisinin o mekânda düşürdüğü dolma kalemini gizlice cebine attığı görüntü de aklımızdan çıkmaz. Bu bir suçluluk refleksi midir, yoksa suçlanma korkusu mudur, bilemeyiz. Zihnimizdeki tüm bu gidiş gelişler onunkine paralel bir şekilde ilerlemekte, parçaları bir araya getirmeye çalışmaktayız. Bir sonraki sahnede de Savcı’nın Pekmez’i bu sefer hastane dışında, savcılık makamında sorgusuna şahit oluruz. Savcı ile baş başa kalan Pekmez odadan çıkmaya çalışır ve konuşmak istemez. Savcının şu sözleri ile irkiliriz: “Pekmez korkma benden, korkacak bir şey yok değil mi?”; bunu söylerken telkin ve onaylanma talebinin baskısı şüphelerimizi daha da artırır. Filmin akışı Savcı Emre’nin de içine kurt düştüğü düşüncesini bize yansıtır. Bir sonraki sahnede Savcının gecenin bir saatinde suç mahallini yeniden el lambasıyla incelemekte olduğunu görürüz; belleğini tazeleyecek ipuçları mı aramaktadır yoksa olası bir suçlanmaya mahal vermemek için delilleri karartmak mı istemektedir? Yani aynı minvalde bu arayışı sürdürürken yolda rastladığı gazeteci Murat’a sorduğu sorular da bu arayışa tanıklık ederler. “Sizce Pekmez’e onlar mı tecavüz etti?”, “Giyinik miydim?” gibi soruların akabinde anı parçacıkları üşüşür. O gece Pekmez’le birlikte olan kişiyi görmüş ve inlemeleri duymuştur. Diğer bir anı parçacığı ise gazeteci Murat’la birlikte duşa girdiği sahnedir. O geceye dair anı parçacıkları gelmeye devam eder. Gazeteci Murat’la karşılıklı atıştıkları ve göldeki boğuşma esnasındaki anı parçacıkları geri gelir. O geceye dair, belli belirsiz Pekmez’le yaşanan bir yakınlaşma sahnesi belirir; ardından Murat’ın evindeki duş sahnesi ve banyo kapısının zorlanmasının hemen sonrasındaki kısa karşılaşma anı gözlerimizin önünden gelip geçer. Savcı Emre’nin araba aynasında boynundaki izleri incelemesi onun şüphelerini doğrular niteliktedir. Murat’ın söyledikleri onun geceyi önce Murat’ın evinde sonra kendi evinde geçirdiği konusundaki telkinleri onu rahatlatsa da yine de huzursuzdur.

Seçimlerden Sonra

Seçimler olur ve yine eski başkan seçilir. Kasabada coşkulu kutlamalar yine silah ve korna sesleri eşliğindedir. Gazeteci Murat’ın evi kurşunlanır. Silahla kutlayanlar için tutuklama emri verse de durum, Savcı için giderek daha tedirgin edici bir hâl almaya başlar. Biraz önce de Hâkime Zeynep’in ziyareti ve getirdiği haber bu tedirginliği artıracak niteliktedir: Semen sonuçları gelmiş Dişçi ve Avukat salıverilmiştir. Hâkime Emre’ye hâlihazırdaki seçim sonuçlarıyla yeni bir sayfa açmasını ve tutumunu değiştirmesini salık verir. Laf arasında savcının kendisinin de DNA testine tabi olmadığını söyleyiverir. Bu bir tehdit midir? Bariz bir olgu mudur? Yine durup düşünmeye başlarız.

Kasabadaki silah patlamaları eşliğindeki kutlamalar Savcı Emre için daha tekinsiz bir hal almaya başlar. Tavan arasından gelen tıkırtılar ve fare ciyaklamaları bu tedirgin edici atmosfere hâkim olur. Kendi evi güvenilir değildir. Kelimesi kelimesine Unheimlich’tir. Daha da ürkütücü olan ise kasabadaki yağmalama hareketleridir. Pekmez’in ailesinin evi ateşe verilir, ne de olsa Pekmez’in babası yasal süreci başlatmıştır. Gazeteci Murat’ın gazetesi basılır ve içerideki evraklar ateşe atılır. Murat ve Emre’nin etrafları niyeti belli olmayan bu sefer sessiz bir kalabalıkla çevrilir. Jandarmaya, takviye kuvvete başvurulur onlar da gelmekte gecikirler. Güruh taş ve sopalarla evi kuşatıp saldırmaya başlarlar. Hâkime ile olan telefon görüşmesinde Emre’nin gözaltına alınacağını, zira Pekmez’in bir tek Emre’yi teşhis ettiğini öğreniriz. Gerçek bu mudur? Yoksa çarpıtılmakta mıdır? Yine bir ikilemdeyiz.

Gerilim müziği eşliğinde Emre ve Murat evden soğukkanlı ama temkinli bir şekilde, kalabalığın içinden geçerek arabalarına binerler.  Yine yüksek gerilimli bir takip başlar. Takip obruğun kıyısında son bulur.

Bu obrukların sadece oluşmalarının siyasi bağlamı değil, görüntüleri de tekinsizliğin temsili gibidir. Film gündüz vakti muhteşem bir obruk sahnesiyle başlamıştı. Filmin sonu da obruğun kıyısında gece vakti gerçekleşir. Obruğa birisinin düşüp düşmediği korkusu, kendini içine çeken o tehlikeli boşluğun yarattığı dehşetle tekinsizlik doruktadır ve bu tekinsiz atmosferde film sona erer.

Gerçek, İmgesel ve Simgesel. Lacancı Perspektif

Burada Freudcu yaklaşımın yanında Lacancı bir perspektifle de farklı bir okuma yapmak mümkün. Şimdiye kadar tekinsizliği incelerken Freudcu bakış açısı bastırılmışın geri dönüşü olgusunu ön planda tutuyordu. Su probleminin askıda bırakılması, Emre’nin o geceye dair unuttuğu anıları gibi karşımıza çıkan bastırılan unsurlar, yani bilinçten uzaklaştırılan unsurlar, aynı zamanda şimdiye kadar hiç dile gelmemiş, simgeleşmemiş, anlama kavuşmamış unsurlardır. Tıpkı obruklar gibi Emre’nin zihninde de boşluklar vardır. Su probleminin kaynağına inen bilimsel raporların hasıraltı edilmesi ve bunun halktan gizlenmesi Lacancı perspektifte sorunu “Gerçek” konumunda tutar. Lacan’a (1964) göre “Gerçek” (Le Réél) hiçbir zaman simgeleştirilemeyen, dile dökülmeyen öğelerden oluşur. ‘Gerçek imkânsız olandır, sözle anlatılamaz’ (Le Reél c’est l’impossible, l’ineffable)(s.167). Obruklar bu açıdan yer altında bastırılmış olanın birdenbire, habersizce boşluk olarak geri dönüşüdür. Obruklar yer altı sularının çekilmesiyle sürekli genişleyen, yutucu ve ne zaman patlak vereceği bilinmeyen jeolojik bir tehdittir. Bu haliyle tekinsizliği yaratır çünkü bildik mekânın içinde, tanıdık olanın ortasında beklenmedik bir şekilde ortaya çıkarlar. Filmdeki kasaba da dışarıdan bakıldığında belediye başkanıyla, Cumhuriyet savcısıyla düzenli bir yerdir ama obruklar gibi altı boştur: Yolsuzluk, suç, homofobi ve cezasızlıkla delik deşik edilmiştir. Obruklar bastırılan doğal ve etik gerçeklerin simgesel düzeni delmesini temsil eder. Bu da izleyicide derin bir tekinsizlik hissi yaratır zira toprağın altı, ya da metaforik olarak bilinçdışı tehlikeli bir hale gelmiştir.  Lacan’ın kuramında “Simgesel” (Le Symbolique), hukuk, ahlak, norm ve yasaları, dili ve toplumsal rolleri içerir. Bunlar bizim evimizdir: Heimlich’tir. Ya da bütün bu normlar sayesinde yaşadığımız dünyayı tanıdık bir hale dönüştürüp onu evimiz haline getirebiliriz. Savcı yasayı uygulayan olarak simgesel düzenin temsilcisidir. Ancak kasabada simgesel yapının aslında çürümüş olduğu görülür: yerel medya, belediye başkanı, emniyet, halk hepsi yozlaşmış bir “sözde yasa” etrafında döner. Bu düzen işlevini yitirmiş savcıyı da işlevsiz hale getirmiştir. Emre’nin yasaların uygulayıcısı olmasına dayalı aşırı güveni, hayali güveni, onun kibrinin tezahürü olabilir mi? Bu da bizi benliği hayali düzlemde bütün ve tam olarak algılayan bir yapıya, yani yanılsama içeren yapıya Lacan’ın İmgesel’ine götürür. Kısa sürede Emre’de bu yanılsamanın da çöktüğüne tanık oluruz. Artık ne yasaları işletebilir ne de yasalar tarafından korunabilir hâle gelmiştir. Gerçek’le, konuşulmayan ve simgeleşmemiş olanla karşılaşma Emre’de travma yaratıcı bir etki bırakır kaçınılmaz olarak. Hukukun işlemediğini fark etmesiyle başlayan ve sistemin, semen sonuçlarını kullanarak hukuku kendisine karşı bir silah çevirdiğini görmesiyle devam eden süreçte, Emre adım adım kendi bütünlüğünün tehdit altında olduğunu hisseder. Gerçekle karşılaşmanın, gerçeğin görünür olduğu an linç sahnesidir. Simgeselin iflas ettiği bu sahnede seyirci de tekinsizlikle yüzleşir.

Sonuç Yerine…

Tekinsiz, Çağımızın Hastalığı Belirsizlikle Mi Buluşuyor?

Kurak Günler tekinsizliği hem bireysel hem de kolektif düzlemde inşa eder. Bastırılmış olan sadece cinsellik ve travma değildir; aynı zamanda toplumun görmezden geldiği suçlar, siyasi yozlaşma, kadına şiddet, fallusun iktidarı ve adaletin yitimi de bu bastırılmışın parçalarıdır. Gerçek burada Freud’un Tekinsizlik kavramıyla örtüşür. Seyirci Emre’nin zihnini ara ara ziyaret eden ürkütücü fragmanlarda olduğu gibi anlatının kırılmalarında, cinsel arzunun belirsizliğinde, hakikatin, anlamın kayıp gitmesinde tekinsizliği sadece hissetmez, onları bizzat yaşar da.

Seyirciyi temsilin sınırlarında gezdiren, bilinçdışının toplumsal düzeydeki tezahürlerine doğru tekinsiz bir yolculuğa çeken Kurak Günler filmi yalnızca siyasal, toplumsal bir eleştiri sunmakla kalmaz. Film aynı zamanda psikanalitik düzlemde bastırılmış olanın nasıl geri döndüğünü ve nasıl tekinsizlik yarattığını, simgesel düzenin nasıl çöktüğünü, öznenin bu çökmenin ortasında nasıl yarıldığını gösteren karanlık bir alegoriye dönüşür. Film boyunca görülen obruklar sadece fiziksel yarıklar değil simgesel düzlemin taşıyamadığı ve bu nedenle yüzeye sızan arzuların, suçların ve hakikatlerin temsilidir. Bu yarıklar, Lacan’ın Gerçek dediği alanın yani temsil edilemeyenin, simgeleştirilemeyenin kasabanın toprağını olduğu kadar ruhunu da, ahlak ve etiğini de delik deşik ettiğini gösterir.

Unheimliche kavramı böylece Lacan’ın da Gerçek, İmgesel ve Simgesel kavramlarıyla birlikte yalnızca bireysel bilinçdışının değil aynı zamanda toplumsal, ya da topluluğa özgü bir bilinçdışının yankısı değil midir? Bastırılan ya da simgeleştirilemeyen her hakikat geri döndüğünde yalnızca tedirginlik değil aynı zamanda ontolojik bir belirsizlik de yaratmaz mı? Gerçekliğin yerini kurmaca aldığında hem birey hem toplum kendi aynasında yabancılaşmaz mı? Kurak Günler bastırılmış, susturulmuş hakikatlerin kıyısında salınan bir bilinçdışının anlatısı olarak okunamaz mı?

Kaynakça

Çatay, K., Öperli,N. (Yapımcı), Alper, E. (Yönetmen). (2022). Kurak Günler. [Film]. Türkiye.

Freud, S. (1996). Tekinsiz. (E. Kapkın, Çev.) Sanat ve edebiyat üstüne içinde, (s.321-359.) İstanbul: Kabalcı Yayınları. (Özgün eser 1919 tarihlidir.)

Lacan, J. (1964) Le Séminaire, livreXI: Les quatres concepts fondamentaux de la paychanalyse, Seuil, 1973.

Bella Habip, Eğitim psikanalisti ve süpervizörü. Paris Psikanaliz Cemiyeti (SPP) üyesi ve Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) üyesidir. Fransa’da Grenoble Üniversitesi’nde Psikoloji lisansı ve Klinik Psikoloji yüksek lisansını tamamlamıştır. İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma Geliştirme Derneği (Psike İstanbul, 2003) kurucu üyesi ve ilk başkanıdır. 2023 yılından beri Etik kurul başkanlığını yürütmektedir. Uluslararası Psikanaliz Dergisi’nin (The International Journal of Psychoanalysis) Avrupa Yayın Kurulu’nun eski üyesi, aynı derginin Sel Yayınlarından yayımlanan Yıllığı’nın 2009-2013 yılları arasında Türkiye ilk editörü ve 2013-2025 yılları arasında yayın kurulu üyeliğini sürdürmüştür. Psikanalizin İçinden (2007, Yapı Kredi Yayınları, 5.baskı 2018), Kuram ile Klinik Buluşunca (Yapı Kredi Yayınları, 2012, 3.baskı), Kültür ve Psikanaliz, Yapı Kredi Yayınları, 2019. 3.baskı 2025) ve Psikanalitik İncelemeler ( Yapı Kredi Yayınları, 2024) isimli dört kitabı ve 1996 yılından beri Cogito, Defter, Tarih ve Toplum, Doğu-Batı, İstanbul Art News Edebiyat, K24, Psikanalizin Dili, gibi dergilerde yayımlanmış makale, çeviri ve söyleşileri vardır. Bazı makaleleri yurtdışında yayımlanmıştır. Bunlardan en sonuncusu “Trivialising a Traumatic Memory of the Holocaust. The Documentary The Pageant” The International Journal of Psychoanalysis, Volume 104, Issue 2, Mart 2023 tarihlidir.

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.