Tabağımda Üç Pirinç Tanesi

Ahmed Arif Üzerine

Esra M. Dedik

Esra M. Dedik *

Mart 2023’te Psikanalizin Dili e-dergisinin yeni sayısının konusu “100. yılında Ego ve İd ve 100. yılında Türkiye” olarak duyurulmuştu. Türkiye o sırada tarihinin en büyük depremlerinden birini henüz yaşamış, belki de zamanında alınması gerekirken alınmamış önlemler nedeniyle büyük kayıplar vermişti. Ülkede ağır bir sosyo-ekonomik kriz başlamış; barınma sorunu, işsizlik ve yoksullaşma toplumun her kesiminde hissedilir duruma gelmişti. Aydın kesim temel kurucu değerlerin korunmasının önemini sürekli anlatmaya çalışırken, Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çekiliyor ve hatta kadına yönelik şiddetin önlenmesini amaçlayan 6284 sayılı kanunun değiştirilmesi gündeme geliyor, karma eğitimin değiştirilmesi ile ilgili toplumun nabzını yoklayan söylemler okuyorduk. Bir yandan Anadolu’nun dört bir yanında kadınlar öldürülüyorken, öte yandan dünyanın dört bir yanında Türkiyeli kadınlar farklı spor branşlarında tarihe isimlerini yazdırıyordu. Sporun fiziksel ve ruhsal gücü, zorlu koşullara dayanıklılığı talep ediyor olması da Türkiye’de kadın olmak açısından manidar olsa gerek.

Başka bir haber de Avrupa’nın son 20 yılda en çok atık ihraç ettiği ülke olmuş olmamızdı. Bu haber “Avrupa’nın Çöplüğü Olduk” manşetiyle bizlere servis ediliyordu (İklim Haber Merkezi, 2022). Çeşitli nedenlerle ülkenin farklı yerlerinde ormanlar talan ediliyor, halk direniyor ve kendi ormanını, toprağını koruduğu için şiddete ve zulme maruz kalıyordu. Bu gidişata itiraz edenler “kötü olan öteki” olarak imleniyor, toplumsal kutuplaşma gittikçe büyüyordu. Özetle Türkiye bütün ilkel mekanizmaların kol gezdiği bir sistem içinde gittikçe geriliyor, toplum içindeki kutuplaşma artık onarılması güç bir yarığa dönüşüyor gibiydi. Bir taraftan da ülke genel seçimlere büyük bir heyecanla hazırlanıyordu. Yirmi yılı aşkın süredir devam eden düzende bir değişim olacak mıydı?

Derginin konusu bana gidenleri düşündürdü. Cumhuriyetin kurucu önderi Mustafa Kemal’in “Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz” şeklinde seslendiği genç nüfus, bir süredir istikbalini kurabilmek için temel insan haklarının ve insan emeğinin öncelikli olduğu ülkelere doğru bir göç hareketi içindeydi. Gidiyorlardı, gitmeyi hayal ediyorlardı. Bir analiz seansında analizan analiste “Siz de gidecek misiniz?” diye sorar. Analist “Gemisini terk eden kaptan olur muyum diye soruyorsanız, ben buradayım” der. Vaziyetler böyleyken analizan, analistinin göçmesinden kaygılıdır, kalmasına da şaşkın. Gitmek belki başka bir yazının konusu olabilir. Ben bu yazıda gemisini terk etmemiş bir kaptandan, Cemal Süreya’nın tabiriyle “şiirine çekilmiş bir kumandan”dan, yaşamı boyunca örseleyici yaşam olayları ve yıkıcı saldırılar karşısında yaratıcılığıyla hayatta kalmış, eserleriyle kendini onarmaya ve toplumu kapsamaya çabalamış, Modern Türk şiirinin toplumcu gerçekçi şairlerinden, terk etmeyen memleket sevdasının şairi Diyarbekir’li Ahmed Arif’ten bahsedecek, yaşadığı zorluklar ve kayıplarla baş etme yollarını anlamaya çalışacağım.

Ahmed Arif 23 Nisan 1927’de, yani Cumhuriyetin ilanından 4 yıl sonra dünyaya gelmiş ve 2 Haziran 1991’de hayata veda edene kadar, eserlerinde genellikle toplumsal deneyimleri konu edinmiş bir Cumhuriyet dönemi şairidir. 2015-2016 yıllarında Sur’da yaşananların ardından binlerce insanın evinden göçmek zorunda kaldığı Diyarbekir’in Suriçi Mahallesi’nde doğmuştur. Resmi adı Ahmet Önal’dır, ancak kendisi şair kimliğiyle beraber adını yöre ağzına uygun olan “Ahmed” şeklinde kullanmaya başlamış, soyadı olarak da babasının adı olan “Arif”i kullanmıştır. Bunu babasına olan düşkünlüğü ve babasının adını yaşatmak isteğiyle açıklar (Paşaoğlu, 2019).

Geniş avlulu, yazlık kışlık odaları bulunan, bahçeli, büyük bir Diyarbekir evinde dünyaya gelir. Annesi Kürttür, babasının ailesi ise Rumeli tarafından Kerkük’e göçmüştür. Hem anne hem babasının aileleri saygın, yörelerinde tanınmış ailelerdir. Annesi Sare Hanım doğum esnasında bebeğiyle beraber öldüğünde Ahmed Arif henüz iki yaşındadır. Annesinin ölümüyle ilgili “Anam ben küçükken ölmüş. Benden sonraki kardeşimin doğumunda. Kardeşim de doğum sırasında ölmüş.” der (Durbaş, 2009). Belki de henüz nesne sürekliliği gelişmeden önce, çok erken yaşlarda annesini kaybetmiş olduğundan, Ahmed Arif’in bu röportajı dışında öz annesinden bahsine pek rastlanmaz. Ancak memleket sevdası tutkulu bir ilk nesne aşkı gibidir. Ona ve aydınlık günlere kavuşma hayali ruhsallığına dayanak olmuştur adeta. Ahmed Arif’i büyüten babasının sonraki eşi, kendisinin analığı Arife Hanımdır. Onu öz anası gibi bildiğini söyler, saygısı ve sevgisini sık sık dile getirir. Arife hanım şair için ikame bir iyi anne nesnesi işlevi görmüştür. Şairin babasının adını kendine soyadı seçmiş olmasının nedeninin bilinç düzeyinde babasının adını yaşatma arzusu olduğundan bahsetmiştim ve belki de bu soyadı bilinçdışı bir düzeyde içinde anne nesnesini de taşımaktaydı (Arif-Arife). Böylelikle edebi kimliği için seçtiği soyadında hem anne hem babanın adını taşıyan yaratıcı bir ilk sahne düşleminin izlerini görmemiz mümkündür.

Annesi sekiz kardeş arasındaki tek kız çocuğudur ve yedi dayısı da Birinci Dünya Savaşı’nda ünlü İngiliz casus olan Lawrence’nin kiralık katillerince öldürülmüştür. Arabistanlı Lawrence Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı düzenlenen Arap Ayaklanması’nın ana kahramanı olarak bilinir. Bölgede güçlü olan şairin annesinin ailesindeki bütün erkeklerin öldürülmüş olması, ailenin savaşın kaybedilmesi yönünde bir işbirliğine girmediklerini düşündürmektedir. Kim bilir belki de şairin halkın mutluluğu,  refahı, bağımsızlığı ve güvenliğiyle ilgili mücadelesinde kuşaklar arası bir aktarımın da izleri vardır.

Okuma yazmayı ana sınıfında kendiliğinden öğrenir. Babası Arif Hikmet bey memurdur ve babasının işi nedeniyle Ahmed Arif’in çocukluğu ve ergenliği Anadolu’nun farklı yerlerinde geçmiştir. İlkokulu babasının görevi nedeniyle Siverek’te okur. Türkçe, Zazaca, Kürtçe ve Arapça konuşmaktadır. Zengin, mozaik bir kültür içinde büyümüştür. Kendi söylemi de bu doğrultudadır:

“Anadolu insanının tarihini Babil’e kadar, Sümerler’e, Asurlular’a kadar uzatabiliriz. Hatta daha da öncesine Helenler’e, Truvalılar’a kadar götürebiliriz. Bütün bu kavimler bizim atalarımızdır. Yani bu toprağın üzerinde ne kadar uygarlık kurulmuşsa, yaşamışsa, tarihe göçmüşse, yerin altında kalmışsa bütün bunlar bize kalan mirastır.” (Durbaş, 2009, s. 74)

Ahmed Arif küçük yaşta at binmeyi, silah kullanmayı, aşiret hayatını öğrenmiştir. Haksızlığa karşı duran, cesur bir çocuktur. 10 yaşındayken Siverek’te Türkçe konuşmanın mecburi olduğu, konuşmayanların tutuklandığı, dövüldüğü, ceza aldığı günlerden birinde arkadaşlarıyla oynarken polisin bir adamı dövdüğünü gördüklerini, garibanın bağırmasından adamın Türkçe bilmediğini anladığını anlatır. Arkadaşıyla beraber sapanıyla polislere nişan alırlar ve ikisine isabet ettirerek olay yerinin dağılmasını sağlar, sonra da hızlıca kaçarlar. Bu olay ertesi gün bütün ilçede takdir gören bir kahramanlık öyküsü olarak konuşulur (Diken, 2022). Dayak yiyen adamın gerçekten de bölgeye ticaret için gelmiş ve Türkçe bilmeyen bir Arap olduğu konuşulur. Çocukluğunun oyunlarında iyi sapan kullanan Ahmed Arif’in, yetişkinliğinde sapanının kalemiyle yer değiştirdiğini söyleyebiliriz sanırım. Haksızlığa karşı sapanla atılan taş simgeleşerek, kalemle yazılan şiirlere dönüşmüştür. Freud Yaratıcı Yazarlar ve Gündüz Düşleri (1908) yazısında çocukluğun oyunlarıyla yetişkinliğin sanat eserlerini ilişkilendirir;

Oyun oynayan her çocuğun yaratıcı bir yazar gibi davrandığını, kendine ait bir dünya yarattığını, daha doğrusu kendi dünyasındaki şeyleri kendisini memnun edecek şekilde yeniden düzenlediğini söyleyemez miyiz? Onun bu dünyayı ciddiye almadığını düşünmek yanlış olur; tam tersine oyununu çok ciddiye alıyor ve büyük bir duygu harcıyor. Oyunun karşıtı ciddi olan değil, gerçek olandır. Oyun dünyasına yüklediği tüm duygulara rağmen çocuk, onu gerçeklikten oldukça iyi bir şekilde ayırır; hayalindeki nesneleri ve durumları gerçek dünyadaki somut ve görünür şeylerle ilişkilendirmeyi sever. Çocuğun ‘oyununu’ ‘düşlem’den ayıran tek şey bu bağlantıdır. Yaratıcı yazar, oyun oynayan çocukla aynı şeyi yapar (s. 4)

Şiire ortaokul yıllarında başlar. O yıllarda her ilde Halkevleri vardır. Urfa’da Halkevi kitaplığına edebiyat dergileri gelir, kendisi de bu dergileri takip eder. Babası liseyi Diyarbakır’da okumasını uygun görmez ve Afyon’da yatılı okur. Şairin burada geçen okul yılları, öğretmenleri ve arkadaşları hakkında övgü ve şükran dolu sözleri, duyguları vardır. Lise döneminde sıkı bir edebiyat okuru haline gelmiştir. Fransızca öğretmeni kendisine Şair Ahmedi lakabını yakıştırmıştır. Lise öğretmenlerinin halden anlayan, öğrencileri gözeten, adaletli öğretmenler olması şiirinin karakterinde önemli bir etki yaratmıştır (Diken, 2022). 

1947’de Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümüne kayıt yaptırır. O yıllarda ülkede yönetim sistemi değişmiş, çok partili sisteme geçilmiştir. Ahmed Arif de genç sol hareketin parçası olur. Tekrar eden tutuklanmalar, işkenceler, hastalıklarla geçen yıllar onu beklemektedir. O yıllarda esas şiir dili oluşmaya başlar. Ahmed Arif için edebi yaratım tüm ilkel saldırılara karşı kendini onarmanın ve yola devam etmenin yolu olmuştur. “Otuz Üç Kurşun” şiirini yazar ve 24 Temmuz 1943’de Van’ın Özalp ilçesinde 33 kişinin kurşuna dizilişine ses olur;

Vurulmuşum 

Dağların kuytuluk bir boğazında 

Vakitlerden bir sabah namazında 

Yatarım 

Kanlı, upuzun… 

Vurulmuşum 

Düşüm, gecelerden kara 

Bir hayra yoranım çıkmaz 

Canım alırlar ecelsiz 

Sığdıramam kitaplara 

Şifre buyurmuş bir paşa 

Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız 

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz 

Rivayet sanılır belki 

Gül memeler değil 

Domdom kurşunu 

Paramparça ağzımdaki… (Arif, 2022, s.103)

Şiir bir yerde yayımlanmadan dilden dile dolaşır. Polis şiirden haberdar olur ve şair tutuklanır, işkence görür. Sabaha kadar döverler ve “Şiiri oku!” derler ancak inat eder ve okumaz. İyice dövüp, öldü diye boş bir arsaya atarlar. Yaralıdır. Köpeklerden korkar, yaralı bedenini parçalayacaklar diye. Sabahında çöpçüler bulur. Uzun süre evde hasta yatar, bedensel olarak toparlanması zaman alır, bu süreçte düşünmeye ve yazmaya devam eder (Diken, 2022).

Freud Haz İlkesinin Ötesinde metninde ruhsal işleyişin yaşam ve ölüm dürtüleri arasında olan temel bir çatışma tarafından yönetildiğini ileri sürer. Yıkıcı olan ölüm dürtüsüne, libidinal enerjisiyle yaşam dürtüsü karşı durur. Yaşam dürtüsünün ölüm dürtüsüne kısmen de olsa hâkim olabilmesi gerekir ki bunun gerçekleşmesine haz ilkesi yardım eder. Yaşam dürtüsü baskın geldikçe yıkıcı bileşen kısmen etkisiz hale gelir ve saldırganlık yaşamın ve benliğin hizmetine girer (Quinodoz, 2016). Ahmed Arif’in öldüğü düşünülerek boş bir arsaya atılmış olan bedeninin ve ruhsallığının kendini onarma, iyileştirme kapasitesine baktığımızda yaşam dürtüsünün hayli baskın olduğunu düşünebiliriz.

Şiirlerinde benzetme dizeleri değil eğretileme ve imgeler kullanır. Maruz kaldığı şiddetin  öznesi için kan tutmuş korsanlar, haydutlar, haramla beslenmiş azgın, düzmece peygamberler ve cüceleri, iğdiş ve aptal köleleri, firavun kalıntısı yasaklar, kahpe fakları, korku çığlıkları, irin selleri, aç yırtıcılar, zehirli sular, pusatsız, duldasız, üryan, çıyanlar gibi güçlü imgeler kullanır (Arif, 2022). Bunlarla başa çıkma yolu tıpkı bir kahramanlık hikayesi gibidir. Sağlamdır, dayanıklıdır, ruhsal ve bedensel olarak dimdik ayaktadır. Freud, Yaratıcı Yazarlık ve Gündüz Düşleri (1908) metninde egonun yaralanmazlık özelliğinden bahseder ve şöyle der; “Ancak bana öyle geliyor ki bu zarar görmezlik özelliği sayesinde, her hayalin ve her hikayenin kahramanı Majesteleri Ego’yu hemen tanıyabiliriz… Hikâyenin kahramanı haline gelen egonun ‘iyi’ olanlar yardımcıları, ‘kötü’ olanlar ise düşmanları ve rakipleridir.” (s. 149). Ahmed Arif’in de egosu, şiirlerinde, kahramanlık hikayesinin yaralansa da ölmeyen baş kahramanıdır. Aslında burada kısaca onarım kavramından söz etmekte fayda var. Hanna Segal (2023), Melanie Klein’ın Çalışmasına Giriş kitabının “Onarım” bölümünde bu süreci şöyle anlatır:

Bebek depresif konuma girip annesini tüm güçlü bir şekilde tahrip ettiği duygusuyla karşı karşıya kaldığında, annesini kaybetmiş olmasının yarattığı suçluluk ve çaresizlik, anneyi içeride ve dışarıda yeniden kazanma amacıyla bebeğin içinde onu eski haline getirme ve yeniden yaratma arzusunu uyandırır. Aynı onarıcı arzular, iç ve dış, diğer sevilen nesnelerle bağlantılı olarak da ortaya çıkar. Onarıcı dürtüler bütünleştirme yönünde ileriki bir adıma yol açar. Sevgi, nefretle daha keskin bir şekilde çatışmaya sokulur ve hem yıkıcılığı kontrol etmede hem de verilen hasarı onarma ve eski haline getirmede etkindir. Benliğin çatışmalar ve güçlükler boyunca sevgiyi ve ilişkileri sürdürme yetisinin temeli, iç ve dış iyi nesneyi eski haline getirme arzu ve yetisidir. Bu ayrıca bebeğin kaybettiği mutluluğu, kayıp iç nesneleri ve iç dünyasının ahengini eski haline getirme ve yeniden yaratma arzusundan kaynaklanan yaratıcı faaliyetlerin de temelini oluşturur. (s.81)

Erken dönemde annesini kaybetmiş olan şair her daim hakiki bir onarım faaliyeti içinde gibidir, hem kendi hem de halkın ruhsallığı adına. Toplumsal bellekte yer etmiş bir travmayla şairin ego gücü ve simgeselleştirme kapasitesi yoluyla, onu edebi bir yaratıma, şiire dönüştürerek baş edilir. Bu yolla ayrıca kendi öyküsünde var olan travmayı da onarım çabasındadır. Aslında “Otuz Üç Kurşun” şiirinin zamansız bir şiir olduğunu söyleyebiliriz, tıpkı yaşamının başındaki travmanın zamansızlığı gibi. Toplumsal travmalara maruz kalma bakımından geçmişle bugün arasında pek de fark yok gibidir. Şiir belki de zamanda işlenmeden, adı konmadan, yası tutulmadan asılı kalmış bir toplumsal travma olan 1943 yılında Van’da gerçekleşen katliama ses olurken, travmatik bir tekrarla 2011 yılında benzer şekilde Uludere Olayı gerçekleşmiş ve yine 30’lu sayılarda kişi ölmüştü (“Uludere”, 2023). Uludere Olayı gerçekleştiğinde “Otuz Üç Kurşun” şiiri hafızalarda canlanmış, geçmişle şimdinin bağlantı köprüsü işlevi görmüştü. Ahmed Arif’in şiirleri insanı içine alan, geçmişle şimdi ve gelecek arasında bağ kuran şiirlerdir. Bu yönüyle de toplumsal bellek işlevi gördüğünü söyleyebiliriz. Şiirleri toplumsal travmaların kaydını tutan ve kayıpların sesi olarak onları yaşatmaya devam eden dolaylı bir temsil aracıdır ve toplumsal travmayı yansıtma aracı işlevi görür. Özyıldırım, Baykal, Gürsel ve Güney (2017) travmanın dolaylı temsilleri için şöyle der:

Toplumsal travmatik etkiler temelde bilinçdışına bulaşmakta” ve kendine dolaylı temsiller bularak oradan görünürlük kazanmaktadır. Doğrudan temsillerin ötesinde, dolay(ım)lı temsiller toplumsal düzeydeki travmatik etkinin düşlerin gizil düş içerikleri/düşünceleri gibi daha derin, daha bastırılmış”, daha görünmez kılınmış kısımlarının yankılarını taşıyor; -herkesin bir şekilde düş görüyor olması gibi- doğrudan temsillerin karşılaşabileceği dirençleri aşarak herkeste bir karşılık buluyor olabilirler. Bu noktada; popüler kültür görüngüleri, derin düş düşüncelerinin, gündelik yaşantı imgelerini, yansıtma aracı olarak kullanmalarına benzer biçimde toplumsal travmanın yansıtma araçları olarak kullanılabilirler. Bu görüngüler, geniş kesimler için travmatik etkilerin deneyimlenmesi ve temsil süreçlerinin seyrini saptamakta ipucu sağlayıcı olabilir. (s. 130-131)

Ahmed Arif ikinci kez gözaltına alındığında trenle polisler eşliğinde İstanbul’a, Sansaryan Hanı’na götürülür. Eminönü’nde bulunan eski Emniyet Müdürlüğü binası olan ve ‘Tabutluk’ olarak da bilinen Sansaryan Hanı’nda dönemin diğer birçok aydını gibi fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kalır, işkence gören arkadaşlarının seslerine tanık olur. Bir gün eline, üstünde “Baban öldü, cenaze orta yerde kaldı. Çabuk gel!” yazılı bir kağıt verilir. Eli kolu bağlıdır, gidemez, intihara kalkışır, hastaneye kaldırılır. Orada babasının aslında hayatta olduğunu öğrenir. Direnme azmini kırmak için yazılmış düzmece bir telgraftır (Paşaoğlu, 2019). Gözaltı sonrası süreçte iki sene hapis cezası alır. 38 ay tutuklu kalan şairin şiirlerinin büyük kısmı içeride geçen zamanlarının ürünleridir. Ağır kayıplar ve yaralanmalar yaşamış, özgürlüğünden yoksun bırakılmış ancak ölüm ile yaşam arasındaki bu salınımlı yıllarda ruhsallığı yüzünü yaratıcılığın iyileştiriciliğine dönmüştür. O cezaevindeyken babası daha sonra gerçekten vefat eder. Babasını kaybetmenin üzüntüsü ve cenazesine katılamamanın çaresizliği içinde meşhur “İçeride” şiirini yazar:

Haberin var mı taş duvar?

Demir kapı, kör pencere,

Yastığım, ranzam, zincirim,

Uğruna ölümlere gidip geldiğim,

Zulamdaki mahzun resim,

Haberin var mı?

Görüşmecim yeşil soğan göndermiş,

Karanfil kokuyor cigaram

Dağlarına bahar gelmiş memleketimin… (Arif, 2002)

Şair kaybının ardından melankoliye yenik düşmemiş, kayıp nesnesinin yerine ikame bir nesneye, tıpkı bir rüya görür gibi memleket düşlemine sığınmıştır. Işıksız, soğuk ve sert bir hücrede, memleketinin bahar gelmiş dağlarıyla kavuşma anını düşlemler. Dilimizde dağ yaygın olarak babayı niteleyen bir doğa imgesi olarak kullanılır. Dağ gibi baba/adam denir mesela. Bu dizelerle şair belki de annesinin yasını da tetikleyen babasının ölümünün ardından, karanfil kokulu bir anne (oral bir nesne olarak cigara) ve bahar canlılığında, dinçliğinde bir baba çiftinin düşlemine yaslanarak ruhsal olarak hayatta kalmayı sürdürebilmiştir. Hapishanede çaresizken, geçmişten deneyim yoluyla bilinçdışına kaydedilmiş duyusal algılarını söze dökerek hem belleğini hem de ego bütünlüğünü koruyor gibidir. Bunun hakiki bir onarım çabası olduğunu söylemek mümkün. Freud (1923) Ego ve İd’de egonun oluşumunu anlatırken anı kırıntılarının söze dökülmesi konusunda şöyle der:

“… Bu sözel ifadeler, anı kalıntılarıdır. Bunlar bir zamanlar algılama idi ve bütün anı kalıntıları gibi yeniden bilinçli olabilirler. Bunların doğası ile daha fazla ilgilenmeden, yeni bir görüş kafamızda canlanmaya başlıyor: Bilince yalnız bir zamanlar bilinçli algılama olanlar çıkabilir ve içeriden doğup da bilinçli olmak isteyen (duygular dışında) her şey, önce dış algılamalara dönüşmek zorundadır. Bu da anı izleri aracılığıyla mümkün olabilir… Sözcük kalıntıları birincil olarak işitsel algılamalardan kaynaklanır, bu yüzden de önbilinç sisteminin özgün bir duyu kaynağı var gibidir. (s. 82)

Freud (1920/2001) aynı zamanda Haz İlkesinin Ötesinde metninde ruhsal alanda travmatik bir durumun ani patlamasına karşı koruyucu bir kalkandan bahseder: Kalkanın işlevi zihni hem kendi içinden hem de dış dünyadan gelen aşırı uyarıma karşı koruyarak travmatik bir patlamayı önlemektir (s. 40-42). Eğer içeri giren uyaran büyük miktarda olursa bu uyaran miktarına hâkim olmanın bir yolu ruhsal alanda onları bağlamak ve dönüştürmektir (Quinodoz, 2016). Ahmed Arif’in egosu geçmişte dışarıdan gelen yaşam deneyimleriyle (anı) yalnızca travmatize olmamış aynı zamanda zenginleşmiş güçlü bir egodur (Freud, 1923, s. 115). Bu noktada, ego gücüne dayanan ruhsal dayanıklılık kavramına kısaca değineceğim.

Dayanıklılık kavramı tam olarak psikanalitik bir kavram değildir. Salman Akhtar (2013) İyi Şeyler; Cesaret, Dayanıklılık, Şükran, Cömertlik, Bağışlama ve Fedakarlık adlı kitabında dayanıklılık (resilience) kavramına psikanaliz sözlüklerinde rastlanmadığını belirterek Websters Ninth New Collegiate Sözlüğü’nde bulunan güncel sözlük anlamından, “(1) gergin bir cismin, özellikle basınç geriliminin neden olduğu deformasyondan sonra boyutunu ve şeklini geri kazanma yeteneği; (2) felaket bir durumdan kurtulma veya koşulların değişiminde kolayca uyum sağlama yeteneği” şeklinde aktarır ve ekler:

Bu tanıma dikkatli bir şekilde bakıldığında, dayanıklılığın (i) hem fiziksel hem de psikolojik alanları kapsayabileceği, (ii) yalnızca travmaya değil genel olarak değişime verilen bir yanıt olduğu ve (iii) ya psikosomatik statükoya geri dönüşü ya da değişen iç ya da dış gerçekliğe az çok uyumlu bir adaptasyonu içerdiği  anlaşılmaktadır.. (s. 32)

Ahmed Arif için bu adaptasyonun kolay gerçekleşmediği muhakkak. Yine de ruhsallığının yüzünün hayatta kalmaya, direnmeye ve iyileşmeye dönük olduğunu yaşam öyküsünden ve eserlerinden görmekteyiz. Hem kendini hem de sevilen nesnesini onarma ve yeniden yaratma arzusu, yaratıcılığının temelini oluşturur. Her eseri, yitirilmiş nesnelerinin ve hasar görmüş iç dünyasının yeniden canlanmasını temsil eder. Üstelik söz konusu olan bir edebi eser olduğundan bu aynı zamanda ölümsüzlüğü de beraberinde getirir. Şiirleri dilden dile, nesilden nesile yaşayacaktır.

Akhtar (2013) ruhsal dayanıklılıkla ilgili şöyle devam eder::

… Bireyleri kendini korumaya ve aksiliklerden ve zorluklardan kurtulmaya yönlendiren güçlerle ilgili psikanaliz literatürüne baktığımızda Freud’un (1905b, 1909, 1915) ‘ego içgüdüleri’ tanımı burada buna bir örnektir. Bu içgüdüler benliği koruma” (1909, s. 44), benliği arama” (1908, s. 212) ve benliği sürdürme” (1930, s. 122) amaçlarına hizmet eder. Bu bağlamda ‘benlik’ ön eki genellikle bedensel benliği çağrıştırır. Ancak aynı zamanda ruhsal benliği de içerir; dolayısıyla ego içgüdülerinin amaçları aynı zamanda ruhsal olarak kendini koruma ve kendini aramadır. (s. 33)

Freud’un da belirttiği gibi yaşamın nihai amacı ölümdür. Ancak bunun doğal bir ölüm olup olmadığı önemlidir. Ötekinin saldırgan ve yıkıcı eylemlerine karşı ruhsal olarak kendini koruma içgüdüsünün işler olması gerçeklik ilkesinin sağlıklı işlediğine işaret eder. 

Şairin 1968 yılında yayımlanan Hasretinden Prangalar Eskittim kitabı tek şiir kitabıdır. Zorlu geçen 1947-1959 yılları arasındaki dönemde yazdığı şiirlerden oluşmaktadır. Siyasal konumu nedeniyle şiirleri yazıldıktan nice sonra kitaplaşmıştır. Ancak Cemal Süreya, Ahmed Arif şiiri için “Yaşsız bir şiirdir onun şiiri. Günün değil, çağın değil, çağların aktüalitesiyle doludur” der. (Paşaoğlu, 2019). Gördüğü zulümlere, ruhsal acısına dayanmak için memleketine, halkına ve imkânsız aşkına tutkuyla sığınır ve içeride geçen günlerinde kavuşma düşlemiyle ruhsal olarak hayatta kalır. Bir röportajında şiirleri hakkında; “Benim şiirlerimin tümü sevda şiiri… Hasret mi? Hasret elbet ki bir yangın… Bir türlü sarılamamak… Ama her an ha sarıldım, ha sarılacağımı, şimdi kavuşacağımı, yanı başında duymak… İnanmak…” der (Altun, 2020). “Hasretinden Prangalar Eskittim” şiiri de hasret ve sevgiliye kavuşamamak üzerine kuruludur. Kitabının adı için kimin hasretiyle prangalar eskittiğini sorgular arkadaşları. “Elbette sevgili de var ama halkımızın mutluluğu, geleceğe güveni, hasreti de var” diye cevaplar (Paşaoğlu, 2019). Annesini erken dönemde doğum esnasında kaybetmiş olan şair, ilk nesnesine duyduğu aşkı ve özlemi bilinçdışı bir şekilde toprak anaya, memleket sevdasına, Anadolu’ya, halkına yöneltmiş gibidir. Kardeşi de annesiyle beraber doğum esnasında ölmüş olan Ahmed Arif kardeşinin abisi olamamış ancak ’halkının abisi’ olarak anılmıştır. Freud (1923) nesne libidosunun benliğe dönmesi yoluyla narsisistik libidoya dönüşmesinin cinsel hedeflerin terk edilmesine, cinsellikten sıyrılmaya, dolayısıyla bir tür yüceltmeye de yol açtığını söyler. Vamık Volkan da (2008) kayıp nesnelerin imgelerinin “uygun depolara” konmasından bahseder:

Yas tutan kişi, dış dünyada yitirilmiş olana ait imgelerini dışsallaştırır ve istikrarlı biçimde içinde tutabilecek bir insan veya şey bulur. Bu sayede kayıp nesneye ait imgeler geri dönüp yas tutanın iç dünyasında çatışma yaratamazlar. Söz konusu depolar yas tutanın içinde bulunduğu toplum tarafından da paylaşılır. Yas tutan kişi yitirilmiş olanın imgeleri ve işlevleriyle özdeşleştiğinde ya da bu imgeleri ve işlevleri seçilmiş ve sağlıklı yani uygun depolara aktardığında yas süreci normal sayılır. ( s. 77) 

Şiirin, içinde şairin kayıp nesnelerini temsil eden imgeler taşıyan uygun bir depo işlevi gördüğünü söylemek mümkün sanırım.

Şair kitabına adını veren ve toplumun çoğunluğunca bilinen “Hasretinden Prangalar Eskittim” şiirinde kaybedilmiş nesneyi anlatırken adeta asla kavuşulamayacağını biliyor gibidir:

Seni bağırabilsem seni,

Dipsiz kuyulara akan yıldıza bir kibrit çöpüne varana,

Okyanusun en ıssız dalgasına düşmüş bir kibrit çöpüne.

……

Yokluğun, Cehennemin ör adıdır

Üşüyorum, kapama gözlerini… (Arif, 2022, s. 90).

Belki biraz da aslında hiç kavuşamayacak olması nedeniyle bireysel yasını bilinçdışı bir şekilde toplumsal kayıplar ile ortak bir noktada buluşturmuş ve böylelikle okuyucularıyla ortak bir dilde ruhsal acısını ve mücadelesini paylaşarak umuda dönüştürebilmiştir.

Ilany Kogan (2007) “Yas Tutmama Mücadelesi” adlı makalesinde şöyle der:

“Yeniden canlandırma ve temsil arasındaki geçiş alanında ortaya çıkan yaratıcı etkinlik, sonuçta [bireyin] yasla temas halinde olmasını ve onun derinlemesine çalışılmasını sağlar. Yaşamın güçlerini onaylar, böylece sessizliğin ve ölümün üstesinden gelir. Bir hayal eylemi olarak umuda giden bir yol ve derin bir başlangıçtır.” (Aktaran Akhtar, 2013, s. 122)

Şair 38 ay mahpusluktan sonra 7 Ekim 1954’te tahliye olur. Uzun süre işsiz kalır. Fotokopicilik, işçilik, inşaat gibi işlerde çalışır. 1956-1977 yılları arasında farklı gazetelerde çalışır. 2 Haziran 1991’de geçirdiği kalp krizi sonucu Ankara’da hayata veda eder.

Ahmet Arif’in 19 şiirinin büyük kısmı mahpusluk, ülkedeki sosyopolitik durum ve hayatta kalma mücadelesi ile ilgilidir. Travmatik olayları unutmamak, unutturmamak adına yazmış ve böylelikle kendini ruhsal olarak onarmaya çalışırken, okuyucuya da bunun için alan sağlamıştır. “Anadolu”, “Otuz Üç Kurşun”, “Bu Zindan Bu Kırgın Bu Can Pazarı” gibi şiirleri sayesinde döneminin travmatik olayları günümüz toplumsal belleğinde de kendine yer bulmuştur.

Sevdiklerinin hayali, güzel günlere kavuşmaya dair olan inancı ve iç dünyasını aktardığı şiirleri ile hayata bağlanmış ve ölüme-öldürülmeye karşı ölümsüzlüğü kazanmıştır. “Kundağımız kefen bezimiz, kanı esmer yüzü ak” diyerek doğumu ölüme, karayı aka ve dilden dola dolaşan eserleri yoluyla ölümü ölümsüzlüğe bağlar (Arif, 2022, s. 23).

Son olarak şiirlerinde resmine sıklıkla rastladığımız Anadolu coğrafyasından ve Anadolu şiirinden bahsetmek istiyorum. Anadolu kelimesi Yunanca kökenli bir kelimedir (Anatolia) ve “doğu vilayeti” anlamına gelir (“Anadolu”, 2023). Ana ve dolu kelimelerinin ardıllığından oluşan Anadolu söz konusu coğrafyanın kültürel zenginliği, verimli toprakları ve yüz yıllar boyu medeniyetleri kucaklayışıyla beraber düşünüldüğünde içi zenginliklerle dolu bir anne bedenini çağrıştırıyor. Belki de bu yüzdendir ki yüz yıllardan beri ve günümüzde halen Anadolu’nun toprakları yıkıcı haset dolu saldırılara maruz kalıp sistematik bir şekilde kısırlaştırılmaya çalışılıyor. Yalnızca bir kez mahsul verebilen tohumlar, tarım arazilerine yapılan binalar, talan edilen ormanlar sanki bir düzeyde annenin bedenine yapılan yıkıcı haset dolu saldırılar gibidir. Onca saldırıya karşı şair “Anadolu” şiirinde Anadolu’yu kişileştirir ve onun ağzından Mustafa Kemal’in hitabıyla yükselen yeni nesile seslenir. Ben de yazımı bu şiirle bitirmek istiyorum (Arif, 2022, s. 77-82):

Beşikler vermişim Nuha

Salıncaklar, hamaklar,

Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,

Anadoluyum ben,

Tanıyor musun ?

Utanırım

Utanırım fukaralıktan

Ele, güne karşı çıplak…

Üşür fidelerim,

Harmanım kesat.

Kardeşliğin, çalışmanın,

Beraberliğin,

Atom güllerinin katmer açtığı,

Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,

Kalmışım bir başıma,

Bir başıma ve uzak.

Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım…

Görüyor musun ?

Nasıl severim bir bilsen.

Köroğluyu, Karayılanı, Meçhul Askeri…

Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.

Sonra kalem yazmaz,

Bir nice sevda…

Bir bilsen,

Onlar beni nasıl severdi.

Bir bilsen, Urfa’da kurşun atanı

Minareden, barikattan,

Selvi dalından,

Ölüme nasıl gülerdi.

Bilmeni mutlak isterim,

Duyuyor musun?

Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip…

Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne – üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının..

Dayan kitap ile

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile

Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım, oğullarım var gelecekte,

Her biri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden,

Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,

Anlıyor musun?

Kaynakça

İklim Haber Merkezi (2022, Mayıs 26). Avrupa’nın Çöplüğü Olduk: Türkiye Avrupa’dan En Çok Atık Alan Ülke Konumunda. 11 Eylül 2023 tarihinde  https://www.iklimhaber.org/avrupanin-coplugu-olduk-turkiye-avrupadan-en-cok-atik-alan-ulke-konumunda/  sitesinden alınmıştır. 

Paşaoğlu, N. (2019).   Ahmed Arif’i Okumak (Hayatı– Edebi Şahsiyeti-Eserleri).

 Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Düzce Üniversitesi.

Arif, A. (2022). Hasretinden Prangalar Eskittim. Metis Yayınları.

Diken, Ş. (2022). Ahmed Arif Abisi Olmak Halkının. İletişim Yayınları.

Durbaş, R. (1990). Ahmed Arif Anlatıyor Kalbim Dinamit Kuyusu. Cem Yayınevi.

Akhtar, S. (2013).  Good Stuff: Courage, Resilience, Gratitude, Generosity, Forgiveness and Sacrifice. Published by Jason Aronson.

Anadolu. (t.y.) Wikipedia içinde. Ağustos 25, 2023 tarihinde https://tr.wikipedia.org/wiki/Anadolu  adresinden alınmıştır.

Uludere .(t.y.). Wikipedia içinde. Ağustos 25, 2023 tarihinde https://tr.wikipedia.org/wiki/Uludere_Olay%C4%B1 adresinden alınmıştır.

Özyıldırım, İ., Baykal, L., Gürsel, B. & Güney, A. (2017). bireysel ve toplumsal travmayla temasta psikanalitik çalışma üzerine notlar. Psikanaliz Yazıları (34). 115-144.

Freud, S. (1908). Creative Writers and Day-Dreaming. Standard Edition 9. s. 141-154.

Freud, S. (1923). The Ego and the Id. Standard Edition, 19:1-59.

Freud, S. (2001). Haz İlkesinin Ötesinde, Ben ve İd (çev. A. Babaoğlu). Metis Yayınları Ötekini Dinlemek Dizisi 10. (Orijinal eser yayın yılı 1920)

Volkan (2008). “Kayba Tutunup Kalmak: Kronik Yas Tutan Bireylerden, Hak İddiasında Bulunan İdeolojilere Tutunan Toplumlara”. Psikanalitik Bakışlar 3: Kayıp Nesne. s 73-93.

Segal, H. (2023). Melanie Kleinin çalışmasına giriş (çev. M. Tanık). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

Quinodoz, J. M. (2016). Freudu Okumak- Freudun eserlerinin kronolojik olarak keşfi (çev. B. Kolbay, Ö. Soysal) Bağlam Yayınları. ( 2004).


* Esra M. Dedik. Psikoterapist, Psikanalist Adayı. Psike İstanbul üyesi ve Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) denetiminde psikanaliz eğitimini sürdürmektedir. Kendi ofisinde serbest çalışmaktadır.

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.