Köpek Katliamları: İyinin ve Yaşamın Değillenmesinin Görüntüleri Olarak Kötülük ve Şer Kavramları Üzerinden Bir Değerlendirme

Köpek Katliamları: İyinin ve Yaşamın Değillenmesinin Görüntüleri Olarak Kötülük ve Şer Kavramları Üzerinden Bir Değerlendirme

Sema Sözer

Sema Sözer

Son yıllarda iklim, aşılar, evrim gibi konularda bilime ve ortaya konan hakikatlere dönük itibarsızlaştırma çabalarına eklenen, üretilmiş “hakikatimsi”lere dayandırılarak gerçekleştirilen tahrip ve hatta yok etme eylemleri giderek artmaktadır. Türkiye’de bu bağlamda değerlendirilebilecek olgulardan biri sokak hayvanlarına, özellikle de köpeklere yönelmiş bir dizi şiddet içeren yok etme eylemidir. Bir insan topluluğunun başka bir canlı topluluğunu (insan veya insan olmayan) hedef haline getirerek bunu yok edici bir biçimde eyleme dökmesi ölüm dürtüsünün görünümlerinden biri ve “iyinin değillenmesi” olarak “şer” ve “kötülük” kavramları üzerinden düşünülmeye çalışılacaktır. “Topyekûn hakimiyet” arzusuyla “canlılığı değillenen” ötekinin ortadan kaldırılması sürecinde, hakikatin kasıtlı bir şekilde nasıl çarpıtıldığı ise hakikat-ötesi çağda “anlam”a ve “düşünme işlevi”ne yönelmiş saldırılar üzerinden anlaşılmaya çalışılacaktır.

Anadolu’da köpek katliamları

Anadolu coğrafyası birçok anlatıda, tarihi metinlerde sokakta yaşayan hayvanlara gösterilen bakım, ilgi ve şefkat hikayeleriyle bilinir. Fakat bu bilinen anlatıların, tüm tarihi olaylar gibi bir de diğer yüzü vardır. Pek de konuşulmak, hatırlanmak istenmeyen bir yüzü: Köpeklere uygulanan toplu katliamlar gibi. Şehir yaşamıyla bütünleşmiş, sokakta yaşayan hayvanlarla ilişkilerdeki ikircikli tutumlar özellikle İstanbul’un tarihinin önemli bir parçasını oluşturur. İnsanlarla sokakta yaşayan köpekler arasındaki ilişki sanki bir çeşit “aşk ile nefretin gölgesinde” şekillenmiştir (Obuz, 2024, s. 23). Osmanlı zamanında köpeklerin İslamiyet’e göre “necis (pis)” sayıldıklarından evlere alınmadığı, kedilerin daha fazla tercih edildiği anlatılır (Obuz, 2024). Fakat sokaklarda insanlar tarafından beslendikleri, korundukları yani aslında kimileri tarafından sevilirken kimileri tarafından sevilmedikleri de anlatılanlar arasındadır.

İstanbulluların “köpek sevgisi”, hayvan nüfusu arttığında veba vb. hastalıklar bahane edilerek bu nüfusun azaltılması için doğrudan ve dolaylı kıyımlara gidilmesinin önüne geçememiştir. 1587-89 yılları arasında İstanbul’da bulunan Lubenau, köpeklerin sayıları arttığı için küçük teknelere konarak Anadolu yakasındaki ormanlara götürüldüklerini anlatır (aktaran Obuz, 2024). 19. yüzyılın başlarında yeniçerileri ortadan kaldırmasıyla bilinen padişah II. Mahmut, ıslahatlar-yenilikler çerçevesinde şehri köpeksizleştirmek için Büyükada yakınlarındaki kayalıklara köpekleri sürgün eder (Obuz, 2024). Aynı dönemde kasaplardan alınan sucuklara zehir katılarak şehrin belli noktalarında köpekler öldürülür. Zehirlenmelerden sonra bulunan köpek ölülerinin toplanıp denize atıldığı, bir süre sonra halkın buna karşı ses yükseltmeye başlamasıyla geride kalan köpek nüfusuna zarar verilmesinin durdurulduğu, o dönem İstanbul’da olan bazı yabancı gezginlerin notlarında yer alır (akt. Obuz, 2024).

Bilinen İstanbul tarihinde yaşanan, en zalim ve acı verici olaylardan biri, İmparatorluğun birçok bölgede parçalanmasıyla eş zamanlı bir dönemde, 1909-1910 yıllarında yaşanan “Hayırsızada Sürgünü ve Katliamı”dır. Şehirde çöpleri, pislikleri yayan ve şehri kirleten canlılar olarak ilan edilen köpeklerin sokaklardan toplatılmasına karar verilir. O dönemde Fransa’da köpekler sokaklardan toplatılmış, parfüm ve kimya fabrikaları gibi yerlerde kullanılmak üzere öldürülmüşlerdir. Kimi kaynaklar İstanbul’un köpeklerinin de bu firmalara satılmak üzere onlarla anlaşıldığını ama halkın direnişi neticesinde satışın yapılamadığını söylerken (Haytap, t.y.) kimileri bu satın alma talebinin devlet tarafından başta kabul edilmediğini aktarmaktadır (Obuz, 2024). Köpekler sözde başka bir yerde beslenmeleri, bakılmaları için toplanmaya başlanır. Halk nakledilmek üzere toplanan köpeklerin tutuldukları yer olan Tophane’ye ya da nakliye araçlarına yolda giderlerken baskınlar yapıp bir kısmını kurtarsa da daha sonra toplanan hayvanların başına askerler konularak bu müdahalelerin önüne geçilir. Nihayetinde köpeklerin bir adaya tecrit edilip orada beslenecekleri duyurulur. Tıpkı bugün yaşanan “uyutma” yalanı gibi “besleme” yalanının ardındaki gerçek de aslında bilinmektedir. Şehrin göbeğinde toplu bir katliama girişmektense göz önünde olmayan, izole bir alana, bir adaya sürgün edilip öyle öldürüleceklerdir. O dönemin Tanin gazetesindeki habere göre bir taşla iki kuş vurulmuş olacaktır hem köpekler toplatılacak hem de ölen köpeklerin derileri satılabilecektir (akt. Obuz, 2024). Köpeklere önce şehirde toplama alanları yapılır, “özel olarak üretilen kıskaçlarla geceleri boyunlarından yakalanarak surların dibinde çitlerle çevrili “otel” dedikleri bu barakalara” (akt. Obuz, 2024, s. 77) götürülürler ve hayvanların önemli bir kısmı bu “otellerde” ölür. Toplanan köpekler satılamayınca ve/veya daha fazla şehirde tutulamayacakları anlaşılınca da yaklaşık 80 bin köpek Sivriada’ya, diğer bir adıyla Hayırsızada’ya sürülür. Burada açlıktan, hastalıktan ve birbirini yemek zorunda bırakılarak ölüme terk edilen köpeklere yaşatılanlar tarihin en acımasız toplu katliamlarından biri olarak kayda geçer. O dönemde halk, bu katliamla aynı yıl başlayan Balkan Savaşları’nı ve orada yaşanan büyük kayıpları, köpeklere yapılan katliamın ilahi bir sonucu olarak yorumlamış ve götürüldükleri Sivriada’yı, Hayırsızada olarak anmaya başlamıştır. İnsanların en yakın “dostlarına” yapılan bu ihanetin hayırsızlığı adanın payına düşmüştür.

Bir “modernleşme” projesi olarak sokakların köpeklerden “temizlenmesi”, Batı ülkelerinin örnek gösterilmesi, şehri kirletmeleri sebebiyle daha “uygun” yerlerde tutularak beslenecekleri vaatlerinin ardında, bugün olanlarla benzer şekilde, toplu bir biçimde katledilmelerine dair planlar yatmaktadır. Tarihsel olarak köpeklerin “tehlikeli öteki” ilan edilmesi farklı zamanlarda ülke gündemine gelmeyi sürdürmüştür. Bugün yeniden, 1909-1910’da yaşananları aynalar nitelikte yeni bir köpek katliamı sürecine tanıklık etmekteyiz.

“Katliam Yasası”

2024 yılının ortalarından itibaren gündeme gelen “Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” sokakta yaşayan hayvanların barınaklara kapatılması ve öldürülmelerine dair bazı koşulları ve hükümleri barındırıyordu. Kamuoyunda bu yasa teklifi, “Sivriada”nın isminin “Hayırsızada”ya dönmesi gibi, gerçekliği yansıtacak şekilde “Katliam Yasası” olarak yeniden adlandırıldı. Yasanın bundan önceki hâlinde hayvanların sokaklardan toplanarak kısırlaştırılması ve sonra alındıkları yerlere bırakılarak kent yaşamının birer parçası şeklinde hayatlarını sürdürmeleri gerekiyordu. Bazı bölgelerde insana dönük şiddet gösteren bir hayvan olursa o da yerel yönetimler tarafından alınarak rehabilite edilmeli ve sosyalleştirilmeliydi. Böylece uygun kısırlaştırma ve sosyalleştirme yöntemiyle zamanla sahipsiz hayvan nüfusu azalacak ve sokakta bakıma muhtaç hayvan kalmaması sağlanacaktı. Hayvan hakları dernekleri son yirmi beş yıldır bu uygulamanın gerektiği gibi yapılması ve barınak koşullarının iyileştirilip, bir yandan da köpek üretimi ve satışı yapan yasa dışı uygulamaların önüne geçilmesi konusunda çağrılarda ve eylemlerde bulunsa da gerekli politikaların izlenmemesi ve mevcut yasanın uygulanmaması sebebiyle sahipsiz hayvan nüfusunda herhangi bir azalma olmamış; hastalıklar, açlık ve kötü muameleye maruz kalan hayvan nüfusu artmıştı. Gönüllülerin destekleriyle yürüyen özel girişimler ve derneklerin sahiplendirme çabalarına, sahiplendiremediklerini görece iyi koşullarda yaşatabilecekleri barınaklar kurmalarına rağmen sahipsiz hayvan sorunu kanayan bir yara olarak toplum vicdanına seslenmeyi sürdürmekteydi.

30 Temmuz 2024 tarihinde 7527 sayılı “Sokak Hayvanları Düzenlemesi” Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçti. Siyasi kurumlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından yapılan hukuki itiraz ve iptal çabaları olumlu sonuçlar vermedi.

2011 yılında “Ölüm Yasası” olarak bilinen sokakları hayvanlardan arındırma planı 2024’te bu kez “Katliam Yasası” olarak adlandırılan ve sokakta yaşayan köpeklere dönük bir dizi yok etme eylemini harekete geçiren bir yasal düzenleme biçimini almış oldu. Yasanın iktidar tarafından gündeme getirilmesinden itibaren, daha Meclis’e gelmesi bile beklenmeden ülkenin birçok yerinden “failleri meçhul” köpek cinayetleri, toplu öldürmeler, işkenceyle yaşamına son verme görüntüleri ve haberleri gelmeye başladı.

Aynı anda sosyal medya ve iktidar medyası yoluyla köpeklerin saldırdığı söylenen yetişkin ve çocuklara dair haberler servis ediliyordu. Her bir haberin ardından yeni katliam haberleri geliyordu. Bu haberlerin içeriği, servis edilme biçimi, haberin alıcıları tarafından nasıl karşılandığı ve kullanıldığı toplumda zaten var olan bir bölünmeyi derinleştiriyor, arada oluşan uçurumu bütün bunlardan bihaber olan sahipsiz köpeklerin toplu halde öldürülmelerinin kaydedildiği videolardaki hayvan çığlıkları ve işkence görüntüleri dolduruyordu. Katledilen hayvanların bazen daha hayattalarken gömüldüğü toplu mezarlar bulunmaya başlandı. Açılan büyük çukurlarda hayvanların parçalanmış bedenleri, vücutlarına saplı hâlde bırakılmış enjeksiyonlar, zehirli yiyecekler ve bazen tüm bunlar yapılırken çekilmiş video kayıtları ortaya çıkıyordu. Toplumdaki yarılmanın karanlığındaki ilkel korkular, yok edilme/etme düşlemleri, yani kabuslar canlanacak bir alan bulmuş gibiydi. Uygulanan şiddet eylemleri, nesnesi yer değiştirmek yoluyla sahipsiz hayvanlara yönelmişti.

Bu katliamlarda sadece köpekler değil, kediler, bazı kırsal alandaki koyunlar ve domuzlar da öldürülmüştü. Fakat katledilen hayvan nüfusunun önemli bir bölümünü köpekler oluşturuyordu. Daha da önemlisi basında bu bir “sokak köpekleri” sorunu olarak lanse edildi. Görünen oydu ki, iktidar tarafından gündeme taşınan ve toplumda şiddet eylemleriyle karşılık bulan, özellikle köpeklere dönük bir yok etme sürecine girilmişti. Son günlerde ise Ankara, İstanbul gibi illerde sokakta yaşayan hayvanları beslemeye dair yasaklar/sınırlamalar konmaya başlandı. Artık sadece evsiz, sahipsiz ve korunaksız değil, aç da bırakılmak isteniyorlardı.

1 Ağustos 2024 ile 31 Temmuz 2025 arasındaki bir yıllık sürede bu sesi duyulmayan kıyımın kayıtları sivil toplum tarafından tutulan belgeler ve kayıtlarla raporlandı (Muzir.org, t.y.). Buna göre bu süre içinde Türkiye genelinde ve belediye barınaklarında 340 işkence ve işkenceyle öldürme vakası kayda geçmişti. Hayvan hakları savunucuları gerçek vaka sayısının bunun çok daha üzerinde olduğunu söylüyordu.

Zehirlenmelerinin ardından öldü sanılıp çöp poşetlerine konmuş yavru köpekler, barınaklarda bir günde ortadan kaybolan yüzlerce köpek, bir köy muhtarının arabayla yanlarından geçerken tüfekle ateş ederek taradığı köpekler, yaşadıkları sokaklardan toplanıp barınağa alınırken kilosu ve sağlığı yerinde olup bir hafta sonra ciddi kilo kayıpları ve orada kaptıkları bulaşıcı hastalıklarla perişan hâlde bulunmuş hayvanlar bu vaka kayıtlarından sadece bazılarını oluşturuyordu. Barınaklar toplama kamplarına, şehirlerde ve kırsaldaki bazı “gözden uzak” alanlar toplu katliam alanlarına ve toplu mezarlara dönmüş gibiydi.

15 Ekim 2025 tarihli Sahipsiz Hayvan İl İzleme ve Denetim Komisyon Raporu’ndaki verilere göre (akt. Yaşamdan Yana Veteriner Hekimler, 2025) il genelindeki köpek sayısı 4 aylık süreçte 64.244 azalmıştı. Raporda 4 ay boyunca toplanan köpek sayısı ise 9.612’ydi. Arada akıbeti belirsiz olan 54.632 köpek vardı. Bu sahipsiz hayvanlar kendiliğinden yok mu olmuşlardı? Ya verilen sayılar hatalıydı ya da on binlerce köpek başka (!) sebeplerden artık popülasyona dahil değillerdi.

Bu yaşananların tarihi, siyasi, sosyolojik, ekonomik veya hayvan kuramı gibi farklı açılardan incelenmesi elbette mümkün ve hatta elzemdir. Ben burada yakın zamanda da tanıklık ettiğimiz bir türün yok edilmesine dönük bu sistemli ve sistemsiz şiddet ve kıyım eylemlerini psikanalizin gözünden anlamayı deneyeceğim.

İyinin ve yaşamın ötesinde kötülük ve şer

İyi ve kötü, iyilik ve kötülük insanın yaşamın ilk anlarından itibaren içsel olarak tanıdığı, deneyim olarak içinde taşıdığı mefhumlar olsa da bugün hâlâ anlamlandırmaya çalıştığı meseleler olarak bilinmezliğini koruyor gibidir. Bu kadar içsel olan aynı zamanda nasıl bu kadar yadırganabilir? Bu, insanın kendine yabancılığının, kendi hakikatine olan tutumunun ve mesafesinin bir ürünü olsa gerektir.

Psikanalizdeki yaygın görüşe göre, bebeğin ilk aylarında yaşaması beklenen bir ruhsal savunma ile meme iyi ve kötü olarak bölünür ve birbirinden ayrıymış gibi deneyimlenir (Klein, 1999). Nesnenin bölünmesiyle birlikte çocuğun içindeki iyi ve kötünün de bölünmüşlüğünün, eğer işler yolunda giderse, daha sonra nesnelerin ve kendiliğin iyi ve kötünün bir arada bulunabildiği çiftedeğerli bir nitelik kazanabilmesine, yani bütünleşmeye ve kişinin buna tahammül edebilmesine doğru bir yol izlemesi beklenir. Klein’a (1999) göre bu bütünleşmeyi yapıp depresif konuma geçebilmenin yolu içeride iyinin kötü karşısında yok olmayıp, hayatta kalarak kazanabilmesine, yani içerideki iyinin içerideki kötüye üstün gelmesine bağlıdır. Bu sayede suçluluk, onarım ve nihayet şükran gibi insani olarak da daha üstün duygular deneyimlenebilir olur.

Freud bu nitelikleri yaşam ve ölüm dürtüleri olarak kavramsallaştırmıştır. Bütünleşmenin, bir araya getirmenin, bağ kurmanın, üretebilme ve yaratabilmenin kaynağı olarak yaşam dürtüsü görülürken; ayrıştırma, parçalama, bölme, bağ kurmayı önleme, bağlara zarar verme, yok oluşa ve yıkıma doğru yönelme ölüm dürtüsünün görüntüleridir.

David Bell (2016), “Ölüm Dürtüsü: Çağdaş Kleincı Kuramda Görüngübilimsel Perspektifler” isimli makalesinde kötünün bir şeyin yokluğu biçiminde oluşan edilgin bir yapıda olmadığını söyler. Kendisini “her şeyi değilleyen ruh” olarak tanıtan Mefistofeles’in “Var olan her şey hak eder yok olmayı, hiç doğmamış olsa daha iyi” (Bell, 2016, s. 1-2) dizelerinde ifade bulan yıkıcılığın, iyinin varlığı üzerinden var edildiğini söyler. Buna göre “kötü yalnızca iyinin tersi değil, iyinin değillenmesidir.” (s. 2).

Bell (2016), çağdaş Kleincı kuramda ölüm dürtüsünün kavramsallaştırmasına dair üç modelden bahseder:

Birinci modelde yaşamsal olan her şeye dönük bir yıkım faaliyetinden bahsedilir. Düşünme ve bunu mümkün kılan algılama gibi ruhsal işlevlere dönük yıkım bu modelin içinde yer alır. Dışarıda bir iyiliğin varlığı ile tetiklenir, şiddetli ve gürültülü bir görünümü olur ve buradaki yıkımdan “anlık, katıksız bir haz” alınır. Bell’e göre (2016) Mefistofeles’in “her şeyi değilleyen ruh” (s. 2) olma niteliği bu modele çok yakındır. Bu model, diğer ikisinden farklı olarak sürekliliği olan bir hâle değil, bir “etkinliğe” vurgu yapar.

İkinci modelde ölüm dürtüsü düşünmemeye dair bir eğilim ve bunun sürekliliği ile nitelendirilir. “Sanki ölüleştiren bir edilgenlik arayışı” (Bell, 2016, s. 2) içerir.

Üçüncü modelde de ikinci gibi daha sessiz bir yapıdan bahsedilir. Gelişimi tümüyle yıkmak değil, onu felç ederek ilerlemesinin önüne geçmek amacı vardır. Bunu sürdürebilmek ise nesnenin hayatta kalmasına bağlıdır. Buradaki haz sadistiktir. Fark edilmesi daha zor ve sürekliliği olan bir yapıdadır.

Bell’in (2016) makalesinde düşünmemekten ve zihnin çalışmaz hâlde olmasından doğan bir hazdan da söz edilir. Böyle bir haz “Herhangi bir özel arzunun doyumundan alınan haz değil, tüm arzuların değillenmesinden duyulan hazdır.” (s. 4) ve Freud’un bahsettiği “haz ilkesi”nin ötesindedir, yani ölüm dürtüsüne dairdir.

Ölüm dürtüsü, yıkma içgüdüsü ve değilleme arasındaki bağın altını çizen Bell (2016), Freud’un 1925 tarihli “Değilleme” isimli çalışmasında klinikte karşılaşılan daha iyicil bir değillemeden bahsetmesine rağmen, bunu açıklamak için başvurduğu Faust’tan alınmış aşağıdaki dizelerin, aslında şiddetin yoğun dışavurumlarının da bu süreçlerle bağlantılı olduğuna dair bir önsezisi olduğunu kanıtladığını söyler.

Yazık! Yazık! Yok ettin güzelim dünyayı

Güçlü bir yumrukla

Viraneye döndü, savruldu

Bir yarı-tanrının hamlesiyle, paramparça (akt. Bell, 2016, s. 4)


Ölüm dürtüsünün kavramsallaştırmasını güncele doğru izlerken, Freud ve Klein’ın bilme dürtüsüne karşılık gelen Bion’un (2014) düşünme kuramı ve bunun olumsuzu olan -K ilkesi gündeme gelir. Bu ilke anlama saldırma ve düşünmeme hâline, düşüncenin olumsuzuna vurgu yapar ve zihinsel süreçlerin içinde en yıkıcı olanıdır. Bell’e (2016) göre, değilleme bu ilke tarafından kullanıldığında düşünme, muhakeme işlevi adeta “sökülüp çıkarılır” (s. 5).

Yıkıcılığın bir diğer hâli ise “cehaletin bilgi karşısında üstünlüğünü ortaya koyması”dır (Bell, 2016, s. 6). Böylesi bir yıkıcılık ile yukarıda bahsedilen düşünmemekten alınan haz ve düşünme işlevine dönük saldırılar bir araya geldiğinde bizi çağın vebası sayılabilecek bir manzarayla karşı karşıya bırakır. Her türlü “bilgi”ye erişmenin tarih boyunca en kolay olduğu zamanlarda yaşıyor olsak da hakikatin, ki cehaletin karşısına bilgi yerine belki de hakikati koymak gerekir, itibarı hiç olmadığı kadar yerle bir edilmiştir. İnsanlar düşünme işlevini bir kenara bırakmış gibidir; gelen verileri herhangi bir muhakeme sürecine tabi tutmadan, hakikatlerle beraber bir değerlendirmeden geçirmeden, düşüncenin oluşabilmesi için gereken zamanı ve alanı ne kendilerine ne diğer kişilere vermeden, onlara gerçek muamelesi yapar ve hatta bunların savunucuları şeklinde davranır olmuşlardır. Burada gerçek yerine hakikat ifadesinin kullanımı tekil olarak gerçeklerden değil bir olgu olarak hakikatten bahsediliyor olmasından kaynaklanır (Cabas, 2022).

Düşünmenin bu türden zihinlerin önünde bir engel olduğu ve bu sebeple nefret uyandırdığı, eylemden daha aşağıda bir yerde görüldüğü ve gerçeklikle karşılaşma, yani sınırlılıklar ve engellemelerle karşılaşma ihtimali taşıdığı için de saldırıya uğradığından bahsedilir (Bell, 2016). Böylesi bir anlam ve düşünme karşıtlığının tümgüçlülük düşlemleriyle dolu olması beklenir. Hakikatin getireceği düş kırıklıları, sınırlamalar ve engellemeler böyle bir düşlem ve eylem dünyasında nefretin asıl hedefleridir. Bugün karşı karşıya olduğumuz toplumsal düşünmeme ve daha çok eyleme hâli de Bell’in (2016) söylediği gibi “… bir bakıma elçiye zeval olmasıdır (gerçekliğin farkındalığı); çünkü mesaj (dünyanın dayattığı sınırlamalar ve engellemeler) taşınmamış olur.” (s. 7).

Bugün sadece mesajı taşıyan elçiye saldırmakla kalınmadığı, mesajın kendisine yani hakikate de en az o kadar saldırıldığı bir dünyadayız. Hakikat-ötesi olarak nitelendirilen bu zeitgeist içinde yaşamak, “üretilmiş hakikatimsi”ler arasında, yani “alternatif gerçekler”in kaplamış olduğu “tasarlanmış bir zemin”de yaşamak demektir.

“Hakikatimsi” sözcüğü 2005 yılında Stephan Colbert tarafından ortaya atılmıştır ve “olgular tarafından desteklenmese de bize doğruymuş gibi gelmesinden ötürü bir şeye ikna olmak” (akt. McIntyre, 2022, s. 27) anlamına gelir. Mirgün Cabas, Lee McIntyre’ın (2022) “Hakikat-sonrası” isimli kitabının Sunuş bölümünde şöyle bir veriye yer verir. 2018 yılında Science dergisinde yayımlanan bir araştırmada, Twitter’da bulunan 126 bin kullanıcının on yıllık faaliyeti incelenmiş ve yalan bilginin gerçeklere kıyasla altı kat daha hızlı yayıldığı tespit edilmiştir. Çünkü üretilen yalanlar ya “nefret edilmesi” ya da “çok beğenilmesi/sevilmesi” için tasarlanarak, insanın ilk nefesinden itibaren hayatta kalmak için yapmaya hazır olduğu fakat daha sonra hakikatin yarattığı hayal kırıklığına tahammül etmek gibi zahmetli ruhsal süreçlerden geçerek yerini bütünleşmeye bırakması gereken, yukarıda anlatılan ilkel bölme süreçlerine seslenir. Bu içerikler “Sası, can sıkıcı ve imkânları kısıtlı, ayakları yere basan gerçeklere kıyasla, havailiği sayesinde yayılması ve benimsenmesi daha muhtemel” mesajlar taşır (Cabas, 2022, s. 17). Özellikle de kutuplaşmanın çok yoğun olduğu zaten bölünmüş olan Türkiye gibi toplumsal zeminlerde bu mesajlar alıcılarına kendilerini haklı ve rahatlamış hissettirir. İyi olan her şey kendilerine, kötü olanlar ise ötekilere aittir; kendi içlerindeki istenmeyenler şimdi çok uzaklarda başkaları tarafından taşınmaktadır. Bu yaratılmış “öteki” bugün köpekler, yarın bambaşka bir canlı grubu olabilir. Önemli olan istenmeyen niteliklerin yansıtılması için adeta bir depo görevi görecek dışarıdaki bir nesnenin seçilmesidir.

Çoğu durumda üretilmiş hakikatimsilerin içeriğinin yalan olduğu kısmen veya tamamen bilinç düzeyindedir ama üretilmiş bu bilgilerin sahte doğası hem alıcısı hem de satıcısı memnun olduğundan önemini yitirir. Yani ilkel düzeyde bölme ve yansıtmanın sağladığı haz ve rahatlama, düşünmenin vereceği huzursuzluktan daha etkili ve baskın hâle gelir.

Hakikat-ötesi dönem “gerçeklerin üstünün örtülmesi, akıl yürütmenin yaslandığı kanıta dayalı ölçütlerin bertaraf edilmesi ve göz göre göre yalan söylenmesi” (McIntyre, 2022, s. 23) ile karşımıza çıkar. 2016 yılında Oxford sözlüğü tarafından yılın sözcüğü seçilen “hakikat-ötesi” kavramı şöyle tanımlanır: “Nesnel gerçeklerin, kamuoyunun şekillenmesinde, duygulara ve kişisel inançlara hitap edilmesi kadar etkili olmamasıyla ilişkili ya da buna delalet eden durumlar.” (akt. McIntyre, 2022, s. 26). “Ötesi/sonrası” eki ise zamansal bir sonradanlığa değil hakikatin önemini kaybetmesine, gözden düşmesine vurgu yapmak için eklenmiştir. Hem siyasi hem sosyal zeminde içeriği ne olursa olsun bilgi sağlayan kişi veya kurumlar için yanıltıcı bir yöntem/yönetim tercihine ve alıcı konumundaki toplumsal unsurlar içinse yıkıcılığın hizmetinde kullanılan bölme ve yansıtma eğilimine yaslanır.

Çağın bu koşullarında iyinin ve yaşamın değillenmesinin ulaşabileceği boyutlar Bell’in bahsettiği ölüm dürtüsünün üç farklı görünümünün değişen yoğunluklarda ve şiddette bir araya gelmesiyle daha da uç noktalara kolayca uzanabilir. İnsanın en karanlık yanları ortaya çıkarak tarihin en karanlık anlarını veya dönemlerini böyle oluşturur. Böyle ileri düzeydeki yaşantılara tarih boyunca savaşlar, soykırımlar, sürgünler, toplu katliamlar, işkenceler şeklinde tanıklık edilmiş ve halen de edilmektedir. Fakat bu kıyımların sadece insanın insana uyguladığı eylemlerle sınırlı olduğunu düşünmek yanıltıcı olacaktır. Thanatos öznede egemenliği eline geçirdiğinde iyiyi ve yaşamı simgeleyen her türlü canlı tehlike altındadır; yaşamın, iyi memenin bir rezervuar olarak en büyük temsilcisi olan doğa ana ve onun çocukları olan insan ve insan olmayan tüm hayvanlar da bunun içindedir.

Osmanlı’da yaşanmış 1909-1910 tarihli Hayırsızada Sürgünü ve Katliamı ve Türkiye’de 2024’te başlayıp bugün devam etmekte olan Katliam Yasası ve çevresindeki köpek kıyımları tam da bu kapsamda değerlendirilmesi gereken olaylardır. Ölüm dürtüsünün böylesi kıyımlarda nasıl görünür olduğunu, Köpek Katliamları örneği üzerinden ve bilinen kötülük türlerinin ötesinde bir olgu olarak “şer” (Joannidis, 2024/2025) kavramıyla anlamayı ve anlatmayı deneyeceğim. Şer niteliği taşıyan bu olayların da ancak Bell’in (2016) tarif ettiği üç modeldeki unsurların bir arada çalışması yoluyla ortaya çıktığını öne süreceğim.

Chris Joannidis (2024/2025) şer kavramı üzerine olan yazısında, “şer, kötülük ve saldırganlık, yasanın ihlali ya da yıkım gibi ifadelerin hiçbir şekilde eşanlamlı görülmemesi gerektiği bulgusundan” bahseder (s. 14). Kötülük veya şer arasındaki sürekliliğin bir ucuna daha tanıdık olan ve ruhsal olarak üst düzey bir örgütlenmenin göstergesi olarak yasanın ihlali neticesinde duyulan suçluluk duygusunu yerleştirir. Bunun diğer ucunda ise “muhtemelen kolayca eşduyum hissedemeyeceğimiz ve özdeşleşim kuramayacağımız, dolayısıyla tanımlanması oldukça zor, oldukça farklı başka bir şey vardır. Kötülüğün, genellikle ‘şer’ olarak nam salmış aşırı bir şeklinden söz ediyoruz.” (s. 15). İşte insanlık tarihi boyunca gerçekleşmiş toplu katliamlar, sürgünler, soykırımlar ve son bir buçuk yıldır ülkemizde yaşanmakta olan köpek katliamları şerrin bu tanımdaki hâliyle görünür olduğu olaylardandır.

Joannidis’e (2024/2025) göre şer, iyiliği azaltma ya da onun yokluğuna dönük çabaları değil, “yaşamın kendisinin” ortadan kaldırılmasını ifade eder ve burada Bell ile aynı şekilde “iyinin değillenmesi”nden bahseder. Bunu yapmak hakikatlerin bilerek ve isteyerek çarpıtılmasıyla mümkündür. Hakikat-ötesi çağın özellikleri bunun için biçilmiş kaftan gibidir.

Amaç, ötekinin üzerinde “topyekûn hakimiyet” kurabilmektir (Joannidis, 2024/2025). Bu arzu en başta karar verici ve kanun koyuculardan başlayarak bunu sokaklarda, köylerde, kasabalarda, barınaklarda eyleme dökme cüreti ve cesareti gösteren kişilere kadar sirayet etmiştir. Gücünü resmi ötekilerde görülen “tümgüçlü hakimiyet” duygusuyla kurdukları özdeşleşimden alan halkın bir bölümü içlerindeki en ilkel dürtüleri dizginlemeden eyleme dökme fırsatı bulmuştur.

Topyekûn hakimiyet ötekinin “ruhsal cinayeti” ile mümkün olur (Joannidis, 2024/2025). Buradaki ruhsal cinayet sadece iyinin değillenmesi değil, köpeklerin yaşayan, hissedebilen, duyguları olan canlılar olduğunun da değillenmesi, yani şeyleştirilmeleri yoluyla gerçekleştirilir. Böyle bir nefret, cezasızlık vaadiyle karşılaşıp ve hatta bu kişilere yasalarla neredeyse meşrulaştırılmış bir zemin sunulduğunda kendimizi tarihin en kanlı olaylarının içinde bulmamız işten bile değildir. Nitekim köpek katliamları örneğinde bu değilleme ve ruhsal cinayetin, gerçek cinayet eylemleriyle somut olarak eşitlenmesi yaşananlara psikotik bir nitelik de kazandırıyor gibidir. Aynı zamanda toplumun düşünme işlevindeki yıkımın da uç bir örneği olarak görülebilir.

Bu türden eylemlerin faillerinde “sıradan kontrol ve güç arzusundan çok daha ötesi” sayılabilecek “tümgüçlülüğe dair hezeyanlı bir inanç” vardır (Joannidis, 2024/2025, s. 16). Buna verilen örnek “zalimce bedensel acı çektirmek” ve “kasıtlı işkence”dir. Bedensel acının özellikle seçildiğini belirten Joannidis, bunun söze dökülemeyecek, temsil edilemeyecek bir seviyede acı vermenin yolu olduğu için seçildiğini söyler. Yaşanan olaylarda görünen odur ki bazı kişi ve kurumlar, yaşamla ölüm arasındaki çizgide kimin nerede kalacağına, çizginin diğer tarafına nasıl ve kimin ellerinde geçileceğine dair karar yetkisini kendilerinde görmektedir. Şerrin bilinen tüm suçların ve günahların da ötesine geçen ve “düşünmenin kökünün kökten kurutulmasına ne kadar yaklaştığı” (s. 25) görüşü, içinden geçtiğimiz süreci acı verici bir netlikte tarif etmektedir.

Şimdi köpek katliamlarının şer olma niteliğini, bunu mümkün hâle getirdiğini öne sürdüğüm ölüm dürtüsünün üç modeldeki görünümlerinin (Bell, 2016) bir arada çalışarak nasıl ortaya çıkardığını anlatmayı deneyeceğim.

Köpeklere dönük şiddetli yıkım ve yok etme eylemleri ilk bakışta Bell’in (2016) makalesindeki birinci modele uyuyor gibi görünür. Çünkü gürültülü ve şiddetli bir etkinlik vardır. Katliam Yasası’nda yer verilen yıkıcılığın çok daha ötesine geçilerek uygulanmış işkenceler, faillerinde “anlık, katıksız bir haz” (Bell, 2016, s.2) uyandırdığını düşündürecek kadar vicdan ve muhakemeden uzaktır. Sokaklarda yaşamak zorunda kalmış köpek nüfusunun artmasının gerçek sebeplerini (yani yasa dışı köpek üretim ve ticareti yapan kişi ve kurumlara müdahale edilmemesini, yerel yönetimlerin mevcut yasaları uygulamaktaki ihmal ve eksikliklerini, kısırlaştırma, aşılama ve yerinde yaşatma, sosyal olmayan köpekleri rehabilite edip sosyalleştirme gerekliliklerinin hiçbirinin yerine getirilmemesini, hayvanlara yönelik tecavüze varan şiddet eylemlerinin cezasız kalmasını) algılamaktan ve bunlar üzerine düşünmekten çok uzak bir zihinsel durum hüküm sürmektedir. Tümüyle eyleme dönük bir duruş sergilenmektedir. Düşünme ve algılama işlevlerinde adeta bir yıkım söz konusudur. Ülkenin dört bir yanından yukarıda da sözü geçen zehirleme, parçalama, canlı canlı toprağa gömme, enjeksiyonla “ilaç” vererek öldürme, çöp poşetlerine doldurup can çekişen hayvanları ölüme terk etme, silahla tarayarak öldürme gibi haberler ve görüntüler gelmiştir ve bu eylemler ne yazık ki halen sürmektedir. Joannidis’in sözünü ettiği ötekinin canlılığının, yani yaşamın değillenmesi; öteki ilan edilenlerin şeyleştirilmek yoluyla bedensel işkenceye tabi tutulması ve sadistik bir tümgüçlülük hezeyanı ile canlarının alınması herkesin gözü önünde yaşanan bir gerçeklik hâlini almıştır.

Birinci modeldeki bir diğer unsur olan dışarıdaki bir iyilikten tetiklenilmesi durumu da burada görülebilir. Köpeklerin hedef olarak neden seçildiğine dair yanıtlardan biri de bununla ilgilidir. İnsanın en yakın dostu, can dostlarımız gibi ifadelerle evrensel bir şekilde insana yoldaşlığı, sadakati, koşulsuz sevgiyi, yani “katıksız iyi”yi atfettiğimiz canlılardır köpekler. O ilişkinin, yakınlığın, yaşamsal olanın varlığına katlanamamak ve bundan tetiklenip yok etme isteği duymak da bu modeldeki unsurlardan biri olarak değerlendirilebilir.

Bunlar birlikte düşünüldüğünde Bell’in sözünü ettiği birinci model, şer olarak adlandırılabilecek söz konusu eylemlerin görünür olan yüzünü, eylemselliğini anlamaya yardım eder. Fakat bu etkinliklerin arkasındaki sessiz ve daha edilgen bir biçimde işlemeyi sürdüren ikinci ve üçüncü modeldeki süreçlerin varlığı da en az birincisi kadar önemlidir.

Eylemlerin başlamasına ve sürdürülebilmesine olanak sağlayan bir düşünmeme dünyasına çekilme durumu bizi ölüm dürtüsünün 2. modeldeki görünümüne getirir. Hatta Türkiye toplumu uzun zamandır ölüm dürtüsünün 2. modelde tarif edilen görüntülerinden muzdariptir demek herhalde hakikatten pek de uzak olmayacaktır. Köpek katliamları üzerinden bakıldığında, tıpkı 1909-1910’da İstanbulluların yapmaya çalıştığı gibi, bugünkü süreçte de hayvan hakları savunucuları bir araya gelmiş ve önleyici ve koruyucu bazı eylemlerde bulunmuş olsalar da yeterince etkili olamamışlardır. Bunun sebeplerinden biri toplumda görülen düşünmeme hâlinin süreğenliği ve yaygınlığıdır. Çünkü “Ölüleştiren bir edilgenlik” (Bell, 2016, s. 2) içinde olan bir toplum, yaşamın yanında etkin bir biçimde duramaz, düşünme işlevini kullanamaz ve ancak böyle bir toplumda masum ve savunmasız canlıların dehşet verici bir biçimde katledilmesi mümkün hâle gelir.

2. modelde tarif edilen bu zihinsel durum, düşünmemeye dair duyulan sessiz eğilim 1. modele dahil edilebilecek şiddetli eylemlerin gerçekleştirilmesi için gereken arka planı hazırlar. Eylemler gerçekleşirken de düşünmemenin yarattığı edilgen duruş bir sessizlik hâli yaratarak bu eylemlerin faillerine ihtiyaç duydukları cesareti, tümgüçlü kontrol duygusunu, dehşet ve korku yaratıp hakimiyet kurmuş olma hissini vermeye devam eder. Sonuç olarak, sokakta yaşayan herşeyden bihaber hayvanlar da onlar üzerinden döndürülen toplu bir kıyım ve katliam sürecinde gerçekten “sahipsiz” kalmış olurlar.

Bu da bizi katliama giden yolu inşa eden diğer süreç olan 3. modele getirir: Nesnenin hem hayatta tutularak hem de her türlü hareketinin engellenmesi yoluyla sadistik bir şekilde kontrol edilmesi.

Aynı süreçte hayvanlara yapılan eziyeti duyurmak ve kamuoyu oluşturmak isteyen toplantılar, eylemler, duyurular hem engellenme yoluyla kontrol edilmeye ve bastırılmaya hem de üretilen türlü hakikatimsilerle itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Eylem yapılması tümüyle engellenmemiş yani nesne hayatta tutulmuş fakat eylemler izole alanlara hapsedilerek asıl amacı olan kalabalıklara ve basına ulaşma ve hayvanların sesini duyurma işlevini gerçekleştirmesinin önüne geçilmiştir. Bu seslerin büyüyüp genişlemesine, yayılmasına, hakikatlerin duyulmasına izin verilmemiştir.

2. ve 3. modellerdeki açıkça görünür olmayan ama süreğen bir biçimde varlığını hissedebildiğimiz ölüm dürtüsünün toplumdaki bu görüntüleri şer niteliğini taşıyan katliamların ardındaki topyekûn hakimiyet arzusuna ve düşlemine sessizce hizmet eder. Bir yerlerde canlılara eziyet edilmekte, türlü işkencelerle ölümler gerçekleşmektedir ama sanki ağzı dili olmayan, kolları bacakları bağlanmış, çığlıkları çukurlara, torbalara saklanarak susturulan bu hayvanlar değil de yapılanlara tanık olan insanlardır. Toplu katliamları, işkenceleri neredeyse yasal hâle getirebilmek ve bunları gerçekleştirecek faillerin özgürce hareket edebilmesini sağlamak, toplumda şerrin yaratacağı dehşeti uyandırmak böyle mümkün olur.

Görüldüğü üzere, köpek katliamları ölüm dürtüsü üzerinden bakıldığında üç modelin bir arada çalışarak, tarifi ve eşduyumu mümkünsüz bir “şer” hâline gelmesidir; değilleme üzerinden bakıldığında hem iyinin hem de yaşamın değillenmesi söz konusudur; hakikat-ötesi çağın özellikleri üzerinden bakıldığında ise köpek nüfusunun artmasına sebep olan ihmal ve kötü uygulamalar, hayvan üretim ve satışının engellenmemesi, hayvanların yaşama, barınma, beslenme ve güvende olma haklarının tanınmaması ve bu hakları sağlamakla yükümlü devlet organlarının çalışmıyor olması gibi gerçeklerin yerine, üretilmiş hakikatimsilerle bir nefret ve yıkım nesnesi olarak “öteki” hâline getirilmeleri yoluyla gerçekleşmektedir. Ülke geneline yayılmış böylesi bir kıyım; bölmenin, ayrışmanın ve şiddetin hüküm sürdüğü bir ruhsallık zemininde yukarıda sözü geçen yıkıcı ruhsal mekanizmaların bir arada çalışması neticesinde meydana gelir.

Tüm bu yaşananlara dair yanıtlanmamış bir diğer soru hedef olarak neden köpeklerin seçilmiş olabileceğidir. Hem bu sorunun yanıtına hem de köpeklerin “öteki” hâline getirilmesini mümkün kılan ruhsal süreçlere biraz daha yakından bakmayı deneyelim.

Neden köpekler ve nasıl?

Freud (2021) Rüyaların Yorumu’nda hayvanların neyi düşlediğini bilmediğinden bahseder. Bugün biz de hayvanların düşlerini veya düşüncelerini bilmiyoruz ama insanlarla tamamen aynı olmasa da özellikle köpeklerin hissedebildiklerini ve düşünebildiklerini biliyoruz. Birleşik Krallık, Belçika, Fransa ve Yeni Zelanda köpeklerin duyguları, acı ve korku gibi durumları yaşayabilen canlılar olarak yasalar düzeyinde tanındığı ülkelerden bazılarıdır. Fakat gene de bir bölgedeki köpekler toplatılıp katledildiğinde bunun ülkede yaşayan diğer köpekler dünyasının içinde bir anlamı olup olmadığını bilmediğimizi kabul edebiliriz. Yani köpeklerin bir bölümü diğer köpeklere bir mesaj vermek için katledilmiyor olsa gerektir. O hâlde bu mesele köpekler üzerinden yaşanan ve yaşatılan ama aslında insanlara ait bir anlam dünyasının parçası olmalıdır. Peki buradaki gizil öteki kimdir? Köpek katliamlarıyla kime ne söylenmek isteniyordur? Bu sorular şüphesiz çok önemli olsa da bu yazı kapsamında gizil hedefler kimler veya neler olursa olsun, görünür hedef olarak neden köpeklerin seçilmiş olabileceğine dair düşünmeyi deneyeceğim.

Freud bir mektubunda köpeğinden bahsederken şöyle der:

Çiftedeğerlilikten uzak bir şefkat, uygarlığın katlanması neredeyse mümkün olmayan çatışmalarından azade bir hayatın yalınlığı, kendi içinde bütün olan bir var oluşun güzelliği ve yine de, bedensel gelişim açısından aradaki tüm farklılıklara rağmen, bu özel yakınlık ve tartışma götürmez dayanışma duyguları. Jo-fi’yi severken sıklıkla kendimi, müzikten çok uzak olmama rağmen, Don Giovanni’den bir arya olduğunu anlayabildiğim bir melodiyi mırıldanırken bulmuşumdur.

Bir dostluk bağı
İkimizi de birleştiriyor… (akt. Pellegrini, 2022, s. 76-77)

Köpeklerle temas etme, vakit geçirme ve hatta yaşama şansına sahip olabilmiş kişilerde Freud’un sözleri kolayca kendi deneyimlerinden de doğan bir hakikat olarak karşılık bulacaktır. Fakat yaşananların ruhsal altyapısını anlama niyetiyle dış dünyadaki bu gerçekliğe değil; insanın anlam dünyasındaki göndermelerine bakacağız.

 

Yukarıda bahsedilen ilkel bölme ve yansıtma süreçlerini hatırlayacak olursak, Freud’un sözlerinde, çiftedeğerlilikten uzak katıksız bir iyinin varlığını köpeği üzerinden tarif etmesi köpeklere atfedilen anlamlar bakımında önem taşır. Daha yaygın olarak bilinen şu ifadeleri de bunu destekler: “Saf sevgiden aciz ve nesne ilişkilerinde sevgi ve nefreti her zaman birbirine karıştırmadan duramayan insanlardan oldukça farklı olarak köpekler, dostlarını sever, düşmanlarını da ısırırlar.” (akt. Pellegrini, 2022, s. 64).

 

Ann Pellegrini (2022) “Savaş Köpekleri ve Evdeki Köpekler: Kaybın Eşikleri” isimli yazısında Freud Müzesi’nde, yani Freudların bir zamanki evinde gösterilen ve Anna Freud tarafından hazırlanıp seslendirilmiş aile videolarından bahseder. Pellegrini’nin Freud’un köpekler için söylediği bu meşhur sözlerine bakışı bize neden köpeklerin hedef olarak seçildiğini anlamak konusunda yardım edebilir.

 

… görünüşe göre, bir Wolf’tan alınan ve karşılığında yine ona verilen koşulsuz hayranlığı kendine isteyen insanlarda, evcil hayvanların uyandırdığı kıskançlık bundan kaynaklanır. Köpeklerin, Freud’un burada söylediği gibi “çiftedeğerli olmayan” bir şekilde sevip sevmemelerinden daha önemli olan, onların o şekilde sevdiklerine dair kurulan fantezidir. İnsanların, sevgi gösteren köpekleri bir şekilde, karşılık beklemeyen ve cömert varlıklar olarak deneyimlemesini sağlayan bu fantezidir. Freud’un köpeklere atfettiği niteliğe, radikal veya içgüdüsel dürüstlük de denebilir. (Pellegrini, 2022, s. 64)


Köpeklerin saf sevgi ve şefkati barındıran, bir araya getiren, yumuşatan, yakınlık ve dostluk bağı kurabilen ya da böyle düşlenen doğaları onları bölme ve yansıtma için uygun nesneler hâline getirir. Dolayısıyla sadece yaşamsal olanın değil ölüm dürtüsünün de yansıtmalarına açıktırlar. Örneğin yaygın bir biçimde fobilerin nesnesi olabilirler. Dışarıya yansıtılmış ve geri dönmesinden korkulan saldırganlık veya parçalanma, yok edilme kaygıları için de çok uygundurlar. Fakat Osmanlı’da yaşanmış ve halihazırda Türkiye’de yaşanmakta olan bu olaylarda bireysel ve görece nevrotik sayılabilecek bir fobileştirmeden çok daha ilkel düzeyde bir ruhsal işleyiş söz konusu olmalıdır.

Klein (1948) “On the Theory of Anxiety and Guilt” (Kaygı ve Suçluluk Kuramı Üzerine) isimli makalesinde yaşam ve ölüm dürtülerinin doğumdan itibaren var olduğunu ve iç veya dış dünyadan kaynaklanan acı verici deneyimler olduğunda zulmedilme kaygılarının arttığını söyler. Bu deneyim dışsal nesnelerin düşman gibi algılanmasına yol açar. Buna ek olarak da bebek kendinde bulunan yıkıcı itkileri memeye yansıtır, yani ölüm dürtüsünü dışarı atar ve böylece dışarıdaki meme ölüm dürtüsünün temsilcisi haline gelir.

Dışarıdaki tehlikeler içsel tehlikeler ışığında deneyimlenir, dolayısıyla da yoğunlaşır. Diğer yandan dışarıdan gelecek herhangi bir tehlike ihtimali içeride sürekli olarak var olan içsel tehlike durumlarını da yoğunlaştırır. İçsel olan tehlike durumlarının dışsallaştırılması benliğin en erken dönemden itibaren kullandığı yöntemlerden biridir ve gelişim boyunca da varlığını sürdürür. İki tehlikeli nesne olarak kötü meme ve kötü penis içsel ve dışsal zulmedicilerin prototipleridir. Acı verici deneyimler ve hayal kırıklıkları (ki bunlar zulmedilme olarak deneyimlenir) içerideki zulmedici kaygı ve saldırganlığı tetikler, bu da içsel ve dışsal nesnelere yansıtmayı artırır ve böylece birbirini güçlendirirler. Diğer bir deyişle, saldırgan itkiler yansıtma yoluyla zulmedici dışsal figürler yaratılmasını sağlarken, bu figürler içerideki zulmedilme kaygısını, dolayısıyla da saldırganlığı ve tehlikeli diye görülen içsel ve dışsal figürlere dönük yıkıcı düşlemleri artırır.

Klein (1975) yetişkinlerdeki paranoid bozuklukların yaşamın ilk aylarında deneyimlenen zulmedilme kaygılarına dayandığını söyler. Paranoid bir hastadaki korkuların kökeninde kendisine acı çektirecek, zarar verecek ve onu en sonunda yok edecek diye hissettiği düşman figürler vardır. Bu figürler toplumdaki bir ya da birden fazla kişi veya doğal felaketler bile olabilir. Korkulan saldırı sayısız bir biçimde düşlenebilir, fakat paranoid kişideki yok edilme korkusunun özünü benliğin ölüm dürtüsü tarafından yok edilmesi korkusu oluşturur.

Türkiye’deki hem Hayırsızada Sürgünü ve Katliamı hem de Katliam Yasası tam da bu paranoid düşlemlerin ve yok edilme kaygılarının ürünü gibidir. Bu korkunun dışsal figürleri ve yok etme düşlemlerinin hedefi olarak, ölüm dürtüsünün eyleme kolayca dökülebileceği ve (olası gerçek hedeflerin insanlardan oluşması ihtimalini düşünürsek) insana en yakın canlılardan biri olarak bilinen köpeklerin seçilmesi anlamlıdır. Dışarıdaymış gibi lanse edilen, yani bir yansıtma nesnesine dönüştürülen, düşman, kötü meme veya kötü penis hâline gelen köpekler gelip insanları yok etmeden ortadan kaldırılmalıdır denmektedir.

Klein’ın sözünü ettiği acı verici deneyimlerin zulmedilme ve yok edilme kaygılarını artırarak içerideki saldırganlığı yoğunlaştırması ve bununla baş edilemeyip dışarıda tehlikeli bir nesne yaratılması durumu, köpek katliamlarının gerçekleştirildiği tarihlerde yaşanan siyasi ve toplumsal olayları inceleme fikrini doğurur. Çünkü buna göre dış dünyadan kaynaklanan türlü hayal kırıklıklarının dışarıda bir “tehlikeli öteki” yaratılması sürecini harekete geçirmiş olma ihtimali vardır. Örneğin Hayırsızada Sürgünü ve Katliamı’nın gerçekleştiği 1909-1910 yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş ve dağılmasının herkes için göz ardı edilemeyecek bir gerçek olarak görünür olduğu zamanlardır. İmparatorluk giderek artan bir şekilde yaşanan ayaklanmalarla parçalanmakta ve yok oluşa gitmektedir. Nitekim, aynı yıl Balkan Savaşları başlayacak ve ardından gelecek I. Dünya Savaşı ile İmparatorluk yıkılacaktır. Bu sona gidişin hem Saray hem de halk tarafından yoğun bir şekilde hissedildiğini varsaymak mümkündür. Dolayısıyla bahsi geçen bu parçalanma yıllarında bir yandan modernleşmeye çalışarak yıkımı geciktirme çabaları öte yandan dört bir cephede isyanlar ve savaşlarla mücadele ederken İstanbul’daki köpeklerin devletin bu kadar gündeminde olması ve onları ortadan kaldırmak için askeri düzeyde önlemler alacak kadar ileri gidilmesi dikkate değerdir. Gerçeklikte meydana gelen yok olma ve parçalanma sürecinin içeride yarattığı dehşet, hayal kırıklığı, narsistik yaralanma ve büyük kayıplarla ortaya çıkan acı deneyimi içsel dünyalardaki kaygıları ve saldırganlığı da yoğunlaştırarak kendisine bir çıkış aramış gibidir. Yenilgiye uğradığı birçok alanda hakimiyet duygusunu giderek yitiren böyle bir devlet idaresinin, hiçbir misilleme korkusu duymadan güç uygulayıp edilgen ve zayıf konumdan, etkin ve “güçlü” konuma geçebileceği eylemler için sahipsiz sokak köpeklerini seçmesi manidardır.

Buna ek olarak, türlü travmatik deneyimler neticesinde şiddete eğilimli hâle gelen bireylerin yaşananlarla baş edemeyip saldırganlıklarını eyleme dökmeye başladıklarında ilk olarak etraflarındaki en kolay, ulaşılabilir ve zayıf hedefleri seçtikleri bireysel ruhsallıklar düzeyinde çok iyi bilinmektedir. Benzer bir şiddet eğilimi ve yükselişinin toplumsal ve siyasi düzeyde de böyle ilerlemesi çok da şaşırtıcı olmayacaktır. Toplu katliam veya seri cinayetler gibi suçların faillerinin geçmişlerine bakıldığında, bu eylemelere kalkışmadan önce bir çeşit güç ve yöntem denemesi niteliğinde, hayvanlara veya daha savunmasız canlılara dönük şiddet denemeleri sıkça karşımıza çıkar.

Tarih bilimi, savaşları ve katliamları incelerken insanlar arasında olan olayların ardışıklığını izleyerek anlamlandırmaya, açıklamaya çalışır. Oysaki insan ve toplumun ruhsallığını anlamaya çalışan bizler için büyüyen bir yıkıcılığın ve şiddet eylemlerinin önce hayvanlar gibi görece kolay hedeflerden başladığı, sonra eğer mümkün olursa insanlara yöneldiği gerçeği tarihin bu bakışındaki eksik bir parçayı gündeme getirir. Bu nedenle, tarihteki köpek katliamlarının öncesi, sırası ve sonrasında yaşanan diğer toplumsal şiddet olaylarıyla beraber ele alınmasının toplum ruhsallığını anlamak konusunda önemli olduğunu düşünüyorum.

Nitekim, 1909-1910 köpek katliamının ardından sadece birkaç yıl sonra 1915 yılında bu kez, oluşturduğu söylenen tehlike sebebiyle “yer değiştirilmesi gereken” ve toplanıp başka yerlere “götürülecek” olan hedef “öteki” olarak Ermeniler seçilmiştir. İnsanlar bu kez de yıllardır bir arada yaşadıkları dostları, komşuları olan kişilerin göz göre göre toplanarak ölümcül bir sürgüne mahkum edildiklerine tanık olmuşlardır. Kurtarabildiklerini kurtarmışlar, saklamışlar ama bu kıyımın gerçekleşmesinin önüne geçememişlerdir. İmparatorluğun çöküşünün kaçınılmaz olduğunun anlaşıldığı bir parçalanma döneminde, toplu kıyımlar olarak bu iki olayın ardışıklığı ve benzerliği yaşananlarda tesadüften fazlasının olduğunu düşündürmektedir.

Bugün yaşananlara geldiğimizde ise yıllardır zaman zaman gündeme getirilmesine rağmen “uyutma” yoluyla toplu öldürmelere ve işkence eylemlerine yol açan bu yasal düzenlemenin son yıllara denk gelmesi tarihteki örneklere de bakılarak değerlendirilebilir. Hem Türkiye’de hem dünyada giderek artan savaşçı ve baskıcı politikaların birçok alanda meydana gelen yıkımı ve şiddet sarmalını beslediğini söyleyebiliriz. “Sahipsiz” oldukları için kolay hedef olarak görülen köpeklerden başlamış bu katliamların da ileride yaratılacak yeni “ötekilere” de çevrilebilecek toplu şiddet eylemlerinin denemeleri, yani ayak sesleri olabileceğini düşünmemek elde değildir.

Böylesi toplu katliam süreçlerinde dikkat edilmesi gereken bir diğer mesele de çarpıtılmış ya da tümüyle yanıltmak için tasarlanmış söylemlerin oynadığı roldür. Örneğin, kabul edilen yasal düzenlemede öldürmenin “uyutma” ifadesiyle tanımlandığı yöntem, o canlının yaşamının sonlanmasına neden olacak bir “ilacın” enjeksiyonla bedene verilmesidir. Buradaki “uyutma” ve “ilaç” ifadeleri Orwell’in 1984 romanındaki propaganda yapan yani yalan üreten bakanlığa Hakikat Bakanlığı, savaşlardan sorumlu bakanlığa Barış Bakanlığı denmesiyle benzerdir. Uyutma, öldürmedir; ilaç verme de zehirleme.

Hakikat-ötesi çağda gayet olağanmış gibi sunulan ifadeler düşünce ve eylemlere dair gerçeği örtmekle beraber aslında alıcılarına “ilaç” niyetine verilen hakikatimsilerle onları “uyutma” niyeti taşır. Bu anlamda değillemeye iyi bir örnek oluştururlar çünkü sadistik özelliklerini değillemeye çalışırken aslında perdenin arkasındaki hakikati söylemiş olurlar. Düşünme işlevine saldıran neredeyse “zehirli” denebilecek bilgi kirliliğinin ruhsallıktaki “ölüleştiren” etkisi ile bu sözcüklerin toplumsal dolaşıma sokulduğu politikalar arasındaki benzerlik üzerine çokça düşünmek gerekmektedir.

Son olarak, sahipsiz hayvanların yok edilmesi gereken canlılar olarak ilan edilmesinin başka ruhsal meselelerle de ilgili olduğunu hatırlamak gerekir. Bir ülkede yaşayan insan olmayan hayvanların da temel bakım, barınma ve korunma ihtiyaçlarının karşılanması gerekir. Köpeklerin “öteki” ilan edilmesi yoluyla bu ihtiyaçları karşılamıyor olmaktan doğması beklenen suçlulukla da baş edilemediği, “sokakların güvenliği” için diyerek iyilik adı altında yok etme eylemleriyle kapsayıcı olmayan çevrenin, yasaların ve uygulamaların hakikatiyle de yüzleşmekten kaçıldığı görülmektedir. Kötü olan, kirli olan, saldırma tehlikesi taşıyan ve bu yüzden de yok edilmesi, göz önünden kaldırılması gereken, tüm bunlardan habersiz sokak hayvanlarıdır diye etiketlenir. Köpeklerin şeyleştirilmiş bir biçimde çoğaltılmaları ve ticareti serbest bırakılırken, sokakta yaşamaları, gönüllüler tarafından beslenmeleri ve bakılmaları yasaklanır. Burada “yıkımın kendisinden alınan haz ve haz verici düşünmeme hâline çekilmekten kaynaklanan haz” zın (Bell, 2016, s. 14) nasıl bir arada işlediği görülebilir.

Sonuç

Sokaklarda yaşamak zorunda kalmış sahipsiz köpeklerin marjinalleştirilmesi, toplumda türlü sebeplerle “öteki” hâline getirilmek istenen grupların marjinalleştirilmesinden farklı değildir. Önce bir bölme yaratılır, bu bölme neticesinde oluşan “öteki” istenmeyen duygu, düşünce ve tüm diğer özelliklerin taşıyıcısı olarak bir yansıtma nesnesi şeklinde kullanılır. Sadistik arzuların ve yıkıcı dürtünün hedefi hâline gelen, artık yeni üretilen hakikat-ötesi sözde bilgilerle marjinalleşen ötekinin maruz kalacağı şiddetin biçimi ve yoğunluğu birçok etkene bağlı olarak değişir. Sessiz canlılar (hayvanlar ve doğa) ile sesi olsa da duyulmayan kitleler (farklı insan grupları) buna en yoğun maruz kalan hedefleri oluşturur. Bu durum çocuklara uygulanan istismar durumlarında saldırganın, sesi zaten temel bakım vermesi gerekenler tarafından duyulmamış, yani ihmal edilmiş, “sahipsiz” çocukları seçmesiyle benzerdir. Ötekileştirilen gruplar olarak çocukların, kadınların, hayvanların ve doğanın, kıyım ve yıkımın değişmeyen hedefleri olması tesadüf değildir.

Unutulmamalıdır ki yaşam hakkı sadece insana değil, insan olmayan hayvanlara ve tüm diğer canlı türlerine, doğaya da ait bir haktır. Bu hakkın tanınmayışı ve süreğen bir biçimde ona saldırılması, nesneyi tam olarak öldürmeden onun üzerinde kurulan sadistik ve tümgüçlü bir kontrol ile hakimiyet duygusunun verdiği “alışılmışın dışındaki, yıkıcılıktan alınan bir hazla” (Bell, 2016, s. 14) ilgilidir.  Bu anlamda köpeklerin yok edilmesi daha geniş düzlemde bir yıkımın, yani doğanın, iyiyi ve üretmeyi, yaratmayı temsil eden her şeyin topyekûn değillenerek yok edilme çabasının bir parçasıdır.

Peki biz böyle bir durumda dahi umudu ve çareyi nerede arayabiliriz?

Freud (1917) “Yas ve Melankoli”de aslolanın gerçeğe saygının kazanması olduğunu söyler. Bitirirken bu cümleyi hatırlamamın ve hatırlatmamın sebebi belki de hakikatlerin büyük zede almış olduğu bir ülkenin içinde çok uzun zamandır yaşıyor olmamızdır. Burada yaratılan kayıp, somut olarak birçok canlının kaybının yanında, ruhsal ve zihinsel işleyişimize dönük saldırılarla beraber gelen insan olmaya ve “insan”laşabilmiş kişilerin olduğu bir toplumda yaşadığımıza dair inancımızdır. Masum canlıların katledilmesinin “insan”laşabilmiş homosapienste yaratacağı etki büyük bir ıstırap, acı, çaresizlik, öfke, vicdan muhasebesi ve adalete erişemeyişin getirdiği, onulması çok güç olan iyiliğe ve güvende olmaya dair inancın yıkımıdır. Bütün bu kayıplardan çıkışın yolu, Freud’un işaret ettiği üzere, bir gün hakikate saygının kazanmasına ve acının gerçek kaynaklarıyla yüzleşip onarıma geçilebilmesine bağlıdır.

 

Kaynakça

Bell, D. (2016). Ölüm dürtüsü: Çağdaş Kleincı kuramda görüngübilimsel perspektifler. Ölüm Dürtüsü: Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2016 içinde, s. 1-16. (Özgün eser 2014 tarihlidir).

Bion, W. R. (2014). Yaşayarak öğrenmek. (L. İşcanlı Ekin ve T. Güvenir, Çev.). İstanbul: Bağlam Yayıncılık. (Özgün eser 1962 tarihlidir).

Cabas, M. (2022). Sunuş. Hakikat-ötesi içinde, s. 15-19. İstanbul: Tellekt.

Freud, S. (1917 [1915]). Mourning and melancholia. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIV, 237-258. Londra: Hogarth Press.

Freud, S. (1925). Negation. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIX, 233-240. Londra: Hogarth Press.

Freud, S. (2021). Rüyaların yorumu. (D. Muradoğlu, Çev.). İstanbul: Say Yayınları. (Özgün eser 1900 tarihlidir).

Haytap, (t.y.). 1910 Hayırsızada toplu sürgün ve katliamı. Aralık 1, 2025 tarihinde https://www.haytap.org/tr/goezyalarnza-hakim-olamayacanz-gercek-bir-suerguen-18-maddede-hayrsz-ada-katliam adresinden alınmıştır.

Joannidis, C. (2024/2025). Şer benim iyiliğim olsun: Şer kavramının psikanalitik düşüncede bir yeri var mı? Suret: Kötülük içinde, s. 13-45. İstanbul: Minotor Kitap.

Klein, M. (1975). On the theory of anxiety and guilt. Envy and Gratitude and Other Works 1946–1963 içinde, s. 25-42. Londra: The Hogarth Press. (Özgün eser 1948 tarihlidir).

Klein, M. (1999). Haset ve şükran. (O. Koçak ve Y. Erten, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1975 tarihlidir).

McIntyre, L. (2022). Hakikat-ötesi. (M. F. Biçici, Çev.). İstanbul: Tellekt. (Özgün eser 2018 tarihlidir).

Muzir.org, (t.y.). 1 Ağustos 2024-31 Temmuz 2025 Türkiye’de il il sokakta yaşayan hayvanların yaşam hakkı ihlalleri. Kasım 8, 2025 tarihinde https://muzir.org/2025/08/02/1-agustos-2024-31-temmuz-2025-turkiyede-il-il-sokakta-yasayan-hayvanlarin-yasam-hakki-ihlalleri/ adresinden alınmıştır.

Obuz, Ö. 2024. Osmanlı’dan erken Cumhuriyet’e: Hayvan katliamları ve himaye. Kediler, köpekler ve kargalar. Ankara: İletişim Yayınları. (Özgün eser 2022 tarihlidir.)

Pellegrini, A. (2022). Savaş köpekleri ve evdeki köpekler: Kaybın eşikleri. Psikanaliz Yazıları 44: Psikanaliz Aynasında Hayvan içinde, s. 59-81. (Özgün eser 2009 tarihlidir).

Yaşamdan Yana Veteriner Hekimler. (2025, Ekim 24). 15.10.2025 tarihli İl İzleme ve Denetleme Kurulu Toplantısı Raporu. Kasım 9, 2025 tarihinde https://www.instagram.com/p/DQMuNakDQTf/?img_index=1 adresinden alınmıştır.

 

Sema Sözer, Klinik psikolog ve psikanalist adayı. Psike İstanbul ve Uluslararası Psikanaliz Birliği’ne (IPA) bağlı psikanaliz eğitimini sürdürmektedir. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümünden mezundur. İstanbul Bilgi Üniversitesi Klinik Psikoloji programında yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Psikanalitik Bakışlar 17, “Yerleşmek Kökleşmek” sempozyum kitabının editörüdür. Özel ofisinde serbest çalışmaktadır.

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.