Köktenci Zihniyet

Sverre Varvin *
Özet
Köktencilik batılı ülkelerde giderek daha fazla politik söylemin bir parçası haline gelmiş ve büyük ölçüde İslami Cihatçılık ile ilişkilendirilmiştir. Oysaki, köktencilik bütün dinler için bir meseledir, özellikle de terimin kökeninin 100 yıl öncesine dayandığı Hristiyanlıkta. Köktencilik profesyonel örgütlenmelerde de bir meseledir ve bu makale psikanalizdeki temeller ve köktenci eğilimler arasındaki ilişki üzerine bir tartışma ile başlamaktadır. Sonrasında bu, dini ve politik bağlamlardaki daha geniş ölçekteki köktencilik ile ilişkilendirilir. Merkezî bir soru şudur, bir uzmanlığın veya bir dini-politik hareketin ana ilkeleri olarak anlaşılan temellere bağlılık nasıl köktenciliğe dönüşebilir ve yine bu, nasıl daha şiddetli biçimlere dönüşebilir. Köktenciliğin, bilinçdışı süreçleri harekete geçiren ve dini-politik ideolojilerde ifade ve biçim bulabilen baskı, zulüm ve ızdırap içeren tarihi ve toplumsal bağlamlarda geliştiği öne sürülmektedir. Bu ideolojiler, diğerleri arasında toplumsal anlaşmazlığı ve bölünmeyi güçlendirerek ve günah keçileri belirleyerek çözümler üretebilirler. Kitle psikolojisine ve grup düzeyindeki bilinçdışı süreçlere psikanalitik bakış, Avrupa bağlamında köktenci hareketlerin mevcut İslami ve diğer biçimlerini anlamak için geliştirilmiştir.
Anahtar kelimeler: Köktencilik, Psikanaliz, Kolektif Düşlemler, İslamiyet
Giriş
Köktencilik batılı ülkelerde giderek daha fazla politik söylemin bir parçası haline gelmiş ve büyük ölçüde İslami Cihatçılık ile ilişkilendirilmiştir. Köktencilik, oysaki, bütün dinler için bir meseledir, özellikle de terimin kökeninin 100 yıl öncesine dayandığı Hristiyanlıkta. O zamanlar mesele, temellere hakimiyetin nasıl kaybedilmeyeceğiydi, ki onlar olmadan düzgün bir inanç sisteminin olamazdı.
Temellere duyulan bu bağlılık köktenciliğe dönüşebilir, fakat temel ilklere katı bir bağlılık olarak anlaşılan bu durum, profesyonel veya bilimsel durumların gündeminde çok seyrek olarak yer almaktadır. Dolayısıyla bu, psikanalitik bir kongrede, 2006’da İskandinav Psikanaliz Kongresi’nde, gündeme alındığında ilgi çekmektedir. Kongre komitesi temeller üzerine ve bununla bağlantılı olarak da köktencilik üzerine derinlemesine düşünmeye davet ettiğinde belli bir endişe olmuş olmalıdır. Temeller, Oxford Thesaurus’a (Eşanlamlılar sözlüğü) göre esas ile benzerdir ve “ilkeler, anlayış, araştırma ve hakları” betimler, “Esas olarak tanımlanan bir şey, üzerine daha fazla detaylandırmanın eklenebileceği veya eklenmeyebileceği, gerekli olan en az şey olarak görülür. Başka bir şey için temel olan bir şey, onun için hayatîdir.” (OUP, 2017).
Her uzmanlık ve bilim, kendi yaklaşımını niteleyen temellerin neler olabileceğini göz önünde bulundurur ve bu, psikanaliz içinde de sürmekte olan bir tartışmadır. Temellerle ilgili mesele psikanaliz tarihinde birçok kez görülmüştür: Franz Alexander’ın (1963 (1948)) “Psikanalizin Temelleri”, Lacan’ın (2004) psikanalizin dört temel kavramı üzerine seminerleri ve psikanalitik tekniğin temelleri üzerine birçok çalışma, diğerlerinin arasında Etchegoyen’in (2006) teknik üzerine ufuk açıcı kitabı. Bu çalışmalarda, hangi kavramların ve tekniğin seçilmesi gerektiği konusunda anlaşmazlıklar olsa da, temeller tartışılmış ve az ya da çok açıkça anlaşılmıştır. Fakat, klinik deneyim ve süpervizyondan insan öğreniyor ki, değişime ve esnek bir uyuma karşı belli bir direnci ve daha önceden öğretilenlerin gerçek veya doğru yol olduğu görüşüne çok fazla bağlanıldığını gösteren, zaman zaman şu ya da bu okulun önerilerine dair daha mutlak bir anlayışa dönük eğilimler görülmektedir. İlginçtir ki, geleneksele sadık kalmak, ki bu, köktencilik oluyor, ve yenilik arasındaki bu ikilem, 1941 yılında Amerikan Psikoloji Birliği’nin o zamanki başkanı tarafından yapılan ve bir takım çağrışımlar yapan “Uygulamalı psikologların hazırlanmasında temeller ve köktencilik” başlıklı başkanlık konuşmasında formüle edilmiştir. Köktencilik ve köktenci tutumların belirsiz, ama bizim bağlamımızda oldukça net olan bir tanımını yapmıştır, şöyle ki: “…denenmiş olanın doğru, eski ve yerleşik olanın, geleneksel olanın sadece eski olduğu için daha değerli olduğuna dair tutum. Antik ve kutsanmış olana dair bir şüphe ifade edildiğinde, temel olarak ortaya çıkan bir dehşet duygusu- ve şüphe eden kişiye karşı duyulan bir öfke duygusu. Sağlam biri olarak anılmak istiyorsanız, temelleri asla sorgulamamalısınız.” (English, 1941, s. 4)
“Denenmiş olanın doğru, geleneksel olanın daha değerli olduğuna dair inanç, psikanalitik enstitülerde ve eğitim programlarında, hâlâ az ya da çok bilinçli olarak işler durumda. İngilizlerin geliştirdiği değişim kaygısı bütün uzmanlıklar için geçerlidir ve bu kaygıyla yüzleşilmediğinde ve derinlemesine çalışılmadığında, köktencilik bir savunma olarak gelişebilir.”
Temeller ve köktencilik arasındaki ilişkiye dair düşünmek, bilimsel ve klinik bir uzmanlık olarak psikanalizin içindeki muhtemel temel problemlere dair içgörü kazandırabilir. Bu düşünceler, lakin, temeller ve köktencilik arasındaki ilişkiye dair genel değerlendirmelere yol açabilir.
Aşağıda ilk olarak, değişime karşı bir savunma olarak işleyen köktenci zihniyet sorununu tartışacağım. Sonrasında, psikanaliz içindeki temeller ve köktencilik sorunlarını tartışacağım. Daha sonra dinde ve politikada köktenciliğin gelişimi üzerinde duracağım ve modernleşmeye karşı bir savunma olarak Avrupa’da ve doğuda köktenciliğin tarihi köklerinin bazılarına bakacağım. Kolektif düşlemlere dair psikanalitik bakışın, “kolektif” köktenciliği anlamada büyük yardımı olacağını, bunun da habis köktencilikle mücadele etme stratejilerine temel oluşturabileceğini öne süreceğim.
Köktencilik ve köktenci zihniyet
Bir söylem olarak köktencilik temel ilkelere katı bir bağlılığı temsil eder ve bu 19. yy sonunda ve 20. yy erken dönemlerinde İngiliz ve Amerikalı Protestanlar arasında görülen köktenciliğin kökenleriyle aynı doğrultudadır. Bu Protestan hareket barışçıldı ve Hristiyan toplumundaki zararlı değişimlere dair duyulan korkuya dayanıyordu (Strozier vd.2010). Köktencilik şimdi, fakat, çoğunlukla İslamiyet’in özel bir yorumuyla bağlantılıdır ve sıklıkla kaynağını dinden alan şiddetle ilişkisi ön plandadır.
Zihniyet kavramı, insanların ve grupların sahip olduğu, seçimlerinde ve davranışlarında güçlü bir etki yaratan bir grup varsayımı ifade eder. Bunlar yavaş bir şekilde değişir ve kimliklerle ilgilidir ve zihinsel bir atalete tabidirler. Bu zihniyet ilk olarak ve en önemlisi grubun düşünmesiyle, ki bu paylaşılmış bir düşünme halidir ve “Weltanschauung” ile uyumlu olabilir. Köktenci zihniyet düalist bir düşünme şekli, paranoya ve grup bağlamında hiddet; zaman, ölüm ve şiddet üzerine çok kesin bir görüşü içeren apokaliptik bir yönelim ile nitelendirilir. Kural olarak karizmatik liderlere bağımlılık vardır ve sıklıkla topluca bir dönüştürmenin gerekli olduğu fikri eşlik eder (Strozier & Boyd, 2010).
Temel ilkelere katı bir bağlılık olarak anlaşılan köktencilik; bütün dinlerde, politik hareketlerde, çeşitli kuruluşlarda vardır ve bilimsel ve profesyonel tartışmalarda da fark edilmesi mümkündür. Köktenci zihniyet genellikle, ideolojik yanının az gelişmiş olan veya psikolojik tarafının daha baskın hale geldiği politik, dini veya diğer köktenci hareketlerin içinde gelişen bir şeydir.
Strozier ve Boyd (2010) köktenci zihniyetle paranoya ve hiddeti ve apokaliptik yönelimi ilişkilendirdiğinde, köktencilikteki içsel ve örtük şiddet tehlikesinin altını çizerler. Köktencilik, fakat, ille de şiddet anlamına gelmez. Aslında, bugün köktenci olarak adlandıracağımız birçok kişi şiddetli değillerdir ve amaçlarına barışçıl yollarla gitmeye çalışırlar, bu ister Şeriat’la yönetilen bir ülke kurmak olsun ister Hristiyan bir toplulukla. Mısır’daki Müslüman Kardeşler buna bir örnektir.
Dolayısıyla, İslamiyet’i tartışırken kişinin, ikna yoluyla amaçlarına gitmeye çalışan İslami köktencilerle, şiddetin bir şeyleri değiştirmek konusunda en önemli araç olduğuna inanan ve “Cihatçılar” olarak anılanlardan öğütler alanları ayırt etmesi gerekir. Cihatçılar arasında da kişi milliyetçi veya vatansever Cihatçılar ile küresel veya uluslar ötesi Cihatçılar olarak adlandırılabilecek olanları ayırt etmelidir. Bunlardan ilki, yerel bağlamlarda kendi gruplarını baskıdan kurtarma amacıyla ortaya çıkarlar. Bazı Filistinli ve Çeçen gruplar ve aynı zamanda Orta Doğu ve Asya bölgesindeki birçok grup da buraya aittir (Khosrokhavar, 2010). Sonraki ise, küresel Cihatçılar, az ya da çok, aşırı miktarda şiddet içeren uluslar ötesi örgütler olarak yapılanmışlardır; tamamen inançlarının en saf haliyle meşgullerdir ve kendilerinin inanmayan veya dışarıdan olarak gördüğü herkese karşı uyguladıkları şiddetli saldırılarda kimseyi ayırt etmezler.
Bu nedenle, köktencilik olarak adlandırdığımız şey ile ilgili farklı amaçlara ve motivasyonlara ve amaçlarına ulaşmak için farklı araçlara sahip çeşitli gruplar ve örgüt türleri bulunmaktadır. Dolayısıyla, köktencilik kendi başına kötü bir şey değildir. Birçok kişi, köktenci bir görüş ve inançta huzur, içlerindeki ıstırap ve çatışmalardan bir kurtuluş bulmuştur ve bu da onların daha uyumlu bir yaşam sürmelerini mümkün kılmıştır. Fakat buradaki soru, temellere bağlılık ve bugün köktencilik olarak gördüğümüz şeyin herhangi bir gerekli veya mantıklı bağlantısı olup olmadığıdır. Ya da başka bir deyişle; köktencilik esas olarak bir dinin, politik bir ideolojinin veya bilimsel bir söylemin temelleriyle mi ilgilidir? Ve bununla bağlantılı olarak; köktencilik ve Cihatçılık veya diğer aşırı şiddet içeren ve kitlesel katliam yapan politik-dini hareketler arasında mantıklı bir bağlantı var mıdır? Sorun köktencilik midir veya bizim bunu konunun çevresindeki öğelerle birlikte ele almamız ve farklı etkenlere, örneğin gruplar ve bireylerdeki tarihi, toplumsal ve bilinçdışı süreçlere mi bakmamız gerekir?
Öncelikle, kendi mesleğimize bakmak uygun olabilir. Psikanalizi günümüz köktenci tutumları ve hareketleri analiz etmek ve anlamak için kullanmak, kendi arka bahçemizi analiz etmeden ve umuyorum ki uzman özneler olarak kendimizin ve bilimsel bir örgütlenme olarak psikanalizin temelde ötekilerden çok da farklı olmadığını ve dış dünyadan ve onun gerilimlerinden, çatışma ve gerçek sorunlarından etkilenmeye eşit derecede duyarlı olduğunu anlamadan inandırıcı olmayacaktır.
Psikanalizde köktencilik
Psikanaliz son yüzyılda, hepsi kendi dil veya üsluplarıyla ve sıklıkla oldukça çeşitli ve bazen de önemli kavramlara dair kendilerine has anlayışları olan birçok okul ve geleneğe sahip kapsamlı bir alana dönüşmüştür. İki psikanalitik kavram, canlandırma ve bilinçdışı fantezi, üzerine yapılan kavramsal bir araştırmada, farklı okullar arasındaki benzerlikleri ve ortak paydayı bulmak zaman zaman zor olmuştur (Bohleber vd., 2013; Bohleber vd., 2015). Ayrıca, köktenciliğin ana işareti olan bir kabilecilik izlenimini teyit eder bir şekilde, farklı okulların diğerinden ne kadar az atıfta bulunduğunugözlemlemek de oldukça şaşırtıcıdır.
Anlaşmazlıklar bazen psikanalitik grupların bölünmesine neden olmuştur. Bu bölünmelerin şüphesiz ki kişisel düşmanlık, kurumsal rekabet, ideolojik etkiler ve toplumsal koşullar gibi çoklu belirleyicileri vardır ve kuramsal tartışmalara ek olarak bir rol oynamışlardır. Bazılarını yakından gözlemlemiş olmak, grup düzeyinde gelişen bilinçdışı güçlere duyduğum saygıyı artırmıştır. Tarafların büyük olasılıkla aldığı sağlam psikanalitik eğitime ve derinlemesine kişisel analizlere rağmen bölme ve yansıtmacı özdeşleşim, idealize etme ve salt inkâr gibi ilkel savunmalar varlığını sürdürmüştür. Olayların harareti içinde, akılcı tartışma ve zihinselleştirme yetileri kaybolma eğilimi göstermektedir – ve bu durum o kadar uzun sürebilir ki, asıl çatışma ve bölmenin geçmişi neredeyse tümüyle unutulabilir.
Hararetli tartışmalar ve şiddetli rekabet tabii ki sadece psikanalize özgü değildir ve herhangi bir uzmanlık alanında görülebilir. Psikanalizde geçirdiğim zamanda ve IPA için çalışmalarımda entelektüel tartışmalarda belirgin bir gelişme olmaktaydı, fakat hala diğer konumları psikanalize karşı tehlikeli veya zararlı atfeden görüşler de büyüyordu; köktenci hareketlere özgü olan bir “biz-onlar” söylemi.
Buradaki söz konusu bir mesele, araştırmadır. Bilindiği gibi, psikanalizde resmi araştırmaların kabul görmesi için uzun bir mücadele verilmiştir ve araştırmaya atfedilen değer, hatta potansiyel zarar konusunda bölgesel ve başka açılardan farklılıklar bulunmaktadır. Bir örnek: Aktarım yorumlarının daha ciddi kişilik patolojilerinde önemli ve faydalı olduğu, fakat nörotik bozukluklarda daha az önemli olduğunu gösteren oldukça sağlam bir araştırma vardır. Yorumlar, kişilik bozuklukları için de dikkatle kullanılmalıdır ve bazı araştırmalar, seans başına 1-4 yorumdan fazlasının yapılmaması önerisini getirmiştir (Høglend, 2014). Mekanik, resmi bilimsel dilde ifade edildiği ve bu da kesinlikle şimdi-ve-burada’ ya odaklanan psikanalitik yaklaşımlara ve analist-analizan ilişkisinin öngörülemezliğine uymadığı için, klinisyenler bu bulguyu reddedebilirler. Fakat klinisyenin deneysel araştırma ile yaşadığı zorluklar, diğer disiplinlerdeki argümanların mantığını anlamaktaki doğal sorunlara ek olarak, üsluptan çok bir dil problemiyle ilgilidir; klinik psikanaliz ve deneysel araştırma benzer klinik sorunlarla ilgilense de çok farklı dillerde ifade edilirler. Ayrıca karşılıklı zorluklar ve hatta diğer grubun dilini öğrenmeye dair bir gönülsüzlük de vardır. Shahar (2010) bu konuda sezgisel bir ayrım yapar ve psikanalizin dilini şiirin dili olarak adlandırırken; araştırmanın ise şematik dili temsil ettiğini ileri sürer. Her iki dil veya üslup da kendi alanları için faydalıdır ve çalışma konularıyla ilgili olarak geçerlidir. Fakat birbirleriyle pek iyi iletişim kuramazlar. Ötekinin dilinde açıklanmış bu tür araştırma sonuçlarının (örn. seanslardaki yorumları saymak) katı bir şekilde karşılanması (“bu anlamsız”), “psikanalitik temellere” daha sıkı bir şekilde bağlanılmasına kolayca sebep olabilir ve karşılıklı anlaşmayı ve ayrıca her bir alanın araştırmalarının gelişmesini engelleyebilir.
Bu, kendini “öteki”nin veya dışarıdan bir şeyin etkisinden koruma örneğini temsil eder; daha sonra tekrar döneceğim köktenciliğin en önemli figürlerden biridir.
Bu durumda arka plandaki soru şu olabilir; psikanalitik topluluklar ve enstitüler, üyeleri de dahil olmak üzere, böyle köktenci tutumların, daha doğrusu köktenci zihin durumlarının veya köktenci bir zihniyetin tuzağına düşmeye ne derece yatkındır? Bunlar; belirsizlikten kaçınan, farklılıkları beğenmeyen, maniheistik düşünceye (İyi, spiritüel bir aydınlık dünya ile kötü, maddesel karanlık bir dünya arasındaki mücadeleyi tasvir eden dualistik bir kozmoloji) az ya da çok belirgin bir eğilimi olan zihin durumlarıdır.
Bu tür zihin durumlarının temel varsayım grupları (Bion, 1961) içinde gelişmeye yatkın olduğu ve bu nedenle bütün grup oluşumlarına ve grup süreçlerine bir tehlike oluşturduğu öne sürülebilir. Köktencilik, böylece grubun bütünlüğüne yönelik altta yatan bir kaygının belirtisi haline gelir ve değişime karşı bir savunma olarak işlev görür. Eğer psikanaliz, temellere bağlılığı savunan bir ideoloji geliştirirse, bu da grubun bütünlüğünü korumanın hayali bir yolunu temsil eder.
Genel olarak bu durum, gruplardaki her türlü köktenci eğilim için geçerli olabilir. Bu şekilde anlaşılan köktencilik bir derece meselesidir ve bir grubun gelişim sürecindeki belli kritik aşamalar veya bir kriz ile ilgili olabilir ve grup, bu durum derinlemesine çalışıldığında, daha normal akılcı tartışma işine geri dönebilir.
Ancak, köktenci tuzak olarak adlandırabileceğimiz durumlar olduğunu iddia edeceğim. Bu tür durumları belirlemek her zaman kolay değildir ve bir grubun veya örgütlenmenin gelişiminde yıkıcı etkileri olabilir. Böyle bir tuzak herhangi bir grupta gelişebilir – psikanalitik olanda da. Başka bir deyişle, temelleri akılda tutarken, tehlike şudur ki bu durum temellere bir inanışa dönüşebilir ve tüm inançlarda olduğu gibi temellerin sorgulanmaması gereken bir ortam gelişebilir.
Köktenci tuzaklar bir grubun özelliği haline geldiğinde, birilerinin temel ilkelerden saptığına, bu kişilerin tamamen hatalı olduğuna, onlardan gelecek etkinin temelleri sarsacağına ve grubun birliğine zarar vereceğine dair bir inanç gelişebilir ve buna ağırlıklı olarak dualistik düşünce ve akılcı tartışmanın eksikliği eşlik edebilir.
Köktenciliğin, psikanalitik sahnede de gerçekleşebilecek, işin doğasında olan bir olasılık olduğunu belirttikten sonra, metnin devamında köktenciliği çok daha farklı bir sahnede tartışacağım, bu öyle bir sahne ki köktenciliğin temel sorunları ancak bir büyüteç yardımıyla görülebilir. Bu, köktenciliğin politik ve dini hareketlerde, özellikle de İslamcı hareketlerde ortaya çıkışıyla ilgilidir. Buna dayanarak, temeller ve köktencilik arasındaki ilişkiye dair daha net bir görüş elde edilebilir.
İslamcılık ve yabancı düşmanlığı; münasip eşler mi?
Köktencilik sadece dini hareketlerde gözlenmez ve şiddete yol açan köktencilik de uzun bir geçmişe sahiptir. Nazizm ve Stalinizm son yüz yıldaki başlıca örneklerdir. Geçtiğimiz yüzyılın soykırımları bugünün Cihatçılığından çok daha şiddetli ve öldürücüydü; en önemlilerinden bahsetmek gerekirse, Ermeniler, Yahudiler ve Romanlara yönelik soykırım, Kamboçya soykırımı, Guatemala’daki Maya Kızılderililerine yönelik soykırım, Ruanda soykırımı ve Boşnak soykırımı. İlginçtir ki, günümüzün Cihatçı şiddeti batıda, geçtiğimiz yüzyılda yaşanan Holokost dışındaki soykırımların çoğundan daha fazla kamuoyu ilgisi, daha fazla analiz ve politik endişe yaratmıştır. Bu kesinlikle, Cihatçı hareketin bir bölümünün küresel hedefiyle bağlantılıdır, bu küresel istek Nazilerin üçüncü İmparatorluk rüyasına oldukça benzerdir.
Cihat’ın batıda ortaya çıkan anlamı da ayrıca dikkate değerdir. İslamiyet’te Cihat birçok anlama gelir, en önemlisi kendini kötü düşünce/duygulardan kurtarmak için verilen içsel mücadeledir, bir çeşit iç arınmadır (Vogt, 1993). Batıdaki İslam karşıtlığı ve İslamiyet içindeki radikalleşme arasında bir tür iş birliği olmuş ve bunun sonucunda Cihatın dışa dönük, şiddet içeren hali batıda bilinen hemen hemen tek anlamı olarak kabul edilmiştir. İçsel dini mücadele kavramı, ki Hristiyanlıktaki ve diğer dinlerdeki aynı kavrama oldukça benzerdir, Cihatın batıda kabulünde geri planda kalmıştır.
Cihatın radikal versiyonu iki tarafın da işine gelebilir. Farklılıkların en üst seviyeye taşınmasına, ötekini kötü öteki yapan düalist düşünceye sebep olur ve karşılıklı olarak ötekini şeytanlaştırmaya dair bir ihtiyacın temellerini atar. Bu, batının doğuyla ilişkisinde tarihi bir arka plana sahiptir, ki buna geri döneceğim. Bu resmin bir parçası Avrupa’daki korku kaynaklı harekettir, bu da kötü bir şey tarafından işgal edilmeye dair grup kaygılarını harekete geçirmektedir. Bunun neticesinde farklı sonuçlar ortaya çıkar; Avrupa’nın sınırlarında görebileceğimiz göçmenlerle ilgili aşırı miktarda, insan değillermişçesine yapılan uygulamalar ve ayrıca Avrupa’da artan yabancı düşmanlığı bunların bazılarıdır.
Yabancı düşmanlığı, yabancılara veya bilinmeyene karşı fobik bir tutumu ifade eder; yani, farklı olarak varsayılmış ve kişinin kendi grubunun birliğine tehlike oluşturabilecek bir şeyi temsil eden insan grupları hakkında, çok da sağlam kurulmamış fikir ağlarının içine gömülmüş olan psikolojik tutumlardır. Bu özellikle, insanların kendilerine özel olduğunu hissettikleri haklara öteki grupların, örneğin yabancıların/mültecilerin, bir tehdit oluşturabileceğini hissettikleri zamanlarda ortaya çıkar.
Öte yandan, İslamcılık veya İslami köktencilik, dinî köktenci İslamiyet’i temel alan, daha yapılandırılmış politik ideolojiler kümesine atıfta bulunur. Dünyaya ve kişinin nasıl yaşaması gerektiğine ve toplumun nasıl örgütlendirilmesi gerektiğine dair ideolojik-dinî bir görüşü temsil eder ve “onlar ve biz” konusunda açık bir tahayyülü gerekli kılar.
Her iki olguda da ortak olan şey; dışarıdan olana, yabancıya yönelik düşmanca bir tutum ve bunun beraberinde olumsuz yönde etkilenme korkusudur. İkisi de “ötekilere”, “yabancılara” (İslamcılık durumunda, “inanmayanlara”) karşı düşmanlıkla ve hatta şiddetle sonuçlanabilecek toplumsal hareketler olarak örgütlenirler. İkisi de köktencidir, fakat yabancı düşmanlığının tahayyülleri daha belirsiz bir yapıdadır. İslami köktenciliğin özellikle Cihatçı versiyonu yayılmacı bir bakış açısını içerir; farklı olan öteki değişmelidir yoksa uzaklaştırılacak, yok edilecek veya temizlenecektir. Benzer fikirlerin Avrupalı yabancı düşmanlığında da görülüyor olması manidardır.
Bunlar sıklıkla grup ideolojileridir ve ortaya çıktıklarında ve grup tahayyüllerine egemen olduklarında, altta yatan güçlü büyük grup süreçlerinin iş başında olduğu görülür ve bu yeterince güçlü olduğunda da şiddet potansiyeli ortaya çıkar. Altta yatan büyük grup süreçleri, grupların işleyiş biçiminde derin köklere sahip kolektif düşlemlerle nitelendirilir. Dolayısıyla, İslamcı köktencilik ve yabancı düşmanlığı ile bağlantılı olan bu “onlar-biz” ideolojileri, bir grubun üyeleri tarafından paylaşılan ilkel düşlemler seviyesine hitap eder. Bu düşlemlerin inşası genellikle belli gelişimsel dönemlerle ilgilidir, özellikle de ergenlikle, ki buna geri döneceğim (Bohleber, 2010).
Buradaki zihinsel işleyiş, zihniyet kuramında açıklandığı gibi, kendilik, grup ve öteki arasındaki ilişkilere dair ilkel ve tekdüze açıklamalarla nitelendirilir (Stroizer vd., 2010). İdeolojiler ve altta yatan kolektif düşlemler, bireylerin ve grupların hayal kırıklıklarına ve önemli sorunlarına, dolayısıyla itirazlarına yönelik çözümler veya düzeltmeler sunar.
Yabancı düşmanlığı ve İslamcı ideolojiler, temel olarak özel, ilkel düzeyde oluşturulmuş bu düşlemler için kapsayan işlevi görür ve ideolojiler bunlara biçim ve toplumsal düzende bir yer verir. Üstelik bu aşırı ideolojilerin örtük ve sıklıkla da açık olan içerikleri, tam olarak bireylerin ve grupların duygularına (özlemleri, öfkeleri gibi) “dokunduğu” için çekici olan düşlem benzeri bir biçim de alırlar. Bu ideolojilerdeki ideal çözüm vaadi, örneğin geleceğin ideal toplumu, bu düşlemlerdeki gerilemeci çekimi gerçekleştirir ve mahrum bırakılmış bireylerin katılımını kolaylaştırır.
Düşlemler, aynı gruptaki birçok kişi tarafından paylaşılması bakımından kolektiftir. Politik anlatılar, dinî mitlerin veya diğer ideolojik mitlerin yorumları bu tür kolektif düşlemlere hitap eden ve onlarla uyumlu anlatılar içerir. Örtük olduklarında, üzerine düşünmeye ve değişime uygunluğunu daha az bir hale getiren, bilinçli olmayan bir güç olarak işlev gösterirler ve verili gerçekler olarak görülebilirler. Bu düşlemlerin içine yerleştirilmiş ilişkisel senaryolar, sıklıkla grubun tarihindeki deneyimlerle ilgilidir, özellikle de güncel ve geçmiş travmatizasyonların etrafında konumlanır ve grup ve onun üyeleri için güncel olan ve son zamanlardaki sorunlu deneyimlerine anlam kazandırabilir. 1392’deki Kosova Polje savaşında Osmanlıların Kral Lazar’ı sözde öldürmesine ve Balkan topraklarını fethetmesine dair mitin Miloşeviç tarafından Müslüman Boşnak’lara saldırmak için meşrulaştırma amaçlı kullanılması buna bir örnektir (Volkan, 1997). Belli bir İslamî köktenci kuramda da, Halifeliğin yıkılması benzer bir rol oynar.
Tarihin verilen bu versiyonlarının gerçeklerle uyuşması gerekmez ve sıklıkla diğer tarihsel zamanlardan gelen duygusal yatırımların yer değiştirmeleri vardır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Balkanlarda olan gruplar arası yoğun şiddet ve travmatizasyon, muhtemelen tarihi, antik Kosova Polje mitinde ifade bulmuştur; çünkü bu bağlamda Müslümanları uygun bir düşman olarak tanımlamak mümkün olmuştur. Yani, böyle durumlarda mitlerin ve tarihi gerçekliklerin bir karışımı görülebilir; bu grupların travmatizasyonlarının toplumsal bir düzeyde derinlemesine çalışılmamış olması, gruplar arasındaki tansiyon ve çatışmanın sonradan ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Her iki tarafta da yüksek tansiyonun olduğu çatışmalarda, kişilerarası ve gruplar-arası şiddetli psikolojik güçler olarak ifade edilen bilinçdışı motivasyonlar tarafından belirlenmiş kişiler arası ve gruplar-arası süreçler ortaya çıkabilir. Bir çatışmanın tarafları da, sonuç olarak, akılcı olmayan ve bilinçli niyetlerine aykırı bir şekilde davranabilirler. Diğer taraf tarafından şeytanlaştırılmış olan grup üyeleri, yansıtılmış şeytanlar imgesiyle hareket edebilir ve kendi etik ve politik standartlarına yabancı şekilde davranabilirler.
Yani çatışmalarda taraflar, hiç de kendi dünya görüşlerine uygun olmayan veya sadece kısmen uygun olabilecek rollere ve pozisyonlara girerler. Kendilerine dair ötekinin bakışına ve ötekinin planlarına uygun şeyler hisseder ve sıklıkla da öyle davranırlar. Taraflar, böyle durumlarda, kendi dünya görüşlerinin doğrulanması için birbirlerine oldukça bağımlı olabilirler. 9/11 saldırıları sonrasında Başkan Bush ve Usame bin Ladin arasındaki dinî esintili diyalog, her ikisinin de birbirini kötülük timsali bir konumda nitelendirmesi ve dolayısıyla birbirinin dinî konumunu onaylamış olmaları buna bir örnekti: “bu, kötü ve iyi arasındaki bir çatışmadır.”. Bu da tekrar çatışma ve şiddetin tırmanmasına zemin hazırladı.
Şiddet içeren haliyle köktenci zihniyetin gelişimi de, bu durumda, sadece bu ya da öteki grubun ve üyelerinin bir yatkınlığından çok, gruplar-arası süreçlerin bir sonucudur ve ortak yaratımdır.
Psikanaliz ve gruplar
Grupların içinde olduğu çatışmalar, ilkel zihinsel güçlerin arenasıdır; karşılıklı yansıtmalar ve büyük yansıtmacı özdeşleşimler, yani yansıtmayı yapan taraf ötekinin düşlemlenen bir senaryoya uygun hareket etmesi için baskı (kişiler arası, gruplar arası) uygular, ki bu senaryo genellikle rollerin iyi ve kötü, kurban ve saldırgan olarak dağıtılmasını içerir (Klein, 1946). Aşağıdaki tablo ortaya çıkar:
- Politik, dini ve diğer gruplar arasındaki şiddete eğilimli çatışmalar, büyük ölçüde altta yatan bilinçdışı zihinsel güçlerin hem bireysel hem de grup seviyesinde çalışmasıyla belirlenir.
- Bilinçdışı güdüleyici güçler ilkel zihinsel düzeylerde (tekdüze ve iyi yapılandırılmamış) örgütlenir ve bir grup veya topluluktaki birçok kişi tarafından paylaşılabilecek düşlemleri içerir.
- Bu düşlemlerin içeriği sıklıkla kardeş rekabeti, iyi ve kötüyü ayırt etmeye dair mücadeleler veya ayrılma ve bireyleşmeye dair temalar gibi ortak yaşam temalarıyla ilgilidir. Yani, normal koşullarda derinlemesine çalışılan ve az ya da çok üstesinden gelinen yaşam temaları, büyütülebilir ve bir grubun kolektif bilincinin parçası haline getirilebilir (Bohleber, 2010). Kardeş rekabetiyle ilgili olarak, farklı temaların bir grubun önbilincinin veya bilinçdışının parçası haline gelebildiği görülebilir; “ öteki benden daha fazla aldı, ona daha iyi davranıldı veya hatta avantaj elde etmek için hile yaptı” gibi. Bu ortak düşlem temaları bir politik-dinî ideoloji tarafından örgütlendiğinde, bu ideolojileri besleyen duygusal güçlere dönüşebilir. Buna bir örnek, yabancıların nasıl da “işimizi çaldığı ve kadınlarımızı becerdiği” üzerine olan yabancı düşmanı tahayyüldür.
- Grupların ve ulusların geçmiş travmatizasyonlar ve aşağılanmalarıyla ilgili kolektif belleği, intikam ve haksızlıkları düzeltmekle ilgili daha şiddetli türden düşlemlere neden olabilir. Bu da, bu düşlemlere daha şiddetli ve yıkıcı bir nitelik ekleyebilir.
- Kültürel, politik ve dinî ideolojiler ve söylemler, suçlu olanı, düşman olanı tanımlayarak acılara ve hayal kırıklıklarına biçim ve içerik sağlayıp bireysel ve kolektif düşlemleri uyandırabilir. Fakat, ideolojiler ve politik söylem de ayrıca bireylerin ve grupların düşlemleri için bir yansıtma sahnesi olabilir, ki bu da bölme ve yansıtmalar, günah keçisi ilan etme, ötekileri insan değillermiş gibi görme gibi ilkel mekanizmalarla belirgin daha şiddetli bir nitelik kazanabilir. Bu tür ideolojiler, dolayısıyla, bir grubun kimliğini örgütleyebilir ve gerilemiş kitlesel-psikoloji durumlarında bireyler için kimlik temaları sağlayabilir.
- Kolektif düşlemler kendi içlerinde güçlü duygusal/psikolojik güçleri temsil ederler. Politik-dinî ideolojiler bağlamında örgütlendiklerinde, çatışmaların çözülme veya çözülmeme yollarını belirleyen toplumsal güçlere dönüşürler ve krizin tırmanıp tırmanmayacağını etkileyebilir.
Bu önermeleri İslamî köktencilik ve Avrupa bağlamında yabancı korkusuyla kısaca ilişkilendireceğim.
Avrupa ve İslamiyet
İslamiyet, yüz yıllardır Avrupa’daki dinî ve kültürel bağlamın bir parçası olmuştur. Avrupa’nın İslamiyet’le ilişkisine özel yabancı düşmanlığı niteliği, İslamofobi, bu durumda büyük ölçüde Avrupa topluluğunun içindeki ilişkilerle ilgili bir meseledir. Batı kültürü ve İslamiyet veya İslamcılık arasındaki gerilim, böyle bir görüşe göre, medeniyetler arasında bir çatışmayı değil, daha çok Avrupa’daki toplumsal ve tarihi çatışmaları ve aynı zamanda İslamiyet’teki (ayrıca Avrupa’daki) içsel çatışma ve çelişkileri temsil eder.
Meddeb (2003), Arap bir entelektüel ve Müslüman olarak, günümüz İslamî köktenciliğini, “İslam Hastalığı”nın bir sonucu olarak tarif eder; bu da İslamiyet içinde olan genel bir zihinsel bozulmadır, Kuran’ın içindeki niyetlerin ve bu niyetleri temsil eden metin külliyatının dışındaki ideolojilerin politik amaçlarla kullanılması, İslamiyet’teki gelişim olanaklarından çok grubun, Ümmet’in, bütünlüğüyle ilgilidir. Bu görüşe göre, biz ve onlar arasında değil, İslamiyet ve batı arasındaki gerilimle uğraşıyoruz, fakat temel soru modernlik ve gelenekselcilik arasındaki uyuşmazlıkla ilgili değil, batıda özellikle Nasyonal Sosyalizme ilişkin ve öncesinde de “aydınlanma karşıtı ve anti-modernistik” hareketlerle ilgili olan daha önemli bir temaya dairdir (Burama & Margolit, 2004).
Avrupa’nın İslamiyet’le ilişkisi, orta çağa kadar uzanan, uzun bir şüphecilik ve korku tarihine sahiptir. İslamiyet’e karşı, saldırganlık ve mistisizm yansıtmalarıyla belirgin bir tutum vardır. Tarihçi Maxine Rodison’ın belirttiği üzere “Uzun süre boyunca Hristiyan Batı, Müslümanları daha bir sorun haline gelmelerinden önce, bir tehlike olarak algıladı.” (aktaran Geisser, 2004, s. 38). Orta çağda Avrupa’nın, bu anlayışa göre, kendi dinî ve politik birliğini sağlama sürecinde ortak bir düşmana ihtiyacı vardı. Orta çağdaki bu düşman resminin imgesi yeniden icat edildi ve doksanlarda Balkan savaşındaki etnik temizlik ve soykırımda özel bir politik güç elde etti (Glenny, 1999). 17. ve 18. yüzyıllarda İslamiyet’te yaşanan, İslam tablosunun hoşgörü, ölçülülük ve açık fikirlilik örneği olarak ortaya çıktığı aydınlanmaya ilgi döneminden sonra, 19. yüzyılda batı değerlerine karşı tehlike ve tehdidi içeren korku dolu imgesi yeniden ortaya çıkmıştır. Geleneksel teolojik düşünce (Cihat vs. Haçlılar), Hristiyan kimliğini koruma ve birleştirme ihtiyacı yine de yüzyıllar boyunca bir eğilim olarak varlığını sürdürdü. Geçen yüzyılda, Avrupa’nın farklı yerlerinde, özellikle de Müslüman toplumun arttığı yerlerde daha “modern” ve belki daha güçlü bir İslamofobi ortaya çıktı. Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme merkezine göre bu yeni İslamofobi, bazı sağ kanat partilerinin de popülist amaçlar için İslamiyet korkusunu kullanmasıyla birlikte, artmış fiziksel ve diğer biçimlerde şiddet, kaygı ve düşmanlık ile nitelendiriliyor (Crickley, 2006).
İslamiyet’le ilgili farklılıklar ve ayrıntılar konusunda çok açık bir kafa karışıklığı var ve savunmasız mülteci grupları, bu bağlamdaki önyargıların ve gereksiz kısıtlamaların kolayca kurbanı oluyorlar[1].
Avrupa’daki İslamofobi, İslamî köktenciliğin gelişiminden güç almaktadır. Daha uç kesimlerinde, örneğin Müslüman Kardeşler’den Kutub’un yazılarında savunulduğu gibi, batı, özellikle de şehir kültürü, sadece zenginlik ve hazza açlık duyan yozlaşmış insanların olduğu günahkâr bir yer olarak resmedilmektedir (Heine, 2002; Laqueur, 2001; Serauky, 2000). Diğer yandan, Şeriat’la yönetilen İslam devleti, toplumu düzenlemenin ideal yolu, bütün ihtiyaçların doyurulduğu bir yer olarak tasvir edilir. Kuran’ın köktenci bir yorumuna göre, bu söylem İslam hukuku “kutsal gerçeğin nihai ifadesi olarak kabul edilmesi nedeniyle tüm insanlık ölçeğinde zafere ulaşmalıdır”, iddiasında bulunur (Meddeb, 2003, s.157). Bu aşırı bir uca çekildiğinde, bazı İslamcı grupların (özellikle IŞİD) yaptığı gibi, “kutsal gerçeği” kabul etmeyecek olan herkesin yok edilmesi gibi korkunç bir olasılığa işaret eder.
Antimodernizm ve Avrupa
Avrupa bağlamında İslamiyet ile yaşanan mevcut çatışma, modernlik ve anti-modernizm veya geleneksellik arasındaki bir çatışmayı veya gerilimi maskeliyor. Bohleber (2002) anti-modernliğin Avrupa kültüründe çok eski kökleri olduğunu ileri sürer ve Nazi ideolojisi ve Cihatçı ideolojideki temel ideolojik iddialar ve düşlemler arasındaki benzerlikleri tanımlar; ideal bir geçmiş miti, ütopik bir mükemmel toplum rüyası, dışarıdan (modernlikten ve batı etkisinden) olan tehditlere ve ölüm kültüne karşı savunma. İki ideolojide de arîlik ve kanla bir meşguliyet, kendine hak görme hissinin gelişmesi ve bununla birlikte mağdurluğun ve şehitliğin yüceltilmesi gibi ortaklıklar vardır (Buruma & Margalit, 2004; Volkan, 2003).
İslamî köktencilik ve Nazi ideolojisi için de, farklı biçimlerde olsa da, kadınların ikincil konuma itilmesi (ve kadın özgürleşmesine duyulan nefret) ve eşcinselliğin tümüyle reddedilmesi de eklenebilir (Varvin, 2003).
Burmat ve Margalit (yılı?), İslamiyet’in Avrupa’daki imgesinin, tarih boyunca Avrupa bağlamında görülen antimordernliğin yoğun bir şekilde etkisi altında kaldığını ileri sürmektedir. Avrupa’daki İslamiyet imgesinin, Avrupa’nın “bastırılmış” antimodernliğinin etkisi altında kaldığı söylenebilir. Bu daha sonra köktenci İslamiyet tarafından benimsenir ve orada temsilini bulur[2][3]. İslamcı hareketlerdeki antimodernizm, dolayısıyla, Avrupa kökenli ideolojilerden ilham ve kaynak alır ve bu “İslamî antimodernizm”, Avrupa bakış açısına göre, kolektif olarak bastırılmış olanın tekinsiz geri dönüşü şeklinde görülür.
Köktenci İslamiyet ve Nasyonel Sosyalizmin ideolojik iddialarının içine gömülü olan kolektif düşlemler; grup bütünlüğü, istenmeyen, kirli, kurban olanın arındırılması veya temizlenmesi ve günah keçilerinin belirlenmesi ile ilgilidir. Köktenci İslamiyet’te kadınlar, cinsel olarak kışkırtıcı ve kirlidir, dolayısıyla da buna uygun şekilde kontrol altında tutulmaları gerekir. Nazi ideolojisinde, kadınlar belli bir dereceye kadar idealize edilmiş ama yine de kontrol altında tutulmuşlardır, ki bu da madalyonun öteki yüzüdür. Ayrıca, bütün grup için bir amaç olarak her şeye kadir olanla birlikte erime ve kurban edilme ve şehitlik durumlarında da Allah ile cennette bir olma düşlemleri vardır. Ruth Stein (2006), 9/11 teröristlerinden biri olan Atta’nın analizinde, Allah için duyulan bu dikey arzuyu, her şeye kadir olana duyulan homoerotik bir bağ olarak adlandırmıştır.
Ergenlik ve köktencilik
Bohleber (2002), bu köktenci düşlemlerin geç ergenlik dönemindeki zihinsel süreçlerle uyumlu olduğunu ileri sürer. Kimlik arayışı ve kimlik sorunları ve grup normlarına gerilemeci bir uyum gösterme eğilimi yaşamın bu döneminin özellikleridir. Ben idealleri için ebeveynlerinkinin dışında temsilciler bulma ihtiyacı, kendiliğin istenmeyen, utanç verici yönlerini bölme ihtiyacıyla birleşerek karizmatik liderleri olan totaliter gruplara bağlanmayı kolaylaştırabilir.
Geleneksel İslamî toplumlarda, grup, klan ve aile batı kültüründe olduğundan daha önemli bir rol oynar. İnsan, bütün Müslümanları, daha doğrusu bütün “insanlığı” kapsayan Ümmete aittir. Geç ergenlik süreci bu bağlamda farklı olabilir; yetişkin olmanın amacı bireysellik yönünde bir dürtü yerine büyük Müslümanlık ailesine dahil olmak olabilir. İslamiyet bağlamında erkek çocukları veya genç erkekler için asıl görev, ailenin oğlu olmaktan ailenin başı olmaya geçiştir. Kadınlar için bu genellikle babaya itaatten, kocaya itaate geçmek anlamına gelir. Bu geçişin olabilmesi için belli toplumsal koşulların var olması gerekir, ilk ve en önemli koşul ise aileye gelir getirebilme becerisidir.
Müslüman ülkelerde ve Avrupa’daki Müslümanlar arasında var olan çok yüksek miktardaki işsizlik genç Müslümanlar için erkekliğe/kadınlığa geçişi zorlaştırmakta ve bazen de imkânsız ikilemlerle dolu hale getirmektedir (Herzinger vd., 2002). Kültürel görevleri yerine getirmek için gereken maddi koşullar mevcut değildir ve maddi ve içgüdüsel hayal kırıklıklarıyla dolu uzamış bir geç ergenlik görülebilir. Buna ek olarak, sivil halka yönelik mezalimin, adaletsizlik ve zulmün olduğu savaşlar vardır ve bu da birçok kişiyi etkilemekte ve doğrudan etkilenmeyenler için ise ezilenlerle özdeşleşme olasılığı sunmaktadır.
Bu durum, hayal kırıklıklarına dair “güvenli” açıklamaları olan ve çözüm vaat eden ideolojiler için elverişli bir zemin oluşturur. Günümüzde, köktenci ideolojiler suçu başkalarına yükleme eğilimleriyle ve dolayısıyla pasif-agresif bir tutumu destekleyerek birçok genç Müslüman ve belki özellikle de haklarından mahrum bırakılmış, güvenli bir kimliği olmadan uçlarda yaşayanlar için cezbedici bir seçenek olarak görülebilir, Avrupa’daki birçok IŞİD teröristinin durumunda olduğu gibi.
İslamcı gruplarla, sağ kanadın kendi düzenlerini zorla sağlamaya çalışan gruplarının ideolojileri arasında çarpıcı benzerlikler vardır ve İslamofobi ve yabancı düşmanlığının Avrupa’daki genç nesillerde ve iş piyasasının sınırında kalan gruplarda yüksek oranda temsil edilmesi de anlamlıdır. Alman gençliği üzerine, doksanlarda yapılan bir araştırmada, bu marjinalleşmiş gruplardaki yabancı karşıtı tutumların sıklıkla erken ergenlik döneminde oluştuğunu ve sonraki on yıl içinde de önemli bir değişime uğramadığını göstermiştir (Boehnke, 1998).
Nasıl katil olunur?
Dini-politik ideolojiler bireysel ve grup düzeyinde yaşanan hayal kırıklıklarına çözümler sunarlar. Grubun sadece düşünme biçimini düzenlemekle kalmaz, ayrıca bireyin içsel zihinsel alanını da düzenler ve grup düzeyinde bilinçdışı süreçlere etki eder. Yani, grubun ve bireyin kimliğinin oluşmasına katkıda bulunur ve eyleme geçmek için motivasyon ve uzun süreli stratejiler sağlar. Kolektif düşlemler ve ideolojiler ilişkisel senaryolar olarak yapılandırılmıştır; yansıtmacı süreçleri içeren bir dramada agonistler ve protagonistler vardır. Bu ilkel düzeyde önemli bir amaç, kendiliğin istenmeyen yanlarından kaçınmak, suçluluktan kurtulmak ve ötekini kirli, günahkâr vb. şekilde resmetme ihtiyacıdır.
Birinin “iyilik” adına öldürmeye hazırlandığı cihatçı veya terörist bir köktenci zihniyetin gelişimi bu kuramlaştırmaların biraz daha ötesine geçmektedir. Sıradan bir insanı bir katil yapan, ideolojik düzeyin dışında ve hatta bilinen birçok zihinsel sürecin ötesinde gerçekleşen süreçler vardır. Browning’in, Nazi işgali sırasında Avrupa’nın doğusundaki Yahudilerin vahşice öldürülmesinde gönüllü olarak yer alan Hamburg polis taburundaki sıradan insanlarla yaptığı çalışma bunu kanıtlar niteliktedir (Browning, 1998). Bu kişilerin çoğu politik olarak aktif değildi, fakat tabii ki, Yahudilerin kötü olduğunu yıl boyunca süren propagandayla öğrendiler. Ruanda’da, Tutsiler hamam böceği olarak adlandırılıyordu ve onları insan değillermiş gibi göstermenin etkili bir yolu da “süt içilen bir ülkede, sütteki hamam böceklerinin onu içilemez hale getirdiğinin bilinmesiydi”.
Norveçli toplu cinayet faili Breivik’in ifadesinde yer alan ilk cinayetinde yaşadığı zorluklar, sonrasında eylemin nasıl da “kolaylaştığı”, kendi başına öldürme eyleminin içsel bir ilkel süreç olduğunu kanıtlar (Varvin, 2013). Balkan savaşları sırasında konsantrasyon kamplarındaki cinayetlere dair raporlar, öldürmenin nasıl da pişmanlıktan ve suçluluktan bir kaçış olabildiğini; acı çeken kurbanın ilkel suçluluk duygusunun temsili olup, adeta sihirli bir şekilde, onun yok edilmesiyle ortadan kaldırıldığını göstermiştir (Varvin, 2001). Öldürme isteği veya öldürme eylemi sadece köktenci zihniyet kuramının altında sınıflandırılamayacak karmaşık dinamikler içerir. Bu konuyu daha fazla tartışmaya el verecek kadar alan bulunmamaktadır.
Sonuç
Birkaç soruyla başladım: köktencilik esas olarak bir dinin, bir politik ideolojinin, bir bilimsel söylemin temelleriyle mi ilgilidir? Ve köktencilik ve Cihatçılık veya aşırı şiddet içeren ve toplu cinayetler işleyen politik-dini hareketler arasında mantıklı bir bağlantı var mıdır?
Bu makalede tartışılan bir soru, daha kötücül bir biçimiyle köktencilik temellere veya esaslara duyulan bağlılık ile ilgili midir veya köktencilik kendi içinde aşırılığa ve şiddete hazırlar mı idi. Toplumsal ve tarihi bağlamlara bakmanın ve çoklu belirleyiciler aramanın ve bireylerde ve gruplardaki bilinçdışı süreçleri çalışmanın gerekli olduğu açık bir hal almıştır.
Bu analiz köktenciliğin kriz zamanlarında gruplarda ve toplumlarda görülen yüksek miktardaki ikili eğilimlerin bir sebebi veya nedeninden çok semptomu olduğuna dair işaretler ortaya koymuştur. Bireysel ve grup düzeyinde, gerilemeci grup süreçlerinde gelişen gerçek yaşamın hayal kırıklıkları ve sorunları, bilinçdışı güçler ve köktenci dini-politik ideolojiler arasında karmaşık, karşılıklı bir ilişki bulunmaktadır. Tüm bu düzeydeki güçler birbirini destekler gibi görünmektedir. Deneyimlenen acı ve hayal kırıklıkları birçok yönden gerçektir ve büyük mezalimlerin yaşandığı, büyük grupların saldırıya uğradığı veya öldürüldüğü ve temel haklarından yoksun kalmış kişilerin yapılandırılmış bir şiddete, toplumsal organizasyonun ve politik süreçlerin fakir ve haklarından yoksun kalmış insanlara daha da kötü koşullar sağladığı bir tür şiddete maruz kaldığı, tarihsel ve toplumsal süreçlere dayanmaktadır (Galtung, 1969).
Köktenci hareketler, böyle bir düşünceye göre, uzun bir geçmişi olan ve en çok da dezavantajlı insanları etkileyen savaşları ve insanlık dışı koşulları üretmiş ve üretmekte olan sosyo-politik durumlara sadece bir yanıt değil aynı zamanda bu durumların bir semptomudur da. Avrupa modern humanizmin kaynağı olarak görülse de, Avrupa ve yakınındaki (Orta Doğu, Mağrip vb.) ülkelerin sınırlarında yaşayan ötekilere karşı yapılan hem tarihi hem güncel uygulamalar büyük ölçüde Sosyal Darwinizm (en güçlü olanın hayatta kalması ve kötü şeylerin kötü insanların başına geleceği fikri) ile nitelendirilir. Bugün mültecilerin nasıl muamele gördüğü bunu kanıtlar niteliktedir.
Her toplumda, yabancı olanı tanımlama ve ötekileri veya grupları günah keçisi veya toplumsal sorunların kaynağı ilan etme gibi derin bir ihtiyaç olduğu görülmektedir. İnsanları bir arada tutan şey, nefret etmek konusunda anlaştıkları şey olabilir. Eğer öyleyse, insanlık; bireylerin ve grupların doğasından gelen bu şiddet eğilimine karşı sürekli olarak çabalamak anlamına gelir. Bu saldırgan ve yıkıcı güçleri dizginleme ihtiyacı Einstein ve Freud’un savaş üzerine diyaloğunda da merkezi bir konumdaydı. Einstein Freud’a sorar, acaba; “… insanın zihinsel evrimini kontrol ederek onu nefret ve yıkıcılık psikozuna karşı dayanıklı hale getirmek mümkün müdür?”. Freud’un yanıtı basittir. “Nefret ve yıkım için var olan içgüdüyü” kabul etmekle birlikte, savaş ve şiddetli saldırganlığa karşı izlenecek en iyi yolun “(bir grubu oluşturan) üyeler arasındaki duygusal bağların” desteklenmesi olduğunu söyler (Freud, 1933, s. 201).
Gruplar arasındaki köktenciliğin ve dolayısıyla antagonizmin büyüdüğü bir zamanda yaşıyoruz. Bu özellikle de, Müslüman gruplara ilişkin olarak, Avrupa’daki kırılgan dengede kendini göstermektedir. Müslümanların büyük bir bölümü barışçıl ve uyumlu bir yaşam sürerken, genel olarak halkın Müslümanlara yönelik algısı giderek daha da katı önyargılarla (İslamiyet uyum sağlayamaz, Müslümanlar terörü destekler, İslamiyet şiddet içeren politik bir ideolojidir gibi) şekillenmektedir. Mültecilere (sıklıkla şiddet potansiyeli taşıyan Müslümanlar olarak tanımlanıyorlar) uygulanan kısıtlamalar ve giderek artan katı koşullar devam etmektedir. Terörle mücadele kisvesinin altında, mülteciler ve göçmenler sınırlardan geri çevrilmekte ve gözetim ve diğer kolluk kuvveti uygulamaları bu yabancılara yöneltilmektedir.
Kısaca – yabancıya duyulan korku ve dolayısıyla yabancı korkusu artmaktadır ve Liz Fekete’nin (2009) yabancı-ırkçılığı olarak adlandırdığı, yabancılara yönelik düşmancıl ve ayrımcı bir tutumla sonuçlanmaktadır. Bu yine, karşılıklı ve birbirine bağlı köktencilikler döngüsü olarak adlandırılabilecek bir köktenciliği her açıdan desteklemektedir. “Duygusal bağlar” zayıflamaktadır. Bu makalede sunulan görüşler bu gelişime karşı koymak için birçok seviyede daha fazla çalışma yapılmasını gerektirmekte ve toplumsal ve tarihi bağlamlardaki bilinçdışı süreçleri göz önünde bulundurma ihtiyacının altını çizmektedir.
Kaynakça
Alexander, F. (1963 (1948)). Fundamentals of Psychoanalysis. The United States of America: The Norton Library.
Bion, W. R. (1961). Experiences in Groups. London: Tavistock Publications. Boehnke, K. (1998). On the developement of xenophobia in Germany: The adolescent years. Journal of Social Issues (http://www.findarticles.com/).
Bohleber, W. (2002). Kollektive Phantasmen, Destruktivität und Terrorismus. Psyche, 56(8), 699-720.
Bohleber, W. (2010). Destructiveness, intersubjectivity and trauma. Karnac.
Bohleber, W., Fonagy, P., Jimenez, J. P., Scarfone, D., Varvin, S. & Zysman, S. (2013). Towards a better use of psychoanalytic concpets: A model illustrated using the concpet of enactment. International Journal of Psychoanalysis, 94 (3), 501-530.
Bohleber, W., Jimenez, J., Scarfone, D., Varvin, S. & Zysman, S. (2015). Unconscious phantasy and its conceptualizations: An attempt at conceptual Integration. International Journal of Psychoanalysis, 96, 705-730.
Borchrevink, A. S. (2012). En norsk tragedie. Anders Behring Breivik og veiene til Utøya (A Norwegian tragdy. Anders Behring Breivik and the roads to Utøya). Gyldendal.
Browning, C. R. (1998). Ordinary Men. Reserve Police Battalion 101 and the Final Solution in Poland. HarperPerennial.
Burama, I. & Margolit, A. (2004). Occidentalism. The West in the Eyes of Its Enemies. The Penguin Press.
Crickley, A. & Winkler, B. (2006). The Annual Report on the Situation regarding Racism and Xenophobia in the Member States of the EU. http://fra.europa.eu/fra/material/pub/ar06/AR06-P2-EN.pdf adresinden alınmıştır.
English, H. B. (1941). Fundamentals and fundamentalism in the preparation of applied psychologists. Journal of consulting psychology, 5(1), 1-13.
Etchegoyen, H. (2006). The Fundamentals of Psychoanalytic Technique. Karnac.
Fekete, L. (2009). A suitable enemy. Racism, Migration and Islamophobia in Europe. Pluto Press.
Freud, S. (1933). Why war? (The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud vol XXII ed.): The Hogarth Press and The Institute of Psychoanalysis.
Galtung, J. (1969). Violence, Peace, and Peace Research. Journal of Peace Research, 6(3), 167-191.
Geisser, V. (2004). Islamophobia in Europe: from the Christian anti-Muslim prejudice to a modern form of racism. In I. Ramberg (Ed.), Islamophobia and its consequences on Young People. European. Youth Centre Budapest 1–6 June 2004: Council of Europe.
Glenny, M. (1999). The Balkans. Nationalism, War and the Great Powers. Granta Books.
Heine, P. (2002). In Allahs Namen: Religiös motivierter Extremismus und Terrorismus. H. Frank & K. Hirschman (Haz.), Die weltweite Gefahr. Terrorismus als internationale Herausforderung içinde, (s. 115-168). Berlin Verlag Arno Spitz GmbH.
Herzinger, R., Schuh, H. & Nieuwenhuizen, A. (2002). Der heranwachsende Krieg, Interview mit Gunnar Heinsohn. Die Zeit, s. 41.
Høglend, P. (2014). Exploration of the Patient-Therapist Relationship in Psychotherapy. Am J Psychiatry, 171, 1056-1066.
Khosrokhavar, F. (2010). The psychology of global Jihadists. In C. Strozier, D. Terman & J. Jones (Haz.), The Fundamentalist mindset (s. 139-155). Oxford University Press.
Klein, M. (1946). Notes on Some Schizoid Mechanisms. Int.J.Psycho-Anal., 27, 99- 110.
Lacan, J. (2004). The four fudamental concepts of psycho-analysis. Karnac.
Laqueur, W. (2001). Die globale Bedrohung. Neue Gefahren des Terrorismus. Econ Taschenbuch.
Meddeb, A. (2003). Islam and Its Dıscontents. William Heinemann, ISBN: 0434011401,9780434011407
OUP. (2017). English Oxford living Dictionaries. https://en.oxforddictionaries.com/ adresinden alınmıştır.
Serauky, E. (2000). Im Namen Allahs. Der Terrorismus in Nahen Osten. Karl Dietz Verlag.
Shahar, G. (2010). Poetics, pragmatics, schematics, and the psychoanalysis- research dialogue. Psychoanalytic Psychotherapy, 24(4), 315-328.
Stein, R. (2006). Fundamentalism, Father and Son, and Vertical Desire. Psychoanalytic Review, 93, 201-229.
Strozier, C. & Boyd, K. (2010). Definitions and dualisms. C. Strozier, D. Terman & J. Jones (Haz.), The fundamentalist mindset içinde. Oxford University Press.
Strozier, C., Terman, D., Jones, J. & (haz.). (2010). The fundamentalist mindset. Oxford University Press.
Varvin, S. (2001). Genocid i etnicko ciscenje. Psihoanaliticka i socijalno-psiholoska gledista. Z. Martinovic (Haz.), Psihoanaliza i rat içinde (s. 99-12). Cigoja Stampa.
Varvin, S. (2003). Terror, terrorism, large-group and societal dynamics. S. Varvin & V. D. Volkan (Haz.), Violence or Dialogue. Psychoanalytic Insights on Terror and Terrorism içinde. International Psychoanalysis Library.
Varvin, S. (2013). Ideologiens galskap eller galskapens ideologi. Matrix, 30(3), 156- 173.
Vogt, K. (1993). Islams hus. Cappelen.
Volkan, V. (1997). Bloodlines. Farrar, Straus and Giroux.
Volkan, V. D. (2003). Traumatized societies. S. Varvin & V. D. Volkan (Haz.), Violence or Dialogue. Psychoanalytic Insights on Terror and Terrorism içinde. London: International Psychoanalysis Library.
Walther, R. (2003). Die seltsamen Lehren des Doktor Carrel. Wie ein katholischer Arzt aus Frankreich zum Vordenker der radikalen Islamisten wurde. http://www.zeit.de/2003/32/A-Carrel adresinden alınmıştır.
[1] Aynı zamanda diyalog arzusu da vardır. Avrupa İzleme Merkezi, farklı ülkelerde açıkça görülen yabancı düşmanlığı, azınlıklara yönelik şiddet konularında belirgin farklılıklar olduğunu bildirmektedir. Hollanda ve Danimarka son yıllarda koşulların kötüleştiği ülkeler olarak belirtilmektedir. İlginçtir ki, İslamiyet’in daha radikal şiddetli versiyonları Danimarka’da bulunurken, Norveç’te hiç de önemli bir miktarda bulunmamaktadır, bu da muhtemelen Müslüman ve Hristiyan kuruluşlar arasındaki uzun süredir devam eden, resmi olarak destek gören diyalogların bir sonucudur.
[2] Tarihsel olarak, antimodernizm Alman romantizminde, o dönem modernizmi tanımlayan Fransız kültürüne ve politik üstünlüğüne karşıt olarak temsil ediliyordu. Bu görüşler, Rusya ve Slav ülkelerindeki anti-modernist hareketler tarafından kabul edildi ve daha sonra merkezî köktenci Müslüman ideologlar tarafından benimsendi.
[3] Bu etki aynı zamanda doğrudan da oldu. Köktenci İslamiyet’in kurucularından biri olan Kutub, ırkçılık ve ötanazi konularında yazılarıyla kötü bir şöhreti olan, tıp alanında Fransız Nobel Ödülü sahibi Alexis Carrel’dan oldukça etkilenmiştir. Kutub, Carrel’a ve onun modern barbarlık hakkındaki görüşlerine sıklıkla atıfta bulunur, (Cahiliye) kavramı, Carrel’ın modern Avrupa’da barbarlık kavramına benzerdir (Walther, 2003).
* Sverre Varvin, Norveç Psikanaliz Birliği Eğitim ve Süpervizyon analistidir. Akershus ve Oslo Üniversitesi Akademisi’nde profesördür. Özellikle mülteciler alanında travmatizasyon ve travmaya uğramış hastaların tedavisi üzerine klinik olarak çalışmış ve araştırmalar yürütmüştür. Psikanalitik terapiyle ilgili süreç ve sonuç araştırmaları, travmatik rüyalar ve psikanalitik eğitim üzerine araştırmalar yapmıştır. İki kez Norveç Psikanaliz Birliği’nin başkanlığını yapmış, IPA’da başkan yardımcılığı, yönetim kurulu üyeliği ve IPA’nın terör ve terörizmle ilgili çalışma grubu başkanlığının da arasında yer aldığı birçok görevde bulunmuştur. Halen IPA Çin Komitesi başkanlığını sürdürmektedir. Travmatizasyon, mülteciler, terörizm ve tedavi süreci ve sonucu üzerine makale ve kitaplar yayımlamıştır.
Bir yanıt yazın