Hakikatler ve Hakikat Sonrası

Yavuz Erten

Yavuz Erten

Bu yazıda günümüz toplumunun hakikat-sonrası olarak adlandırılan ruhsallık ve düşünselliği ele alınmış ve bu durumun savunma düzenekleri ve toplumsal koşullarla bağlantısı irdelenmiştir. Savunma düzenekleri olarak inkâr ve yadsıma ile bugünün gitgide otokratlaşan toplumsal koşulları arasında nasıl bağlantılar vardır? Bu sorunun izinde, Orwell’in 1984 romanındaki Çiftdüşün kavramı ele alınarak bu tür politik baskı yöntemleriyle bireylerin ruhsal dünyalarındaki savunmaların girdikleri etkileşimlerin üzerinde durulmuştur. Daha sonra gerçeklik ve hakikat kavramlarının tanımları ve farkları irdelenmiştir. Gerçeklik simgesel sistemde bütünüyle kapsanmayacak olandır. Çeşitli ve birbirinden farklı hakikat oluşumları bu bütünüyle kapsanamayacak olana yönelik açıklama girişimleridir. Esnek ve zengin ruhsal dünyalarda birbiriyle etkileşim halinde çoklu hakikat oluşumu vardır. Bu oluşum ile günümüzün alışılmış “hakikat sonrası” tanımlamalarının içerdiği “nesnel gerçekliğin dışında empoze edilen sahte bir hakikat olgusu” arasında fark vardır. Bu bağlamda makalenin önerdiği “hakikat sonrası” tanımı, “birbiriyle iletişim halindeki çoklu hakikatlerin kaybolduğu” bir “distopik sonra”dır. Günümüz toplumunun baskıcı, manipüle edici ve empoze edici atmosferi alternatif düşünme çeşitliliği ve genişliğini ortadan kaldırmaya çalışır ve önleyemediği bir çeşitlilik ortaya çıkmaya başladığı zaman da aralarındaki bağlara saldırır. Bu tür bağları bireysel ve kolektif düzeyde korumanın ve yeni bağlar geliştirmenin yolu olarak psikanaliz bir anlam ve bir umut olmaya devam etmektedir.


Bugünün dünyasında yerel ve global gündemin yarattığı irkilme, dehşet ve umutsuzluk duyguları karşısında psikanalitik düşüncenin ve pratiğin konumu ve işlevi ne olacaktır? Britanyalı psikanalist Jonathan Sklar (2019) bu “karanlık zamanlarda”, psikanalistlerin odalarındaki bireysel özgürlüğü takip ederken, hassas gruplara yönelik düşmanlığın ve toplumsal “ötekine” yapılan saldırıların yankılarını görmezden gelemeyeceklerini söyler. Analistler kaçınılmaz bir şekilde artık bireysel düşlemlerin analizini yapmaktan analizanlarıyla birlikte kendilerinin de görmekte oldukları kolektif karabasanların içinde, önce bunların düşe/düşleme sonra düşünceye dönüştürülmesi uğraşı içine girmişlerdir. Bu yazı da bu tür düşünsel ve duygusal meşguliyetler kapsamında kaleme alınmıştır.

Gerçeklik ve Hakikat

Hakikat (Truth) her zaman bir kurgu ve yorum barındırır. Çoğu zaman herhangi bir kişi için somut gerçeklik (reality) olan bir şey diğer bir kişi için tartışılmaz bir gerçek olarak kabul görmeyebilir. Ancak bu durum sağduyusal bir temelde ortaklaşan bir uzlaşımsal geçerlilik (consensual validity) olgusunu da ortadan kaldırmaz. Psikiyatride gerçeklik sınamasının bozulduğu durum bu belirtiye sahip kişinin ortak uzlaşımsal geçerlilik paydasından uzaklaştığını işaret eder.

Ya bu uzlaşımsal ortak payda ortadan kaldırılırsa veya yaşamla doğal etkileşimlerle gelişen bu paydanın yerine bir kişi veya bir grup tarafından fabrike edilen suni birtakım söylemler (discourse) monte edilirse?

Çağın ruhunun büyük bir hız ve sınırlanamaz kapsamla gelişen teknolojik yenilikleri ve iletişim kolaylıkları bu tür bir montajı geçmişe göre çok daha olanaklı hale getirmiştir.

Görünüşe göre, herkes kendine özel hakikat-sonrası bir evrende yaşamaya başladı. Bunu mümkün kılan bir algoritma düzeni kuruldu. Youtube’u veya Instagram’ı açtığımızda bize özel ve bizim kafa yapımıza, beklentilerimize uygun içerikler bize sunuluyor. Duymak ve görmek istediklerimizle (veya bize öyle hisstettirilenlerle) örülü bir yönlendirilme ağı içindeyiz. Aslında bu yönüyle bu sistem ruhsallık-içi bir savunmalar düzeneğinden çok farklı değildir. Özellikle inkar, bölme, akla uygunlaştırma ve değilleme savunmaları bu dinamiğin temel düzenekleri gibidir. Sözü edilen dışsal (siyasi? ideolojik? kültürel?) algoritma ve dokusu öznel hakikat olan içsel algoritma artık geçmişe göre çok daha yoğun bir ilişki içine girmiş bulunuyorlar. Dışsal algoritma bizim (bazen bizim bile çok farkında olmadığımız) eğilimlerimizi biliyor ve ona göre davranıyor. Ancak bunun yanında bu etkileşimin iki yönlü oluşu gözden kaçabilir. Algoritma gizliden gizliye neleri isteyeceğimizi, nelere düşkünlük göstereceğimizi belirliyor. Bunları yavaş yavaş bizim istediklerimizin içine yedirerek ruhsallığımıza enjekte ediyor.

Peki özellikle inkâr ve/veya yadsıma savunmalarının yol açtığı psikoz gibi ağır bir durumu kıyas olarak alırsak hakikat sonrası ruhsallık tamamen hezeyanlardan oluşan bir delilik midir? Paylaşılan psikoz mudur?

Psikozun etkilediği yapılarda bütünsel bir hasar anlamına geldiğini düşünürsek insanlığın şu andaki ruhsallığı ve zihinselliğini bu derece çökmüş olarak niteleyebilir miyiz? İnsanlığın hala aklı başında ögeleri olduğunu, hakikat-sonrası ataklardan kendini korumaya çalışan ya da karşı ataklara girişen tarafları olduğunu düşünürsek belki şöyle bir sonuca varabiliriz: Global varoluşta birbirinden farklı hakikatler yan yana yaşamaktadırlar. Bu hakikatler birbirine karışmayan, birleşmeyen, bir senteze girmeyen adacıklar gibidirler. Bu adacıklarda yaşayanlar bir “anklav” içinde kurgulanmış bir gerçekliği solurlar, diğer hakikatlerle bağları kopmuş haldedirler.

Diktatorya ve Hakikat Sonrası

Oxford sözlüğüne göre “hakikat sonrası” kavramı kamuoyunu şekillendirmede nesnel gerçeklerin duygulara ve kişisel inançlara göre daha az etkili olduğu durumu tanımlar. Oxford sözlüğü, kavramı 2016 yılında Brexit referandumu ve ABD başkanlık seçimleri bağlamında yaygınlaşması nedeniyle yılın kelimesi olarak göstermiştir.

Kavram ilk olarak senarist Steve Tesich (1992; akt. Akyasan & Sungur, 2024) tarafından The Nation dergisinde yayınlanan “Yalanlar Hükümeti” başlıklı makalede kullanıldı. Eric Altermanise Amerika Birleşik Devletleri’nin 11 Eylül sonrası manipülasyonlarını analiz ederken “hakikat sonrası siyasi ortam” kavramından söz etti (1992; akt. Akyasan & Sungur, 2024). 2004 yılında Ralph Keyes kavramı kullandığı “Hakikat Sonrası Çağ” adlı kitabını yayınladı (akt. Akyasan & Sungur, 2024).

Hakikat Sonrası kavramı sadece güç odaklarının stratejik yalanlar uydurması anlamına gelmez. Hakikat Sonrası bir atmosfer yaratmak erki elinde bulunduranların güçlerini ortaya koyma yoludur. İktidar adeta “ben siyaha beyaz dersem o beyazdır ve siz bunu kabul edeceksiniz.” der gibidir (Orwell’in ünlü eseri 1984’teki diktatoryanın yüzü O’Brien’ın  “2 çarpı 2’nin bazen üç bazen beş” olabileceğini söylemesinde olduğu gibi) (Orwell, 1949). Tarihçi Snyder (2017) hakikat sonrasını daha uğursuz bir şeyin habercisi olarak görür. O yakın gelecekteki faşizmin habercisidir.

Taylor (2019) Hakikat Sonrası’nı Chasseguet-Smirgel’in (1984) “anal evren” kavramıyla birlikte düşünür. Burada hâkim olan sapkın düşüncedir. Sapkın düşüncede farklar ortadan kalkar, kavramların arasındaki sınırlar kaybolur. Sapkın düşünce dili, çarpıtarak ve kelimelerin anlamını bulanıklaştırarak farklılıkları düşünme yeteneği ortadan kaldırır, sebep-sonuç bağlantılarını yok eder ya da tersine çevirir. Sapkın düşüncenin yalanları nesnel gerçekliğin yanına alternatif bir evren koyar. Bu alternatif gerçekliğin diğeriyle uyumsuzluğu normalleştirilir, sıradanlaştırılır (Taylor buna “habis normallik” adını veriyor). Sahte bir belgeyle bir iddiada bulunan bir savcıya ortaya koyduğu belgenin sahteliği ispatlandığı zaman “ne olmuş sahteyse!” diyebilir. O belgenin sahte olmasıyla onun iddiasının haklılığındaki ısrarı arasında olumsuzlayıcı bir bağlantıyı kabul etmez. Bu savcının burada empoze ettiği şey Orwell’in (1949 )1984 romanındaki “Çiftdüşün” (doublethink) düzeneğidir. Çiftdüşün’e göre o belge hem gerçek hem sahte olabilir.

Savunma Düzenekleri İnkâr, Yadsıma ve Hükmetme Düzeneği Olarak Çiftdüşün

George Orwell’in çiftdüşün (doublethink) kavramı, bireyin zihin yapısında gerçeklik algısının nasıl çarpıtılabileceğine dair çarpıcı bir örnektir. Benzer şekilde, psikanalitik kuramda tanımlanan inkâr (denial) ve yadsıma (disavowal) savunma mekanizmaları da bireyin gerçeği algılama ve ondan kaçınma biçimlerini gösterir. ‘Çiftdüşün”, Parti ideolojisinin kilit kavramlarından biridir. Çiftdüşün, en basit tanımıyla, birbiriyle çelişen iki düşünceyi aynı anda zihinde tutma ve her ikisine de inanma durumudur. Bu, gerçekte imkânsız görünen bir bilişsel durumu – yani birbirini dışlayan (mutually exclusive) iki duruma aynı anda inanmayı– ifade eder. Totaliter devletin sloganlarından ikisi olan “Savaş Barıştır”, ve “Özgürlük Köleliktir”, Parti’nin kitlelere dayattığı bu çelişik gerçekliğin özlü örnekleridir.

Orwell, çiftdüşün kavramını totaliter bir zihni kontrol aracı olarak kurgular. Parti, vatandaşların zihnini çift yönlü gerçekliklere alıştırarak onları mutlak itaate zorlar. 1984’te insanlar, Büyük Birader’in her söylediğini sorgusuz benimsemek için, gerekirse kendi belleklerini, mantıklı düşünme şekillerini bile aldatmayı öğrenirler. Örneğin Hakikat Bakanlığı’nda çalışan görevliler, geçmiş kayıtları sürekli değiştirir ve siler; ancak bu yalanları kendileri ürettikleri halde, ürettikleri yeni tarihe içtenlikle inanmaları beklenir, aksi takdirde ağır cezalarla karşılaşırlar. Çiftdüşün, Parti’nin mutlak haklılık yanılsamasını sürdürebilmesi için gerekli zihinsel disiplini sağlar. Roman açıkça gösterir ki Parti çizgisindeki herhangi bir çelişkiyi fark etmek veya dile getirmek bile ihanet olarak görülür ve anında ağır cezai yaptırımlarla sonuçlanır. Bu korku atmosferinde, birey hayatta kalmak için gerçekliği yadsımaya ve kendine yalan söylemeye zorlanır.  Bu durum öyle bir hale ulaşır ki rejimin ateşli taraftarı olup yaşamını öyle yaşayanlar bile sudan bir sebeple tutuklandıkları ve hain oldukları iddia edildiği zaman “meğer ben hainmişim, bilmiyordum ama Parti öyle söylüyorsa öyledir.” diyecek duruma gelirler.

Freud’un savunma düzeneği olarak tanımladığı “Verleugnung” kavramının ingilizceye iki çevirisi olmuştur: İlki “denial” (inkâr), ikincisi “disavowal”dır (yadsıma). Freud en başta Verleugnung’u çok geniş bir anlamda kullanır. Bu hali ile gelişim çizgisi Verdrägun’a (bastırma) benzer. Bastırma da ilk zamanlarda hemen hemen tüm savunma düzeneklerini ifade etmek için kullanılıyordu. Denebilir ki kuramın erken zamanlarında Verdrägun (bastırma) daha çok içsel malzeme üzerinde Verleugnung (inkâr) ise dışsal gerçeklik üzerinde işlem yapar. Her iki kavramın Freud’un düşüncesi olgunlaştıkça evrimleşmesi onları farklı tanım ve işlevlere taşımıştır (Auchincloss & Samberg, 2012).

Freud’un erken verleugnung kullanımları nesnel gerçekliği bariz olan şeyleri algılamama içeriğine sahiptir. Kişi yakınının öldüğünü inkâr eder; kanser olan birisi hasta olduğunu inkâr eder; eroinman bağımlı olduğunu inkâr eder veya fetiş olgusunun kökenindeki unsur olarak kişi kastrasyonu inkâr eder. Anna Freud’un (1937) düşlemde inkâr, sözle inkâr ve eylemle inkâr tanımlamaları daha çok bu erken kullanımı içerir.

Bu kullanımı her zaman var olsa da yıllar içinde yeni bir tanım daha ortaya çıktı. Bu benliğin bölünmesi şeklinde kendini gösteren bilme ve bilmeme durumlarının ruhsallıkta yan yana ama birbirlerine temas etmeden yer almalarıydı. Bu yeni kullanım ingilizce çevirilerde denial’dan çok disavowal’la karşılanmaya başladı. Sonraki yıllarda bu tür bir kullanıma bir örnek Heinz Kohut’un (1971) “dikey yarık” kavramında bulunur. İkisi de bilinçli düzeyde var olan kendilik durumları çelişkili hallerine rağmen birlikte mevcutturlar. Bu durum bastıran- bastırılan karşıtlığının olduğu yatay yarıktan farklıdır. Orada bir hal bilinçliyken diğeri bilinçdışıdır. Yadsımada gerçeğin algısal inkarından çok anlamın reddedilmesi vardır. Kişi etik bir konuda çok titiz söylemler içindeyken diğer benlik durumunda bu etik ilkeye karşıt düşüncelere ve eylemlere sahip olabilir. Ancak bu iki durumun çelişkisiyle ilgili bir anlayışı yoktur. Ondan çelişkiyi açıklaması istense söylediği şeyler anlamlı bir bütüne ulaşmaz.

İnkâr ve özellikle yadsıma dünyayı ikili bir durumda tutar. Bu ikili bir araya gelip üçüncü bir durumu oluşturmazlar. Biraz önceki etik örneği düşünürsek, üçüncünün ortaya çıkışı önce çelişkiyi fark eden ve sonra olası açıklama barındıran bir anlam geliştirecektir. Karşıt durumlar uzlaşımsal sentezler üreteceklerdir-  (ki bazı daha üst düzey savunmalar bu tür uzlaşımlara imkan verir). İkili dünyadan çıkış düşünselliğe simgesel bir güç katacak ve düşünceler derinlik ve zenginlik kazanarak, ikili dünyanın darlığından kurtulacaklardır.

İkili dünya noktasal veya döngüsel bir zaman yaratır. Tam olarak çizgisel zamana geçilemez. Bu sebeple deneyimden öğrenme ve yeni ve gelişmiş çıkarımlara hizmet edecek bir bellek ortada yoktur.  Sonuçta, “balık hafızalı” bir düşünce yapısı ortaya çıkar. Buradaki bellek zafiyeti sadece veriyi muhafaza etmekteki zorluk şeklindeki bilişsel eksiklik değil, tarihsel derinliğe sahip bir düşünme etkinliğiyle ortaya çıkan bir kavrayış eksikliğidir.

Psikanalizin bireysel ruhsallık çözümlemelerinden iyi tanıdığımız inkâr savunması topluluk zihniyetinde de devreye girer. Çoğunlukla bilgi ve inanç bölünür. Nesnel veri ile inanca dayalı ruhsal yatırımlar arasında bir yarık oluşur. Kahn-Harris’in “inkarcılık” kavramı (2018; akt. Braune, J.,2021) toplulukların belli komplo kuramlarına bağımlı hale gelip seçicilik ile sadece kendi inançlarına yarayan veya kendi inançlarına devşirebileceklerini toplayıp geri kalan sayısız veri, tez veya düşünceyi külliyen inkâr etmelerini anlatır (Burada, yukarıda sözü edilen sanal dünyadaki algoritma anklav’larını tekrar hatırlatmak isterim).

1984 romanındaki Çiftdüşün’de, Parti üyesi kişi hem bildiği geçmiş gerçekleri zihninin bir köşesinde tutar, hem de Parti’nin o anki yalanlarını doğru olarak benimser – böylece zihninde iki karşıt “gerçek” barınır. Bu durum psikanalizdeki yadsıma mekanizmasına çok benzer: Yadsıyan bireyin benliği birbirinden kopuk iki bölgeye ayrılır; bir bölge gerçeği kabul ederken diğeri bunu reddeder ve iki tutum birbirini etkilemez. İnkârda ise tam anlamıyla iki farklı inanç değil, tek bir “yok sayma” tutumu vardır; kişi gerçeği topyekûn silmeye çalışır.

Çiftdüşün düzeneğini toplum üzerine uygulayan irade, toplumu oluşturan bireylerdeki ruhsallık-içi inkâr ve yadsıma düzenekleriyle işbirliği içine girer. Sahte belge ile iddianame hazırlayan ve daha sonra belgenin sahteliği ispatlanınca “ne olacak ki sahteyse!” diyen savcının güvendiği şey, kitlelerin böyle bir savcının adaletinin insafına kaldıklarının dehşetini yaşamaktan kaçınacakları bilgisidir. Kitleler savcının adalete sadık kalacağı yeminini eden tarafı ile “ne olacak sahteyse!” diyen tarafını kafalarında birleştirmezler. Halk, yozlaşmış adaletin dayattığı “alternatif gerçekliğe” inanarak, bu yozlaşmanın gerçek yüzüyle yüzleşmekten kaçınmış olur. Bunun sağlanması için de sistemli bir beyin yıkama ve korkutma düzeni kurulur. 1984’te sürekli izleme (tele-ekranlar), bellekleri silme, tarihi yeniden yazma ve dilin (Yenisöylem) kontrolü gibi araçlar, aslında bir toplumu kolektif bir ilkel savunma düzeneğine hapsetme çabalarıdır.

Hakikat sonrası totaliter düşünce kalıplarında suçluluk, pişmanlık, edimlerin sorumluluğunu alma ve onarım gibi olgulara rastlanmaz. Üçüncü’nün yokluğu Kleincı anlamda depresif pozisyon eksikliğidir. Zaten bu düşüncelerin hâkim olduğu toplumsal örgütlenmelerde “impunity” (cezasızlık) çok yaygındır. Bir başka ifadeyle “yapanın yanına kalır.” Ancak kötü durum bununla da sınırlı kalmaz. Genellikle mağdurlar suçlu ilan edilir, hükümsüz infaza uğrar, linçlere maruz kalırlar. Suçlu ve mağdurlar tamamen yer değiştirmişlerdir.   Claudia Leeb’in konuyla ilgili olarak tanımladığı DARVO düzeneği buradaki adımları gözler önüne serer. DARVO “inkâr et” (Deny), “saldır” (Attack), “fail ve mağdurun yerini değiştir” (Reverse Victim and Offender) kelimelerinin baş harflerinden oluşur (2019; akt. Braune J., 2021). İnkâr eden kişiler veya gruplar, eleştiriyle karşılaştıklarında DARVO davranışları sergileyebilirler. Bu düzenek, bireylerin ve toplumların kendi gerçekliklerini çarpıtarak dogmatik inançlara sıkı sıkıya bağlanmasını kolaylaştırır.

Hangi Hakikat?

Gerçeklik, bütünüyle bilinemeyecek, anlaşılmayacak ve temsili düzeyde kavranıp simgeleştirilemeyecek olandır. Bu haliyle onu Lacan kuramındaki Gerçek’e (Reel) yakın bir olgu olarak düşünebiliriz. Lacan simgesel düzenin Gerçek’in tamamını kapsayamadığını düşünür. Hepimiz deneyimlerimizden biliriz ki bazen aklımız durur, sözlerimiz tükenir, hikayemiz yetersiz kalır. Bu deneyimlerde paradoksal olarak Gerçek’e en yakın noktadayızdır. Ama onu simgesel düzene bütünüyle dahil edemeyiz.

Hakikat, ‘Gerçek’ ile ilgili bir kapsama, yorumlama ve simgeleştirme denemesidir.

Yadlin-Gadot’a (2019) göre altı temel hakikat olabilir: ideal hakikat, uygun hakikat, tutarlı hakikat, pragmatik hakikat, öznel hakikat ve öznellikler-arası hakikat.

İlk iki hakikat (ideal hakikat ve uygun hakikat) Yunan felsefesindeki düşüncelerden neşet alır. Eflatun düşüncesinde tüm nesnel dünya gerçeklerinin ötesinde varolan sarsılmaz bir ideal hakikat vardır. Dünyanın nesnel gerçekleri onun mutlaklığı karşısında hep göreceli kalırlar. Uygun hakikat ise Aristo düşüncesinde net bir şekilde tanımlanan içeriğiyle nesnel olguların gerçeğiyle uyumludur.

Yadlin-Gadot, tanımlamasını Spinoza düşüncesine dayandırarak, tutarlı hakikat olgusunda hakikatin değerinin bir kişinin inancının tüm inanç sistemleriyle uyumlu olduğunu söyler.

Öznel hakikat tanımını Kierkegaard’a referans vererek kişinin deneyimindeki otantiklik olarak görür.

Öznellikler-arası hakikati ise Husserl düşüncesiyle bağlantılandırır ve bu tür hakikatin bazen aşikâr bazen örtük şekilde kişiler arası mutabakata dayalı olduğunu iddia eder.

Pragmatik hakikat ise James’in öne sürdüğü gibi, kişiye ileriki deneyimlerinde ne olacağı konusunda tahmin etme gücü veren hakikattir.

Bu tür çoklu hakikat evreni gerçekliğin bütünüyle kapsanamaz genişliği ve karmaşıklığı karşısında olabildiğince fazlasını kapsama ve simgeleştirme yönünde bir girişim, bir gayret olarak görülebilir. Bu farklı hakikatler arasında bir ilişkinin ve iletişimin olması ruhsallığı ve zihinselliği esnek ve zengin hale getirir. Çeşitli söylem olasılıklarına açık oluş ruhsallıkları ve zihinsellikleri dogmatik düşüncelere esir olmaktan ve bu tür düşünce darlıkları sonucunda bireylerin veya toplumların sürüklendiği davranışsal ve duygusal şiddetten korur. Böyle gelişen esneklik ve zenginlik durumlarında farklı hakikatler arasındaki iletişimi sağlayan az veya çok ortak paydalar bulunmaktadır. Bu paydaların yazının başında sözü edilen “uzlaşımsal geçerliliği” yarattığını söyleyebiliriz.

Böyle bir açıdan ele alırsak, “Hakikat sonrası” kavramı artık hakikatin olmadığını  bir söylemi işaret etmez. Hakikat sonrası söylemde de bir hakikat vardır. Ancak bu hakikat çoklu hakikat durumundan uzaklaşmış ve diğer hakikatler ile bir etkileşime, alışverişe, diyalektik bir sentez sürecine girmekten uzaklaştığı için uzlaşımsal geçerlilikten de kopmuştur. Hakikat sonrası dayatmalar bağlara saldırıdır. Alternatif hakikatleri birbirleriyle ilişkisiz hale getirir. Daha önce konuştuğumuz yadsıma örneklerinde gördüğümüz gibi – bırakın çoklu hakikat durumlarının bir arada olma ve kendi aralarında zaman zaman iletişim ve melezleşme esnekliğini- yan yana var olan iki düşünce arasında  hiçbir sentezleyici bağ yoktur.

Tüm bu konuştuklarımızı psikanaliz kuramı ve özellikle savunma kavramıyla anlamaya çalışırsak neler söyleyebiliriz?

Günümüzün “hakikat sonrası” olarak tanımlanan bireysel ve kolektif zihinselliğinde ve ruhsallığında yoğun olarak var olan inkâr veya yadsıma savunmaları uzlaşımsal geçerlilikten, sentezlenme sürecinden ve simgesel dönüşümden kopmaya yol açar. İnkâr veya yadsıma  hakikatler arasındaki bağlara saldırır. Böyle bir durumda olası hakikatler -en başta birbirlerine karşıt olanlar ancak daha sonra tüm hakikatler çeşitliliği bir spektrum olarak- birbirlerinden koparlar.  Bu bağlamda makalenin önerdiği “hakikat sonrası” tanımı, “birbiriyle iletişim halindeki çoklu hakikatlerin kaybolduğu” distopik bir  “sonra”dır.

Herbert Rosenfeld’in (1987) gösterdiği gibi, günümüzün bireysel psikanalitik kliniği gitgide daha fazla oranda habis narsisistik ve psikopatik bir dünya ile karşı karşıya kalmaktadır. Odalarımızda duyduğumuz en samimi sesler acımasız ve sapkın üstbenliklerin diktatoryasından ve içsel mafyalar halindeki kötü nesnelerin misillemelerinden kurtulmaya çalışan ruhsallıkların yardım çağrılarıdır.

Bu baskı  ortamından, sabotajlardan, şantajlardan, çiftdüşün’lerden, manipülatif tuzaklardan kurtulma ve  birbirleriyle iletişim halinde “hakikatler çoğulculuğu”na ulaşma yönünde psikanaliz  her zaman en kuvvetli umuttur.

Kaynakça

Akyasan, D. & Sungur, E. (2024). Görünüş ve gerçeklik arasında hakikat sonrası: Post-truth söyleme eleştirel bir bakış. DergiPark Akademik, 7(2), 175-190.

Auchincloss, E. L. & Samberg, E. (Ed.). (2012). Psychoanalytic terms and concepts. Londra: Yale University Press.

Braune, J. (2021). Review Essay: Fascism and eluded truth. Free Associations, 22(3), 77-88.

Chasseguet-Smirgel, J. (1984). Creativity and perversion. New York: Norton.

Freud, A. (1937). The ego and the mechanisms of defence. Londra: Karnac.

Kohut, H. (1971). The analysis of the self. New York: International Universities Press.

Orwell, G. (1949/1987). 1984. P.Davison (Haz.) The complete works of George Orwell içinde, (s. 1-256) .Londra: Martin Secker & Warburg.

Rosenfeld, H. (1987). Impasse and interpretation. Hove and New York: Brunner-Routledge.

Sklar, J. (2019). Dark times. Psychoanalytic perspectives on politics, history and mourning. Londra: Phoenix Publishing House.

Snyder, T. D. (2017). On tyranny. New York: Tim Duggan Books.

Taylor, G. (2019). Some comments on the alternative universe of the Trump administration. Psychodynamic Psychiatry, 47(2), 149-165.

Yadlin-Gadot, S. (2019). Post-truth, hegemonic discourse and the psychoanalytic task of decentering. Psychoanalytic Dialogues, 29(2), 172-188.

Yavuz Erten, psikanalist ve klinik psikologdur. 1987 yılında Boğaziçi Üniversitesi psikoloji bölümünü bitirmiştir. 1989 yılında aynı üniversitede klinik psikoloji yüksek lisansını tamamlamıştır. 1998 -2003 yılları arasında New York’ta National Institute of Psychotherapies (NIP) bünyesinde Çağdaş Psikanaliz eğitimini tamamlamıştır. 2004-2009 yılları arasında International Psychoanalytic Association (IPA) bünyesinde psikanaliz eğitimini tamamlayıp psikanalist olmuştur. 2015 yılında IPA tarafından Eğitim ve Süpervizyon analisti olarak yetkilendirilmiştir. Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) ve Psike İstanbul üyesidir. İçgörü Psikoterapi Merkezinde çalışmaktadır. Psike İstanbul Psikanaliz Derneği kurucu üyesi ve bu derneğin geçmiş yönetim kurulu başkanlarındandır. Bu dönemde Psike İstanbul’un Bilimsel Komite başkanlığını yürütmektedir. Psikanaliz üzerine yazılarından oluşan Karanlık Odadaki Suretler (2010) başlıklı bir kitabı vardır. Psikanalizden Dinamik Psikoterapilere (1999) kitabının Cahit Ardalı ile birlikte, yazarıdır. Psikanalizin Öteki Yüzü: Heinz Kohut (2003) ve Bilim ve Felsefe Açısından Ruhsallık Bilgileri (2006) kitaplarının editörlerindendir. Çeşitli dergilerde yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Ayrıca “Yoga Yapabilen Bir Tekir” (1993) adlı bir şiir kitabı da vardır. Yavuz Erten Suret dergisi yayın kurulu üyesidir.

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.