Eğrisi ve Doğrusu ile Post-truth

Levent Safalı
Post-truth, yaklaşık son 20 yıldır giderek artan bir sıklıkla karşımıza çıkan bir kavram. Bu metin kavramın ortaya çıkış koşulları ve içsel dinamiklerine de odaklanarak netleştirilmesini ve sınırlarının çizilmesini hedefliyor. Ayrıca, neden böylesi bir kavrama gereksinim duyulduğuna da güncel kalkış noktalarından örneklerle değinmeğe çalışacağım.
Post-truth kavramı ilk kez Steve Tesich’in “Watergate Sendromu: Yalanlar Hükûmeti” isimli 1992 yılında yayımlanan makalesinde kullanıma girmiştir (Tesich, 1992)[1]. Sonraki yıllarda giderek artan sıklıkla karşımıza çıkan “Post-truth ” nihayet 2016 yılında Oxford Dictionaries tarafından yılın sözcüğü seçildi. Bu kavram (sözcük) artık gündelik dolaşımdaydı, hızla yaygınlaşan her “yeni” gibi, yerli yersiz kullanımı da ister istemez arttı.
Doğruluk mu, Hakikat mi?
Post-truth kavramı dilimize farklı şekillerde çevrilmiştir. En yaygın kullanıma kavuşan çeviri hakikat-sonrası olarak karşımıza çıkıyor. İkinci en sık kullanılan karşılık ise gerçek-ötesi. Kuşkusuz başka karşılıklar da önerilmiş (gerçek-sonrası çağ, hakikat-ötesi söylem vb.) ama bunlardan hangisi kavramın kast ettiği “içeriğe” denk düşüyor, öncelikle buna bakalım.
İngilizce “truth” kelimesinin Türkçede iki karşılığı var “doğru” anlamına gelebildiği gibi “hakikat” anlamına da geliyor. Ancak yaygın kullanımı “doğru” olarak yerleşmiş durumda. Yani, bir beyan ya da iddianın gerçeklikte ona denk bir karşılığı bulunuyorsa “iddia doğrudur” diyoruz. Örneğin, “Yağmur yağıyor” dediğimizde eğer gerçekten gökyüzünden su damlaları düşüyor ise bu iddiamız (önermemiz) “doğru” olması durumunda olduğu gibi.
Gelelim “truth”un diğer anlamına! Bu ikinci anlam, “hakikat” ya da “mutlak, değişmez doğru” anlamında bir “truth”. İngilizce bir yazıda bu ikinci anlamı kastedildiğinde kavram büyük harfle “Truth” olarak yazılıyor. Bu ikinci kullanım gündelik kullanımdan çok, daha akademik, felsefi dolayısıyla daha dar ve teknik bir işleve sahip.
Peki “post-truth” denildiğinde dünyada (yabancı dillerde) ne kastediliyor? Bu kavram belli başlı dillere ne şekilde çevrilmiş? Olgusal doğrular mı kastedilmiş yoksa değişmez hakikatler mi? Bu önemli bir nokta, bunu dikkate almadan yapılan çeviriler bizi yanlış yönlendirecektir. O halde bu noktayı altını çizerek kesinliğe kavuşturalım: Post-truth kavramı bizi gündelik, olgusal doğruların ötesinde bir yere sevk ediyor. Hakikat ile (mutlak değişmez doğrular) bir alakası yok. Dolayısıyla metafizik ve dini hakikatleri merkeze alan bir kavram değil. Bu İngilizce için ve onun dışındaki pek çok dil için de geçerli (örneğin Almanca, Fransızca, İspanyolca ve Japoncada olgusal doğrular anlamına gelecek şekilde çevrilmiş.) Dolayısıyla dilimize kavramın yerinde bir çevirisi “doğru-sonrası” ya da “doğru-ötesi” olması beklenirken “hakikat sonrası” çevirisi kavrama daha geniş bir anlam yüklüyor. Ayrıca kavramı yok yere daha “ağır” ve “felsefi” hale getiriyor. Bu durum da Türkçe “post-truth” tartışmalarında fazladan özenli olmayı zorunlu kılıyor.
“Truth” un “doğru”luğu konusunda biraz yol alabildiysek, gelelim şu “post” önekinin kavramımıza nasıl bir anlam kattığına.
Başına “Post” Gelenler
Yeni bir şey ortaya çıktığında, (ya da zaten var olan bir “şey” bir formülasyona kavuştuğunda) ki bu yeni bir edebi biçem, yeni bir sosyal durum, tarihsel dönem vb. olabilir, bunu tanımlama ve adlandırma gereksinimi ortaya çıkar. Yani eski kavram dağarcığımızın karşılamadığı bir durum söz konusu olduğunda önümüzde kabaca 3 yol vardır. Ya bu durumu/kavramı yeni bir sözcük ile ifade ederiz (yeni bir kelime icat ederiz) ya eski bir sözcüğe yeni bir anlam yükleyerek bu işi çözmeye çalışırız. Ama bir diğer seçenek ise eski bir sözcüğü biraz değiştirmek hatta ona ek kelimeler takıp takıştırmaktır. Bu dilin ve düşüncenin, tarihsel değişime nasıl yanıt verdiğini gösteren bir felsefi-dilbilimsel olgudur. Bizi post-truth kavramına taşıyan sözcüğümüz de bu son seçenek ile türetilmiştir.
Konuya tarihsel bir örnekle açıklık getirmeye çalışalım. Aristoteles “doğa üzerine” olan yazılarını “fizika” (fizik) diye adlandırılıyordu. Bu yazıları yıllar yüzyıllar sonrasında kitaplaştırıp bir düzene sokmayı planlayan kütüphaneci Andronikos da buna uydu ve bu eserlere “fizik” adını verdi. Ancak kataloglanması gereken ve ismi netleşmemiş başka yazılar da vardı. Bunlar tematik bir bütünlük gösteriyor ve “varlığın ilk kökeni ” konusunu ele alıyordu. Andronikos bu yazılara “ta meta ta physika” (metafizik) ismini verdi. Bu sözcük grubu “fizikten sonra gelenler” anlamına geliyordu. Zamanla bu ad, basit bir katalog etiketi olmaktan çıktı ve tematik bir anlam kazandı. Varlığın ilk nedenlerinin incelendiği disiplinin adı böylece “metafizik” oldu. Dolayısıyla sözcük yeni bir anlam yüklendi ve kavramlaştı. “Meta” öneki de daha sonra pek çok yeni kavram için bir adlandırma formatı oldu. Meta-etik: ahlakın doğası üzerine düşünme, meta-cognition: düşünme hakkında düşünme vb.
Yeni Çağ’a (özellikle 19. ve 20. yüzyıllara) gelindiğinde düşünürler ve sanatçılar artık eski düşünceler ile bir süreklilik değil, daha çok kopuş hissetmeye başladılar. Bu kopuşu da “post” öneki ile karşılamak bir standart olmaya başladı. “Meta” artık “kapsama, içerme” post ise “tarihsel kopuşu” ima etmeye başladı. “Sonra” anlamına gelen “post” öneki bu yaklaşımla pek çok kullanımla buluştu (Posthümanizm, postmodernizm vb). Böylece bir dönemin bittiğini yeni dönemin de daha tam netleşmediği durumlarda “post” öneki yeni kavram yaratmada imdada yetişti. Örneğin, modernizmin artık geride kaldığı, yeni bir döneme girildiği düşünüldüğünde ve bu yeni dönem halen kendi ismini hak edecek kadar netleşmediğinde (kendinden menkul bir tanımı yapılmadığı durumda) bir önceki dönemin “post”u oldu ve “postmodernizm” diye adlandırıldı. Yine bir örnek olsun diye söylersek, klasik okul eğitiminin geçerliliğini yitirdiğini düşünen bir kişi yeni dönemi “post-okul” diye tanımlayabilir. Okul kurumunun yerine ne geldi sorusuna cevap verme riskine girmeden yeni dönemi “okul sonrası” diye adlandırılabilir. Bu tabi sadece bir örnek ama olası bir örnek.
“Post-truth” Neyin ‘Post’u?
Gelelim post-truth kavramının içeriğini netleştirmeye. Neyin sonrası gelmiş ki biz “post” diyoruz onun hakkında. Modası geçen, eskiyen, kullanımı yersizleşen bir şey olmalı ki böyle bir arayışa girelim, öyle değil mi?
Hakikat ya da mutlak doğrular (metafizik iddialar, dini hakikatler, değişmezlik iddiasındaki bilimsel yasalar vb.) toplumsal kullanımda yersizleşti mi? Bunu söylemek mümkün görünmüyor! İçinde bulunduğumuz dönem, insanların bu tür hakikatlere (köktendincilik, ultra milliyetçilik vb.) inancının azaldığı bir dönem gibi hiç de durmuyor.
Peki “post-truth” derken, insanlara egemen güçler (devletler, medya tekelleri, çok uluslu şirketler) tarafından sunulan “çarpıtmalar” mı kastediliyor? Yani olmayan bir savaşı oluyor gibi göstermek ya da var olmayan bir teknolojiyi (HAARP vb.) yürürlükte gibi lanse etmek mi kastedilen? İyi de “bu yeni bir şey değil ki ! ” dediğinizi duyar gibiyim. İkinci dünya savaşı öncesi Japon halkı “güneşin çocukları” olduklarına inandırılmıştı. Bu bilinçli olarak inşa edilmiş bir devlet ideolojisiydi. Bu inanç, sıradan bir efsane değil; ulusal kimlik, din ve militarizmin harmanlandığı kapsamlı bir propaganda sistemiydi. Benzeri Almanların “ari ırk” ya da Yahudilerin ” tanrının seçilmiş halkı” söylemlerinde de görülebilir. Yani “yalanın” sistematik bir şekilde insanlara “şaşmaz bir doğru” gibi gösterilmesi yeni bir şey değil. Öyleyse neden buna “post-truth” gibi yeni bir isim atanması gündeme geliyor?
Bunun yanı sıra, günümüzde insanlar “doğru” kavramına bir alerji geliştirmiş de değiller. “Doğru” dendiğinde yüzünü buruşturan, “modası geçti bunun” diyen kişiler mi çoğunlukta artık ? Bunu söylemek de pek kolay görünmüyor.
Yuval Noah Harari yerinde bir saptama ile “insan türü tarih boyunca ”post-truth” bir varlık olmuştur” der. Büyük sayıda insanı harekete geçiren şeyler sadece “kesin doğrular” değil “kurgu” ve “inanç” ile gerçekleşebilir, diye ekler (Harari, 2018). Harari, insanı insan yapan şeyin “hayal gücünü devreye sokarak ortak kurguya inanma” yetisi olduğu gibi gayet köşeli bir saptama da yapar (Harari, 2018). İnsanların paylaşılan mitlere, anlatılara, sembolik gerçekliklere inanarak büyük topluluklar kurabildiğinin altını çizerek tartışmayı başka ve çok daha anlamlı bir noktaya çeker ve şunu söyler: Asıl tehdit kurgulara inanmanın ötesinde ” doğrulara inanmamak” düşüncesidir. İşte burada bir tablo biraz netleşmektedir: toplumun doğrulara olan talebinde bir azalma vardır ve bu yenidir ve farklı bir adlandırmayı da hak eder. Bunu destekleyen bir kaç örnek vermeden geçemeyeceğim, çünkü karşımızda ibretlik bir akıl tutulması var.
UNICEF’in 2023 raporuna göre, 55 ülkede yapılan çalışmada çocuk aşılarının önemli olduğu düşüncesi COVID-19 pandemisi sonrası pek çok ülkede %30-%40 civarında düşüş göstermiş ( UNICEF, 2023). Yani insanlığın en büyük kazanımlarından bir tanesi olan, hastalıklardan korunmaya yönelik, basit, ucuz ve etkili bir çözüm olan aşıya dudak bükenlerin sayısı görülmemiş biçimde artmış durumda.
Daha da çarpıcı bir örnek: ABD’de 2021 tarihli POLES 2021 Survey anketine göre, katılımcıların yaklaşık %10’u “Dünya düzdür” gibi bir ifadeye katıldıklarını belirtiyor. “ABD ayrı bir cahiliye dünyası orası için normaldir”, demeyi düşünüyorsanız, durun! (European Council of Skeptical Organisations [ECSO], 2021). 2018 tarihli bir YouGov anketinde ABD genç yetişkinler (18-24 yaş) arasında sadece yaklaşık %2 kişi “Dünya düzdür” ifadesine kesin olarak katıldığını bildirmiş (YouGov, 2018). Anketler farklı kurumlar tarafından yapılmış olsa da %8 lik bir artış, her durumda dramatik görünüyor. Yani giderek daha fazla insan fantastik yanlışlara inanıyor. Vurguyu yapmak istediğim nokta bu! Tabi bu “yanlışlara” onlar “doğru” kabul ederek inanıyor.
Öyleyse içinde bulunduğumuz dönemde belirgin şekilde göze çarpan, yalana/ yanlışa inanmanın artış trendinde olması. Olay elbette ABD ile de sınırlı değil, Brezilya’da yapılan bir ankete göre 2020’de yaklaşık %7 oranında kişi düz dünya fikrine inanıyor ya da şüphe ediyor.
Gelelim bir başka cepheden örneğe. 2010 yılında WikiLeaks, ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait yaklaşık 250.000 diplomatik belgeyi deşifre etti. Bu belgeler, ABD’nin dünya genelindeki diplomatik ilişkilerini ve müttefik ülkeler hakkındaki gizli değerlendirmelerini ortaya dökmüştü. Bunların içinde telefonları dinlenen müttefik ülke liderleri gibi detaylarda var. Dışişleri bakanı Hillary Clinton bu ifşaları “uluslararası diplomasisin üzerine atılan bir bomba” olarak niteledi. Ancak Savunma Bakanı Robert Gates, “devletler bizimle kendi çıkarları gereği ilişki kurar; bizi sevdikleri ya da bize güvendikleri için değil” anlamında bir konuşma yaptı ve “abartmayın karşımızda elinde dizüstü bilgisayarı olan bir çocuk var.” dedi. Belli ki Robert Gates çağın ruhunu Hillary Clinton’dan daha iyi okuyordu! Eskiden hükümetleri devirecek, uluslararası krizler çıkaracak gerçekler, şimdi pişkinlikle geçiştirilebilecek detaylara dönüşmüştü. Bunun yanına post-truth çağın bir başka temel özelliği olan “ironin ve alayın gerçek ile yalan arasındaki çizgiyi önemsizleştirmesi olduğunu da eklemek gerekiyor. Uluslararası bir skandal “ABD elinde laptop olan bir çocuktan daha büyüktür” (MacAskill, 2010; Whitlock, 2010) pişkinliği ile gerçekler önemsizleştirilebildi.
Bir başka ifadeyle, kendi duygu/inanç dünyasının gerekçelendirmeleri ile bir şeylere “doğru” payesini veren ve bu konuda akılcı, mantıklı, bilimsel gerekçeleri önemsemeyen insanların toplumdaki ağırlığı arttı. Açıkçası, bir şeye “doğru” demenin ölçütleri değişti. Eğer görüşünüz bir grup insan tarafından kabul görüyor ise (beğeni alıyorsa) bu onun doğru olması için yeterli olmaya başladı. Kızamık aşısının gerekliliği konusunda tıbbi otoriteleri karşına alan bir kadın (örneğin)”annelik içgüdülerim bana aşının gereksiz ve zararlı olduğunu söylüyor” diyerek kendinden emin bir şekilde bu yaklaşımı pervasız bir şekilde savunabilir oldu.
Tabi bir şey daha oldu! Bu tür görüşlerin hızla dolaşıma girmesini, paylaşılmasını sağlayacak sosyal medya 2000’li yıllardan itibaren eski otoritelerin (bilim, sanat, müzik, vb bir sürü alanda) yerini aldı. Yanlış olsa bile görüşlerine, iddialarına itibar edilen insanlar bundan aldıkları cesaret ve sahip oldukları cehalet ile kendi “doğrularını” haykırmaya başladılar. Hem de gerçekle uyumlu olan bilimsel, mantıksal, deneyim ürünü olan doğrulardan daha yüksek bir sesle. Bu yeni durum, fikir tartışmalarını okul münazaralarına çeviren, sosyal sorunlara “linç” ya da “tapınma” ile yaklaşan kanlı canlı bir “kanaat” ortamı doğurdu. Duygulara, inançlara seslenen türlü “iddialar” popülerlik kazanmaya başladı. Toplumun giderek artan bir kesiminin yersiz ve temelsiz bir şekilde kendinden emin olması ile ortaya çıkan “benim doğrum en kesin doğru” anlayışı hızla yükseldi. Yani post-truth doğru kavramının yürürlükten kalkması ya da çekiciliğini yitirmesi değil, doğruların gerekçelendirilmesindeki (justification) standartların sulanması ile bir epistemik kriz olarak ortaya çıktı.
Bir anlamda “post-truth” sözde doğruların çoğalması ve bunun toplumsal yeniden üretiminin büyük bir iştahla yapıldığı dönemin adıdır. Başka bir ifadeyle, post-truth dönem, toplumsal, ekonomik, medyatik koşulların hazırladığı bir iklime de benzetilebilir. Bu toksik tabloya birde, bulanık suda kendi yalanlarını hakim kılmaya çalışan troll orduları, reklam şirketleri, medya aygıtları, siyasi partiler eklendiğinde içinden çıkılmaz bir bilgi kirliliği ve manipülasyon döneminin içinde olduğumuzu söyleyebiliriz.
Bilgi kirliliğini arttıran ve yanlışa “doğru” diye sarılan insanların oranının artmasının bir başka önemli nedeni daha var. Üstelik bu çok daha sinsi, çünkü fark edilmesi çok daha zor. Sözü getirmek istediğim yer “sosyal medyanın filtreleri”.
Sosyal medyanın yaşadığımız çağı değiştiren görünürdeki en çarpıcı etkisi insanların düşüncelerini, fotoğraflarını, şakalarını ve giderek her şeylerini “beğen” i marketine hızla sürmelerine imkan sağlamasından kaynaklanıyor. Ama bir de derin etki var ki bunu da sosyal medya platformlarının (İnstagram, TikTok, X, YouTube vb) özel algoritmalar ile düzenlediği filtrelerden kaynaklanıyor. Bu platformlar her kullanıcıya aynı içeriği göstermeyip belli kriterler çerçevesinde bu içeriği filtrelemekteler. Bu filtreler oldukça masum görünümlü algoritmalara dayanıyor. Kullanıcının kimleri takip ettiğine, neleri beğendiğine, ne kadar süre hangi gönderide kaldığına ve kimlerle etkileşime geçtiğine göre size servis edilen içerik “saflaştırılıyor”. Amaç (ya da görünürdeki amaç) kullanıcıyı “ilgileneceği” içeriklerle “beslemek”; ancak bu aynı zamanda kullanıcıyla uyuşmayan görüşleri, zıt fikirleri ve alternatif kaynakları dışarıda bırakmak ve kişiyi adeta benzerlerinden oluşan görünmez duvarları olan bir hapishaneye kapatmaktan farksız bir sonuç doğuruyor.
Filtre Balonu “Filter Bubble” kavramını 2011 de internet aktivisti Eli Pariser formüle etti (Pariser, 2011). Bu balonlar, algoritmaların seni seninle aynı görüşte olan enformasyonla çevreleyip, diğer bakış açılarını dışlaması sonucunda tek tip zihinsel beslenme ve toplumsal gerçeklikten uzaklaşma yaratan yaşam alanları ya da “yankı biyosferleri” oluşturuyor. Dolayısıyla post-truth merkezli bakarsak sosyal medya filtreleri, gerçekliği kavramayı (reality-testing) bozan ve bu yeni çağı yaratan önemli bir mekanizma. İnsanlar belki eskiden de kendi görüşlerine uygun kitapları okur, televizyon kanallarını izlerdi ama, diğer kanallar olduğunu ve onları tercih etmediğini bilirdi. Ayrıca arada kazara da olsa o kanalların tuşuna basar, ve görmek istemediği gerçekliğe maruz kalırdı. Oysa filtre balonları sizi kendi sesinizin “ekosu” ile kuşatan ve gerçekliği çarpıttığı fark edilmeyen son model sirk aynaları gibi.
Post-truth ille Postmodern mi Olmak Zorunda?
Edebiyattan hayata bakmaya çalışalım mı biraz da? Önce cevabı ortalıkta olan bir soru sorayım! En bilinen, en çok referans gösterilen post-truth roman hangisidir? Yüksek olasılıkla ilk akla gelen George Orwell’in 1984 isimli eseri olacaktır. Ultra baskıcı bir distopyayı konu alan 1984 modernist (en fazla geç modernist) bir romandır. Tabi ben böyle söylediğim için değil ! Şundan dolayı: 1984, modernist krizi esas alır; modern bilincin sorusu olan “gerçek nerede?” diye sorar; birincil derdi insan ve insanın kurtuluşu temasıdır. Sayılan gerekçelerde onu modern roman klasmanında tutar. Ayrıca gerçeğin yitişini algılayabilen trajik farkındalık ve kurtuluş çabası da açıkça modern temalardır. Romanda her ne kadar, doğruları/ gerçekleri çarpıtan, manipülasyon ve yalan üreten mekanizma en çarpıcı şekilde bir post-truth örneği oluştursa da “Ministry of Truth” un (Gerçek Bakanlığı) merkezi bir odak olması işin rengini değiştirmektedir. Bu distopyada insanlar, pek de başka bir seçenekleri olmadığı için, yalanlara sarılsalar da, gerçeklere/doğrulara “aç” ve alıcı bir toplum vardır. Sorun ortada doğrunun olmamasıdır! Herkesin kendi “kanaatine” doğru dediği ve kanıtlar yerine inançlar/duygular ile doğruyu gerekçelendirdiği bir toplum yoktur 1984 de. Dolayısıyla 1984 romanı, “post-truth” dönemin ille de postmodernite koşullarında ortaya çıkmak zorunda olmadığına işaret etmektedir.
Edebiyattan hayata dönerek, şunu açıkça söyleyebiliriz. Bizleri önceden de (modern dönemde) yalan ile beslemeye çalışıyorlardı. Ama bizim gerçeğe susuzluğumuz vardı! Nazım Hikmet’in o ünlü dizelerini hatırlamamak mümkün mü?
“Annelerin ninnilerinden… spikerin okuduğu habere kadar, yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı…anlamak sevgilim, o bir müthiş bahtiyarlık… anlamak gideni ve gelmekte olanı”
Çizmeye çalıştığım bu tablo bir kenarda dursun! Ben size bir de içinde bulunduğumuz postmodern dünyayı biraz hatırlatayım ve ikisini kıyaslamaya çalışalım.
Postmodern dönemde toplumun “gerçeğe” olan ilgisinin azalması doğrulardan uzaklaşmanın en belirgin özelliği olarak kendini gösterdi. Neden mi? Çünkü doğrular ile yol almak sorumluluk gerektirir ve sizi zora sokar. Örneğin bilimsel bir zayıflama diyeti, disiplin ve çaba ister. Oysa bir instagram fenomeninin sözde etkili ” kiraz sapı suyu diyeti ” ilginç ve zahmetsizdir. Size “istediğini ye ama günde iki bardak da bu sudan iç, bütün ödemini atacaksın şekerim” diyen bir diyet tabi ki bilimsel, gerçekçi diyetlerden daha popüler olur. Üstelik bu sihirli diyeti savunan, beğenen, uygulayıp etkili olduğunu söyleyen bir sürü kişi de türemiş durumdadır. Yani bilimsel diyetin arkasında bilim varsa “kiraz sapı diyetinin” arkasında da “halk” vardır.” En azından bu diyet popülerken, görünür olmak için “evet bende denedim çok etkili” diyerek kendini ve herkesi birkaç “like” uğruna aldatmaya teşne eyyamcılar bu yeni dönemin prototipidir. Üstelik bu yalan/yanlış kanaatlere ulaşmak, bilim insanlarının görüşlerine ulaşmaktan çok daha kolaydır. Bir de halkın sözleri halka daha anlaşır gelmektedir.
Sosyal medyanın sürekli akan ırmaklarında, gerçeği arayan insanları bekleyen bu sahte çözümler, haberler insanları gerçeklikten gitgide uzaklaştırır. Üstelik bir şey daha olur. İnsanlar bunları paylaşarak ( beğenerek) güçlendirerek yayarlar. Dolayısıyla modernizmin post-truth’u gibi iktidar tarafından yaratılan tek odaklı (ve muhalif olmanın görece kolay olduğu) bir yalan makinesi yoktur karşımızda.
Herkesin kalpazanlık hakkının olduğu ve sahteyi üretmenin gündelik hayatın bir parçası haline geldiği gerçekten yeni bir dönemdir bu. Bu dönem kendi suç kataloğunuda oluşturmaktadır. Yeni tip dolandırıcılık biçimleri örneğin: sizi arayarak savcı, polis olduğunu söylerek ve bu iddayı, ses, efekt sahte belgeler ve giderek “deep-fake” imkanları ile inanılır kılan çetelerin hala kurban bulabilmeleri, hem de toplumun her kesiminden bulabilmeleri, post-truth dönemin teknoloji, iletişim ve zihinsel iklimi olmasa bu düzeyde yaygın olamazdı diye düşünüyorum.
İşte bu yüzden, iktidar merkezli yalan odaklarının var olduğu modern döneme özgü “post-truth” u mumla aratacak bir dönemdeyiz. Yalan ve yanlışın sadece merkezden değil, her yerden fışkırdığı bu yeni dönem sanırım “post-truth’ un en yüksek aşaması” olarak kaydedilecektir.
Kaynakça
Assange, W. (2010). Cablegate: 250,000 US diplomatic cables.
https://wikileaks.org/cablegate.html /Çocuk sözü ile kastedilen internet aktivisti Jullian Assange adresinden alınmıştır.
European Council of Skeptical Organisations (ECSO). (2021). POLES 2021 – Public Opinion on Science and Health Survey. https://www.ecso.org/poles2021 adresinden alınmıştır.
Harari, Y. N. (2020). 21. yüzyıl için 21 ders. (S. Siral, Çev.). İstanbul: Kolektif Kitap. (Özgün eser 2018 tarihlidir.)
MacAskill, E. (2010, November 30). WikiLeaks cables: Damage “fairly modest”, says Robert Gates. The Guardian. https://www.theguardian.com/world/2010/nov/30/wikileaks-damage-modest-robert-gates
Pariser, E. (2011). The filter bubble: What the Internet is hiding from you. New York: Penguin Press.
Tesich, S. (1992). The Watergate syndrome: Government of lies. The Nation, 254(1), 12–14.
UNICEF. (2023). The state of the world’s children 2023: For every child, vaccination.
https://www.unicef.org/press-releases/sowc_2023_immunization
Whitlock, C. (2010, November 30). Gates downplays impact of WikiLeaks disclosures. The Washington Post. https://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2010/11/30/AR2010113005661.html
YouGov. (2018, April 2). Flat Earth: Belief by age group in the United States. YouGov. https://today.yougov.com/topics/philosophy/articles-reports/2018/04/02/flat-earth-belief-age
Levent Safalı, Doğum yerim Gaziantep. Liseyi de bu şehirde okudum. 1989 yılıda Hacettepe Tıp Fakültesinden mezun oldum. Heybeliadada Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nden Göğüs Hastalıkları dalında uzmanlığımı aldım. 2000-2004 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde Felsefe Yüksek Lisansı yaptım. 2002-2022 yılları arasında Özgür Üniversite’de felsefe dersleri verdim. Bir yandan özel bir kurumda doktorluk yapmanın yanısıra felsefe derslerini online olarak devam ettiriyorum.
Bu makale Körfez Savaşını konu alıyor ve devlet ve medya eliyle oluşturulan bir kurgunun nasıl nesnel gerçeklikmiş gibi servis edildiğini anlatıyordu. Sunulan “gerçeklik” ya da inanılması istenen kurgu, yaşanılan gerçekliğin yerini almaktaydı.
Bir yanıt yazın