Değilleme: Hayır mı Şer mi?

Yücel Yılmaz

Yücel Yılmaz

Bu yazıda Freud’un Negation (Değilleme) kavramından yola çıkarak çağdaş hakikat-ötesi (post-truth) olgusunu psikanalitik bir mercekten incelenmesi amaçlanmaktadır. Freud 1925 tarihli metninde değillemenin yalnızca bastırılmış ruhsal içeriğin bilince kısmi bir dönüşü olmadığını, aynı zamanda düşünmenin ilk adımını temsil eden çift yönlü bir kavram olduğunu vurgulanmaktadır. Freud’un ortaya koyduğu bu çift yönlü anlam bu yazıda bir yandan benliği genişleten, düşünceyi mümkün kılan “iyi huylu (selim) değilleme” ve öte yandan yıkıcı dürtülerle ilişkili, simgeleştirmeyi engelleyen ve düşünmeyi mümkün kılan işlevlerin sökülüp atılmasını niteleyen “kötü huylu (habis) değilleme” olarak ele alınarak detaylandırılmaktadır. Yazıda değillemenin bu çok da hayra hizmet etmeyen habis ve yıkıcı yönü toplumsal düzleme taşınarak hakikat-ötesi söylemlerinin anlatılarıyla birlikte düşünülmeye ve açımlanmaya çalışılmaktadır. Hakikat-ötesi çağında hakikatin artık fark edilmez değil, önemsiz hale geldiği; kitlelerin bilinçli biçimde hakikati reddetmekle kalmayıp, liderleriyle “sapkın paktlar” kurdukları ileri sürülmektedir. Bu paktlar, Stein’in ve Masud Khan’ın tanımladığı sapkın dayanışma biçimleriyle benzeşir: Taraflar birbirlerini sorgulamaz, dış dünyaya karşı birleşir. Adorno’nun “demagog ve hipnotizmacı” paralelliğiyle de desteklenen bu tablo, liderin hipnotik etkisi altında kitlelerin gerilemesini, otoriteye mazoşist bir razı oluşu ve hakikatin kolektif inkârını açıklamaktadır. Metinde Zienert-Eilts’in “sapkın kapsama” ve Diamond’ın “yıkıcı popülizm” kavramlarından hareketle, bu sürecin toplumsal kurumların çöküşüne ve demokratik kapsamanın yerini otoriter, proto-faşist eğilimlere bırakmasına yol açtığı tartışılmaktadır. Psikanalitik bir bakışla hakikat-ötesi anlatılar; değilleme, menetme, reddetme ve yalan gibi ihraçla ilişkili savunmaların toplumsal biçimleridir. Metnin sonunda Bleger’in “kurumlara emanet edilen sembiyotik çekirdek” kavramıyla bağ kurularak, kurumların çöküşünün bireysel ruhsallıktaki psikotik parçaların salıverilmesiyle eşdeğer bir yıkım yarattığı savunulmaktadır.

 

  • Bir rüya gördüm… dur anlatıyorum.
  • Hayırdır inşallah!

Anonim

Giriş

Yukarıdaki diyalog bu topraklarda yaşayan hemen her bireyin ya bizzat deneyimlediği ya da tanıklık ettiği bir diyalogdur. “Hayırdır” demek, rüyayı anlatmanın eşiğinde beliren ve bir yandan merakı, öte yandan savunmacı bir temkinliliği aynı anda dışa vuran bir ifadedir. “Hayra yormak” ise sosyal düzeyde şerden uzak kalmanın, korunmanın ve yatıştırmanın adeta büyüsel bir yolu olarak kuşaklar boyunca aktarılmış; böylece bir kültür ve anane hâline gelmiştir. Bu ifadeler, bilinçdışının karanlığından gelenlere nazikçe bir sınır çekme girişimi gibi işlev görür.

Psikanalitik bir bakışla düşünüldüğünde, “hayırdır” ifadesi, rüyanın taşıdığı muhtemel “şerri” -yani bastırılmış arzular, korkular ya da suçlulukla ilişkili rahatsız edici içeriklerin söze dökülmesi ihtimalini- yatıştırıcı bir biçimde sınırlama çabası olarak okunabilir. Benzer şekilde “hayra yormak”, bilinçdışının karanlık içeriğini savunmacı bir biçimde de olsa anlamlandırma, üzerine düşünülebilir kılma ve böylece bilince kabul edilebilir hâle getirme girişimini ifade eder. Bu noktada, dilimizdeki “hayırdır” ve “hayra yormak” ifadeleriyle, Freud’un (1925) tanımladığı değilleme (Verneinung) kavramıyla anlamlı bir bağ kurulabilir. Freud’a göre değilleme, bastırılmış bir içeriğin olumsuzlanarak, “hayır” eşliğinde bilince sızmasıdır. Türkçedeki “hayır” sözcüğü, Freud’un Almanca Verneinung teriminde yer alan nein ile benzer bir işleve sahiptir: Hem olumsuzlama bildirir hem de arzuyu, dileği ya da korkuyu dönüştürerek kabul edilebilir bir biçime sokar. “Hayır olsun” denildiğinde, bilinçdışı içerik bütünüyle reddedilmez; aksine savunmacı bir biçimde iyiye, olumluya yorularak ruhsallıkta taşınabilir hâle getirilmeye çalışılır.

Yazı boyunca Freud’un değilleme kavramından hareketle hakikat-ötesi görüngülerine psikanalitik bir mercekle bakılmaya ve her iki kavramla da bağlantılı kavramlar üzerinden köprüler kuran tartışma önermeleri sunulmaya çalışılacaktır. Umut edebiliriz ki bu iki kavram ve sunulan ilişkili kavramlar hem bireylerin hem de toplulukların karmaşık ruhsal işleyişine ilişkin önemli iç görüler sunabilmiş, yeni araştırma soruları üretebilmiş ve yeni düşünme yolları açabilmiş olsun.

Arka plan

Freud (1925)’un Negation metni bilinçdışı malzemenin belirli bir düzenleniş üzerinden bilince nasıl ulaştığına ilişkin incelikli bir inceleme sunmaktadır. Canestri’nin (2011) de belirttiği gibi ilk başta metnin girişi itibariyle, verdiği klinik örnekler göz önüne alındığında bir teknik metinle baş başayız izlenimiyle karşılaşılmaktadır (2011, s.39). Ancak metin ilerledikçe görülür ki Freud’un yazdıkları metapsikolojik bir ağırlık kazanmakta ve kuramsal tartışmalara doğru kavramın görüngüsel ve dinamik kapsamı açığa çıkacak şekilde içerdiği anlamlar derinleşmekte ve genişlemektedir. Öte yandan Freud’un metinde değillemeyi bir anlam çeşitliliği içinde ele aldığı dikkat çekmektedir, diğer bir deyişle Freud’un ele aldığı pek çok psikanalitik kavram gibi değillemenin de tek anlamlı değil belli nüanslarla çok anlamlılık ifade eden derinlikli bir kavram olduğu görülmektedir. Akthar’a (2011) göre Freud’un metninde kavramı ele aldığı şekliyle değillemenin görüngüsel sınırları başka pek çok kavramla kesişir, ancak yine de bir şekilde ayrı kalmaktadır (2011, s.10). Bir yönüyle düşüncenin ilk adımını, muhakeme etmenin başlangıç aşamasını ifade ediyorsa diğer yönüyle psikotik olumsuzculuk (negativism) ile bağlantılı olan yıkıcılık ve ölüm dürtüsüyle ilişkili olan anlamı ifade etmektedir. Freud burada değillemenin düşüncenin kökenlerine atfettiği anlamıyla, psikotik olumsuzculukla bağlantılandırdığı anlamını ayırt eder. Metnin sonuna doğru kavramın bu iki yönünü kuramının dürtü modeline, özellikle ikinci dürtü kuramına, oturtarak yaşam ve ölüm dürtülerine bağlamaktadır. Psikanalitik yazında daha sonraları değilleme kavramının bu iki, ayrı ayrı selim ve habis nitelikli anlamları farklı kuramcılar tarafından detaylandırılarak ele alınmalarıyla derinleşmiş ve genişlemiş olduğunu görürüz; düşüncenin kökenleriyle ilgili anlamı iyi huylu (selim) ve benlik için geliştirici bir yönü ifade ederken, psikotik olumsuzculuk anlamı kötü huylu (habis) ve ruhsallığın bütünü için yıkıcı bir yönü ifade etmektedir.

Dilimizdeki psikanalitik yazına bakıldığında, negation kavramının şimdiye dek Türkçeye farklı karşılıklarla çevrildiği görülmektedir. Özellikle erken dönem çevirilerde “olumsuzlama” karşılığının yaygın biçimde kullanıldığı, son yıllarda ise “değilleme” teriminin daha fazla yankı bulduğu ve yerleşmeye başladığı görülmektedir. Nitekim Psike İstanbul Psikanaliz Derneği’nin psikanalitik terimler sözlüğünde negation karşılığı olarak “değilleme” önerilmektedir.

Bununla birlikte, kavramın Freudcu bağlamdaki işleyişi ve dilsel boyutu birlikte düşünüldüğünde, anlam çekirdeğine belki de en fazla yaklaşan karşılığın “hayır-lama[i]” olduğu ileri sürülebilir. Bu ifade hem olumsuzlamayı hem de söze eşlik eden bir dilek, temenni ya da yatıştırma hareketini yani hayra yormayı (Dindar, 2014, s.10) aynı anda taşıması bakımından dikkat çekicidir. Ancak “hayır-lama” terimi, her ne kadar zaman zaman bir çeviri önerisi olarak gündeme gelmiş olsa da yarattığı eğretilik hissi ve uydurma bir sözcük olduğu izlenimi nedeniyle, psikanalitik çevrelerde yaygın bir kabul görmemiş ve yerleşik bir kullanım hâline gelmemiştir.

Bu yazıda, “hayır-lama”nın kavramın özündeki anlamla kurduğu bu olası yakınlık, farklı bağlamlar ve örnekler üzerinden tartışmaya açılacaktır; bir terminolojik öneriden ziyade, negation kavramının dilimizdeki yankılarını düşünmeye yardımcı olabilecek bir imkân olarak ele alınacaktır.

Freud’un “değilleme” kavramının çok anlamlı derinliği

Bilinçdışı arzular, dürtüler ya da anı parçaları, içerdikleri muhteviyatın çiğliyle (işlenmemiş) bağlantılı olarak, bilinç seviyesinde doğrudan kabul edilemediğinde, kişi bunları değilleyerek ifade eder. Freud’un metninde:

“Böylece, bastırılmış bir imge ya da fikrin içeriği, değilleme koşuluyla bilince girebilir. Değilleme, bastırılmış olanın farkına varmanın bir yoludur; aslında bu, bastırmanın kaldırılmasıdır, ancak elbette bastırılmış olanın kabul edilmesi değildir.”[1] (Freud, 1925, s.235).

diye sarih bir biçimde ifade ettiği tam da budur. Freud’un metninin başında verdiği “siz rüyamdaki kadının annem olduğunu düşüneceksiniz, ama değildi” ifadesini kullanan hasta örneğinde olduğu gibi, bastırma bir seviyede kalkmış bilinçdışı ruhsal içerik bilince belli ölçüde girebilmiştir. Dolayısıyla rüyasında gördüğü kadının annesi olduğu düşüncesinin hastanın bilincine girdiğini ancak “… ama değildi.” ifadesinin işaret ettiği şekilde bastırmanın belli oranda hala devam ettiğini düşünmek mümkündür.

Söz konusu “değilleme” olunca Freud’un metninde verdiği örneklere benzeyen örnekler türetmek zor değildir. Söz gelimi “annemi hiç sevmiyorum” ya da “annemi seviyor değilim” ya da “hayır, annemi sevmiyorum” ifadeleri birbirinin yerine kullanılabilir ve özünde her üçü de öyle ya da böyle, az ya da çok, niceliğinden bağımsız olarak sevgiye ilişkin bir sorgulamaya girmekte ve bilinçdışı seviyede bir içeriğin varlığını göstermektedir. Şöyle ki; kişi ancak değilleme aracılığıyla, annesine sevgisini “hayır-lamak” koşuluyla, bir mevhum olarak anne sevgisi üzerine düşünebilmekte, sevgiyi zihinsel olarak ele alabilmekte ve olumlu ya da olumsuz, eksi ya da artı fark etmeksizin sevgiyi bir olgu olarak onaylamakta ve tanımaktadır. Bu yönüyle değilleme (negation), bilince doğru kısmi bir kabul ve onaylamayı (affirmation) mümkün kılmaktadır. İlk bakışta güçlü bir “Hayır” ile karşılanan ruhsal içerik, akabinde örtük bir “Evet”e dönüşerek bilhassa entelektüel içeriğin bilinç seviyesinde üzerine düşünülebilir bir biçimde kalmasına imkânı tanınmaktadır. Bu, değillemenin hayırlı yönü olarak düşünülebilir. Zira bu sayede, başka türlü erişilemeyecek ruhsal içeriklere, entelektüel seviyede olsa ve duygulanımsal yönleri kabul edilmese de, bilinç düzeyinde ulaşılır ve düşünce alanı genişler.

Yukarıda betimlenen düşüncenin kökenleri, düşünmenin ilk adımı ve muhakeme etmeyle ilgili kısım Freud’un metninin oldukça geniş bir kısmını, “standart basım” baskısında toplamda beş sayfalık metnin neredeyse yarısından fazlasını kapsamaktadır.

Freud (1925)’a göre muhakeme ile karar verilecek olan:

“Hakkında karar verilecek özellik başlangıçta iyi ya da kötü, yararlı ya da zararlı olabilir. En eski -oral- dürtü dilinde açıklanan muhakeme şudur: ‘Bunu yemeyelim’ ya da ‘Onu tükürerek çıkarmalıyım’ ve daha genel bir ifadeyle: ‘Bunu içime almalıyım ya da onu dışarıda tutmalıyım.’ Yani: ‘O benim içimde olacak’ ya da ‘O benim dışımda kalacak.’ (s.235-236).


alıntısında belirttiği gibi haz benliğine (pleasure-ego) göre, oral dürtüye atıfla ifade ettiği, neyin dışarıda bırakılarak ihraç edileceğidir. Yani neye hayır denileceği ve neye evet denileceğiyle ilgilidir. Bünyenin dışarısına ihraç edilecek olanlar yani tükürülecek olanlar, uyandırdığı hoşnutsuzluk nedeniyle hayır-lanacak olanlardır. Freud burada muhakemeyi bir yönüyle ihraç etme ve dahil etme ikiliği üzerinden ortaya koymakta ve buna koşut olarak iç ve dışla ilgili bir soru olarak ele almaktır. Öte yandan metin içinde bir çifte anlamlılık da muhakeme işlevi için geçerlidir; Akthar’a (2011) göre Freud’un metninde muhakeme işlevi iki zihinsel faaliyet üzerinden ifade bulmaktadır. Bunlardan ilki yukarıda betimlenen haz benliğine göre neyin içe alınıp dahil edileceği ve neyin dışarı atılıp ihraç edileceğiyle ilgilidir. Diğeri ise gerçeklik benliğine (reality-ego) göre herhangi bir nesnenin hayal ürünü ya da gerçekten var olup olmadığıyla ilgili olan muhakemedir (1911, s.6). Muhakemenin bu ikinci anlamını Freud: “…burada bütün temsilllerin kaynağını algılardan aldığını ve onların bir tekrar sureti olduğunu hatırlamalıyız.”(1925, s.237) ifadesiyle değillemenin zihinsel temsil oluşturmanın ve simgeleştirme işlevinin kökenlerine doğru kapı aralayan yönünü vurgulamış olur.

Değillemenin ihraç nitelikli düşünce süreçleriyle ilişkisi

Freud’un metninde ele aldığı “değilleme” kavramına burada derinlemesine yaklaşırken değillemenin bir savunma düzeneği olarak düşünce süreçleriyle ve gerçeklik ilkesiyle bağlantısı önem arz etmektedir. Bastırmanın kalkması materyalin bilince ulaşmasını sağlayabilir; ancak Freud’un belirttiği gibi, bu bastırılmış olanın kabulü anlamına gelmez (1925, s.235) ve inkâr süreci hâlen devam etmektedir. İnkâr (denial) ve ilişkili savunmaların ruhsallığa ne denli ağır bedeller ödettiği göz önüne alınırsa değillemenin inkâr ve diğer gerçeği değerlendirme (reality testing) süreçleriyle ilişkili savunma düzeneklerine eğilmek, yukarıda yalnızca bir girizgâh bağlamında değinilen, değillemenin hayırlı olmayan habis yönünü detaylandırmak olacaktır.

“Muhakeme, benliğin haz ilkesine göre bir şeyleri içine alması ya da kendi bünyesinden ihraç etmesi ile başlayan orijinal sürecin, menfaatçilik doğrultusunda devamıdır. Muhakemenin kutupluluğu, var olduğunu varsaydığımız iki içgüdü grubunun karşıtlığına tekabül ediyor gibi görünmektedir. Birleştirmenin yerine geçen onaylama, Eros’a aittir; ihraç etmenin halefi olan değilleme ise yıkım içgüdüsüne aittir. Genel olarak olumsuzlama isteği, bazı psikotiklerin sergilediği olumsuzculuk, muhtemelen libidinal bileşenlerin geri çekilmesiyle gerçekleşen içgüdülerin ayrışmasının bir işareti olarak görülmelidir.” (Freud, 1925, s.239).


Freud burada bariz bir biçimce değillemeyi ihraç etmenin halefi olarak ortaya koymuş ve ruhsallığın kendine yönelik yıkıcılığıyla apaçık bir biçimde bağlantılandırmıştır. Metnin o anına kadar işlenen kavramı metnin sonlarına doğru yukarıda alıntılanan pasajla muazzam bir şekilde genişleten Freud aynı zamanda kavramın anlam ve işlevlerini tersine döndürmektedir. Benzer bir eylemi 1937 “Analizde inşalar” metninde de yapan Freud yine metnin sonunda ele aldığı inşalar kavramıyla ilgili adeta devrim niteliğinde bir anlayış ortaya koyarak, inşaları varsanılarla ilişkilendirerek o ana kadar bellek, bastırma, hatırlama ve hatırlanamayacak kadar erken ruhsal deneyimler üzerinden işlediği kavramı oldukça ters bir açıdan ele almaya yönelmiştir. Burada incelenmeye çalışılan 1925 “değilleme” metnine tekrar dönecek olursak, Freud’un bu dönüşüyle, o ana kadar “benliğin ateşli bir müttefiki olan değilleme, altbenliğin gizli ve sinsi ajanı” haline gelmektedir (Akhtar, 2011, s.7). Metnin tam bu noktasında değillemenin biri yaşam diğeri ölüm dürtüsüyle bağlantılı iki yönlü anlamı netleşmektedir; ruhsal büyümeyi sağlayan, bastırmanın kalkmasıyla benliği genişleten ve bu yönüyle epistemofilik dürtünün (Klein, 1932) hizmetinde bilme ve merakla bağlantılı olarak epistemik faydalar sağlayan, düşüncenin kökenleri ve muhakemeyle ilişkili selim değilleme artık zihne zararlı, içe almayan, savunmacı, temsil ve simgeleştirme karşıtı, bu yönüyle ruhsal boşluklar oluşturan, saldırgan ve yıkıcı dürtülerin ifadesi olan habis değillemeye dönmektedir.

Freud’un metninde bazı psikotik hastaların sergilediği “olumsuzculuk” duruşuyla örneklendirdiği (Freud, 1925, s.238) ve doğrudan yıkıcı içgüdünün dışa vurumu olarak tasniflediği, ölüm dürtüsünün tezahürü olarak işleyen değillemenin bu yönü, sonradan Bion (1957) tarafından “bağlara saldırı” kavramının ya da Green tarafından (1993) “olumsuz varsanı” ve “olumsuzun çalışması” kavramlarının temelini oluşturmuştur. Sonraki kuramcıları tarafından işlenen bu önemli miras ruhsallığın yıkıcı ve habis süreçleriyle ilgili önemli iç görüler elde edilmesini sağlamıştır. Bugün “evil” anlamındaki kötülük/şer hakkında psikanalitik kavramlarla düşünebilmemizin önünü açan temel kuramsallaştırmalar kanımca önemli ölçüde bu damardan beslenmektedirler (Yılmaz, 2024a).

David Bell (2016), Freud’un tartıştığı değillemenin habis yönünü, Bion’nun -K olarak adlandırdığı ruhsal işleyiş olduğunun altını çizer (2016, s.4). Bell (2016), aynı metninde -K işleyişinin himayesindeki değillemenin, muhakemeye atılan ilk adım değil, bilakis muhakemeyi ve düşünmeyi mümkün kılan işlevin söküp çıkarılması olduğunu vurgulamaktadır (2016, s.5). Yapıtı boyunca dikkatini zihinsel işlevlere, özellikle de “düşünme” işlevine veren Bion, Freud’un psikotik değillemeyle ilgili betimlemesinde vurguladığı değillemeyi, bizim burada habis olarak andığımız değillemeyi, birleştirmenin ve onaylamanın aksi yönünde olan bağları kopartıcı niteliğini açıklığa kavuşturmuştur. Düşünme, zihindeki içsel nesneleri bir araya getirme, fikirlerle fikirler arasında, fikirlerle duygulanımlar arasında bağ kurma ve bu şekilde onlara anlam kazandırma çabasını ifade etmektedir. O halde Bell’e göre, Bion’ın kuramında “düşünme”, bir seviyede Freud ve Klein’daki bilme ve merak dürtüsünün ifadesidir. Bion, düşünceye karşı çıkan, Mefistofeles[2] tarzı bir ilke tanımlamıştır ve bu ilkeye göre, düşünce duygudan ayrılır, fikirler ifade ettikleri anlamlardan arındırılır ve her türlü anlama saldırılır (2016, s.5). Bion, bu ilkeyi -K olarak adlandırmıştır, ayrıca Freud’un metninde sözünü ettiği ve burada “habis değilleme” olarak nitelenen değilleme türünün altında yatan da bu ilkedir. Bu ilke tam da Freud, Klein ve Bion’un ortak bir anlayışta buluştukları ilkedir çünkü en yıkıcı zihinsel süreçlerle bağlantılı olan bu ilkenin himayesindeki değilleme, muhakemeye ve düşünmeye atılan ilk adım değil, bilakis muhakemeyi mümkün hale getiren işlevin “sökülüp çıkarılması”dır (Bell, 2016, s.5). Buluştukları noktanın yanında, özellikle Klein ve Bion’un Freud’dan ayrıştıkları noktayı söylemek gerekirse; bu ilkenin kökenleriyle ilgili fikirleri olduğu ileri sürülebilir ki, o da kanımca psikanalizin bu büyük kuramcılarının haset kavramıyla ilgili kuramsallaştırmalarındaki farklılıklara yaslanmaktadır.

Yazının bu noktasında değilleme kavramıyla ilgili açılımlara ara verip, ilerde tekrar dönmek üzere, biraz genişçe bir parantezle bu makalenin ilişkili diğer kavramı olan hakikat-ötesi kavramına yer vermeye çalışacağım.

Hakikat-ötesi kavramı

Hakikat-ötesi (post-truth), ilk olarak 2016 yılında Oxford sözlükleri tarafından yılın kelimesi olarak seçildiğinde dikkatleri üzerine çekmiştir (McIntyre, 2022, s. 23). Sözlükte tanım olarak; “nesnel olguların, kamuoyu oluşturmada, duygulardan ve kişisel inançlardan daha az etkili olması durumu” (akt. Alpay, 2021; Oxford Dictionaries, 2016.) ifadesine yer verilmiştir.

Kavramın ilk ortaya çıkışına ve yaygınlaşmasının, 2016 yılındaki Brexit ve ABD başkanlık seçimlerine damgasını vuran, sansasyon yaratan skandal niteliğindeki perde arkası olaylarının olduğuna ilişkin uzmanlar görüş birliği içindedir (Alpay, 2021; McIntyre, 2022). Çünkü seçim kampanyası sürecinde önemli gerçeklerin üzerinin örtüldüğü, mantıksal ve kanıta dayalı akıl yürütmenin yaslandığı bilimsel ölçütlerin bertaraf edildiği ve tüm bunların göz göre göre yalan söylenerek yapılmış olduğunun ortaya çıkması pek çok insan için sarsıcı olduğu ifade edilmektedir (McIntyre, 2022, s.22).

Konunun uzmanı olmayan biri olarak yukarıda betimlenen kavramın ortaya çıkışıyla ilgili arka plana bakıldığında bu yönüyle “bunların neresi yeni” diye düşündüren ve bir kavram ortaya atılması ihtiyacının neden ileri geldiğinin muğlak kaldığı bir durum belirmektedir. Herhangi bir yerel ya da genel seçim öncesinde bu tür olaylar pekâlâ pek çoğumuzun bildiği ve yerleşik anlayışlarımızla kolayca kavrayabildiğimiz “propagandayla aynı anlama gelmiyor mu” diye düşünülebilir. Çünkü siyasetçilerin kitleleri etkilemek için yalan söylemek, propaganda süreçlerinde bolca vaatte bulunmak ve sonra bunları unutmakla malul oldukları iyi bilinirken, neden yeni bir kavram ortaya atma ihtiyacı duyulmuştur? Konunun uzmanlarına göre hakikat-ötesi, yalancılıkla eş anlamlı değildir (aktaran Alpay; Zarzelos, 2017, s.11). Kavram özü itibarıyla yalanı bolca içerir ve yalandan çokça yararlanır ancak, yalandan başka ve yeni bir şeydir; yeni olan, siyasetçilerin yalanları ve yalancılıkları değil, kitlelerin buna verdiği tepkidir (aktaran Alpay; d’Ancona, 2017, s.26). Siyasetçilerin yalanlarına alışan kitleler, artık yalanı umursamaz hale gelerek hakikatin ne olduğuna ilişkin aldırmaz bir duruş içine giriyor olmalarının yeni bir durum olduğu ileri sürülmektedir (Alpay, 2021). Kitlelerin kendi önyargılarına, inançlarına, kişisel görüş ve kanaatlerine uyduğu sürece, yalanların yalan olduğunu bilseler dahi, ilgilenmedikleri ve yalanları hakikatmiş gibi kabul ettikleri bir duruş içinde oldukları betimlenmektedir. Alpay (2021)’a göre bu duruş, hakikat-ötesi anlatılarının hitap ettiği kitlelerin yalan olduğunu bildikleri söylemlerin alıcısı olarak, sanki o yalanlar doğruymuşçasına konumlanmaları, onları savunmaları ve onlara sahip çıkmalarıyla nitelendirilmektedir (2021, s.29).

Hakikat-ötesi kavramı, 1992 yılında Amerikalı oyun yazarı Steve Tesich tarafından ilk kez kullanılmış, 2004 yılında Ralph Keyes’in Post-truth Era adlı kitabının yayınlanmasından sonra yeniden gündeme gelmiştir. Keyes, Oxford Sözlükleri’ndeki tanımdan farklı olarak, kavramı “yalan” ve “aldatma” üzerinden ele almıştır (aktaran Bulut, 2021, s.111). Keyes’in kitap boyunca ele aldığı ana temalardan biri, yalanın ve aldatmanın, tarih boyunca insan yaşamından eksik olmayışıdır. Yeni olan, yalanların pervasızca dile getirilişindeki endişe verici artış ve yalancıların, eylemlerinden pişmanlık duymadıkları ve hak ettikleri yaptırımlarla karşılaşmadıkları bir ahlaki ve kültürel toplumsallığın ve politik ortamın yükselişidir (Keyes, 2019, s.19).

Özgün Bulut (2021), Felsefe, Hakikat ve Sonrası isimli metninde hakikat-ötesi kavramını kökensel olarak incelerken post önekinin çağrışımlarına değinir; hakikatten sonra gelen bir dönem ya da hakikatlerin hüküm sürdüğü bir çağın kapanışı olmadığını vurgular. Esas itibariyle post ön ekinin vurguladığı anlamın, hakikatlerin önemsizleşmesi, gözden düşmesi ve aşınması olduğunu belirtir. Asıl etkisini de yalanın değil safsatanın, zırvalamanın (fallacy) yükselişi üzerinden olduğunu ileri sürer. Bulut (2021), Harry G. Frankfurt’un On Bullshit kitabını takip ederek yalan ve safsatanın ayrımına eğilir (s.111); yalancının, kaçınılmaz bir şekilde hakikatle ilgili ve hakikatin dayattığı nesnel sınırların zihinsel olarak farkında olduğunu ileri sürer. Yalancı (lier), bir yalan uydururken, doğrunun ne olduğunu bilmek ve etkili bir yalan için o konudaki hakikatin klavuzluğunda bir yalan tasarlamak zorundadır. Öte yandan safsatacı (bullshitter) daha özgündür; hakikat olmayanı özel bir noktaya yerleştirmek için kendini sınırlandırmaz.

Yalancının da safsatacının da başarısı, bizi aldatmasına bağlıdır. Her ikisi de kendi haklarındaki bir olguyu gizlemektedirler. Yalancının kendi hakkında gizlediği olgu, bizi hakikate ilişkin doğru bir kavrayıştan uzaklaştırmaya yönelik girişimidir. Safsatacının kendi hakkında gizlediği olgu ise önermelerinin hakikat değerleriyle ilgilenmiyor oluşudur. Anlamamızı istediği şey, niyetinin hakikati gizlemek ya da söylemek olmadığı, hakikatle tamamen ilgisiz oluşudur (Frankfurt, 2005, s.55).

Hakikat-ötesinin düşünmek için kavramsal bir çerçeve: Hakikat, gerçeklik ve doğruluk arasında

Sözcüklerin İngilizcedeki karşılıkları dikkate alındığında, İngilizcede reality kavramının Türkçede “gerçeklik”, truth kavramının ise “hakikat” karşılığıyla kullanıldığı görülmektedir. Felsefenin başlangıcından bu yana hakikat araştırması temel bir uğraş alanı olmuş; hakikatin ne olduğu ve nasıl bilinebileceği sorusu etrafında yoğun bir düşünsel gelenek oluşmuştur. Bu tartışmalar bağlamında, “gerçeklik” ve “hakikat” kavramlarının yanı sıra “doğruluk” kavramı da önemli bir yer tutar (Bulut, 2021). “Doğruluk” kavramının İngilizcedeki karşılığı olarak rightness kullanılmaktadır. Bu üç kavram gerek Türkçedeki kullanımları gerekse İngilizcedeki karşılıkları dikkate alındığında, birbirinden farklı anlam çerçevelerine işaret etmektedir. Ancak bu kavramların felsefi temellerine ayrıntılı biçimde girmek, bu yazının kapsamını aşacaktır. Burada amaç, “hakikat-ötesi” kavramını mütalaa edebilmek için, hakikat kavramının anlamı üzerinde asgari bir duraklama yapmanın gerekliliğine işaret etmektir.

Bu noktada asgari de olsa hakikate ilişkin bir tanım vermek yerinde olacaktır. En bilinen tanımlardan biri olmasının yanı sıra, yukarıda değinilen ve kavramsal ayrımlarla da doğrudan ilişkili olması bakımından Aristoteles’e ait olan tanım oldukça açıklayıcıdır: “olan şeye yok ya da olmayan şeye var demek yanlış (doğru değil); olan şeye var ya da olmayan şeye yok demek doğrudur.” (Aristoteles, Metafizik, 1996, Γ, 7, 1011b[ii])

Yukarıda değinilen “gerçek”, “hakikat” ve “doğruluk” kavramları, Alpay (2021, s.26) tarafından Afşar Timuçin’in Felsefe Sözlüğü’ndeki tanımlar üzerinden karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Buna göre “gerçeklik”, duyularımızdan ve zihnimizden bağımsız olarak varlığını sürdüren olgulara işaret ederken; “hakikat” daha çok zihinsel olanı nitelemektedir yani bilinenin niteliğini ifade etmektedir. “Doğruluk” ise yargıda kendini gösterir ve gerçekliğin düşünsel düzeyde ya da zihnimizde onaylanmasıyla ilgilidir (Timuçin, 2004, s.230). Toparlamak gerekirse ve Aristoteles’in tanımıyla birlikte düşünüldüğünde, “gerçeklik”, dışarıda çıplak olarak var olanın bir özelliğidir, bilenden ve zihinden bağımsızdır. “Hakikat” ise zihinseldir; var olanın kendisine değil, onun hakkında zihnimizle bildiklerimize, kurduğumuz önermelere ve geliştirdiğimiz kuramlara ilişkindir. Gerçeklik, var olmak için insan zihnine ihtiyaç duymazken; hakikat, ancak insan zihni aracılığıyla ortaya çıkabilir. Bu anlamda hakikat, yalnızca zihinsel düzeyde var olur (aktaran Alpay, 2021, s.27).

Hakikat zihinselse: Psikanalitik mercekten onun ruhsal akıbeti ve ruhsal ekonomiyle ilişkisi

Hakikatin zihinsel bir nitelik taşıdığı kabul edildiğinde, onu yalnızca epistemolojik değil, aynı zamanda ruhsal bir mesele olarak da düşünmek gerekir. Hakikat, bu anlamda, yalnızca bilinen ya da doğrulanan bir içerik değil; öznenin onu ruhsal olarak taşıyabilme, katlanabilme ve temsil edebilme kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Psikanalitik bir bakışla, hakikatin ruhsallıkta her zaman olduğu biçimde barındırılamadığını; çoğu zaman savunmalarla dönüştürüldüğünü, çarpıtıldığını ya da bütünüyle dışarı atıldığını görürüz. Klasik psikanalitik bilgilerimiz bize, hakikatle karşılaşmanın en başından bu yana çoğu zaman haz verici değil, kaygı uyandırıcı olduğunu söylemektedir; bu nedenle ruhsallık, hakikati olduğu gibi kabul etmek yerine, onu çeşitli savunma düzenekleri aracılığıyla tahammül[3] edilebilir hâle getirmeye çalışmaktadır. Bu noktada hakikat, yalnızca “doğru olan” değil; aynı zamanda katlanılması gereken ağır bir yük olarak belirir. Bion’un formülasyonlarıyla söylersek, ham ve işlenmemiş gerçeklik parçaları (β-öğeleri), dönüştürülmedikleri takdirde düşünceye değil, yıkıcı tahliyelere yol açar.

Hakikat-ötesi anlatıların cezbedici yanı da tam burada ortaya çıkar: Hakikati ruhsal olarak almak ve işlemleyerek dönüştürmenin maliyetli bedelini ödemek yerine onu dışarda tutarak, askıya alarak, zihinsel emeği ve ruhsal yatırımı ortadan kaldıran kısa yollar sunmaktadırlar. Böylece sorun, bilginin doğruluğundan çok, hakikatin ruhsallıkta barınma imkânı bulamaması ve ruhsal olarak taşınamaması hâline gelir. Dolayısıyla hakikat-ötesi ruhsal ekonomi meselesidir denilebilir.

Hakikat-ötesinde bilgiyi dışarıda tutma: İhraç ve ilişkili savunma düzenekleri

Yazının bu noktasında, hakikatin önemsizleş-tiril-mesinde baskın rolün değillemede mi yoksa ihraçla ilişkili diğer savunma düzeneklerinde mi olduğuna dair bir tartışmanın yerinde olacağı düşünülmektedir. Yazının şimdiye kadarki kısmında değilleme çeşitli yönleriyle betimlenmiş olsa da burada hakikat ötesi anlatılar bağlamında yeniden ele alınacak ve bilgiyi dışarıda tutmayı mümkün kılan ve değillemenin ötesine geçen başlıca ihraç temelli savunma düzenekleri sırasıyla menetme (foreclosure), reddetme (disavowal) ve yalan (lie) betimlenecektir. Wilfred Bion’un -K ile ilişkili formülasyonu daha önce değinildiği için burada yeniden detaylandırılmayacaktır.

1. Değilleme (Negation)

Hakikat ötesi anlatılar bağlamında değilleme bambaşka bir ruhsal ekonomiyle işler. Burada hakikat bütünüyle dışarı atılmaz; aksine bilinir, tanınır ve zihinsel alana kısmen kabul edilir. Ancak bu kabul, onu gerçekten üstlenmeye ve sonuçlarıyla yüzleşmeye izin vermeyecek biçimde, bir “hayır” eşliğinde gerçekleşir.

Freud’un (1925) tanımladığı üzere değilleme, bastırılmış içeriğin bilince ancak olumsuzlanarak sızmasına olanak tanır. Özne, “Bu doğru değil”, “Böyle bir şey yok”, “Öyle olmadığını biliyorum” derken, tam da değillediği şeyin bilgisini açığa vurur. Bu nedenle değilleme, hakikatin bilinçte belirdiği ama ruhsal olarak üstlenilmediği özgül bir ara konumu temsil eder. Hakikat burada ne bütünüyle reddedilmiş ne de gerçekten kabul edilmiştir; askıya alınmıştır. Bu yönüyle değilleme, düşünceyi tamamen çökerten bir savunma değildir. Aksine, belirli koşullarda düşüncenin genişlemesine hizmet edebilir; çünkü öznenin henüz katlanamadığı bir içeriği, dolaylı ve savunmalı bir biçimde de olsa zihinsel alanda tutmasına imkân tanır. Ancak hakikat-ötesi söylemlerde karşılaştığımız değilleme biçimi, bu selim işlevden uzaklaşarak, bilinenin aldırmazlıkla etkisizleştirildiği, anlamın sistematik biçimde çözüldüğü yıkıcı ve habis bir örüntüye dönüşür.

Burada özne hakikati bilmektedir; fakat bu bilgiyle hiçbir şey yapmak istememektedir. Değilleme artık geçici bir ruhsal tampon değil, hakikatin sonuçlarını geçersiz kılmaya yönelik sapkın bir düzenek hâline gelir. Hakikat dile gelir ama bağlanmaz; görülür ama hesaba katılmaz; bilinir ama ruhsal ekonomide hiçbir ağırlık taşımaması sağlanır. Böylece değilleme, hakikatle temas ediyor gibi yaparken, onun düşünceyi dönüştürme ve anlam üretme potansiyelini kullanılmaz kılmaktadır.

2. Menetme (Foreclosure)

Menetme, hesaptan düşme ya da yürürlükten kaldırma olarak tanımlanan bu savunma düzeneği, hakikat-ötesi anlatılarla en doğrudan örtüşen mekanizmalardan biridir. Hakikat-ötesi söylemde dışarıda bırakılanın bizzat hakikat olduğu dikkate alındığında, burada kavram ile işleyiş arasında ismiyle müsemma denebilecek ölçüde çarpıcı bir uygunluk göze çarpar.

Menetme, psikanalitik açıdan bir içeriğin bastırılarak dönüştürülmesinden ziyade, ruhsal temsile hiç alınmaması, başka bir deyişle anlam alanına kaydedilmemesi anlamına gelir. Bu savunma biçimi, Freud’un psikozlara ilişkin erken formülasyonlarında betimlediği üzere, dış gerçekliğin belirli parçalarının benlik tarafından tanınmaması ve böylece ruhsal gerçekliğin dışında bırakılmasıyla ilişkilidir (Freud, 1924; 1927). Burada söz konusu olan, içeriğin çarpıtılması ya da kılık değiştirerek geri dönmesi değil; başından itibaren ruhsal işleme tabi tutulmamasıdır. Bu çerçevede, hakikat-ötesi anlatılarının işleyişi ile menetme arasında yapısal bir benzerlik kurulabilir. Hakikat-ötesi söylemde hakikat yanlışlanmaz, tartışılmaz ya da bastırılmaz; doğrudan hesaptan düşürülür. Hakikat, düşünülmesi, temsil edilmesi ve zihinsel olarak işlenmesi gereken bir içerik olmaktan çıkarılarak, ruhsal dolaşımın dışına atılır. Böylece mesele, yanlış bilgi üretmekten ziyade, bilginin kendisinin simgeleştirme ve anlam alanına hiç sokulmaması hâline gelir. Bu tür bir ihraç, André Green’in tanımladığı anlamın çöküşü ve negatif çalışma kavramlarıyla birlikte düşünüldüğünde daha iyi anlaşılabilir. Green’e göre bazı ruhsal yapılanmalarda sorun, bastırılmış içeriğin geri dönüşü değil; temsil edilemeyen, boşluk yaratan ve anlam üretimini diğer bir deyişle simgeleştirme ve temsil işlevlerini felce uğratan bir yoklukla karşı karşıya olmaktır (Green, 1999). Hakikat-ötesi anlatılar da benzer biçimde, hakikati dönüştürerek ya da çarpıtarak değil, onu temsil edilemez kılarak işlev görür; geride, tartışmaya kapalı bir boşluk bırakır.

3. Reddetme (Disavowal)

Reddetme, hakikatin ruhsal temsile hiç alınmadığı menetmeden farklı olarak, hakikatin bilindiği ve tanındığı, ancak buna rağmen ruhsal ve etik bağlayıcılığının askıya alındığı bir savunma düzenini ifade eder. Bu savunma biçiminde hakikat dışarı atılmaz; aksine görünürdür, dile getirilebilir ve paylaşılabilir durumdadır. Ne var ki bu tanıma, özne üzerinde dönüştürücü ya da sınırlayıcı bir etki yaratmaz. Akhtar (2011), değillemeyle ilişkili savunmaları tartışırken reddetmeyi özellikle sapkın yapılanma bağlamında ele alır. Freud’un bu kavramı ilk olarak 1924’te küçük kızın penisi olmadığını kabul etmemesi bağlamında, daha sonra ise 1927’de fetişistin kadında penisin olmadığını hem kabul edip hem de reddettiği -çelişki yaşamaksızın sürdürülen- ikili tutumu açıklamak için kullandığını hatırlatır (Akhtar, 2011, s.3). Freud’un Fetishism (1927) metninde tarif ettiği üzere, reddetmenin ayırt edici özelliği, öznenin çelişik iki konumu aynı anda sürdürebilmesidir. Hakikat kabul edilir; ancak bu kabul, kayıp, yas ya da sınırlılık deneyimine yol açmaz. Çelişki bilinçdışına itilmez, bastırılmaz ya da çözülmez; çatışma üretmeden birlikte tutulur, çelişki vardır ama görülmez. Bu yönüyle reddetme, hakikatle yüz yüze gelmeyi değil, onun sonuçlarından muaf kalmayı mümkün kılar. Bu savunma biçimi, özellikle sapkın yapılanmalarla yakından ilişkilidir. Akhtar’ın (2011) da vurguladığı gibi, reddetmede benlik düzeyinde bir bölünme söz konusudur; ancak bu bölünme, öznenin işlevselliğini bozmaz. Aksine, özne hakikati bilirken aynı anda ondan etkilenmeme konumunu sürdürebilir. Böylece reddetme, aldırmazlığı mümkün kılan bir ruhsal düzenek hâline gelir.

Yıkıcı ve sapkın işleyişlerle ilişkili temel savunmalardan biri olan reddetme, bu yönleriyle hakikat-ötesi anlatılar bağlamında, son derece işlevsel bir savunma olarak karşımıza çıkar. Hakikat-ötesi söylemde hakikat çoğu zaman gizlenmez ya da tamamen inkâr edilmez; bilinir, görünürdür ve hatta kimi zaman açıkça dile getirilir. Ancak bu bilgi, herhangi bir düşünsel, etik ya da siyasal sonuç doğurmaz. Sorun, bilginin yokluğu değil; bilinenin geçersiz kılınmasıdır. Sapkın özne, reddettiğini bilmektedir; bilir ama bilmezden gelir, görür ama görmezlikten gelir. Hakikat vardır, fakat artık bağlayıcı değildir.

4. Yalan (Lie)

Yalan, ihraçla ilişkili savunmalar arasında özgül bir konuma sahiptir. Menetmede hakikat temsil alanına hiç alınmaz; reddetmede hakikat bilinir ancak geçersiz kılınır. Yalanda ise hakikat bilinir, tanınır ve bilinçli olarak çarpıtılır. Bu yönüyle yalan, diğer savunmalardan farklı olarak, kasıtlı bir aldatma niyeti içerir.

Sigmund Freud’un doğrudan “yalan” başlığı altında sistematik bir savunma kuramı geliştirmemiş olmakla birlikte, özellikle bastırma, inkâr ve gerçeklik sınaması üzerine metinlerinde, bilinçli çarpıtmanın ruhsal işlevine dair önemli ipuçları bulunmaktadır. Freudcu çerçevede yalan, bilinçdışı bir savunmadan ziyade, benliğin etkin ve amaçlı bir edimi olarak düşünülmelidir. Özne, doğruyu bilmesine rağmen, onu gizlemeyi ya da tersini sunmayı seçer. Akhtar (2011), değillemeyle ilişkili savunmaları ele alırken yalana da değinir. Değillemede olduğu gibi yalanda da bir gizleme söz konusudur; ancak değillemede bu gizleme bilinçdışı düzeyde gerçekleşirken, yalanda bilinen ve doğru olduğu bilinen bir unsur bilinçli olarak gizlenir. Akhtar’ın örneğiyle, değilleme kullanan kişi “bunu hiç düşünmedim” dediğinde doğruyu söylüyordur; gerçekten de bunu bilinçli olarak düşünmemiştir. Oysa yalancı aynı ifadeyi kullandığında, bilerek ve isteyerek gerçeği saklamaktadır. Yalanda sorun, bilginin yokluğu değil; bilginin etik olarak çarpıtılmasıdır (Akhtar, 2011, s.3).

Hakikat-ötesi anlatılar bağlamında yalan, çoğu zaman birincil savunma olmaktan ziyade, menetme ve reddetme ile açılmış bir alanın üzerinde işler. Hakikat zaten temsil dışına itilmiş ya da geçersiz kılınmış olduğunda, yalan rahatlıkla dolaşıma sokulabilir. Bu nedenle hakikat-ötesi söylemde yalan tek başına belirleyici değildir; daha çok, önceden zayıflatılmış bir hakikat ortamında iş gören tamamlayıcı bir düzenektir. Green’in negatif çalışma kavramı burada da aydınlatıcıdır. Green’e göre bazı ruhsal yapılanmalarda mesele, yanlışın doğrularla düzeltilmesi değil; anlamın sistematik olarak aşındırılmasıdır (Green, 1999). Yalan da bu aşındırma sürecinde işlev görür: Hakikati tümüyle ortadan kaldırmaz, ancak onun ayırt edilebilirliğini, güvenilirliğini ve bağlayıcılığını çözer. Böylece doğru ile yanlış arasındaki fark silikleşir; geriye yalnızca iktidara hizmet eden anlatılar kalır. Bu nedenle yalan, hakikat-ötesi bağlamda yalnızca ahlaki bir sorun olarak değil; ruhsal ve siyasal bir strateji olarak ele alınmalıdır. Yalan, ancak hakikatin zaten temsil edilemez, bağlayıcı olmayan ya da aldırılmayan bir konuma itildiği zeminlerde etkili olabilir. Bu zeminde yalan, gerçeği gizlemekten çok, hakikatin artık ayırt edilemez hâle gelmesini sağlar.

Hakikat-ötesi kavramının psikanalitik çağrışımları

Kitleler ve hatta geniş katılımlı kitleler, kişisel kanaatleri ve elbette menfaatleri doğrultusunda hakikat-ötesi anlatılarının içerdiği yalanlarla bilinçli ya da örtük bir ortaklık içine girmekte ve bu yalanların sunumunu üstlenenlerle fiili bir anlaşma içinde konumlanmaktadır. Bu tablo, Ruth Stein’in 2005’te bireysel ruhsallık düzleminde tanımladığı ve en az iki kişinin katılımıyla mümkün olan “sapkın pakt” kavramına yapısal olarak denk düşen bir örüntü değil midir? Stein’a göre sapkın paktın dayanışmacı işlevi, kurulduktan sonra söz konusu anlaşmaya dayalı olarak taraflar katiyen birbirlerini sorgulayan bir konum almazlar, birbirlerini eleştirmez ya da birbirlerinde eksik görmezler. Birbirlerine karşı duruşları bu yöndeyken ötekilere (paktın dışındakiler) yönelik ise tam tersi bir yaklaşım sergilerler. Ortaklıklarını her türlü yasanın üzerinde ve hatta dış gerçekliğe karşı imzalanmış bir sözleşmeymişçesine sahiplenirler ve ikili bir çete olarak adeta tüm dünyaya meydan okurlar (Yılmaz, 2024b). Hakikat-ötesi ortamında oluşan paktlar içindeki çeteler ikili değil oldukça kalabalık sayılara erişebilen kitleler durumundadır ancak paktın tarafları bakımından düşünecek olursak kitleler ve kitleleri etkisi altına almaya niyet etmiş liderler olarak yine iki taraf olduğunu görebiliriz.

Masud Khan (1979) da örtük olarak ve sapkın pakt ismini kullanmadan bu ortaklık anlaşması hakkında yazmış ve şöyle tanımlamıştır: “Genel olarak sapkınlık esasen ötekini, sapkının projesinde istekli bir ortak ve heyecanlı bir işbirlikçi olması için kurnazca baştan çıkararak raydan çıkarmaya yönelik bir güç stratejisidir.” (akt. Stein, 2005, s.782).

Khan’ın ifadeleri bir yandan sapkın paktı sarih bir biçimde vurgularken bir yandan da tüm bu kitleri etkileyen liderler ve liderlerin hipnotik etkileri hakkında oldukça düşündürücüdür. Benzer şekilde Adorno (1951) Freudcu Kuram ve Faşist Propaganda Örüntüleri isimli metnindeki şu ifadeleri kanımca siyasetçilerin kitlelerle kurduğu pakt ilişkisine doğru giden yolda kullandıkları tekniğin özünün hipnotizma, polemik ve demogojiye dayanan, kurnaz bir teknik olduğunu ortaya koymaktadır; “Demagog ve hipnotizmacının teknikleri birbiriyle örtüşür… Bu tekniklerle bireyler, gerilemenin etkisiyle bir grubun basit üyeleri haline getirilirler.” (Adorno, 1951, s.123).

Kullanılan tekniklerin hipnotik etkisiyle iyice araçsallaşan (instrumentalized) kitleler liderlerin amaçlarına hizmet eder hale gelirler. Theodor W. Adorno’nun vurguladığı hipnotik gerilemenin içinde, sapkın işleyişin özündeki temel unsurlardan biri olan amaç-araç yer değiştirmesi (Stein, 2025, s.22) etkin hale gelir. Böylece kitlelerin temsili ve refahı için ortaya çıkan liderlik, ilkesel sorumluluk zeminini yitirir; kitlelerin liderlerin hizmetine seferber edildiği bir düzenek sahnelenir (Yılmaz, 2024b).

Sorumlu liderlik anlayışının ilkesel amaçlarının silinmesiyle, kitlelerin sapkın bir boyun eğme ve mazoşist bir razı oluş içinde (Racamier, 2014, s.4) liderlerine hizmet etme amacına yönelmelerinin ruhsal kökenleri üzerine düşünürken, “gönüllü kulluk” kavramı önemli bir zihinsel açılım sunmaktadır.

Étienne de La Boétie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de (1570) şu sarsıcı soruyu sorar: İnsanlar neden kendilerine zulmeden iktidarlara gönüllü olarak bağlanır? La Boétie bu soruya psikolojik değil, etik-siyasal bir çerçeveden yanıt verir; alışkanlık, menfaat, hayranlık, özdeşleşme, korku ve büyülenme gibi etmenler üzerinde durur. Bağlanmanın akıl dışılığını güçlü biçimde vurgulamasına karşın, betimlemeleri psikolojik bir işleyiş kuramından yoksundur. Bu sorunun modern bir devamı, daha sonra Gustave Le Bon’un Kitleler Psikolojisi (1895) adlı çalışmasında karşımıza çıkar. Le Bon’a göre birey, kalabalık içinde geriler; eleştirel aklını yitirir ve telkine açık hâle gelir. Lider figürünün hipnotik etkisini görünür kılan bu yaklaşım, kitle davranışlarını betimlemekle birlikte, söz konusu işleyişin ruhsal nedenlerine ve dinamiklerine nüfuz etmez. İşte bu noktada Sigmund Freud, Grup Psikolojisi ve Benlik Analizi’nde (1921) Le Bon’u ciddiye alır, ancak onu yeterli bulmaz. Freud’a göre gruplar içindeki hipnotik etki yalnızca telkinle açıklanamaz; özdeşleşme, libidinal bağlar ve benlik ideali gibi süreçler bu işleyişin temelini oluşturur. Freud, La Boétie’den doğrudan söz etmese de Le Bon’un ortaya koyduklarını psikanalitik olarak yeniden yazar; La Boétie’nin “gönüllü kulluk” olarak betimlediği olguyu, özdeşleşme, ülküleştirme ve libidonun lider figüründe yoğunlaşması üzerinden yeniden formüle eder. Tarihsel olarak bakıldığında, bu üç düşünür arasında şöyle bir hat önerilebilir: La Boétie, insanların neden geniş gruplar hâlinde boyun eğdiği sorusunu sorar; Le Bon, kitlelerin gerilediğini ve lider figürleri tarafından büyülendiğini betimler; Freud ise bu olgunun bilinçdışı ruhsal dinamiklerini ve işleyişini detaylandırır. Burada hakikat-ötesi anlatılar, sapkın pakt ve hipnotik gerileme hattı üzerinden ilerletilen savlar bağlamında bakıldığında, La Boétie’den Freud’a uzanan bu düşünsel çizginin, “zorla itaat”ten ziyade “arzuyla itaat”i kavramsallaştıran bir düşünme soy ağacını oluşturduğu ileri sürülebilir.

Özyıldırım ve Gürsel (2025), Hipnotik Konumlandırmaların Sorunlaştırılması Bağlamında Psikanalizde Anti-Otoriter Eğilimler başlıklı metinlerinde, otorite ile otoriterlik arasındaki mesafenin giderek açıldığı çağımızda anti-otoriter potansiyellerin ruhsal kaynaklarının araştırmasına koyulurlar. Yazarlar hipnoz ve otorite arasındaki ilişkiyi Freud’un erken dönem hipnoza duyduğu ilgi, hipnozun büyüsüne kapılmaksızın onunla yüzleşmesi ve nihayetinde psikanalizi kurması üzerinden ele alırlar (2025, s.65). Freud’un psikanalize yöneldikten sonra dahi hipnoz konusuna tekrar tekrar dönerek bu fenomen üzerine düşünmeyi sürdürdüğünü vurgulayan yazarlar, klinikte hekimin, kanımca psikanalistin de, tedavi edici konumundan gelen telkin etkisinin; hastada oluşabilecek büyülenme, hayranlık ve buna eşlik eden güç dinamikleriyle nasıl iç içe geçtiğinin altını çizerler. Tam da bu nedenle Freud ve onu izleyen psikanalistler, nötralite, anonimite ve abstinans ilkelerini klinik uygulamanın merkezine yerleştirerek bu güç asimetrilerinin önünü almaya çalışmışlardır. Buna karşılık, günümüzün popülist liderlerinin, sahip oldukları kudreti denetimsizce ve pervasızca kötüye kullandıkları bir sahneyle karşı karşıya olduğumuz görülmektedir. Bu da hipnotik bağın sınırlandırılması değil, bilakis kitlelerin büyülenmeye teslimiyetinin teşvik edildiği bir iktidar mantığının hâkim olduğunu göstermektedir.

Sapkın kapsama ve hakikat-ötesi ortamının sapkın işleyişi üzerine

Yazının bu bölümünde, toplumsal ilişkilenmelerin bireysel ruhsallığın farklı bileşenleri ve parçaları gibi tahayyül edilmesi üzerinden, bireysel ruhsal işleyişlerden hareketle topluluklarda olan biteni anlama çabası ele alınacaktır. Bu yaklaşımın beraberinde getirdiği indirgeme riski göz ardı edilmeksizin -hatta bu risk bilinçli olarak üstlenilerek- psikanalitik yazından yapılan atıflarla, kuramsal açıdan ince bir hat üzerinde ilerlenmesi amaçlanmaktadır. Burada söz konusu olan, “sapkınlık” kavramının kitlelerin işleyişini anlamak pahasına gelişi güzel kullanılması değil; aksine, psikanalitik olarak yoğun ve ağırlığı olan bir kavramın bu tür kullanımlar yoluyla içinin boşaltılmasına ve temel boyutlarının indirgenmesine yönelik bir eleştiridir. Bunun için öncelikle sapkınlık kavramının ne anlama geldiği açıklığa kavuşturulacak; sapkınlığın, ruhsallığın en ilkel kaygılarıyla bağlantılı bir ruhsal patoloji olduğu; bu kaygı ve korkulara karşı, gerçeğin reddini mümkün kılan arzu temelli savunmalar etrafında örgütlendiği ortaya konacaktır.

Çağdaş psikanalizde sınır durumlarla birlikte sapkınlık, nevroz ve psikoz arasında üçüncü bir yapı olarak kabul edilmektedir. Başlangıçta yalnızca fetiş ve cinsellikle ilişkili olarak kullanılan sapkınlık kavramı, günümüzde bölme ve reddetme gibi daha ilkel savunma düzenekleriyle birlikte psikotik nitelikteki çeşitli ruhsal örgütlenmeleri de içerecek şekilde kullanılmaktadır (Yılmaz, 2024b). Bu yapılar genellikle sınırların silindiği birleşme ve kaynaşma gibi arkaik bedensel düşlemleri içermektedir. Welldon’a (2014) göre sapkın özne her an, çöküşün eşiğinde, dehşetli terör duygularının içinde kaçınılmaz olarak gerçekleşecek olan felaketi atlatmanın (kandırmanın) zorlu gayreti içindedir (s.14). Çağdaş psikanalizde, sapkın eğilimler aldatma, yalan, baştan çıkarma, tahrik gibi ahlaki meseleler, kötü niyet ve zalimlikle ilişkili olarak ele alınıyor olmanın yanı sıra yeme bozuklukları ve diğer bağımlılıklar gibi çeşitli ruhsal bozukluklarla da ilişkili olarak sıklıkla ele alınmaktadır. Sapkınlık pek çok kuramcıya göre hem bireylerde hem de toplumsal gruplarda görülebilmektedir (Zeinert- Eilts, 2020; Diamond, 2023).

Karin Johanna Zienert-Eilts (2020), popülizmden otoriterleşmeye oradan da iyice kült haline gelen yıkıcı liderlerin kitleler üzerindeki cezbedici gücünü psikanalitik kavramlarla incelemeye çalıştığı Sapkın Kapsama Olarak Yıkıcı Popülizm: Donald Trump’ın Cazibesine Psikanalitik Bir Bakış metninde “sapkın kapsama” kavramını ortaya atmıştır. Bion’un (1962) annesel kapsayandan atılmanın ilkel korkusu kavramını temel alan Zienert-Eilts, büyük gruplar içinde bilinçdışı arkaik yok olma korkularının tetiklenebileceğini savunmuş ve bu korkuların, sapkın kapsama biçimlerine yol açan yıkıcı popülizm biçimlerinin temelini oluşturmakta olduğunu ileri sürmüştür (Zienert-Eilts, 2020, s.979). Klein’ın kuramı üzerinden ortaya koyduğu formülasyonlarla, Zienert-Eilts, bölmenin neden olduğu parçalanmanın hem bireyler içinde hem de sosyal gruplarda meydana geldiğini metninde ikna edici bir şekilde savunmaktadır. Söz gelimi, zenginler ve yoksullar, seçkinler ve sıradan insanlar, yerliler ve göçmenler, beyazlar ve beyaz olmayanlar arasındaki bölme, özellikle yok olma ve çöküş korkusu gibi temel kaygıları harekete geçirmektedir. Böyle bir ortamda güvence ve istikrar arayışı korkularla orantılı ve abartılı bir şekilde belirir. Toplumun geneline yayılmış olan yoksulluk, geçim zorlukları, parasızlık, sosyal eşitsizlikler ve adil olmayan durumlar egemen grubun, yani rahat yaşayan ve parası çok olan grubun, statüsüne yönelik gerçek ya da hayali tehditler şeklinde yok olma korkusunu şiddetlendirebilir ve yok olma korkusunu tetiklenmesiyle tüm bu tehditler daha da şiddetli bir şekilde deneyimlenebilir (Diamond, 2023, s.98). Yok olma korkusunun harekete geçmesiyle birlikte her an çöküşün eşiğinde deneyimleyen ruhsallıklarında en ilkel seviyedeki işleyişlere yönelik savunmaları devreye girmektedir. İnkâr, bölme, reddetme gibi savunmalarla iyice gemin azıya alındığı bu ilkel işleyişte hem bireysel ruhsallıklarda hem de gruplar içinde o ana kadar gizli kalan otoriter eğilimler harekete geçerek aşikâr hale gelir; hayatta kalmak için her yol mubah şiarıyla ve tüm vahşiliğiyle cana can dişe diş bir mücadeleye girişilir. Böylece tahakkümün, şiddetin, aşağılamanın ve zalimce ezmenin önü açılmış olur. Kutuplaşma, ayrımcılık, ötekileştirme, insandışılaştırma sıradanlaşır ve hatta bir süre sonra yıkıcılığın dışa vurumları olarak tüm bunlar ülküleştirilir (Rosenfeld, 1971).

Sonuç olarak, büyük grupların ruhsallığı yeterli kapsama işlevi göremediğinde, ilkel kaygıların harekete geçtiği bu zeminde, sayıca küçük olsa da iktidar gücünü ve yönetim araçlarını elinde bulunduran grupların artan otoriter eğilimleri belirginleşir; bu süreçte siyasi çoğulculuk giderek reddedilir. Demokratik süreç ve özgür seçimler için temel olan hukukun üstünlüğüne, normlara ve güçler ayrılığına bağlılık azalır ve bir değer olmaktan çıkar. Artık bu aşamada demokratik ortam, Diamond’ın (2023), ifadesine göre söylersek, otokratik yönetim ve proto-faşist eğilimler tarafından tehdit edilir hale gelir (s.97). Zannederim bu yok edici tehditler karşısında Zienert-Eilts’in (2020) tanımladığı sapkın kapsama liderle grup arasında oluşarak, kitleleri ve grubu oluşturan bireylerin zihnindeki psikotik kaygıları geçici bir şekilde çözer. Tek tek bireylerin ruhsallığında ve onların oluşturduğu toplulukların işleyişindeki bağları destekleyen sağlıklı ve iyi işleyen sosyal kapsayanların aksine, geçici yatışmayı sağlayan yıkıcı sapkın kapsayan, yukarıda değinilen yine liderle grup arasında oluşan sapkın paktı ifade etmektedir. Burada arkaik korkuların etkisiyle ilkel işleyişe geçiş aşamasında terk edilen değerler, çoğulculuk ve ötekinin hakları temelindeki hukukun üstünlüğü kavramlarından sonra açıktır ki geriye kalan düzen ancak yıkıcılığın ülküleştirildiği (Rosenfeld, 1971) mafyanın düzenidir.

Yalancı ve hakikati tahrif eden liderlerle, onların büyüsüne kapılmış gruplar, adeta iki ruhsallığın savunmacı ihtiyaçlarını karşılayan bir suç ortaklığı anlaşması içinde buluşurlar. Bu pakt, her iki tarafı da yıkım ve yok oluş tehdidine karşı koruyan bir düzenek gibi işler. Can havliyle birbirlerine yapışarak sarılırlar; adeta bir can simidi bulmuş gibidirler. Bu aşamada gözleri kimseyi görmez; kime ve neye zarar verdikleri, kimi zehirledikleri ya da yok ettikleri artık umurlarında değildir. Ne hazindir ki, burada betimlenen bu “çözüm” -onlar için gerçekten bir çözüm ve yaşamsal bir düzenek olması bakımından yaşam dürtüsünün bir dışavurumu olarak anlaşılabilir- kuramsal olarak açıklanabilir olsa bile, bunun karşısında konumlananlar için hiçbir teselli sunmaz. Popülist ve otoriter liderlerle pakt kurmamış, hakikatin ne olduğu sorusuna tutunmaya devam eden ve bu nedenle ruhsal olarak görece daha az gerileme içinde kalarak gerçeklikle temasını sürdüren kesimin deneyimlediği duygusal ve ruhsal yıkımı dindirmez.

Psikanalizden aşina olduğumuz üzere, yaşam ve ölüm dürtüsü bu sahnede de iç içe ve eşzamanlı olarak işler; bir cenah için yaşamsal olan, diğeri için ölümcül olarak deneyimlenir. Dağılmaya ve ruhsal parçalanmaya -hatta psikotik çözülmeye- karşı bir siper işlevi gören savunmalar, ne denli ilkel olurlarsa olsunlar ve ne ölçüde yıkım üretirlerse üretsinler, yok olmak üzere olan yapıyı taşır ve hayatta tutarlar. Dolayısıyla bu durum bizi neyin yıkıcı olduğu, neyin yapıcı olduğu sorusuyla; kimin için ölümcül olanının kimin için yaşamsal olduğuyla ilgili bir açmazla karşı karşıya bırakmaktadır. Nasıl ki psikotik özne için hezeyan, ruhsallıktaki açıklıkları ve yarıkları yamayan, dağılıp yok olmaya karşı koruyucu bir inşa ise ve bu yönüyle yaşam dürtüsünün bir ürünü olarak işlev görüyorsa; burada da kültleşmiş liderlerle bir anlaşma içinde olan kitleler, birbirlerini tutup taşıyan sapkın bir kapsayan aracılığıyla varlıklarını sürdürürler. Yalanlar ve safsatalarla örülerek inşa edilen bu kapsayan, düşünceyi yoksullaştırsa da dağılma tehdidi altındaki yapıya geçici bir bütünlük ve süreklilik sağlar.

Yalanın gerçeğin yokluğundan değil, dağılma korkusundan doğduğu bu hakikat-ötesi anlatılarını sahiplenen paktın içinden yükselen sese kulak verecek olursak şunları duymamız kuvvetle muhtemeldir;

“Şu an bize felaketlerden söz etmenize, küresel ısınmadan ve dünyamızı tehdit eden iklim krizi gibi felaketlerden, yok olma tehditlerinden söz etmenize kulaklarımızı tıkıyor ve bilimsel olduğunu ileri sürdüğünüz verilerinizi dikkate almıyoruz; öyle değildir diyor ve tümünü değilliyoruz; çünkü şuan bizdeki tüm işleyiş hazdadır ve tek ilke para kazanmaya devam etmektir, zenginliğimizi ve varlıklarımızı muhafaza etmektir. Bizim için mühim olan bizim yok olmamamızdır; temelleri sömürmek, tüketmek, kirletmek ve pisletmek üzerine olan bizim dünyamızın yok olmamasıdır. Bizim için hayırlı olan budur, varsın dünyanın geri kalan için şer olsun.”


Bir Kışkırtma ve Propaganda Makinesi: Donald Trump ve Amerikan Faşizmine Giden Yol başlıklı çalışmasında, Donald Trump’ı sapkın karakter örgütlenmesi merceğinden inceleyen Loewenstein (2018), Trump’ın sergilediği davranışlarla, başkanın “ulusun sembolik babası ya da annesi olarak, yasalara tabi bir figür olduğu” fikrini bilinçli biçimde değersizleştirmeye çalıştığını ileri sürer (aktaran Diamond, 2023, s.43). Loewenstein bu saptamasıyla, günümüz liderlerini yasaya tabi, kaybı ve ruhsal hadım edilmeye razı, sıradan bir insan evladı olarak düşünebilmemizin önündeki temel engeli son derece berrak biçimde ortaya koymaktadır. Kitlelerin bu tür liderlere cezbolmasındaki belirleyici noktalardan biri tam da budur: Bu liderler, tümgüçlü ve tümbilir konumlarında, adeta ölümsüzmüşçesine temsil edilirler; ölüm dâhil hiçbir kaybın kendilerine uğramadığı ve her koşulda kazandıkları yönünde aldatmacalı bir yanılsama sunarlar. Bu yanılsama, Herbert Rosenfeld’in (1971) tanımladığı yıkıcı narsisizm modelinde betimlenen çete lideri figürüyle örtüşmektedir. Rosenfeld’e göre çete lideri, grup üyelerine kayba uğramama, zayıf düşmeme ve güçsüzlükten azade bir ruhsal konum vaat eder; bu vaadi de hipnotik etkisi aracılığıyla kabul ettirir.

Yasanın bu şekilde itibarsızlaştırıldığı ve sembolik düzeyde askıya alındığı bir bağlamda, lider ile kitle arasındaki ilişki etik bir bağ olmaktan çıkarak hipnotik bir bağa dönüşür. Zira etik ilişki, öznenin kaybı tanıyabilmesini, sınırlılığı kabul edebilmesini ve ötekinin öznelliğine yer açabilmesini gerektirir. Oysa hipnotik ilişkide, kayıp inkâr edilir; sınır ortadan kalkar ve öteki, özne olmaktan ziyade liderin tümgüçlü fantezisini yansıtan bir yüzeye indirgenir. Bu nedenle hakikat-ötesi söylemin yaygınlaştığı zeminlerde, etik itirazların, kanıta dayalı eleştirilerin ya da mantıksal argümanların etkisiz kalması şaşırtıcı değildir. Çünkü burada sorun, yanlış bilgiyle mücadele edilebilecek bir bilişsel sapma değil; yasanın yerini alan hipnotik bir bağlanma düzeniyle karşı karşıya olmamızdır. Bu düzende lider, yasa tarafından sınırlanan bir özne olarak değil, yasanın yerine geçen bir figür olarak işlev görür. Bu yapı, mafyatik örgütlenmelerde görülen düzenle çarpıcı bir benzerlik taşır. Mafya, yasanın yokluğunda ortaya çıkan bir kaos değil; aksine, hukukun yerini alan, keyfî ama mutlak bir “özel yasa” üretir. Bu yasa, evrensel değildir; kişiseldir. İlkelere değil, lidere bağlıdır. Mafyatik düzende sadakat, hukuka uygunluktan değil; lidere koşulsuz bağlılık anlamına gelir. Suç ya da masumiyet, ilkelere göre değil, liderin iradesine göre belirlenir. Benzer biçimde hakikat-ötesi liderlikte de gerçek, yasa ya da kanıt tarafından değil; liderin sözü tarafından tayin edilir. Liderin söylediği şey doğru olduğu için değil, lider söylediği için doğru kabul edilir. Bu nedenle itaat, etik bir sorumluluk değil; hipnotik bir teslimiyet biçimi kazanır.

Psikanalitik açıdan bakıldığında, bu tür bir düzenek, özneyi kayıptan, suçluluktan ve hadım edilmeden muaf tutma vaadiyle işler (Rosenfeld, 1971). Mafya babasının koruması altında olan birey nasıl “dokunulmaz” olduğu yanılsamasıyla hareket ediyorsa, hipnotik liderliğe bağlanan, sapkın pakta dahil olmuş olan kitleler de yasanın dışında ama güvende oldukları fantezisiyle hareket ederler. Ancak bu güvenlik, etik bir güven değil; tehditle, korkuyla ve yıkıcı sadakatle örülmüş bir sözde kapsayıcılıktır. Öte yandan bu tür bağlanmaların gücü, kitlelere kayıpsızlık, hadım edilmezlik ve ölümsüzlük yanılsaması sunmalarından kaynaklanır. Ancak bu yanılsama, kısa vadede yatıştırıcı olsa da uzun vadede hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ağır bir yıkım üretir; çünkü kaybın tanınmadığı yerde yas tutulamaz, yas tutulamadığı yerde ise etik sorumluluk gelişemez.

Hakikatin yozlaşmasını sapkın kapsayan, sapkın pakt, liderin hipnotik etkisi, çete benzeri yapı, mafya düzeni kavramları üzerinden epeyce detaylandırdıktan yani işin “şer” odaklarını, habis yönlerini bir nebze açtıktan sonra “selim yönü nasıl olabilirdi” üzerine bir parça eğilmekte yarar vardır.

Sapkın olmayan kapsama: Kurumların tutma, sınırlama ve dönüştürme işlevi

Klasik psikanalitik kuramda, otorite figürleriyle kurulan ilişki ile babaya ve yasaya tabi olmanın ruhsallığın inşasında merkezi bir rol oynadığı bilinmektedir. Burada söz konusu olan, biat etmek ya da körü körüne boyun eğmek değil; otoriteyle ikircikli (ambivalent) bir ilişki içinde, babanın yasasını sınır olarak tanıyabilmektir. Otorite, bu anlamda, ruhsallık için dışsal bir zorlayıcıdan ziyade düzenleyici bir çerçeve işlevi görür. Oysa hakikat-ötesi ortamda, geleneksel otorite figürlerinin sistematik biçimde itibarsızlaştırıldığı görülmektedir. Bilim insanlarına, basın mensuplarına ve devlet kurumlarına yönelik güven sarsıcı söylemler dolaşıma sokulmakta; bu kurumlara duyulan güven, yerini açık bir bilim inkârcılığına bırakmaktadır (McIntyre, 2022, s.38). Bu güven kaybı, daha önce betimlendiği üzere, bireylerde en arkaik ve derin bilinçdışı kaygıları harekete geçirmekte; ruhsallık adeta en diplerinden ve temellerinden sarsılmaktadır.

José Bleger (2018), bireysel ruhsallığın temelinde sessizce varlığını sürdüren ve işlev gören bir “sembiyotik çekirdek” bulunduğunu (s.190); bu çekirdeğin, anayasal devlet kurumları, üniversiteler, medya ve sivil toplum gibi sosyal kurumlara emanet edildiğini (deposit) ileri sürer. Bleger’e göre bu çekirdek, ruhsallığın en yapışkan, en ilkel ve en ürkütücü parçalarını içerir; bu nedenle hareketsiz kalması ve bireysel ruhsallıkta doğrudan dolaşıma girmemesi gerekir (Bleger, 2018, s.190). Bu çerçevede Bleger’in sosyal ve kurumsal yapıya atfettiği tutma ve taşıma işlevi, sapkın kapsamanın karşısında yer alan sağlıklı kapsamanın bir örneği olarak düşünülebilir. Güvenilir kurumlar, psikotik düzeydeki kaygı ve korku yüklü düşlemlerin doğrudan ruhsallığı istila etmesini engelleyerek, bu ham malzemeyi dönüştüren bir metabolizasyon işlevi görür; başka bir deyişle, yıkıcı süreçleri zehirli hâllerinden arındıran bir alfa işlevi sağlarlar. Buna karşılık, bu kurumların yok edilmesi, itibarsızlaştırılması ya da içlerinin boşaltılması durumunda, emanet edilmiş olan muğlak ve yapışık çekirdeklerin açığa saçılmasıyla birlikte emniyet duygusunun hızla çözüldüğünü ve ruhsal zeminin nasıl savunmasız hâle geldiğini tahayyül etmek güç değildir.

Siyaset kuramcılarının sıklıkla vurguladıkları üzere, siyasal partiler, yargı organları, basın ve medya gibi toplumsal kurumların; demokrasinin doğasında var olan gerilimleri dengeleyici güç unsurları olarak varlıklarını sürdürmeleri temel bir ihtiyaçtır (aktaran Müller, 2021). Bu kurumların işlevsel olduğu bir bağlamda, topluluğun “aklı başında” bileşenleri, daha çılgın ve gerilemeci bileşenleri tarafından ezilmez; Bion’un kavramsallaştırmasıyla söylersek, kişiliğin psikotik parçaları psikotik olmayan parçalar tarafından kapsanmış olur. Benzer biçimde, bu kurumlar dengeleyici ve sınırlayıcı işlevlerini etkin biçimde işlettiklerinde, sağlıklı bir toplumda alfa işlevi gören bir bariyer gibi çalışırlar.

Diamond’a (2023) göre, ideal bir senaryoda demokratik olarak seçilmiş liderler ve demokratik yapılar -söz gelimi anayasa, özgür basın, bilim ve hukukun üstünlüğü- hem annesel hem de babasal yönden yeterli birer kapsayan işlev üstlenebilirler. Annesel işlev, çoğulculuğun doğası gereği ortaya çıkan kaotik ve kaygı uyandırıcı unsurları, alfa işlevi aracılığıyla temsil edilebilir hâle getirerek yatıştırıcı bir rol oynar. Babasal işlev ise daha gerilemeci, sembiyotik ve arkaik bağları sınırlayan; çabuk bir rahatlama ya da hızlı bir anlamlandırma sunmaksızın, kaygı dolu belirsizliği taşıyabilme kapasitesini ve buna eşlik eden bağımsız, eleştirel düşünmeyi teşvik eden üçüncü ya da üçgen bir yapıyı temsil eder (s.98).

Hakikat-ötesi değilleme: Düşüncenin yerine boşluğun geçmesi

Yazının şimdiye kadarki bölümünde betimlendiği üzere, günümüz hakikat-ötesi ortamında hakikate yönelik bir değillemenin varlığı aşikârdır. Ancak burada söz konusu olan, değillemenin selim ve düşünceyi genişleten türü değil; bilakis anlamı ve anlamlılığı ortadan kaldıran (Dana Amir, 2013, s. 4), yıkıcı, sapkın ve ölümcül bir değilleme biçimidir.

Küresel ısınma, iklim krizi, aşı karşıtlığı, sosyal eşitsizlik, yoksulluk ve kaynakların adaletsiz dağılımı gibi nesnel, bilimsel ve mantıksal akıl yürütmeye dayalı somut verilere ilişkin tartışmalara, sıklıkla polemikle, hileli akıl yürütmelerle ve savın kendisini değil savı dile getiren özneyi hedef alan tutumlarla karşılık verilmektedir. Bu karşılıkların büyük bölümü, herhangi bir sav üretmeyen; yalnızca ağız dolusu ‘hayırlar’, ‘öyle değiller’ üzerinden işleyen sapkın ve yıkıcı değilleme örüntülerinden oluşmaktadır. Bu tür değillemelerin geride bıraktığı, yeni fikirler, yeni bağlantılar, yeni araştırma soruları ya da yeni erişilmiş anlamlar -ki bunlar erostur, yaşama dönük olandır- değil; aksine boşluk ve hiçliktir.

Çarpıcı bir diğer yön, savlara sunulan karşı savların -çoğu zaman sav olma niteliği dahi taşımadıkları hâlde- keyfi ve mesnetsiz oluşlarıyla afallatıcı, kafa karıştırıcı ve durdurucu bir etki yaratmalarıdır. Bu etki, muhatabın zihinsel yetersizliğine değil; söylemin kendisinde işleyen, düşünceyi hedef alan bir bozguna işaret eder. İletişim düzleminde ortaya çıkan bu afallama ve kafa karışıklığının, Melanie Klein’in tanımladığı en erken iletişim biçimlerinden biri olan yansıtmalı özdeşleşme yoluyla, katlanılamayan kendilik parçalarının nesneye yönlendirilmesiyle ilişkili olduğu düşünülebilir. Burada amaç, bu parçaların nesne tarafından deneyimlenmesi ve yoğun bir kontrol altında tutulması yoluyla öznenin bunlardan kurtulmasıdır. Hakikat-ötesi anlatılar, nesnel olguları değilleyerek reddetmelerine karşın, ileri sürdükleri ifadelerin sav niteliği taşımaması nedeniyle söylemlerini fiilen değillenemez kılarlar. Ortaya çıkan muğlaklık ve belirsizlik, eleştirel düşünceyi beslemek yerine onu askıya alır. Bu tür söylemler, düşünsel bir karşılık üretmez; yalnızca anlamı çözer. Bu durum, örneğin Donald Trump’ın “küresel ısınma yoktur; küresel ısınma dedikleri Çin’in uydurmasıdır” ifadesinde (McIntyre, 2022, s.39) açıkça görülür. Burada ileri sürülen şey, tartışılabilir bir sav değil; hileli bir akıl yürütme aracılığıyla anlamı boşa düşüren, safsatalı bir söylem düzeneğidir. Tam da bu nedenle, böylesi bir ifade eleştirel bir değillemeye konu olamaz; çünkü değillenecek bir düşünce değil, düşüncenin yerini işgal eden bir boşluk üretir.

Sav olmayan savlar, hileli akıl yürütmeler ve safsatalar

Hakikat-ötesi anlatılarında, bolca safsata üretilir ve çoğunlukla rakibi susturmak ya da yanıltmak için bilinçli biçimde bir aldatmaca tekniği olarak kullanılmaktadır (Alpay, 2021, s.103). “Safsata” sözcüğünün etimolojik kökeni aldatmacayla doğrudan ilişkilidir; İngilizcede fallacy sözcüğünden köken almaktadır ve kandırmak, hilekarlık ve sahtekarlık anlamlarına gelmektedir (aktaran Alpay, 2021, s.103). Bennet (2013)’e göre gerçek bir delil sunmayan safsata savı, akıl yürütme sırasında çeşitli şekillerde başka yollara saptırılması ve perdelenmesi aracılığıyla hakikatin altını oyma özelliğine sahiptir (aktaran Alpay, 2021, s.103). Bu yönüyle safsata mantığın raydan çıkması, rasyonalitenin bozulması, yozlaşması anlamına gelmektedir. Söz gelimi Alpay (2021)’ın Siyasetin Yalanı kitabında safsataları çıkış noktaları ve belli niteliklerine göre tasniflemiş ve verdiği pek çok örnekle konunun pekişmesine katkı sağlamıştır (s.101-149).

Örnek:

  • Demokraside önemli olan halkın iradesidir.
  • Önemli olan halkın iradesiyse, halk kendi iradesiyle demokrasiyi kaldırabilir

Halkın iradesi ilkesinin, bizzat bu ilkeyi ortadan kaldırmak için kullanılması hileli bir akıl yürütmedir. (Alpay, 2021, s.153.)

Son söz

Toplumda siyasetin yürütücüsü olan liderlerin körüklediğine tanık olduğumuz uzlaşmaz kutuplaşmaları sadece “kabul etmek” yerine, hâkim yıkıcılık iklimi içinde beliren aşırılıkları ve çılgınlıkları daha iyi kapsayabilmenin yollarını aramak gerekir. Bu noktada psikanalitik araştırmanın sağlayacağı içgörüler paha biçilmezdir: Çağdaş popülizmin akımlarını ve onun proto-faşist, yıkıcı ve psikotik unsurları daha iyi anlamamıza, dolayısıyla daha isabetli yanıtlar geliştirmemize imkân tanır. Bununla birlikte, yazı boyunca değinilen liderlik biçimlerinin ürettiği korku ve güvensizlik imgelerine karşı, önümüzdeki fırtınaları atlatmanın daha hayırlı (bir kere daha hayır) bir yolu vardır: İnsan ruhsallığının selim taraflarına, yaşam dürtüsünün kurucu kapasitesine yaslanmak. Acı çeken bireye hangi “cenahtan” olursa olsun nefret, şiddet ve kanunsuzlukla değil; sevgi, bilgelik, şefkat ve merhametle yaklaşabilen; çalkantılı zamanlarda ilkel kaygı ve düşlemleri sağlıklı biçimde kapsayabilen liderlere duyulan ihtiyaç, bugün her zamankinden daha yakıcıdır.

Bu yazıda, bireysel ve toplumsal yaşam için gerçek bir tehdit oluşturan “sınır tanımayan yıkıcılık” biçimlerine belli ölçülerde değinildi. Burada betimlenen “şer” odaklarının büyüyüp gelişmemesi için, psikanalitik bilgiden nasıl yararlanabileceğimizi derinlemesine düşünmeye devam etmeliyiz. Yaşadığımız çağın sahnesinde olup bitenler ve önümüzdeki dönemin vaat ettiği tehlikeler, biz psikanalistlerin önüne bu sorumluluğu artık daha ağır bir biçimde koymaktadır.

 

Kaynakça

Akhtar, S. (2011). On “Negation”: some reflections following in Freud’s wake. On Freud’s “Negation”. London: Karnac.

Alpay, Y. (2021). Yalanın siyaseti. İstanbul: Destek Yayınları.

Amir, D. (2013). The Chameleon language of perversion. Psychoanalytic Dialogue, 23(4), 393-407.

Aristoteles (1996). Metafizik. (A. Arslan, Çev.) İstanbul: Sosyal Yayınları. (Özgün eser MÖ 350 tarihlidir.)

Bell, D. L. (2016). Ölüm dürtüsü: Çağdaş Kleincı kuramda görüngübilimsel perspektifler. Uluslararası Psikanaliz Yıllığı / TheInternational Journal of Psychoanalysis Turkish Annual, 8, 1-16.

Bennet, B. (2013). Logically fallacious: The ultimate collection of over 300 logical fallacies. Boston: eBooklt.

Bion, W. R. (1957). Differentiation of the psychotic from the non-psychotic personalities. International Journal of Psychoanalysis, 38, 266-275.

Bion, W. R. (1962). Learning from experience. Londra: Karnac.

Bleger, L. (2018). Jose Bleger’in psikanaliz hakkında düşüncesi. Uluslararası Psikanaliz Yıllığı / The International Journal of Psychoanalysis Turkish Annual, 10, 167-198.

Bulut, Ö. (2021). Felsefe, hakikat ve sonrası. (B. Özçelik, Haz.). Hakikat sonrası siyaset, felsefe, medya, uluslararası ilişkiler içinde. Ankara: Nika Yayınevi.

Canestri, J. (2011). On “Negation”: some reflections following in Freud’s wake. On Freud’s “Negation”. London: Karnac, 2011.

D’Ancona, M. (2017). Post-truth: The new war on truth and how to fight back. London: Ebury Press.

Diamond, M. J. (2023). Perverted containment: Trumpism, cult creation, and the rise of destructive American populism. Psychoanalytic Inquiry, 43(2), 96-109.

Dindar C. (2014). Bastırma ve psikanalizin diyalektiği. (O. Kasap, Çev.). Bastırma ve bastırılanın geri dönüşü içinde. İstanbul: Telos Yayınevi.

Frankfurt, HG. (2005). On bullshit. Princeton, NJ: Princeton University Press.

Freud, S. (1921). Group psychology and the analysis of the ego. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIIX, 65-144. Londra: Hogarth Press.

Freud, S. (1924). The loss of reality in neurosis and psychosis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIX, 181-187. Londra: Hogarth Press.

Freud, S. (1925). Negation. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIX, 235-239. Londra: Hogarth Press.

Freud, S. (2014). Hayırlama. (O. Kasap, Çev.) Bastırma ve bastırılanın geri dönüşü içinde, s.43-50. İstanbul: Telos Yayınevi. (Özgün eser 1925 tarihlidir.)

Freud, S. (1927). Fetishism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XXI, 151-157. Londra: Hogarth Press.

Freud, S. (1937). Constructions in analysis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XXIII, 255-270. Londra: Hogarth Press.

Green, A. (1998). The primordial mind and the work of the negative. International Journal of Psychoanalysis, 79, 649–665.

Green, A. (1999). The fabric of affect in the psychoanalytic discourse. London & New York: Routledge.

Green, A. (2002). Dead mother, mourning, and psychosis. Life narcissism, death narcissism,
London & New York: Free Association Books.

Keyes, R. (2019). Hakikat sonrası çağ. Günümüz dünyasında yalancılık ve aldatma. (D. Özçetin, Çev.). İzmir: Tudem Yayın Grubu (Özgün eser 2017 tarihlidir.)

Khan, M. (1979). Alienation in perversions. New York, NY: International Universities Press.

Klein, M. (1932). The psychoanalysis of children. New York: Dell.

La Boétie, É. (2023). Gönüllü kulluk üzerine söylev. (M. A. Ağaoğulları, Çev.). İstanbul: İmge Yayınları. (Özgün eser 1570 tarihlidir.)

Le Bon, G. (2009). Kitleler Psikolojisi. (H. İlhan, Çev.) İstanbul: Alter Yayıncılık. (Özgün eser 1895 tarihlidir.)

Loewenstein, E. A. (2018). The agitator and his propaganda machine: Donald Trump and the road to American fascism. Fort Da, 24, 40–55.

Oxford Dictionaries, (2016). Word of the Year 2016 is …. 08.04.2017 tarihinde English Oxford Living Dictionaries: https://en.oxforddictionaries.com/word-of-the-year/word-of-the-year-2016 adresinden alındı.

Özyıldırım, İ. & Gürsel, B. (2025). Anti-authoritarian tendencies in psychoanalysis in the context of problematization of hypnotic positionings. Free Associations, 26, 65-79.

McIntyre, L. (2022). Hakikat sonrası. İstanbul: Telekt.

Racamier, P. (2015). Narsisist sapkınlık üzerine. Uluslararası Psikanaliz Yıllığı / TheInternational Journal of Psychoanalysis Turkish Annual, 7, 81-97.

Rosenfeld, H. (1971). A clinical approach to the psychoanalytic theory of the life and death instincts: An investigation into the aggressive aspects of narcissism. International Journal of Psychoanalysis, 52, 169-178.

Stein, R. (2005), Why perversion?: ‘False love’ and the perverse pact1, International Journal of Psychoanalysis, 86, 3, 775-799.

Timuçin A, (2004) Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Bulut Yayınları.

Yılmaz, Y. (2024a). Kötülük: Aklımızın almadığı!. Suret Psikokültürel Analiz, 15, 47-79. İstanbul: İthaki Yayınları.

Yılmaz, Y. (2024b). Oidipus’un değil Pentheus’un Dünyası: Sapkının dili ve sapkın pakt. Psikanalizin dili e-dergisi, https://psikanalizindili.wordpress.com/2024/12/17/oidipusun-degil-pentheusun-dunyasi-sapkinin-dili-ve-sapkin-pakt-1/

Welldon, E. (2014). The true nature of perversions. Australasian Journal of Psychotherapy, 32, 1, 8-39.

Zarzelos, J.A. (2017). Communication journalism and fact-checking. Uno Magazine, 27, 11-13.

Zienert-Eilts, K. J. (2020). Destructive populism as a “perverted containing”: A psychoanalytical look at the attraction of Donald Trump. International Journal of Psychoanalysis, 101, 971-991.

 

Yücel Yılmaz, Psikanalist, Psikiyatrist. Psike İstanbul ve Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) üyesi. Tıp eğitimini Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ve psikiyatri ihtisasını Erenköy Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nde tamamladı. İstanbul’da özel muayenehanesinde serbest çalışmaktadır.

 

[1] Metin boyunca tüm Freud alıntıları standart basım (SE) üzerinden bu yazının yazarı tarafından çevrilmiştir.

[2] Mefistofeles’in “her şeyi değilleyen ruh” olarak tanımlanır. Goethe‘nin “Faust” adlı oyunu ile özdeşleşmiştir. Rönesans dönemi Avrupa yazınında Hristiyan mitolojisinin lider-şeytanlarından biri olarak bilinir.

[3] Tahammül, Arapça hml kökünden gelen hammal: yük taşıyıcısı kelimesiyle ortak köke sahiptir ve yük yüklenme, taşıma, dayanma anlamları vardır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.