Öteki Dil: “Ana Dil” in Kaybına Dair Psikanalitik Düşünceler

Nayla de Coster
İstanbul’daki çalışmalarım sırasında mültecilerin büyük kısmının benimle çalışmayı tercih ettiğini fark ettim, çünkü o dönemde Arapça konuşan tek kişi bendim. Bana sık sık sesimin onlara analarını, anavatanlarını hatırlattığını söylerlerdi. Bir bakıma, bir “çevirmen” olmuş ve yitirilen nesneyle — anavatanla (Arapçada umma kelimesi, “anne” anlamına gelen umm kökünden türemiştir) — bağ kuran bir halka haline gelmiştim. Bu durum, sürgünde ana dilin yitirilmesinin travması ve analitik bağlamımızda sesin önemi ve metapsikolojisi üzerine yeniden düşünmeme yol açtı, çünkü ses ve söz, mesleğimizin temel araçlarıdır.
…
Doğduktan üç gün sonra, ipekten beşiğimde yatıp çevremdeki yeni âlemi hayret ve dehşet içinde seyrederken annem sütanneme sordu: “Evladım nasıl?” Süt annem yanıtladı: “Gayet iyi madam, üç kez emzirdim onu; daha önce bu kadar küçük ve bu kadar mutlu bir bebek görmemiştim.” İçerledim bu sözlere, şöyle haykırdım: “Doğru değil anne; döşeğim sert, emdiğim sütün tadı ekşi, memelerin kokusu pis geliyor burnuma, perişan haldeyim.” Ne var ki ne annem ne de süt annem anladı söylediklerimi, çünkü konuştuğum dil geldiğim âleme aitti. (Cibran, 2021, s.30.)
İster ekonomik nedenlerle gerçekleşsin ister savaş ve zulüm nedeniyle zorunlu kılınsın, göçün önemli bir yönü, göç edenlerin aşina oldukları, bütünleştikleri kültürel alandan koparak yeni bir kültürel ortama geçmeleri ve bu süreçte korku, kayıp ve yas duyguları yaşamalarıdır. Göç sıklıkla ani ve şiddetli bir yerinden edilme deneyimini de beraberinde getirir.
2018 yılında Lübnan’a dönmeden önce Türkiye’de yaşamış ve çalışmış Lübnanlı bir psikanalisttim. Ailemle birlikte hem savaşın hem de yurdundan sürülmenin şiddetini yaşadık. Kendi sürgünümün travmasının yanında Nakba kurbanı olan annemin defalarca anlattığı kaybın, aşağılanmanın ve sürgün edilmenin kuşaklararası travmasıyla yüz yüze geldim. Özellikle şu andaki savaş, Lübnan’ın ekonomik çöküşü ve Beyrut limanındaki patlamanın ardından bazı çözümlenmemiş, temsil edilmeyen yönleriyle travma yeniden açığa çıkmışken bu makaleyi yazmak hiç de kolay olmadı.
Yıllar önce İstanbul’da, Irak, Suriye, Etiyopya, Somali, Darfur ve diğer Orta Doğu ülkelerinden gelen göçmenleri kabul eden bir sivil toplum kuruluşunda çalıştım. Bu insanların çoğu, politik görüşleri ya da cinsel yönelimleri nedeniyle uğradıkları savaş ya da zulümden kaçıyordu. İstanbul’daki çalışmalarım sırasında mültecilerin büyük kısmının benimle çalışmayı tercih ettiğini fark ettim, çünkü o dönemde Arapça konuşan tek kişi bendim. Bana sık sık sesimin onlara analarını, anavatanlarını hatırlattığını söylerlerdi. Bir bakıma, bir “çevirmen” olmuş ve yitirilen nesneyle — anavatanla (Arapçada umma kelimesi, “anne” anlamına gelen umm kökünden türemiştir) — bağ kuran bir halka haline gelmiştim. Bu incinebilir insanlar, ortak bir kültürel ritüelin ifadesi olarak, bana sık sık Lübnan’da yapılanlara benzeyen bal kekleri getirirlerdi. Bunlar beni, sürgün nedeniyle ana dilin yitirilmesinin yarattığı travma, ayrıca sesin psikanalitik bağlamdaki önemi ve metapsikolojisi üzerine derinlemesine düşünmeye yöneltti. Çünkü ses ve sözcükler, mesleğimizin temel araçlarıdır. Psikanaliz yalnızca bir “konuşarak iyileşme” yöntemi değil, aynı zamanda iki kişi tarafından birlikte icra edilen melodik bir anlatı, bir müzik sonatıdır.
Sunumumda, annenin sesinin bebek ruhsallığı üzerindeki etkilerini ve sürgünde ana dilin kaybının yarattığı sonuçları ayrıntılı biçimde ele alacağım. Sürgün, insan varoluşunun ayrılmaz bir parçasıdır; kökleri uygarlığın kurucu mitlerine uzanır. Âdem ile Havva cennetten sürülmüştür. Öidipus, Kahin’in kehanetinden kurtulmak için bebekken sürgüne gönderilmiş ve yetişkinken ensest ve baba katli nedeniyle bir kez daha sürgün edilmiştir.
İki tip göçmen vardır: Şiddet nedeniyle yurdundan ayrılmak zorunda kalanlar ve ekonomik nedenlerle göç edenler. Savaş nedeniyle göç edenler bir tercih yapmamıştır, zorla dışarı atılmışlardır. Bu ihraç, göçmenleri kendi benliklerinin dışına savurur, kişi kendine de yabancı hale gelir. Bu yazıda sözünü ettiğim göçmen tipi budur. Göçmenler ya da mülteciler ülkelerinden ayrıldıklarında, beraberlerinde bir gelenekler dünyasını, bütünleştikleri bir kültürel alanı arkalarında bırakır ve gelecekteki yaşamlarına ise hazırlıksız yakalanırlar. Yeni bir gerçekliğe uyum sağlamak son derece zordur, çünkü bu göç daha iyi bir yaşam umuduyla yapılan ekonomik göçlerin aksine, hiçbir çekicilik taşımaz. Böyle bir durumda anavatanın ve ana dilin yasını tutmak neredeyse imkânsız hale gelir. Gerçekten de burada bir “göç psikopatolojisinden” söz edebiliriz. Psikanalitik kurama göre her kayıp, daha eski ve daha ilkel kayıpları — ilk sevgi nesnesinin yitimi gibi — yeniden harekete geçirir. Göçmen, kimliğini, işini, statüsünü yitirmiş, yaşamını sürdürmek ve yiyecek bulmak için başkalarına bağımlı hale gelmiş biri olarak kendini oldukça gerilemiş, narsisistik olarak yaralanmış bir konumda bulur. Bu durum, bilinçdışında, beslenme ve korunma için annesine ya da birincil bakım verene bağımlı olduğu çocukluk travmalarını yeniden harekete geçirir.
Yerinden edilme çoğu zaman kendiliğin travmatik bir şekilde bölünmesine yol açar ve sıklıkla aile yapılarının da parçalanmasına neden olur. Örneğin, depresif bir anne ve kastre edilmiş bir baba figürü. Bu koşullarda çocuk, çoğu kez “çevirmen” ya da “kapsayan-ebeveyn” rolünü üstlenir ve böylece kuşaklar arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Göçmenler sıklıkla, kendilerini bir boşlukta — arada — sıkışmış gibi hissettiklerini dile getirirler. Bu “aradalık” düşüncenin donduğu, anlamın durağanlaştığı ve oyunun mümkün olmadığı, yaratıcı olmayan bir geçiş alanıdır.
İstanbul’daki merkezde birçok hasta derin bir depresyon ya da psikoza doğru sürüklenmişti, özellikle işkenceye ve tecavüze maruz kalanlar ağır biçimde etkilenmişti. Savaş travmasını zihinsel olarak temsil etmek ve simgeselleştirmek son derece güçtür. Göçmenler çoğu zaman ruhsal aygıtın anlamlandıramadığı bu deneyimi beden aracılığıyla anlamlandırmaya çalışır, böylece daha önceki simgeleme yetilerini bedensel simgelemelerle ikame ederler. Ayrıca birçok göçmen, geride kalanları bırakmanın ve hayatta kalmanın yarattığı yoğun suçluluk duygusunu yaşar.
Anavatanın yitirilmesi, içsel bir nesnenin kaybına benzer; son derece travmatiktir ve Bion’un “adsız dehşet”ine, Winnicott’un “çöküş korku”suna benzer erken dönem kaygıları yeniden harekete geçirebilir. Hem fiziksel hem de ruhsal kapsayıcılarını yitiren birçok kişi, yok olma ve dağılma korkusuyla yüz yüze kalır. Yabancı bir dünyada kimliğin çözülmesi ve sınırların yitimi göçün en temel tehlikelerindendir. Albert Camus’nün Yabancı adlı romanında da göçmen, insan-dışı bir varlık olarak, yalıtılmış ve yabancılaşmanın acısını çeken birisi olarak tasvir edilir.
Dış nesneler, içsel nesnelerin yansımalarıdır. Yabancı bir kültürle ve “Öteki”yle karşılaşmak, aslında içsel bir “Öteki”yle karşılaşmaktır. Yeni bir kültürle karşı karşıya gelinmesi aynı zamanda, her kültürün üzerine kurulduğu ilkel ve kökensel fantezilerle de karşılaşmak anlamına gelir. Göçmenler “Öteki”yle yani bir yabancıyla karşılaştıklarında, yeni bir gruba uyum sağlamak amacıyla kültürel kimliklerini inkâr etme ya da terk etme gibi savunma mekanizmalarına başvurabilirler; bu da zamanla “sahte kendilik” gelişimine yol açabilir. Ruhsal çalışma, bir kültürel gruba aidiyet duygusuna dayanır. Freud buna “Kulturarbeit”, yani kültürel çalışma adını vermiştir. José Bleger, kültürü psişeyi kapsayan ve onu destekleyen bir yapı -bir tür kapsayıcı çerçeve- olarak görür. Kültürün yitirilmesi riski, aynı zamanda ana dili de tehdit eder, çünkü ana dil koruyucu ve kapsayıcı bir işleve sahiptir. Kültürel kimlik, Didier Anzieu’nun kavramıyla “Deri-ben” ya da Bion’un “kapsayan” ve Esther Bick’in “ruhsal-deri” kavramlarında cisimleşmiş olarak düşünülebilir. Bu deri-bendeki en ufak bir çizik ya da kesik, parçalanma kaygısını ve dağılma hissini tetikleyebilir (Meltzer, 1988). Kültürün yitimi, bu kapsayıcı ve koruyucu işlevleri taşıyan ana dilin de tehlikeye girmesi anlamına gelir.
Bu makalede, asıl dili ya da ana dili yitirmenin anlamı üzerine ve sürgünde edinilen yeni bir dille — sürgünün dili—bütünleşmenin ortaya çıkardığı meseleler üzerine daha fazla düşünmek istedim. Bu sorgulama beni çok dilli analitik çalışmanın doğası üzerine de derin derin düşündürdü. Uzun zamandır, kendi ana dilimde olmayan bir dilde ve aynı şekilde analizlerinde kendi ana dillerini konuşmayan analizanlarla çalışmalar yürütüyorum.
Ana Dil
Ana dil, ilk dil olarak, bebeğin iç dünyasının ve erken nesne ilişkilerinin nasıl açılıp gelişeceğini belirlemede temel bir rol oynar. Bebek, annenin sütüyle birlikte anne tarafından üretilen sesleri de emer ve bunları içselleştirir. Ana dil yapılandırıcı ve kapsayıcı bir işleve sahiptir, ancak aynı zamanda birincil fantezilerle de iç içe geçerek kaygı, kafa karışıklığı veya heyecan uyandırabilecek duyumların da kaynağını oluşturur.
Ana dil, ses ve sözdür. Didier Anzieu’nun (1976) “ses zarfı” (sound envelope) olarak adlandırdığı şeydir ses. Sürgün, çoğu zaman, deri-beni biçimlendiren birden fazla zarfın — mekânsal, işitsel ve kokuya ilişkin — yitirilmesine yol açar. Bu zarflar, bireyin psişik işleyişine katkıda bulunan duyusal deneyimleri oluşturur. Didier Anzieu, annenin sesi ve şarkılarıyla yarattığı melodik ya da işitsel banyodan, yani bir ses zarfından söz eder; bu aynı zamanda bebeğin bir kendilik imgesi kurmasına olanak sağlayan tınılayan ilk ayna işlevi de görür. Anzieu’ye göre ses zarfı, en arkaik olanıdır ve kendiliği örgütleyen ilk zarftır — hatta görsel zarftan bile önce gelir. Anzieu şöyle yazar:
Psikanalist Suzanne Maiello (1995), çocuğun doğum öncesi dönemdeki işitsel deneyimlerine ve özellikle annenin sesinin ön ruhsal gelişim açısından taşıdığı öneme dikkat çeker. Bedensel ritimlerin aksine, annenin sesi kişisel ve bireyseldir; aynı zamanda süreklilik göstermez, kesintilidir. Maiello’ya göre işitsel olan her şey zaman içinde açılarak gelişir ve ritmik ögeleri içerir. Şöyle der:
“Anne ile çocuk arasında paylaşılan sesler ve ritimler, benim sözcüklerden önceki diyaloglar adını verdiğim şeyi arayışımızda bize yol gösterir.” — S. Maiello, Psyche and Art için Paris’te 2024 yılında verdiği bir konferanstan.
Anne, sesinin yüksekliği, tonu, vurgularındaki değişimler kadar konuşma hızındaki ve ritmindeki farklılıklar aracılığıyla da kişiliğinin çeşitli yönlerini, karnındaki çocuğa iletir. Sesi, ruh halindeki dalgalanmaları, psişik durumunu ve zihinsel etkinliğinin özelliklerini yansıtır. Bu ses yalnızca melodik bir “ses zarfı” olmaktan çok daha fazlasıdır; doğum öncesi çocuk için, doğal olarak taşıdığı ön anlamsal ya da “ön-anlatısal ”(protonarrative) (Stern, 1995) bir anlam barındırır — son derece karmaşık, çok katmanlı bir anlam. Olası doğum öncesi deneyim alanının incelenmesi, annenin sesinin — sessizlikle dönüşümlü biçimde duyulan bu sesin — çocuğa hem varlık hem de yokluk deneyiminin ilk biçimlerini vereceğini düşündürmektedir. Bu deneyim, bir yandan ilkel savunma tepkilerinin ortaya çıkmasına yol açabilirken, öte yandan da doğum öncesi bir proto-nesnenin, yani ses nitelikleri taşıyan ve geçici olarak “ses-nesne” olarak adlandırılan bir yapılanmanın temelini oluşturabilir. Bu nesnenin, meme imgesinin zihinde ilk biçimlenişi ile bağlantılı olabileceği ve doğum sonrası dönemde gelişecek içsel anne nesnesinin öncülü olarak düşünülebileceği öne sürülmektedir. Güvenilir bir anneye ait ses-nesnenin varlığı zorunludur, diye ekler S. Maiello (1995).
Suzanne Maiello, annenin sesiyle kurulan karşılaşmanın fetüse ilk nesne ilişkisini kazandırdığına — nesnenin burada “ses” olarak deneyimlendiğine — inanır. Maiello bunu, doğumdan sonra çocuğun belleğinde korunmuş ritmik ve işitsel niteliklere ait doğum öncesi anılardan oluşan bir “ses-nesne” olarak tanımlar (Maiello, 1995). Annenin sesinin bu dönüşümlü varlığı ve yokluğu hem bir esenlik, iyilik duygusu hem de ilk eksiklik ya da boşluk hissini yaratır; Bion’un (1962) düşüncenin doğumuna kaynaklık ettiğini söylediği alan budur. Maiello (1995) , işte bu alan, dilin doğacağı, ses aracılığıyla yitirilen nesneyi çağırma ve yeniden bulma kapasitesinin filizleneceği alandır, diye ekler.
Yunan mitolojisi, narsisizmin oluşumunda görsel ayna ile işitsel ayna arasındaki karmaşık ilişkiyi betimlemiştir: Narkissos ve su perisi Echo’nun öyküsünde, Narkissos kendi yansımasına bakarken onun içinde boğulur; Echo ise onu kurtarmaya çalışır — ona seslenerek, onunla konuşarak. Anzieu’ye (1976) göre bu mit, işitsel aynanın görsel aynadan üstün olduğunu ve sesin dişil yönünün, sevgi talebiyle olan bağını gösterir. Wagner, Liszt’e yazdığı bir mektupta şöyle der: “Müzik bir kadındır.”
Anne sesi, annenin gözden ırak olduğu anlarda bile bebekle arasındaki bağı sürdürmede belirleyici bir rol oynar. Anzieu (1976), görsel zarftan önce gelen işitsel zarfın çift taraflı olduğunu söyler: biri içe, diğeri dışa dönüktür. Bunun nedeni, bu zarfın hem bebekten hem de çevresinden gelen seslerin bileşiminden oluşmasıdır; bu sesler, anneyle çocuk arasında paylaşılan bir alan yaratarak karşılıklı alışverişi ve olası bir kaynaşma deneyimini kolaylaştırır. İki kişiye ait ortak bir ten —iki kişiyi içine alan tek deri — fantezisini ve aynı şekilde ortak bir ses fantezisini biliriz: bebek, kendi sesiyle birlikte annenin sesini de içe alır, içselleştirir.
Konuşma ve öğrenme güçlüğü olan çocukların tedavisinde, onları bir tür “ses banyosuna” daldıran “semiyofoni” (sesin söz öncesi duygusal tınılamaları ile çalışılan bir yöntem -ç.n) gibi çeşitli terapötik yöntemler kullanılmaktadır. Bebekler ebeveynleriyle tamamen işitsel bir iletişim sistemi aracılığıyla bağ kurarlar. Henüz rahim içindeyken bile ağız-yutak bölgesi embriyonun ruhsallığıyla bağlantılıdır ve duygusal ifadenin ifade edilmesinde belirleyici bir rol oynar. Bu anlamda içinde belirsiz, rahatsız edici seslerin (örneğin, gürültüler, boğazdan gelen hırıltılar, öksürükler) yankılandığı bir alan olan annenin bedeni, bir nevi “akustik mağara”ya dönüşür. Bu sesler, kaynağını ne algılayabilen ne de anlamlandırabilen bebek için kafa karıştırıcıdır.
“Somut müzik”in (musique concrète) Pierre Boulez’le birlikte öncüsü ve bir filozof olan Pierre Schaeffer, sesin kaynağının görünmediği bir işitsel deneyimi tanımlayan “akuzmatik” kavramı üzerine deneyler yapmıştır. İlk ses ya da ilk insan sesi, Julia Kristeva’nın “chora” adını verdiği ilk “akustik imge” haline gelir. Bu kültür-öncesi ve simgesel-öncesi bir matrikstir. Anne ile çocuk arasındaki bu erken dönemde sesler birbirine karışır, yankılanır; böylece bir tür “akustik ayna” oluşur. Guy Rosolato bunu “ses matriksi” olarak adlandırır (1974). Rosolato’ya göre annenin sesi, bebeği kuşatan ve ona var olabileceği bir alan açan bir ortam yaratır —her yerde ve hiçbir yerde olan, tümüyle kapsayıcı bir uzam. Bu, Meltzer’in (1988) “ağız tiyatrosu” kavramını anımsatır: dudakların, dişlerin ve dilin oyunuyla, bedensel duyum ve duygulanımın bütünleştiği bu sahnede, erken simgesel düşünce başlar; harflerin ya da karakterlerin ilk temsilleri burada doğar.
Ek olarak, ağzın üçgen biçimli yapısı ve üç boyutlu uzamı, psişik alanın ve düş alanının başlangıcını oluşturabilir. Rosolato (1969), bir “vokal dürtü” den söz eder ve şöyle yazar: “Ses, Freudcu dürtüyle aynı terimlerle tanımlanabilir: bedensel bir köken, organik bir uyarılma, gerilimi azaltmaya yönelik hazla ilişkili bir hedef ve iletişimi sağlamak üzere bir alıcıya yönelen bir nesne.” 1963 yılında Lacan da ses ile bakışı, dürtü nesneleri olarak tanımlamıştır.
Annenin Sesinde Kaynaşma Düşlemi
Annenin sesi tarafından tanımlanan bir uzamın içinde var olma düşlemi, anne ile çocuk arasında cennetimsi bir kaynaşma düşlemi biçimini alabilir. Bu ilk ses, o hâlde, “kayıp kıta”, yani ilksel kaynaşma arzusu ve okyanusumsu duyumsamanın alanıdır. Bebek için annenin sesi, duyusal hazla kurulan ilk temas olur ve böylece sonradan yeniden bulunması gereken “kayıp nesne”ye dönüşür. Ulysses’in nostosunda (eve dönüş yolculuğunda), Sirenlerle karşılaşması, bu mitik anne sesine yeniden rastlayışa işaret eder. Sirenlerin ölümcül çekiciliği, annenin bedenindeki cennete geri dönüş arzusunu çağrıştırır. Bu, annesel matris içinde yutulmanın, bu ilkel düşlemin geri dönüşü müdür? Ulysses, Sirenlerin sesine karşı kendini korumak için tayfasının kulaklarını balmumuyla tıkar ve kendisini geminin direğine bağlar.
Annenin sesi, böylece işitsel hazzın ilk modeli, müziğin kökeni ve ses ortamının matrisini sağlayan bir atmosfer olarak hizmet eder. Bu anlamda, annenin sesinin müziğin ilk biçimi olduğunu söyleyebiliriz; bebekteki uyarımlarla uyumlanarak annenin içsel psişik dünyasının algılanmasına olanak tanır. Bu uyum, bebeğin işitsel uyaranların haz verici hale geldiği bir psişik alanı içselleştirilmesini mümkün kılar (Lechevalier ve Lechevalier, 1998).
Ana Dilde Kayıp
Dil ve konuşma; dilbilgisini, yapıyı, kuralları, yasayı ve yasakları düzenleyen baba işlevini de beraberinde getirir, böylelikle anne ile bebek arasında babasal bir ayırıcı rolünü taşır. Çocuğun konuşmayı öğrenebilmesi için anneyle kurduğu kaynaşmadan ayrılması gerekir; anne ise bu ayrılığa, babayı düşüncelerinde taşıdığı sürece dayanabilir. Joyce McDougall (1995), anne tarafından aktarılan sözel iletişimin, aynı zamanda çocuğu Ulysses mitinde olduğu gibi “yutan siren-anne”den koruyan üçüncü bir kişiyi simgelediğini belirtir. McDougall şöyle yazar: “Annenin sesi, çocuğun cinsel ve öznel kimliğinin kaybına yol açabilecek kaynaşma düşlemleriyle doludur, oysa çocuğun annesinden (ve sadece babasından değil) öğrendiği kelimeler ayrıştırıcıdır ve çocuğun özerkliğini teşvik eder.”
Bir kişi dil edinebilmek için bir tür vokal kastrasyonu kabul etmek zorundadır; psikotikler ise bunu yapamazlar. Anzieu’ya göre şizofreni hastalarının annelerinin sesleri çoğu zaman metalik, tekdüze, kısık ve ritimsizdir – Hoffmann’ın Kum Adam öyküsündeki mekanik bebek Olympia’nın sesi gibi, kişisel olmayan, mekanik, tekinsiz bir ses. Madlen Dolar (2006), A Voice and Nothing More adlı çalışmasında bu sesi “ikincil etkilere sahip ses” olarak tanımlar. Dolar’a göre ses olgusu, göründüğünden çok daha tekinsiz ve kaypak bir şeydir; beden ile dili, biyoloji ile kültürü, iç ile dışı, özne ile ötekini ve salt ses ile anlamı birbirine eklemleyen bir eşiktedir.
Göç ve Ana Dilde Kayıp Konusuna Geri Dönersek
Yabancı bir dilin konuşulduğu bir ülkede yaşarken, ana dil daha yoğun bir libidinal yatırımla yüklü hale gelebilir. Daha önce belirttiğim gibi, ana dilin yapılandırıcı ve kapsayıcı bir işlevi vardır; ancak aynı zamanda ensestiyöz olanlar da dahil olmak üzere birincil düşlemlerle iç içe geçerek — anneye libidinal bağa işaret eder. Ana dilin kaybedilmesi ve sürgündeki dile yatırım yapılması, anneyle kurulu bu libidinal bağı koparmaya yönelik bilinçdışı bir korku ya da arzu içerebilir.
Göçmenler için, yerleşilen ülkenin dilini edinmek çoğu zaman duygulanımdan yoksun, ya da saldırgan ve şiddetle yüklü bir dili edinmek anlamına gelir, çünkü diller kuşaklararası travmaları taşırlar. Türkiye’de çalıştığım bazı mülteci hastalarımın Türkçe öğrenmekte zorlandıklarını ve uyum sağlamayı güç bulduklarını gözlemlemiştim — özellikle de daha önce Osmanlı egemenliği altında kalmış ülkelerden gelenlerin. Ancak, başka bir dilin kullanımı, kimlikle ilgili soruları gündeme getirir; Kristeva’nın (1988) sözünü ettiği “içimizdeki yabancı” gibi. Çocukluk yasaklarının kurulduğu ana dil dışındaki bir dile girildiğinde, yaratıcılık potansiyeli gelişme gösterebilir. (Pirlot, 2018). Edebiyatta, yaratıcılığa ancak kendi ana dillerinden uzaklaşarak ulaşabilen birçok örnek vardır. Yeni bir dilin benimsenmesi, travmatik ilksel olana karşı bir tür üstesinden gelme işlevi görür. Örneğin: Nabokov, Samuel Beckett, Ionesco ve diğerleri.
Julia Kristeva (1988) şöyle yazar: “Kişinin kendi ana dilinde konuşmaması, seslerin bedenin geceleyin taşıdığı hafızadan, çocukluğun acı-tatlı uykusundan ayrılmış olarak yaşaması gibidir; bu durum bizi, içimizde eski bir zamandan kalma, yavaşça solan ama asla bütünüyle terk etmeyen gizli bir yazıt ya da şifre taşımaya zorlar.” (s. 39-40) Her kültürün kendine özgü ninnileri ve ezgileri olduğunu biliriz. Lacan, dili bir rezervuar (hazine) olarak tanımlar ve “dilin hazinesi” olarak adlandırır.
Klinik Vinyet: Hasta W.
Hasta W., Lübnanlı bir erkek, 7 Ekim’in hemen ardından Beyrut’ta benimle görüşmeye geldi. W., Orta Doğu’nun kadim bir müzik aleti olan ud çalan bir müzisyendir. Bana şöyle dedi: “7 Ekim’den sonra başlayan savaşın ardından artık çalamıyorum. Parmaklarım felç oldu. Bombalar her şeyi yok etti.” W., Lübnan iç savaşını yaşamış; bu dönemde yaralanmış ve ağır şekilde travmatize olmuştur.
W.’nin erken çocukluğuna dair hiçbir anısı yoktu. Lübnan iç savaşı sırasında annesini kaybettiğini hatırlıyordu, ancak annesinin ölümü adeta bir gizemle örtülmüş gibiydi – ailesinde kimse bu konudan söz etmiyordu.
Seanslarda sık sık sessizleşir; kendi sesiyle temas kurmakta zorlanıyormuş gibi görünürdü, bunu kendisi de böyle tarif ederdi. W., çoğu zaman her şeyden kopuk hissettiğini anlatır ve kendisini ancak şiddetli anksiyete atakları ve kıpırdayamaz hale getiren depresif duygu dalgalanmaları üzerinden ifade edebildiğini söylerdi. Udunun onun tek kurtarıcısı olduğunu dile getirirdi.
Bir seans sırasında W. udunu şöyle tarif etti: “Kendine özgü, ilksel bir sesi vardır; sürekli akort ve temas ister. Kılıfı bir kadının bedenine benzer.” Bana bir fotoğraf gösterdiğinde, ud bana Beyrut Ulusal Müzesi’nde görmüş olduğum kadim bir bereket tanrıçası heykelciğini çağrıştırdı. Ses ile tınlayan anne bedeni biçiminde bir kılıf.
Yakın zamanda, İsrail’in Lübnan’a yönelik savaşının sürdüğü özellikle zor bir seansta:
W. sessizce oturuyor, kendisine ve bana tümüyle kapanmış durumda. Dışarıda insansız hava araçları vızıldıyor. Arka planda bombaların sesini duyabiliyoruz. İkimiz de korkudan felç olmuş, donup kalmışız. Aniden sokaktan gelen bir şarkı sessizliği yarıyor. Melankolik, dokunaklı bir sesi ve ud tınısını hemen tanıyorum: Fayrouz. Birden sarsılıyorum; iç savaş sırasında bir sığınakta olduğum yıllara geri taşınıyorum; Fayrouz’un şarkıları bizi bombaların dehşet verici seslerinden korurdu. Fayrouz’un sesi çoğu zaman sürgünün, özlemin sesi olarak tasvir edilmiştir. “Okyanusumsu” bir sestir… Isınmak ve hayatta kalmak için onun şarkılarını nasıl söylediğimizi hatırlıyorum. Birdenbire hastam şarkı söylemeye başlıyor ve gözyaşlarına boğuluyor. “O… bu o… Bu şarkıyı hatırladım, bu sesi… Çok küçüktüm… Annem bu şarkıyı söylerdi. Bu şarkıyı tamamen unutmuştum” diyor. W., annesel sesi yeniden bulmayı başardı ve bununla birlikte uzun bir anımsama ve derinlemesine çalışma süreci başladı; bu süreç ona nihayet hem udu hem de ölmüş anneyle yeniden birleşme olanağı verecektir.
Suzanne Maiello (2024), Afrika halklarından birine ait bir gelenekten söz eder: Bir kadın hamile olduğunu öğrendiğinde, köyden ayrılır ve savanı geçerek belirli bir ağaca ulaşıncaya kadar yürür. Ağacın dibine oturur ve bir melodi duyuncaya kadar bekler. Ardından bu melodiyi söyleyerek köye döner. Bu melodi, çocuğuna tüm yaşamı boyunca eşlik edecektir. Bebek henüz bir isme sahip olmadan önce, kendi müzikal temasına sahiptir. Anne, bebeğin doğumunu beklerken aylar boyunca bu melodiyi söyleyecek ve doğumda ona yardımcı olacak kadınlara da öğretecektir. Bebek, annesel bedenin içsel uğultusundan doğum sonrası dünyaya geçerken, kendi melodisinin oluşturduğu zarf içinde karşılanır; bu melodi, ölümüne dek yaşamının her geçiş ritüelinde köy topluluğu tarafından söylenecektir. – S. Maiello, Psyche and Art için Paris’te 2024 yılında verdiği bir konferanstan.
Bion, alfa öğelerinin yalnızca kavramsal bir nitelik taşımadığını, aynı zamanda “görsel imgeler, işitsel ve kokuya ilişkin biçimleri” de içerdiğini vurgular (1962, s.58).
Son olarak, çok dilli analizden kısaca söz edersek:
Bir dilin ya da başka bir dilin kullanımı, kaçınılmaz olarak kimlik sorununu gündeme getirir. Kristeva’nın (1988) yazdığı gibi, içimizdeki yabancı… Dil kullanımı ve bunun terapötik sonuçlarını düşünürken, Lübnan’da çok dilli analizi ele alan, Revue française de psychanalyse’de (2017) yayımlanan Carine Naja’nın makalesini anımsıyorum. Hasta, seans içinde neden bir dilden diğerine “göç etmek” zorunda kalır? Bu dil kaymasını hangi bilinçdışı güçler ve savunmalar yönlendirir? (Bkz. Jacqueline Amati Mahler’in çalışmaları.) Bu tartışma aynı zamanda, analizin anadil dışındaki bir dilde yürütülmesi olanağına dair soruları da gündeme getirir. Çeşitli psişik hareketleri, özdeşleşme süreçlerini (dilin, ebeveyn imagolarıyla özdeşleşmek ya da onlardan ayrışmak amacıyla kullanılması; Greenson, 1950), aktarımı ve karşı aktarımı nasıl kavrayacağız? Hangi dilde rüya görür analizan? Ve analist?
Seans sırasında birden fazla dilin kullanılmasını nasıl yorumlarız? Bu bir tür savunma ya da sansür müdür? Bir sözcüğü unutma olasılığına ne olur? Dil sürçmesine? Burada ne canlandırılmaktadır? Bu durum, bilinçdışına erişimi sekteye mi uğratır? Yoksa içsel çatışmalardan bilinçdışı bir kaçınma yolu mudur? Bize bir hastanın ruhsal işleyişi hakkında ne söyler? Ve son olarak: Benimsenmiş dil, bir gün annesel dil haline gelebilir mi?
Sonuç olarak, savaş göçmenleriyle çalışma konusundaki kısa süreli deneyimimde ve savaş bağlamında analist olarak çalışma konusundaki ne yazık ki uzun süreli deneyimimde, hem içeride hem de dışarıda ortaya çıkan trajedilere (biriken ve paylaşılan travma) yönelik karşıaktarımımı, umutsuzluğumu ve öfkemi daha iyi yönetebilmek için, kendi edindiğim dil olan psikanalitik dilim aracılığıyla kendimi korumam ve kapsamam gerektiğini gördüm. Bu dil, benim deri benimin bir parçası haline gelmiştir. Freud bize Tekinsiz (1919)’de şunu hatırlatır: “Hepimiz yabancı bir dil konuşuruz.” (s. 234)
Çeviri: Ayşe Devrim Başterzi
Kaynakça
Anzieu, D. (1976) The sound envelope of the self. Nouvelle Revue de Psychanalyse, 13, 161-180.
Anzieu, D. (1995). The skin ego. Paris: Dunod.
Bion, W. R. (1962). The psychoanalytic study of thinking. International Journal of Psychoanalysis, 43, 306-310.
Bleger, J. (1979). Psychoanalysis of the psychoanalytic frame. Paris: Dunod.
Cibran, H. (2021). Meczup. (E. Serdan Çev.). İstanbul: İş Yayınları. (Özgün eser 1918 tarihlidir.)
Cupa, D. (2001). Attachment: Current perspectives. Paris: EDK.
Dolar, M. (2006). A voice and nothing more. Google Books: MIT Press.
Freud, S. (1919). The uncanny. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XVII, 217-256. London: Hogarth Press.
Freud, S. (1930). Civilization and its discontents. (J. Riviere, Çev.). London: Hogarth Press.
Gibran, K. (1918). The madman. Beirut: Dar Al-Bouraq.
Greenson, R. R. (1950). The mother tongue and the mother. International Journal of Psychoanalysis, 31, 18-23.
Kristeva, J. (1988). Etrangers à nous-mêmes. Paris: Fayard.
Lechevalier, B. ve Lechevalier, B. (1998). Le corps et le sens. Paris: Delachaux et Niestlé.
Maiello, S (1995). The sound-object: A hypothesis about prenatal auditory experience and memory. Journal of Child Psychotherapy, 21(1), 21-41.
Meltzer, D., & Williams, M. H. (1988). The apprehension of beauty: The role of aesthetic conflict in development, art and violence. Old Ballechin, Strath Tay: Clunie Press for the Roland Harris Trust.
Mcdougall, J. (1995). The artist and the outer world. Contemporary Psychoanalysis, 31, 247-262.
Mcdougall, J. (1995). The many faces of Eros: A psychoanalytic inquiry. New York: W.W. Norton&Company.
Naja, C.K. (2017). Analyse polyglotte au Liban: Usage des langues dans la cure. Revue Française de Psychanalyse, 81, 167-179.
Lacan, J. (2001) Écrits: A selection. London: Routledge. (Özgün eser 1966 tarihlidir.)
Lacan, J. (2004). Le Séminaire, livre X: L’angoisse (J.-A. Miller, Ed.). Paris: Éditions du Seuil. (Özgün seminer 1962–1963 tarihlidir.)
Pirlot, G. (2018). L’influence de l’œuvre de Jacques Lacan sur celle d’André Green. Revue Française de Psychanalyse, 82, 1001-1012.
Roheim, G. (1942). The origin and function of culture. Psychoanalytic Review, 29(2), 131-164.
Rosolato, G. (1974). La voix : entre corps et langage. Revue Française de Psychanalyse, 38(1), 75-94.
Winnicott, D. W. (1971). Playing and reality. Paris: Gallimard.
Nayla de Coster, I am a training and supervising psychoanalyst, and currently president of ALDeP ( Association Libanaise pour le development de la Psychanalyse). I am also a member of Psike Istanbul , and served on the scientific board of the French Association Psyche et Art.I work in private clinic, with adults. My main interests is collective trauma and creativity.
Bir yanıt yazın