“Şiddetin sıcak rahminde döllenmiş…”[1] Birincil Sahne Üzerine Tefekkürat

“Şiddetin sıcak rahminde döllenmiş…”[1] Birincil Sahne Üzerine Tefekkürat

Chris Joannidis

 

Özet

Birincil sahne Oidipal durumun arkaik bir biçimi olarak, ruhsal örgütlenmeyi yapılandırıcı temel bir ilke olarak oradadır. Başlangıçta, bebeğin ruhsal süreçlerinin gelişmemişliği nedeniyle, (duygulanımlar da dâhil olmak üzere) birçok kısmi-nesne deneyimini içeren bileşik bir nesne olarak deneyimlenir. Ruhsallığın işleyişi, zamanın o noktasında, yapışkan bağlanma ve taklidin hâkim olduğu iki boyutlu bir gerçekliğe bağımlıdır. Olgunlaşma, tedricen üç boyutluluğun ortaya çıkışına izin verir ve birincil sahne, daima bir kişinin dışarıda bırakıldığı karmaşık üçgen bir ilişkide bir hipotenüs niteliği kazanır. Takip eden özdeşleşim süreçleri ve bu sayede ortaya çıkan duygulanım ve dürtü türevleri, bunu izlemesi beklenen, Oidipal Karmaşa’nın nihai çözümünü ve kişinin kendi yetişkin cinselliğinin ve genel olarak ilişkilenmesinin öznel formülasyonunu da içeren savunmacı yanıtları şekillendirir.

***

Mysterium tremendum et fascinans (Dehşet ve Hayranlık uyandıran Gizem), yirminci yüzyıl başlarının ünlü teologlarından birinin “ilahi” olanı tarif etmek için kullandığı bir ifadedir. Şaşırtıcı bir biçimde, tam da bu unsurlar, psikanalitik literatürde “birincil sahne” olarak bilinen şeyi tarif etmek için tekrar tekrar kullanılmıştır.

           Gizem / Bilmece    –    Merak / Cazibe / Bilgi Arayışı    –    Dehşet / Şiddet / Ölüm

Britanyalı psikanalist Ignês Sodré bu deneyimin bilinçli şekline atıfta bulunarak şu betimlemeyi önerir: “… korkulu ve çaresiz çocuk-kendilik, aniden, yanmakta olan gözleri ardına kadar açık, tahammül edilmez şekilde heyecan veren ve tahammül edilmez şekilde dehşet uyandıran seks/ölüm sahnesini izleyebilmekle/izlemeye zorlanmakla ilgili o dehşetli gece yanılsaması/hezeyanı ile karşılaşır.” (Sodré, 2019, s. 60). Bir başka yerde şunu ekler: “birincil sahne ruhsal yaşamın en derin hayreti uyandıran ‘zihinsel gerçeği’, yani cinselliğin ve yaratıcılığın gizemlerinin düğüm noktasıdır” (Sodré, 2018, s. 3). Coşkuların bu karışımının edebî bir örneği Amerikalı şair Delmore Schwartz’ın “Rüyalarda başlar sorumluluklar” adlı kısa hikâyesinde bulunabilir. Ebeveyn cinsel ilişkisinin bir metaforu olarak tekrar tekrar sahile çarpan inişli çıkışlı dalgalara ilişkin bir film/ rüya görseli oluşturan Schwartz’ın, buna tanıklık eden çocuk anlatıcısı haykırır: “tıpkı artan merakım gibi, kendime ve mutsuzluğuma uyanıyorum. … büyülenmiş hâlde [bana] kayıtsızlıklarına bakakalıyorum. … Gözyaşları içinde kalıyorum.” Sonrasında, bu anları “tahammül edilmez” bulmuş olan çocuk anlatıcı haykırır: “Yapmayın bunu. Kafanızı değiştirmek için çok geç değil, ikiniz için de. Bundan iyi bir şey çıkmayacak, sadece pişmanlık, nefret, skandal ve de korkunç karakterde iki çocuk” (Schwartz, s. 5-6)

“Birincil sahneler” (çoğul) terimi, Freud tarafından, temel kaygılardan sorumlu filogenetik olarak miras alınmış zihinsel yapılar tanımlanırken kullanılmıştır. Bu sahneler arasında, rahim içi durum, hadım edilme, baştan çıkarılma, ebeveyn cinsel ilişkisi ve Oedipus karmaşası sayılabilir. Zamanla “birincil sahne” (tekil) terimi yalnızca ebeveynlerin cinsel ilişkisini ifade etmek için kullanılmaya başlanmış; yukarıda belirtilen tüm yapıları içeren genel terim ise “birincil düşlemler” olarak anılır olmuştur.

Birincil düşlemler arasında en temel olanı, beraberinde getirdiği kaygılar ve onu takip eden değişimleri ile birlikte birincil sahnedir. Freud’un, bunu kalıtsal bir zihinsel yapı (ki bir dönem bir olaya tanık olmanın zihinsel bir işlenmesi olarak görmüşken sonradan bu inancı geliştirmiştir) ya da Jung’un ileri sürdüğü gibi bir geriye dönük fantezi (yani sonradan atfedilen anlam veya “après coup”) olarak kavramsallaştırmasından bağımsız olarak, birincil sahne her insanın ruhsal örgütlenmesinin vazgeçilmez bir mihenk taşıdır. Zihnin karşılaşacağı, Oidipal Durum’un farklı türleri bu çekirdek matrisin üzerine inşa edilir. Birincil sahne, tüm ilişkilere dair zamansız ve değişmez bir başlangıç noktası olarak var olur.

Hem Freud’un kendisi hem de onun sadık takipçisi Melanie Klein (en azından bu alanda), bir dizi kaygının ve dürtüye dayalı tepkilerin köklerinin bu koşullar düğümünde bulunduğuna ikna olmuştu. Her ikisi de a) dürtü uyarımı, b) merak ve dolayısıyla bilinmeyen ve anlaşılmaz olanla karşı karşıya kalındığında tetiklenen epistemofilik dürtü c) korku ve d) (arkaik bir hadım edilme biçimi olarak) dışlanma hissine tepki olarak hınç, hınç değilse nefretten vb. söz eder. Ayrıca, çocuğun beslediği olgunlaşmamış cinsel kuramların, oral, anal ve genital arzuların ifade ve tam doyum bulduğu (potansiyel olarak tatminle kaynaşmış, yani sado-mazoşist bir doğaya sahip) mükemmel bir şiddet eylemi olduğu inancına yol açtığı sonucuna varırlar. Lou Andreas Salomé’nin öne sürdüğü, çocuğun başlangıçta vajinayı rektumun bir uzantısı ve onun bir ikamesi olarak kavramsallaştırdığı varsayımı ve bu gizemli uyarılmanın ancak “dışkı boşalımı” ile gerileyici bir bağlantı yoluyla anlamlandırılabileceği gerçeği (Laplanche 1976, s. 102) çocuğun bu zihinsel yorumunu sadece daha da belirginleştirir.

Çocuğun çocukluk çağına özgü cinsel kuramları, buna eşlik eden hâkim olgunlaşmamış ruhsal örgütlenmeyle birlikte, oldukça kendine özgü, insan ötesinde bir şeye ait bir ruhsal temsilin oluşturulmasına yardımcı olur (sahici bir temsilden mi yoksa çok daha arkaik bir şeyden -bir tür ön-temsilden- mi söz ettiğimize ilişkin ihtilaf tartışılmaya devam ediyor). Shakespeare bunun için “iki sırtlı canavar” terimini kullanır, Freud more ferarum’dan (canavarların yolu) veya Sfenks’ten söz eder. Klein ise “bileşik nesne” terimini türetir.

Freud, ebeveyn cinsel ilişkisini dehşet verici bir şeyle, pek uygun olmayan parçaların bir karışımıyla, ama aynı zamanda tıpkı Sfenks gibi oldukça gizemli bir şeyle ilişkilendiren ilk kişidir. Şöyle yazar: “…..tipik cinsel kuramlar … doğru ve yanlışın bir karışımıdır ve cinsel yaşama ait meseleleri (Sfenks bilmecesi, yani bebeklerin nereden geldiği sorusu) çözmekte başarısız olurlar” (Freud, 1925, s. 37). Öğrencisi Klein şunu ekler:

…[bebek] hüsrana uğradığında, baba ya da anne, onun yoksun kaldığı arzu edilen nesneden -annenin memesinden, babanın penisinden- keyif almaktadır. Ebeveyne oral, anal ve genital doğadaki karşılıklı bir sürekli tatmin durumu atfetme gerekliliği, küçük bebeğin, yoğun duygularının ve [içine haset işlemiş] açgözlülüğüyle ilgili bir niteliktir…. Bu cinsel kuramlar şu gibi bileşik ebeveyn figürleri için esastır: babanın penisini veya babanın bütününü içeren anne; annenin memesini veya bütün anneyi içeren baba; cinsel ilişkide ayrılmaz bir şekilde kaynaşmış ebeveyn. Bu doğadaki düşlem, “penisli kadın” tasarımına da katkıda bulunur. Üstelik, içselleştirme sayesinde bebek bu tür birleştirilmiş ebeveyn figürleri oluşturur kendi içinde ve bunun, psikotik doğadaki birçok kaygı durumu için temel olduğu ispatlıdır (Klein 1952, s.79).

Sonuç olarak birleştirilmiş nesne (Klein’e göre), anne ve babaya ait unsurların bir karışımından oluşan ve (sürekli yansıtma ve içe yansıtmalar nedeniyle) nefret ve saldırganlığa gömülmüş kısmi nesnelerin bir karışımı olarak düşünülebilir. Bebeğe yönelik düşmanca niyetlere ilişkin düşlemler, kaçınılmaz olarak, yoğun iğdiş edilme kaygılarına hatta imha edilme kaygılarına bile, yol açar. Bileşik nesneyi niteleyen öğelerin bu karışımının, depresif konuma ve üçgenliğe özgü süreçler yoluyla sonunda olgun bir ikircikliliğe yol açan tüm nesnelerde gözlemlenen bütünleştirici bağlanmadan kilometrelerce uzakta olduğu belirtilmelidir.

Birincil sahnenin bir temsili olarak bileşik nesne, daha önce bahsedilen üç unsurun yani dehşet, uyarılma ve gizemin, (birincil nesne tarafından) bebeğe beklenmedik ve travmatik bir şekilde dayatılması anlamına gelir. Muhtemelen dünyevi görünümleriyle buluşmayı bekleyen Platoncu İdealara benzer, filogenetik olarak miras alınan bir yapı olması, olayın doğasını değiştirmez. Tanık olduğumuz şey şuna benzer bir mesaj veren sadist ve çözümsüz bir paradoksun ortaya çıkışıdır: “…Sana tanımı gereği anlayamayacağın ve içinde yer alamayacağın bir şey gösteriyorum” (Laplanche, 1993, s. 9). Laplanche, Baştan Çıkarma Teorisini açıklarken, “gizem” veya “gizemli gösteren” olarak adlandırdığı, yetişkin cinselliğinin anne tarafından dayatılmasına içkin şiddete özellikle vurgu yapar. Burada söz konusu olan şudur: “…çocuğun yetişkine göre edilgen konumu, sadece yetişkin etkenliği karşısındaki edilgenlik değil, aynı zamanda onun içine izinsiz giren yetişkin düşlemi karşısındaki edilgenliktir” (Laplanche, 1976, s. 102). Bilinçdışı olduğu için annenin kendisi için de aynı derecede gizemli olması, dinamiği hiçbir şekilde değiştirmez. Orgazm tatmininin ve bir Öteki ile bir kaynaşma anında düşlemlenen birleşmenin (ki bunun yetişkin cinselliğinin bir parçası olduğu varsayılır), bebeğin aşina olduğu bir şey olduğu varsayılabilir; oysa   yetişkin deneyiminin fazlalık unsurları -özellikle yaratıcı-doğurgan boyut- eli mahkûm tamamen gizemlidir ve dolayısıyla bebek için travmatiktir. Örtük üçgenlik, dışlama unsuru yüzünden zaten fazlasıyla travmatiktir.

Bileşik nesnenin düşlemde inşası tamamen bebeğin herhangi bir andaki mevcut ruhsal örgütlenmesine bağlıdır. Kuramcılar tarafından varsayılan arkaik ruhsal durumda, sağlıklı bölmelerin ve nihayetinde kimlik oluşumunun başlangıcına yol açacak sağlıklı zihinselleştirmeyi destekleyen yansıtmaların ve içe atmaların kurulmasından önce, dünyayla ilişki kurmanın bir yolu olarak yapışkanlık hâkim görünür. Yapışma nedeniyle mekân kavramının ve deneyiminin olmayışı -dolayısıyla, içinden ve içine nesnelerin içselleştirileceği dış ve iç mekân duygusuna ilişkin algının yokluğu, hem bedensel hem de ruhsal olarak ilişki kurmanın tek yolu olarak deriyi ve ona karşılık gelen duyu işlevini, yani dokunmayı bırakır.

Bick ve Meltzer’e göre yapışkan özdeşleşim veya alternatif olarak Tustin’e göre yapışkan/otistik denklem, gelişimi destekleyen özdeşleşimlerden önce gelir ve üçgenliği gerektirmez. İki boyutlu bir evren fazlasıyla yeterlidir (Bick, 1968; Meltzer, 1975; Tustin, 1980). Thomas Ogden ise otistik-bitişik konum terimini tercih etmektedir (Ogden, 1989). Yapışkan işlevler taklit görüngülerini kolaylaştırır (özdeşleştirel olanların aksine) ve anne ile bebek arasındaki birbirine bağlı borular sisteminin bir göstergesi olarak vuku bulurlar. Altta yatan (ön-) temsil, tümgüçlü bir “meme ucu-ağız” nesnesine ait gibidir. Marion Milner, birincil nesne adı verilen asla ele geçirilmesi mümkün olmayan şeyin, kendilik-nesne kaynaşmasından başka bir şey olmadığını ekler (Milner, 1952, s. 184). Bileşik nesnenin temel model-kalıbının annenin hamile bedeninden başka bir şey olamayacağını hatırlayalım. Başlangıçta vücudun bir parçası olan kitlenin gelişmeye başladığı iki boyutlu bir duruma, çok daha sonra zaman içinde üç boyutluluk dahil olacak ve ancak o zaman bu kitle ayrı bir şey olarak görülecektir. Anneyi, babayı ve kendisinin (ya da kardeşinin) başlangıcını içeren korkunç canavar, bebeğin biricik birincil nesnesidir.

Bileşik nesnenin, daha önce bahsi geçen iki boyutluluğu yetişkinliğe taşıyan bir türü, sapkın patolojilerde kolaylıkla gözlemlenebilir. Masud Khan bu olguya ‘harmanlaşmış iç nesne’ adını vermiş ve şu şekilde tanımlamıştır: “…babasının taraflarından, annesinin taraflarından ve esasen annenin çözülmeye uğramış bilinçdışından ve çok erken çocukluktan gelen kendilik-deneyimlerinin ve annenin onu düşlemlediği hâlinin bir karışımından oluşur. Kendiliğin içindeki bu ‘harmanlanmış iç nesne’ ile ilgili öznenin hiçbir kişisel farkındalığı yoktu ve benim buradaki iddiam, bu tür sapkın cinsel olayların ve yakınlıkların temel işlevlerinden biri, tam da bu türden ruhsallık içi yapının eyleme dökülmesi, gerçekleştirilmesi ve bilinmesi için ortam ve alan sunmasıdır” (Khan, 1989, s. 133).

Bu arkaik dönemde birincil sahnenin, bebeğin kaynaştırıcı/yapışkan ruhsal örgütlenmesini yansıtan bileşik bir nesne olarak deneyimlenmesi beklenen bir durumdur. İstiflenmiş kısmi-nesnelerden oluşan iki boyutlu bir mekândan bütün nesnelerin, sınırların ve başkalığın, bizzat arzunun ve Öteki’nin kontrol edilemez arzusunun yer aldığı üç boyutlu bir mekâna geçiş büyük bir gelişimsel sıçramadır. Böyle bir sıçrama için gerekli olan, hareketin mümkün olmasına imkân veren -hem iç hem de dış- mekân duygusudur. Anneyle ilk ilişkinin (ki bunu “birincil annelik alanı” olarak adlandırırız) iki boyutlu olduğunu, oysa bir ikili olarak “anne-ve-arzusu” (ki bunu “birincil dişil alan” olarak adlandırırız) ile olan ilişkinin üç boyutlu olduğunu varsayarsak, her ikisinin de özelliklerini içeren bileşik nesne, ikisi arasındaki geçişe yerleştirilebilir (Guignard, 2008).

Hoşnutsuzluk duygusunun ağır bastığı durumlarda kaçınılmaz olarak nefretle birlikte öne çıkan, Ölüm Dürtüsü’nün mükemmel bir temsilcisi olan hasettir. Hasedin nesnesi iki boyutlu alanda annenin yaşamı destekleyici, besleyici yönü (meme) ise, üç boyutlu alanda annenin dişil yönü, yani annenin bir üçüncüden (bir ben-olmayandan) tatmin/haz alma yetisidir. Hazzı içeren özdeşleşim süreçlerive çocuk doğurmakla ilgili özdeşleşim süreçleri arasındaki, bugünlerde kültürel ufkumuzu doldurmuş görünen kalıcı bölme, muhtemelen hasedin görünümleriyle de ilişkili olabilir. Ya da Lichtenstein’ın önerdiği gibi (Lichtenstein, 1961, s. 185), görünürdeki tüm emarelerinin aksine, üremeye yönelik olmayan cinsel etkinliğin işlevi, karşılıklı tanınma ve haz değil, kırılgan ve tehdit altındaki bir kimlik duygusunun onaylanması ve sürdürülmesidir.

Bu noktada, çok farklı işlevleri ve eşlik eden bilinçdışı düşlemleri olsa da bahsetmeye değer bileşik doğaya sahip iki nesne daha vardır. Bunlardan biri Winnicott’un “geçiş nesnesi” adını verdiği şeydir. Hem anneden hem de bebeğin kendiliğinden gelen öğelerin geçici olarak bir arada var olmasından kaynaklanan çözümsüz bir çelişki olan geçiş nesnesi, ruhsal olarak ihtiyaç duyulduğu sürece iki boyutlu alanı korur ve zamanı geldiğinde (Winnicott’a göre bu ön görülebilir değildir) üç boyutlu alan geçiş tesis edilir. Bu daha sonra toplanan öğelerin verimli bir şekilde bölünmesi sürecini başlatır ve geçiş nesnesi kendisini ihtiyaç dışı hâle getirir. Bileşik nesnenin, harmanlanmış nesnenin ve birincil sahnenin çeşitli düzenlenişlerinin tersine (ki hepsi özellikle iç nesne matrisleridir) Winnicott’un geçiş nesneleri ayrıcalıkla algısal (yani dış) nesnelerdir. Bu türden diğer bir nesne, “kimera” kavramıdır (la chimère psychologique) ki Fransız analist Michel de M’Uzan bunu şöyle tanımlar: “…analizanın ve analistin bilinçdışı arasındaki etkileşimlerden doğan ve yorumların ortaya çıkmaya meyilli olduğu özgün bir oluşum -bir tür canavar….” (de M’Uzan, 1994).

Kâhin Teiresias’a hitaben Oidipus şöyle der: “Sıra geldim cahil Oidipus ben, ve Sfenks’i susturdum, kehanetlerle değil, akılcılıkla” (#396-8). (Kehanetlerdeki) birincil sürecin büyülü düşüncesinden, ikincil süreç düşüncesine (akılcılığınki), bileşik canavarın ateşini söndüren geçişin nasıl gerçekleştiğini ustaca anlatır. Başka bir deyişle, ihtiyaç duyulan, simgesel denklemlerin alanından (Hanna Segal’e göre) asıl simgeselin alanına doğru harekettir. Ancak bileşik nesne sonunda ikiye bölündüğünde ve her biri kendi zihnine ve ruhsal niteliklerine sahip, her biri kendi arzusuna sahip iki bütün nesnenin ortaya çıkmasına izin verildiğinde, insan ilişkilerinin alamet-i farikası olarak duran üçgenlik kurulabilir. Bu gelişme için ödenmesi gereken bedel, üçgen bir durumda birinin (üçüncünün) her zaman dışarıda bırakılacağı, diğer ikisinin (sevgi ya da nefretle) nasıl ilişkilendiklerini izleyip buna tanık olacağı gerçeğiyle uzlaşmaktır. Money-Kyrle (Money-Kyrle, 1971) yaşamanın bedelinin yaşamın üç temel gerçeğinin tanınması olduğunu söyler:

a) memenin iyi nesne olarak hakimiyeti (iki boyutlu),

b) ebeveyn cinsel ilişkinin, yaratıcı bir edim olarak hakimiyeti (üç boyutlu),

c) zamanın ve dolayısıyla ölümün kaçınılmazlığının hakimiyeti.

Üçüncü noktasını benim oluşturduğum üçgenin iki noktasını birleştiren hipotenüs olarak birincil sahnenin kabulü:

                                                      Baba ——- Anne

                                                               \              /

                                                                \            /
                                                                 Bebek

Britton’a (1989) göre hem önemli bir gelişimsel başarı hem de herhangi bir ruhsal örgütlenmenin ilerleyici-gerilemeci pendüler hareketlerine katkıda bulunan yeni bir kaygı ağının kaynağı olarak durur. “Öteki oda” (Britton ona verdiği isimle) Öteki’nin kendi zihinleriye ilişkisine atıfta bulunan bir terimdir ve özneye sonsuza dek kapalıdır. Öteki’ni ayrı bir bütün nesne hâline getiren, Depresif Konum dinamiklerine bağlı olan, Öteki’nin ulaşılmaz arzusudur ve bu ulaşılmazlıkla uzlaşmadır (Britton, 1998). Depresif Konum, geçmiş niyetlere ilişkin pişmanlıklar, telafi girişimleri, yanı sıra kaybedilen fırsatlara yönelik altta yatan bir keder duygusuyla nitelendirilebilecek ruhsal bir örgütlenmedir -’depresif’ ismi de buradan gelir. Önceden var olan bir birincil sahne matrisinin üzerine yerleşen Oidipal Bilmece’nin, PS ó D dinamiklerinin sürekli değişimiyle daha da şekillendiği açıktır. Britton daha sonra şu çelişkiyi eklemiştir: “Depresif Konumu ve yası derinlemesine çalışmadan Oidipus Karmaşası’nı çözemeyiz ve ancak Oidipus Karmaşasını derinlemesine çalışarak ancak Depresif Konumu da derinlemesine çalışırız” (Britton, 2006, s. 289). Bu çelişkinin farklı bir kuramsal çerçeveden ifade edilen bir çeşidi, şunu öne süren Roussillon’da bulunabilir: “…yas, yokluğun temsil edilmesini ima eder ve temsil, yas tutma yetisini ima eder” (Roussillon, 1999, s. 98).

İki boyutludan üç boyutluya, bileşik nesneden hipotenüsün tesisine ve ebeveyn (zorunlu olarak eşit değil, tamamlayıcı) ilişkinin fevkalade yaratıcı eylem olarak kabulüne geçiş, soyut olarak simgeselleştirmenin gelişimini tarif eder. İki boyutluluk ve nihayetinde (sanki klonuymuş gibi algılanabilen) ‘aynı/çift’ ile ilişki kurmanın önünü açan farklılaşmanın inkârı, simge ile simgeselleştirilenin bir ve aynı olduğu inancına yol açıyorsa, Hanna Segal’in ‘simgesel denklem’ olarak tanımladığı duruma gireriz. Buna karşılık, Hanna Segal’den etkilenen Francis Tustin, otistik durumların içerisinde tespit ettiği otistik/yapışkan denklemlerden söz eder. Uygun simgeselleştirme ancak üç boyutluluk ve asimetri olduğunda var olabilir. Simge ve simgeselleştirilen ne özdeş ne de simetrik olabilir -böyle bir ihtimal simge ile simgeselleştirilen arasındaki ilişkinin biricikliğini yıkar ve ucube nitelikli bileşik görüngüler üretir. Simgeselleştirmede ilişkilenme, tıpkı özerk özneler (yani bütün nesneler) arasındaki ilişkilenme gibi, ancak yaratıcı bir birincil sahne kavramından çıkabilir. İki özne arasındaki bağ, tanımı gereği, bitişme yoluyla değil, arzu yoluyla olmak zorundadır. Platon’un Sempozyumu’nda Diotima’nın bize hatırlatmaktan geri durmadığı gibi, Eros (yani arzu) ‘Kaynak’ ile ‘Yoksulluk’ arasındaki çiftleşmenin (yani bir ölçüde antiteze ulaşan bir farklılığın) ürünüdür. Bunlarla yakın uyum içinde René Roussillon şöyle der: “… birincil sahne, bir düşlem olarak değil, ruhsallığın düzenleyici bir ilkesi olarak ele alındığında… cinsellik farkını ve kuşak farkını bileşik bir metaforda yapılandırır ve ayrıca… cinsel olanın ruhsallıkta yol açtığı sorunlara ilişkin tüm gerçekleri… özdeşlik ve farklılık sorusunu düzenli bir biçimde bütünleştirir” (Roussillon, 2010, s. 531-2).

Bu noktada, bu dinamiklerin felsefede karşılaşılan sıra dışı bir örneğini hatırlamak aydınlatıcı olabilir. Platon, “Sempozyum” olarak bilinen diyaloğunda, Aristophanes’e arzunun ve ilişkilenmenin kökenlerine dair bazı açıklamalar sağladığı varsayılan arkaik bir durumu anlattırır.
Tarih öncesi çağlarda, şöyle der Aristophanes:

….cinsiyetler iki değil üçtür… erkek, kadın ve ikisinin birleşiminden oluşan ve adı, çift doğasına karşılık gelen androgynon (erkek-kadın) olan üçüncü, …. Dört eli ve dört ayağı, bir başı ve yuvarlak bir boynun üzerinde, ters yönlere bakan, tam olarak aynı, iki yüzü, ….. dört kulağı ve iki cinsel organı vardı…(189e) ……. korkunçtu güçleri ve kuvvetleri ve düşünceleri eziciydi. Tanrılara saldırdılar, göklerle boy ölçüşmeye cesaret ettiler ve tanrılara el kaldıracaklardı ….. tanrılar onları öldürmeleri, ırklarını ortadan kaldırmaları gerekip gerekmediğini düşündüler… zira küstahlıklarının dizginsiz kalmasına izin veremezlerdi… Zeus bir yol buldu … onları ikiye böleceğim… (190b-d). her birimiz, ayrıldığımızda ve sadece bir yarımızla ….. her zaman bu diğer yarısını arar” (191d).

Tarif edilen, tanrıları bile korkutan bir canavardır; üçgenlik ancak onun ikiye bölünüp idare edilmesiyle elde edilebilir. ‘Kesilmiş parça/yarım parça’ (tamamlayıcı, eşdeğer değil) anlamını ifade etmek için kullanılan Antik Yunanca kelimenin ‘symbolon’ -çağdaş simge kelimesinin etimolojik kökü- olması garip bir dilsel tuhaflıktır. Görünüşe göre, simgeselleştirme süreçlerinin ön koşulu olarak üçgenlik, antik çağlarda bile iyi biliniyordu!

Üçgenlik, sadece dışlanmayı değil, daha fazlasını getirir. Dışlanma deneyimiyle ayrılmaz bir şekilde ilişkili olan, ancak onunla karıştırılmaması gereken, güçlü bir ihanet duygusu da mevcuttur. Kalıcı ve ayrıcalıklı bir bağ[2] için hayalî bir vaat geri dönülemez bir şekilde bozulmuş gibi göründüğünde, bu yalnızca derin bir ihanet örneği olarak deneyimlenecektir. Öteki’nin öteki arzu nesnesinin varlığının kendisi, şüphesiz ihanet anlamına gelir ve dolayısıyla ancak sert yasaların tesisi, serbest bırakılan öfkeyi kontrol altına almaya çalışacak bir konum oluşturabilir. Böyle bir ihanet duygusundan kaynaklanan güçlü cinayet ve ensest isteklerini yasaklamak için, başlangıçta Baba’nın Yasası (Oidipal rakiplere atıfta bulunur) ve daha sonra Anne’nin Yasası (kardeş rakiplere atıfta bulunur) olarak adlandırılan ilke tesis edilir (Mitchell, 2023). Her ikisi de ortaya çıkan ruhsallığın Gerçeklik İlkesi ile etkileşimini şekillendirmede ve kolaylaştırmada önemli olduğu ispatlıdır.

İhanet deneyimi ve bunun duygusal sekelleri, elbette öznenin ruhsal doğumu ve karşılaşması beklenen nesnelerle ilişkisinin evrimi için olmazsa olmazdır. Freud’un, nesnelerle ilişki olarak nefretin sevgiden önce geldiği görüşünü tekrarlayan Kanadalı psikanalist Dominique Scarfone şunu yazar: “Nesne, ancak bir imago olarak ihanete uğrayarak nesne olarak kurulur… Özne, hareketin yeniden başlaması gibi bir şey mümkün olacaksa, imagonun ruhsallığının merkezinde sabitlenmiş ihaneti vasıtasıyla bu geçişi kabul etmek zorundadır” (Scarfone, 1999, s.101) Tıpkı Winnicottçu nesnenin, özerkliğini kazanmak için kendisine yönelik (bilinçdışı düşlemdeki) çeşitli saldırılara dayanması gerektiği gibi, nesne de üzerine yığılan yansıtmalardan ayrılıp başkalığını kazanmak istiyorsa, ihanetle suçlanmaya dayanmak zorundadır.

Bion’un, Oidipal ikilemin cinsel dürtülerle daha az ve bilgi arayışıyla, yani epistemofili ve düşünmeyle daha çok ilgisi olduğu yönündeki kışkırtıcı argümanı ünlüdür.

Bu dürtüyü, Hakikat ile -ister içsel Hakikatle isterse Dış Gerçeklikle ilgili hakikatlerle, yani hadım edilmeyle karşı karşıya kalındığında- yüzleşirken tümgüçlülüğe (kibir veya küstahlık ve aptallık olarak) gerilemenin cazibesine bağlar. Bilgi arayışının başlangıcı (başka bir deyişle epistemofilik dürtü) -Klein’ın iddia ettiği gibi- yüzeyin araştırılması ve incelenmesiyle ve annenin bedeninin iç kısımlarına ilişkin bilinçdışı düşlemde ise, o da bileşik bir nesne olarak tasavvur edilen annenin (ben-olmayan bir) Öteki’ne olan arzusuyla karşılaşma, hem dolaysız hem de kaçınılmazdır. Klostrofilik eğilimler yanında annenin bedeninin içiyle ilgili, ona sahip olmaya dair niyetler, güçlü içsel dürtülerce iyice belirginleşir. Öte yandan misilleme korkuları (kısas yasasına uygun olarak) eş zamanlı olarak iğdiş edilmekle ve bir klostrumda sıkışıp kalmakla ilgili klostrofobik kaygılara yol açar. Bion’un birincil sahneyi bilgi, düşlemler, rüya düşünceleri ve asıl düşünceler yaratmak için özellikle şiddet dolu bir şekillendirici matris olarak kullanır. Onun modeli şudur: Bir ön-kavrayış, bir kavrayış oluşturmak için bir gerçekleşimle çiftleşir. Bunun için gerekli ilham elbette, Platonik İdealar Kuramıdır; buna göre (bu formda bizim için tamamen erişilemez olsa bile) düşünceler potansiyeller olarak önceden vardır ve duyusal algıyla bağlantı kurmakla düşünce yaşanmış bir deneyime dönüşür, algı da aynı zamanda bir anlam kazanır -böylece yeni bir şeyin doğması mümkün olur. Bion, düşüncelerin önceden var olduğunu ve onları düşünmesi için düşünen bir özneyi beklediğini belirttiğinde, bunu daha da çok vurgulamıştır! (Bion, 1962, s. 83).

Yaşam Dürtüsü’nün (Eros) hizmetinde olan ve bağlanma yoluyla ifade bulan, son derece yaratıcı eylem olarak birincil sahne, düşünme sürecinin ve genel ruhsal işleyişin örgütlenmesinin altında yatan matris olarak işlev görür. Hatta Winnicott’un ünlü “bir ötekinin varlığında yalnız olma” kavramı bile, Öteki’nin sahip olabileceği başka bir arzunun kabul edilmesinin ve dolayısıyla birincil sahneyle uzlaşmanın sonucudur. Tersine, bağ-çözümü ve daha belirli olarak bağa saldırılar yoluyla ifade bulan Ölüm Dürtüsü, birincil sahnenin travmatojenik yönüne odaklanır ve ona karşı -daima zaman hasetten beslenen- şiddetli saldırı düşlemlerini tetikler. Bilgi ve özellikle yeni bilgi (yani hâlihazırda sahip olmadığım bir şey), tümgüçlülük ve tümbilirlik düşlemlerini devam ettiren mevcut durumun istikrarsızlaştırılması olarak deneyimlenebilir ve bu nedenle tehditkâr bulunur.

Akıbeti, nihayetinde zalimliğe neden olan hayal kırıklığı, kızgınlık, hatta nefret ve hasettir (Taylor, 2004). Herhangi bir yeni bilginin üretilmesi, şiddet kazanından geçmelidir. Üç boyutlu alanda hayal kırıklığına tahammül düşükse ve iki boyutlu olana gerileme eğilimi yüksekse, yeni bilgiye ilişkin epistemofilik dürtünün merak unsurları için destekleyici bir matris eksik olduğu için (bu kişisel içgörü içerdiğinde bile), mevcut tek çıkış, zihnin bağlanma süreçlerine bir saldırı, yani içsel birincil sahnenin ve herhangi bir yeni bilginin veya herhangi bir yeni düşüncenin üretiminin felcidir. Bağlanma süreçlerine yönelik saldırıların çeşitleri, takıntılı düşünmenin alanı başta olmak üzere, her yere yayılmıştır. Bu, ister bilgiye sahip olmakla ilgili bir düşlem olarak obsesyonel kesinliği (yani, yenilikçi düşüncenin üretimi açısından kısır olan dış gerçekliğin iki boyutlu bir anlayışı) ister her anlayışı boşa çıkaran ve (üç boyutlu bir alanda olsa bile) eşit derecede kısır obsesyonel şüpheyi kastediyor olalım, açıktır (Sodré, 1994). Birincil sahne, burada bile ruhsal işleyişin merkezinde kalır. Bağlara yönelik saldırıların, birincil sahneyle ilişkiden yayılan ilgili görüngüleri, otistik patolojilerde çok yaygın olan algısalın parçalanması ve dikkatin geri çekilmesi durumlarında gözlemlenebilir. Meltzer bu görüngüler için “zihinsizlik” terimini kullanmıştır (Meltzer, 1975, s. 29).

Birincil sahne, diğerlerinin yanı sıra, hem masum çocuksu merakı hem de sonsuz felsefi zihinleri meşgul etmiş olan aporia tarafından başlatılan bitmeyen yanıt arayışının ilk durağıdır: ‘Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz ve neden?’ Bu cevaplanamayan gizem hem korkutucu hem de sonsuz derecede cezbedicidir ve birincil sahne bunun için uygun bir metafor olarak ortaya çıkar. Laplanche ve Pontalis’i yorumlayarak, ilkel sahnenin kişisel varoluşun Büyük Patlamasını temsil ettiğini iddia edebiliriz (Laplanche, 1993. s. 9). Biçimsiz ve kaotik olanın belirsizliğinin içinden, var-Olmamaktan ve oldukça anlaşılmaz bir şekilde, bir Olma, bir yaşam ortaya çıkar – Var-Olmama’dan, Varlık belirir. Paradoksal bir biçimde birincil sahne kavramının içine gömülü olan, Varlığın hem var olmasının hem olmamasının belirsizliğidir, aynı anda. Bu ikilemin tek olası çözümü, Var-Olmayan’ın bile kesinlikle zihnin içerisinde Varlık olduğunu belirten ve birincil sahnede Varlığın bir potansiyel olduğunu ve bundan dolayı, birincil sahnenin bir bütün olarak, potansiyellerin gizemli bir alanı olarak düşünülebileceğini söyleyen Parmenidyen ilkeyi takip etmektir. Bir kez daha Platon’a dönersek, Timaeus diyaloğunda, onun tuhaf ‘Khora’ kavramıyla karşılaşırız, ki bu:

…..her şeyi alan ve bir şekilde gizemli bir şekilde anlaşılır olanı andıran ve en anlaşılmaz olan, görünmez ve biçimsiz bir varlıktır…” [51b]

“… Khora (uzam) olan ve ebedî olan ve yıkıma izin vermeyen ve tüm yaratılmış şeyler için yuva sağlayan ve duyuların yardımı olmadan, inanılması zor bir tür sahte akıl yoluyla kavranan üçüncü bir varlık daha vardır…” [52b]

Benzerlikler o kadar çarpıcıdır ki psikanalitik birincil sahne kavramı, kolaylıkla antik khora kavramının modern bir metaforu olarak düşünülebilir.

Birincil sahne, yetişkin cinselliğine ısrarla musallat olur. Taklitten (taklitçi veya yapışkan denklem) olgun özdeşleşime kadar, tüm çarpıtmalar, sapkınlıklar ve aradaki olumsuzlamalar da dahil olmak üzere, yetişkin cinselliği içsel bilinçdışı birincil sahne temasının bir dizi öznel biçiminden başka bir şey olamaz. Freud şunları yazdığında: “… Kendimi her cinsel eylemi dört kişinin dahil olduğu bir süreç olarak görme fikrine alıştırıyorum.” (Fliess’e mektup, 1 Ağustos 1899 tarihli) hem her insanın temel biseksüalitesinden bahsetmektedir hem de birincil sahne fikrinin içerdiği olumlu ve olumsuz çeşitli Oidipus nitelikli senaryolar için zemin hazırlamaktadır. Otto Kernberg resmi şöyle genişletmiştir: “….Öneriyorum ki… düşlemde potansiyel olarak yatakta her zaman birlikte olan altı kişi vardır: çift, bilinçdışı Oidipus nitelikli rakipleri ve bunlarla ilgili bilinçdışı Oidipus nitelikli idealleri” (Kernberg, 1995, s. 88). Daha yakın zamanda, E. Lewis, bir bebek ihtimalinin kaçınılmaz düşlemsel varlığına işaret etmiş, böylece yatağa yedinci bir varlık eklemiştir -bu varlık değillemeyle, yani onun cisimleşmesini önlemek için koruyucu girişimler yoluyla ifade edilse bile (Lewis, 1996). Son olarak, haz arayışının üremeden güçlü bir entellektüelleştirmeyle ayrılması vardır. Bu yaygın değilleme süreci, her cinsel karşılaşmanın arka planında gizlenmiş, birincil sahneye içkin potansiyel bebeğin gölgesini hiçbir şekilde ortadan kaldırmaz.

Birincil sahnenin yarattığı kaygılara karşı savunma yapıları boldur ve çoğunlukla sosyal ve kültürel olarak belirlenir. Bazılarından bahsedelim. Öncelikle, çocukların (genellikle yetişkinliğe kadar uzanan dönemde) ebeveynlerinin seks yapmadığına dair evrensel inancı! Annemin kendi cinsel hayatı olabileceği, cinsel arzuları olabileceği önerisinin bir ‘skandal’ olduğunu bize Florence Guignard hatırlatır. Sonuç olarak, bakireliğin sosyal ve dinî bir ideal olarak teşvik edilmesi -Tanrı’nın Annesi’ne övgüden, manastır ve din adamları arasında perhizde ısrarcı olunmasına kadar- ancak doğaldır. Yedinci yüzyıl ilahiyatçısı Aziz Yuhanna ed-Dımeşkî’yi şunu söylemeye iten kaygıların ne olduğunu merak etmemek elde değildir: “… döllenme duyma yoluyla elde edilirken, doğum bu tür olaylar için alışılmış yolu izledi.” Birincil sahnenin savunmacı bir şekilde çarpıtılmış bir türünün çarpıcı ve resimsel bir temsili, Kitagawa Utamaro’nun Emzirme adlı tablosunda bulunabilir; tablo, kadın bir bebeği emzirirken bir çiftin sevişmesini tasvir eder. Daha önceki bir yayında, ilhamını bu resimden alma ihtimali bulunan potansiyel anlamları detaylandırmak üzere bir girişimde bulunulmuştu (Joannidis, 2019, s. 152-3). Kültürel yaratımları dikkatlice okurken, yine bir başka savunmacı yapı, Nobel Ödüllü Yasunari Kawabata’nın ‘Uyuyan Güzeller Evi’ adlı romanında bulunabilir. Bu roman, farmakolojik ilaçlarla uyutulan genç kızların yaşlı erkeklere sunulduğu, bir haz evini resmetmektedir. Kızlar müşterilerini asla tanıyamayacaklar ve ertesi sabah uyandıklarında hiçbir şey hatırlamayacaklardır. Onların “birincil dişil alan”ları, yani arzuları, yapay olarak silinmiş olacaktır. Kızla yatağı paylaşmanın dışında, erkeğe izin verilen tek şey belki kısa bir dokunuştur. Sunduğu mutlak edilgenliğin cazibesiyle ve Öteki’nde arzu eksikliği ile böyle nekrofilik bir birincil sahne, hem kişiyi utanç ve aşağılanma ile ilgili narsisist kaygılardan kurtarır hem de Öteki ile ilişki kurmanın gizemiyle karşı karşıya kalındığında çok daha derin bir çaresizlik hissinden korur. Ancak, birincil sahnenin bu şekilde çarpıtılmasının bir bedeli vardır. Ölümün bu şiddetle narsisistik cinselleştirilmesi (romanda iki ölüm gerçekleşir, biri bir müşterinin diğeri uyuyan bir kızın ölümü) ancak Öteki’nin arzusunun eksikliğinin ve dolayısıyla Öteki tarafından tanınmamanın bir sonucu olabilir zira bunların varlığı yaratıcı bir birincil sahnenin ve dolayısıyla hayatın kendisinin olmazsa olmazıdır. Bunların eksikliği ölümcüldür. Lacan bu sonucu şöyle açıklar: “…sapkın arzuyu sürdüren öznellikler arası ilişki, yalnızca … kişinin Öteki’nin arzu nesnesi olarak kendisinin yok edilmesiyle var olabilir… Bu, kişinin öznelliğinin ve Öteki’nin varlığının kendisinin çözülmesiyle sonuçlanır… Sapkın arzu, sınırında cansız bir nesne ideali bulundurma niteliğine sahiptir, ancak bu ideale ulaştığı anda, onu sağlayan nesneyi kaybeder” (Lacan, 1975, s. 229).

Birincil sahne ile sapkınlık arasındaki ters ilişki psikanalitik literatürde geniş ölçüde doğrulanmıştır. Sapkınlık, dış gerçeklikte (geçici de olsa) yeni, alternatif bir birincil sahnenin tesisi gibi görünür. Varoluş nedeni, hadım edilme dramının tersine çevrilmesi ve ilişkili kaygılar üzerinde hakimiyet kazanmaktır. Bu örnekte, birincil dışlanma (simgesel hadım) ortadan kaldırılır ve sapkın eylemin (genellikle genital teması atlatarak) uyandırdığı uyarılma ve haz yoluyla gerçekleştirilmesi, asıl birincil sahnenin neden olabileceği tüm hoşnutsuzluğu yatıştırır. Cinsel ve kuşaksal farklılıkların reddinin yanı sıra erotikleştirilmiş ve cinsel heyecana dönüştürülmüş kaygı, daha önce kaydedilmiş tahammül edilemeyen çaresizlik hâlini tersine çevirir. Daima üçüncü bir kişinin izleyiciliğinde, içsel çocuk artık obsesyonel bir şekilde tekrarlanan bir kurgunun denetleyicisi, üreticisi ve müdahil oyuncusudur. Hadım edilmiş, aşağılanmış ve reddedilmiş Öteki, tıpkı değersizleştirilmiş genital temas gibi, artık öznenin mutlak kontrolü altındadır. Aslında, her sapkın eylemin içinde yoğunlaştırılmış, çarpıtılmış bir birincil sahne içerdiğini söylemek adil olacaktır, yani: “… bireyin akıl sağlığını korumaya yarayan minyatür bir psikoz” (McDougall, 1972, s. 382). İster savunmacı bir hareket ister ölüm dürtüsünün kuvvetlendirdiği hasedin bir sonucu olarak anlaşılsın, gerçek şu ki sapkın eylem tek başına asla yeterli değildir ve takıntılı bir şekilde tekrarlanması gerekir.

Tarih boyunca, şeyin kendisi olarak birincil sahnenin (bilinç öncesi-bilinçli) tanıklığının travmatik hamlığından korunma, utanç ve utanç beklentisiyle ilgili deneyime, yani tevazuya devredilmişti. Algısal Gerçek’ten (yani pornografik boyuttan) hayal gücü ve düşlemin Simgesel’ine (yani gizli olana) hareketi kolaylaştıracak olan da tam bu tevazuydu. Ancak son yıllarda, tevazunun gözden düşmesi yüzünden, birincil sahne ucuzlatılmış, yozlaştırılmış ve dümdüz edilir olmuştur. Pornografinin ve her türden sanal gerçekliğin şu an yıkıcı bir şekilde yaygınlaşması, birincil sahneyi çevreleyen yaratıcı varsanısal ilhamı yok etmeye ve dolayısıyla gizem, hayranlık veya arzunun her türlü izini ortadan kaldırmaya mahkumdur. Bol miktarda mekanik uyarılma, içinde gizemli hiçbir şey kalmamış, yüzü olmayan, bol miktarda bedenler, özneli hiçbir şeyi olmayan bedenler, onları tanınabilir kılacak veya aslında kendileri tanınma sunabilecek hiçbir şey, yoktur. Baskın olan, birincil süreç düşüncesi bağlamında kontrolsüz ve kontrol edilemez çocuksu cinsel kuramlardan köken alan ve bunları doğrulayan çocuksu cinsellik öğelerinin (çok biçimli sapkınlığın) fazlalığıdır. Teknolojinin sanal evreninin sunduğu baştan çıkarıcı gerçekleşim yanılsaması, algısal olanı temsili olanla eşitleme ve Haz İlkesi ile Gerçeklik İlkesi arasındaki farkı ortadan kaldırma eğilimindedir. Alışılmışın dışında böylesine bir ‘bileşik yapı’ ile, düşlemlenen kolayca gereksiz hâle gelir (Guignard, 2011). Anında tatmin ve bekleyişin ortadan kaldırılması, yani nihayetinde gizlilik kavramının ortadan kaldırılması, yaratıcı halüsinoza olan ihtiyacı söndürür. Fransız analist Piera Aulagnier’in gizlilik hakkının bağımsız düşüncenin ön koşulu olduğu yönündeki uyarısını küçümsüyor gibiyiz. Dolayısıyla, kolektif olarak farklı bir türden iki boyutlu bir taklide doğru gittiğimizi kabul etmekten başka bir şey yapmak mümkün değildir. Böylesi kolektif bir gerilemenin sonuçları muhtemelen gelecek nesiller tarafından daha iyi incelenecek ve kavramsallaştırılacaktır.

Aynı şekilde, içsel birincil sahne ile son zamanlarda çok büyük bir etki yaratan tüp bebek tedavisinin varlığı arasındaki ilişki de incelenmeye değerdir. Kadın bedeninin maruz kaldığı sürekli şiddet müdahaleleri ve erkeğin katılımının görece kenara itilmesi (elbette tıbbi personelin ve teknolojinin rasyonel olarak gerekçelendirilmiş önceliği nedeniyle), yani aslında erkeğin -olası müdahil iki kişiden biri olabilecekken- gözlemleyen üçüncü konumuna itilmesi, birincil sahne kavramının içerdiği temel dinamiklere temas etmektedir. Ayrıca, eşcinsel cinsel ilişkilerde, sözde-transseksüel geçişte ve eşcinsel çiftlerin çocuk sahibi olma kararında, birincil sahnenin değişik biçimlerinin bilinçdışı varlığına ilişkin tartışma da ihtilaflıdır. Belki de gelecekte bir dizi sahiden tarafsız psikanalitik araştırma bu karmaşık konulara ışık tutabilir ve mevcut kuramları doğrulayabilir veya alaşağı edebilir ve böylece zenginleştirebilir.

Yeni teknolojilerin birincil sahnenin dinamiklerini nasıl bozduğuna dair deneysel bir örnek, şu analizanın hikâyesinde bulunabilir:

Ergenlik sonrası genç bir kadın (B Hanım), annesi ve annesinin ikinci kocasıyla birlikte yaşamaktadır. İyi ama mesafeli bir ilişkisi olduğunu iddia ettiği boşanmış babası yurtdışında hayatını sürdürmektedir. Bir noktada, annesi ve annesinin annesi ısrarla onun yumurta donörü olmasını isterler, böylece annesinin kocası da kendi çocuğuna sahip olabilecektir. Anne ve kocası yıllardır denemişlerdir, ancak annenin B Hanım’ın doğumundan bu yana bazı kısırlık sorunları geliştirdiği anlaşılmıştır. Çok açık olduğu üzere, bilinçli etikle ve bilinçdışı düşlemle ilgili bir dizi sorun baş göstermiştir, ancak isteğin aciliyeti ortadan kalkmaz. Anneye gösterilen açık rıza ve cömert teklif, canlandırılacak birincil sahneye gömülü özellikle kafa karıştırıcı ve son derece şedit döllenmeyi –döllenme anından itibaren ucube sıfatını taşıyacak bir bileşik nesneyi- gizlemeli (veya inkâr etmelidir).

B Hanım, çekincesiz kabul eder, kendi yumurtası ile annesinin kocasının sperm hücreleri arasındaki tüp bebek gebeliği başarılı olur, embriyo annenin rahmine yerleştirilir, gebelik normal şekilde gelişir ve bir kız bebek doğar. Zamanla, bebek büyür ve şimdi, yıllar sonra, B Hanım’ın ergen kız kardeşidir – Oidipus’un hem kızı hem de kız kardeşi olan bir Antigone, bir bileşik varlıktır.

Bilinçli yüzeye ulaşan ve yalnızca kapsamlı analitik çalışmanın bir sonucu olarak mümkün olan (bastırılmış olanın) uzak bir yankısı, annenin kocasının zaman zaman karısının ergen kızının bedenine uygunsuz bir şekilde “dokunduğuna” dair geçici bir itiraftır. Bu anlatıldığında, anne kesinlikle hiçbir şey yapmamıştır. Kadınlardan oluşan bir soyağacı zinciri tarafından işlenen temel bedensel ve psikolojik istismar ve yaratıcı bir birincil sahne ihtimalinin yıkımı, görünür hâle gelemiyor gibidir. Neredeyse bir rüyanın sansür işlevinin bir ürünü gibi, sadece bir dizi yer değiştirme yoluyla ima edilebilmektedir. Gizil olan, şiddete batmış, öznelliğin tanınmasından yoksun ve çarpıtmalarla dolu ilkel bir sahnenin görüntüsünü iletir. Sadece onu görmek isteyenler için oradadır.

Son Sözler

Bu kadar çeşitli boyutlar taşıyan birincil sahne, Oidipus durumunun arkaik bir türü olarak, üçü birlikte insan öznelliğini şekillendiren, temel ruhsal örgütlenmenin, dünyaya karşı zihinsel tutumun ve ilişkilenme matrisinin temel taşı ve yapılandırıcı ilkesi olarak durur. Biçim-veren bir arka plan kalıbı veya savunma ağları için bir tetikleyici işlevi gören birincil sahne, farklı soyutlama seviyelerinde (somut ve algısal olandan kuramsal ve yansıtıcı bilinçdışı dinamiklere kadar) kendisini gösterdiği gibi, Yaşam Dürtüsü’nün (Eros) gücünün de bir temsilidir ve beklendiği üzere Ölüm Dürtüsü’nün şiddeti ve saldırganlığıyla daima iç içedir. İlkel bir yapılandırıcı ilke olarak birincil sahne, biyolojik ve ruhsal yaşamın eşanlamlısından başka bir şey değildir. Hayvanlarda, taklite dayalı izlenime dayalı öğrenmenin baskın olduğu Gerçekliğin Alanında kalır; insanda ise özdeşleşim süreçlerine hakimiyet ihtimali sunan Simgeselin Alanına girme olasılığı vardır.

Buna yönelik saldırılar çoktur, ancak Oscar Wilde’ın “bir şeyin ölçüsü onu yok etmek için harcanan çabadır” (Dollimore, 1991, s. 2) iddiasına göre, içselleştirilmiş üretken birincil sahneye ne kadar çok saldırılırsa, nihai ruhsal öneminin o kadar arttığını fark etmemek imkânsızdır.

Çeviren: Burçak Erdal

Kaynakça

Bick, E. (1968). The experience of the skin in early object-relations. International Journal of Psychoanalysis, 49, 484-6.

Bion, W. (1962). Learning from Experience. London: Maresfield.


Bion, W. (1967). A theory of thinking. Second Thoughts içinde, (s.110-119). London: Jason Aronson.

Britton, R. (1989). The missing link: Parental sexuality in the Oedipal Complex. J. Steiner (Haz.). The Oedipal Complex Today içinde, (s.83-101). London: Karnac.


Britton, R. (1998). The other room. Belief and Imagination içinde, (s.120-127). London: Routledge.


Britton, R. Chused, J., Ellman, S., Likierman, M., Ellman, C. ve Gould, L. (2006). The Oedipus Complex, the primal scene and the superego. Journal of Infant, Child and Adolescent Psychotherapy, 5(3), 282-307.

Castoriadis, C. (1987). The Imaginary Institution of Society. London: Polity Press.

de M’Uzan, M. (1994). La Bouche de l’Inconscient. Paris: Gallimard.


Dollimore, J. (1991). Sexual Dissidence. Oxford: Clarendon Press.


Freud, S. (1925). An autobiographical study. Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt: XX (1925-1926), 1-74. Londra: Hogarth Press.


Guignard, F. (2008). Envy in Western society, today and tomorrow. P. Roth ve A. Lemma (Haz.).
Envy and Gratitude Revisited içinde, (s. 109-123). London: Karnac.

Guignard, F. (2011). Virtuelle realität und die prinzipien psychischer prozesse: Über psychoanalyse und kinder in der heutigen westlichen Gesellschaft1. Jahrbuch der Psychoanalyse, 63, 67-90.


Joannidis, C. (2019) Triangularity in separation. International Forum of Psychoanalysis. 28: 147-154 [Ayrılığın Üçgenselliği  In D. Arduman Kırcalı (Haz.) Ayrılık.  İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları]   

Khan, M. (1989). Role of the ‘collated internal object’ in perversion formations. Alienation in Perversions içinde, (s. 120-138).London: Maresfield Library.


Kernberg, O. (1991). Aggression and love in the relationship of the couple. Love Relations içinde, (s. 45-70). New Haven Conn.: Yale University Press.

Klein, M. (1952). Some theoretical conclusions regarding the emotional life of the infant. Envy and Gratitude içinde, (s. 61-94). New York: Dell Publishing Co.

Lacan, J. (1975). Seminaire I : Les Écrits Techniques de Freud. Paris: Seuil.


Laplanche, J. (1976). Life and Death in Psychoanalysis. Baltimore: The Johns Hopkins U Press.


Laplanche, J. (1993). Séduction, persécution, révélation. Psychanalyse à l’Université ,18(72), 3-34.

Lewis, E. (1992). Personal Communication.


Lichtenstein, H. (1961). Identity and sexuality. Journal of the American Psychoanalytic Association, 9, 179-260.


McDougall, J. (1972). Primal scene and sexual perversion. International Journal of  Psychoanalysis, 53, 371-384.


Meltzer, D. (1975). Adhesive identification. Contemporary Psychoanalysis, 11, 289-310.

Milner, M. (1952). Aspects of symbolism in comprehension of the not-self. International Journal of  Psychoanalysis, 33, 181-194.

Mitchell, J. (2023). Fratriarchy The Sibling Trauma and the Law of the Mother. London: Routledge.


Money-Kyrle, R. (1971). The aim of psychoanalysis. International Journal of Psychoanalysis, 52, 103-106.

Ogden, T. (1989). The Primitive Edge of Experience. Northvale, NJ.: Jason Aronson.


Otto, R. (2004). Das Heilige. München: C. H. Beck.

Plato (1952). The Dialogues of Plato. (B. Jowett, Çev.). Chicago: Encyclopaedia Britannica Inc. (Özgün eser MÖ. 399-387 tarihlidir.).


Roussillon, R. (1999). Agonie, clivage et symbolization. Paris: PUF.

Roussillon, R. (2010). Sexualisation and desexualisation in psychoanalysis. D. Birksted-Breen et al. (Haz.). Reading French Psychoanalysis içinde. London: Routledge.


Scarfone, D. (1999). Les trahisons nécessaires. De la Trahison içinde. Paris: PUF.


Schwartz, D. (1978). In Dreams Begin Responsibilities And Other Stories. New York: New Directions Publishing Corporation.

Sodré, I. (1994). Obsessional certainty versus obsessional doubt: From two to three. Psychoanalytic Inquiry, 14, 379-392.

Sodré, I. (2018). Suddenly the window opened and I saw. Couple & Family Psychoanalysis, 8, 1-14.

Sodré, I. (2019). The uncanny is the thing with feathers. BPAS Bulletin, 55(1), 57-65.

Taylor, D. (2004). Beyond learning theory. E. Hargreaves ve A. Varchevker (Haz.). In Pursuit of Psychic Change içinde, (s. 136-149). London: Routledge.


[[1]] W. H. Auden’in Oxford adlı şiirinden bir satır.

[[2]] Her ne kadar tüm bir ömür sürse de çocukça bu düşlemi örneklendirmek için şair Kavafis, bir oğulun annesi için yazdığı bir methiyeden şu kısmı alıntılar: “Bu soğuk ‘benimki’ ve ‘seninki’ sözcükleri aramızda asla telaffuz edilmedi.”

Chris Joannidis. Psikiyatr, Britanya Psikanaliz Cemiyeti üyesi ve Yunan Psikanaliz Cemiyeti’ne bağlı eğitim analistidir. İstanbul Rum Cemaati mensubu olan Chris Joannidis 1953’te Beyoğlu’nda doğmuştur. Robert Kolej lise bölümünden mezun olduktan sonra 2004 senesinde Yunanistan’a taşınmıştır ve hâlen orada yaşamaktadır. Tavistock Psikoterapiler Cemiyeti ve Londra Grup Analizi Cemiyeti üyesidir. Psike İstanbul psikanaliz adaylarının Uluslararası Psikanaliz Birliği’ne (IPA) bağlı eğitim programında eğitimci ve süpervizördür.

Burçak Erdal. Klinik psikologdur. Psikanalitik formasyon eğitimine Psike İstanbul bünyesinde devam etmektedir. Psike İstanbul Yayın Kurulu’nda görev yapmaktadır. İstanbul’da serbest çalışmaktadır.

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.