Yüzüncü Yılda Benlik İdeali ve Üstbenlik Kavramları Üzerine

Yeşim Korkut *

Giriş

Freud’un Benlik ve Altbenlik (The Ego and the Id, 1923) eserini kaleme alışının üzerinden tam bir asır geçti… Benlik ve Altbenlik Freud’un daha önceki yıllarda ileri sürdüğü modeli genişlettiği ve ölüm dürtüsü gibi psikanalizin içinde üzerinde tartışma yaratan bir kavramı ileri sürdüğü çok önemli bir makalesidir. Bu yıl Cumhuriyetimizin de kuruluşunun yüzüncü yılıdır. Psikanalizin Dili’nin yeni sayısı için bu iki büyük yüzyıl dönümünün kesişim noktası üzerine bir makale yazarken, Cumhuriyet öncesi ve sonrasında değişen değerleri ve özdeşleşmeleri ele almak istedim. Bunun için de toplumsal-kültürel olgularla son derece bağıntılı olan ve “yapısal model” içinde yer alan “üstbenlik” ve “benlik ideali” kavramlarına odaklanmayı tercih ettim. Kuramsal bir girişi takiben, ele alınan kavramların Cumhuriyetin yüzüncü yılında çağrıştırdıklarına da değineceğim.

Üstbenlik

Freud, ilk olarak bilinç, önbilinç ve bilinçdışı kavramlarını içeren topografik modeli ortaya koymuştur. Benlik ve Altbenlik makalesinde ise benlik (ego), altbenlik (id) ve üstbenliği (süperego) içeren yapısal model tanıtılır. Bu eserinde benlik artık ruhsal aygıtın düzenleyicisi olarak geçer. Benlik dış dünyanın, gerçekliğin temsilcisi iken; üstbenlik iç dünyanın ve altbenliğin temsilcisi olarak onun karşısında konumlandırılır. Benlik ile üstbenlik arasındaki çatışma gerçek olan ile ruhsal olan arasındaki, dış dünya ile iç dünya arasındaki karşıtlığı yansıtır. Benlik, altbenliğin talepleri ile üstbenliğin talepleri arasında uzlaşı sağlamaya çalışmaktadır. Üçünün arasındaki çatışma kişiliğin oluşumuna katkıda bulunacaktır. 

Freud (1923) makalesinde üstbenlik teriminin yanı sıra benlik ideali terimini de kullanır. Aslında Freud (1910) bu ikinci kavrama ilk kez Leonardo çalışmasında, annesine olan sevgisini kendini onunla özdeşleştirerek ifade eden ünlü ressamın üzerinden, bebeklikteki nesne yatırımının yerine o nesneyle özdeşleşmekten ve ilk nesnenin içe atılmasından bahsederken değinmişti. Strachey’e (1923) göre, Freud (1914) Narsisizm Hakkında makalesinde bebeklikteki narsisizmin yerini, yetişkinlikte kendi içinde oluşturulan ideal benliğe bağlılığın aldığını öne sürer. Yas ve Melankoli’de Freud (1917) benlik idealinin patolojik yas ile bağlantısını kurar.  Grup Psikolojisi’nde ise (Freud,1921), üstbenliğin, benlik idealinden tamamen farklı olduğunu tekrar vurgular ve bireyin kimliğinin bir dizi özdeşleşim sürecine dayandığını anlatır. Oidipus karmaşası da özünde bir özdeşleşimdir. Fakat birkaç kısa çalışmadan sonra, benlik ideali teknik bir terim olarak neredeyse tamamen ortadan kalkacaktır. Sedlak (2016) da Freud’un hem üstbenlik hem de benlik ideali terimlerini birbirinin yerine kullandığını ancak 1923’ten sonra benlik ideali terimini yalnızca ara sıra kullandığını belirtir.

Quinodoz (2016) başta nesne olmakla, nesneyi sevmek aynı olduğundan özdeşleşmeyi nesne yatırımından ayırmanın mümkün olmadığını söyler (s. 226). İlkel özdeşleşmeler benliğe dahil edilen narsisistik özdeşleşmelerdir. Bu ilk özdeşleşmeler benliğe üstbenlik ya da benlik ideali olarak karşı çıkarak, özerk hareket ederler. Freud daha sonra özdeşleşme süreçlerinin Oidipus karmaşası ile ilişkisini ve ruhsal çift cinsiyet konusunu ele almıştır. Benlik zamanla Oidipus nitelikli nesneleriyle ve onların kişilik özellikleriyle özdeşleşerek, yüceltilmiş narsisistik libidinal yatırım yapmaya yetenekli hale gelecektir.

Freud der ki (1923, akt. Quinodoz, 2016) “gelişim esnasında ebeveynler ve özellikle de baba, çocuğun arzularının gerçekleşmesinin önünde engel olarak algılanır”(s.259). Oidipus karmaşasının bastırılması kolay bir iş değildir. Bu nedenle çocuksu benlik, aynı engeli kendi içinde oluşturarak baş etme kapasitesini güçlendirir. Diğer bir deyişle, bunu yapmak için babadan güç ödünç alır. Üstbenliğin benlikle ilişkisi hem “Baban gibi olmalısın” emrinihem de “Babanın yaptığı her şeyi yapamazsın; bazı şeyler onun ayrıcalığıdır” yasağını içerir. Benlik idealinin bu ikili yönü (Freud burada benlik ideali kavramını kullanır mesela), onun Oidipus karmaşasını bastırma görevine sahip olmasından kaynaklanır yani benlik ideali aslında varlığını bu “devrimci” olaya borçludur. Quinodoz (2016) bunu şöyle yorumlayacaktır: “Çocuğun benlik ideali ya da üstbenliği sadece ebeveynlerle özdeşleşmeden oluşmaz, aynı zamanda ensestüel arzuların gerçekleşmesinin önüne konan yasaklarla da özdeşleşmenin bir sonucudur.”(s. 227). Ve Freud’un (1923, akt. Quinodoz, 2016) şöyle dediğini de hatırlatacaktır: “Küçük birer çocukken bu üstün varlıkları tanıdık, hayran olduk ve sonra kendi içimize aldık” (s. 263). Yine Quinodoz benlik idealinin Oidipus karmaşasının mirasçısı olduğunu ve karmaşa ne kadar güçlü yaşanmışsa üstbenliğin benlik üzerindeki baskınlığının o kadar katı olacağını bize hatırlatır.

Benlik ideali, Oidipus karmaşasının mirasçısıdır ve bu nedenle aynı zamanda altbenliğin en güçlü dürtülerinin ve en önemli libidinal değişimlerinin ifadesidir. Benlik idealini oluşturarak benlik, Oidipus karmaşasına hâkim olur ve aynı zamanda kendisini altbenliğe tabi kılar. Her birimizin zihinsel yaşamının “en düşük kısmına ait olan şey” idealin oluşumu yoluyla, değer ölçeğimize göre insan zihninde “en yüce olana” dönüştürülür. (Freud, 1923, akt. Quinodoz, 2016, s.263)

Laplance ve Pontalis (1973) özdeşleşmenin Freud için bilinçdışı boyutu olduğunu hatırlatarak basit bir taklit değil, bir özümseme olduğunu vurgularlar. Oidipus karmaşasının öznenin yapılanması üzerindeki etkileri özdeşleşme terimiyle özetlenebilir: ebeveynlerine yatırımları terk edilmiş ve özdeşleşmeler onların yerini almıştır. Freud bu özdeşleşmelerin, baba ve annenin her birinin hem sevgi nesnesi hem de rekabet nesnesi olması nedeniyle karmaşık bir durum oluşturduğunu söyler. Nesneye ilişkin bu türden bir ikirciklik herhangi bir özdeşleşmenin kurulmasının ön koşuludur. “Özdeşleşme” terimi “içe atma” ve “içselleştirme” gibi diğer benzer terimlerden ayırt edilmelidir. Kişinin bir özelliğiyle ya da bir parça nesneyle özdeşleştiğini, buna karşın özneler arası ilişkileri içselleştirdiğini söyleyebiliriz. Özneye bir bütün olarak bakıldığında özdeşleşmelerinin hiçbir şekilde tutarlı bir sistem sunmadığı, üstbenlik içinde çeşitli, çelişkili ve düzensiz taleplerin bir arada bulunduğu görülür. Benzer şekilde, benlik ideali de kültürel ideallerle özdeşleşmelerden oluşur ve bu özdeşleşmelerin birbiri ile uyumlu olması gerekmez.

Freud’un (1923), benliğin içinde bir farklılaşmanın varlığını varsayması ve “benlik ideali” ya da “üstben” dediği bu kısmın bilinçle daha az bağlantılı olması düşüncesi gerçekten önemlidir. Burada benliğin büyük ölçüde altbenlik tarafından terk edilen yatırımların yerine geçen özdeşleşmelerden oluştuğu fikri dikkatimizi çeker. Bu özdeşleşmelerden ilkinin üstbenlik biçiminde her zaman benliğin içinde ve ondan ayrı durduğunu söylemektedir aslında. Daha sonra üstbenliğin, benlikle olan ilişkisindeki bu özel konumunu, zaten benlik henüz zayıfken gerçekleşen ilk özdeşleşmeye ve Oidipus karmaşasının mirasçısı olmasına borçlu olduğunu anlatır. Üstbenliği, Oidipus karmaşasından türetilmesi fikrinin yanısıra onu altbenliğin ilk nesne yatırımlarıyla, filogenetik kazanımlarıyla ilişkilendirerek, adeta çökeltilerini altbenlikte geride bırakmış olan eski benlik yapılarının dirildikleri, yeniden yaşama döndükleri bir oluşum olarak tanımlıyor. Burada üstbenin, benlikten farklılaşmasının hem bireyin hem de türün gelişiminin temel özelliklerini temsil ettiği düşüncesi vardır. Benlik idealinin her bireyin filogenetik kazanımı (yani arkaik mirası ile) güçlü bağına işaret eder ve toplumsal olanın içselleştirilmesinden bahseder. Bir dönüm noktası olan makalede Freud (1923) benlik idealinden dini duyguların, bireysel ahlaki bilinç ve sosyal duyguların doğduğunu söyler ve sosyal duyguların diğerleriyle aynı ideal çerçevesinde olan özdeşleşmelere dayandığı düşüncesine ulaşır (s. 263; 275). Üstbenliğin arkaik kökenini araştırmaya girişen Freud, Totem ve Tabu’da (1913) ileri sürdüğü düşüncenin devamını getirerek sosyal duyguların, ilkel kabileler ve ilk babanın katline doğru izini sürer.  

Şimdi yukarda aktardığım şu noktayı biraz açmak gerekiyor. Freud, benlik idealinin insanın yüce doğası olduğunu, Babaya[1] özlemin yerine geçen, bütün dinlerin içerdiği bir nüveyi içinde barındırdığını söylüyordu. Din, ahlak ve sosyal duyguların (ki bunlar da o yüce tarafta yer alıyorlar) başlangıçta tek ve aynı şey olduklarını ve bunların (Totem ve Tabu’daki hipotezine değinerek) filogenetik olarak baba karmaşası aracılığıyla kazanıldıklarını ifade ediyordu. Quinodoz (2016) bize altbenliğin dış dünyayı doğrudan deneyimleyemediğini hatırlatıyor. Benlik deneyimlerinin izlenimlerinin nesiller boyu güçlü tekrarlar sonunda kalıtım yoluyla korunan altbenlik deneyimlerine dönüştüğünü ve bundan ötürü altbenlikte sayısız benliğin varlığının kalıntılarının barınmakta olduğunu söylüyor. Böylece benlik, üstbenliği altbenlikten oluşturduğunda, belki de yalnızca eski benliklerin barındırdıklarını canlandırıyordur diyor.

Şimdi tam yeri gelmişken özdeşleşmelerin toplumsal ve kültürel boyutuna ve psikanalizle ilgisine dair birkaç görüşe değinelim. Weiss’a (2022) göre üstbenliğin işlevi bireyin özlemlerini, en yüce değerlerini ve rol modellerini ifade etmektir. Yazar, Freud’un öncelikle vicdanın kökenlerinin ensest yasağı, iğdiş edilme kaygısı ve toplumsal kurallarla etik değerlerin kaynağı olan güçlü babayla özdeşleşmede yattığını bize gösterdiğini ve daha sonra insan ruhu ile ilgili modelini kültürel analizlerde de kullandığını hatırlatır. Böylece üstbenlik sadece ilk içsel nesne olmakla kalmayıp, aynı zamanda bireysel ruhsal yapı ile toplum ve toplulukların anlaşılmasına dair bir bağ haline de gelmektedir.

King ve Noerr (2021) makalelerinde toplum ve ruhsallık arasındaki ilişkide üstbenliğin kilit bir rol oynadığını söyler ve kişilik gelişiminin en baştan itibaren toplumsal deneyimin içine gömülü olduğunu vurgularlar. Üstbenliğe dahil olanlar sadece nesne ilişkilerinin ve ailevi deneyimlerin işlenme biçimleri değil; aynı zamanda kültür, gelenek ve toplumsal çevrenin kapsayıcı kalıplarıdır. Yazarlar, Freud’un (1930) Uygarlığın Huzursuzluğu’nda saldırgan dürtünün gerçekleşmesinin nasıl kültürel normlar tarafından engellendiğini, öznenin benliğine yöneldiğini ve otoritenin içselleştirilmesiyle vicdanın türevlerinin daha yüksek bir evreye ulaştığını anlattığını hatırlatırlar. Ontogenez ve filogenez açısından gelişimsel bir yön vardır ve davranışsal beklentilerin içselleştirilmesi ve vicdanın oluşumu birkaç aşamada meydana gelir. Bu, ilk bakım verenlere bağımlılıktan başlayıp sonraki öğretmenler, kahramanlar, idoller gibi modeller vasıtasıyla, artık gerçek insanlarla bağlantılı olmayan, daha özerk, vicdan temelli bir ahlaka doğru uzanır. King ve Noerr (2021), Freud’un (1933) geçmişin halk geleneklerinin üstbenlik ideallerinde yaşadığını ve yavaş yavaş şimdinin etkilerine, yeni değişimlere teslim olduğunu ifade ettiğini söyler ve eklerler: “üstbenlik idealleri bir toplumun zamana karşı en dirençli değer yargılarını içerir”. Tek bir kültür bazında da üstbenlik güçlerinin dağılımı tarih boyunca toplumla birlikte değişebilir; mesela bir genç kızın üstbenliği büyükannesininkinden farklı olacaktır. Yazarlar, rasyonel düşüncenin ve dönemsel ahlaki vicdanın daha erken dönemlerdeki bir içselleştirme sürecinin sonucu olduğunu tartışırlar. Bu noktada üzerinde düşünmeye devam etmek için iki soru sorarlar: Bireyler toplumsal normları, ahlaki yönelimleri nasıl geliştirip uyarlarlar, içselleştirip dönüştürürler? Ahlaki gerilemelere dair elverişli koşullar ve bunların altındaki dinamikler nelerdir? Kendi sorularına olası bir yanıtın yer aldığı bir kaynağı da paylaşırlar. Bu, Freud’un (1921) ilkbaba (urvater) modelinde tümgüçlü lidere sahip birincil topluluğun içindeki bağlar ve gerileme süreci ile buradan hareketle üstbenlik gerilemesinde topluluk üyelerinin üstbenlerini sevilen ve korkulan nesne-liderle değiştirip, benzer ilişkiler sayesinde birbirleriyle özdeşleşmeleri sürecidir.

Klein (1958) ise çocuklarla gözlemlerine dayalı olarak meme düşlemi ile bağlantılı erken ve ilkel bir üstbenliğin varlığını iddia eder (s. 241). Klein üstbenliğin gelişimini ve Oidipus karmaşasını hem yaşamın çok daha erken bir evresine yerleştirir hem de üstbenliğin yaratılışının doğumda yaşam ve ölüm dürtüleri arasındaki çatışmayla başlamış olduğunu söyler. Sedlak (2016) hem Freud hem de Klein’ın bebek ya da küçük çocuk hayal kırıklığına uğradığında (Odipus nitelikli ya da en erken anne-bebek etkileşimine dair) bunun saldırgan ve yıkıcı duygular yaratacağının farkında olduklarını söyler. Bu duygular yansıtılacak ve dolayısıyla misilleme kaygısına yol açacaktır. Yansıtma ve ardından içe atma süreci korkunç iç nesneler yaratacak ve katı bir üstbenliğin temelini oluşturacaktır. Çocuk zamanla nefretinin ve sevgisinin aynı nesneye yönelik olduğunun daha fazla farkına varır. Bir dizi hem eş zamanlı hem de birbirini takip eden süreç meydana gelir: sevgi kaygıyı harekete geçirir ve nefretin zarar verdiği içsel nesneyi onarmak ister. Nesne daha az zulmedici bir figür haline gelir; daha az zulmedici olan iç nesne daha fazla düşünebilir ve destekleyebilir olur.  Benlik yavaş yavaş dış dünyayla başa çıkma temel işlevini geliştirir (Klein, 1958, s. 240-242). Klein ayrıca üstbenliğin oluşumunda ve ruhsal sağlıkta sevginin rolünü de vurgular. İyi nesnenin yaratılması ilk etapta bebeğin sevgisine bağlıdır. Bu sevgi memeye yansıtılır ve iyi memeyi yaratır. Daha sonra, eğer bakıcı yeterince iyi bakım sağlayabiliyorsa sevgi nefreti ve yıkıcılığı dengelemeyi başarır.

Hem Quinodoz (2016) hem de Vic Sedlak (2016), Freud’un düşüncesinde üstbenliğin sadece benliğe sadistik olarak saldıran bir katman değil, Oidipus evresi sonrasında anne ve babayla özdeşleşime dayalı koruyucu işlev gösteren bir alan olması fikrinin var olduğuna inanırlar. Sedlak (2016) makalesinde şu görüşü aktarır: “Üstbenlik bir yerde içsel nesnelerdir” ve içsel nesneler sadist ve acımasız veya makul ve destekleyici, ahlaki ilişkilerle ilgili olabilir (Malcolm, 1988, akt. Sedlak, s. 1500). Sedlak’a göre üstbenliğin nasıl ortaya çıktığı konusunda Benlik psikologları aslında Freud’la aynı fikirdedirler; “büyükler” tarafından korunduğunu hissetmek için Oidipus nitelikli idealizasyon ve ahlaki kısıtlamalar sonradan gelir. Benlik ebeveynlerden gelen cezalar kadar üstbenlikten gelen suçlamalardan (suçluluk ve utançtan) da korunmak zorundadır. Freud’un benliğin üst beni dürtüden feragat ederek bir teslimiyet ve vazgeçişle getirdiğinde aslında ondan daha fazla sevgi alarak ödüllendirilmeyi beklediği anlayışının olduğunu hatırlatır Sedlak (2016). Dolayısıyla Benlik psikologlarının katkısı, üstbenliğin yalnızca Oidipus evresinde saldırganlığa ve beraberinde gelen korkuya karşı bir savunma olarak oluşmadığına ama aynı zamanda sevgi temeline dayalı olarak kurulmuşluğuna dair bir anlayışı içerir. Üstbenliğin -patolojiden daha çok- ruhsal sağlıktaki hayati rolünün altını çizdikleri için önemlidirler.

Sedlak’a (2016) göre, Benlik ve Altbenlik (1923) makalesinde Freud, üstbenliğin temelinin ebeveynlerin üstbenlikleriyle bir özdeşleşme olduğunu kabul ettikten sonra radarını şu kavramlara çevirmiştir: olumsuz terapötik tepki, obsesif kompulsif bozukluklar, melankoli ve 1920’de ortaya attığı ölüm içgüdüsü.  Ancak yazar Freud’un saldırganlığı ölüm dürtüsü mertebesine taşımasının, üstbenliğe olan odağı azalttığını düşünür. Merkezi bir öneme sahip olan benlik idealleriyle özdeşleşme konusunda ise Sedlak (2016), Yas ve Melankoli’de Freud’un (1917) acı verici yas sürecini, ayrılık sürecini anlatmış olduğunu; önceki özdeşleşmelerin (ister memeyle isterse Oidipus karmaşasını takiben ebeveynlerle olsun)- acı verici bir feragat ve yas süreciyle edinildiğini hatırlatır. Kendisinde olmayan nesnenin sahip olduğu değerli niteliklerin farkına varılması ve bu gerçeğin yasının tutulmasıyla, bu niteliklerin temsilleri benlikte yerleşik hale gelir. Hatırlarsak Hanna Segal (1991) yalnızca yası tutulan şeyin zihinde temsilinin kurulacağını ve simgeselleştirilebileceğini söylemişti (s. 40). Gerçekten de kişi gitmesine izin verebildiği şeyi içselleştirir ve işte benliğin kaderini değiştiren de bu süreçtir.

1923 ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Değerlerine Dair

Tam 100 yıl önce, Freud Benlik ve Altbenlik eserini yayınlattıktan altı ay sonra Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Freud’un eseri yukarıda değerler ve üstbenlik, benlik ideali kavramları çerçevesinde ele alındı. Didier Anzieu (2002) “topluluğu anlamak onun bilinçdışı tasarımlarıyla da ilgilenmektir” der (s. 21).  Şimdi 1923 Ekim’inden itibaren ülkemizde olanlara uygulamalı psikanaliz penceresinden ve mümkün olduğunca bu kavramlar çerçevesinde bakmayı deneyelim.

Cumhuriyetin kuruluşunu ve yüzüncü yılını, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü dikkate almadan yani geçmişi göz önüne almadan değerlendirmek hem tarihsel hem de psikanalitik açıdan imkansızdır. Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyete geçiş sürecine ve bu sürecin ayrılmaz parçası Atatürk’e psikolojik ve tercihen psikanalitik olarak bakan çalışmalar son derece azdır. Vamık Volkan (2008, 2010) konu ile alakalı olarak zamanında oldukça ses getiren yazı ve kitaplar yazmış ve dikkate alınmaya değer düşünceler öne sürmüştür. Volkan ve Atabey’in (2010) Osmanlı’nın Yasından Atatürk’ün Türkiye’sine adlı çalışmasında Osmanlı’nın yasının tutulamamış olması, devrimlerin çok kısa sürede vuku bulması, kriz zamanlarında “görkemlilik” (yazarlar tarafından bu kelime tercih edilmiş) özelliği olan liderlerin aranması, Atatürk’ün onarıcı liderlik vasfı, yas tutmayı reddetme ve toplumdaki paranoid gerileme, yeni kurulan Cumhuriyet ve Atatürk’ün işlevi konularının ele alınmış, tartışılmış olduğunu görüyoruz. Kitabın bir yerinde Volkan’ın kendi babası ile ilgili, onun Atatürk gibi bir şapka kullanarak ona benzemeye ve bu yolla takdir edilmeye çalıştığı ile ilgili bir anısını ve Atatürk’ü anlamaya çalışırken kendi babasının da izini sürmekte olduğunu samimiyetle paylaştığını okuruz. Böylece hem kendi zihninde hem de okuyucu için tüm baba figürlerine bir yer açar.

Volkan ve Itzkowitz (2008) Ölümsüz Atatürk kitabı ile hayli detaylı incelemelerden sonra Atatürk’ün hayatını kaleme almışlardır. Bu kitapta ikinci yazarın Princeton Üniversitesinde Yakın Doğu araştırmalarına psikanalitik bir bakış açısı kazandırılmasına katkıda bulunan bir Osmanlı tarihçisi olmasının zenginliğiyle Osmanlı tarihi ve Atatürk’ün yaşamı beraberce titizlikle araştırılmış görünmektedir. Kitapta Atatürk’ün kendisinin yaslı bir anneyle büyümesi, bu deneyimin onu onarıcı görkemli bir lidere dönüştürmesi, tamamlanmamış işlerin varlığının yas sürecini güçleştirmesi, ölenin tasarımına yapılan aşırı duygusal yatırımın ve sorgulamadan yapılan özdeşleşmenin yası engellemesi tüm bu kavramlar, izi sürülmüş anılar ve tarihsel gerçekler içinde ele alınır. Atatürk’ün örneğin ebedi şef olarak adlandırılması, mumyalanmış naaşının uzunca bir süre bekletilmesi gibi detaylar tartışılarak toplumda Atatürk’ün öldürülemeyecek kadar ülküleştirildiği düşüncesi ileri sürülür. Bölüm 29’da çok sevilen birinin acı kaybından sonra aşamalı bir yas sürecinden geçildiği ve zaman içinde o kişiye olan yatırımın azalmasının beklendiği, sevginin artık farklı bir nesneye yönelmesi durumuna dek bunun devam ettiği anlatılır. Ölen kişi ile özdeşleşmeler normaldir ama yeni duygusal bağlılıklar mümkün olmalıdır denir. Eğer yas tutan kişinin ölenle tamamlanmamış bir işi varsa örneğin, bağlantı nesnelerine yatırım gibi patolojik bazı tepkiler ortaya çıkabilir.

Bir diğer yazar Erten (2006) de Uygulamalı Psikanalizde Çerçeve Sorunu konulu yazısında Atatürk’ün analizine el atan Volkan’ın herkesin başına gelebileceği gibi ister istemez idealizasyon-devalüasyon yarılmasına uğramış olabileceğini ifade eder. Volkan’ın eserinin bu konudaki düşünce zincirinde ilk halka olduğu, buna gelecekte başka çalışmaların eklenmesi ümidini paylaşır. Klinik Psikanalizden Uygulamalı Psikanalize başlıklı bir diğer yazısında ise Erten (2012) bir vakaya dair görüşlerini paylaşır; yine uygulamalı psikanalize değinir ve Volkan’ın Ölümsüz Atatürk eserinin kendi üzerindeki büyük etkisinden samimiyetle söz eder. Totem ve Tabu’daki ilk babanın öldürülmesi mitine atfen Volkan’ın büyük babanın (Padişah) ve babanın (Atatürk) zihinlerde simgesel olarak öldürülememesi yorumuna oda katılır.

Zamanın ruhu (Zeitgeist), çoğu zaman tekil olarak kavranmak istenen toplumsal olguların arka planında yer alır. 20. yüzyıla Osmanlı İmparatorluğu dahil Avrupa’daki tüm imparatorluklar aslında eş zamanlı olarak ağır krizlerle girmiştir. Birinci Dünya Savaşı öncesi imparatorluklar birbiri peşi sıra çöküyordu. İmparatorlukların büyük ölçüde cumhuriyetlere evrilişi zamanın ruhu gereği idi. Freud’un Totem ve Tabu’yu 1913 yılında, yaklaşmakta olan I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce yazmış olması kanaatimce manidardır. Güç ve iktidarı temsil eden altı yüz yıllık Osmanlı İmparatorluğu parçalanma ve paylaşılma tehdidi altındaydı. Mustafa Kemal’in askeri dehası sayesinde hem yok olma tehdidi bertaraf edildi hem de bu süreç büyük bir yenilenme ve dönüşüme evrildi. Savaş ve savaşılanlar yerini dış dünya ile kuvvetli bağlar kurmaya bıraktı; yeni kurulan Cumhuriyet kendini tüm dünyaya “yurtta ve dünyada barış” söylemiyle ve hakiki bir saygı ile kabul ettirdi.

Üç buçuk yıl süren Kurtuluş Savaşı ağır koşullara rağmen tam bağımsızlıkla sonuçlandıktan sonra. öncesindeki tehditler, yıkımlar karşısında pasif, güçsüz kaldığı düşünülen Padişah’a, o babasal konuma güven sarsılmıştı. Cumhuriyetin ilanı ve demokrasiye geçişi takiben Padişah ve temsil ettiği güç tahtından indirildi; halifelik sona erdirildi. Bu süreç, Sultan’ın kaçışı aslında tüm taraflar için narsisistik bir yara olmalı. Birinci meclisin seçim kararını alışını takiben, 23 yıl tek partili hayat devam etti ve savaşlarla yoksullaşmış, geri kalmış, nüfusunun önemli bir kısmını kaybetmiş yeni Türkiye’de büyük bir kalkınma hamlesi, herkesin çok iyi bildiği büyük dönüşüm süreci başladı. Batılılaşma ve modernleşme aslında çok önce Tanzimat’tan beri gündemde olsa da Cumhuriyetin ilanı sonrası tarihi bir dizi kararla Avrupai değerlerin benimsendiği bir dizi devrim yaşandı. Batı’nın alfabesi, kıyafetleri, anayasası benimsendi ve halkın büyük bir kesimi bunu destekledi. Bu süreçte değerler konusunda da bazı temel değişimler olduğunu biliyoruz. Cumhuriyet öncesinde dini değerler ve itaat kültürü adalette, kadın erkek ilişkilerinde, aslında toplumun her alanında hâkim iken; laiklik ilkesi benimsenerek din ve devlet işlerini ayıran bir anlayış topluma hâkim oldu. Erkek egemen bir toplumdan, eşitlik kültürüne,  pek çok ülkeden daha evvel ilk kadın haklarını ilan edecek olan bir topluma doğru atılım yapıldı. Şeriat hukukundan İsviçre-Avrupa hukukundan yararlanılan bir sisteme doğru geçildi (Ortaylı, 2023; Alkan, 2023). Volkan (2010) tüm bu değişimlerin çok kısa zamanda ve aşırı hızlı gerçekleştiğine işaret eder.

Cumhuriyet ile beraber medeni dünyaya uyum için topluma özdeşleşilecek yeni değerlerin sunulduğunu görüyoruz. Eskiden kızlar küçük yaşlarda evlenip anne olurlarken, yeni değerler kadınları toplumun her alanında yer almaya davet ediyordu: pilot, vatman, heykeltraş, tarihçi, doktor, mühendis, oyuncu. Kadın her anlamda güçleniyordu. Bu süreçleri destekleyecek yeni yüksek değerler bizzat Atatürk‘ün ağzından dile geldi: “Dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir”. “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın”. Ve tam 1923’teki şu sözü  “…Bir toplum, cinsinden yalnız birinin asrî gerekleri elde etmesiyle yetinirse o toplum yarıdan fazla zaaf içinde kalır. Bir millet gelişmek isterse bilhassa bu noktayı esas olarak kabul etmek mecburiyetindedir” (Çoban, 2000). Kadın değersizleştirilmek yerine, tam tersine “yükseltiliyordu”. Bugün literatüre çeşitli çalışmaları ile geçen birçok kadın akademisyenin varlığı; uluslararası kongre ve bilimsel toplantılarda Avrupalıları şaşırtan oranda kadın meslektaş ve akademisyenin çokluğu tam da bu anlayışın ve değerlerin benimsendiğine, özümsendiğine işaret eder. Birçok Türk kadın akademisyen, sanatçı, sporcu tam da Cumhuriyetin yüzüncü yılında olağanüstü başarılar gösterdiler. Hepsinin ödüllerini alırken “Atatürk Türkiye’sinin evladı oluşlarını”, yukarda geçen cümlelerle, anlayışla özdeşleşmiş olmalarını vurgulamaları anlamlıydı. Merve Dizdar, Cannes’da en iyi oyuncu ödülü alırken adeta geçmişten günümüze dek ülke için savaşan, aydınlık bir gelecek için üreten, yılmayan tüm “kız kardeşler nesillerine” konuşurcasına ”ödülü ne olursa olsun umut etmekten vazgeçmeyen tüm kız kardeşlerime ve mücadeleci ruhlara armağan ediyorum” dedi.

Asıl devrimin Cumhuriyette bilgi ve bilimin öne çıkartılmasıyla gerçekleştirilmiş olduğunu düşünebiliriz. Değişen bir zihinden ve bakıştan söz ediyoruz. Atatürk tarafından birçok çocuğun yurt dışına gönderildiğini ve bu çocukların amacının orada kalmak yerine dönüp yeni kurulan Cumhuriyete hizmet etmek olduğuna dair anlatılan pek çok hikaye bilinir. Yine takip edilecek ve özdeşleşilecek bir söz var gibidir ardında: “Sizi bir kıvılcım olarak gönderiyorum, gür bir alev olarak dönmelisiniz” … Bu idealle özdeşleşmiş olarak döndüler, ürettiler ve bilimde bir devrim gerçekleşti… Cahir Arf, Hulusi Behçet, Afet İnan, Nüzhet Gökdoğan, Remziye Hisar, Muazzez İlmiye Çığ o devrin bilim insanlarından yalnızca birkaç örnektir. Çok yakın bir tarihte bilimde en saygın ödüllerden birini alan Türk bilim insanı Aziz Sancar, “Atatürk olmasaydı, Mardin’in Savur ilçesinden Nobel alacak bir bilim adamı yetişmezdi” dedi (2016). Hepsinin benzer vurguyu yapmaları anlamlıdır. O dönemde sadece öğrenciler yurt dışına gönderilmedi, yabancı öğretim üyelerine de (Nazilerden kaçan Alman Musevi bilim insanları gibi) ilerleyen yıllarda kapılar açıldı. Okumuş bir kuşak oluşturuldu.  Tebaa oluştan, yurttaş olmaya doğru bir anlayışa; kadın erkek birlikte okumaya çalışmaya doğru bir geçiş oldu. Altı asırlık bir gelenek yıkılıyordu ve vatandaşın hayatına dair her şeyi anlaması gerekçesiyle eğitimde büyük bir hamle yapılıyordu: taklit ve ezber yerine anlamaya önem verildi, harf devrimi ile Latin alfabesine geçildi. Okunan her şey anlaşılmalıydı. Mesleğe ilk başladığımda, yeni Cumhuriyetin simgelerinden birisi olan Köy Enstitülerinde okumuş kişilerin nasıl çorak arazileri yeşillendirdiklerini, beraberce duvarlarını örerek okul kurduklarını, sonra içinde okuduklarını minnetle anlatan insanları bizzat dinlemek fırsatım oldu… Toplumdaki bireyler inanarak değişime katıldıklarında çok etkili olur. Kaes’e (2002) göre özdeşleşme, toplumsal birliklerdeki bağların libidinal yapılaşmasını düzenler. Bir vazgeçiş ve kaybın bir kazancı beraberinde getirdiğini, öznenin yerine benlik idealinin yerleştiği süreçten kolektif bir yol açıldığını; bir ailenin, bir topluluğun ortak idealinin oluştuğunu ifade eder. Zamanla bu başarılı örnekler, diğerlerine de özdeşleşme imkânı sundu. Freud’un (1923) dediği gibi “küçük birer çocukken bu üstün varlıkları tanıdık, hayran olduk ve sonra kendi içimize aldık”.

Bella Habip (2002) Bensiz Biz adlı kitabın ön sözünde “topluluk psikanalistlerinin topluluğu arkaik bir anne imagosuna benzetmeleri boşuna değildir (s. 10). Kişiyi yiyip yutan bu topluluğun diğer ucunda ise Oidipus karmaşası düzeyine ulaşabilmiş, çelişkiyi ve bireyselliği içinde barındırabilen yaratıcı topluluklar vardır” der. Yoksullaşan, savaşta babaları ölmüş olan, dağılmanın eşiğinden geçmiş yaralı bir toplumdaki tüm iç ve dış koşulları, ihtimalleri değerlendiren Mustafa Kemal’in büyük bir değişimin mimarı olduğu bilinen bir gerçektir. Volkan (2008), liderlerin özellikleri ile ülkelerinin koşullarının birbirinin içine geçtiğini yazar ve Mustafa Kemal’in de onarıcı-görkemli bir lider özelliği gösterdiğini belirtir. Buna psikanalitik anlamda ‘kaygıları kapsayıcı’ bir işlevi de eklemek gerekir. Atatürk adeta annesel bir işlevle kapsayan, kollayan bir tutumda oldu; yaralı, kırık, evlatlarını yitirmiş yoksul ülkeye tutunacakları yeni değerler verdi. Yine sözleri ile kapsayarak özgüven, yön ve ümit verdi: “Türk milleti zekidir, çalışkandır.” “İstikbal göklerdedir.”. Bunlar yıkıcı güçler karşısında yapıcı, bağlayıcı yaşamsal güçleri harekete geçiren, dış tehditleri algılayan, toplumsal boyutta içsel ihtiyaçları işiten, hepsini gerçekçi değerlendiren, uzlaşmalarla dengeleyen, toplumun “varlık/ benliğini” güçlendiren adımlardır.

Bu makale yazılırken 29 Ekim Cumhuriyet kutlaması için İstanbul’da camlar kırmızı beyaz, arabalarında bebekler, çocuklar, gençler, yaşlılar, tekerlekli sandalyede insanlar yüzüncü yılı kutlamak için sokaklardaydı. 100. yıl için bestelenen marşlardan birinin bilhassa bir cümlesinin herkes tarafından (toplumsal hafıza) coşkuyla söylendiğini fark ettik: “Kimse yok sayamaz yüzyılımızı”.

Devrimler hızla büyük değişimleri ve beraberlerinde eskinin, eskiyi temsil edenin yok edilmesini de getiriyor. Örneğin, Fransız devrimi dünyada bir çağı kapattı ama giyotinler hala hatırımızda… Osmanlının çöküşü ile aynı döneme tarihlenen Rusya ve Çin’deki devrimler, yeni bir ekonomik-politik-toplumsal model yarattılar. İmparatorlar, çarlar öldürülerek veya sürgünle yerlerini halkın yönetimine bırakırken, yeni yönetimler eski kültürleri ile keskin kopuşları hedeflediler. Bu yazıyı hazırlarken yaptığım Çin gezisinde 5000 yıllık kadim kültürün devrimle yok edilişini dinlemiştim. Bu devrimlerde dini unsurlara (örneğin, kiliselere, Konfüçyüsçülük gibi dini inançlara) ciddi mesafeler koyulmuştu. Aileyle, geçmişle ve din ile bağlar ideolojik gerekçelerle kopartılmaya çalışılmış ama kopartıl(a)mamıştı. Bizde Anadolu kültürlerine ve dine saygı vardı. Yine de bazı dini hususların üzerine gidilmiş olması gerçekleştirilmek istenen değişimlerin muhtemelen en riskli ve bireyleri zorlayıcı olanıydı. Dini değerlerin erişimi en güç ruhsal alanda üstbenlik içinde muhafaza edildiğini, filogenetik bir aktarım sürecinde korunduklarını biliyoruz. Dini değerlerde değişim bu sebeple çok hassas bir konudur; gerçekten de o ayrım noktasındaki değişimlere büyük bir direnç yaşanacaktı…

Freud (1913), Totem ve Tabu’da “ilk babanın” öldürülmesinden söz eder Bu metnin önemi, ensest yasağı vasıtasıyla toplulukların örgütlenmelerini bir yasa ve ondan doğan kurallar etrafında gerçekleştirdikleri fikridir. Antropolojik bazı verilere dayanarak ensest yasasının temelinde yatan bir hikayeden söz edilir. Topluluğun tüm kadınlarına ve mutlak güce sahip ilk babaya isyan eden topluluğun erkekleri (kardeşler topluluğu) bir araya gelerek zalim babayı öldürür ve totemik/yamyamsı bir biçimde yerler. Ardından kapıldıkları ortak bir pişmanlık ve suçluluk duygusunun etkisiyle topluluğun temel yasası/kuralı olarak, ensest ve babanın katli yasaklarını oluştururlar. Böylece ilk toplumsal sözleşme gerçekleşmiş olur. Bunu simgesel düzene geçiş aşaması gibi düşünebiliriz. Babanın katli ve tutulamayan yas gibi kavramlar ise, yukarıda sözü edilen makalelerde psikanalitik bağlamda yas ve bu sürecin simgeselleştirilememesi anlamında hem Sultan hem de Atatürk için kullanılmıştır (Volkan, 2008, 2010, 2014; Erten, 2006, 2012). Burada yası tutulamayan Osmanlıya dair düşünce zincirine bir soru ekleyebiliriz; yasın tutulamamasını tüm topluma, tüm kesimlere genellemek uygun bir yaklaşım mıdır? Belki bazı ayrımlar yapılabilir. Cumhuriyetin kuruluşu ile yeni bir düzen, inkılaplar, yeni yasalar, yeni değerler geldi. Ancak bir toplum asla homojen olamaz; belli kesimlerde oluşan etkiler, sahip çıkılanlar, özdeşleşmeler diğer kesimlerde o kuvvette gözlemlenmeyebilir. Nitekim Laplanche ve Pontalis (1973) benlik ideali kültürel ideallerle özdeşleşmelerden oluşur ve bu özdeşleşmelerin birbiri ile uyumlu olması gerekmez derdi; bu toplumsal düzeyde de böyle olmakta olabilir. Cumhuriyetin kuruluş aşamasında kurgulanan değişimler uzun vadede toplumu zamanın ruhuna hazırlayan, güçlendiren adımlar olsa da bilhassa bazı kesimler için daha hızlı ve zorlayıcı deneyimlenmiş olabilir. Öte yandan yukarda dile gelen bazı örnekler üzerinden Atatürk’ün kaybının ardından yasının daha açık yaşandığı, tutulduğu ve Cumhuriyet ile gelen yeni yasaların, değerlerin özdeşlemeye, simgeleştirmeye daha elverişli olduğu düşünülebilir.

Cumhuriyetin kuruluşu ve dönüşerek hayatta kalma çabaları çerçevesinde yası tam tutulmayan bir Osmanlı İmparatorluğu olduğu fikri dikkate değerse, bu yasın geriye dönük olarak çalışılabilmesi için önce bir kaybın olduğunu kabul etmek, kaybedilene dair değerli olanı teslim etmek, geçmişi yerine yerleştirmek ve bitmemiş herhangi bir işin kalmaması gerekir. Freud (1923) benlik deneyimleri içinde nesiller boyunca kalıtım yoluyla korunan altbenlik deneyimleri muhafaza ettiğini; benlik idealinin oluşma şekli itibariyle her bireyin filogenetik kazanımıyla yani arkaik mirası ile zengin bağlantılara sahip olduğunu söylüyordu. Osmanlı 600 yıl boyunca ailelerin hikayelerinde, tüm bireysel, toplumsal deneyimlerde vardı; tüm bunlar bir anda yok olamazlar. Tıpkı Cumhuriyetin yüzyılının da asla kaybolmayacağı gibi. Peki Osmanlı’dan gelen simgeselleştirilmiş, yeni nesillere aktarılmış yaşayan yönlere dair işaretler var mı? Varsa bunu nasıl anlayacağız? Belki bu, toplumsal refleksler ve sosyo-politik gelişmeler izlenerek olabilir.  Toplumsal hafızanın bu konuları ele almak, anlamak, çalışmak isteyen tarafını sanat üzerinden takip etmek daha da anlamlı bir yoldur. Edebiyat üzerinden Akar, Cengiz ve Yıldız gibi yazarlar tarafından Cumhuriyet tarihi ile ilgili çok güzel psikanalitik değerlendirmeler yapılmıştır. .Geçmişin izlerini daha rahat gözleyebileceğimiz bir sanat dalı da sinemadır. Kurtuluş savaşının ilk filmi, Halide Edip’in aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan “Ateşten Gömlek” tir. 1923’te Muhsin Ertuğrul tarafından hazırlanıp, 1950’de Vedat Örfi Bengü tarafından sinema filminin çekildiği, büyük taarruzu canlandıran sahnelerin doğrudan ordu birliklerinin yardımıyla gerçekleştiği söylenir. Filmin ilk bölümü ünlü sinemacı Sigmund Weinberg’in işlettiği Palas sinemasında gösterime girer (Özuyar, 2023). Son yıllarda uzak geçmişin yeniden ele alındığı bir örneği Muhteşem Yüzyıl da gördük. Bu dizi ile öyle bir dil yakaladılar ki herkes şehzadelerin katlini ve tarihi hadiseleri konuşur oldu; hatta uluslararası düzeyde diziyi heyecanla izlediklerini öğrendik. Bu tür diziler, filmler aracılığıyla aslında kapanmış bir dönemi tekrar düşünüp anlamak isteğimiz sergileniyor olabilir. Birbirini takip eden ve farklı tarihsel dönemleri ele alan benzer diziler bunun bir göstergesi gibi düşünebilir. Son olarak Atatürk temalı bir film de vizyona girdi. Daha önce Atatürk’ü kim canlandırabilir kaygısının bu tür yapımları engellediğini biliyoruz. Bu yeni girişim ülküleştirmenin ötesinde Atatürk’ü insani yönleri ile de tanımak ve yad etmeye olanak verebilir.

Cumhuriyet yüz yılı devirirken Cumhuriyetin kuruluş değer ve idealleri ile hala ciddi sıkıntı yaşayanlar olduğu, öfke ve hesaplaşma diliyle yüzü daha dini bir bakış açısına, geçmişe dönük bir varoluşun canlandırılmasını kurguladıkları biliniyor. Onca dönüşümden sonra açığa çıkan, Cumhuriyetin kuruluş idealleri ile, çağdaş olanla savaşan bu gücün sadece tutulamayan yas kavramı ile açıklanamayacağı ortadadır. Bir düşünce hattı da bunların hangi çatışmanın tezahürü olduğunu sorgulamak olabilir.? Psikanalitik anlamda bir gerileme belirtisi ile karşılaşılıyor olabilir miyiz, yoksa henüz tam anlayamadığımız başka bir dönüşüm mü söz konusudur? Rene Kaes (2002) özneleri sadakat yemini eden her grubun, er veya geç yabancılaşma ve ihanet ile (topluluğun gelişiminde bazı değişim anları, inanç yitimi anları) karşılaşacağını söyler (s.234). Ayrıca “Taht ve Sunak tehlikeye girdiğinde herkes felaket getirici bir değişikliğin yani sistemin yapı ve örgütlenmesinde …… belirgin bir dönüşümün tehdidi altındadır” der ve ekler: “İhanet her devrime, her evrime ve her çeviriye eşlik eder” (Kaes, 2002, s. 234). Bu toplumsal varoluşun gelişim sürecinde ayrışmaların, bireysel yolların varlığına ve Oidipus nitelikli bir sürece işaret eden bir değerlendirme gibi görünmektedir.

Geçmiş ve halk gelenekleri üstbenlik ideallerinde yaşayarak ve en dirençli değer yargılarını içerdiklerinden olsa gerek çok yavaş şimdinin etkilerine ve yeni değişikliklere teslim olunur. Ayrıca bir kültürdeki üstbenlik güçlerinin dağılımı tarih boyunca ve genel toplumsal koşullarla değişir. Freud (1923) benliğin içinde nesiller boyunca kalıtım yoluyla korunan altbenlik deneyimleri bulunduğunu söylüyordu. Bu üstbenlik katmanlarında hangi arkaik çatışmalar, yaslar deneyimler korunuyordur acaba.

Zamanın ruhuna bakarsak, günümüzde Avrupa eski güzel günlere dönmek vaadiyle seçim kazanan aşırı sağ partilerin yükselişine sahne oluyor. Yine sıcak savaşla ve alışılmamış ve yerleşik toplum adına riskli oranlarda göç akınları ile karşı karşıyayız. Batıya dahil olalım diye bir yüzyıl uğraşıldı ama bu arzu bir türlü yol bulamıyor; engellere, reddedilişlere takılıyor; ülke yönünü Arap ülkeleriyle, İslami birliklerle iş birliğine çevirdi. Suç ve bağımlılık oranları arttı, liyakat değil kısa yoldan kazanma gençler arasında yeni bir değer oldu. Yetişmiş genç doktorlarımız, akademisyenlerimizin bir kısmı ise -ne yazık- başka ülkelere göç ediyorlar; Cumhuriyetin ilk yıllarının aksine gençleri kaybediyoruz.  Ekonomik açıdan çok ciddi bir kriz yaşandı ve toplum genelinde kaygı, ümitsizlik ve en acısı adalete inançsızlık olduğu gözlemleniyor. Neler oluyor gerçekten? Tüm bunların üstesinden gelinmesine imkân verecek kapsayıcı, güven verici, onarıcı lider kadrolarına sahip miyiz? Geçen yüzyılda bastırılanların geri dönüşüne dayanacak güçte ve en önemlisi Habip’in (2002) bahsettiği gibi yaratıcı ve bireysel farkları kabul eden bir toplum olma yolunda ilerledik mi? Bunlara olası yanıtlar ayrı ayrı makalelerin konusudur. Tüm bunların üzerinde özgürce düşünebilmek belki yeni kapılar açabilir, yeni düşünce zincirleri yaratabilir.

Kaynakça

Anzieu, D. (2002) Toplulukların imgesel dünyası. İçinde (2002). Bensiz Biz. Topluluk Zihniyetinin Psikanalizi. İthaki Yayınları.

Çoban, A. (2000). Atatürkçü Düşünce Sisteminde Kadın ve Eğitimi. Milli Eğitim Dergisi, (146).

Erten, Y. (2006). Psikanaliz Oda dışına çıkınca. Uygulamalı Psikanalizde çerçeve sorunu. İçinde: Psikanalitik Çerçeve. PPPD derneği Yayınları.

Erten, Y. (2012). Klinik Psikanalizden Uygulamalı Psikanalize. İçinde: Divanda Kılıç Dövüşü. Bilgi Üniversitesi Yayınları. Psike İstanbul Psikanaliz Kitaplığı.

Freud, S. (1913) Totem and Taboo: Some Points of Agreement between the Mental Lives of Savages and Neurotics (1913 [1912-13]). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 13:vii-162.

Freud, S. (1923). The ego and the id. Standard Edition.

Freud, S. (1940) An Outline of Psycho-Analysis. International Journal of Psychoanalysis 21:27-84

Habip, B. (2002). Bensiz Biz. Topluluk Zihniyetinin Psikanalizi. İthaki Yayınları.

Kaes, R. (2002) İhanet üzerine notlar. İçinde: (2002). Bensiz Biz. Topluluk Zihniyetinin Psikanalizi. İthaki Yayınları.

King, V. & Noerr, G. S. (2021) Sosyolojik ve Sosyo-Psikolojik Analizlerde Üstbenlik Kavrayışları. Uluslararası Psikanaliz Yıllığı / The International Journal of Psychoanalysis Turkish Annual 13:149-172

Laplanche, J., & Pontalis, J. B (1973) The Language of Psycho-Analysis: Translated by Donald Nicholson-Smith. The International Psycho-Analytical Library, 94:1-497. London: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-Analysis.

Ortaylı, İ. (2023). Cumhuriyet’in Doğuşu. Kurtuluş ve kuruluş yılları. Kronik Kitap.

Özuyar, A. (2023). Cumhuriyete giden yol. İçinde: 100 yıl önce, 100 yıl sonra Türkiye’nin seçimi.” Atlas Tarih dergisi. 22-27.

Quinodoz, J. M. (2016). Freud’u okumak. İstanbul: Bağlam Yayıncılık.

Sancar, A (2016). Erişim: 23.05.2016 – Güncelleme: 23.05.2016 https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/aziz-sancar-mardinde-doktorluk-yapmak-nobel-almaktan-daha-iyi-bir-sey/577062

Sedlak, V. (2016). The psychoanalyst’s normal and pathological superegos.The International Journal of Psychoanalysis, 97(6), 1499-1520.

Volkan, V. D. & Itzkowitz, N. (2008). Ölümsüz Atatürk: Bağlam Yayınları.

Volkan, V. D. & Atabey, N. (2010). Osmanlı’nın Yasından Atatürk’ün Türkiye’sine.Onarıcı Liderlik ve Politik Psikoloji. Kripto Kitaplar, Ankara.

Volkan, V. D. (2014). Killing in the name of identity: A study of bloody conflicts. Pitchstone Publishing (US & CA).


[1] italikler bana ait.


* Yeşim Korkut, PSIKE İstanbul derneğinde Eğitim ve Süpervizyon analistidir.

İsviçre’de “Pschopathologie des Kindes und Jugendalters” Programında (Çocukluk ve Gençlik dönemi Psikopatolojileri) doktorasını yapmıştır. Türkiye’ye dönüşünü takiben Klinik Psikoloji alanında akademisyen olarak farklı kurumlarda görev almış olan Prof. Dr. Yeşim Korkut, iki klinik psikoloji yüksek lisans programı kurmuş ve yönetmiştir. 2012 yılından beri psikanalist olarak çalışmaktadır. Yarı zamanlı olarak yüksek lisans /doktora programlarında ders ve süpervizyon vermektedir. Psike İstanbul Yönetim Kurulu eski başkanıdır. Üç dönem Etik Komisyonu başkanlığı yapmıştır. Farklı dergi ve kitaplarda   yazmış olduğu makaleleri bulunmaktadır.

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.