Türkiye Psikanaliz Tarihini Türkiye Modernleşme Tarihi Bağlamında Okumak -Cumhuriyet’in 100 Yılı Onuruna (1923-2023)-

Hakan Kızıltan *
Türkiye’de psikanalizin yüzyılı aşan, oldukça uzun sayılabilecek bir geçmişi vardır. Osmanlı’nın geç döneminde, yirminci yüzyılın başlarında ilk kez Türkiye coğrafyasına giriş yapmış olan psikanalizin gelişimi Erken Cumhuriyet döneminde devam etmiş, Cumhuriyet tarihi boyunca giderek artan bir ivmeyle nihayet geçtiğimiz on yıllarda uluslararası geçerliliği tescil edilmiş kurumsallaşmaya ulaşmıştır. Günümüzde Türkiye’de Uluslararası Psikanaliz Birliği’ne (International Psychoanalytic Association, IPA) bağlı, dernek statüsünde, iki psikanaliz okulu bulunmaktadır: Psike İstanbul (İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği) ve İstanbul Psikanaliz Derneği. Bu iki dernek bünyesinde psikanaliz, Türkiye’de dünya standartlarında ve kalitesinde öğretilmekte ve uygulanmaktadır. Dinamik bir kurumsallığa, yaygın bir klinik ve terapötik uygulama alanına sahip olmanın yanı sıra psikanaliz günümüz koşullarında ülkenin kültürel ve entelektüel hayatının saygın bir parçasıdır.
Psikanalizin, Türkiye coğrafyasına girişi yirminci yüzyılın başı, Osmanlı’nın son dönemlerine rastlar. 19. yüzyılın başında Viyana sınırlarını aşıp, henüz Avrupa’ya yayılmaya başladığında zamanın Avrupa ve bilhassa Alman psikiyatrisiyle yakın ilişkide olan İstanbul merkezli Osmanlı psikiyatri çevrelerinde yankılanmaya, neredeyse eş zamanlı olarak tartışılmaya başlamıştır ancak bu erken buluşmanın türlü badirelerden sonra nihayet kurumsal bir kabule dönüşmesinin oldukça uzun bir zaman almıştır. Freud henüz hayatta ve psikanalizi geliştirme süreci içindeyken 1900’lerin hemen başında Türkiye coğrafyasına giren psikanalizin klinik bir kuram ve terapötik bir uygulama olarak kurumsallaşması ve yaygınlaşması ancak 1990’ları bulmuştur. Neredeyse bir asıra uzanan bu zamansal mesafe bazı yazarlar tarafından bir tür “gecikme” olarak yorumlanmış, nedenleri üzerine şimdiden hatırı sayılır bir literatür oluşmuştur (Gülerce, 2008; Gürdal Küey, 2009; Habip, 2007; Kayaalp, 2004; Koptagel-İlal, 1998; Parman, 2009; Tunaboylu-İkiz, 2004).
Türkiye’de Psikanaliz Neden Gecikti?
“Gecikme” kavramı, ilgili tartışmalarda, esas olarak, Türkiye’de psikanalitik kurumsallaşmanın diğer Batı veya Batılılaşmış ülkelere kıyasla çok sonraki dönemde gerçekleşmesine atıfta bulunur. Öncelikle literatürdeki bazı gecikme tartışmalarına göz atalım; sonrasında söz konusu gecikmeyi açıklayacak alternatif bir bakış açısını tartışmaya açacağız.
Konuyla ilgili yazan Bella Habip (2007) Türkiyede psikanalizin geç kurumsallaşmasını üç nedene bağlar: Aktarım, özdeşleşme ve dil (s. 28-31). Aktarım ve özdeşleşme, özünde bağ kurmakla ilgili kavramlardır. Psikanalizin bir coğrafyaya, bir kültüre ve dile yerleşmesinde bu iki kavramın bize yol gösterebileceğini söyleyen Habip, sadece psikanalizin değil, dünyada söz sahibi olmuş herhangi bir şeyin Türkiye’de kabul görmesinde kültürel köken ve toplumsal yapı olarak Türkiye’nin o “şey” ile bir bağ kurmasının ya da kuramamasının belirleyici olduğunu düşünür. Psikanalizin Türkiye’ye gelişinde bir gecikmeden söz ediyorsak psikanaliz metinlerinde özdeşleşemediğimiz nedir; nasıl oldu da psikanaliz metinlerine, söylemine ve pratiğine bir tür olumlu aktarım geliştirilemedi diye soran Habip (2007), psikanalizin Türkiye’ye gelmesine yol açacak bir aktarım ilişkisinin gerçekleşmediği kanaatindedir.
Habip’e (2007) göre psikanaliz, ancak bir aktarım ilişkisi içinden öğrenilebilir; salt metinlerle, konferanslarla, vaka çalışmalarıyla psikanaliz aktarılamaz. Kişisel analizden geçmek zorunludur ancak kendi dilimizde, kendi kültürümüzün içinde anlayarak ve yaşayarak psikanalizi var edebiliriz ve bir nesilden bir nesile, bir coğrafyadan diğer coğrafyaya aktarabiliriz. Sahip olunan bir şey aktarılır bir diğer nesile; birinden alıp öbürüne vermek aracı kimliğiyle özdeşleşmektir, psikanalizle değil. Düşünmek, anlamak, soru sorabilmek, merak edebilmek ve nihayet yeni meselelerle başedebilecek kuramsal girişimlerde bulunabilmek için psikanalizin nesnelerine bir yabancının, Freud ve benzeri idealize edilmiş birtakım ustaların nesneleri gibi bakmamak, bunların bize dışarıdan gelmediğini, aslında bizim de nesnelerimiz olduklarını anlamak gerektiğini yazar Habip. “Psikanalizin veya herhangi birşeyin Türkiye’ye geç ulaşmasıyla dışarıdan gelmiş bir dizi öteberiye karşı alınan ruhsal tutum arasında bir paralellik kurulabilir mi?” diye soran Habip devam eder: “Psikanalize karşı alınan tutum bir anlamda yabancıyı yani ötekini, yabancıya karşı olan, yani ötekine karşı olan ruhsal tutumu da çağrıştırabilir mi?” (Habip 2007, s. 32). Türkiye’de Batı’ya ve onun bizden ileride olduğunu simgeleyen birçok girişimine karşı bir dizi idealizasyon geliştirilmiştir. Bir söylemi değerli ya da değersiz bulmak onun Batılı olup olmamasına bağlıdır. Acaba psikanaliz metinlerinde ve pratiğinde özdeşleşemediğimiz şey ne olmuş olabilir? Sormaya devam eder Habip (2007):
“Acaba Batı’ya ait olan ve temelde hareket noktası Yahudi-Hıristiyan zihniyeti ve modern bir hümanizma olan bir öğreti, bir kuram ve onun pratiği, Batılılaşmaya çalışan bir coğrafya için bir yabancı olarak mı algılanmaktadır ve acaba bu öğretiyi kendi kültürümüze ve toplumsal yapımıza aktarmak yerine sadece kendi dilimize ve kültürümüze tercüme mi ediyoruz? Örneğin acaba bizde Oidipus öyküsü nasıl algılanmaktadır?”(s. 34).
Oidipus öyküsündeki baba katlinin Oidipus karmaşasında sembolik anlamda bir öldürmeye karşılık geldiğini ifade eden Habip (2007), eskiyi öldürmenin, hakikaten öldürmek, silip süpürmek, yokmuş gibi yapmak olmadığını, bir üst kuşağı anlamak, sorgulamak, onun yerini almak, onun yerini almak arzusunun temelindeki düşmanca duyguların üstesinden gelmek olduğunu belirtir: “Biz hakikaten bu gerekli, oluşturucu “cinayeti” gerçekleştirebiliyor muyuz? Kamusal alan ne derecede bireyselliğe izin vermektedir?” diye sorarken “Unutmayalım ki psikanalizin metapsikolojisi temelde bireyin etrafında inşa edilmiştir.” diye hatırlatmada bulunur (s. 34).
Üçüncü nedenin dille ilgili olduğunu ileri süren Bella Habip (2007), psikanalizin hızla yayıldığı, Cumhuriyet’in kurulduğu ve Osmanlı’nın izlerinin hızla silindiği yıllarda dilimizin de önemli ölçüde değişime uğradını öne sürerek, kendi kendini yaratan, kendini doğuran bir dil, bir kültür, nesiller ötesini düşünmenin önüne yasak koyunca bu zihinlerimize ve zihniyetlerimize nasıl yansıdı acaba, diye sorar. “Kişinin tarihini yeniden yazan hattâ onu baştan kuran psikanaliz, tedavisini konuşma üzerinden gerçekleştiriyorsa ve sözle aktarılıyorsa konuştuğumuz dilin kopmuş bağları bir mesele olarak karşımıza çıkmaz mı? Özellikle bu bağlar yasaklanmış sözcükleri, temaları da içerince konuşmanın, hatırlamanın önüne bir engel konulmaz mı?” diyerek devam eder. Psikanaliz tedavisi konuşmaktan, hatırlamaktan ve hatırlayarak bağ kurmaktan geçer. Habip (2007), peki ama acaba toplum olarak hatırlamayı seviyor muyuz, diye sorgulamayı sürdürür (s. 35).
Günsel Koptagel-İlal (1998) psikanalizin Türkiye’ye girişinin onlarca yıl sürdüğünü belirttikten sonra nedenleri üzerine eğildiği makalesinde 1920’li, 1930’lu yıllarda psikanaliz Avrupa’da yaygınlaşırken Türkiye için önceliğin psikiyatri disiplinini oturtmak ve çağdaş düzeye ulaştırmak olduğuna işaret eder. Osmanlı’nın son dönemlerinde tıp eğitimi için Batı’ya gönderilen hekimlerin klasik biyolojik psikiyatriyi uygulayan üniversite ve kurumlarda eğitim gördüklerine dikkat çeken Koptagel-İlal (1998), söz konusu hekimlerin Kraepelin ekolünü benimsemiş olarak yurda döndüklerini belirtir. Bu hekimlerin Freud ve psikanalize aşinalıkları olsa bile asıl ilgi alanları içinde psikanaliz olmamıştır, zira psikanalizle ilgilenmek için ne olanakları ne de motivasyonları vardır.
Yavuz Erten (2020), Osmanlı’dan başlayarak Türkiye Cumhuriyeti projesine kadar hâkim olan modernleşme dalgasının üç kuruma dayandığını söyler: Askeriye, Tıbbiye ve Mülkiye. Bu kurumlardan lokomotif olan elbette Askeriye’dir ve bu özelliği ile Tıbbiye ve Mülkiye’deki yapılanmaları etkilemiştir. Erten buna dayanarak, psikanalitik kurum içindeki deneyimsel ve eğitsel hiyerarşinin tarihsel olarak askeri yapı ve disipline göre şekillenmiş tıp (ve özellikle psikiyatri) kurumlarındaki hiyerarşi için risk olarak algılanmış olabileceğini, bu risk algısının psikanalizin Türkiye’de kurumsallaşmasına, akademik, klinik ve terapötik bir disiplin olarak psikiyatrik kurumlara kabul edilmesine ket vurmuş olabileceğine işaret etmiştir. (Erten, kişisel iletişim, 2020).
Psikanalizin Türkiye’de gecikmesiyle ilgili tartışmalara önemli bir katkı sayılan makalesinde Aydan Gülerce (2008) gecikme tartışmalarına önemli bazı savlarla yaklaşmıştır. Psikanalizin kurumsal bir disiplin ve klinik bir uygulama olarak Türkiye’de geciktiği teşhisiyle hareket eden Gülerce, söz konusu gecikmeyi Batı dünyasına kıyasla Türkiye’nin kendine has kültürü ve modernleşme pratiği içinde değerlendirmiştir. Modern Batı toplumunda ortaya çıkmış olan psikanaliz, Gülerce’nin tahliline göre, Türkiye’nin kültürel yapısı içinde yer alan ve farklı istikametlerde işleyen kültürel dirençlere takılmış gözükmektedir. Gülerce, Türkiye’nin sosyo-kültürel şekillenmesinde etkili olan dört temel söyleme işaret etmektedir: Geleneksel/İslami söylem, Sol/Marksist söylem, Kemalist söylem ve liberal söylem. Birbirinden hayli farklı bu dört söylemden ilk üçü psikanalizin Türkiye’de kökleşmesine farklı açılardan da olsa direnç göstermiş, liberal söylem ise psikanalizin gelişimine cevaz vermiştir (Gülerce, 2008, s. 247).
Gülerce’nin (2008) işaret ettiği gibi İslami söylem ile psikanaliz arasında çatışmalı bir ilişki olduğunu söylemek mümkündür. İslami söylemin psikanalize direnci bir ölçüde siyasi çatışmalardan kaynaklanmaktadır. Ortadoğu’da İsrail ile İslam dünyası arasındaki uzun yıllara dayanan siyasi çatışmalar Müslüman dünyada Yahudi çağrışımına sahip hemen her şeye olduğu gibi psikanalize karşı da bir antipatiye yol açmış, psikanalizin Müslüman veya nüfusunun çoğu Müslüman olan ülkelerde yaygınlaşmasına ve kurumsallaşmasına ket vurmuştur (Gülerce, 2008, s. 247). İslami söylemin psikanalize itirazının kökeninde siyasi nedenlerin yanı sıra ontolojik ve etik nedenler de sayılabilir. Psikanalizin dinsel inancı sorgulayan, bizzat Freud’un ifadesiyle dini bir yanılsama addeden varsayımı, diğer dinlerle olduğu gibi İslamla da taban tabana zıttır. Ruhsallığın oluşumunu, gelişimini ve patolojilerini psikoseksüel kavramlarla açıklaması psikanalizin genelde dinlerin, özelde İslami inancın insan tasavvuru ile çelişen önemli bir çatışma noktasıdır. Keza İslam’da insanın, İslami öznenin biliçli/şuurlu ve irade sahibi olmasına yapılan güçlü vurgu psikanalizin bilinçdışı güçlerin etkisinde hareket eden ve bunun farkında olmayan psikanalitik öznesi ile çarpıcı bir zıtlık taşır ve İslamla psikanaliz arasındaki önemli ontolojik farklılıklardan birini oluşturur. Gülerce (2008) psikanaliz ile İslamın yegâne temas noktası olabilecek İslami mistisizm ile psikanalitik etos arasında kurulabilecek bağlantıların dil devrimi sonucunda yeni kuşakların kültürel/spiritüel mirasla ilişkilerinin kopması üzerine imkân dâhilinden çıktığını belirtmiştir (s. 247).
Gülerce’nin bu tezine karşılık, İslam ile psikanaliz ilişkisinin tüm bu gerilimlere rağmen yaratıcı buluşmalara da açık bir diyalektiğe sahip olduğuna işaret eden görüşlerin olduğunu belirtmekte yarar var (El Shakry, 2017; Massad, 2009). El Shakry (2017) psikanalizle İslam arasında uzlaşmaz bir karşıtlık olduğu tezine karşı çıktığı kitabında II. Dünya Savaşı ertesinde Mısırlı düşünürlerin psikanalitik kuramlarla klasik İslami düşünceye ait kavramları yaratıcı bir şekilde ele aldıklarını örneklemekte, Massad (2009) ise psikanaliz ile İslam’ı birbirinin “öteki”si olarak ele alan psikanalitik yazarların kullandıkları yöntemleri ve kavramları sorgulamaktadır.
Gülerce (2008), psikanalizin gecikmesinde İslami sosyolojinin yanı sıra gelenekle ilgili önemli bir noktaya temas etmiştir. Modernleşme ideolojisinin kutsadığı insan profili ile geleneksel Türk insanının gerçekliği arasındaki örtüşmezlik sadece psikanalize değil modernleşmeye, Batılılaşmaya karşı bir direnç de oluşturmaktadır. Aydınlanmacı felsefi geleneğin parçası olan psikanalizin kendi kendine yeten, bireysel ve akılcı bireyi temel aldığını vurgulayan Gülerce (2008), Aydınlanma geleneğinin söz konusu birey tanımının Batılı olmayan kültürlerdeki birey temsiline uymadığına işaret eder (s. 247).
Kendiliğin (self) içinde yaşadığı sosyal çevreyle kaynaşmış olduğu, ait olduğu aile, grup, toplum ile içiçe geçtiği kültürler, sosyo-santrik/organik veya kolektivist toplumlar olarak adlandırılır (Marcus & Kitayama, 1991; Hofstede, 1980, aktaran Gülerce, 2008, s. 247). Batı kültürünü ve Batılı insan temsilini, insanlığın ve insanın kültürel, zihinsel, toplumsal evriminde ulaşılmış en üst basamak olduğunu varsayan Batıcı modernleşme ideolojisi sık sık Batı dışı toplumların özgünlüğünü göz ardı etmek suretiyle onları ilkel, patolojik veya sapkın olarak değerlendirme tuzağına düşer.
Post-kolonyal çalışmalar sayesinde Batı dünyasının ekonomik hegemonyasının nasıl teknolojik, siyasi, kültürel, entelektüel ve akademik hegemonya biçimlerine dönüştüğü çok daha iyi anlaşılmaktadır. Dünyayı Avrupa merkezli Batı ile modern olmayan, ilkel, geri kalmış “Öteki Dünya” olarak bölen emperyal/kolonyalist bakış açısı felsefi ve bilimsel kisvelerde sıkça boy göstermektedir. Maalesef psikanaliz içinde de bu bakış açısının örnekleri mevcuttur. Psikanalizi kolonyalist bakış açısıyla yorumlayan kimi yazarların düştüğü tuzak da benzerdir. Örneğin, Kakar (1978; 1991, aktaran Gülerce, 2008, s. 247) yaptığı psikanalitik araştırmada Hintlerin bağımlı ve kendi kendine yetemeyen azgelişmiş benliğe sahip olduklarını, mantıklı ikincil süreç düşüncesinden yoksun olduklarını, kendilik ile öteki arasında belirsiz, geçirgen duygusal sınırları olduğunu, spiritüel düşünceyi önemseyecek ölçüde ruhsal gerilemeden mustarip olduklarını öne sürmüştür . Yine başka bir psikanalitik yazar evrensellik vurgusuyla, Pakistanlıların kendi kültürel bağlamlarında çok daha iyi işlevsellik göstermelerini sağlayan, bağlı olduğu grubun (aile, aşiret, cemaat vb.) diğer üyelerini de kapsayan, kendinden ibaret olmayan “biz-kendilik” hissini göz ardı etmiştir (Ewing, 1991, aktaran Gülerce, 2008, s. 247). Elbette kolonyalist bakış açısını eleştirirken “kültüralizm” tuzağına, verili bir kültürde insanın bedensel ve ruhsal bütülüğünü ve esenliğini zedeleyen ilişki biçimlerini ve kültürel pratikleri kültürel özgünlük ve hak sayarak mazur görme hatasına da asla düşülmemelidir.
Gülerce (2008), “gecikme” tartışmalarına devam ederken Kemalist söylemin de psikanalizin Türkiye’de benimsenmesine ket vurduğunu öne sürmektedir (s. 248). Erken Cumhuriyet modernleşmesi, dönemi gereği pozitivist bir modernlik ideolojisini benimsemişti. Hakikati görünenle eşdeğer sayan pozitivist bakış açısı, erken Cumhuriyet döneminde tipik bir Durkheimcı olan Ziya Gökalp’te simgeleşecek biçimde yalnızca sosyolojide değil o dönem Türkiye’nin hemen tüm entelektüel iklimine egemen olmuştu. “Birey değil toplum var” şiarına yaslanan sosyoloji, sosyal bilimler içinde çokça önemseniyordu. Akademik hayatta sosyal bilimlerin fen bilimlerine kıyasla daha az önemsenmesi yine pozitivist anlayışın bir sonucuydu (Ülken, 1966, aktaran Gülerce, 2008 s. 247). Keza, psikanalizin Türkiye psikiyatrisine dâhil olmasındaki zorluk büyük ölçüde Osmanlı’nın geç döneminde ortaya çıkışından itibaren Batı psikiyatrisinin bir uzantısı olarak Türkiye psikiyatrisinin pozitivist paradigmanın etkisi altında olmasıyla ilgiliydi. Ancak buna rağmen psikanaliz 1900’ların başından itibaren Viyana’dan çıkıp, tüm dünyaya yayılırken Osmanlı’nın son dönemlerinde Osmanlı coğrafyasına da ulaşmış, İstanbul merkezli Osmanlı psikiyatri çevrelerinde tartışılmaya başlamış, ileride ayrıntılandıracağımız üzere Erken Cumhuriyet döneminde de her şeye rağmen tartışılmaya devam etmiştir. Zamanın ruhuna uygun pozitivist modernlik ideolojisi psikanalize direnç göstermiş olsa da modernleşmenin bizatihi kendisi kaçınılmaz olarak psikanalizin gelişip serpileceği koşulları mayalamaya devam etmiştir.
Gülerce (2008) ilgili makalesinde, Türkiye’de psikanalizin gecikmesinde Sol/Marksist söylemin de etkili olduğunu öne sürmektedir. Modern bir siyasi söylem ve hareket olan “Sol”un Türkiye’de psikanalize karşıt bir rol oynamış olması dikkat çekici bir saptamadır. Gülerce’nin saptaması eğer doğruysa, “Sol”un psikanaliz karşıtlığında veya ilgisizliğinde temel dinamiğin, bireyden ziyade kitleye, kollektif harekete, örgütlü mücadeleye, dışsal ekonomi-politik koşulları dönüştürmeye vurgu yapan Sol düşünce ve siyasetin, bireye, içdünyaya vurgu yapan psikanalizi siyasi amaçları açısından bir tür engel veya zamansız bir küçük burjuva uğraş olarak algılamış olması kuvvetle muhtemeldir. Gülerce (2008) Türkiye’deki Marksist eleştirel düşüncenin Moskova’dan ithal edilmiş olduğunu, psikanalizle içiçe olan Avrupa Marksizmi veya Frankfurt Okulu’yla bağının olmamasının psikanalize uzak ve önyargılı bir konum almasında etkili olduğunu ileri sürmüştür (s. 247).
Gülerce’nin söz konusu saptaması özellikle 1970’li yıllarda hüküm süren ve bilhassa siyasi devrim hedefine odaklanmış Sol anlayış açısından kısmi bir haklılık taşısa da 1980’li yıllar ve sonrasındaki “Sol”un, psikanalizin gelişimi için bilakis oldukça teşvik edici bir entelektüel lojistik bağlam sağladığını söylemek mümkündür. 12 Eylül askeri darbesiyle ağır bir travmaya uğrayan Sol siyaset ve kültür içinde 1980’li yıllarda psikanaliz yönelik ilgi artışı dikkat çekici bir olgudur. Bu dönemde, psikanalizde bir tür özgürleşme pratiği sezen Sol için psikanaliz 12 Eylül’ün ağır baskı koşullarında entelektüel bir sığınak işlevi görmenin yanı sıra sembolik bir siyasi mecraya da dönüşmüştür. Siyasi pratik ve ifade alanları kısıtlanmış dönemin sol entelektüel çevrelerinde psikanalize ve özellikle sol yönelimli psikanalitik literatüre (Wilhelm Reich, Erich Fromm, Herbert Marcuse vb isimlerin temsil ettiği) yönelik ilgi bunun bir kanıtı gibidir. Nitekim, Türkiye psikanaliz hareketine öncülük eden bazı isimlerin Sol entelektüel kültürde yetişmiş olmaları Türkiye bağlamında Sol ile psikanaliz arasında birbirini destekleyen karşılıklı bir bağın varlığını göstermektedir. Söz konusu ilişki kanımca Türkiye psikanaliz tarihi içinde incelenmesi gereken özel bir dinamiğe işaret eder.
Psikanalitik Özne Kimdir?
Gecikme tartışmalarını ve psikanalizin Türkiye tarihi içindeki seyrini derinliğine anlayabilmek için öncelikle psikanalizi mümkün kılan öznelliğe ve bu öznelliğin ortaya çıkabileceği koşullara yakından bakmak uygun olacaktır. “Gecikme” tartışmalarına katkı olacağını düşündüğüm bu analizin ertesinde, psikanalitik öznenin oluşmasını ve toplumsallaşmasını mümkün kılan sosyo-ekonomik ve kültürel koşulların Türkiye tarihindeki gelişimini, cumhuriyetle taçlanan Türkiye modernleşme tarihi bağlamında ele alacağız.
Bella Habip (2007), psikanalizin doğuşunu birey zihniyetinin doğuşuyla ilişkilendirmektedir. Habip’e göre mesmerizm, hipnoz, telkin gibi yönlendirici tekniklerden psikanalize giden yol, topluluk zihniyetinden birey zihniyetine giden bir yol gibi okunabilir. Habip, bireyselleşmenin bir topluluğa, o topluluğun genel geçer kalıplaşmış ve sorgulanmayan düşüncelerine mesafe almak, kişinin tam da bu mesafe sayesinde sorgulanmayan dünyaya bir şeyler katması ya da katma olanağı yaratması olduğunu ileri sürmüştür. Bu anlamda Habip (2007), psikanalizin tıp dünyasında birey zihniyetinin doğuşunu müjdelediğini ifade etmiştir (s. 145).
Psikanaliz, topluluk zihniyetini sorgulayarak bireye yer açmış, histeriklerin sesi kısılmış haykırışlarına, felçli isyanlarına, uyuşmuş bedenlerine tercüman olmuş, onlara meşru bir alan kazandırmıştır. Psikanalizle beraber mahrem iç dünya, özel ve biricik öznellik terapötik bir alan içinde meşruiyet kazanmış, bir inceleme nesnesine dönüşmüştür, zira psikanalitik uygulamada fanteziler, gizli ve yasak düşünceler hor görülmez, aksine onlara yeni ve meşru bir alan açılır (Habip, 2007, s. 150).
Psikanalizin ruhsal ıstırabı ortadan kaldırmak üzere bulduğu bu yöntem tıp dünyasında neredeyse devrim niteliğini taşır. Bu yöntem, analizan ile analistin bir mahremiyet alanı içinde kişisel bir ilişki kurmalarına dayanır. Bu yöntem içinde psikopatoloji, toplu manyetizma seansları ve toplu hipnotizma gösterileriyle topluluk içinde sağaltılan, aynı zamanda seyirci konumunda bir topluluğa teşhir edilen bir olgu değil, iki kişinin geliştirdiği yakınlık ilişkisinde ele alınan bir olgu olarak değerlendirilir (Habip 2007, s. 151).
Freud, bilinçdışının toplumun kabul etmediği bir dizi öteberiyle dolu olduğunu, nevrozların bir “uygarlık hastalığı” olduğunu ileri sürmüştü (aktaran Habip 2007 s. 152). Çözüm ise kabul görmeyip bilinçdışına itilen ve ruhsal ıstıraba yol açan duygu, düşünce ve anıların ele alınacağı, üzerine düşünülüp konuşulacağı özgür bir terapötik sosyal alanın açılması olacaktır. Analizan, psikanalitik süreçte kendi iç dünyasıyla iletişim kurarken canlı bir deneyim içinde kendisine ve kendisiyle ilişkili kişilere yönelik kendi bireysel duruşunu seyreder. Bu duruş kendi tarihine, bu tarihin önemli faillerine (ebeveyn, kardeş ve yakın akrabalar, öğretmen, devlet temsilcileri gibi) karşı geliştirdiği kişisel bakışın ürünüdür. Bu kişisel bakış, bu kişisel duruş olmadan kişinin birey olamayacağını belirtir Habip. Kişi söz konusu duruşu sayesinde kendine ve kişiliğine etki etmiş ve hâlâ etkide bulunan ötekilere karşı sorgulayıcı bir tutum içine girer. Kendine ve öznellik açısından önem taşıyan bu ötekilere yönelik bu sorgulayıcı tutum olmaksızın psikanaliz ve iyileşme mümkün olamaz. Freud’un tüm çabası, travmaların, gerçekleşmemiş arzuların, baskıların kaynağının analizan tarafından görülmesini sağlamak ve ona adeta kişisel bir manevra alanı olduğunu hatırlatmaktır. Her ne kadar sosyal arena, çevremiz, yakınlarımız, gerçekleşmeyen arzularımız bizleri hasta edecek kadar rahatsız ediyorsa da bireyselleştiğimiz ölçüde çıkış yolu bulabiliriz (Habip 2007, s. 156).
Yavuz Erten (2017) bireysel ve/veya toplumsal-kültürel analiz sürecinin sadece öznenin kendi içindeki derinleşmesi ve kendini çözümlemesiyle değil, öznenin bağlandığı (narsisistik bütünleştiği ve emmek istediği; çift değerli olarak zıtlaştığı ve tükürmek istediği; Oidipal olarak mücadele ettiği, kaybettikten sonra özdeşleştiği) “öteki”ni de çözümlemesiyle mümkün olduğunu vurgular (s. 99). “Öteki”nin sırlandığı ve sırlarıyla mahfuz kaldığı, dokunulmaz olduğu ve özne için de bir tabuya dönüştüğü bir durumda analizden söz edilemez Erten’e göre. Keza Ayça Gürdal Küey (2009), kendisiyle yüzleşmenin olamadığı, sırların anlatılamadığı bir durumda psikanalizin gelişmesinden söz edilemeyeceğini ifade eder (s. 60-75).
Yukarıdaki saptamalardan özetle “psikanalitik özne” duygu, düşünce ve davranışlarının kaynağı olarak kendine has bir iç dünyaya sahip olduğunun farkında olan ve bu iç dünyaya belirli bir içsel mesafeden bakabilen, sorgulayabilen ve dile dökebilen bir öznedir. Bu özne bir toplumda belirdiği ve yaygınlaştığı oranda psikanaliz de imkân sahasına girer, toplumsallaşır. Peki, ama psikanalitik özneyi mümkün koşullar nedir?
Zamanın Ruhu: Psikanalizin Cumhuriyetle İmtihanı
Tarihsel analizler, psikanalitik özneyi ortaya çıkaran koşulların, modernleşmeyle birlikte şekillendiğine işaret ediyor. Nitekim psikanaliz, modernleşmenin geçirdiği aşamalara koşut bir tarihsel çizgi izlemiş, Viyana’dan Avrupa’ya ve giderek tüm dünyaya yayılırken her bir ülkedeki tarihsel seyri söz konusu ülkenin modernleşme dinamiklerine göre belirlenmiştir. Bu tespit elbette Türkiye psikanalizi için de geçerlidir.
Tespit edebildiğimiz kadarıyla Türkiye modernleşme tarihinde köklü ve sarsıcı siyasal dönüşümlere yol açan üç dönemeç Türkiye psikanaliz tarihinin de seyrini belirlemiştir: Osmanlı modernleşmesiyle başlayan Türk modernleşmesinin 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile devletleşmesi; 1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Türkiye’nin ABD emperyal ittifakına dâhil olması; 12 Eylül askeri darbesi sonrası Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi’nin (ANAP) iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye’nin uluslararası sermayeye topyekûn açılması ve sonucunda yaşanan sosyo-ekonomik liberalleşme.
Türkiye modernleşme tarihi Cumhuriyet öncesine, Osmanlı Dönemi’ne dek izi sürülen bir geçmişe sahiptir. İmparatorluğun gerileme sürecinde 1828’den itibaren olumsuz gidişatı durdurmak üzere Sultan II. Selim ve Sultan II. Mahmut dönemlerinde ilk modernleşme hamleleri devreye sokulmuş, Batı tipi sivil ve askeri kurumlar, idari, eğitsel ve hukuki düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. İmparatorluğun gerilemesi ve çöküşü tüm bu önlemlere rağmen engelenememiş olsa da Türk devlet geleneği Osmanlı’nın çöküşünden sonra Türkiye Cumhuriyeti ile yeniden hayat bulmuştur. 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti modernleşmeyi bir devlet politikası olarak benimseyecekti.
Psikanalizin, Türkiye coğrafyasına girişi yirminci yüzyılın başı, Osmanlı’nın son dönemlerine denk düşer. Osmanlı modernleşme tarihi içinde Avrupa psikiyatrisinin bir sureti olarak ortaya çıkmış olan Osmanlı psikiyatrisi, psikanalizle ilk kez karşılaştığı dönemde Avrupa’daki ana akım psikiyatriyle uygunluk içinde pozitivist paradigmanın güçlü etkisi altında bulunmaktaydı. Psikanaliz tarihi içinde, pozitivizm hemen her zaman psikanaliz için önemli bir direnç kaynağı olmuştur. Nitekim Osmanlı ve sonrasında Türkiye psikiyatrisi içinde psikanalize karşı direncin kökeninde sosyo-ekonomik-kültürel dinamiklerin yanı sıra pozitivizm önemli bir etken olageldiğini ileri sürmek mümkün. Pozitivizm zamanın modernleşme paradigmasına içkin felsefi bir bakış açısı olarak psikiyatri de dâhil olmak üzere zamanın bilimsel disiplinleri için ideolojik bir işlev görmekteydi.
Psikanaliz, pozitivist ideolojiye meydan okuyarak tarih sahnesine ortaya çıktı aslına bakılırsa. Hakikati görünenle ve dolayısıyla bilinçle eşdeğer tutan pozitivist bakış açısına kıyasla psikanaliz hakikati görünenin ötesinde, verili bilincin dışında arıyordu. Pozitivizmle psikanaliz arasındaki uzlaşmaz karşıtlık Freud’un psikanalitik görüşlerini dillendirmeye başladığı ilk zamanlarda, 1800’lü yılların sonunda, Viyana’da ana akım psikiyatri çevrelerinde karşılaştığı itirazı ve yok saymayı da açıklamaktadır. Nitekim pozitivizmin etkisi altındaki dönemin ana akım Avrupa psikiyatrisi tarafından uzun yıllar görmezden gelinen ve kurumsal psikiyatri bünyesinde kendine yer bulamayan psikanaliz psikiyatri kurumlarının dışında sivil bir girişim olarak gelişmek zorunda kaldı.
Osmanlı psikiyatri çevresinde psikanalize dair ilk tartışmalarda Mustafa Hayrullah (1875-1950) gibi psikanalize ilgi ve sempatiyle yaklaşan psikiyatristler olduğu gibi Mazhar Osman (1884-1951) gibi eleştirel bakan isimler de mevcuttu. Ancak zamanın pozitivist ruhu Mazhar Osman’dan yanaydı, dolayısıyla psikanalize dair söz konusu tartışmalarda ibre hızla psikanaliz aleyhine dönmeye başladı. Mazhar Osman, Osmanlı psikiyatrisi içinde önemli isimlerden biriydi ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte yeniden yapılanan modern Türkiye psikiyatrisinin hâkim tek kurucu ismi oldu. Türkiye psikiyatrisinin başına geçmesiyle birlikte Mazhar Osman’ın psikanalize ilişkin görüş ve tutumu Türkiye psikiyatrisinin adeta resmî görüşü hâline geldi. Öyle ki uzun yıllar Mazhar Osman geleneğinde ilerleyen modern Türkiye psikiyatrisi içinde psikanaliz, klinik bir kuram ve terapötik bir uygulama tekniği olarak kendine yer ve taraftar bulamadı. Bunun tek istisnası olan İzzeddin Şadan (1894-1975), kısa süre içinde Mazhar Osman’ın yakın çevresinden uzaklaşmak zorunda kaldı.
Aslına bakılırsa Mazhar Osman, Freud’un psikanalitik görüşlerini Türkiye psikiyatrisi tarihi içinde tartışmaya açan ilk hekimdir. 1909’da psikiyatri ders kitabı olarak yayınladığı kült eseri Tababet-i Ruhiye’nin Arap harfleriyle basılan ilk baskısından itibaren Mazhar Osman psikanalize dair bilgi ve değerlendirmelerde bulunmuştur. Mazhar Osman’ın söz konusu eseri Türkiye psikiyatri literatüründe yazılı bir eserde Freud ve psikanaliz hakkında bilgi ve görüşlere yer verilen ilk kaynak özelliği taşımakla tarihsel bir değere sahiptir. Psikiyatri tarihçisi Şahap Erkoç, Mazhar Osman’ın bu eserinde psikanalizi eleştirel bir değerlendirmeyle ele aldığını belirtir (Uşak-Şahin 2013, s. 34).
Aynı eserin 1941 tarihli Latin harfleriyle basılan üçüncü baskısında psikanalize yer ayıran Mazhar Osman’ın psikanaliz hakkındaki değerlendirmeleri başından itibaren son derece olumsuzdur. Bu olumsuzluğun temelinde psikiyatrik bozuklukların etiyolojisini ele alırken Doğu-Batı ayrımına dayalı kültürcü bakış açısıyla hareket etmiş olması yatmaktadır. Kültürcü bakış açısını referans alan dönemin birçok Osmanlı psikiyatri hekimi gibi Mazhar Osman da Batı’nın yaşam tarzını ahlaken düşük saymıştır. Doğu’daki psikiyatrik bozuklukları daha ziyade organik nedenlere atfeden Mazhar Osman Batı’daki psikiyatrik bozuklukları dürtüsel arzularla açıklamıştır. Dolayısıyla ruhsallığın evriminde cinsellik başta olmak üzere dürtüsel yaşamı esas alan psikanaliz, Mazhar Osman’a göre Doğu’da görülen psikiyatrik bozuklukları teşhis ve tedavi etmede işlevsizdir. Mazhar Osman’ın retoriğinde psikanalize duyduğu antipati, ahlaken düşük saydığı Batı kültürüne duyduğu antipatinin adeta doğal bir uzantısıdır. Bu sebepledir ki Batı psikiyatrisinden biyolojik temelli betimleyici kavramları almakta sakınca görmezken psikolojik kavramlara mesafeli olmuş, psikiyatride referansı Alman biyolojik psikiyatrisi ve o dönem betimleyici psikiyatrinin en önemli ismi Emil Kraepelin (1856-1926) olmuştur.
Mazhar Osman, ekibiyle birlikte erken Cumhuriyet döneminde Türkiye modern psikiyatrisinin temellerini attı; biyolojik psikiyatri, nöroloji ve nöroşirürji alanında bilimsel, akademik ve kurumsal pek çok önemli hizmette bulundu ancak psikanalizle mesafesini özenle korudu. “Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz” sözünün özüne uygun olarak, bu topraklarda geçerliliği olmadığını düşündüğü psikanalizi Türkiye psikiyatrisine hükmettiği uzun kariyeri boyunca psikiyatri kurumlarının kapısından içeri sokmadı. Mazhar Osman’ın inşa ettiği hâliyle Türkiye psikiyatrisine yön veren tıbbi paradigma Alman biyolojik psikiyatrisini esas alıyordu. Bu paradigma 1950’li yıllarda yerini ağırlıklı olarak Amerikan ekolüne bırakacaktı.
Mazhar Osman 1951’de İstanbul’da öldü. Hemen öncesinde 1950 seçimlerinde Demokrat Parti iktidara geldi. 1923 yılında devleti kuran ve 27 yıldır ülkeyi yöneten CHP iktidarı kaybetti. Demokrat Parti’nin iktidar olduğu 1950’li yıllar Türkiye ile ABD arasında siyasi, askerî, kültürel ve ekonomik ilişkilerin olduğu kadar entelektüel ve akademik ilişkilerin de güçlendiği yıllar oldu. Türkiye’nin Kore savaşında NATO kuvvetleri tarafında yer alması ve sonrasında NATO’ya kabul edilmesiyle beraber Türkiye’nin siyasal, ekonomik, kültürel referans merkezi Avrupa’dan ABD’ye kaydı. ABD ile her türlü ilişkinin yanı sıra akademik ilişkiler de kuvvetlendi. Yapılan anlaşmalar uyarınca Amerikalı akademisyenler çeşitli kurumlarda eğitim vermek üzere Türkiye’ye geldiler, burs almaya hak kazanan Türk öğrenciler tahsil görmek üzere ABD’ye gittiler. Bu dönem psikoloji ve psikiyatride Avrupa etkisinin yerini Amerikan etkisinin aldığı yıllardı; Avrupa kökenli ders kitaplarının yerini ABD basımı ders kitapları aldı ancak bilime, psikoloji ve psikiyatriye hâkim olan pozitivist anlayış değişmemişti; ruh sağlığı alanında pozitivist, davranışçı ve biyolojik paradigmalar hüküm sürmeye devam etti. Aslına bakılırsa, Amerikan ekolü de Alman ekolüne kıyasla psikanalize daha yakın sayılmazdı, bilakis oldukça uzaktı. Pozitivist anlayışın etkisindeki Amerikan psikiyatri ve psikoloji ekolleri psikanalizi pozitif bir bilim olmamakla itham ediyor ve hâkim olduğu alanlarda psikanalize varlık imkânı tanımıyordu. Türkiye akademisinde 1990’lara dek hâkimiyetini sürdürecek bu anlayış psikanalizi pozitif bir bilim olmamakla itham edip değersizleştirmiş, üniversitelerin eğitim programlarına uzun yıllar dâhil edilmesini engellemiştir (Gülerce, 2008 s. 247). Tüm bunlara rağmen Türkiye psikiyatrisinin Amerikan ekolünün etkisine girmesinin, geriye dönüp baktığımızda, psikanalizin lehine gelişen sonuçları olduğunu tespit edebiliyoruz. Türkiye modernleşme tarihinde tartışmalı da olsa radikal bir dönüşüme karşılık gelen bu dönem ne ilginçtir ki Türkiye psikiyatrisi içinde psikanaliz aleyhtarı havanın yavaş yavaş dağılmasına ve zamanla nispeten elverişli koşullara evrilmesine yol açacak bir sürece kapı araladı.
1950’liYıllar: Hava Psikanalizden Yana Dönüyor
1950’li yıllarda aldıkları burslarla ihtisas için ABD üniversitelerine giden tıp öğrencileri arasında psikiyatri tahsili yapacak olanlar da vardı; Orhan Öztürk (1926-2023), Leyla Zileli (1925-2008), Engin Geçtan (1932-2018), Vamık Volkan (1932-), Cahit Ardalı (1924-2007), İsmail Ersevim (1929-2014) bu isimler arasındaydı. Keza, 1960’lı yıllarda Avrupa ülkelerine giden genç hekimlerin arasında Batı Almanya’ya giden Ulviye Etaner (1929-), Celal Odağ (1931-2021) ve Günsel Koltagel-İlal (1933-2023) ile İngiltere’ye giden Elif Ülkü Gürışık (1933-) bulunmaktaydı. Bu isimlerin ihtisas yaptıkları ülkelerde psikanalizle tanışmaları Türkiye psikanaliz tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. ABD’den Türkiye akademisine ve dolayısıyla Türkiye psikiyatrisine ithal edilen paradigma pozitivist nitelik taşıyor olsa da ihtisaslarını tamamlayıp ABD’den ve Avrupa’dan yurda dönen bu hekimler Türkiye’deki üniversitelere ve psikiyatri pratiğine psikanalitik kliniği ve tekniği aşıladılar.
Bilindiği gibi Osmanlı’nın son dönemlerinde de Avrupa’ya ileri tahsile gitmiş hekimler vardı. Türk psikiyatrisini kuran önemli isimlerin hemen hepsi Avrupa’nın çeşitli üniversite ve kurumlarına nöroloji ve psikiyatri tahsil etmeye gitmişlerdi ama bu hekimler klasik biyolojik psikiyatriyi, bilhassa Kraepelin’in temsil ettiği betimleyici psikiyatri ekolünü benimseyerek yurda dönmüşlerdi. Söz konusu hekimler Avrupa’da muhtemelen psikanaliz hakkında uzaktan veya yakından haberdar olmuş olmalılar, zira 1900’lerin başı psikanalizin Avrupa’da giderek popülerleştirdiği ve yaygınlaştığı yıllardı ancak yurda dönerken bu hekimlerin mesleki bagajlarında psikanaliz yoktu (Koptagel-İlal, 1998, s. 225).
Modern psikiyatrinin kuruluş sürecine denk düşen bu dönemde Türk psikiyatristleri için öncelik psikiyatri disiplinini oturtmaktı; psikanaliz henüz mesleki gündemlerinde ve ilgi alanlarında değildi, keza tahsil gördükleri kurumlara biyolojik psikiyatri paradigması hâkimdi. 1950’li ve sonraki yıllardaki koşullar ise oldukça farklıydı. Türkiye’de psikiyatri artık kurumsallaşmış bir disiplindi. Bu dönemde ileri tahsil için ABD ve Avrupa’ya giden psikiyatri ve nöroloji hekimleri için yeni arayışlar ve karşılaşmalar imkân dâhiline girdi. Bu hekimlerin bir kısmı tahsillerini tamamlamanın hemen ertesinde veya bir süre sonra, bir kısmı ise kariyerlerini tamamlayıp emekli olduktan sonra yurda döndüler. Vamık Volkan ise kariyerini tümüyle ABD’de sürdürdü ancak Türkiye’yle sıcak temasını daima korudu.
Türkiye psikanaliz tarihinde ilk kuşak psikanalistler ve psikanalitik terapist olarak anılan isimler psikanalizi ve psikanalitik terapiyi bu ülkede tanıtan, yaygınlaştıran, uygulayan, eğitimini veren ve popülerleştiren ilk kuşak oldu. 1990’larda IPA bağlantılı kurumsallaşma çalışmalarının dayandığı psikanalitik kamuoyunun oluşumunda bu isimlerin katkısı çok değerlidir. Bu kişiler, üniversitelerde, psikiyatri kliniklerinde ve özel muayenehanelerinde psikanaliz ve psikanalitik psikoterapi uyguladılar, öğrettiler, süpervizyon verdiler, psikanalitik bakış açısına uygun akademik çalışmalar yaptılar, bir sonraki kuşağa psikanalizle ilgili mesleki ilhamı aşıladılar.
Ruhun Zamanı: Psikanaliz Türkiye’de Örgütleniyor
Aydan Gülerce (2008) ilgili makalesinde, 1980’li yıllardan sonra Türkiye’de belirginleşen liberalleşmenin psikanalizin Türkiye’de yaygınlaşması ve kurumsallaşmasını kolaylaştırdığının altını çizmişti (s. 248). Gerçekten de klinik ve terapötik bir uygulama olarak psikanalize yönelik ilgi ilk kez yaygın olarak 1980’lerin ortalarında belirmiştir. Nitekim 1994’te IPA bağlantılı ilk psikanalitik örgütlenme İstanbul Psikanaliz Grubu kurulmuş, söz konusu oluşum 2001 yılında İstanbul Psikanaliz Derneği’ne evrilmiştir. Keza 2003 yılında Psike İstanbul’un nüvesini oluşturan Psikanaliz ve Psikanalitik Psikoterapiler Derneği (PPPD), IPA temelli örgütlenme hedeflenerek kurulmuş, dernek 2008 yılında “Psike İstanbul” adını almıştır. Peki, bu ilgiye ve kurumsallaşmaya zemin hazırlayan, Türkiye’de “psikanalitik özne”nin oluşumunu ve toplumsallaşmasını mümkün kılan bu döneme has sosyo-ekonomik ve politik tarihsel ve kültürel koşullar nelerdi?
1980’ler, 12 Eylül askeri darbesinin ve ardından iktidara gelen Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi’nin (ANAP) toplumsal ve siyasi hayata damgasını vurduğu yıllardı. 12 Eylül rejimi ve ANAP iktidarı, nispeten içe kapalı, karma ekonomi özellikleri sergileyen Türkiye kapitalizmini, uluslararası sermayeye eklemlemek suretiyle liberal piyasa ekonomisine açtı. Askerî darbenin zoruyla yeniden yapılandırılan piyasa için tehdit oluşturacak resmî veya muhalif tüm kurum ve kişiler zorla tasfiye edilirken serbest piyasa her türlü maddi ve simgesel metaya cömertçe açıldı. Liberalleşen piyasa, askerî darbenin zoruyla kurulduysa da piyasadaki bolluk görüntüsü bir tür özgürleşme olarak hissedildi. Nitekim kültür ve edebiyat eleştirmeni Nurdan Gürbilek (2001a) 1980’leri önceki baskı dönemlerinden ayıranın bu baskının karşıtıyla birlikte kültürel alanda bir özgürlük vaadiyle birlikte var olması paradoksuna işaret etmiştir (s. 102). Bu paradoksu anlamak 12 Eylül’ün yol açtığı kültürel hayatı anlamak açısından önem taşımaktadır. Peki, bu dönemde baskı ve özgürlük deneyimlerini yan yana tutan neydi?
1980 askerî darbesinin en önemli sonuçlarından biri “dava ideolojileri”nin toplumsal tabanının zor kullanılarak dağıtılmasıydı. Bilhassa sosyalist-komünist siyasi ve sosyal örgütlenmeleri devlet düzenine tehdit olarak hedef gösteren 12 Eylül rejimi, sebep olduğu insani dramların yanı sıra ideolojik dava yerine bireysel amaçları, kolektif varoluş yerine bireysel varoluşu, toplumsal kurtuluş yerine bireysel kurtuluşu seçenek olarak topluma dayattı. Şimdiye dek arzu ve özlemlerini toplumsal dava ideolojileri üzerinden ifade eden insanlar için bu yol şiddetin zoruyla kapatıldı, bireysel/bireyci ifade kanallarının yolu ise nispeten açıldı. 1980’li yıllara damgasını vuran baskı ve özgürlük paradoksunu bu bağlamda anlamak mümkündür. Nitekim Gürbilek (2001a) 1980’li yılları yalnızca baskı kavramıyla anlamaya çalışmanın zorluğuna işaret ederken benzeri bir saptamadan hareket eder: 1980’ler bir yandan bu toplumda yaşanmış en sert baskı dönemiydi, devlet şiddetinin kendisini en çıplak biçimde hissettirdiği bir dönemdi ama ne ilginçtir ki bir yandan da bir kültürel çoğullaşmayı, bugüne kadar bütünsel ideolojiler içinde hapsolmuş kültürel kimliklerin (etnik, cinsel, inançsal) serbest kalmasını da beraberinde getirdi (s. 102).
Gürbilek’e (2001a) göre Türkiye’de 1980’lerin kültürel iklimini tanımlayacak ilk kavram “sözün bastırılması” ise ikincisi “söz patlaması” oldu. Öyle ki 1980’lerin ortasında Türkiye’de baskı döneminden çıkıldığı yanılsamasını doğuracak yaygınlıkta bir söz, imge ve görüntü patlaması yaşandı; serbest piyasanın gelişimine paralel olarak reklamcılık kısa sürede sınırsız sayıda imgeyi dolaşıma soktu, çok satan haber dergilerinin yayın hayatına girmesiyle yeni bir kamuoyu, yeni bir haber dili oluştu (s. 21). Bir yanda söz hakkı engellenmiş, susturulmuş bir Türkiye vardı, diğer yanda söze yeni kanallar, yeni çerçeveler sunan “Konuşan Türkiye”. Gürbilek’in (2001a) işaret ettiği üzere, iç dünyaların, cinsel tercihlerin, özel zevklerin öne çıktığı, gündelik hayatın kendi özerk taleplerini yükselttiği yıllardı 1980’ler (s. 10).
Özel hayat denen alan ilk kez 1980’lerde kamuoyu önünde üzerine konuşulur ve düşünülebilir bir mesele olarak tarif edildi ve dışa açıldı. Gürbilek’in (2001a) belirttiği üzere, 1980’lerin Türkçe’ye kazandırdığı en önemli sözcüklerden biriydi “özel hayat” Türkiye’de yakın zamana kadar “mahrem” kabul edilen, adı konmamış birçok alan ilk kez 1980’lerde kamuoyunun gündemine geldi, kamusal bir söz düzeni içinde konuşuldu, ayrıştırıldı; mahrem olanın kamusal âlemde apaçık görünmediği önceki yılların aksine 1980’ler özgürleşme ve bireyselleşme söylemi eşliğinde mahremin ve iç dünyanın söze döküldüğü yıllar oldu (s. 22).
Uzun yıllar görev bilinciyle, memur ahlakıyla yetiştirilmiş Türkiye toplumunun, yıllardır mahrem kabul edip içinde tuttuklarını, ertelemek zorunda kaldığı isteklerini, arzularını ifade etmeye teşvik edildiğini ifade eden Gürbilek (2001a), cinselliğin ilk kez bu yıllarda bu kadar söze döküldüğünü; cinsel eğilimlerin sınıflandırıldığını (eşcinseller, biseksüeller, transseksüeller, zıtcinseller), kuşakların ayrıştırıldığını (68 kuşağı, 80 öncesi solcu kuşağı, 88 yuppi adayları kuşağı), özetle mahrem iç dünyanın söze dökülür olduğunu belirtmiştir (s. 22).
Sürece damgasını vuranın kendilerine yeni haber alanları yaratmak isteyen gazete ve dergilerin soruşturmalarına büyük bir açlık, büyük bir iştahla cevap veren, iç dökmek isteyen, bunda bir özgürleşmenin, bireyselleşmenin imkânını gören gönüllü anlatıcılar olduğunu yazan Gürbilek’e (2001a, 2001b) göre Türkiye’de 1980’lerde yaşanan, kendini bize bir ses, söz ve görüntü patlamasıyla birlikte bir arzu patlaması olarak da sunan değişim yalnızca para tasarrufuna değil, arzu tasarrufuna da dayalı eski, kültürün yerini bir arzu kültürüne, insanları arzularını hemen ve şimdi doyurmaya davet eden, iştahı ve hevesi kışkırtan yeni bir kültüre bırakmış olmasının sonucuydu (s. 22, s. 16). Her ne kadar 1980’lerde başlayan süreç kendini bize bastırılmış arzunun nihayet ortaya çıkması olarak sunduysa da, Gürbilek (2001b) aslında burada arzusuzluktan arzuya doğru ilerleyen bir süreçten değil, arzunun dinamiğinin değiştiği bir sürecin söz konusu olduğunu belirtmiştir (s. 16).
Dönemi karakterize eden koşullara, 12 Eylül askeri darbesiyle ağır bir siyasi yenilgiye uğrayan, pratik ve entelektüel ifade alanı kısıtlanan Sol hareketin, psikanalizde kendine yakın bir tür özgürleşme yönelimi keşfetmiş olmasını, psikanalizi kendi siyasi pratiğine uygun bir mecra olarak görmesini de eklemeli. Sol ve psikanaliz arasındaki söz konusu yakınlaşma çift yönlü bir işlev görmüş, psikanaliz bu dönemde Sol hareket için entelektüel bir sığınak işlevi ve sembolik bir siyasi mecra alanı sağlarken Sol da psikanaliz için entelektüel ve pratik bir lojistik sağlamış gözükmektedir.
Tüm bu bilgiler ve saptamalar ışığında, genelde psikoterapi özelde psikanalizin geliştiği ve kurumsallaştığı yılların 1980’lere ve uzantısı olan 1990’lı yıllara denk düşmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Cumhuriyetle gelişen modern, seküler kültürün 1980’lerle beraber serbest piyasaya açılması, psikoterapi ve psikanalize uygun bir insan tipinin ortaya çıkmasına ve yaygınlaşmasına yol açtı. Psikanaliz edilebilir, toplumsal kimliklerin kuşatıcılığından nispeten sıyrılmış, kendi iç dünyasına sorgulayıcı bir perspektiften bakabilen ve onu söze dökmeye hevesli “psikanalitik özne” Türkiye özelinde bu özel dönemde toplumsallaştı. “Zamanın ruhu”nun nihayet “ruhun zamanı”yla buluştuğu bu dönem, psikanalizin kurumsallaşması için bir eşref saatine rast geldi.
Kaynakça
El Shakry, O. (2017). The Arabic Freud: Psychoanalysis and Islam in Modern Egypt. Princeton University Press.
Erten, Y. (2017). Psike İstanbul ve Türkiye’de psikanalist yetiştirme. Türkiye Klinikleri, 2 (2), 94-100.
Gülerce, A. (2008). On the absence of a presence/the presence of an absence–psychoanalysis in the Turkish context. Theory & Psychology, 18 (2), 237–251.
Gürbilek, N. (2001a). Vitrinde Yaşamak: 1980’lerin Kültürel İklimi. (3. baskı). Metis Yayınları.
Gürbilek, N. (2001b). Kötü Çocuk Türk. Metis Yayınları.
Gürdal Küey, A. (2009). Oedipe a Istanbul. İçinde L’Ecriture du Divan. Editions des Crepuscules; 60-75.
Habip, B. (2007). Psikanalizin İçinden. Yapı Kredi Yayınları.
Kayaalp, L. (2004). L’histoire d’un rendez-vous manque; l’exemple de la Turquie. Topique. L’Esprit du temps, 89 (4), 119-127.
Koptagel-İlal, G. (1998). Psychoanalyse und ihre anwendung in der Türkei. İçinde Koch, E., Özek, M., Pfeiffer W. M., Schepker, R. (Ed.). Chancen und Risiken von Migration. Lambertus Verlag; 225-232.
Massad, J. (2009). Psychoanalysis, Islam, and the other of liberalism. Psychoanalysis and History, 11 (2), 193-208
Parman, T. (2009). Sunuş. Psikanaliz Yazıları-Psikanaliz ve Sanat, 18, 5-10.
Tunaboylu-İkiz (2004). Les raisons diverses d’un retard de 100 ans de la Psychanalyse en Turquie. Topique-L’Esprit du temps, 89, 111-118.
Uşak-Şahin, H. (2013). Psychoanalyse in der Türkei. Psychosozial-Verlag.
* Hakan Kızıltan. Klinik Psikolog-Psikoterapist, İstanbul Üniversitesi Psikoloji bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. Yüksek lisans tezinde narsisizm üzerine çalışmış, dinamik psikoterapi alanında klinik eğitim görmüştür. Doktora eğitimini İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı’nda tamamlamış, doktora tezinde Türkiye psikanaliz tarihini çalışmıştır. Kurucusu olduğu WABİ Psikoterapi Merkezi’nde klinik psikolog ve psikoterapist, WABİ PSİKO-DİNAMİK AKADEMİ’de eğitmen olarak çalışmaktadır. Acıbadem Üniversitesi Psikoloji Yüksek Lisans programında öğretim görevlisidir. Psikokültürel Analiz Dizisi SURET’in Yayın Kurulu üyesi, Hekimin Filozof Hali, Psikomitoloji: İnsanı Öykülerinde Aramak başlıklı kitapların eş editörüdür. Psikanaliz, dinamik psikoterapi, narsisizm ve psikontoloji; Türkiye psikanaliz ve psikoterapi tarihi üzerine çalışmakta, ilgili konularda yazmakta, bilimsel ve eğitsel çalışmalarda bulunmaktadır.
Bir yanıt yazın