Bir Benlik ve Altbenlik Okuması Denemesi: I. Bölüme Giriş

İlker Özyıldırım

İlker Özyıldırım[1] *

Bu yazı, Benlik ve Altbenlik’in (Freud, 1923) yayımlanmasının yüzyıl dönümü dolayısıyla bir ses vermek üzere, makalenin ilk bölümünün kendimce bir yakın okumasını içermekte ve temelde metapsikoloji üzerine bir süredir farklı yerlerde sürdürmekte olduğum seminerlerin Benlik ve Altbenlik üzerine odaklanan oturumlarının sunumlarına dayanmaktadır.[1] [2]

Benlik ve Altbenlik’in ilk bölümü, ağırlıklı olarak makalenin girişindeki, Freud’un (1923) ifadesiyle “sık sık söylenmiş olanların yinelenmesi kaçınılmaz” olan daha bildik kesimlerini içermektedir; dolayısıyla daha çok, makalenin metapsikolojik açılımlarının ve Freud sonrası hatta güncel psikanaliz tartışmaları açısından belirleyici olduğunu düşündüğüm vurgularının ilk ipuçlarını yansıtması açısından, hazırlayıcı bir zemin olarak değerlendirilmelidir (s. 13). Yine de, birinci bölümün özellikle son iki paragrafında yoğunlaşan bazı analizler, psikanalitik kuram açısından oldukça dönüştürücü vurgulardan bazılarını da kendinde taşımaktadır.[3]

Benlik ve Altbenlik’in Metapsikoloji Bağlamında Genel Konumlandırılması

Benlik ve Altbenlik’in adım adım bir okumasına girişmeden önce makaleyi görece genel bir bağlama yerleştirmek isterim.

Freud’un metapsikoloji çalışmaları arasında gruplandırılan bu metin, Freud’un metapsikolojisinde yeni bir kuramsal dönümün temsilcisi olarak nitelendirilebilecek bir yerde durur. Freud, 1900’lerin başında, o zamana kadar olan yolculuğunun metapsikolojik çerçevesini, özellikle Düşlerin Yorumu’nun (1900) altıncı ve yedinci bölümü ile temsil edilen uğrakta kapsamlı biçimde ortaya koymuştur. Sonrasındaki on yılda bu metapsikolojiyi, farklı ruhsal görüngü ve klinik bağlamlarda ayrıntılandırmış, önemli bazı olgu öykülerini yayımlamış, özellikle Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme (1905a), Günlük Yaşamın Psikopatolojisi (1901) ve Espriler ve Bilinçdışıyla İlişkileri (1905b) gibi eserlerindeki adımlarla genişletmiştir. Bu aralıkta, gittikçe yaygınlaşan bir psikanaliz çevresi oluşmuş, psikanalitik hareket yapılanmıştır; Freud yanında artık başka psikanalistler de kuramsal ve klinik katkılar sunmaya başlamıştır.

Psikanalizin ikinci on yılında (1910-1920), biriken klinik deneyimlerini de dikkate alarak, Freud metapsikolojisini yeniden ele almaya ve gözden geçirmeye, bazı noktalarda daha şeffaflaştırmaya ve açmaya yönelecektir. Bu dönemin girişinde, Leonardo (1910a) ve Schereber’i (1911a) merkeze alan yazılarının, kısa ama belirleyici Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar (1911b) ve Psikanalizde Bilinçdışı Üzerine Not (1912) makalelerinin ve farklı bir bağlama odaklanmış görünse de benzer biçimde Totem ve Tabu’nun (1912-13) taşıdıkları metapikolojik potansiyel, Narsisizm Üzerine (1914) ve 1915 metapsikoloji makaleleri ile taçlanmış ve bu potansiyel sonraki on yılın metapsikolojik dönüşümünü hazırlayan Kurt Adam (1918) olgu öyküsüne, Tekinsiz (1919)ve özellikle Haz İlkesinin Ötesinde (1920) eserlerine zemin oluşturmuştur.

Klinik ve kuramsal bazı soru ve karşılaşmalarla iç içe geçen bu verimli ve yaratıcı süreç, sonraki on yılda (1920’ler) iyice görünür olacak yeni kuramsal yaklaşımlara ve kavramsallaştırmalara varacaktır. İşte, Benlik ve Altbenlik bu önemli -bir anlamda son- kavşakta belirleyici bir yere yerleşir; adeta tüm bu gelişim sürecini yoğunlaştırılmış biçimde içinde taşır ve son bir dönümü temsil eder. Ancak, genel olarak bahsedilen bütün bu geçişler arasında keskin sınırlar, mutlak kesintililik ve kopuşlar tasarlamamak; bu geçişleri kuramın gittikçe gelişen içsel gerginlikleri içinde biçimlenen dinamik süreklilikler olarak düşünmek gerekir. Benlik ve Altbenlik’te ortaya konulanlar ne mutlak biçimde buradan başlamıştır ne de bu makalenin öncesinde yer alan kuramsal yaklaşımlar bu dönümün sonrasında tümüyle geride bırakılmışlardır. Zaten Freud metni için herhangi bir konu ya da yaklaşımın mutlak bir biçimde başlayıp bittiğini söylemek ne kadar olasıdır bilmiyorum.

Benlik ve Altbenlik’in Belirleyici Vurguları

Freud, metapsikolojisinin daha ilk adımında yerleşimsel (topografik) modelini ortaya koymuş; bilinç, önbilinç ve bilinçdışı kavramlarını içeren bu model temelinde kuramsal ve klinik görüşlerini yapılandırmıştı. İşte, Benlik ve Altbenlik bunun yanına yapısal model olarak bilinen, altbenlik, benlik ve üstbenlik kavramları çerçevesinde biçimlenmiş kuramsallaştırmasının eklenmesini temsil eder. Makalenin adı da bu yeni modele gönderme yapmakta gibidir -ki üstbenlik kavramının başlıkta yer almaması bu bağlamda ilginçtir ve üzerine ayrıca düşünülmeyi hak eder. Bazen bu iki modelin birbiriyle çeliştikleri ya da ikinci modelin ilk modeli iptal ettiği düşünülebilmektedir. Ancak, bu iki model daha sonra detaylandıracağımız üzere, belki tam bir uyumluluk içinde bulunmasalar da zihnin çeşitli nitelik, etkinlik ve bileşenlerine farklı yerlerden yaklaşan bir tamamlayıcılık açısından değerlendirilmelidirler.

Benlik ve Altbenlik’in belirleyici vurgusu sıklıkla esas olarak yapısal modelin ortaya konuluşu ile ilişkilendirilmektedir. Oysa ki, belirtilen vurgu önemli olsa da bu metin bu vurgunun çok ötesinde açılımları kendinde barındırmaktadır. Bunlardan en önemlilerinden biri, Freud’un bu makalesinde benlik ile bilinç arasında o zamana kadar zımnen kurulan (ancak kuşkusuz mutlak olmayan) koşutluğu radikal biçimde dağıtmış olmasıdır. Topografik modelde, bastırılan bilinçdışıdır, bilinçdışı kılınmıştır. Bu durumla, bastırılan tasarımı ile bağlantılı olarak, bastırmayı gerçekleştiren bir etken tasarlamak gerekmektedir. Belirtilen model çerçevesinde bilinç-önbilinç sistemi bu konuma yerleştirilmiştir. Diğer yandan, bir işlev olarak bastırma-savunma sistemi benlik ile ilişkilendirildiğinden, bu çerçevede bilinç-önbilinç sistemi ile benlik en azından bu bağlamda bir koşutluk kazanmış olmaktadır.

Ancak Freud, bastırılanın analizinin ardından dikkatinin bastırmanın dinamiklerine yöneldiğini belirttiği süreçte, bu koşutlukta bir sorunun varlığı gittikçe daha çok fark edilecektir: Bastırılan gibi bastırmanın kendisi de, o halde bizzat benliğin bir parçası da artık bilinçdışıdır! Aslında kuramın hali hazırda önünde duruyor olduğu söylenebilecek bu durum burada iyice şeffaflaşmış olmaktadır. Bu adım ile Freud, zihnin çok daha geniş kesimlerinin, benliğin ve dahası üstbenliğin de, sansürlenen kadar sansürün ve sansürleyenin de bilinçdışı niteliğini belirginleştirmiştir. Benliğin (ve tabii üstbenliğin) içerdikleri, işleyişi ve işlevlerinin bilinçdışı niteliğine dair bu vurgunun kuramsal ve klinik düzeyde belirleyici sonuçları olacaktır. Yine de metnin bu barındırdıklarının gerektirdiği çıkarımlar henüz bugün bile tümüyle tüketilememiş olabilir. İşte Benlik ve Altbenlik’in birazdan okuyacağımız birinci bölümünün temel vurgusu bu noktadadır.

Ayrıca Benlik ve Altbenlik, özdeşleşme ve içe yansıtma süreçleri ile içsel nesneler dünyası tasarımının açılmasına; yapısal bileşenlerin işlevler ve kapasiteler bağıntılı tasarımlanmasına; içsel nesnelerin bilinçdışı etkileşim, düzenlenme, bölünme ve yapısal bileşenlerle ilişkilenme süreçlerinin işaret edilmesine; yeni dürtü kuramının sunumuna ve ayrıntılandırılmasına; olumsuz terapötik tepkinin ve bilinçdışı suçluluk duygusunun kuramsal yeniden kavramsallaştırılması ve klinik yansımalarının tartışılmasına; suçluluk duygusu ve vicdan gibi komplike ruhsallıkiçi süreçlerin bilinçdışı ve kuşaklarötesi niteliklerinin ortaya konulmasına vb. yönelik tüm metne yayılan metapsikolojik bağlamda oldukça belirleyici ve dönüştürücü vurguları da kendinde taşımaktadır.

Önsöz”ün Okuması

Aşağıdaki tartışmalar Haz İlkesinin Ötesinde’de (1920) başlayan ve orada da belirttiğim gibi, iyi niyetli bir merakla izlediğim bir düşünce dizisinin daha da geliştirilmesidir. İlerleyen sayfalarda bu düşünceler analitik gözlemin çeşitli gerçekleriyle birleştirilmiş ve bu bağlamdan yeni sonuçlara var­mak için girişimde bulunulmuştur; ancak bu çalışmada biyolojiden yeni ödünç almalar yoktur ve bu nedenle psikanalize Haz İlkesinin Ötesinde’den daha yakın durmaktadır. Bir spekülasyondan çok bir sentez niteliğindedir ve kendine iddialı bir hedef koymuş görünmektedir. Bununla birlikte, en kabasından bir taslağın ötesine gitmediğinin bilincindeyim ve bu sınırlamadan da hoşnutsuz değilim.

Bu sayfalarda henüz psikanalitik değerlendirmeye konu olmamış şeylere de değinilmiştir ve analist olmayanların ya da eski analistlerin analizden uzaklaşmalarından sonra ileri sürdükleri bazı kuramlara değinmekten kaçınmak olanaksız olmuştur. Başka yerlerde diğer çalışmacılara olan teşekkür borcumu her zaman bildirmişimdir; ancak burada kendimi böyle bir şükran borcu altında hissetmiyorum. Eğer psikanaliz şimdiye dek belli şeyleri ele almamışsa, bu asla onların sonuçlarını gözden kaçırdığından ya da önemlerini yadsıdığından değil, henüz oraya kadar ulaşmamış olan belirli bir yolu izlediğindendir. Ve sonunda oraya ulaştığında, bunları da başkalarından daha farklı görecektir (Freud, 1923, s. 12).[4]

Freud (1923) oldukça kısa bir önsöz ile makaleye giriş yapmaktadır -ki bu Freud’un yazdığı önsözlerin genel tarzı gibidir.[5] Bunun yanında, bu genişlikteki birçok başka makalesine bir önsöz ekleme ihtiyacı pek duymamışken burada bunu yapmış olması, bu makalenin zihnindeki özel niteliğine dair bir gönderme olarak değerlendirilebilir.[6]

Görüldüğü gibi, Freud burada Haz İlkesinin Ötesinde’de başlayan bir düşünce sürecine özellikle işaret etmektedir. Kuşkusuz, Freud bu işaretinde oldukça haklıdır; Benlik ve Altbenlik belirtilen eserde ortaya konulan yaklaşımların, özellikle de ikinci dürtü kuramının açılımını içermektedir. Freud, bu açılımın ilk eserdeki gibi biyolojik (neredeyse canlı-cansız, yaşam-ölüm, itme-çekme vb.) temelli (yaşam ve ölüm dürtüleri gibi) tasarımlar yerine daha psikanalitik bir yerde konumlandığını ayrıca belirtmektedir. Anlaşılan Freud, ruhsal düzenin ve işleyişin özgüllüğünü kaybetme riski yaratan “biyolojiden ödünç almalar” içinde tutulup kalmayı aşacak bir çaba içindedir. Ancak yine de, Benlik ve Altbenlik’e dair “psikanalize Haz İlkesinin Ötesinde‘den daha yakın” vurgusu, Freud’un biyolojiden mesafelenme sorununu tam olarak çözemediği hissini hâlâ taşıdığını gösterir; gerçekten de yeri geldiğinde tartışacağımız gibi, görece daha psikanalitik bir dil ve yaklaşım kullanılmış olsa da kökçü ve biyolojik düşünme tarzı, ilgili kavramların içeriğinde (bağ kurma / bağ çözme ikiliği gibi) sürüyor gibidir.[7]

Altını çizmek istediğim bir diğer nokta ise Haz İlkesinin Ötesinde’ye belirtilen gönderinin kendisinedir. Freud, Benlik ve Altbenlik’te şüphesiz bu eserin içerdiği gerilimler ve meseleler ile meşguldür. Ancak bana göre Benlik ve Altbenlik oradaki düşünce dizilerinin gelişimini birçok noktada aşan (benliğin yeniden tasarımı, bilinçdışı alanın genişletilmesi, içsel nesne ilişkileri kuramının belirginleştirilmesi, yapısal bileşenlerin tanıtılması ve oluşumlarının tartışılması gibi) kısımlara sahiptir. Dolayısıyla, Haz İlkesinin Ötesinde’nin (1920) yanına, içerdikleri meseleler ve düşünsel kapsam Benlik ve Altbenlik ile bu bağlamlarda süreklilik gösteren, Leonardo Da Vinci’nin Bir Çocukluk Anısı (1910a), Narsisizm Üzerine (1914), özellikle Bilinçdışı (1915c) ve Yas ve Melankoli (1917a)olmak üzere metapsikoloji makaleleri, Kitle Psikolojisi ve Benliğin Analizi (1921) gibi makaleler de birlikte düşünmek üzere eklenmelidir diye düşünüyorum.

Bilinç ve Bilinçdışı Olan”: I. Bölümün Okuması

1. Zihinsel Nitelikler, İlkeler, İşlevler ve Etkenler Bağlamında Koşutluklar Meselesi

Freud (1923), bu ilk bölüme öncelikle topografik modelin bir yeniden anlatımı ile giriş yapmakta, bölümün sonuna doğru gelmek istediği esas kuramsal sıçramaya zemin hazırlamaktadır.

Bu giriş bölümünde yeni bir şey söylenmeyecektir ve bu yüzden de sık sık söylenmiş olanların yinelenmesi kaçınılmazdır.

Ruhsal olgularda bilinçli olanla bilinçdışı olanların ayrımı psikanalizin temel koşulu­dur; psikanalize ruhsal yaşamda önemli olmalarının yanı sıra yaygın da görülen patolojik olguları anlama, bilimin sınırları içine alma olana­ğını veren de budur. Bir kez daha ve daha farklı bir biçimde söyle­mek gerekirse: psikanaliz ruhsalın özünü bilinçte konumlandıramaz; tam tersine bilinci, ruhsal olanın diğer niteliklerinin yanı sı­ra var olabilen ya da olmayabilen bir niteliği olarak değerlendirmek zorundadır (s. 13).

Burada Freud’un bilinci “ruhsal olanın diğer niteliklerinin yanı sı­ra var olabilen ya da olmayabilen bir niteliği olarak” değerlendirmesinin altını çizmek isterim. Kuşkusuz bilinç her zaman ruhsal olanın bir niteliği olarak ele alınıyordu. Ancak yine de, topografik kuram çerçevesinde kurulan bilinç/önbilinç ve bilinçdışı sistemleri arasındaki başat karşıtlık, sanki bazen niteliği taşıyan ne’liği ve etkenleri aşan bir konuma yerleşebilmekteydi. Bu temelde, bilinçdışı sistemin birincil zihinsel işleyiş süreçleriyle (yani irrasyonel, arkaik, çelişkisiz, bebeksi, tekil, yapılandırılmamış, serbest enerjili vb. ile ilişkilenen dürtüsel odaklı), bilinç sisteminin ise ikincil zihinsel süreçlerle (yani rasyonel, güncellenmiş, olgun, bütünü gözeten, projektif, sentetik, bağlı enerjili vb. ile ilişkilenen gerçeklik odaklı) varsayılan gizil koşutluğuna dayanmaktaydı. Hatta bu koşutluğun bir tarafına haz ilkesi, diğer tarafına gerçeklik ilkesi de eklenebilirdi.

Birazdan daha ayrıntılı göreceğimiz gibi, yapısal model sıçraması gelmezden önce ise bu koşutluklar görece saklı biçimde, -kabaca- topografik kuram bağlamında bilinçdışı sistemi, birincil zihinsel işleyiş ve haz ilkesi dediğimizde altbenliğe, bilinç sistemi, ikincil zihinsel işleyiş ve gerçeklik ilkesi dediğimizde ise benliğe karşılık geliyor diyebileceğimiz bir etkenler dizisine bağlanmaktaydı. Bir anlamda, nitelikler (sıfat olarak bilinç/bilinçdışı), ilkeler (haz ilkesi/gerçeklik ilkesi), işleyişler (birincil süreç/ikincil süreç) ve etkenler (ham dürtü temsili etkenler/sentetik enerjitik etkenler) düzeyindeki bu görece bütünsel karşılıklı örtüşme, örneğin bir niteliğe gönderme yapıldığında dolaylı olarak onunla ilişkili işleyiş biçimine ve etkene de gönderme yapılmasını sağlamaktaydı.

İşte Freud bu ilk giriş paragrafında, bir yandan topografik modelin ve kavramlarının zihinsel görüngüleri anlamaktaki önemlerini vurgularken, diğer yandan ise bu kavramların sadece niteliksel (sıfat) oluşlarının (“ruhsal olanın diğer niteliklerinin yanı sı­ra var olabilme ya da olmayabilme” niteliklerinin)altını çizerek sanki yukarıda özetlenen koşutlukları dağıtmaya hazırlandığının ipucunu vermektedir.

2. Bilinçdışı Kavramının Kapsamı ve Topografik Model

Psikolojiyle ilgilenen herkesin bu yazıyı okuyacağını varsayabilseydim, okuyucuların bazılarının daha bu noktada durup daha ileri gitmeyecekleri gerçeğine de hazırlıklı olurdum; çünkü burada psikanalizin ilk shibboleth’iyle [parolasıyla/şiarıyla] karşı karşıyayız. Felsefe eğitimi görmüş olan­ların çoğu için, ruhsal olup da aynı zamanda bilinçli de olmayan bir olgu düşüncesi o kadar kavranamazdır ki, bu onlara saçma ve mantıkla kolayca çü­rütülebilir bir şey olarak görünecektir. Sanırım bu yaklaşımın nedeni, onların -patolojik olguları bir yana bıraksak bile- bizim için bu sonucu gerekli kılan hipnoz ve düş görüngülerini hiç incelememiş olmalarıdır. An­cak onların bilinç psikolojisi, düş ve hipnoz sorunlarını çözmekte ye­tersizdir.

Bilinçlilik, her şeyden önce, en doğrudan ve kesin biçimde algılamaya dayanan, tümüyle betimsel bir terimdir. Deneyimler bize bir ruhsal unsurun, örneğin bir temsilin [Vorstellung], genellikle sürekli olarak bilinçli olma­dığını göstermektedir. Tam tersine, bir bilinçlilik durumu tipik olarak geçicidir; şu anda bilinçli olan bir temsil, bir sonraki anda ar­tık olmayacaktır, ancak kolaylıkla sağlanabilecek olan belli koşullarda yeni­den bilinçli hale gelebilecektir. Aradaki zamanda bu temsile ne olduğunu bil­miyoruz. Bu süre içinde örtük hâle geçtiğini söyleyebiliriz; bunu söylerken de onun herhangi bir zamanda yeniden bilinçli hâle gelmeye uygunluk taşıdığını belirt­miş oluruz. Bu temsilin bilinçdışı olduğunu söylediğimizde ise tam bir tanımlama yapmış oluruz. Burada ‘bilinçdışı’, ‘örtük ve yeniden bi­linçli hâle gelmeye uygun’ ifadesiyle çakışır. Filozoflar bize hemen karşı çıkacaklardır: Hayır, burada ‘bilinçdışı’ terimi kullanılamaz, temsil örtük durumda olduğu sürece ruhsal bir varlık değildir. Onlara da­ha bu noktada karşı çıkmak, sonunda kimseye kazanç sağlamayacak sadece bir sözcük kavgasına girmiş olmaktır (1923, s. 13-14).

Freud bilinçdışı nitelemesini üç düzeye -sırasıyla betimsel, dinamik ve sistemik düzeyler- gönderme yaparak kullanmaktadır.[8] İşaret ettiği bu düzeyler değiştiğinde bilinçdışı kavramının kapsamı da farklılaşabilmektedir. Freud, betimsel düzeyde yaklaşımını açarak başlamaktadır. Burada sadece bu bağlamdaki vurgularını belirginleştirmekle yetineceğim.[9]

Bilinçlilik “her şeyden önce, en doğrudan ve kesin biçimde algılamaya” dayanmaktadır.[10] Ayrıca, bir unsurun bilinçte olma hâli süreksizdir, bilinç sürekli aynı unsurun seyri içinde kalamamaktadır. Bu an bilinçte olanın yerini bir sonraki an bir başka unsur almaktadır; “bir bilinçlilik durumu tipik olarak geçicidir.” Bu bağlamda, bir benzetme yaparsak, bilinç sanki hareketli bir projektör gibi tasarlanmaktadır; bir sonraki an ışık tutarak algılanmasını sağladığı unsurlardan bir başka tarafa yönelebilmektedir ya da bir başka unsur belki kendini bilincin alanına ‘iliştirmektedir’. Ancak, sonra bir başka an, önce bilinçte olup sonra uzaklaşmış olan aynı unsur, bilince yeniden temas edebilmektedir. Peki ama bilinçten uzaklaşan ruhsal unsurlara bu aralıkta ne olmaktadır?

Freud, belirtilen unsurları bu aralıkta, belli koşullar altında bilince gelmeye uygun, örtük bir hâlde bulunuyor olarak nitelemektedir. Kuşkusuz bu çerçevede tanımladığı örtük hâl betimsel bilinçdışı kapsamındadır; yani belli bir anda, salt bilinçte olup olmama durumuna işaret eder bağlamda bilinçdışı olma hali anlamında. Ancak, bu bilinçdışı olma halinin, ruhsal unsurlar arasındaki çatışma ile belirlenen niteliğine doğru tartışmayı ilerlettiğinde, betimsel düzeyi ayrıntılandıran ve psikanaliz açısından esas belirleyici olan dinamik düzeyi açmaya başlayacaktır.

Burada, Freud metapsikolojisinin belirleyici kavramlarından birinin Almancasına özellikle değinme ihtiyacı duyuyorum; “Vorstellung”. Standard Edition’da bu kavramı karşılamak üzere okuduğumuz bu kısımda ve çoğu yerde –idea sözcüğü kullanılmıştır. Standard Edition’da** bazı yerlerde ve İngilizce’ye farklı yerlerdeki başka çevirilerinde ise “presentation,representation” veya bazen “conception”sözcükleri de tercih edilmiştir (Laplanche & Pontalis, 1973, s. 200). Aynı sözcükler, farklı çevirilerde aynı zamanda (Freud’un da kullandığı) başka Almanca sözcüklere karşılık olarak da kullanılabilmektedirler. Farklı dillerdeki bütün bu karşılıkların, Türkçeye de farklı farklı sözcüklerle -“fikir, düşünce, idea, sunum, temsil, tasarım, tasavvur, kavram” vb. olarak- çevrildiği düşünüldüğünde, hangi sözcüğün hangi kavrama karşılık kullanıldığı konusunda belirgin karışıklıklar oluşabilmektedir.

Vorstellung kavramına işaret etmek, bu kavramın Freud’u zihnin ve düşünce süreçlerinin işleyişine dair köklü bir felsefe geleneğiyle ilişkilendiriyor olması açısından ayrıca önemlidir. Örneğin, Immanuel Kant bu yöndeki çalışması Saf Aklın Eleştirisi’nde (1781), zihnin farklı düzeylerdeki yetilerini (duyumsama yetisi, anlama yetisi, yargılama yetisi, akıl yetisi), bu yetilerin yaratılarını (görüler, duyumlar, imgelemler, kavramlar, nosyonlar, ideler, düşünceler, çıkarımlar, vb.) ve aralarındaki ilişkileri ayrıntılı biçimde açarken, zihnin bu yetilerinin genel olarak tasarımlama/temsil etme kapasitesiyle (yani Vorstellungsfähigkeit) bağıntılı olduğunu belirtmekte ve bu yetilerin ürünlerini de genel olarak tasarımlar/temsiller olarak nitelemektedir. Hatta, Freud’un (1917c) görece yakından ilgi duyduğu filozoflardan biri olarak nitelenebilecek A. Schopenhauer’un doğrudan atıf yaptığı -ki doğrudan felsefe eserlerine nadiren atıf yapmaktadır- eserinin başlığı da Die Welt als Wille und Vorstellung’dur (1819) (s. 143-144). Bu kavramın işareti, bu kapsamlı bağlantıları da kendinde taşıdığının değerlendirmelere katılması açısından önemli görünmektedir.[11]

3. Dinamik Düzeyde Bilinçdışı ve Çatışma Modeli

Ancak biz bilinçdışı terimine ya da kavramına [Begriff] farklı bir şekilde, zihinsel dinamiklerin rol oynadığı deneyimler üzerinde çalışarak ulaştık. Kendileri bilinçli hale gelmeseler bile, zihinsel ya­şam üzerinde sıradan temsiller kadar güçlü etkiler (hatta temsiller ola­rak bilinçli hale gelebilen etkiler) yaratan zihinsel süreçlerin ya da temsillerin [Vorstellungen] varolduğunu (ki burada ilk kez nicel ya da ekonomik bir un­sur devreye girmektedir) keşfettik -yani varsaymak zorunda kaldık. Daha önce sık sık açıklanmış olan şeyleri burada yeniden ayrıntıla­rıyla tekrarlamak gerekmemektedir. Psikanalitik kuramın bu noktada devreye girdiğini ve bu tür temsillerin belirli bir güç kendilerine karşı koyduğu için bilince gelemediğini, öyle olmasaydı bilinçli hâle gelebileceğini ve o zaman da bunların ruhsal olduğu kuşku götürmeyen diğer öğelerden ne kadar az farklı olduklarının açıkça görülebileceğini ileri sürdüğünü anımsatmak yeterlidir. Psikanalitik teknikte bu karşı ko­yan gücün ortadan kaldırılabilmesi ve söz konusu temsillerin bilinçli hâle getirilebilmesi için araçların bulunmuş olması, bu kuramı itiraz edilemez hale gelmiştir. Temsillerin bilince getirilmelerinden önce içinde bulundukları duruma bastır­ma [Verdrängung] adını veriyoruz ve bastırmayı kuran ve sürdüren gücü de anali­tik çalışma sırasında direnç [Widerstand] olarak algıladığımızı öne sürüyoruz (Freud, 1923, s. 14).

Bilinçdışı kavramının betimsel düzeyde ele alınımını pek de ilginç bulmadığını belirten Freud, kavramı şimdi psikanaliz açısından öncelikle belirleyici olan dinamik düzeyde konumlandırmaya yönelmektedir. Bu düzeyde, ruhsal bazı unsurların özellikle bilinçdışı kalmasını ya da daha doğrusu bilinçdışı ile bilinç bağlamında konumlanmasını ve hareketini doğuran ve sürdüren süreçlerin dinamik ve ekonomik belirleyicilerine odaklanmaktadır. Dinamik düzeyde çeşitli zihinsel süreçler arasındaki çatışmalar ve bu çatışmalara dâhil olan öğelerin güç dengeleri ön plandadır: Bazı (bilinçdışı) zihinsel süreçlerin ve “temsillerin belirli bir güç kendilerine karşı koyduğu için bilince gelememeleri” söz konusudur ancak bunlar bilinçdışı oldukları için illa etkisiz değillerdir, “zihinsel ya­şam üzerinde sıradan temsiller kadar güçlü etkiler (hatta temsiller ola­rak bilinçli hale gelebilen etkiler) yaratabilmektedirler” (Freud, 1923, s. 14).

Şimdi, Freud’un psikanalistler için bilinçdışı kavramsallaştırmasını gerekli kıldığını belirttiği hipnoz görüngüsünü -kısa süreliğine bazı başka metinlere de yer veren bir parantez aracılığıyla- biraz açarak ilerlemeye çalışacağım. Bu parantezi, Freud’un hem buraya kadar kuramsal olarak çizmeye çalıştığı bağlamı klinik görüngüler düzeyinde de biraz daha açmaya yönelik kısa bir giriş sağlamak hem de metnin ilerleyen kısımlarında atacağı belirleyici adımları o zaman daha görünür kılmakta yardımcı olacağı beklentisiyle sunuyorum. Öncelikle Freud’un sıklıkla aktardığı bilindik hipnoz sahnelerinden birini alıntılayalım:

(…) hipnoz halindeki kişiler söz konusu olduğunda, bilinçdışı ruhsal eylemler denilebilecek şeylerin var olduğunu ve bilincin (psişik) etkinliğin vazgeçilmez bir koşulu olmadığını deneysel olarak kanıtlamak mümkündür. Böyle bir deneye tanık olan herkes, unutulmaz bir izlenim ve asla sarsılamayacak bir kanaat edinecektir. İşte az çok olan şey şudur. Doktor hastane koğuşuna girer, şemsiyesini bir köşeye koyar, hastalardan birini hipnotize eder ve ona şöyle der:Şimdi dışarı çıkıyorum. Geri geldiğimde şemsiyem açık olarak beni karşılamaya gelecek ve şemsiyemi başımın üzerine tutacaksın.’ Doktor ve asistanları daha sonra koğuştan çıkarlar. Geri döndüklerinde, artık hipnoz altında olmayan hasta, hipnoz sırasında kendisine verilen talimatları aynen yerine getirir. Doktor ona sorar: ‘Ne yapıyorsun? Bütün bunların anlamı nedir?‘ Hasta açıkça utanmıştır. ‘Dışarıda yağmur yağdığı için çıkmadan önce odada şemsiyenizi açarsınız diye düşünmüştüm doktor‘ gibi saçma bir açıklama yapar. Bu açıklama oldukça yetersizdir ve anlamsız davranışı için bir tür gerekçe sağlamak üzere o anda uydurulduğu açıktır. Hastanın gerçek motivasyonundan habersiz olduğu biz seyirciler için aşikârdır. Hasta kendisinde ne olup bittiği gerçeği hakkında hiçbir şey bilmezken, buna karşılık biz ne olduğunu biliriz çünkü şu anda yerine getirmekte olduğu telkin kendisine yapılırken biz de oradaydık (Freud, 1938b, s. 285).[12]

Şimdi de bir başka yazıya giderek bu somut sahnenin görece soyutlanmış bir aktarımını okuyalım:

Bernheim’ın gerçekleştirdiği bu deneyde bir kişi hipnotik duruma soku­lmakta ve bir süre sonra uyandırılmaktadır. Hipnotik durumda, hekimin etkisi altındayken, uyandıktan sonraki belirli bir anda, diyelim ki yarım saat sonra, belli bir eylemi gerçekleştirmesi emredilmiştir. Kişi uyanır ve tümüyle bilinçli ve her zamanki hâlinde görünmektedir; hipnotik durumuna dair hiçbir şey hatırlamamaktadır; yine de önceden belirlenen anda, şu ya da bu şeyi yapması itkisi zihnine üşüşür ve nedenini bilmese bile eylemi bilinçli olarak gerçekleştirir. Görüngünün, verilen an gelene dek emrin insanın zihninde bir gizlilik [latency] durumu içinde ya da bilinçdışı biçimde var olduğunu ve sonra bilinçli hâle geldiğini söyle­mekten başka bir tanımını vermek olanaksız görünmektedir. Ancak tümü bilince gelmemiştir: yalnızca yerine getirilecek eylemin temsili [Vorstellung]. Bu temsille ilişkili tüm diğer düşünceler [Ideen] -talimat, hekimin etkisi, hipnotik durumun hatırlanması- o zaman bile bilinçdışı kalır (Freud, 1912, s. 261).

Freud, bilinçdışı ruhsal süreçlerin etkinliklerine dair “unutulmaz bir izlenim ve asla sarsılmayacak bir kanaat” sunduğu için hipnoz görüngülerine sıklıkla yeniden döner. Kişi, kendisine yapılan telkinin bilincinde değilken, yine de etkisi ve güdüleyiciliği altındadır. Üstelik bu bilinçdışı güdüleyicilerin etki ve sonuçlarını kendine açıklamak için kendince açıklamalara, gerekçelendirmelere ve akılcılaştırmalara yönelmektedir. Ancak, bu gerekçelendirmelere karşın kişi gerçekte “kendisinde ne olup bittiği gerçeği hakkında hiçbir şey bilmezken”, dışarıdan izleyenler tüm sürece başka bir gözle tanık olmaktadırlar.

Freud bu görüngüden hareketle çok daha radikal bir soruya ilerleyecektir; ya kendimize farklı farklı açıklamalarla gerekçelendirdiğimiz zihinsel süreçlerimiz, düşünce ve tercihlerimiz, tutum ve davranışlarımız da hipnozdakine benzer şekilde bilincinde olmadığımız, sandığımızdan farklı güdülerle belirleniyorsa? Ya bu güdüler ile olası güdüye ilişkin bilincimiz arasında varsaymaya eğilimli olduğumuz tekabüliyet, bilinçdışı hipnotik talimatı yerine getiren kişinin kendi güdülenimine dair yaptığı görünür açıklamalarına benziyorsa? Ya doktorun hipnotik telkini gibi kişinin içinde bilinci dışında konuşan ve etkiyen kişiler varsa? İşte artık güvenle bastığımızı zannettiğimiz bilinçliliğin zemini kaymaya ve sarsılmaya başlamaktadır. Freud Benlik ve Altbenlik’te bu zemini daha da sarsacak ve ötelere uzanacak adımlar atacaktır.

4. Topografik Modelin Kavramları ve Bastırmanın Yeri

Bu parantezin ve alıntıların bazı başka önemli içerimlerine biraz ilerledikten sonra yeri geldiğinde tekrar döneceğiz, şimdi Benlik ve Altbenlik’e kaldığımız yerden devam edelim:

Dolayısıyla, bilinçdışı kavramımızı bastırma kuramından elde ediyoruz. Bastırılmış olan, bizim için bilinçdışının prototipidir. Ancak, biri örtük ve bilince çıkabilecek olan, diğeri ise bastırılmış ve kendi başına, doğrudan doğruya bilince çıkamayacak olan iki farklı bilinçdışına sahip olduğumuzu görüyoruz. Ruhsal dinamiklere dair bu içgörü, terminoloji ve betimlememiz üzerinde de etkisini göstermek durumundadır. Örtük olup da dinamik açıdan değil, yalnızca betimsel olarak bilinçdışı olana, önbilinç adını veriyoruz. Bilinçdışı terimini ise dinamik açıdan bilinçdışı olan bastırılmışla sınırlıyoruz. Öyleyse şimdi elimizde üç terim var: Bilinç (Bi), Önbilinç (Bö) ve Bilinçdışı (Bd) -ki bu son terimin anlamı artık yalnızca betimleyici olmaktan çıkmıştır. Bö’nin Bi’e, Bd’ndan çok daha yakın olduğunu tahmin ediyoruz ve Bd’nı ruhsal olarak kabullendiğimize göre, örtük Bö’ni çok daha rahatlıkla ruhsal olarak adlandırabiliyoruz. Ama bunun yerine neden felsefecilerle uyum içinde kalıp tutarlı bir şekilde, Bd’nı olduğu gibi Bö’sini de bilinçli ruhsal süreçten ayırmıyoruz? O zaman felsefeciler bize Bö’ni ve Bd’nı ‘psikoid’ olanın iki aşaması ya da türü olarak tanımlanmasını ve böylece uyuma ulaşmayı önereceklerdir. Ancak bunun sonucu, sonu gelmeyen anlatım güçlükleri olacaktır ve asıl önemli olan gerçek yani ‘psikoid’ olarak nitelenen bu iki şeyin kabul edilen ruhsal süreçlerle hemen bütün noktalarda örtüştüğü gerçeği, onların ya da en önemli kısımlarının hiç tanınmadığı günlerden kalma bir ön yargı yüzünden geri plana itilmiş olacaktır.

Betimsel açıdan iki tür ancak dinamik bağlamda yalnızca tek bir bilinçdışı olduğunu unutmadığımız sürece, (Bi), (Bö) ve (Bd) kavramlarımızı rahatlıkla kullanabiliriz. Anlatım kolaylığı sağlamak açısından bu farklar bazı durumlarda göz ardı edilebilir ama başka durumlar için kaçınılmazdır. Gene de bilinçdışının bu birden çok anlam [Zweideutigkeit] taşımasına alışkınız ve bu durumla kolaylıkla başa çıkabiliyoruz. Görebildiğim kadarıyla bu çifte anlamlılıktan kaçınılamıyor: Bilinçli ve bilinçdışı arasında ayrım yapmak, eninde sonunda ‘evet’ ya da ‘hayır’ diye yanıtlanabilecek bir algılama sorunudur ve algılama ediminin kendisi, bir şeyin hangi nedenle algılandığına ya da algılanmadığına ilişkin hiçbir ipucu vermez. Gerçek görüngünün dinamik unsuru çift anlamlı [zweideutigen] bir biçimde ifade ediyor olmasından yakınamayız (1923, s. 15-16).[13]

Bu iki paragrafı temelde okumakla yetinelim; sadece, Freud’un (1923) “yalnızca betimsel olarak bilinçdışı olana, önbilinç adını” verdiğine, buna karşılık, “bilinçdışı terimini ise dinamik açıdan bilinçdışı olan bastırılmışla” sınırladığına ve “bastırılmış olanı bilinçdışının prototipi olarak” gördüğüne dair vurgusunu belirteyim (s. 15-16). Bu kısımda Freud felsefecilerin bilinçdışı kavramına yaklaşımına dair tartışmasına geri dönmektedir. Freud kendisinin “Bö’nin Bi’e, Bd’ndan çok daha yakın olduğuna” ilişkin görüşünün aksine, felsefecilerin betimsel ve dinamik anlamda da olsa, önbilinç ve bilinçdışı olarak tanımlanan iki ‘bilinçdışı’ alanı da aşamalı bir süreklilik gösteren tek bir alan olarak tanımlama eğilimlerine katılmadığını belirtmektedir.

Anlaşılan böyle bir yaklaşıma, bu alanlar arasındaki geçişi ve ayrımı belirleyen dinamik öğeyi yani Freud’un tanımladığı (önbilinç ve bilinçdışı arasındaki) bastırma ve ‘sansür’ dinamiğini gözlerden saklayacağı için mesafeli durmaktadır. Sonuçta “algılama ediminin kendisi, bir şeyin hangi nedenle algılandığına ya da algılanmadığına ilişkin hiçbir ipucu” vermeyecektir (Freud, 1923, s. 16). Sanki, böyle bir basit aşamalılık yaklaşımının, önbilinç anlamındaki bilinçdışı ile bilinç arasındaki görece daha “kabul edilebilir” geçişi de bu aşamalılık içine hızlıca dâhil ederek, kuramındaki belirleyici özgün niteliği yaratan bu alanlar arasındaki ayrımı doğuran çatışma ve bastırma süreçlerinin önemini de göreceleştireceğinden kaygılanmaktadır.

5. Dinamik Düzeyde Bilinçdışı Kavramına Dirençler

Freud (1923) yukarıdaki paragrafların sonuna eklediği dipnot ile bu tartışmayı daha da açar:

Krş. ‘Psikanalizde Bilinçdışı Üzerine Bir Not’, Freud (1912). Bu noktada bilinçdışının eleştirisinde gelinen yeni bir noktanın değerlendirilmesi gerekiyor. Psikanalitik gerçeklerin kabulünden kaçınmayan ama bilinçdışını da kabul etmek istemeyen kimi araştırmacılar, bilincin bir olgu olarak, yoğunluk ve belirginlik açısından bir dizi farklı aşama içerdiği yolundaki -zaten kimsenin itiraz etmediği- gerçeğin yardımıyla bir ipucu yakalıyorlar. İddialarına göre, çok canlı, apaçık bilinçli süreçler olduğu gibi çok zayıf, zar zor fark edilebilen bilinçli süreçler de gözlemleyebiliyoruz; bunların arasında en zayıf bilinçli olanlar, psikanalizin o uygunsuz bilinçdışı sözcüğünü uygulamak istedikleridir. Ama bunlar gene de bilinçlidir ya da ‘bilinçte’dir ve dikkat edildikleri anda tam ve bütün güçleriyle bilinçli olurlar.

Böyle geleneklere ya da duygusallığa bağlı olarak verilen kararları tartışma yoluyla etkilemek mümkünse eğer, şu noktaları belirtebiliriz: Bilinçliliğin belirginlik ölçütleri bulunabileceğine ilişkin belirtiler kesin değildir ve bu tartışmanın da, ‘En parlaktan en sönüğe kadar çeşitli aydınlık dereceleri vardır ve bu yüzden de karanlık diye bir şey yoktur’ ya da ‘Yaşamsallığın çok çeşitli dereceleri vardır ve bu yüzden de ölüm yoktur’ şeklindeki benzer cümlelerden fazla bir kanıtlama gücü yoktur. Bu cümleler bir bakıma anlamlı olabilir ama bunlardan belli sonuçlar çıkarmaya kalkıldığında, örneğin, ‘O halde ışık yakmaya gerek yoktur’ ya da ‘O halde bütün organizmalar ölümsüzdür’ gibi sonuçlar çıkartıldığında anlamsız oldukları anlaşılır. Üstelik ‘fark edilemez’ olanı ‘bilinçli olan’ kavramına dahil ederek, zihin hakkında bildiğimiz tek doğrudan ve kesin bilgiyi de mahvetmiş oluruz. İnsanın hakkında hiçbir şey bilmediği bir bilinç bana, zihinsel ama aynı zamanda bilinçdışı olandan çok daha saçma görünüyor. Fark edilemeyenin bilinçdışıyla özdeşleştirilmesinin, psikanalitik anlayış için temel olan dinamik ilişkileri hesaba katmayarak yapıldığı anlaşılıyor. Çünkü burada iki gerçek ihmal edilmiştir. Birincisi, böyle fark edilemeyen bir şeye gerekli dikkati verebilmek son derece güçtür; İkincisi ise, bu başarılabilse bile fark edilemeyen, bilinç tarafından kabul edilmez, tersine sık sık tümüyle yabancı ve ters görünür, şiddetle reddedilir. Bilinçdışı olanı daha az fark edilen ve fark edilmeyenle açıklamaya çalışmak, ruhsal olanla bilincin aynı olduğunu kesin kabul eden bir ön yargının ürünüdür (s. 16).

Freud, zihinsel topografiyi genel bir psikolojik yaklaşıma indirgeyebilecek tayf (spektrum) benzeri süreklilik içinde yayılan bir bilinçdışı (ve bilinç) tasarımı yerine, çatışmalı çeşitli eğilim ve güçler dinamiğinin belirleyici olduğu, savunma ve direnç, negatif ve pozitif, sınav ve geçiş ile temsil edilen bir kesintililik içeren bir topografi tasarlamaktadır. Tayf benzeri bir süreklilik tasarımı “önbilinç ve bilinçdışı etkinlik arasındaki ayrımı birincil bir ayrım” düzeyine indirgeyecek, bu ayrımın “savunmanın [ve çatışmanın] ortaya çıkışının ardından oluşmaya başladığını” kenara itebilecektir.[14] Dolayısıyla, bir adım ötesinde, çatışmalı (negatif ve pozitif fotoğraf süreci ile imlenen) bir kesintililiği saklayan, “apacık bilinçli süreçler” ile bilinçdışı kavramına denk koşulan “zar zor farkedilebilen bilinçli süreçler” şeklinde göreceli bir sürekliliğe indirgenen bir tasarıma yönelinilmektedir. Sanki böylece dinamik düzey (çatışma ve bastırma modeli) kuramsal olarak el çabukluğuyla bastırılmaktadır.

Freud bu dipnotun ikinci paragrafında bu el çabukluklarının nasıl yürütüldüğüne dair çok hoş bir ‘retorik’ analizi vermektedir. Öncelikle, “zaten kimsenin itiraz etmeyeceği” bir gerçek yardıma çağrılır; “bilinç bir olgu olarak, yoğunluk ve belirginlik açısından bir dizi farklı aşama içerir.”(Freud, 1923, s.16). Başka nasıl olabilirdi ki! Pek itiraz edilmeyecek bir gerçek öne çıkarılarak, “fazlasıyla doğru” bir görüş söylenerek, tartışmanın özgül ve ayrım içeren esas noktası geriye itilmekte ve saklanmaktadır; herkes artık az çok aynı yerde ve fikirdedir! Ardından, bu gerçeğin içindeki belirsizlik ve sınır noktası, gizli bir savı içerecek biçimde ilerletilir: “En parlaktan en sönüğe kadar çeşitli aydınlık dereceleri vardır [itiraz edilmeyecek belirsizliğe ve sınırlara doğru açılan gerçek] ve bu yüzden de karanlık diye bir şey yoktur [bu belirsizleşme noktasına eklenen gizli sav].” (Freud, 1923, s.16).  Kuşkusuz, bu retorik ile koşutluğu sürdürdüğümüzde bastırılmış bilinçdışı karanlığa karşılık gelmektedir ve aynı karanlık gibi bilinçdışı da yoktur.

Freud bu retorik karşısında ayağını gerçeğe basanların, bu saklı savı şeffaflaştırmaları ve ardından bu savın çıkarımlarına yönelik uygun soruları sormaları hâlinde, kendi başına (hatta fazlasıyla) “anlamlı görünen” bu bastırıcı sıçramanın “anlamsızlığının” ortaya serileceğini belirtir: Karanlık diye bir şey yoksa “O hâlde ışık yakmaya da gerek yok mudur?” (Freud, 1923, s.16). Bu soruların, Freud’un zihinsel topografi ve bilinçdışı tasarımında çatışma ve bastırma dinamiklerinin belirleyiciliğine işaret edecek karşılığı şunlardır: “Durum bilincin salt azlık çokluk meselesi ise bazı düşüncelerin bilince getirilebilmesi neden (özellikle diğer bazılarına göre) çok daha yoğun bir direnç ve reddedilme ile karşılanmaktadır?”, “Bilinç öğeleri neden bu kadar yoğun bir kesintililik göstermektedir?”, “Hipnotik telkinde, ilgili eylemin düşüncesi bilince gelirken, o düşünceye yönelten hekimin talimatının düşüncesi neden bilinçdışı kalabilmektedir?” Belirtilen sorular sorulduğunda bilinçdışı tasarımı bağlamında şuna varılacaktır: “Hakkında hiçbir şey bilinmeyen bir bilinç, zihinsel ama aynı zamanda bi­linçdışı olandan çok daha saçma görünecektir.” (Freud, 1923, s.16).

Freud bu retorik analizi ile düşünsel meselelerin ele alımının ve tartışılmasının yöntemine dair dikkatini ve ciddiyetini de ortaya koymaktadır. Burası önemlidir çünkü Freud baştan beri, soru sorma, meselelerin ayrımlarını belirginleştirme ve tartışmanın özgül niteliğini kaybetmeme çabası ve hassasiyeti içerisinde ilerlemiştir. Anlaşılan, “psikanalitik gerçeklerin kabulünden kaçınmayan […] kimi araştırmacılar” bile bu çabayı bir yerden sonra sürdürememiştir. Freud, bu çabanın sürdürülememesinin nedenlerinden birini “geleneklere ya da duygusallığa bağlı olarak verilen kararlara” bağlamaktadır. Görüldüğü gibi Freud, kuramsal meselelere yaklaşımı bile yansız ve nesnel bir tartışma alanı olarak değerlendirmekten öte, bu alanların da geleneksel anlayıştan ve bilinçdışı duygusal etkenlerden etkilenebilirliğinin altını çizmektedir.

Bu özel bağlamı kısmen soyutladığımızda, Freud için, zihnin görece daha nesnele yakın konumlanan, ikincil sürecin belirleyici olmasını beklediğimiz işleyişleri bile oldukça duygusaldır. Dolayısıyla, nesnele atıf yapan tartışmalarda kişisel tutum ve karar alışlar her zaman bu düzeyi aşan ya da bastıran bir nitelikle iç içe olacaktır. Bu durumda bir adım daha atalım: Psikanalitik kuramsal sıçramayı yapabilmesi, kendisinin de belirtilen geleneksel ve duygusal etkilerden azade olamayacağı düşünüldüğünde, Freud’un ciddi ve ağır bir içsel duygusal çalışmadan geçerek belirtilen çabayı sürdürebildiğinin varsayılmasını gerektirecektir. Bağlamının ve belirleyenlerinin çok yönlü olduğunu unutmadan ve ayrıntılarına girmeden şunu ekleyeyim: “Bir öteki tarafından analiz edilmemiş” Freud, bu durumda ne tür ve kapsamda bir analitik uğraşın içinden geçmiştir; içindeki doxa’ya (çarpık ve yanlış kanaate) ve duygusal çatışmalara karşı ne ile çabasını sürdürebilmiştir; bu tür bir analitik uğraşın psikanalitik bağlamda üstünde düşünülmesi gereken çıkarımları neler olabilir?

6. Direnç ve Bastırmanın Topografik Konumunun Sorunsallaştırılması

Freud’un (1923) görece bildik ve tanıdık olarak nitelediği bu ilk bölümün girişini okuduktan sonra, şimdi Benlik ve Altbenlik’in en özgül tartışmalarından birini içeren oldukça kapsamlı son iki paragrafına geçelim:

Psikanalitik çalışmanın gelişmesiyle birlikte, bu ayrımların bile eksik ve pratikte yetersiz olduğu anlaşılmıştır. Bunu işaret eden birçok durum vardır ancak en kesin gösterge şudur: Her bireyde zihinsel süreçlerin tutarlı [zusammenhängenden] bir örgütlenmesi olduğunu tasavvur ettik ve buna benlik dedik. Bilinç bu benliğe bağlıdır; benlik hareketliliği yani uyarılmaların dış dünyaya boşaltılmasını kontrol eder; tüm kısmi süreçler üzerinde denetimi yürüten, geceleri uykuya dalan ancak hâlâ düşlerde sansür uygulamayı sürdüren zihinsel yapıdır. Belli ruhsal eğilimleri yalnızca bilinçten değil, aynı zamanda diğer etkinlik ve faaliyetlerden de uzak tutan bastırmalar da bu benlikten kaynaklanır. Bastırılmış olan bu eğilimler analizde benliğin karşısına çıkar; analiz, benliğin bastırılmış olanla uğraşmaya karşı gösterdiği dirençleri gidermek görevi ile karşı karşıyadır. Analiz sırasında hastaya belli görevler verdiğimizde zorluklar yaşadığını gözlemleriz; bastırılmış olana yaklaştığında çağrışım yapamaz olur. O zaman ona bir direncin egemenliği altında bulunduğunu aktarırız; ancak o bu durumun ayırdında değildir ve hazsızlık verici duyguları yüzünden şu anda içinde bir direncin işlemekte olduğunu tahmin etse bile, bunun ne olduğunu ya da bunu nasıl anlatacağını bilmemektedir. Ancak, bu dirençler kesinlikle benliğinden kaynaklandığı ve ona ait olduğundan kendimizi beklenmedik bir durumla karşı karşıya buluruz. Benliğin kendi içinde de bilinçdışı olan, tıpkı bastırılmış olan gibi davranan yani kendisi bilince gelmeksizin güçlü etkiler yaratan ve bilinçli kılınabilmesi için özel çaba gerektiren bir şeyle karşı karşıyayızdır. Analiz pratiği açısından -eğer alışılmış anlatım yöntemimize bağlı kalırsak ve örneğin nevrozu bilinç ve bilinçdışı arasındaki bir çatışmaya bağlamak istersek-, bu bulgunun sonucu sonsuz güçlüklerle ve belirsizliklerle karşı karşıya kalmamızdır. Zihinsel yaşamın yapısal ilişkilerine dair içgörümüzden hareketle, bu karşıtlığın yerine bir başka karşıtlık koymalıyız; tutarlı benlik ile ondan ayrılmış olan bastırılmış arasındaki karşıtlık (s. 16-17).

Freud (1923), topografik modelin betimsel ve dinamik niteliklerini hatırlattıktan sonra şimdi yeni kuramsal ve klinik bulgular ışığında bu modeli sorgulamaya yönelmektedir. Bu sorgulamanın önemli ipucunu aslında yazının önceki paragraflarında vermiştir:

Psikanalitik kuramın bu noktada devreye girdiğini ve bu tür temsillerin belirli bir güç kendilerine karşı koyduğu için bilince gelemediğini, öyle olmasaydı bilinçli hâle gelebileceğini ve o zaman da bunların ruhsal olduğu kuşku götürmeyen diğer öğelerden ne kadar az farklı olduklarının açıkça görülebileceğini ileri sürdüğünü anımsatmak yeterlidir. Psikanalitik teknikte bu karşı koyan gücün ortadan kaldırılabilmesi ve söz konusu temsillerin bilinçli hâle getirilebilmesi için araçların bulunmuş olması, bu kuramı itiraz edilemez hale gelmiştir. Temsillerin bilince getirilmelerinden önce içinde bulundukları duruma bastırma [Verdrängung] adını veriyoruz ve bastırmayı kuran ve sürdüren gücü de analitik çalışma sırasında direnç [Widerstand] olarak algıladığımızı öne sürüyoruz (s. 14).

“Bastırmayı kuran ve sürdüren gücü analitik çalışma sırasında direnç olarak algıladığımız” gerçeğini artık bir adım ileri götürmekte ve aslında az çok önümüzde duran bir sorunu görünür kılmaktadır. Basitçe, bastırılanın bilinçdışı olduğunu, hatta bilinçdışı tutulduğunu biliyorduk; “bazı temsillerin belirli bir güç kendilerine karşı koyduğu için bilince gelemediğini” ileri sürüyor, “bilinçdışı kavramımızı bu bastırma kuramından” çıkarsıyorduk, “bastırılmış olan, bizim için bilinçdışının prototipiydi” (Freud, 1923, s. 15-16). Buraya kadar pek sorun yoktu; “alışılmış anlatım yöntemimize bağlı kalarak”, “örneğin nevrozu bilinç ve bilinçdışı arasındaki bir çatışmaya bağlayarak”, yukarıda belirttiğimiz koşutluklar çerçevesinde (bkz: 1. Kısım) açıklamak az çok mümkündü.

Ancak analitik çalışmada bastırmanın kendisine karşılık gelen Freud’un çizdiği çerçevedeki direnç olgusunun niteliği, bu açıklamayı sorunlu hale getirmekteydi. “Bastırılmış olan eğilimler analizde benliğin karşısına çıkar; analiz, benliğin bastırılmış olanla uğraşmaya karşı gösterdiği dirençleri gidermek görevi ile karşı karşıyadır.” Analizan “bastırılmış olana yaklaştığında çağrışım yapamaz olur”; hasta “direncin egemenliği altındadır.” Kavramsal çıkmazı yaratan buraya kadar olan kısım değil devamıdır; analizan “bu durumun ayırdında değildir ve hazsızlık verici duyguları yüzünden şu anda içinde bir direncin işlemekte olduğunu tahmin etse bile, bunun ne olduğunu ya da bunu nasıl anlatacağını bilmemektedir” (Freud, 1923, s. 16-17). Yani sadece bastırılmış olan değil, bizzat direncin kendisi de bilinçdışıdır.

Bu “dirençler kesinlikle benlikten kaynaklanmaktadır” ve aslında benliğin “belli ruhsal eğilimleri yalnızca bilinçten değil, aynı zamanda diğer etkinlik ve faaliyetlerden de uzak tutan bastırma­larının” analitik alandaki türevleridir.[15] Çünkü analiz bastırılmış olanı bilince getirmeye çalışırken, kendiliğinden onu bastıran benlik ile karşı karşıya kalmaktadır. Bir yanıyla hastayı analize getiren benlik, bir başka yanıyla analize karşı konumlanmaktadır. Bu durumda, bastırılmış olanın yanı sıra, benlikten köken alan direnç ve dolayısıyla bastırma da bilinçdışıdır.

Bastırılmış olanın ancak çeşitli görüngülerin karşılıklı ilişkileri içinden bilinçdışı olduğunu çıkarsamaya alışkındık. Buna karşılık, gerçekte, bastıran ve bastırmanın kendisi de bilinç için açıkça görünür değildi. Bu gerçek aslında önümüzde durmaktaydı; bastırdığımız içerik kadar, bastırma eyleminin kendisinin de bilincinde değildik -ki bastırmanın bilincinde olunsa zaten bastırma sürebilir miydi?[16] [17] O zaman benlik ve bilinç sistemi koşutluğu dağılmıştır, hatta artık benlik de bilinçdışıdır: “Benliğin kendi içinde de bilinçdışı olan, tıpkı bastırılmış olan gibi davranan yani kendisi bilince gelmeksizin güçlü etkiler yaratan ve bilinçli kılınabilmesi için özel çaba gerektiren bir şeyle karşı karşıyayızdır.”

Direnç görüngüsünden hareketle başlayan buradaki sorgulama süreci, direncin bastırma ile ilişkisi üzerinden genişleyerek var olan topografik modelin sorunsallaştırılmasına ve zihinsel örgütlenmenin daha kapsamlı bir tasarımına götürecek tamamlayıcı bir modellemesine yönelmiştir.[18] Benliğin bilinçdışı niteliğine dair varılan bu anlayış, benlik ile bilinç sistemi arasındaki koşutlukla sınırlı kalmayacak, aslında (1. kısımda belirtilen) ilişkilendirdiğimiz tüm koşutluk düzeylerini sarsacaktır.

7. Benliğin Betimsel Olmayan Bilinçdışı Niteliği ve Bilinçdışı Benlik Tasarımı

Şimdi ilk bölümün son paragrafını okuyalım:

Bu buluşun bilinçdışını kavrayışımız açısından sonuçları daha da önemlidir. Dinamik görüş bize ilk düzeltmeyi sağlamıştı, zihnin yapısına ilişkin içgörümüz ise ikinci düzeltmeyi getirmektedir. Bd’nın bastırılmış olanla örtüşmediğini kabul ediyoruz; bastırılmış olan her şeyin Bd olduğu hâlâ doğrudur, ancak Bd olan her şey de bastırılmış değildir. Benliğin bir bölümü de -Tanrı bilir ne kadar önemli bir parçası- Bd olabilir, kesinlikle Bd’dır. Ve benliğe ait olan bu Bd, Bö anlamında örtük değildir; çünkü öyle olsaydı, B hâle gelmeden etkinliğe geçirilemez [aktiviert werden] ve onu bilinçli hale getirme süreci bu kadar büyük güçlüklerle karşılaşmazdı. Bu nedenle kendimizi üçüncü, bastırılmamış bir Bd varsaymak zorunda hissediyorsak, bilinçdışı olma niteliğinin bizim için anlamını kaybetmeye başladığını kabul etmeliyiz. Bilinçdışı, pek çok anlamları olan ve umduğumuzun tersine kapsamlı ve tartışmasız sonuçlar çıkarmamıza temel olamayacak belirsiz [vieldeutigen] bir nitelik haline gelir. Ancak gene de bu niteliği göz ardı etmemeliyiz çünkü sonuçta bilinçli olma ya da olmama niteliği, derinlik psikolojisinin karanlığındaki tek ışık kaynağıdır (Freud, 1923, s. 17-18).

Freud, önceki paragrafta açtığı tartışmayı, bu paragrafta her biri oldukça yoğun vurgular içeren cümlelerle bağlamaktadır. Tek bir paragrafa sıkışmış olan ancak kapsamlarının ve çıkarımlarının psikanalitik kuram ve klinik bağlamında oldukça belirleyici ve köklü dönüşümlere zemin hazırlayıcı olduğunu düşündüğüm bu yoğun cümlelerin tek tek üzerinde duralım.

Bu buluşun bilinçdışını kavrayışımız açısından sonuçları daha da önemlidir” (Freud, 1923, s. 17):

Direncin topografik konumundan hareketle bilinçdışı benlik tasarımını ortaya koyduktan sonra, Freud vardığı bu kuramsal sonucun salt tekil bir görüngünün (örneğin direncin) değil tüm bilinçdışı kavramsallaştırmasının yeniden değerlendirilmesini gerektirdiğini belirtmektedir. Benlik ile ilişkili olan direncin bilinçdışı niteliği, önbilinç sistemi ile karşılaşmasında “tıpkı bastırılmış olan gibi davranması”, “yani kendisi bilince gelmeksizin güçlü etkiler yaratması ve bilinçli kılınabilmesi için özel çaba gerektirmesi”  bulgusu soyutlanmalı ve kuramsal içsel gerekliliklerine doğru ilerletilmelidir. İşte Freud tek paragrafta yürüttüğü tartışmanın direnç görüngüsü bağlamını aşan niteliğinin altını çizmekte, “bu buluşun bilinçdışını kavrayışımız” dolayısıyla bir anlamda genel olarak zihin tasarımımız açısından “sonuçlarının daha da önemli” olduğunu belirtmektedir.

“Dinamik görüş bize ilk düzeltmeyi sağlamıştı, zihnin yapısına ilişkin içgörümüz ise ikinci düzeltmeyi getirmektedir” (Freud, 1923, s. 17-18):

Freud devam cümlesinde, “Benliğin kendi içinde de bilinçdışı olan” içerikleri olduğuna dair bulgusunu -belirleyiciliğine işaret etmek ister gibi-, psikanalizin kendine özgü niteliklerinin temsili denilebilecek dinamik görüş çıkışının yanına konumlandırmaktadır. Çatışma, bastırma ve ilişkili süreçler bağlamında ayrıntılandırılmasıyla bilinçdışının betimsel düzeydeki tasarımını aşan dinamik model, bu defa zihnin yapısal bileşenleri ile ilişkilenmeleri bağlamında sökülecek ve dinamik alan bu yapısal süreçlerin konumlanmaları açısından da analiz edilecektir. Örneğin, benlik -ki “bilinç bu benliğe bağlıdır”, “geceleri uykuya dalmaktadır” yani bilinç bir anlamda kapanmaktadır; buna karşılık geceleri “düşlerde sansür uygulamayı sürdüren zihinsel yapı” da benliktir. Uyurken ve bilinç kapalı iken sansürü yürüten ve (düşler kuramını hatırlarsak) bu anlamda bilinçli olan, hatta bir adım daha atarsak, sansürü yürütürken uykuda düşü gören ama yürüttüğü sansürü bilincine göstermeyen de bu yapıdır.

Devamında Freud (1923) çok alıntılanan bir cümlesini ekler:

“Bd’nın bastırılmış olanla örtüşmediğini kabul ediyoruz; bastırılmış olan her şeyin Bd olduğu hâlâ doğrudur ancak Bd olan her şey de bastırılmış değildir” (s. 18):

İçinde olduğu bağlam olmasa bu ifade betimsel düzeyde bilinçdışı kavramını anlatıyor gibi de okunabilir. Ancak kastedilenin dinamik bilinçdışı olduğu açıktır. Dinamik bilinçdışı artık bastırılmış olanlardan ibaret değildir; yukarıda görüldüğü gibi örneğin bizzat bastırmanın kendi de bilinçdışıdır -ki “belli ruhsal eğilimleri yalnızca bilinçten değil, aynı zamanda diğer etkinlik ve faaliyetlerden de uzak tutan [bu bilinçdışı] bastırma­lar benlikten kaynaklanır” (Freud, 1923, s. 17).

Freud (1923) takip eden cümlede kastının benlik olduğunu açar:

“Benliğin bir bölümü de -Tanrı bilir ne kadar önemli bir parçası- Bd olabilir, kesinlikle Bd’dır” ( s. 18):

Freud burada bastırmaların bilinçdışı niteliğini bilinçdışı benlik meselesine bir giriş olarak aldığını, benliğin bilinçdışı kapsamının çok daha geniş olduğunu da vurgular. Hele -belirttiğim devam yazısında göreceğimiz gibi- bilinçdışı düşlemlerin benliğin elinin değmesiyle biçimlendiği, görece yapılandırılmış ve tutarlılık gösteren niteliğiyle “tıpkı bastırılmış olan gibi” bilinçdışı olduğu da hatırlandığında, benlik topraklarının önemli bir kısmının bilinçdışı işleyişin alanında olduğu sonucuna varılması güç olmayacaktır. Zaten Freud Haz İlkesinin Ötesinde’de (1920) bunu netlikle belirtmiştir:

“Benliğin büyük bir bölümünün ve özellikle de benliğin çekirdeği olarak tanımlayabileceğimiz kısımının bilinçdışı olduğu kesindir; yalnızca küçük bir parçası ‘önbilinç’ teriminin kapsamına girer” (s. 19).

Bu durumda, sadece savunmaların değil, artık benliğin içerdiği işlevlerin, (Benlik ve Altbenlik’in sonraki bölümlerinde görüleceği gibi) kapsadığı içe yansıtma ve özdeşleşmelerin, yürüttüğü yapılar arası süreçlerin vb. de bilinçdışı nitelikte olduğu ve işlediği düşünülebilecektir.

Bir öncesindeki cümleye dair belirtiğim gibi, benliğin bilinçdışı niteliğine vurgu yapan yukarıdaki cümle de içinde bulunduğu bağlam göz önüne alınmasa hâlâ betimsel düzeyde bir bilinçdışı niteliğe gönderme olarak okunabilecektir. İşte bir sonraki cümle sanki Freud’un (1923) bu yolu netleştirerek kesin olarak kapatma kararlılığını yansıtır.

“Ve benliğe ait olan bu Bd, Bö anlamında örtük değildir çünkü öyle olsaydı, B hale gelmeden etkinliğe geçirilemez ve onu bilinçli hale getirme süreci bu kadar büyük güçlüklerle karşılaşmazdı” (s. 18):

Freud’un bahsettiği “benliğin büyük bir bölümü” önbilinç anlamında değil, dinamik bilinçdışı tasarımına benzer biçimde “bilinçli hale getirme süreci büyük güçlüklerle” dolu bir bilinçdışıdır. Freud (1923) bu noktada devam cümlesi ile -belki biraz muğlaklık da içeren- yepyeni bir alanı ilan etmektedir:

“Bu nedenle kendimizi üçüncü, bastırılmamış bir Bd varsay­mak zorunda hissediyorsak, bilinçdışı olma niteliğinin bizim için an­lamını kaybetmeye başladığını kabul etmeliyiz” ( s. 18).

Betimsel düzeyde bilinçdışı (önbilinç) ile dinamik olarak bastırılmış olan bilinçdışı yanında, bildiğimiz bastırılmış olanı bastırıp bilinçdışı kılan etken süreçleri de kapsayan, “benliğin büyük bölümünü” oluşturan, “tıpkı bastırılmış olan gibi davranan” ancak “bastırılmamış üçüncü bir bilinçdışı” alan tasarımlanmaktadır. Bu alanın yanına üstelik sonraki bölümlerde görüleceği gibi üstbenliğin bilinçdışı niteliği de ayrıca eklenecektir.

Bilinçdışı, kapsam, düzey ve anlam bağlamları açısından birbirinden oldukça farklı nitelikler kazanmıştır; bilinçdışı sözcüğü artık birbirinden oldukça farklı nitelikleri göstermektedir, bu bağlamsal niteliğine işaret etmeden bu kavramı kullanmak muğlaklık yaratıyor olabilecektir:

“Bilinçdışı, pek çok anla­mları olan ve umduğumuzun tersine kapsamlı ve tartışmasız sonuçlar çı­karmamıza temel olamayacak belirsiz bir nitelik haline gelir” (Freud, 1923, s. 18):

Freud her ne kadar burada durumdan kısmen memnun olmamış gibi gözüken bir ifade takınmış olsa da bilinçdışı kavramının kuşatıcılığı genişlemiş, farklı bağlamlara özgü niteliği belirginleşmiştir. Aslında bu cümle, başka bir yerden yaklaşıldığında, belirttiğimiz koşutlukların görece dağıldığının Freud tarafından saklı ifadesi olarak da okunabilir. Örneğin, benlik temelde bilinçdışı olarak tasarımlanmaya başlandığında, haz ilkesinin yanında gerçeklik ilkesinin ağırlığını ruhsal sahneye taşımayı temsil eden benliğin ve esasta haz ilkesinin egemen olduğu süreçlerle ilişkilenen bilinçdışı tasarımlarının, bu bağlamdaki alışıldık tutarlılıklarını sürdürebilirlikleri sarsılacaktır.

“Ancak gene de bu niteliği gözardı etmemeliyiz çünkü sonuçta bilinçli olma ya da olmama niteliği, derinlik psikolojisinin karanlığındaki tek ışık kaynağıdır” (Freud, 1923, s. 18).

Freud’un bu bölümün kapanışında dile getirdiği yoğunlaşmış vurgularının ve bunların yarattığı belirtilen sarsıntılarının, kuramsal ve klinik olarak belki ilk planda göründüğünden çok daha belirleyici ve kapsamlı sonuçları olacaktır.

Kaynakça

Freud, S. (1895). Project for a Scientific Psychology. Standard Edition* 1: s. 281-391.

Freud, S. (1896). Further Remarks on the Neuro-Psychoses of Defence. Standard Edition 3: s. 157-185.

Freud, S. (1900). The Interpretation of Dreams. Standard Edition 4-5: s. 1-627.

Freud, S. (1901). The Psychopathology of Everyday Life: Forgetting, Slips of the Tongue, Bungled Actions, Superstitions and Errors. Standard Edition 6: s. 1-296.

Freud, S. (1905a). Three Essays on the Theory of Sexuality. Standard Edition 7: s. 123-246.

Freud, S. (1905b). Jokes and their Relation to the Unconscious. Standard Edition 8: s. 1-247.

Freud, S. (1905c). Fragment of an Analysis of a Case of Hysteria. Standard Edition 7: s. 1-122.

Freud, S. (1907). Delusions and Dreams in Jensen’s Gradiva. Standard Edition 9: s. 1-96.

Freud, S. (1910a). Leonardo Da Vinci and a Memory of his Childhood. Standard Edition 11: s. 57-138.

Freud, S. (1910b). The Psycho-Analytic View of Psychogenic Disturbance of Vision. Standard Edition 11: s. 209-218.

Freud, S. (1911a). Psycho-Analytic Notes on an Autobiographical Account of a Case of Paranoia (Dementia Paranoides). Standard Edition 12: s. 1-82.

Freud, S. (1911b). Formulations on the Two Principles of Mental Functioning. Standard Edition 12: s. 213-226.

Freud, S. (1912). A Note on the Unconscious in Psycho-Analysis. Standard Edition 12: s. 255-266.

Freud. S. (1912-13). Totem and Taboo: Some Points of Agreement between the Mental Lives of Savages and Neurotics. Standard Edition 13: s. 1-162.

Freud, S. (1914). On Narcissism: An Introduction. Standard Edition 14: s. 67-102.

Freud, S. (1915a). Instincts and their Vicissitudes. Standard Edition 14: s. 109-140.

Freud, S. (1915b). Repression. Standard Edition 14: s. 141-158.

Freud, S. (1915c). The Unconscious. Standard Edition 14: s. 159-215.

Freud, S. (1916-17). Introductory Lectures on Psycho-Analysis. Standard Edition 15-16: s. 1-463.

Freud, S. (1917a). Mourning and Melancholia. Standard Edition 14: s. 237-258.

Freud, S. (1917b). A Metapsychological Supplement to the Theory of Dreams. Standard Edition 14: s. 217-235.

Freud, S. (1917c). A Difficulty in the Path of Psycho-Analysis. Standard Edition 17: s. 135-144.

Freud, S. (1918). From the history of an infantile neurosis. Standard Edition 17: s. 1-124.

Freud, S. (1919). The ‘Uncanny’. Standard Edition 17: s. 217-256.

Freud, S. (1920). Beyond the Pleasure Principle. Standard Edition 18: s. 1-64.

Freud, S. (1921). Group Psychology and the Analysis of the Ego. Standard Edition 18: s. 65-144.

Freud, S. (1923). The Ego and the Id. Standard Edition 19: s. 1-66.

Freud, S. (2001 [1923]). Ben ve İd. Haz İlkesinin Ötesinde, Ben ve İd içinde. (A. Babaoğlu, çev.) Metis Yayınları.

Freud, S. (2002 [1923]). Ego ve İd. Metapsikoloji içinde. (E. Kapkın, A. Tekşen Kapkın, çev.). Payel Yayınları.

Freud, S. (1925). An Autobiographical Study. Standard Edition 20: s. 1-74.

Freud, S. (1926). Inhibitions, Symptoms and Anxiety. Standard Edition 20: s. 75-176.

Freud, S. (1933). New Introductory Lectures On Psycho-Analysis. Standard Edition 22: s. 1-182.

Freud, S. (1938a). An Outline of Psycho-Analysis. Standard Edition 23: s. 139-208.

Freud, S. (1938b). Some Elementary Lessons in Psycho-Analysis. Standard Edition 23: s. 279-286.

Kant, I. (2022 [1781]). Saf Aklın Eleştirisi [Kritik der reinen Vernunft]. (N. Pektaş, çev.). Gece Kitaplığı.

Laplanche, J., Pontalis, J.B. (1973 [1967]). The Language of Psycho-Analysis. (D. Nicholson-Smith, çev.). Hogart Press.

Özyıldırım, İ. (2019). Travmatiğin Çökeltisi Olarak Ölüm Dürtüsü I. Psikanaliz Yazıları, 39: s. 145-157.

Özyıldırım, İ. (2020). Travmatiğin Çökeltisi Olarak Ölüm Dürtüsü II. Psikanaliz Yazıları, 40: s. 101-114.

Schopenhauer, A. (1819). Die Welt als Wille und Vorstellung [İsteme ve Tasarım Olarak Dünya].

* *Standard Edition: The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud. (J. Strachey, ed.). 1953-1974. Hogart Press.


[1] Benlik ve Altbenlik, bilindiği gibi kısa bir önsözün yanı sıra ayrı başlıklar içeren beş bölümden oluşmaktadır.

[2] Bu seminerlerden bir kısmı İstanbul Psikanaliz Derneği içinde Levent Kayaalp ile birlikte yürütülmüştür; olasılıkla buradaki okumalara birçok yerde kendisinin değerli görüşleri ve yaklaşımları sinmiştir. Levent Kayaalp’e, metne sızan tüm katkıları, düşünsel cömertliği ve belirtilen metapsikoloji seminerlerinde bana açtığı yer için çok teşekkür ediyor, şükranlarımı sunuyorum.

[3] Bu ilk yazı kapsamında temelde Freud metnini adım adım aktaracak, işaret edeceğim vurguların daha ayrıntılı ve soyutlanmış açılımını içeren (birinci bölüme dair) devam yazısında ise, Freud’u buradaki analizlere iten diğer olası kuramsal gereklilikleri ve buradaki vurguların farklı bağlamlardaki (topografik konumların sorunsallaştırılması, bilinçdışı işleyiş, düş kuramı, bilinçdışı düşlemler, düşünme kuramı, analitik karşılaşma ve süreç vb.) olası yansımalarını tartışmaya çalışacağım.

[4] Bu çalışma boyunca yer verilen Benlik ve Altbenlik alıntılarında, ilgili eserin Metis Yayınları (öncelikli olmak üzere) ve Payel Yayınları çevirileri temel alınmıştır. Ancak özellikle terminolojide belli düzeyde bir tutarlılık tercihi gözetilerek ve bu iki çeviri İngilizce çeviri (bazı yerlerde Almanca kaynak) ile de karşılaştırılarak alıntılara yazar tarafından son hali verilmiştir. Dolayısıyla, ilgili alıntıların çevirisi bu çerçevede değerlendirilmeli, belirtilen müdahalelerin profesyonel bir nitelik taşımadığı unutulmadan buradaki tüm alıntılar eleştirel bir yaklaşımla takip edilmelidir. Ayrıca, daha standart bir gönderi sunmak üzere sayfa atıfları Standard Edition’a göre düzenlenmiştir. Bu alıntılarda, aksi belirtilmedikçe, köşeli parantez içerisinde metne eklenenler bana aittir.

Freud, S., (2001 [1923]). Ben ve İd. Haz İlkesinin Ötesinde, Ben ve İd içinde. (A. Babaoğlu, çev.). İstanbul: Metis Yayınları.

Freud, S., (2002 [1923]). Ego ve İd. Metapsikoloji içinde. (E. Kapkın, A. Tekşen Kapkın, çev.). İstanbul: Payel Yayınları.

[5] Bkz: S. Freud, (1895, 1900, 1905a, 1912-13).

[6] Bkz: S. Freud, (1901, 1905a, 1905b, 1915c, 1920, 1921, 1926).

[7] Bu konuda daha ayrıntılı bir tartışma ve ölüm dürtüsü kavramsallaştırmasının farklı bir içerikle bağıntılandırıması girişimi için ayrıca bkz: İ. Özyıldırım, (2019, 2020).

[8] Örneğin ayrıca bkz: S. Freud, (1895, 1900, 1912, 1915c, 1916-17, 1925, 1933, 1938a).

[9] Freud, bilinçdışı tartışması bağlamında felsefecilerin yaklaşımının ‘sınırlılığına’ sıklıkla buradakine az çok benzer çerçevelerde farklı yazılarında değinmektedir. Bu değiniler, ne yazık ki somut bir yazar atfını ve ayrıntılı bir metin tartışmasını pek içermemektedirler; temelde genellenmiş bir önerme ve eleştiri düzeyinde kalmaktadırlar. Açıkçası, Freud’un bana fazla genellemeci ve indirgemeci görünen bu konudaki eleştirilerine, kendi adıma en azından hızlıca hak vermekten uzağım.

Örneğin ayrıca bkz: S. Freud, (1907, s. 47; 1910b, s. 211; 1925, s. 31-32; 1938a, s. 158-159).

[10] Freu, Düşlerin Yorumu’nda bilinçlilik hakkında “psişik niteliklerin algılanması için bir duyu organı” diye yazmıştı (1900, s. 615). Ancak, algılama hâlinin kendisi ile algılamayı sağlayan “duyu organı” arasında bir ayrım gerekliliğinden, devam cümlesinde “bilinçli algıyı sadece belirli bir sisteme uygun bir işlev olarak görebiliriz” diye ekliyordu ve bu sistemi bilinç sistemi (Cs.) olarak tanımlıyordu. Bu işlev ile organ arasındaki yarık, bir bağlamda topografik modelin yanına yapısal modelin eklenmesine götüren, yukarıda belirttiğim nitelik ve etkenlik gerilimiyle bağlantılı meselelerle de ilişkiliydi. Ayrıca bkz: S. Freud, (1912, 1915c).

[11] Bu yazı boyunca, bu kavramın karşılığı olarak temelde “temsil” sözcüğünü kullandım; ancak bu tercihin, sadece aynı metin içinde belli bir tutarlılığı sürdürmek ve son dönem psikanaliz yazınında görece daha kabul görmüş çeviri seçeneklerinden birine bağlı kalmak amacı dışında, kendi adıma kapsamlı bir dilsel tartışma tercihine dayanmadığını belirtmeliyim.

[12] Freud bu sahneye, 1889’da Nancy’de Bernheim’ın yanında iken tanık olduğunu belirtmektedir.

[13] Belki, –Zweideutigkeit kavramını ayrıca –belirsizlik/muğlaklık kavramlarının türevleriyle ilişkili olarak da karşılamak olasıdır, tabi bu tartışmayı ayrıntılandırabilecek dil kuşatıcılığından uzağım.

[14] Burada, Freud’un yukarıdaki belirttiğimiz dipnotta atıf yaptığı, Psikanalizde Bilinçdışı Üzerine Bir Not yazısındaki şu cümlelere gönderme yapıyorum:

Bilinçdışı oluş, ruhsal etkinliğimizi oluşturan süreçlerdeki en düzenli ve kaçınılmaz evredir; her ruhsal etkinlik bilinçdışı bir etkinlik olarak başlar ve dirençle karşılaşıp karşılaşmamasına göre ya böyle kalır ya da bilince doğru gelişmeye devam eder. Önbilinç ve bilinçdışı etkinlik arasındaki ayrım birincil bir ayrım değildir ama savunmanın ortaya çıkışının ardından oluşmaya başlar. Bilinçte ortaya çıkabilen ve herhangi bir anda tekrar ortaya çıkabilen önbilinç düşüncelerle, böyle yapamayan bilinçdışı düşünceler arasındaki ayrım ancak o zaman pratik bir değerin yanı sıra kuramsal bir değer kazanır. Bilincin bilinçdışı etkinlikle bu varsayılan ilişkisine kaba ancak yetersiz olmayan bir benzetme bildik fotoğraf alanından elde edilebilir. Fotoğrafın ilk aşaması ‘negatif’tir; her fotoğrafın ‘negatif süreç’ten geçmesi gerekir ve bu negatiflerin sınavdan geçen bazıları resmi ortaya çıkaran ‘pozitif süreç’e kabul edilir (1912, s. 263-264).

Ancak, psikanalitik kuramın yaklaşımını özgün ve derinlikli kılan çatışma temelli dinamik belirleyiciler noktasındaki hassasiyetine vurgu yaparken, Freud’un bunun yanında, “bilinçdışı oluş, ruhsal etkinliğimizi oluşturan süreçlerdeki en düzenli ve kaçınılmaz evredir; her ruhsal etkinlik bilinçdışı bir etkinlik olarak başlar” cümlelerinin de altını çizelim.

[15] Burada analitik sürece benliğin yanında başka yapılardan kaynaklık alan dirençlerin olduğunun da belirtilmesi gerekir. Mesela,  sonraki bölümlerde Freud’un üzerinde duracağı bilinçdışı suçluluk hissi bu dirençlerden biri olacaktır ya da (kısmi nitelikleri ile geri dönen, yineleme zorlantısı eğilimi taşıyan, doğrudan doyumdan vazgeçmeyen, saplanmış, gerçeklik ilkesine uyum sağlayamayan) çeşitli altbenlik direçleri devreye girebilecektir. O zaman aslında hastanın iç dünyasındaki çatışma, analitik uğraş ile karşılaşmasında da dirençler bağlamında kendini yeniden yaratacaktır.

[16] Bastırma kavramının Freud tarafından bazı zamanlar genel olarak savunmaları temsilen kullanıldığını belirtelim; daha ayrıntılı bir değerlendirme için bkz: Laplanche & Pontalis, 1973, s. 390-392.

[17] Önümüzde duran derken durumun klinik olarak apaçık olmasının yanı sıra Freud’un çok erken zamanlardaki (1896) bir vurgusuna gönderme yapıyorum:

“Bu [ortak yön], semptomların (bilinçdışı) savunmanın [unbewußten Abwehr] psişik mekanizması yoluyla yani hastanın benliğiyle sıkıntı verici bir karşıtlık içine giren uyumsuz bir düşünceyi bastırma [verdrängen] girişimiyle ortaya çıkmasıydı.” (s. 162)

Dolayısıyla, savunmaların bilinçdışı niteliğinin Benlik ve Altbenlik’te gördüğümüz şekilde altı çizilmiş olsa da bu noktanın (salt kendi değerinin ötesinde) çok daha kapsamlı bir bilinçdışı benlik tasarımına geçişe zemin sağlaması bağlamında belirleyici olduğu düşüncesindeyim.

[18] Önce de belirttiğim gibi Benlik ve Altbenlik’te görünür olan sorunsallaştırmaların ilk ipuçları Freud’un daha önceki çeşitli yazılarında sıklıkla mevcuttur. Bunlara burada ayrıntılı olarak işaret etmeyeceğim. Bu duruma sadece bir örnek olsun diye Bilinçdışı (1915c) makalesinden bir alıntıyı paylaşmakla yetineyim:

Aslında, bilince yabancı kalan yalnızca ruhsal olarak bastırılmış olan değil, aynı zamanda benliğimize yöneten bazı itkilerdir -dolayısıyla bastırılmış olana karşı en güçlü işlevsel antitezi oluşturan şeydir. Zihinsel yaşamın metapsikolojik görünümüne giden yolda ne kadar ilerlersek, kendimizi ‘bilinçli olma’ belirtisinin öneminden kurtarmayı da daha fazla öğrenmemiz gerekir.” (Freud, 1915c, s. 192-193)

Örneğin ayrıca bkz: S. Freud, 1920, s. 19-20.


* İlker Özyıldırım. Psikiyatr, Psikanalist, İstanbul Psikanaliz Derneği (IPA) üyesi. Metapsikoloji tartışmalarına dair yazıları ve toplum, travma, tarihle ilişkili meseleleri psikanaliz bağlamında ele alan makaleleri çeşitli kitap ve dergilerde yayımlanmıştır. Yazarlarından olduğu Gezi’yi Psikanalizle Düşünmek kitabı (2016) ve ortak yazarlarından olduğu “Bireysel ve Toplumsal Travmayla Temasta Psikanalitik Çalışma Üzerine Notlar” başlıklı yazısı (2017) ile Psikanaliz Yazıları Özgün Yapıt Başarı Ödülü‘nü kazanmıştır. Kurucularından olduğu ve genel koordinasyonunu üstlendiği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV İstanbul) bünyesinde bir grup klinisyen ile birlikte ağır insan hakkı ihlalleri ve işkenceye uğrayanlara yönelik yürütülen, Psikanalitik Psikoterapi Programı, Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) tarafından IPA in the Community Award in Humanitarian Organisations (2019); “‘To Brush History Against The Grain’: An Essay on Unconscious Ownership of Guilt and Identifications” başlıklı makalesi ise IPA Elise M. Hayman Award for the Study of the Holocaust and Genocide (2023) ödülüne değer görülmüştür. Sınırda Buluşmak: Tarih Toplum Yasa Üzerine Psikanalitik Denemeler isimli kitabı 2023 yılında yayınlanmıştır. Freud metinlerinin metapsikolojik içerimlerinin yeniden okunmasına ve olası potansiyellerinin açılmasına yönelik düşünmeye ve çalışmaya devam etmektedir. Psikanaliz Yazıları Yayın Kurulu üyesidir.

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.