Altbenlik, Üstbenlik, Altüst Benlik

Türkay Demir *
Freud külliyatının en önemli ve değerli parçalarından biri olan Benlik ve Altbenlik, üstadın 1920’de Haz İlkesinin Ötesinde ile başlattığı yeni yönelimini olgunlaştırdığı ve sağlamlaştırdığı bir eserdir. Freud (1923) bu çalışmayı sunarken “iyi niyetli bir merakla” evvelki eserinde başlattığı bir düşünce dizisini sürdürdüğünü belirtir ve biyolojiden yeni alıntılar yapmadığı için eserin psikanalize daha yakın olduğunu söyler. Benlik ve Altbenlik’in iddialı bir hedefi olduğunu belirtmekten geri durmaz ve nihayet başka çalışmacılara karşı teşekkür borcunu her zaman kabul eden biri olarak bu defa böyle bir şükran borcu hissetmediğini yazar (Freud, 1923, s.12).[1]
Eser beş kısa bölümden oluşur: Bilinç ve Bilinçdışı, Benlik ve Altbenlik, Benlik ve Üstbenlik, İki Dürtü Türü, Benliğin Bağımlı İlişkileri.
Başlıklar eserin içeriğinin nasıl tanzim edildiğini kabaca sergilemektedir. Ancak yaklaşık elli sayfalık bir hacimde bütün bu konuları anlatmak Freud için bile kolay bir iş değildir. Çalışmanın içinde birkaç kez eskiyle yeninin karışmasından, yeniyi anlatmak için eskiye müracaatın ve tekrarlamaların zorunlu olduğundan dem vurur. İlk bölüme başlarken okuru “Bu bölümde yeni bir şey söylenmeyecektir ve sık sık söylenmiş olanların yinelenmesi kaçınılmazdır” diyerek uyarır (Freud, 1923, s. 13). Son bölümün başında, konunun karmaşıklığı nedeniyle başlıklardan hiçbirinin yazının o bölümünün içeriğiyle uyuşmadığını ve konunun yeni yanlarına bakmaya çalışırken sık sık zaten tartıştığı noktalara dönmek zorunda kaldığını itiraf eder (Freud, 1923, s. 48)[2].
Freud Haz İlkesinin Ötesinde eserinde zihnin işleyiş tarzına ilişkin görüşünde önemli bir değişiklik yapmıştı. Artık zihnin işleyişini hazza yönelme ve acıdan kaçınma ilkesinin değil, yaşam ve ölüm dürtüleri arasındaki çatışmanın yönettiğini öne sürüyordu (Freud, 1920). Ölüm dürtüsünün her organizmanın özgün inorganik durumuna dönme yolundaki biyolojik yöneliminden kaynaklandığı fikrine varmıştı (Freud, 1920). Haz İlkesinin Ötesinde okunması pek kolay olmayan, yazılış tarzı bakımından dağınık bir eserdir. Klinik örnekler yönünden zayıftır ve uygulamayla bağı iyi kurulmamış spekülatif bölümler içerir. Biyolojiyle felsefe arasında gidip gelen yapısıyla okuyucuyu zorlar.
Bu eser psikanaliz camiasında tartışmalara yol açmış ve Ernest Jones gibi Freud’un çok yakınındaki analistler tarafından bile tereddütle karşılanmıştı. Freud (1937) son yazılarından birinde, “Ölüm dürtüsünü Eros ile eşit haklara ve öneme sahip kabul eden ikili dürtü kuramının analistler arasında bile pek kabul görmediğinin farkındayım” demişti (s.244). Bu soğuk karşılanmaya karşın, Freud Haz İlkesinin Ötesinde kitabında öne sürdüğü görüşlere yaşamının sonraki döneminde sadık kalmıştır. Nirvana İlkesinin yaşam dürtüsünü değil ölüm dürtüsünü ifade ettiğini belirtmesi gibi bütünü etkilemeyen bazı değişiklikler önerdiyse de yeni dürtü kuramından geri adım atmamıştır (Freud, 1924, s.160).
Freud önceki eserde işlediği konuyu sürdürerek Benlik ve Altbenlik’in bir bölümünü ölüm dürtüsü ve libido arasındaki ilişkileri incelemeye ayırmış ve yeni dürtü kuramını, önerdiği zihin modeli ile bağdaştırmaya çalışmıştı. Dolayısıyla Benlik ve Altbenlik de psikanalitik kuramın yerleşik kabullerinde önemli değişiklikler talep etmesiyle psikanalitik camiada bir tereddüt ve bocalama yaratmış, eleştirel tepkiler almıştı. Kitabın yayınlandığı sıralarda bir eleştirmen Benlik ve Altbenlik’in “düşünsel bir yoksunluk içinde olduğunu, içeriğin karışık ve yapay biçimde bir araya getirildiğini ve sözcük seçimlerinin berbat olduğunu” yazmıştı. Gerçi bu sert eleştirmen Freud’un kendisinden başkası değildi. Ferenczi’ye bir mektubunda söylediği bu sözler, eseri kaleme alırken ne denli zorlandığının ve sonuçtan kendisinin de tam olarak tatmin olmadığının işaretidir (Doidge, 2002, s. 281).
Haz İlkesinin Ötesinde, haz ilkesinin birincilliği kabul edildiğinde açıklanması mümkün olmayan “tekrarlama zorlantısı” ve “olumsuz terapötik yanıt” gibi olguları açıklamaya çalışıyor ve elde yeteri kadar malzeme olmaksızın çok zor bir konuyu ele alıyordu. Ancak her yenileme ve geliştirme çabasında olduğu gibi başka sorular, açıklanması gereken yeni konular ortaya çıkarıyordu. Aynı şekilde yeni ruhsal aygıt modeli de hem daha gelişmiş bir açıklama düzeyi oluşturuyor hem de yeni kuramsal sorunlar yaratıyordu.
Benlik ve Altbenlik hakkında yazmaya çalışırken, ben de fazladan bir zorlanma yaşadığımı fark ettim. İlginçtir ki böyle bir durum daha önce başıma bir kez daha, Haz İlkesinin Ötesinde ile ilgili bir konuşma hazırlarken gelmişti. Bu durumu anlamaya ve çözmeye çalışırken Thomas Ogden’ın psikanalitik ve edebi metinleri okumak için önerdiği yöntemi hatırladım. Bu okuma yönteminde metnin içerdiği fikirlerden ziyade yazılışına, yazılış biçimine bakılır. Dilin ve ifadenin düşünceleri iletme ve taşıma şekli hakkında düşünülür. Ogden bunu nasıl yaptığını kendisini bir “Psikanalitik Edebiyat Okuru” olarak tasarlayarak anlatmıştı. Bu okur, metinde anlatılanlara olduğu kadar, metni okuma tecrübesini nasıl yaşadığına da dikkat etmekteydi. Psikanaliz seansında gündelik sohbette olduğundan farklı bir dinlemeye geçilmesine benzer şekilde, metinle kurulan etkileşimde de burada ne ifade ediliyor sorusundan çok bu metni okumak bana nasıl bir deneyim yaşatıyor sorusu öne çıkıyordu (Ogden & Ogden, 2013, s. 6-20).
Benlik ve Altbenlik metnini önceden birçok defa okumuştum. Bu yazıyı yazmaya çalıştığım sırada birkaç kez daha okudum. Bu ilginç bir deneyime dönüştü, çünkü sonlara doğru zahirde metni okumaya devam ederken esasta metnin içeriğine pek dikkat edememeye başladım. Böylelikle Freud’un aslında anlattığı konuyla ilgili görünmeyen sözleri biraz daha öne çıktı. Örneğin metinle ilgili zorluklardan yakınması, filogenetik konusunda sıkıştığını kabul etmesi ama (“çaresi yok”) bir deneme yapmak zorunda olduğunu söylemesi, başlıkta anlatmayı vaat ettiklerini metinde üretemediği için rahatsız olması gibi durumlar dikkatimi daha çok çekmeye başladı. Ayrıca metni okur ve düşünürken aklıma birbiriyle ilgilerini tam da bilemediğim değişik metinler geldi. Derken, yazacağım yazının böyle bir yol tutturması gerektiğine karar verdim. Yazılışından yüz yıl sonra bir analistin Türkiye’de bu metnin içinde dolaşmasının nasıl bir tecrübe olduğu hakkında yazabilirim diye düşündüm[3].
Böylelikle metin üzerinde çalışırken hatırladığım, metinle karşı karşıya getirdiğim, konuşturduğum, yan yana nasıl durduğunu merak ettiğim malzemeleri konuya yoğunlaşmamı engelleyen hedeften sapmalar gibi görmektense bunları metni daha iyi anlayabilmem için kendiliğinden öne doğru süzülen malzemeler olarak kabul etmeye başladım. Analiz seanslarındaki hayalleme (reverie) halindeki gibi, kendiliğinden zihnime gelen ve ilk anda ilgisiz görünen malzemeyi ele aldığım konu ile ilişkilendirmeye çalıştım[4].
Bilinç, Bilinçdışı ve Bellek
Benlik ve Altbenlik üzerinden ele alacağım konuların ilki, bilinçdışının içeriği ve türleri ile belleğin bunlarla ilişkisi hakkında olacak.
Freud (1923) ilk bölüme evvelki çalışmalarından söz ederek başlar. Psikanalizin, ruhsallığın temelini bilince değil bilinçdışına yerleştirdiğini hatırlatarak, psikolojiyle ilgilenen okurların bir kısmının daha bu noktada durup saçma buldukları bu fikirden dolayı kitabı bırakacakları gerçeğine hazır olmak gerektiğini söyler (Freud, 1923, s.13). Yüz yıl önce, ruhsal olguların büyük ölçüde bilinçdışı oluşu halen kavranması zor bir gerçektir. Oysa bugün durum neredeyse tümüyle tersine çevrilmiş durumdadır. Bilinçdışı sözcüğü günlük kullanıma girmiş, Freud’un “doğrudan ve kesin algılamaya dayandığını” söylediği bilinçlilik ise, sinirbilimin, hatta belki de genel olarak bilimin en büyük bilmecesi, “zor sorusu” haline gelmiştir (Solms, 2021b, s. 10).
Freud (1923) bu bölümün son paragrafında “Her bastırılmış olan bilinçdışıdır ama bilinçdışı bastırılmış olandan ibaret değildir” diye belirtir (s. 18). Bunu ilk kez ifade ediyor değildir, ama bu defa yeni zihin modelindeki üç ruhsal yapının bilinçdışıyla ilişkisini inceleyeceği için bu cümle daha fazla dikkat çeker.
Klinik psikanaliz açısından dinamik bilinçdışı o denli önemlidir ki, bilinçdışının bastırılmış olmayan malzemeleri de içerdiği görüşü ilk etapta pek de işe yaramayacak, uygulamayla bağı zayıf, metapsikolojiye ait bir bilgi gibi görünebilir. Oysa bastırılmamış bilinçdışı konusu ilk sahneden tutun da Oidipus karmaşasının evrensel niteliğine dek birçok psikanalitik kavramın açıklanmasında temel önemdedir. Ancak bastırılmamış bilinçdışı değişik kuramsal yaklaşımlarca değişik şekillerde anlatılan biraz karışık bir terimdir. Freud’un yazılarında da hep aynı anlamda kullanılmış yerleşik bir kavram olmaktan uzaktır. Ama diyebiliriz ki Freud’un bastırılmamış bilinçdışı ile genellikle kastettiği şey filogenetik olarak aktarılan bir içeriktir. Bunu ileride daha detaylı ele alacağım.
Freud, zamanının nörolojik bilimsel verilerinden en ileri düzeyde haberdar olan ve kariyerine nöroloji alanında başlayan bir hekimdi. Doğal olarak zamanının (ve hatta yakın bir tarihe dek daha sonraki dönemin) geçerli bilgisi olarak, bilinci beynin korteks tabakasıyla ilişkili (kortikal) bir olgu olarak düşünmekteydi. Ama bilincin tümüyle kortikal olduğu fikri, bir bakıma psikanaliz öncesi dönemdeki tüm zihinsel etkinliklerin bilinçli olduğu düşüncesine benzemektedir ve bilimsel bulgulara bakılırsa değişmesi mukadderdir. Nasıl tüm zihinsel faaliyetler bilinçli değilse, tüm bilinç de kortikal değildir. Sinirbilim alanındaki bulguları psikanalitik kurama dâhil etme çabalarının en tanınmış temsilcilerinden olan Mark Solms (2021b), bu konuda nettir: “Aslında, hayvanların ve insanların korteksten tamamen yoksun olsalar bile bilinçli olabileceklerini söyleyecek kadar ileri gidebilirim. Kimse korteksin bilinçli işleme dâhil olduğunu tartışmıyor. Desteklenemeyen şey, bilinçli benliğin orada üretildiği görüşüdür” (s.61).
Solms bu görüşü on yıl öncesinden bu yana savunmaktadır. Yayımlandığında büyük ilgi uyandıran “Bilinçli Altbenlik” makalesinde söyledikleri özetle şöyledir: Beyinde beden temsili otonomik ve duyusal-motor olmak üzere iki yönlüdür. Otonomik bedenden kaynaklanan beyin sapı mekanizmaları duygulanımsal (affective) bilinçlilikle, duyusal-motor bedenden kaynaklanan kortikal mekanizmalar ise bilişsel (cognitive) bilinçlilikle ilişkilidir. Üst beyin sapı kendinden bilinçli iken, korteks bilinçliliği beyin sapından devşirir. Dolayısıyla Solms’a göre üst beyin sapı ve onunla ilişkili limbik yapılar Freud’un altbenliğe atfettiği işlevleri yerine getirirken, korteks ve ilişkili önbeyin yapıları benliğe atfedilen işlevleri icra eder. Bu da bilinçliliğin kaynağının altbenlik olduğu önermesine yol verir (Solms, 2013).
Bunun ve bu alandan gelen diğer bilgilerin psikanalitik kuramı ve pratiği nasıl ve ne ölçüde etkileyip değiştirebileceğini henüz bilmiyoruz. Genel olarak sinirbilimden ve özel olarak nöropsikanalizden gelen bilgilere karşı psikanalizin tutumunun nasıl olması gerektiği konusu hayli tartışmalıdır. Bazı psikanalistlere göre bu türden katkılar gereksizdir, hatta olumsuz etki yaratacak türdendir; daha büyük ve giderek büyüyen diğer gruba göre ise bu alandan gelen bilgilerin sadece metapsikolojiye değil klinik uygulamaya da önemli katkıları olabilir.[5]
Matte-Blanco’nun Bilinçdışı Kuramına Göre Bastırılmamış Bilinçdışı
Bastırılmamış bilinçdışı[6] kavramının önemini, bilinçdışı hakkındaki en ilginç kuramlardan birini öne sürmüş olan Ignacio Matte-Blanco’dan (1975; 1988) öğrenmiştim. Bilinçdışı kavramını mantıksal matematiksel bir formülasyona oturtmaya çalışan klasik çalışmasının 5. bölümünün başlığı “Freud’un bastırılmamış bilinçdışı (unrepressed unconscious) kavramının gelişimi” adını taşır ve Matte-Blanco (1975) okuyucuya hemen bir uyarıda bulunur: “Eğer amacına sadık kalacaksa, bu bölüm hayli yorucu ve sıkıcı olmak zorundadır”. Kendi sözleriyle, bölüm “derin düşünmeler, şaşkınlık duyguları ve geçici çözümlerle” ilerleyecektir (s. 72). Matte-Blanco, “ Her bastırılmış olan bilinçdışıdır…” diye başlayan paragrafın tümünü alıntıladıktan sonra bu paragraftan şu beklenmedik sonuca varır: Dinamik bilinçdışı dediğimiz şey bastırılmış olana işaret eder diye düşünürken, buradan bastırılmamış bilinçdışının da dinamik olabileceği sonucunu çıkarabiliriz (s. 74). Benlik ve Altbenlik’in sonraki bölümlerinden, bastırılmamış bilinçdışının benliğe mi altbenliğe mi ait olduğu sorusunun cevabını bulmaya çalışır ve her ikisine de ait olduğu fikrine ulaşır (Matte-Blanco, 1975). O halde hem benliğin hem altbenliğin bastırılmış ve bastırılmamış bölümleri vardır.
Matte-Blanco’ya (1975) göre üstbenliğin bastırılmış bilinçdışına mı bastırılmamış bilinçdışına mı ait olduğu sorusunun cevabı Benlik ve Altbenlik’te açık olarak belirtilmemiştir. Ancak durumu şöyle muhakeme eder: Üstbenlik altbenlik ile yakın ilişki halinde ve onun temsilcisi, öte yandan Oidipus karmaşasının mirasçısı ve karmaşanın çözülmesini takiben ebeveynin içe atılması ve onunla özdeşleşme yoluyla doğuyor. İçe atma benliğin bir eylemi olduğuna göre, üst benliğin en azından bazı yönlerinin bastırılmamış bilinçdışına ait olduğunu ve bu bakımdan benlikle benzer özellikte olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bunlardan, Matte-Blanco ruhsallıkta bastırılmamış bilinçdışının bastırılmış bilinçdışına göre çok daha büyük bir yer kapladığı sonucuna varır. Yeni Giriş Dersleri’nde bulduğu bir alıntıya dayanarak benlik ve altbenliğin iki tür bastırılmamış bilinçdışı içerdiğini söyler; ilkel ve akıldışı karakteristiklere sahip olan ve olmayan. İkinci tür, benlik ve üstbenliğin niteliğini daha çok yansıtmakta olup, gerek benliğin gerekse üstbenliğin bastırma işini yapan yapılar olduğu söylenebilir (Matte Blanco, 1975, s. 76-77)[7].
Matte-Blanco (1975) Blanco, Freud’un en son yazılarından biri olan Psikanalizin Ana Hatları makalesinde daha da dikkat çekici bir bölüm bulur:
Altbenliğin baskın niteliği bilinçdışı oluşudur. Altbenlikle bilinçdışı, benlikle de ön bilinç birbirleriyle bağlantılıdırlar. Başlangıçta her şey altbenliktir, benlik altbenlikten dış dünyanın sürekli etkisi ile gelişir. Bu yavaş gelişim sırasında bazı altbenlik içerikleri bilinç öncesi duruma dönüşür ve benliğin içine alınır, diğer içerikler ise değişmeksizin altbenliğin erişilmesi güç çekirdeğinde kalır. Bu gelişim sırasında genç ve güçsüz benlik daha önce aldığı malzemenin bir kısmını tekrar bilinçdışı duruma yerleştirir ve bazı yeni izlenimler karşısında da aynı şekilde davranır. Böylece bunlar reddedildikten sonra altbenlikte ancak bir iz bırakabilir. Kökenini göz önünde bulundurarak altbenliğin bu son kısmından bastırılmış olarak söz ederiz. Altbenlik içeriklerinin bu iki türünü keskin bir çizgiyle ayıramıyor olmamızın pek bir önemi yoktur. (Freud, 1940, s.163)
Matte-Blanco (1975) burada bastırılmamış bilinç öncesinin, bastırılmamış bilinçdışının dönüşümüyle oluşmasına dikkat çeker. Ayrıca bastırılmış ve bastırılmamış olan arasındaki ayrım da o kadar keskin değildir. Matte-Blanco’ya göre bu, Freud’un nihai fikridir. Sonuç olarak bastırılmamış bilinçdışı fikrinin doğuşu ancak Freud’un yaşamının son yıllarında olmuştur ve tam olarak gelişememiştir (1975, s.77).
Matte-Blanco’nun (1975) tartışması daha sonra olasılıklara doğru kayar, ancak vurgulamak istediğim şey için bu kadarı yeterli. Bastırılmamış bilinçdışı kavramı ve onun benlik, altbenlik ve üstbenlik ile ilişkileri gerek metapsikolojik bakımdan gerekse uygulama bakımından önemlidir ve bu konu Freud’un yaşamının son yıllarında giderek daha netleştiği ama tamamlayamadan bırakmak zorunda olduğu bir konudur. Matte-Blanco (1975) daha sonra, kavramı incelemek için hayli çaba harcamasına karşın “bastırılmamış bilinçdışı” konusunu “şükranlarıyla” bir kenara bırakıp asıl ilgilendiği konuyla devam edeceğini bildirir ve yapısal kuramın bu haliyle çözülemeyecek sorunlar barındırdığını ve birtakım değişikliklerin zorunlu olduğunu da ilave eder (s. 82-87).
Mauro Mancia’nın Örtük Bellekle İlişkili Bastırılmamış Bilinçdışı Kavramı
Matte-Blanco’dan birkaç yıl sonra, beni etkileyen bir başka yazarla karşılaşmıştım. Matte-Blanco’dan yirmi yıl kadar sonra doğmuş olan Mauro Mancia. Şilili olan Matte-Blanco yaşamının son otuz yılını İtalya’da geçirmişti. Sözünü ettiğim diğer psikanalist Mauro Mancio, İtalyan’dır. Dolayısıyla Matte-Blanco’dan etkilenmiş olması beklenir. Mancia’nın (2006; 2007) eserlerinin ancak bir kısmı İngilizcede mevcut, bunlarda da Matte-Blanco’ya (özellikle onun bilinçdışının en temel özelliği olarak gördüğü simetri mantığı bağlamında) sıkça atıf yapıyor.
Matte-Blanco, çalışmalarına fizikçilerin, matematikçilerin, siber bilimcilerin, sinirbilimcilerin, teologların, dilbilimcilerin ve edebiyatçıların ilgi gösterdiği ilginç bir psikanalist idi. Ben de adını psikanaliz içinden değil, başka kaynaklardan duymuştum. Mancia ise özellikle uyku fizyolojisi üzerindeki çalışmalarıyla çok tanınan bir nörofizyolog ve aynı zamanda narsisizm, bellek ve belleğin bilinçdışıyla ilişkisi konularında yoğunlaşmış bir eğitim analistiydi. Onun yazılarında bastırılmamış bilinçdışı kavramı çok daha sade, çok daha anlaşılır ve çok daha kullanışlı görünen bir biçim kazanır. Yazılarında bol miktarda klinik örnek sunar ve kuram-pratik beraberliğini iyi tesis eder.
Mancia, bastırılmamış bilinçdışı kavramını “örtük bellek” (implicit memory) ile ilişkili olarak kullanır[8]. İkili bellek sistemine göre açık (explicit) bellek bilinçli, söze dökülebilir ve hatırlanabilir olup kimlik ve yaşam öykümüz için esastır. Öte yandan örtük (implicit) bellek ne söze dökülebilir ne de hatırlanabilir. Hamileliğin son haftalarından itibaren gelişir ve yaşamın ilk iki yılındaki çocukların sahip olduğu bellek türünü niteler. Mancia (2007), bu bellek türünün önemini şu sözlerle anlatır:
Örtük belleğin işlemsel ve duygusal-duygulanımsal boyutu çocukların çevreyle, annenin sesi ve diliyle ilgili en erken deneyimlerini kaydedebilecekleri anlamına gelir. Örtük bellek, annenin çocuğun bedeniyle ilişkisini, onunla nasıl konuştuğunu, ona nasıl baktığını ve dokunduğunu, hülasa tüm duygu ve duygulanımıyla onu nasıl hayal ettiğini kaydeder. (s.20)
Bu erken dönemde bastırma söz konusu değildir. Çünkü bastırmaya konu olan açık bellektir. Açık bellek için hipokampusun yeteri kadar gelişmiş ve işlev görebilir durumda olması gerekir. Oysa örtük bellek amigdala üzerinden çalışır ve amigdala hipokampustan daha erken olgunlaşıp işlev kazandığı için yaşamın ilk iki yılında duygusal-duygulanımsal kayıtlar esastır. Öyleyse sembol öncesi (presymbolic) ve söz öncesi (preverbal) deneyimler örtük belleğe kaydedilir ve kaybolmazlar, ancak kişi bunları bilinçli olarak da hatırlayamaz. Bunlar erken bastırılmamış bilinçdışı yapısında kişinin duygusal (emotional) , duygulanımsal (affective) ve bilişsel (cognitive) yaşamını etkiler (Mancia, 2007, s. 16-20).
Bastırılmamış bilinçdışı kavramının, Mancia’nın tarifi ve kullanışı ile ele alındığında klinisyen için neden heyecan verici bir kavram olduğu açıktır. Dilin kazanımından önce öğrenilmiş ve hiçbir zaman söze dökülmemiş işlem ve alışkanlıklar; sözel temsile bağlı olmaksızın bedene kaydedilmiş anılar uygulamada türlü etkileriyle karşımıza çıkarlar: Aktarımların biçimini belirleyerek, duruşu, ses tonunu, analitik ortamın atmosferini etkileyerek, ilişkisel ve duygusal örüntü ve yanıtları oluşturarak. Mancia’nın yaklaşımıyla bakıldığında, analitik çiftin aktarımları içinde yaşantıya dökülen erken döneme ait yapılanmaların yeniden kurulması ve böylelikle başka türlü erişilmesi mümkün olmayan türden bilgilere ulaşılması analizin yolu, yöntemi ve amacı haline gelir.
Mancia’nın katkılarının ruhsallığı anlamaya çalışan araştırmacı ve kuramcılar için neden heyecan verici olduğu da açıktır: Rüya, bağlanma, düşlem, sanatsal yaratı gibi birçok konu bu kavramla mevcutta olduğundan çok daha zengin biçimde ele alınabilir.
Gerçekten de Mancia’nın, bastırılmamış bilinçdışının, unutulmayan ancak aynı zamanda hatırlanamayan kayıtların, aktarımda ve rüyalarda nasıl etkiler icra ettiğini klinik örneklerle açıklamasını ve sanatsal üretimde (özellikle müzikte) bastırılmamış bilinçdışı kaynağından gelen malzemenin nasıl kullanıldığını anlatışını okumak ufuk açıcıdır.
Benlik, Altbenlik ve Üstbenlikte Filogenetik Aktarım Konusu/Sorunu
Terimler ve kavramlar düşünmenin alet edevatıdır. Eseri boyunca Freud’un imalat için kullanacağı aletleri de kendisi yapmak zorunda olan bir zanaatkâr durumunda olduğu söylenebilir.
Örneğin eserin ikinci bölümünde Freud’un (1923) algı-duyu ve bilinç ilişkisi üzerinde düşünüşüne bakalım:
Dışarıdan gelen duyular olsun, içeriden gelen duygular olsun algıların tümü Bilinç (Cs) sistemine aittir. Fakat kabaca ve muğlak olarak düşünce süreçleri diye adlandırabileceğimiz içsel süreçlere ne demeli? Bu süreçler ruhsal enerjinin ruhsal aygıtın içinden bir yerlerden eyleme yönelmesini temsil ederler. Bu süreçler yüzeye doğru ilerleyerek bilincin oluşmasına mı yol açarlar, yoksa bilinç onlara doğru mu ilerler? (s.19)
Burada Freud’un konuyu düşünmek için gerekli araçlardan mahrum olduğu hissedilmiyor mu? Acaba üstat “Bilinçdışı ve bilinç öncesi fikirler arasındaki temel ayrımın, ilkinin bilinmeden kalan birtakım malzeme üzerinde uygulanırken, ikincisinin sözel ifadelere katılması olduğu” tahmininde bulunurken ya da bir şeyin bilinçli hale gelmesinin “kendisine denk düşen sözel ifadelere bağlantılı hale gelmesi yoluyla olabileceğini” öne sürerken, bellek ve bilinçle ilgili bugünkü terminolojiyi kullanabilseydi görüşlerini nasıl ifade ederdi (Freud, 1923, s.20)?
Freud’un görüşlerini oluşturmak için zamanının bilimsel birikiminden en üst düzeyde yararlanmasına karşın, o birikimin kısıtlılığından dolayı nasıl zorlandığına ilişkin bunlara benzer pek çok örnek bulunabilir. Onun kuramı oluşum halinde bir kuramdır. Bu nedenle canlı ve değişken niteliktedir. Aynı konuyu zaman içerisinde farklı şekillerde ele almıştır. Benlik ve Altbenlik, bunun en belirgin örneklerinden biridir. Altbenlik ve üstbenlik bu kitapta önerilmiş kavramlar olmakla birlikte, “benlik” daha önceki dönemlerde de kullanılan bir terimdi. Ama burada bir terimden bir kavrama dönüşüyor. Benlik, önceleri kişiliğin bilinçli yanı ya da belki kendilik gibi bir anlamda kullanılıyordu. Buradaysa üçlü yapı şeklinde teşkil etmiş olan zihnin yürütücü mercii haline gelmiş ve yeni bir biçimde tanımlanmıştır (Freud, 1923).
Fakat Freud’un (1930) örneğin Uygarlığın Hoşnutsuzluğu gibi geç dönem eserlerinde bile benlik ile kendilik arasında bir ayrım yapmadığı, ikisini birbirinin yerine kullanılabilir gördüğü cümleleri vardır: “Normalde, kendiliğimizden, benlik duygumuzdan daha emin olduğumuz bir şey yoktur” ifadesinde olduğu gibi (s.430).[9]
Benlik ve Altbenlik’te benliğin bilinçdışı niteliği özellikle vurgulanır (Freud, 1923). Yine de örneğin “Benlik, tutkuları temsil eden altbenliğin aksine akıl ve sağduyu olarak adlandırılabilecek şeyleri temsil eder” cümlesinde olduğu gibi, eski tanım da bazı yönleriyle korunmaktadır (Freud, 1923, s.25).
Freud mevcut bilimsel alet edevat yetersiz kaldığında bazen sezgilerini kullanarak, bazen tahminde bulunarak, bazen spekülatif biçimde düşünerek ilerler. Derken üstbenliğin nasıl ortaya çıktığı sorusunu ortaya atar. Cevabı şöyledir: “Yaşamın başlangıcında özdeşim ve nesne yatırımı birbirinden ayrılamaz ve nesneyi sevmekle nesne olmak aynı şeydir. Demek ki bu ilk özdeşimler doğaları gereği narsistiktir, cinsel nesne içe atım yoluyla benliğin içinde kurulur. Freud (1923), bu durumun “benliğin niteliğinin terk edilmiş nesne yatırımlarının bir izdüşümü olduğu ve bu nesne seçimlerinin tarihini içerdiği” varsayımına olanak sağladığını düşünür. Bu erken özdeşimler üstbenlik yapısının temelini oluşturacaklardır (s.29).
Ancak üstbenlik sadece ilk nesne seçimlerinin bir kalıntısı değildir, aynı zamanda Oidipus karmaşasına bağlı, ona karşıt olarak gelişen bir yapıdır. Çocukluğun uzun süren çaresizlik ve bağımlılığı ile Oidipus karmaşası, üstbenlik oluşumunu anlamak için dayandığımız iki temel olgudur. Fakat Freud (1923) buradan filogenetik kalıtım konusuna geçer. Din, ahlak ve toplumsal duygular başlangıçta bir ve aynı şeydir (s.30-37). Totem ve Tabu’da öne sürdüğü görüşü, yani bunların filogenetik olarak baba karmaşasından türediği görüşünü yineler (Freud, 1913, s. 146).
Belki sorunun farkındadır, ama ısrar eder:
Filogenetikten söz ettiğimizde insanı ihtiyatla geri çekilmeye yönelten yeni sorunlar ortaya çıkar. Ama çaresi yok, tüm çabalarımızın boşa çıkacağından korksak da bunu denemek zorundayız. Zamanında baba karmaşasından din ve ahlakı çıkarmış olan hangisidir, ilkel insanın altbenliği mi, benliği mi? (Freud, 1923, s.37)
Ardından da çok tartışmalı görünen ve zamanının bilimsel verilerine uymayan bir çıkarsamada bulunur: “İlk bakışta, benlik yaşantılarının kalıtımda yittiği sanılır, fakat birbirini izleyen birçok kuşak boyunca bireylerde sık ve yeterince güçlü olarak tekrarlandıklarında bunlar dönüşerek izlenimleri kalıtımda korunan altbenliğin yaşantılarına dönüşürler” (Freud, 1923, s. 38).
Böylece oğullarını hadım eden baba imgesi altbenliğin çekirdek bir karmaşasına dönmektedir. Burada işler biraz karışıyor. Freud, Darwin’i ve onun kuramına göre edinilmiş uyumsal karakteristiklerin kalıtımla geçmesinin mümkün olmadığını bilmekteydi, nitekim eserlerinde Darwin’in adı onlarca kere geçer. Bu atıflarda Darwin hakkında hep olumlu görüşler bildirir. Örneğin, Otobiyografik Bir Çalışma adlı yazısında “Dünyayı anlamamız yolunda olağanüstü ilerlemeler umudunu verdiği için Darwin’in görüşlerinin çok ilgisini çektiğini” yazmıştır (Freud, 1925, s.8).
Yine çok bilinen bir pasajda, Psikanalize Giriş Dersleri’nde psikanalizin insanlığın bilimsel ve düşünsel ilerlemesindeki yerini Kopernik’in ve Darwin’in katkılarıyla karşılaştırmıştır:
Tarihte, insanoğlunun saf kendini beğenmişliği bilimden gelen iki büyük darbeyle sarsılmıştı. İlk olarak dünyanın evrenin merkezi olmayıp hayal edilemeyecek kadar büyük bir kozmik sistemin küçük bir parçası olduğunu öğrendiğinde, ikinci olarak biyolojik araştırmalar insanoğlunun canlılar arasındaki ayrıcalıklı konumunu bozduğunda, kökeninin hayvanlar âleminde olduğunu ve doğasında bunun silinmez izini taşıdığını öğrendiğinde (Freud, 1916-1917, s.284-285)
Freud (1916-1917) üçüncü ve en yaralayıcı darbenin, insanoğluna benliğin kendi evinin bile efendisi olamadığını gösteren psikanalizden geldiğini ilave eder.
Musa ve Tektanrıcılık kitabında da Darwin’in (duygulanımın gelişimiyle ilgili eserine ya da genel olarak eserlerine değil) özellikle evrim kuramına atıfta bulunarak bu kuramın başlangıçta hırçınlıkla reddedildiğini ama doğruluğunun anlaşılmasının bir kuşaktan fazla sürmediğini söyler (Freud, 1939, s. 66). Aynı kitapta biraz sonra Totem ve Tabu’da Darwin’den ilkel insanın baskın ve güçlü bir erkeğin yönettiği küçük sürüler halinde yaşadığı fikrini aldığını da belirtir (Freud, 1939, s.80). Bütün bunlar Freud’un Darwin hakkındaki kanaatinin ne olduğu konusunda yeterince fikir veriyor.
Peki, durum böyleyken Freud neden Darwin’in kuramıyla uyumsuz olan ve kalıtımı açıklaması bakımından daha o tarihte bile eskimiş kabul edilen Lamarck’ın görüşlerine bu denli önemli bir rol verdi?
Bu konuda Freud’un ayrıntılı bir biyografisini yazmış olan yakın çalışma arkadaşlarından Jones’un (1957) da kafası karışıktır. Konuyu şöyle anlatır: “Şimdi hikâyenin Freud’un fikirlerinin gelişimini ve onun kişiliğini incelemede kafa karıştırıcı bir sorun yaratan olağandışı kısmına geliyoruz” (s.310). Freud’un kütüphanesinde Darwin’e ait yalnızca bir tane kitap bulunmaktadır, yazışma ve notlarında da Darwin’in izine rastlanmaz; öyle ki tanımayan biri Freud’un Darwin’den haberi olmadığını zannedebilir. Jones (1957) bunları belirttikten sonra Freud’un tutumunu şöyle tarif eder: “Birçok kısıtlamalara karşın Freud yaşamının başından sonuna kadar, yanlışlığı gösterilmiş olan Lamarkizme inatçı diyebileceğim bir şekilde bağlı kaldı. Defalarca, açık veya örtülü olarak onun fikirlerine duyduğu inancın sağlamlığını belirtti” s.311).
Jones (1957) bu düşüncelerle, Musa ve Tektanrıcılık’tan Lamarck ile ilgili bölümü atması için Freud’a yalvarır. Psikoloji alanında istediği fikri öne sürebileceğini, ama her aklı başında biyoloğun bugün geçersiz olduğunu söyleyeceği bu sözleri çıkarmasını rica eder. Anlattığına göre Freud, “Hepsinin yanıldığını ve o bölümün kalması gerektiğini” söylemiştir (Jones, 1957, s.313).
Jones’un (1957) dediği doğru olsa gerektir çünkü şu sözler Musa ve Tektanrıcılık’ta aynıyla yer almaktadır:
Kuşkusuz ki, biyoloji biliminin, edinilmiş karakterlerin sonraki nesillere aktarılabileceğini reddeden mevcut tutumu benim konumumu daha da zorlaştırmaktadır. Bununla birlikte, tüm alçakgönüllülüğümle itiraf etmeliyim ki, biyolojik evrimde bu faktörün var olduğu düşüncesinden vazgeçemem. (Freud, 1939, s. 100)
Solms’un Nöropsikanalizin Bulgularıyla Üstbenlik Oluşumu/Oidipus/Hadım Edilme Karmaşası Konularına Bir Çözüm Getirme Denemesi
Bu noktada, tümüyle katıldığımdan ya da tümüyle ikna edici bulduğumdan değilse bile, “çaresi yok, çabalar boşa çıkacak olsa da denemek zorundayız diyerek” Solms’un çözüm önerisine bir bakmak istiyorum. Solms (2021a), Freud’un “kalıtım yoluyla sonraki kuşaklara geçen niteliklerin yalnızca dürtüler ya da içgüdüler ve duygulanımsal yatkınlıklar değil, bilinçdışı anılar da olduğu” iddiasını özellikle Oidipus karmaşası bağlamında ele alır.
Solms (2021a), bugün Freud’un bu görüşlerine arka çıkacak bir bilim insanı bulunamayacağını belirtir ve belleğin kalıtımıyla ilgili açıklamalarda bulunur. Mancia’yla ilgili bölümdekiyle aynı olmadığı için bellek terminolojisine ait bilgileri kısaca özetleyeceğim. Bugünkü bilimsel bulgulara göre belleğin kalıtımına, özellikle de Freud’un anlatımında asli yeri olan olay temelli (episodic) belleğin kalıtımına ilişkin bir kanıt bulunmamaktadır. Olay temelli anılar birinci şahıs bakış açısından kaydedilmiş olay anılarıdır. Üçüncü şahıs perspektifinden kaydedilen anlam temelli (semantic) anılarla birlikte sınıflandırılırlar ki bunlar da bildirimsel (declarative) belleğin parçasıdırlar. Bildirimsel anılar hatırlanabilir anılardır, bildirimsel olmayan (non-declarative) anılar ise hatırlanabilir nitelikte değildir. Bellekte bildirimsel olan ve olmayan ayrımı Freud’un bilinç öncesi ve bilinçdışı sistemlerine karşılık gelir. Bildirimsel olmayan yanıt örüntüleri (response patterns) ise hatıraların aksine hatırlanamaz, sadece canlandırılabilirler (enactment). Tanım gereği, bildirimsel olmayan olay temelli bellek diye bir şey söz konusu olamaz. Olay temelli anılar ve semantik anılar düşünsel nitelik kazanır ve bununla tanımlanırlar (Solms, 2021a).
Freud’un ilksel düşlemler (primal phantasies) dediği anılar olay temellidir (anne babanın cinsel ilişkisinin gözlenmesi, baştan çıkarılma, hadım edilme). Bunlar ancak anı olarak kortekste kaydedilebilirler. Korteks kalıtılmış anı içermez ve yanıt örüntüleri subkortikal olarak kaydedilir.
Hülasa, Freud’un Oidipus karmaşasının biyolojik kökeni ve doğasıyla ilgili savları bilimsel olarak savunulabilir değildir. Solms (2021a), son yirmi otuz yıldır hayli ilgi toplayan ve travmanın kuşaklar arası aktarımı yazınında[10] sıklıkla sözü edilen epigenetik aktarımın da konuyla ilgisinin olmadığını söyler. Kısacası, anıların aktarılabileceği böyle bir genetik ya da epigenetik mekanizma yoktur. Olay temelli anılar korteksin bir işlevi olduğu ve kortikal bellek doğumda boş sayılabileceği için olay temelli anılar kalıtımla aktarılamaz. İçgüdüsel davranışlarsa subkortikal yapılara gömülü yanıt örüntüleridir ve bunlar düşünsel, bilişsel ve düşlemsel niteliğe kavuşamaz (Solms, 2021a, s. 563).
Solms (2021a) çalışmasının devamında, Oidipus karmaşasının biyolojik kökeni hakkında Darwinyen kuramla uyumlu bir açıklama denemesinde bulunur. Hadım edilme kaygısı, edinilmiş anıların aktarımı yoluyla geçemeyeceğine göre ya doğuştan itibaren mevcut olmayıp sonradan bireysel yaşantıya bağlı olarak ortaya çıkmıştır ya da Lamarkçı görüşe uygun bir kalıtımla değil Darwin’in kuramına uygun olarak doğal seçilim yoluyla aktarılmıştır (Solms 2021a, s.563).
Darwin’in görüşlerine göre bir açıklama yapmaya çalıştığında, Solms’un (2021a) düşünce çizgisi şöyle ilerler: Korku temel bir duygudur ve temel duygular doğuştan gelip aktarılabilir niteliktedir. Cinsel organının zarar görmesinden endişe eden erkek bireyler, daha sakınımlı olup daha az zarar görerek üreme şanslarını arttıracaklarından, kuşaktan kuşağa daha fazla temsil edilirler. Bu nitelikteki erkek bireylerin sonraki kuşaklara aktaracakları şey herhangi bir anı değil, kalıtımla geçebilecek olan duygusal niteliklerdir. Sonraki kuşaklardaki bireyler giderek daha yüksek oranda cinsel organlarının zarar göreceği korkusu duyan bireyler olabilirler, ama bu duygunun kaynağından tümüyle bihaberdirler. Böylece, hadım edilme karmaşası değil ama ona zemin oluşturan bazı temel duygular ve ihtiyaçlar kalıtım yoluyla aktarılabilir (Solms, 2021a, s. 564-565). Hadım edilme korkusunun kuşaktan kuşağa giderek daha çok bireyde görülebileceğine ilişkin bu açıklama bana tam anlamıyla yeterli gelmiyor ama makalenin en azından mevcut bilimsel verilere uygun bir varsayım geliştirme denemesi olarak ilgiyi hak ettiğini düşünüyorum.
Christopher Bollas’ın Yapısal Kurama İtirazı ve Tarz Sorunu
Benlik ve Altbenlik’le ilgili olarak iki kuramcının daha görüşlerinden ve itirazlarından söz edeceğim. Okuduğumda beni (biri daha az, biri daha çok) şaşırtan ve (biri daha az, biri daha çok) rahatsız eden fikirlerdi.
Christopher Bollas (2007), Freudyen An kitabının Kuram Nedir başlıklı dördüncü bölümünde, Freud’un psikanalitik kuramı hakkında düşünür ve onun topoğrafik model yerine yapısal modeli önermesi hakkındaki düşünce ve duygularını belirtir. Duygularından da söz eder, zira Bollas dinlemenin, konuşmanın, düşünmenin, anlamanın batıni yönlerine ilgi duyan bir yazardır. Konuyu şöyle açar:
Benlik ve Altbenlik’teki bir anı özellikle dokunaklı bulurum. Freud bastırılmış bilinçdışı hakkında yazarken aklına bir düşünce geldiğinde birinci bölümü bitirmek üzeredir. Sadece bastırılmış içerik değil, bunları bastıran etmen de bilinçdışıdır. Duraklar. Göründüğüne göre kendisinin birkaç farklı bilinçdışı kuramına sahip olduğunu belirtir. Bir anlığına, konunun çözülüp çözülemeyeceğini görmek adına, Tanrıya yönelir: ‘Benliğin bir parçası da – ve ne kadar önemli bir parçası olduğunu Tanrı bilir- bilinçdışı olabilir, kuşkusuz bilinçdışıdır’. Freud çok kısa bir yazınsal depresyona kayar; tüm bilinçdışı kuramını bir yana atmayı örtülü olarak düşünür, –‘bilinçdışı olma niteliğinin önemini kaybetmeye başladığını kabul etmek zorundayız’- fakat bölümü geleceğe yönelik bir baş eğmeyle ve problemin bir şekilde çözüleceği umuduyla bitirir (Bollas, 2007, s.71-72).
Bollas’ın da tıpkı Ogden gibi kendine özgü bir okuma tarzı olduğuna dikkat çekmek isterim. Sanki Freud’u yazarken gözlüyormuş ya da aklından geçenleri okuyormuşçasına bir anlatım tarzı var. Metne bilişsel olduğu kadar duygusal tepkiler de veriyor, daha doğrusu duygusal tepkilerini de metni anlama yolunda kullanıyor.
Bollas (2007), Freud’un iki tür bilinçdışının (bir süreç ve bir içerik) varlığı konusunda sarih olduğunu belirtir. Ardından, bir kayıptan, heba edilmiş bir fırsattan söz edercesine “Freud’un defalarca işaret ettiği üzere bastırılmamış bilinçdışı içerikler vardır ve maalesef psikanalistler bunu dışarıda bırakarak bastırılmış bilinçdışına odaklanma eğilimi göstermişlerdir” diye devam eder (Bollas, 2007, s.72).
Bollas’ın ifadesindeki “maalesef” kelimesinde sanki bir sekte vardır, bu kelime söylediği şeyi hayli önemsediği hissini uyandırır. “Maalesef”, psikanalistler bastırılmamış bilinçdışına gereken önemi göstermemişlerdir. “Yıllardır bastırılmamış bilinçdışı, basitçe, dinamik biçimde örgütlenmemiş ve daha çok durağan anlamda kullanılan ‘betimleyici bilinçdışı’ şeklinde yanlış şekilde karakterize edilmiştir” (Bollas, 2007, s.72).
Sonra Freud’u da adeta “bu psikanalistlere” yakın bir yere doğru iteler: Freud benliğin bilinçdışı örgütlenmede ve ötekiyle iletişimde nasıl aracı olduğunu belirtmek için zaman ayırmamıştır (Bollas, 2007). “Freud’un, ironik biçimde, kendi bilinçdışı benlik kuramını bastırdığını düşünüyorum. Belki de bastırılmış bilinçdışına odaklanmayı tercih etti. Çünkü bu istenmeyen düşünceleri yasaklayan otorite olan babanın adını tahrik ediyordu” (Bollas, 2007, s. 73).
Bollas daha sonra Freud’u Bilinçdışı (1915) makalesinde “bir kişinin bilinçdışının bilince uğramadan başka birinin bilinçdışına tepki göstermesinin ne kadar kayda değer bir şey olduğunu” söylediği için takdir edecek gibi olur, ama aynı zamanda onu bu sözleri uygun olmayan bir yerde söylemekle itham eder: “Eğer Freud benliğin sadece çoğunlukla bilinçdışı olduğunu söylemekle yetinmeyip, aynı zamanda onun rüyayı, belirtiyi ve tüm yaratıcılık ürünlerini oluşturduğunu kesin bir dille belirtseydi, sonraki kuşaktaki analistlerin meseleleri başka türlü görmelerine izin vermiş olacaktı” (s.73-74).
Sonunda hükmünü verir: “Bu gelişmişliği fark etmek yerine Freud, bilinçdışı kuramını yapısal modele yerleştirerek kuramının seviyesini ‘düşürdü”. Zihnin topoğrafik modelini yapısal modele dönüştürmeye çalıştı. Böylece topoğrafik modeldeki bilinçdışı altbenliğe dönüşmüş oldu” (Bollas, 2007, s.74)[11].
Bollas’ın kitaplarında kayda değer birçok fikirler okudum, ilham verici, cesaretli ve yaratıcı bir yazar olarak sevdiğim, yararlandığım bir kuramcı. Ancak burada hem düşüncesinin içeriğini hem de düşünüş tarzını yadırgadım. Freud’un “kesin bir dille” belirtmesini istediği ve beklediği şey bana açıkça yanlış geldi. Bastırılmamış bilinçdışı hakkında söylediklerine bakarak Bollas’ın konuyu pek de bilmiyor olabileceğini düşündüm. Sanki fazla kolay konuşmuştu. Bastırılmamış bilinçdışının öneminden, “maalesef” psikanalistlerin bu kavramı ihmal ettiklerinden söz ettiğine göre kendisinin bastırılmamış bilinçdışı kavramını nasıl tanımladığını, bu kavramla ne kastettiğini ve bunu kuramında nasıl kullandığını kitapta görmek isterdim. Ama belki başka yerlerde görüşünü açıklamıştır, o nedenle kendinde bu şekilde konuşma hakkını görmüştür diye Bollas’a bir çıkış kapısı araladım zihnimde. Zamanımı alacağını bilmeme karşın bendeki tüm kitaplarının dizinlerinde, ardından da elektronik kitaplarında “bastırılmamış bilinçdışı” sözcüklerini aradım. Yoktu. Değil konuyu anlatmak, yanından yöresinden bile geçmemiş, cümle içinde bile kullanmamıştı. Tüm kitapları arasında yalnızca bir tanesinde, Nesnenin Gölgesi kitabında, bir cümlede bu terimi kullanıyordu: “Freud’un düşüncesi bastırılmış bir fikri bilince getirmekti, söze dökmekti. Sanırım bastırılmamış (unrepressed) bilinçdışına işaret eden düşünülmemiş malumun (unthought known) varlığını araştırmalıyız. Düşünülmemiş malumun temsilini bulmak için tümüyle yeni bir deneyim araştırmalıyız”(Bollas, 2018, s.43).[12]
Kavramı hem merkezi bir yere koyup hem de hiç işlememiş olmasına şaşırmışken bu bağlam bana daha da tuhaf geldi. Bollas’ın psikanalitik yazına kattığı en önemli kavramlardan birisi “idiom” ise diğeri “düşünülmemiş malum”dur. Burada düşünülmemiş malum kavramının bastırılmamış bilinçdışına işaret ettiğini ve araştırmamız gerektiğini söylüyor, bir başka deyişle kendisinin en önemli kavramlarından biri için bu konu hayati. Ama Bollas’ın tüm külliyatında konuya ilişkin olarak sadece bu tek cümle var ve “maalesef” Bollas (2018), Freud’un ve birçok psikanalistin neleri ihmal ettiğini anlatmak için çok daha fazla cümle kurmuş (s.43).[13]
Bollas’ı öteden beri okuyup takip etsem de son zamanlarda onu özellikle yukarıda Freud’un Bilinçdışı metninden aktardığı bölümde iletilen görüş çerçevesinde daha yakından okumam gerektiğini düşünmüştüm. Bollas, serbest çağrışım yapan bir hastayla onu serbest bir dikkatle dinleyen analist arasındaki bilinçdışı iletişimi önemsiyordu. Ben bu konuyla, genellikle yaptığımın aksine, zihinsel bir merak dolayısıyla ilgilenmemiştim. Bilinçdışı iletişim kavramıyla, analiz seanslarında olan biten bazı olguları anlamaya çalışırken karşılaşmış ve öylelikle merak etmiştim. Bollas da konuyu en çok önemseyenlerden birisiydi. Onun yeni fikirler öne sürmedeki cesareti, hatta yeni ve denenmemiş uygulamalarda bulunmak konusundaki pervasız hali de hoşuma giderdi.[14] Burada ise ciddi bir hayal kırıklığına uğramıştım.
Freud’un özellikle bu eserdeki (ve Haz ilkesinin Ötesinde’deki) bocalamaları, kararsızlıkları, çelişkili ifadeleri, temelsiz inatçılığı metin boyunca anlattığım gibi birçok okurun ve kuramcının dikkatini çekmiştir. Ama bu durumu izlemek, olağanüstü bir zihnin, kimsenin sormayı, düşünmeyi aklına getirmediği sorularla uğraşmasına şahit olmak başka bir şey, yüz yıl aradan sonra burada bulduğumuz eksikliklerle ilgili olarak o zaman şunu söyleseydi her şey başka türlü olabilirdi kabilinden konuşmak başka bir şey.
Freud’un kırk beş yılı psikanalize ayrılmış düşünsel serüvenini izlerken birçok eksiklikler, sonradan yanlışlığı gösterilmiş iddialar, teknik ya da klinik başarısızlıklar, önemli yön değiştirmeler görebiliriz. Ancak insanlığın düşünce tarihinde eşine az rastlanır bu zihinsel gayretin eksik ve hatalı yanları da bize çok şey öğretir. Diğer örneğini belki yalnızca Marx’ta görebileceğimiz sıra dışı bir yaratıcılık ve zihinsel cesaretle yazılmış, hem en üst düzeyde rafine bir düşünme edimi hem de skolastik olmayan bir yazma yetisi ile oluşturulmuş bu külliyat, insanı anlama gereçlerimizin en kıymetli parçalarındandır.
Bollas’la ilgili bu sözlerimin Benlik ve Altbenlik ile ilgisi konusunda okurun zihninde bir kuşku belirdiyse bunun yersiz olduğunu söyleyemem, ancak sonuçta okuma deneyimimi aktarmayı vaat etmiştim ve bu bakımdan çizdiğim çerçevenin çok dışına çıkmış olmadığımı umuyorum.
Brenner’in Yapısal Kurama Topyekûn İtirazı
Görüşlerinden söz etmek istediğim son bir kişi daha var. Freud’un yapısal kuramına itiraz eden ve bu kurama ihtiyacımız olmadığını söyleyen, çok tanınmış, saygın bir psikanalist. Psikanalize uzun yıllar boyu katkıda bulunmuş, yazdıkları çok okunmuş, kitapları psikanaliz eğitimlerinin temel gereçleri olmuş bir kuramcı. Yapısal kuramı en güzel, en açık, en anlaşılır biçimde anlatan biri. Psikanalizin Temel İlkeleri kitabının yazarı Charles Brenner’dan söz ediyorum (1973). Freud’un kuramının tanınmasına bunca emek vermiş bir yazar, fikrini radikal biçimde değiştirmiş olsa bile dinlenmeyi hak eder sanırım.
Brenner’in (2002) fikri özetle, “Zihin altbenlik, benlik, üstbenlik gibi yapı ya da etmenlerle anlaşılamaz. Zihin en iyi haz/acı ilkesine bağlı olarak ortaya çıkan çatışma ve uzlaşım oluşumu terimleriyle anlaşılabilir”, şeklindedir (s.414).
Brenner (1994), durumunu şöyle anlatır:
Çağdaşlarım gibi ben de yapısal kuram ile büyüdüm. Bu kuramı, zihnin nasıl geliştiğini ve işlediğini anlamamız yolunda ileriye atılmış büyük bir adım olarak gördüm. Bu kuramı öğrendim, uyguladım, (hakkında) yazdım ve öğrettim. Yıllarca kuramın doğruluğuna inandım, bilimsel bir dille söylemek gerekirse, eldeki psikanalitik verilere dayalı olarak zihnin nasıl işlediği konusundaki en iyi kuram olarak gördüm. (s. 474)
Ama Brenner (1994) zamanla altbenlik, benlik ve üstbenlik diye adlandırılan zihin yapıları ya da etmenlerinin varlığından kuşku duyar. Bu kuşkunun getirdiği sorgulamaları ve vardığı fikirleri anlatır. Yazdıklarının, “zihnin en iyi bu üçlü yapı modeli ile anlaşılabileceği fikrinin değişmesi zamanının geldiği olasılığını düşündürmesini” dilediğini söyler. Bundan yalnızca bir “olasılık” olarak söz açtığına dikkat edilmesini rica eder, böyle bir üslupla, dikkatle konuşur (Brenner, 1994, s.474)
İtirazının yalnızca zihnin işleyişinin, işlevsel olarak tanımlanabilir ve birbirinden ayırt edilebilir yapılar ile açıklanabileceği fikrine yönelik olduğunu ve psikanalizin bütününe yöneltilmediğini vurgular (Brenner, 2002, s.399).
Klinik Psikanaliz Dergisi (Journal of Clinical Psychoanalysis) 1994 yılındaki sayılarından birini, Brenner’in bu konudaki görüşlerine, bu görüşlere ilişkin yorumlara, değerlendirmelere ve Brenner’ın bunlara yanıtlarına ayırmıştır. Dolayısıyla onun itirazının yaygın olarak tartışılıp konuşulması bu tarihten başlatılabilir. Öte yandan bir dergi bu konuya birçok yazarın katkıda bulunduğu bir sayı ayırdığına göre bunun öncesinde bir hazırlık dönemi de olmalıdır.
Brenner’in 1982’de yayımlanan “Çatışma İçindeki Zihin” (Mind in Conflict) kitabı, onun yapısal kuramı tümüyle bırakmadığı, ama önemli değişiklikler getirdiği bir kitaptır. Yukarıda aktardığım üzere Brenner yeni görüşünü asıl olarak “çatışma” (conflict) ve “uzlaşım oluşumu” (compromise formation) kavramları etrafında kurmuştur. 1982’de Brenner’in dikkati çoktan bu iki kavrama yönelmiştir.
Örneğin bu eserde “Üstbenlik bir uzlaşım oluşumudur. Her uzlaşım oluşumu gibi dürtü türevlerinin, kaygının, depresif duygulanımın ve savunmanın bir karışımı ve aralarındaki etkileşimin ürünüdür” derken üstbenlik kavramını kullanmakta, ama bir yandan da onu bir uzlaşım oluşumu olarak görmektedir (Brenner, 1982, s. 121).
Aynı kitapta “Savunma, sonuçları ve işlevleri bağlamında yani bir dürtü türevinin ya da bazı üstbenlik işlevlerinin ortaya çıkardığı rahatsızlığın azaltılması bağlamında tanımlanmalıdır. Benlik işlevleri savunma, dürtü doyumu ve üstbenlik işlevleri için eşit derecede hizmet sunar” diyerek benliğin işlevlerini öylesine genişletmiş olur ki, üçlü yapıdan söz etmek neredeyse anlamsız hale gelir (Brenner, 1982, s.92).
Brenner (1994) çatışmanın normal zihinsel işlevsellikteki yerini ısrarla vurgular:
Bununla birlikte, yapısal teorinin geçerliliğine ilişkin şüphelerimin kaynağı olan bulgular, çatışmanın normal zihinsel işleyişteki rolüyle ilgilidir. Normal ya da patolojik olsun, duygusal açıdan önemli olan bilinçli zihinsel yaşamın her yönünün bir uzlaşma oluşumu olduğu gösterilmiştir. Yapısal teorinin benlik olarak adlandırdığı zihinsel işleyişin bu yönü, öyle görünüyor ki, dinamik olarak bir nevrotik belirtiyle aynıdır. Her normal ya da patolojik düşünce, düşlem, arzu, eylem, duygudurum ve karakter özelliği, çocukluğun libidinal ve saldırgan arzularının; söz konusu arzularla ilişkilendirilen nesne kaybı, sevgi kaybı ve hadım edilme gibi son derece rahatsız edici fikirlerin ve bu rahatsızlığı ortadan kaldırma ya da ortadan kaldıramıyorsa en azından mümkün olduğunca azaltma işlevi gören savunmaların ve ahlaki kısıtlamaların etkileşiminden kaynaklanır. Yapısal kuram tarafından özel bir yapıya, altbenliğe atfedilen arzular, bir başka özel yapıya, benliğe atfedilen hazsızlık ve savunmalar ve yine bir diğer yapıya, üstbenliğe atfedilen ahlaki kısıtlamalar, sürekli ve yaygın etkileşimlerdir (=çatışma). (.477-478)
Görüldüğü gibi Brenner (1994), yapısal kuramın açıklamaya çalıştığı her şeyin aslında çatışma ve uzlaşım oluşumu kavramlarıyla yeterince açıklanabildiği iddiasındadır. Ardından, peki diye sorar, sonuçta yetmiş yıldır yürürlükte olan bu kavramları kullanmanın bize bir zararı olur mu? Cevabı şöyledir:
Eğer klinik çalışmada benlik savunmayla eşitlenirse yapısal kuram olgulara gayet güzel uymaktadır. Hastalarla günlük çalışma çoğunlukla ruhsal çatışmanın bileşenlerini çözümlemek ve yorumlamakla ilgilidir. Yapısal kuram psikanalizin çatışmalara bir son verdiğini öne sürer, oysa başarılı bir psikanaliz, çatışmalarda normallik yönünde bir değişikliğe (patolojik bir uzlaşım oluşumu yerine normal bir uzlaşım oluşumuna yönelik bir değişikliğe) erişmek demektir. (Brenner, 1994, s. 478-479)
Dolayısıyla Brenner’a (1998) göre günlük klinik çalışmada çatışma ve uzlaşım oluşumu terimleriyle düşünmek yeterlidir, ötesine gerek yoktur (s.172).
Brenner (1994), sadeleşme yönünde bir adım daha atar. Önerisi, bir benlikten söz etmek yerine basitçe bir bireyden, bir kişiden, o kişinin zihninden söz etmenin yeterli ve uygun olduğudur. Pek çok analistin kullandığı “kendilik” kelimesini de yerinde bulmadığını, kelimenin sıradan, gündelik anlamında bir kişi ya da bireyden söz ettiğini vurgular (Brenner, 1994, s. 482). Sonraki bir makalesinde sadece “kişiden”, “bireyden” söz etme önerisinin okurların kafasını karıştırdığını, o yüzden bu cümleyi geri çektiğini ve sadece “zihin”den (benlik, altbenlik, üstbenlik diye parçaları olmaksızın, sadece zihinden) söz etmenin en iyisi olacağını söyler (Brenner, 1998, s.175).
Brenner’in yapısal kuramı reddetmesinin gerekçelerini gözden geçirdikten sonra şu soruyu sormak halen meşru görünüyor: Nasıl olup da yıllarca bu kuram içinde çalışmış, bu kuramı benimsemiş, öğretmiş, sonraki kuşaklara aktarmış olan Brenner, bu görüşe böyle ısrarla ve şiddetle karşı çıkar hale gelmişti?
Bunu anlamaya gayret etmek, tam da Brenner’in bu özellikleri nedeniyle önemli görünüyor. Brenner “dışarıdan” birisi değil, ayrıca psikanalizin bütününü reddetmiyor ve hatta bu görüşlerinin psikanalizi daha günümüze uygun kılacağını, yapısal kuramın “aşılması” gerektiğini söylüyor. Anlamanın zor olduğu kısım da burası, çünkü bir kuramla ilgili itiraz ya da aşma gibi sözcükleri kullanmak; kavramlarda bir derinleşme, mevcut kavramları yenileriyle destekleyip zenginleştirme, düşünceyi daha rafine, daha sofistike hale getirme, eski kuramla açıklanamayan olguları açıklamaya çalışma gibi tutumlarla birlikte gitmelidir. Oysa Brenner, göstermeye çalıştığım üzere basitçe, bu kavramlara “gerek yok” diyor.
Brenner, görüşlerine ayrılan 1994’teki dergi sayısının yayımlanması sırasında seksen yaşındaydı. Birçok kuramcının ilerleyen yaşlarında fikirlerini daha sade, daha anlaşılır biçimde sunma ihtiyacı hissettiklerini söyleyebiliriz. Sadeleşme, gereksiz ağırlıklardan arınma tekâmülün göstergelerinden biridir. Sanatta da, tasavvufta da, elbette psikanalizde de olgunlaşıp ileri gidenlerin fikirleri ve ürünleri daha duru, daha sade hale gelir. Acaba Brenner, yapısal kuramı bırakıp çatışma ve uzlaşı oluşumu kavramlarıyla her şeyi açıklayabiliriz derken böyle bir sadeleşme ihtiyacı içinde midir? Benlikten, kendilikten söz etmek yerine bir bireyden ya da sadece zihinden söz etmek yeterlidir derken daha basit ve anlaşılır bir yaklaşım mı önermektedir?
Ne yazık ki buna olumlu yanıt vermek bana mümkün görünmedi. Brenner’ın bu kavramları bırakalım, sonuçta bunların hepsi çatışma ve uzlaşım oluşumları derken söyledikleri, kulağıma, “imam bayıldıdan, kuru fasulyeden, biber dolmadan söz etmeye gerek yok, bunların hepsi yemek sonuçta” vezninde bir cümle gibi geliyor. Zenginleştiren değil, eksilten bir sadeleştirme bu.
Gerekçeleri anlamak üzere Brenner’in çalışmalarına yeniden baktığımda klinik çalışmadan, klinik gözlemlerden, iş başındayken nasıl düşündüğümüzden sıklıkla söz ettiğini görüyorum. Birçok defa psikanalitik veriler yapısal kuramı desteklemiyor derken, aslında klinik çalışmada bunları kullanmaya ihtiyaç duymuyoruz görüşünü tekrarlıyor.
Gündelik hayatta bize Öklid geometrisi yetebilir, Newton fiziği işimizi görebilir, ama o sırada pratikle bağları zayıf görünse bile, eliptik geometriyi, kuantum fiziğini gereksiz diye bir kenara atamayız. Bir marangozun ya da inşaat mühendisinin işini yaparken yüksek bilime ihtiyaç duymaması, o düzeyde bilimin varlığını gereksiz kılmaz. Brenner’ın klinik pratiği sıklıkla vurgulayarak bu kavramlara ihtiyacımız olmadığına bizi ikna etmeye çalışması bana bu örnektekine benzer bir tutum gibi geliyor.
Brenner’la ilgili olarak son söyleyeceğim de şu: Yirmi yıldan uzun bir süre boyunca Brenner’ın yazdıkları ufak farklarla aynı temel iddianın tekrarlanmasından ibaret. Bu denli uzun bir sürede böylesi bir iddianın giderek derinleştirilmesi, temel fikrin ona destek olacak yan kuramlarla desteklenmesi ve hepsinden önemlisi başkalarının görüşleriyle etkileşim içinde geliştirilmesi gerekirdi. Kendi terminolojisini kullanarak ifade edersem, Brenner’ın fikirleri diğer fikirlerle “çatışmalı” ve ortaya bu etkileşimin sonucu olan bir “uzlaşım oluşumu” çıkmalıydı. Oysa gördüğüm kadarıyla isminin büyüklüğüne ve psikanalitik çevrelerdeki saygınlığına karşın Brenner’ın düşüncesi böyle bir etkileşimi ortaya çıkarabilmiş değildir.
Sonuç Yerine: Freud’un Gemisi
İçinde bulunduğumuz yıl, Benlik ve Altbenlik’in yayımlanmasının yüzüncü yılı, bu yazı da bu vesileyle hazırlandı. Yetmişli yıllarda, Arnold Modell (1975), “Benlik ve Altbenlik: Elli Yıl Sonra” başlıklı bir makale yazmış, yayımlanmasından elli yıl sonra eserin psikanalitik kuram içindeki yerini değerlendirmişti. Bu değerlendirmeyi bir ara durak olarak kullanarak, nerden nereye geldiğimize bir bakabiliriz. Modell (1975), şu soruyu soruyordu: Bilimsel bilginin gelişiminde bir evre gelir ki, merkezi paradigma bazı yeni olguları açıklamakta, yeni bulgularla uyumunu korumakta zorlanmaya başlar. Bu durumda iki olasılık vardır: Ya merkezi paradigmada değişiklikler yapılmalı ya da paradigma terkedilmelidir. Benlik ve Altbenlik psikanalizin merkezi paradigması olmaya devam etmektedir. Acaba bugün bu paradigmada değişiklikler mi yapılmalıdır, yoksa bu paradigma bazı muarızlarının istediği gibi bırakılmalı mıdır? (s. 57).
Modell’in (1975) merkezi paradigmanın açıklamakta ve uyum göstermekte zorlandığını söylediği olgular ve klinik deneyimler, tahmin edilebileceği gibi, “nesne ilişkileri patolojileri” idi. Psikanalitik kuramın oluşturulduğu dönemlerde klinik deneyim, içsel ve dışsal etiyolojik etmenlerin karşılıklı etkileşimi ile ortaya çıkan obsesif-kompulsif ya da histerik nevrozlar gibi durumlara ilişkindi. Yetmişli yıllarda ise “çevrenin” etkisinin daha baskın olduğu, yani yaşamın erken dönemlerindeki bakımın eksiklikleri ve kusurlarıyla ilişkili klinik durumlar ağırlık kazanmıştı. Klasik nevrozlara kıyasla terapötik işbirliği kurmanın daha zor olduğu bu durumlar, şizoid, sınırda ya da narsistik olgular olarak tanımlanıyordu. Bu yeni olgularda, klasik nevrozlarda görülen içsel çatışmaların yanında ve onlara ilave olarak, önceleri daha çok psikozların bir işareti sayılan çevreyle çatışmalar da çok yaygındı. Benlik ve Altbenlik’te sunulan modelle nesne ilişkileri patolojilerinin getirdiği yeni boyutun bütünleştirilmesi gerekiyordu. Eğer nesne ilişkileri kuramı, Benlik ve Altbenlik’teki modelle bütünleştirilemezse o zaman eski modelin merkezi paradigma olarak kalması imkansızdı (Modell, 1975, s. 58).
O yıllardaki hastalar dünyanın büyük krizlerle çalkalandığı bir dönemin çocuklarıydılar. İkinci Dünya Savaşı yıllarında doğmuşlardı; kadınların çalışma hayatına katılmasında, çocuk yetiştirme pratiklerinde devasa değişiklikler söz konusuydu. Modell (1975) yazısında Bowlby, Hartmann, Fairbairn, Winnicott, Rapaport gibi kuramcıların görüşlerinden, onların katkılarının bu somut sorunu çözmede nasıl kullanılabileceğinden söz eder.[15]
Bu öykünün devamını burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Psikanalizin bu sorunun üstesinden geldiğini, kendini yeni olgulara ve durumlara uydurabildiğini, klinik çalışma alanını genişlettiğini, uygulamalı psikanalizin yayıldığını ve hatta o zor dönemde psikanalizin parlak zamanlarından birini yaşadığını söyleyebiliriz. Günümüzde başka sorunlar var. Aklıma ilk elde, başta cinsel kimlik olmak üzere genel olarak kimlik sorunu, yazıda söz ettiğim sinirbilime ait bulguların kuramla bütünleştirilmesi sorunu, duygulanım (affect) konusunda halen yeterli yol alınmamış olması sorunu gibi başlıklar geliyor. Ayrıca psikanalizin coğrafi haritasında meydana gelen değişikliklerin de kuramsal yaklaşımları ve klinik deneyimleri etkilemesini bekleyebiliriz[16]. Doğal olarak psikanalitik kuramda da, uygulamada da günden güne değişiklikler olmaya devam edecek.
Bunlardan söz ettiğimde aklıma Theseus’un Gemisi paradoksu geliyor. Efsanevi kral, Girit’ten zaferle döndükten sonra gemisinin hatıra olarak Atina’da muhafaza edilmesine karar verilir. Geminin tahtaları eskiyip çürüdükçe yenileriyle değiştirilir. Öyle ki günün birinde geminin değiştirilmemiş hiçbir parçası kalmaz. Bu durumda gemi hala Theseus’un gemisi midir yoksa artık başka bir gemi haline mi gelmiştir?
Sözü daha fazla uzatmadan cevabımı hemen veriyorum. Bence psikanaliz ne kadar değişirse değişsin, Freud’un Gemisidir.
Kaynakça
Atalay, H. (2023). Nöropsikanaliz. Okuyanus Yayınları.
Atlas, G. (2022). Duygusal miras. Çev: D. Atamer. Okuyanus Yayınları. (Özgün eser 2022
tarihlidir).
Bollas, C. (2016). Düşmeden yakalamak: Çöküşün psikanalizi. Çev: E.O. Gezmiş. Odağ Psikanaliz Yayınları. (Özgün eser 2012 tarihlidir).
Bollas, C. (2018). The shadow of the object: Psychoanalysis of the unthought known. Routledge.
Brenner, C. (1973). An elementary textbook of psychoaanalysis. Revised and expanded edition. Anchor Books.
Brenner, C. (1994). The mind as conflict and compromise formation. Journal of Clinical Psychoanalysis, 3 (4), 473-488.
Brenner, C. (1998). Beyond the ego and the id revisited. Journal of Clinical Psychoanalysis, 7, 165-180.
Brenner, C. (1982). The mind in conflict. New York: International Universities Press.
Demir, T. (2021, 29 Ocak). Kendimiz olmak konusu (2). https://t24.com.tr/yazarlar/turkay-demir/kendimiz-olmak-konusu-2,29650
Demir, T. (2022a). Nöropsikanalistin Bir Dava Adamı Olarak Portresi. Hisseden Beyin, M. Solms, Çev: K. Işık içinde, s. 11-23. Okuyanus Yayınları.
Demir, T. (2022b, 14 Ekim). İçimizde Eskinin İzleri. https://t24.com.tr/yazarlar/turkay-demir/icimizde-eskinin-izleri,37067
Doidge, N. (2002). Classics revisited: Freud’s the ego and the id and “inhibitions, symptoms and anxiety”. Journal of the American Psychoanalytic Association, 50, 281-294.
Freud, S. (1913). Totem and taboo. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 13: 1-162. Hogarth Press.
Freud, S. (1915). The unconscious. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 14: 166-204. Hogarth Press.
Freud, S. (1916-1917). Introductory lectures on psycho-analysis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 16: 241-463. Hogarth Press.
Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 18: 7-64. Hogarth Press.
Freud, S. (1923). The ego and the id. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 19: 12-59. Hogarth Press.
Freud, S. (1924). The economic problem of masochism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 19: 159-170. Hogarth Press.
Freud, S. (1925). An autobiographical study. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 20: 7-71. Hogarth Press.
Freud, S. (1930). Civilization and its discontents. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 21: 64-145. Hogarth Press.
Freud, S. (1933). New introductory lectures on psycho-analysis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 22: 5-182. Hogarth Press.
Freud, S. (1937). Analysis terminable and interminable. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 23: 216-253. Hogarth Press.
Freud, S. (1939). Moses and monotheism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 23: 7-137. Hogarth Press.
Freud, S. (1940). An outline of psycho-analysis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 23: 144-207. Hogarth Press.
Jones, E. (1957). The life and work of Sigmund Freud. Vol 3. Basic Books.
Kernberg, O. (1984). Severe personality disorders: Psychotherapeutic strategies.
Yale University Press.
Mancia, M. (ed) (2006). Psychoanalysis and neuroscience. Springer.
Mancia, M. (2007). Feeling the Words. İng. Çev: J. Baggot. Routledge.
Matte-Blanco, I. (1975) The Unconscious as Infinite Sets: An Essay in Bi-Logic. Duckworth.
Modell, A. (1975). The ego and the id: Fifty years later. The International Journal of Psychoanalysis, 56, 57-68.
Montgomery, S. (2001). A case of (mis)taken identity? II: Freudian Language in the Ego and the Id. The Psychoanalytic Review, 88, 51-81.
Nettleton, S. (2017). The metapsychology of Christopher Bollas. Routledge.
Ogden, B. & Ogden, T. (2013). The analyst’s ear and the critic’s eye: Rethinking psychoanalysis and literature. Routledge.
Solms, M. (2013). The conscious id. Neuropsychoanalysis 15, 5-19
Solms M (2021a). A revision of Freud’s theory of the biological origin of the Oedipus complex. The Psychoanalytic Quarterly, 90, 555-581.
Solms, M. (2021b). The hidden spring. A journey to the source of consciousness. W.W. Norton & Company.
[1] Atıf yaptığım metinlerin bir kısmı Türkçeye çevrilmiş olsa da yazıda dil birliği ve terminolojik tutarlılık sağlamak için çevirilerin bana ait olmasını tercih ettim. Aksi takdirde, “ego” sözcüğünün farklı çevirilerde “ben”, “benlik” ya da “ego” gibi farklı sözcüklerle karşılanmış olması örneğindeki gibi okumayı ve anlamayı zorlaştıran bir karışıklık ortaya çıkabilirdi.
[2] Oysa on yıl sonra kaleme aldığı Psikanalize Yeni Giriş Dersleri’nde (Freud, 1933) aynı konuyu ele alış üslubu hayli farklıdır. Montgomery, iki eserin üslup farklılıklarını detaylı olarak inceler ve ilkinin karışık, güvensiz ve ham üslubuna karşılık ikincisinin iyi düzenlenmiş, terim ve kavramları yerli yerinde, tartışması, anlatımı ve hitap tonuyla bambaşka düzeyde bir eser olduğunu belirtir (Montgomery, 2001, s. 53).
[3] Benlik ve Altbenlik’in içeriğinin genel okuyucuya yönelik olarak hazırlanmış bir özeti için bkz. Demir (2021).
[4] Ogden’in yazıyla ilgili söylediklerine çok benzer bir yolu, aşağıda kendisinden söz edeceğim Mancia da önerir ve bunu uygulamanın ilginç örneklerini sunar. Bu denemeler bir bakıma ilişki kurmaya çalıştığımız edebi, sanatsal ya da klinik malzemeyi bilişsel olarak anlamanın ötesinde daha derin biçimde kavrayıp hissetmenin yöntemleri olarak düşünülebilir.
[5] Nöropsikanaliz disiplininden gelen bilgilerin anlamı ve önemi ile ilgili olarak psikanaliz camiasında yürütülen tartışmaların bir özeti için bkz. Demir (2022a) ve Atalay (2023).
[6] Bulmak istediğimi arıyor intibaı vermemek için şunu belirtmeliyim. Bahsettiğim metinlerde “bastırılmamış bilinçdışı” “unrepressed”, “nonrepressed” (non-repressed) ya da “not repressed” gibi farklı sözcüklerin karşılığı olabiliyor. Freud’un metinlerinde unrepressed sözcüğü birkaç kez kullanılsa da aslında Matte-Blanco’nun kullandığı anlam ve bağlamda hiç geçmiyor. Matte-Blanco’nun Freud’dan yaptığı uzun alıntıda “bastırılmamış” aslında “not repressed” ile ifade edilmiştir. Matte-Blanco “not repressed” ile “unrepressed” sözcükleri arasındaki fark gözetmemiş gibidir.
[7] Matte-Blanco tarafından Freud’a yapılan atıf için bkz Freud (1933), s.69.
[8] Mancia, Benlik ve Altbenlik’te Freud’un söz ettiği bastırılmamış bilinçdışı kavramının, “örtük bellek” kavramıyla ilişkisinin olmadığını, zira Freud’un zamanında bu terminolojinin kullanılabilmesini mümkün kılan bilimsel bulguların henüz elde edilmemiş olduğunu hatırlatır (Mancia, 2007, s.7).
[9] Kernberg, Freud’un benlik kelimesini gevşek bir anlamla kullanmasını bir eksiklik değil olumlu bir durum olarak görür (Kernberg, 1984, s 227-228).
[10] Travmanın kuşaklar arası aktarımıyla ilgili olarak bkz. Atlas (2022) ve Demir (2022b).
[11] Aynı yerde Bollas’ın, “Ders anlatıp süpervizyon vererek bir haftamı geçirdiğim bir psikanalitik çevrede analistler topoğrafik modeli benimseyen kimselerdi ve yapısal modelden nefret ediyorlardı” diye anlatmasından anladığım kadarıyla yapısal modelden “nefret eden” psikanalitik çevreler var (Bollas, 2007, s. 74).
[12] Bağlamı göstermek için önceki ve sonraki cümleyi de ilave ettim.
[13] Bollas’ın fikirlerini anlatmak için seminerler düzenleyen ve dünyanın değişik ülkelerinde çalışma atölyeleri örgütleyen İngiliz analist Sarah Nettleton, Bollas’ın düşüncelerini anlattığı kitabında bu kavramdan söz etmiyor. Bkz. Nettleton (2017).
[14] Örneğin bkz. Bollas (2016). Bu kitaptaki uygulamalardan bir kısmı, geleneksel psikanalistlerin dudağını uçuklatacak cinstendir.
[15] Bu yazarlara yapılan yoğun atıflara karşın Kohut ve Kernberg kaynakçada toplam olarak bir makale ve bir kitapla yer almaktadır.
[16] Orta Avrupa merkezli olarak ortaya çıkan, sonra da Kuzey ve Güney Amerika’da yayılan psikanaliz, son yıllarda İslam ve Doğu kültürlerinde (Çin, Hindistan, Rusya, Türkiye vb) büyük bir ilgiyle karşılanmakta ve günden güne yayılmaktadır. Bu cümleyle, psikanalizin önceki hâkimiyet alanlarındaki durağan görünümüne karşın yeni kültürlerde yayılmaya başlamasıyla ortaya çıkacak etkileşimin yaratabileceği olası değişikliklerden söz ediyorum.
* Prof. Dr. Türkay Demir. Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi uzmanı; PSİKE İstanbul ve IPA üyesi psikanalist. İstanbul Tıp Fakültesi mezunudur, uzmanlık eğitimini de aynı yerde tamamlamıştır. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde çalışmıştır. Daha sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalında öğretim üyeliği ve bölüm başkanlığı yapmıştır. Fakülteden 2017 yılında ayrılmıştır ve halen kendi ofisinde çalışmaktadır.
Toplum ve Bilim, Birikim, Virgül, Yeni Olgu, Artimento, Beyaz, Psikeart, Psikanaliz Yazıları, Psikanaliz Defterleri gibi dergilerde yazıları yayınlanmıştır. Aşk ve Öbür Duygular (2004), Canavar ve Kurbanı (2006), Ruhsallığın Merkezine Seyahat (2013) adlı kitapları vardır. Bu sonuncu kitapla 2014 yılında İstanbul Psikanaliz Derneği’nin Özgün Yapıt Başarı Ödülü’nü kazanmıştır. 2014 yılından bu yana T24 internet gazetesinde yazmaktadır.
Bir yanıt yazın