Cumhuriyetin 100. Yılı: Baba Kompleksinin İcadı Ve Toplumsal Dönüşüm

Mustafa Batman *
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Türk edebiyatına bıraktığı eşsiz armağanlarından olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ana karakter Hayri İrdal’a kendisini psikanaliz ilmine adayan Doktor Ramiz tarafından uzun süren terapi seansları sonucunda Baba kompleksi teşhisi konur (Tanpınar, 1961, 2008). Doktor Ramiz’e göre Hayri İrdal geçmişinde yaşadığı travmalar sonucu sürekli yeni bir baba arayışına girmiş fakat çabaları sonuç vermemiştir (Findley, 2011). Tanpınar’ın adeta erken Cumhuriyet dönemi elitlerinin inşa ettiği kurumların imparatorluk geleneğinden gelen kişilere uymadığını incelikle anlatmaya çalıştığı bu örnek Cumhuriyetin 100. Yılına girerken Türkiye’nin içinden geçtiği dönemleri yeniden okuma imkânı sunuyor.
Osmanlı ve Türkiye tarih yazımında yapılan en basit hatalardan birisi teleoloji olarak adlandırılan erekselliktir. Bu yaklaşıma göre Cumhuriyet Türkiye’sinin farklı aktörleri doğaları gereği değişmez amaçlara sahiptirler ve tüm güç mücadelelerini bu amaçlar etrafında şekillendirir, rakiplerini değişmez yapılar olarak tanımlarlar. Bununla birlikte, tüm aktörler içinde bulundukları güç mücadelesini kazanmak için tarih bilimini adeta hem kılıç hem kalkan olarak kullanırlar. Bulundukları pozisyonu meşru kılmak için tarihten Asr-ı Saadet bulur, rakiplerinin iktidar dönemlerini ise Asr-ı Hüzün olarak tanımlarlar. Bu yaklaşım Türkiye Cumhuriyeti’nin içinden geçtiği dönüşümleri anlamlandırmayı zorlaştırmış, günümüzde yaşanılan sosyal ekonomik ve kültürel problemlerin kaynağını geçmişte aramış, tarihi özneleri hiçbir zaman değişmeyen, sabit fikirli liderler ve değişmez kurumlardan ibaret görmüştür. Halbuki fikirler ve kurumlar her zaman dönüşüm geçirebilir, tarihi öznelerin tutum ve davranışları değişebilir ve en önemlisi günümüzün sağladığı imkân ve açmazların nedenleri günümüzün politik, ekonomik ve kültürel düzleminde, geçmişin sağladığı imkân ve açmazlar ise geçmişin politik, ekonomik ve kültürel düzleminde aranabilirdi. Böyle bir tarih yazımı çeşidi hem tarihin demokratikleşmesinin önünü açar hem de tarihin günümüzün siyasal tartışmalarında kılıç kalkan oyunu olarak kullanılmasının önünü alabilirdi. Cumhuriyetin 100 yıl boyunca geçirdiği dönüşümleri incelerken teleolojiden uzak duran bir tarih yazımı imkanını denemek gerekmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında ilan edildiğinde kültürel ve ekonomik sermayeden yoksundu. Son 10 yılını kesintisiz savaşlarla geçirerek dağılan Osmanlı İmparatorluğu’nun tüm mirasının yanında borçları da genç Cumhuriyet rejiminin omuzlarındaydı. Balkan Savaşları ile başlayan ve sayısı yüzbinleri bulan Müslüman nüfusun kalbi vatan olarak adlandırılan Anadolu coğrafyasına sürgün edilmeleri, İttihad-ı Anasır fikri ile Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayan tüm unsurları bir arada tutmanın yollarını tartışan İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni keskin şekilde dönüştürmüş, cemiyet içindeki Türk Milliyetçilerinin ön plana çıkmasını sağlamıştı (Karpat, 2012). Balkan Savaşları’nın Osmanlı toplumu üzerinde yarattığı etkiler henüz taze iken I. Dünya Savaşı’na girilmesi ve savaş sürecinde yaşanan hem cephedeki gelişmeler hem de İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin Milli İktisat politikası uygulaması sonucunda Arap coğrafyasının ve Osmanlı gayrimüslimlerinin imparatorluktan kopma sürecini hızlandırmıştı. Savaş dönemi uygulanan politikalardan olan Anadolu’da yüzlerce yıldır yaşayan başta Ermeni nüfus olmak üzere gayri-müslim nüfusun önemli miktarının Anadolu dışına gönderilmesi de daha sonra kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel ve ekonomik sermaye çeşitliliğini azaltmıştı (Toprak, 2017). Daha somut veriler kullanmak gerekirse 1913 yılında bugünün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan her 5 kişiden biri gayri-müslim iken bu oran Cumhuriyet rejimi kurulduğunda 40’da 1 olarak gözükmekteydi (Keyder, 2003). Dahası, gayrimüslimler geç 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda ticaret, zanaat ve kültür alanındaki temsiliyet sahiplikleri nüfusa oranlarından çok daha fazlaydı ve bundan dolayı Cumhuriyet rejimi kültürel ve ekonomik anlamda oldukça önemli bir birikimden yoksun kalmıştı.
Cumhuriyet, İmparatorluk mirasına ve düşünce kalıplarına sahip kitlelerin seçkin yöneticiler eliyle ulus devlete dönüştürülmesi, ulus fikrinin yeni vatandaşlık sözleşmesi olarak tanımlanmasını amaçlamaktaydı. Bu amaç, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi modern devlet inşa etme sürecinin en önemli adımı sayılan 3 Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu ile imparatorluk içinde yaşayan tüm teba’aya yeni bir kimlik olarak tanıtılmaya çalışılan Osmanlı vatandaşlığı amacı ile hem de 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sonrası yaşanan büyük toprak kayıpları ve imparatorluk içindeki Müslüman nüfusun Anadolu coğrafyasına sürgün edilmesi sonucu yeni bir vatandaşlık ideası olarak ortaya atılan Müslüman nüfusu ön plana çıkarma fikirleri ile pragmatik anlamda devamlılık sağlamaktadır. Ulus devlet, yönetici seçkinlerin Osmanlı pragmatizmi olarak bilinen ve var olan imkanlara en uygun şekilde politikalar üretme fikrinin devamıdır. Bu anlamda uygulanan politikalar Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında gerçekleştirdiği politikalar ile devamlılık gösterir. Fakat bu pragmatik tutum sonuçları itibariyle yıkılan imparatorluktan keskin bir kopuşa da işaret etmektedir. Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının yalnızca mevcut duruma uygun politika üretmekle kalmayıp, toplumsal yapıyı Batı tarzı gündelik hayat standartlarına ulaştırmak üzere yeniden tasarlama çabası bu kopuşun en önemli simgesidir. Fakat bu yeniden tasarlama sürecine başlanmadan Mustafa Kemal Paşa, İttihat ve Terakki geleneğinden gelen yol arkadaşlarının önemli bir kısmı ile yollarını ayırmak, mücadele etmek ve hatta İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmalarına neden olacak suikast planları ile uğraşmak zorunda kalacak, bu iktidar ve güç mücadeleleri sonucunda Cumhuriyet rejimi henüz ilk yıllarında oldukça otoriter bir yönetim anlayışı ile toplumsal dönüşümü sağlamaya çalışacaktır. (Tuncay, 1982).
Bu durum kendi içinde başka bir trajediyi taşır. Eric Zurcher, Cumhuriyet’in erken yılları için fikir olarak Batı’dan en çok uzaklaşılırken, en çok Batılılaşılan dönemdir der (Zurcher, 1995). Zurcher’in bir fikir olarak tanımladığı Batı, Faşizm ve Nazizm gibi despotik rejimlerin ele geçirdiği 1930’ların Batı’sı değildir. Onun Batı tanımı, meclisin güçler ayrılığı ilkesiyle korunduğu, iktidarların yönettikleri kitleler üzerindeki tahakküm gücünün yasalar ile sınırlandırıldığı, devlet ile toplum arasında haklar ve ödevler konusunda zımni bir antlaşmanın olduğu, herkesin can ve mal güvenliğinin güvence altına alındığı ve temel hakların en azından beyaz erkekler için korunduğu Aydınlanma’nın Batı fikridir. Cumhuriyet rejimi kurulduğu andan itibaren rejimi inşa edenler arasında güç mücadeleleri yaşanmış, yeni rejimden hoşnutsuz kitlelerin eleştirileri ve hatta isyanlarını durdurmak amacıyla yapılan müdahaleler ise yeni kurulan rejimi despot bir yönetime çevirmiştir. Bir diğer söyleyişle, genç Cumhuriyet, muhalefete yaklaşımı konusunda Aydınlanma Batı’sı fikrinden uzaktadır, fakat devrimleri gerçekleştirmek konusundaki radikal ve kararlı tutumları ülkenin hızlıca Batılılaşmasını sağlamıştır. Rakipleriyle girdiği çetin güç mücadelesinden galip çıktıktan sonra, Mustafa Kemal Paşa ve onun etrafında oluşan Kemalist elit toplumun gündelik hayatını şekillendiren her ayrıntıya dikkat ederek, tüm kurumları Batılılaştırmaya başlamışlardır. Hayri İrdal ’ın yaşadığı baba kompleksi tam olarak burada ortaya çıkmış, imparatorluk geleneğinden ve düşünce dünyasından geldiğini iddia eden ve yeni düzenin kaybedeni olan İttihatçı geleneğin bir kısmı, Kemalist elitin batıcı devrimlerinin kaynağının olmadığını iddia etmişlerdir.
Aslında bu Batılılaşma adımlarına verilen tepkiler sadece genç Cumhuriyet rejiminin güç mücadelesi içine girdiği İttihat ve Terakki geleneğine sadık kalmayı tercih edenlerden gelmemiştir. Geç Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi yazılırken güç mücadelesi veren aktörler kadar önemli olan fakat son yıllara kadar tarih yazımında hak ettiği yeri edinemeyen yerel aktörlerden de gelmiştir. Bu aktörler doğrudan iktidarın denetim ve gözetim pratikleri ile yönetim altına almak istediği fakat mevcut teknoloji ve altyapı ile pek başarılı olamadığı taşranın sosyal ve maddi sermayeye sahip güç odaklarıdır. Cumhuriyet rejimi, taşra denetimini kararlı biçimde sağlayacak altyapı yatırımlarını hızlıca tamamlayamamış bunun sonucunda ikili yaşam biçimleri gündelik hayatın farklı özneleri tarafından yaşanır olmuştur. Bir yanda iktidarın altyapısal gücünü kullanarak denetim ve gözetim pratiklerini sıkı sıkıya uygulayabildiği kentlerde ortaya çıkan Batı tipi gündelik yaşam yeni rejimin simgesi olarak belirirken, öte yanda birçok Anadolu şehrinde ve nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı, gündelik geçim kaynağının tarımsal üretim olduğu bölgelerde denetim ve gözetim pratikleri sağlanamadığından kamusal alanlar başta rejim karşıtları olmak üzere birçok yerel güç odağı tarafından doldurulmuştur. Bu anlamda baba kompleksi, nüfusun çoğunun yaşadığı kırsal alanlar için, Cumhuriyet devrimlerinin bir sonucu değil, rejim karşıtlarının inşa etmek istediği alternatif iktidar anlatısıdır. Bu iktidar anlatısı, taşranın kamusal alanları olan cami, kahvehane ve ev toplanmalarında geliştirilmiş, Cumhuriyet devrimleri sonucu maddi ve sosyal sermaye kaybına uğrayan başta din adamları ve vakıf çalışanları olmak üzere birçok toplumsal grup tarafından geliştirilmiştir (Metinsoy, 2021). Cumhuriyet, bu gruplar için adeta bir Asr-ı Hüzün görevi görmektedir, dolayısıyla Cumhuriyet devrimleri de hüznün kaynağıdır. Bunun yerine yeni bir Asr-ı Saadet anlatısı inşası da yerel aktörler eliyle başlamış, yeni bir saltanat ve hilafet romantizmi inşa edilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yıllarında gerçekleştirdiği devrimlere en büyük tepkiyi ne Mustafa Kemal Paşa ile güç mücadelesine giren İttihat ve Terakki Cemiyeti geleneğinden, ne de 1924 yılında Cumhuriyet tarihinin gördüğü en büyük isyanı gerçekleştiren Şeyh Said etrafında toplanan ayrılıkçı Azadi örgütünden görmüştür. Siyasi ve askeri tarihi merkeze alan tarih yazımlarında en etkili karşı tepkiler bu güç mücadeleleri olarak kurgulansa dahi, uzun yıllar boyunca kitleler üzerinde çok daha etkili olacak ve Cumhuriyet rejiminin Batıcı reformlarını sekteye uğratacak, bunun sonucunda yapılacak ilk açık oy gizli tasnife dayalı çok partili seçimde Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının içinde olduğu Halk Partisi’nin kaybetmesine neden olacak tepkiler yerel öznelerin rejimin iktisadi ve sosyal meselelerde aldıkları kararlara direnişidir. Bu direniş, Türkiye Cumhuriyeti’ne özgü değildi. Mısır’da ortaya çıkan Müslüman Kardeşler hareketinden, Endonezya’da 1926 yılında taşra şeyhleri önderliğinde kurulan Nahdlatul Ulema’ya kadar birçok İslami ve laik düzen karşıtı grup, yerelde inşa ettikleri kamusal alanlarda sağladıkları düzenli tartışmalar ile ülkelerindeki laik rejimlerle pazarlık etmiş, bazı durumlarda reformları tersine çevirmeyi dahi başarmıştır (Kuran, 2023). Laik reformların oldukça hızlı ve baskıcı şekilde tüm vatandaşlara uygulanmasını amaçlayan İran ve Afganistan gibi ülkelerde ise daha radikal örgütlenme biçimleri ile karşı devrim çabasına girişmişlerdir.
Cumhuriyet rejiminin toplumsal anlamda yaşadığı problemler toplumsal güç ve sosyal sermaye kaybına uğrayan toplumsal grupların rejime muhalefetinden ibaret değildir. Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması’nda elde ettiği kazanımlar ile ülkenin uluslararası tanınırlığını sağlarken, Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı iktisadi bağımlılık içeren antlaşmaların tamamını hızlıca yürürlükten kaldıramamıştır. Örneğin, Osmanlı tütünleri üzerinde denetim hakkına sahip olan Reji İdaresi ancak 1925 yılında satın alınarak millileştirilmiş, Osmanlı İmparatorluğu’nun borçlarının %64’ü Türkiye Cumhuriyeti tarafından ilk taksiti 1929 yılında ödenmek üzere yeniden taksitlendirilmiş, yabancı tüccarlara gümrük vergilerinde indirim sağlayan antlaşmalar ise ancak 1929 yılında kaldırılmıştır (Pamuk, 2019). Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş yıllarında güçlü ekonomik yatırımlara yönelmeyi kolaylaştıracak iktisadi yapıyı kurmakta zorlanmıştır. Buna rağmen tarımsal kalkınma başta olmak üzere birçok alanda yatırımlar yapılmış, fabrikalaşma artırılmaya çalışılmıştır. Fakat, ekonomik zorluklara farklı toplumsal grupların güç mücadelelerinin yarattığı hoşnutsuzluk da eklenince Cumhuriyet’in ilk yılları halk için oldukça zor geçmiştir. Örneğin, 1924 yılında yaşanan Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi sonrası özellikle Batı Anadolu’ya gelen muhacirlerin birçoğunun kendilerine tahsis edilen ev ve arsalara sahip olamaması, bu gayrimenkullerin Cumhuriyet Halk Partisi ile yakın ilişkili kişiler tarafından ele geçirilmesi rejimin taşrada iktidar kurma, denetim sağlama imkanlarını iyice zorlaştırmıştır (Yıldırım, 2006). 1929 yılında yaşanan Büyük Buhran sonucu tüm dünya piyasalarında ortaya çıkan durgunluk ise Türkiye’yi de etkilemiş, Cumhuriyet rejimi yerli ve yabancı sermaye girdisinin kısıtlılığına çözüm bulmak adına devletçilik ilkesini merkeze alarak doğrudan yatırımlar ile kalkınma hamleleri yapmıştır. Bu hamlelerin Anadolu şehirlerinde iktidarın altyapısal gücünü etkinleştirmeyi başaramamasının yanında yaşanan ekonomik problemler sadece laik reformların karşıtları için değil, rejimi liberal iktisadi düzen yönünde değiştirmek isteyenler için de rejim karşıtı politikalar üretmeyi ve bu politikaları yaygınlaştırmayı kolaylaştırmıştır.
Herhangi bir siyasi partinin bağımsız seçimler ile iktidara gelebilmesi için farklı toplumsal sınıfların ayrı ayrı desteğini sağlayabilecek politikalar vaat etmesi, iktidarda kalması içinse bu vaatleri yerine getirebilmesi gerekmektedir. II. Dünya Savaşı esnasında yaşanan ağır ekonomik koşullar altında hem ordunun iaşe ihtiyacını giderebilmek hem de kıtlık ve karaborsaya karşı durabilmek için farklı toplumsal sınıflara ödenmesi güç vergiler getiren Cumhuriyet Halk partisi bu grupların desteğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bunlar içinde Toprak Mahsulleri Vergisi ile köylünün, Varlık Vergisi ile büyükşehirlerde yaşayan gayrimüslimlerin desteğini kaybeden Cumhuriyet Halk Partisi, 1950 seçimlerine gidilirken her ne kadar liberal iktisadi düzene uyacağını ilan etse de seçimleri Demokrat Parti kazandı ve 1950 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti artık kurucu kadroların önemli isimlerinin muhalefet partisi olarak mecliste yer aldığı yapıya büründü.
Demokrat parti iktidarı bir yandan Türkçe ezanın tekrar Arapça okunmasını sağlayan, din eğitimini yaygınlaştıran kanunlar hazırlarken, bir yandan da uyguladığı politikalar ile kitlelerin Batıcı yaşam biçimleriyle tanışmasını yaygınlaştırmıştır. Öte yandan ezanın tekrar Arapça okunması dahil hiçbir değişiklik Kemalist reformları geriye alma amacı taşımaz. Osmanlı İmparatorluğu’nda ezanın dili Arapça olduğu gibi hutbe dili de Arapça’dır. Diyanet İşleri Başkanlığı kurulduktan sonra merkezden Türkçe hutbe gönderme geleneği ile erken Cumhuriyet kadroları reformları kitlelere ulaştırmak için camileri kullanmayı denemiştir (Gözaydın, 2020). Demokrat parti ezanın Arapça okunmasını sağlarken hutbenin Türkçe kalmasına özen göstermiş, kamusal alanda denetim sağlayabileceği iktidar aygıtlarını kullanmaya devam etmek istemiştir. Bu durum sadece iktidar aygıtlarını elinde tutma kaygısı ile sınırlı kalmamış, bir yandan Batıcı reformlar devam ederken öte yandan artık muhalefette olan Cumhuriyet Halk Partisi baskı altına alınmış, otoriter bir yönetim anlayışı benimsenmiştir (Zurcher, 1995). Halk Partisi genel başkanı İsmet İnönü’nün kamusal alandan silinmeye çalışılması, Halk Partisi’ne ait gayrimenkullere el koyma çabaları ile kamusal alan iktidar dışı partilere kapatılmıştır.
Demokrat Parti döneminde kitlesel hale gelen kırdan kente göç ve eğitim alanında yaşanan gelişmeler sonucunda kent nüfusu artmış, yaşanan ekonomik problemlerden sonra ise iktidar özellikle kentlerde yaşayan toplumsal grupların desteğini kaybetmeye başlamıştır. 1950’li yılların ikinci yarısında kendini gösteren öğrenci hareketleri özellikle de iktidarın baskıcı politikaları sonucu gençlerin hürriyet sloganları ile sokaklara dökülmesi, yaklaşan değişimin en önemli simgesidir. Erken cumhuriyetin baba kompleksine sahip olan imparatorluk geçmişine sahip Hayri İrdal’ın yerini, demokrat partinin baskıcı ve liberal politikalarına karşı, erken cumhuriyeti bağımsız iktisadi ve siyasal yolun izlendiği, batıcı reformların merkezde olduğu bir nevi Asr-ı Saadet olarak gören yeni kentli toplumsal gruplar alarak muhalefetin kampüsler ve fabrikalar başta olmak üzere kent hayatının alternatif alanlarında üretilmesini sağlamışlardır.
Türkiye tarihinde iktidarın denetim ve gözetim pratikleri dışında kalan kamusal alanlarda örgütlenerek iktidarı dönüştürmeyi amaçlayan toplumsal gruplar hem 1960 öncesi hem 1971 öncesi oldukça etkilidirler. Fakat bu yapılar iki durumda da Ordu’nun siyasete müdahalesi ile biten bir sürecin parçası olmaktan öteye gidememişlerdir. Bununla birlikte askerin yönetime müdahalesi Türkiye örneğinde Ortadoğu ülkelerinden ayrı bir deneyim içermektedir. Mısır, Suriye, Irak başta olmak üzere Ortadoğu’da 20. yüzyıl ortalarında ardı ardına yaşanan ordunun yönetime el koyma süreci Türkiye örneğinde her zaman kısa süreli olmuş, askeri müdahaleye giden süreç yapısal olarak dönüştürüldükten sonra yönetim tekrar seçimle iktidara gelen sivillere bırakılmıştır. Diğer örneklerde ise ordunun denetiminde olan siyasi parti üzerinden ülkeler yönetilmiş, göstermelik seçimler yoluyla iktidar devamlılığı sağlanmıştır.
Bununla beraber 1960 yılında yaşanan askeri müdahale sonrası hazırlanan 1961 anayasası hem Halk Partisi’nin hem de Demokrat Parti’nin kamusal alanı tek parti denetimine alarak yarattığı otoriterlik döngüsünü kırmayı amaçlamış, güçler ayrılığı ilkesi Ordu’nun siyasete müdahalesine yasal konum sağlayarak kurulmuştur. Ayrıca, 1960 darbesini yapanlar ve onların aydınlar ve bürokratlar içindeki danışmanları yeni bir birikim modelinin de temelini attılar. Bu modele İthal İkameci Sanayileşme (İİS) denilmektedir. İthal İkameciliğin en belirgin özelliği, daha önce ithal edilen malları imal eden yerli sanayinin gümrük duvarları arkasında korunup, belirli teşvikler ve sübvansiyonlar aracılığıyla güçlendirilmesini sağlamaktır. Bu birikim modelini ve 1962 sonrası ekonomi politikalarını Cumhuriyet döneminin bütün diğer dönemlerinden niteliksel olarak ayıran kimi özellikler mevcuttur. İlk olarak 1962 sonrası iktisat politikaları Devlet Planlama Teşkilatı’nın raporlarıyla yapılmıştır. 1960 yılında kurulan Devlet Planlama Teşkilatı tarafından iktisadi ve sosyal konularda 1963 yılından başlayarak hazırlanan üç adet beş yıllık plan, kamu yatırımlarını belirlemiş ve özel yatırımlara da yol göstermiştir (Pamuk, 2019).
Türkiye Cumhuriyeti’ni kültürel olarak dönüştüren, kırdan kente göçün ivmelenerek artmasına neden olan İthal İkameci ekonomi politikası montaj sanayi olarak ortaya çıkan sanayi kollarına işgücü sağlamak adına kent çeperlerine yerleşen binlerce insana ihtiyaç duymaktaydı. Bu durumun bir diğer nedeni Demokrat Parti döneminde başlayan tarımda makineleşme ile kırsal alanlarda el emeğine dayalı iş gücüne duyulan ihtiyacın azalmasıdır. Bunların sonucunda kentlere göç eden kitleler kentlerin merkezlerinde yaşayacak ekonomik koşullardan yoksun olmalarından dolayı kentlerin çeperlerinde gecekondu adı verilen yeni yaşam alanlarını çoğunlukla imece usulü ile inşa etmişlerdir. Bu usulü hızlıca hayata geçirebilmelerini sağlayan durum ise kentlerde kurdukları hemşehrilik bağlarıdır. Bu bağ, yeni göçmenler için kent yaşamını kolaylaştırıcı görevi görürken göçmenlerin kent hayatını dönüştürmesini de sağlamıştır. Aynı ilden göç eden insanların aynı ilçelerde dayanışma ağları oluşturmaları ve kırdan getirdikleri geleneklerini kent hayatıyla harmanlayarak yeni bir kültürel yapı ortaya çıkarmaları bu dönüşümün sonucudur. Ne kır ne kent hayatına benzeyen bu melez kültür dönemin kültürel yapısında da kendisini açıkça göstermektedir. Arabesk müziğin ortaya çıkışı, özellikle kentlerin yeni sakinleri tarafından hızlıca benimsenmesi bu dönemde Türkiye kültürel hayatının baskın karakteridir. Kentlerin yeni sakinlerinin yerinden edilme, sıla hasreti, yoksulluk, aile ve sevgili özlemi gibi gündelik dertlerine odaklanan bu müzik türünün aynı zamanda doğrudan kentlerin yeni sakini olan sanatçılar tarafından icra edilmesi ortaya çıkan melez kültürün yaygınlaşma ve benimsenmesi kolaylaştırmıştır (Özbek, 2013).
1960’lı ve 1970’li yılların kültürel dönüşümü sadece kentlere yaşanan kitlesel göçler ve gündelik hayatın Arabesk ile kuşatılması yoluyla olmamıştır. Özellikle 1961 Anayasası’nın sağladığı fikir ve ifade özgürlüğü ortamında kültürel hayat dinamik bir hale gelmiştir. Bunun sonucunda sosyal demokrat ya da sosyalist yayınların daha görünür olması, kentlerin yeni sakini emekçi sınıflardan, öğrencilere kadar uzanan geniş bir yelpazede Marksist ideolojinin çeşitli veçhelerinin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Bunun yanında daha önceleri taşra imamları, kıraathane veya ev sohbetleri eliyle yer altında yaygınlaşan İslami basın yayım alanında da gelişmeler yaşanmış, İslami yaşam biçimi büyük kentlerde örgütlenen tarikatlar ve cemaatler eliyle kitlelere yaygınlaştırılmaya başlanmıştır. Özellikle kentin farklı yerlerinde etkin olan farklı cemaat ve tarikat yapıları hem emekçi sınıfların sosyalist fikirlerle buluşmasını engellemeye çalışmış, hem de yeni bir kültürel yapı inşa etmişlerdir. Özetle Türkiye Cumhuriyeti 1960-1980 yılları arasında kültürel ve siyasal anlamda önemli bir kırılma yaşamış, bu kırılma sonucunda ortaya çıkan farklı kamusal alanlar farklı siyasal aktörler tarafından kontrol edilerek Türkiye toplumu sosyolojik açıdan birbirinden farklı değer yargılarına ve dolayısıyla farklı beklentilere sahip kültürel kodları merkeze alan toplumsal yapıya evrilmiştir. Bu durum iktisadi göstergelerin siyasi partileri iktidardan uzaklaştırmak ya da iktidara taşımak için tek başına yeterli olmasını engellemiş, gündelik hayatın farklı dinamikleri çeşitli kamusal aktörler için en az iktisadi göstergeler kadar önemli olmaya başlamıştır.
12 Eylül 1980 yılında gerçekleşen askeri müdahale sonrası toplumsal aktörlerin kamusal alanda etkinliğini azaltma, devlet otoritesini toplumun tüm özneleri üzerinde etkin kılma çabası, 1960-1980 yılları arasında yaşanan düşünsel ve ideolojik çeşitliliği bastırmış, iktidarlar ile pazarlık etme gücüne sahip sendikalar gibi yapıları tasfiye etmiş, öğrenci hareketliliğini durdurarak Türkiye toplumunun “Atatürk Milliyetçiliği” çevresinde yeniden tasarlanmasını amaçlamıştır. Bu çaba askeri müdahaleden önce açıklanan 24 Ocak kararları ile Türkiye’nin İthal İkameci Sanayileşme modelini terk ederek Neo-liberal ekonomiye geçme çabaları ile de uyumludur. İthal İkameci Sanayileşme tüketicilerin önceden tasarlanmış temel ihtiyaçlarının üretilmesini amaçlamıştır. Üretilen ürünlerin yine iç pazarda satılması öncelikli amaçlardan olduğu için emek gücünün alım gücü görece yüksek tutulmuş, ihtiyaca göre tüketimin yaygınlaşması sağlanmaya başlanmıştır. Neo-liberal ekonomik model ise hem taşeron sistemi ile emekçi sınıflar ile sermaye grupları arasındaki doğrudan ilişkiyi koparmış, hem de ihtiyaca göre tüketim kavramı yerine isteğe göre tüketim fikrini yeni bir tüketme pratiği olarak yaygınlaşatıracak yeni iletişim ve pazarlama yöntemleri geliştirerek tüketim toplumunun yaratılmasını sağlamıştır (Bekmen, 2016).
1980’de gerçekleşen askeri darbe ve ardından ilan edilen 1982 Anayasası ile toplumsal hareketlerin bastırılması, kaynakları seferber edebilecek toplumsal güçlerin pasifize edilmesi kamusal alanın iktidar denetimi altına alınması ve kitlelerin tamamen denetlenebilir ve gözetlenebilir nesneler haline getirilmesi çabası yine bu dönemden en az zararla etkilenen toplumsal grupların alternatif kamusal alan inşa etmeleri ile sonuçlanmıştır. Özellikle dönemin iktidarları ile kurdukları yakın ilişkiler sayesinde daha da güçlenen İslami cemaat ve yapılar 1990’lar başına gelindiğinde kamusal alanda yeni bir dil kullanmaya başlamışlardır. Bu dil, 1980 askeri darbesinin inşa ettiği ceberut devlet aygıtına karşı çıkarken 1980 darbesi ile hesaplaşmak yerine geçmiş bir tarihte yaşandığını ve Türkiye’yi baba kompleksi hastalığına soktuğunu iddia ettikleri Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimleri ve Türkiye’nin Batıcı modernleşme serüveni karşıtlığıdır (Aytürk & Esen, 2022). Bu durum İsmet Özel tarafından “kendimize model olarak kafirleri almışsak bunun iflah olur tarafı yoktur” ibareleri ile açıkça belirtilecekti (Özel, 1986, s. 143).
Her ne kadar İsmet Özel Batıcılığa tamamen karşı çıksa da alternatif bir iktidar olma modeli olarak ‘kendimize özgü kavramlar’ önermek ve Batı’nın teknolojisini alıp kültürüne karşı çıkmak 1990’lar kültürel hayatında İslamcı hareketin hâkim söylemi haline geldi. (Çakır, 1990). İslam’ın kamusal alandaki temsillerinin iktidar tarafından denetlenmesi ve kamusal alanın seküler yapısının korunması, kendilerine ait politika üretme alanlarından çıkarak tüm kamusal alanı kontrol etme amacıyla söylem üretmeye başlayan İslamcıların 1990’lı yıllarda gösterdikleri çıkışların işaret fişekleridir. Bu durum en çok laik iktidarların başta Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden olmak üzere kamusal alanda İslami söylemi kontrol altında tutma çabasına tepki olarak ortaya çıkmıştır. Dönemin önemli İslamcı dergilerinden Yeni Zemin’de çıkan yazılar bu durumu özetlemektedir (Yeni Zemin, 2-1993).
Devlet dinden elini çekmeli ve din özerkleşmelidir. Bunun için de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kademeli olarak ilga edilmesi, devletin televizyonlardaki inanç programlarına son vermesi ve okullarda dini eğitim vermekten vazgeçmesi gerekir. Bunun yanında ne yapılması gerekir; Camiler ve vakıflar serbest bırakılmalı. Dini grup ve cemaatlerin faaliyetlerine izin verilmeli. İsteyen okulunu, hastanesini kursun. Kendi camisine kendi imamını tayin etsin. Dini hizmetler sivil topluma bırakılmalıdır (Yeni Zemin, 2-6).
Yukarıdaki örnekten anlaşılacağı üzere İslamcı söylemin Asr-ı Saadeti, Cumhuriyet devrimleri ortadan kaldırıldığında yaşanacaktır. Dolayısıyla mücadele edilen yapı 1990’ların laik Türkiye’si olsa da mücadele söylemi 1920 ve 1930’ların devrimleri üzerinedir. Aslında ilan ettikleri yeni bir dünya tahayyülü 1980 sonrası yaygınlaşan ve özellikle Sovyetlerin dağılmasından sonra kurulan yeni ülkelerde sivil toplumun rolünü artırarak iktidarların denetlenebilir olmasını amaçlayan 1990’ların Batı Avrupa modeli ile uyumludur. Bu yüzden tarihi geriye çevirmek değil, Fransa laik düzeni yerine Amerikan seküler düzenini savunduklarını, sivil toplumun önemini anlatarak vurgulamışlardır (Yael, 2002). Bu karşı çıkışlar sadece yazılı basında yer almamış, büyükşehirlerin kırdan göç eden kitleleri ile nüfusu artmış çeperlerde bulunan ilçelerinde cami sohbetleriyle de yaygınlaşmıştır. Bu sohbetlerde ise sivil toplum vurgusu yerine Cumhuriyet öncesi geçmiş romantize edilerek Osmanlı İmparatorluğu ve Hilafet makamının varlığı Müslümanların Asr-ı Saadeti olarak kurgulanırken Cumhuriyet rejimi ise Batıcı özellikleri dolayısıyla kaynakları bu topluma ait olmayan yabancı bir ideoloji olarak kurgulanmıştır.
Cumhuriyet tarihinin farklı dönemlerinde farklı şekillerde yaşanan iktidar mücadeleleri her dönemin kendine özgü iktisadi ve kültürel koşullar altında belirlenmiştir. Dolayısıyla Cumhuriyet kurulduğu andan itibaren değişmez Cumhuriyet karşıtları ile yılmaz Cumhuriyet savunucuları olduğu fikri doğru değildir. Aktörler, içinde yaşadıkları dönemin küresel ve yerel şartları altında kendilerini yeniden tanımlarken yazının başında bahsedildiği gibi tarih bilimi kılıç ve kalkan olarak kullanmışlardır. Bu durum toplumsal aktörlerin değişmez ideolojilere sahip olduğu imajı yaratmaktadır halbuki 1930’ların kamusal hayatı, kır kent bağları, iktidar ilişkileri ile 1990’ların kamusal hayatı, kent dinamikleri ve iktidar ilişkileri birbirinden oldukça farklıdır. Dolayısıyla her dönem güç mücadelesi veren özneler de farklıdır. 1990’ların İslami söylemi sahiplenen öznelerin avantajı kendileri ile iktidar mücadelesine girebilme potansiyeline sahip toplumsal güçlerin 1980 Askeri Darbesi sonrası tasfiye edilmesi ya da 1990’lı yıllarda yaşanan ekonomik buhranlar ve büyük depremden sonra toplumsal desteklerini tamamen kaybetmeleridir. Bu koşullar altında İslami söyleme sahip kesimler sivil toplumu yerelden örgütlenmenin en başat unsuru olarak kullanmışlar, ellerindeki cemaat ve tarikat ağlarını politik güçlerinin lokomotifi haline getirmişlerdir. Bu anlamda onların inşa ettiği sivil toplum kurumları 2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldikten sonra devlet dışı sivil toplum rolü görmek yerine devlet destekli sivil toplum kuruluşları gibi çalışarak iktidarın gündelik hayatın tüm aşamalarını kontrol eden, yönetilenleri tamamen denetlenebilir ve gözetlenebilir kitlelere çeviren yapılar olarak çalışmışlardır. Denetlenen bu yapıların baba kompleksini çözmek için ise eski iktidarların yarattığı ‘baba’ figürleri, tepeden inme geldikleri iddia edilerek elitizm ile suçlanmış, bunun yerine alternatif kamusal alanlarda inşa ettikleri romantizmi simgeleyen Neo-Osmanlıcı baba figürleri inşa edilmiştir. Mehmet Metiner’in aşağıdaki yazısı bu durumu açıklayıcı bir örnektir:
“Halkı küçümseyen, halkın kültürünü, gelenek ve göreneklerini kaale dahi almayan ve onları eğitilmesi gereken sürüler olarak gören kimseler ekonomik durumları ne olursa olsun elitisttirler. Çünkü elitistler en kestirme deyimle, ’her şeyi en iyi biz biliriz’ ve ’her şeyin en iyisi bizdedir’ anlayışında olan kimselerdir. ‘Dayatmacı’ ve ‘zorba’ olmaları da bu anlayışlarından dolayıdır. Çünkü onlar kendi duygu ve düşüncelerini kabul ettirmekle — zorla dahi olsa— halkın yararına bir iş yaptıklarının mutluluğu içerisindedirler. Halkı hizaya getirmek elitistlerin baş arzusudur. Dayatmacı ve zorba olan elitistlerin halktan korkmaları da bu yüzdendir işte. Halkın öz değerlerine sahip çıkması elitistler için korkunun asıl kaynağını oluşturur. Bu yüzden halk gerici olarak nitelenir, mürteci olarak itham edilir.” (Metiner, 1987, s 45).
Halkın daha önceki iktidarlar tarafından dayatma ve zorbalık ile eğitildiğini iddia ederek halka yeni bir tarih anlatısı inşa eden ve inşa ettiği anlatı sayesinde kamusal alanın tüm alanlarını başka bir iktidar denetimine sokan bu gruplar aslında farklı toplumsal gruplar için baba kompleksi hastalığını da tekrar inşa etmiştir. Cumhuriyet’in Hayri İrdal’ı tedavi olamamış, tam aksine iktidara gelen her toplumsal gücün otoriterleşme eğilimi sonrası kendisine tanıttığı yeni baba sonrası kimliğini yeniden tanımlamak zorunda kalmıştır. Bunun sonucunda ortaya oluşan çıkan tavır istediği babayı kendisine tanıtacak toplumsal güçlerin iktidara gelmesi için mücadele etmekten ziyade, Asr-ı Saadeti yaşatmayacak baba ile karşılaşma korkusudur. Bu toplumsal korku Cumhuriyet’in 100. Yılı’na girerken belirli müzakereler sonucunda ortak bir demokratik zeminde buluşma çabası yerine öteki aktörleri sessizliğe mahkûm etmenin yolunu arayan siyasi oluşumların önünü açmıştır. Tüm kazanımlarına rağmen bu toplumsal travma 100. Yılında bağımsız Cumhuriyeti, farklılıkların tüm haklarını anayasal güvence altına alan demokratik Cumhuriyet’e dönüştürme projesinin önündeki en büyük engeldir.
Kaynakça
Aytürk, İ. Esen, B. (2022). Post-Post Kemalizm: Türkiye Çalışmalarında Yeni Arayışlar. İletişim.,
Bekmen, A. (2016). Sermayenin Etik İnşası: Küresel Üretim ve Kurumsal Sosyal Sorumluluk. Boğaziçi Üniversitesi Yayınları.
Çakır, R. (1990). Ayet ve Slogan. Türkiye’de İslami Oluşumlar. Metis Yayınları.
Findley, C. (2011). Modern Türkiye Tarihi: İslam, Milliyetçilik, Modernlik 1789-2007. Timaş Yayınları.
Gözaydın, İ. (2020). Diyanet. Türkiye Cumhuriyeti’nde Dinin Tanzimi. İletişim Yayınları.
Karpat, K. (2012). Kısa Türkiye Tarihi, 1800-2012. Timaş Yayınları.
Keyder, Ç. (2003) Memalik-i Osmaniye’den Avrupa Birliği’ne. İletişim Yayınları.
Kuran, T. (2023). Freedoms Delayed: Political Legacies of Islamic Law in the Middle East. Cambridge University Press.
Metiner, M. (1987). Yeni Bir Dünyaya Uyanmak. Seçkin Yayıncılık.
Metinsoy, M. (2021). The Power of People. Everyday Resistance and Dissent in the Making of Modern Turkey 1923-38. Cambridge University Press.
Özbek, M. (1991). Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski. İletişim Yayınları.
Özel, İ. (1986). İrtica Elden Gidiyor! İklim Yayınları.
Pamuk, Ş. (2019). Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi. Türkiye İş Bankası Yayınları.
Tanpınar, A. H. (2008). Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Dergâh Yayınları.
Tanpınar, A. H. (1961). Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Remzi Kitabevi.
Toprak, Z. (2017). Türkiye’de Milli İktisat. Doğan Kitap.
Tuncay, M. (1982). Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması (1923-1931). Yurt Yayınları.
Yael, N. Y. (2002). Faces of the State: Secularism and Public Life in Turkey. Princeton University Press.
Metiner, M. (1993). “Türkiye ’de Denetim Altındaki Din’in Özgürleşme Talebi”. Yeni Zemin Dergisi, 2.
Yıldırım, O. (2006). Diplomasi ve Göç: Türk- Yunan Mübadelesinin Öteki Yüzü. Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Zurcher, E. J. (1995). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İletişim.
* Mustafa Batman. 2011 yılında Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde tamamladığı lisans eğitimi sonrasında İstanbul Şehir Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamlayarak 2013 yılında uzman unvanını, 2022 yılında ise Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde hazırladığı doktora çalışması ile doktor unvanını aldı. 2014-2019 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi olarak çalışan Mustafa Batman, 2019-2020 yılında Yale University bünyesinde misafir araştırmacı olarak akademik çalışmalarda bulunmuştur. 2021-2023 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde yarı zamanlı olarak Modern Türkiye Tarihi dersleri vermiş, 2023 yılında Artvin Çoruh Üniversitesi Tarih Bölümü’ne Dr. Öğretim Üyesi olarak katılmıştır. Geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinin sosyal ve ekonomik düzeni üzerine akademik çalışmalar yapan Mustafa Batman’ın “Tobacco Smuggling in the Black Sea Region of the Ottoman Empire 1883-1908” isimli kitabı, Osmanlı İmparatorluğu’nda toplumsal hareketler, vergi ayaklanmaları, kaçakçılar ve tütün rejisi hakkında yayınlanmış akademik çalışmaları ve uluslararası konferanslarda sunulan bildirileri bulunmaktadır.
Bir yanıt yazın