100. Yılında Türkiye Toplumunda Bölünme Üzerine Psikanalitik Düşünceler

Ayla Yazıcı *

Türkiye Cumhuriyeti bu yıl 100 yaşında ve çatısı altında oldukça dinamik ve hareketli bir toplum barındırıyor. İçinde yaşadığımız toplulukta çok şiddetli bir bölünme olduğu herkesin malumu. Yazımda toplumdaki bölünme mekanizmasının dinamiği üzerinde durmaya çalıştım.

Ben ve benim kuşağım kendimizi bildik bileli Türkiye’de darbeler, terör, afetler, depremler, maden kazaları vb. insan eli ile ve doğanın neden olduğu travmaların içinde büyüdük ve yaş aldık. İlk hatırladığım darbe olan 12 Eylül darbesinde ergenliğimin başlarındaydım. En son 15 Temmuz darbe girişiminde ise, düzenin değişeceğinden, bu ülkede yaşayan bir insan, bir kadın olarak birçok şeyin değişeceğinden korktuğumu, terörize olduğumu hatırlıyorum. Bu nasıl bir tekinsiz bir his; asla kendini emniyette hissetmemek, her an büyük bir yıkım, felaket riski içinde yaşamak. Böyle bir atmosfer içinde yaşamak bireyi grup dinamiklerinin içine daha fazla dahil ediyor hatta mecbur bırakıyor. İçinde yaşadığımız Türkiye toplumunda ilkel savunma mekanizmalarından biri olarak bildiğimiz bölünmüşlük var. Bir taraf muhafazakâr, dini kendi grubu için maya olarak kullanan ve o grubun getirdiklerine göre yaşamını sürdürmeye çalışan ve şu an iktidarda olan insanlar, diğer taraf ise modern seküler, laik, dini kullanmadığını, akıl ve bilim ile hareket ettiğini iddia edenler. Bölünmenin dinamiği, oluş nedenleri, sonuç ve etkileri nelerdir? Her iki taraf da birbirini eleştiriyor, aşağılıyor ötekileştiriyor. Biri ilerlemeden eğitimden bilimden eşitlikten vb. konulardan söz ederken diğeri ise bu değerleri küçümseyip eskiyi, muhafazakarlığı dini değerleri savunuyor ve idealleştiriyor. Batılı Doğulu meselesinin ülkemiz için hep çok önemli olduğu kanaatindeyim. Bu iki tarafın kesiştiği yerde kurulmuş bir ülkeyiz. Türkiye coğrafi olarak doğu ve batı olarak tanımlanan toprakların tam geçiş yerinde. Ülkemizin Asya ile Avrupa’nın karşılaştığı bir yerde bulunuyor olmasının toplumun dinamiklerinde önemli etkenlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Anadolu’da Aydınlanma Süreci

Batı kültürü bakış açısıyla genellikle Batılı toplumların aydınlanma sürecinde din ve devlet işlerini ayırdığını sonra da sanayileşme ile değiştiğini, geliştiğini ve modernleştiğini ifade ediyoruz.

Aydınlanma düşüncesi kısaca, toplumun din ile ilişkilendirilmiş hurafelerin tesirinden arındırılarak, aklı ve bireyin kendisini esas alan 18. yüzyıldan itibaren Batı toplumlarının düşünce tarzında ve toplumsal yaşam alanında büyük değişimlere neden olan bir yaklaşımdır (Vikipedi). Kant’a göre Aydınlanma, akıl yoluyla ve başkalarının yol göstermesi olmaksızın “insanın kendi neden olduğu olgunlaşmamışlığından kurtulması” demektir (Vikipedi). Aydınlanma’ nın diğer temel kavramları ise eşitlikçilik, adalet, akılcılık mülkiyet vb. diye devam eder.

Aydınlanma çağı ile Batıda karanlık çağ bitmiş yeni bir çağ başlamıştır. Anadolu’da ise bu sürecin nasıl yankı bulduğu sorusu akla geliyor.  Osmanlı İmparatorluğu’nda bunun yankılarını 18. yüzyılda devlet yönetimindeki değişim çabalarında görüyoruz aslında.  Osmanlı’nın son 150 yılında Meşrutiyetler, Tanzimat fermanları ile toplumda sisteme resmi olarak giren değişimle, orduda, devlette daha sistematik olmaya yönelik çabaların başladığını fark ediyoruz. Toplum artık sultanlık vb. gibi tek adam rejimi ile yönetilemiyor, başka şeylere doğru bir değişimi dayatıyordu. Dünyada Batıda sanayileşme başlamıştı ve artık asker, fetih, savaş, vb. ile devlet yönetme, ilerleme yöntemleri değişiyordu. Farklı kurumlaşmalara ihtiyaç vardı. Matbaa gerekiyordu, yazılı basın, kitap vb. ile toplumda iletişimi ve bilgiyi yaygınlaştıran sistemler keşfedilmiş kullanıma sokulmaya başlamıştı. Askeriyenin düzenlenmesi, medrese eğitimi giderek batılı tarzda okullarla modern eğitime dönüşmeye başlamıştı (Findley, 2011).

Osmanlı İmparatorluğu’nda toplumu yönetmenin önemli bir ayağını da dini kurallar oluşturmaktaydı. Fakat dünyadaki değişim, çağın değişimi, kültürün değişimi din ile birlikte gidemiyordu.

Tanzimat Fermanı, Meşrutiyetler, meclis oluşturma çabaları… Alfabe çalışmaları ve nihayet cumhuriyetin ilanı gerçekleşti. Cumhuriyete atfedilen birçok uygulamanın nerdeyse 150 yıl gerisinde Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde modernleşme adı altında toplayabileceğimiz şekilde toplumda ortaya çıktığını, kendine bir yer aradığını söyleyebilmek mümkün. Yani değişim zorlantısı cumhuriyet ile başlamadı. Osmanlı imparatorluğunun son 150 yılında başlayan değişme sürecini Cumhuriyet ve Atatürk yasalaştırdı, adını koydu ve bilinç, bilgi düzeyine getirdi. Devlet politikası haline getirdi ve uygulaması başlatıldı (Findley, 2011).

Anayasa ile adı konulan bu sürece kamu ne kadar iştirak etmiştir sorusu akla geliyor. Bugün gelinen noktada içinde yaşadığımız toplulukta bu ikisi arasındaki ilişkilenme biçiminde sorunun yanıtını arayabiliriz.  Bugün İslam ülkelerinde laik olan ve sekülerizmin en ileri olduğu ülke Türkiye. Böyle olmasını belki hiçbir zaman kuzey Afrika Müslüman ülkeleri gibi sömürge olmaması, bir imparatorluğun çökmesi, müthiş bir toprak kaybı ve ağır savaşlardan sonra kendi kimliğini koruma ve oluşturma çabası ile de açıklayabiliriz. Atatürk’ün ülkeyi yeniden yaratma, iyi, başarılı, yaratıcı, besleyici bir lider olarak oluşturma fantezisinin önemli etkisini de hesaba katmak gerekli (Volkan & Itzkowitz, 2020).

Hilafetin kaldırılması

T.C. Anayasası ile hilafet kaldırıldı. Hilafet, İslam dininin yönetimi- lideri olarak tanımlanan konumu idi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında tarikatlar vb. kurumların etkisi daha azalmıştı. Hilafet kaldırılıp Türkiye Cumhuriyeti anayasa ile yönetilmeye çalışılırken, dini malzeme iyice kamusal alana dağıldı, saçıldı, kendine simge ya da bir yer bulmaya çalıştı ve yıllar içinde bir sürü tarikat oluşmaya başladı (Findley, 2011). Hilafet kaldırınca buradaki psişik-dinsel içerikli malzeme de dağıldı, etrafa saçıldı ancak yok olmadı, otoriter biçimde yasaklandı ve belki de inkâr edildi. Etrafa yayılan dinsel malzemelerden bazıları yıllar içinde öne çıkarak birçok tarikat, inanç grupları vb.  dini kurumların ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Son 20 yıldır da bazıları devlet destekli  olarak güçlendi, etkin konuma geldi.

Toplumun akıl ve bilimi öne çıkarıp, bunları içerme iddiasında olan bir yönetimi içselleştiremediğini bugün geçmişe baktığımızda söylemek mümkün. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda toplum öyle bir psikolojik gerileme halinde, o kadar bölme, inkâr içindeydi ki toplumun işleyişi bugün olduğu gibi o gün de paranoid-şizoid düzeyde idi. Çok fazla yansıtma, yadsıma, yansıtmalı özdeşim, inkâr devredeydi. İçe almak yerine kötü malzemeyi yansıtarak dışarı atmak ancak yapılabildi. Fakat bu da yeterli olmadığı ve içeriyi parçalama dağıtma tehdidi arttığı zaman her 10 yılda bir olan darbeler devreye girdi. Ancak arkaik (paranoid-şizoid) bir üstbenlik ile yani asker ve darbeler ile bir şekilde bugüne gelebildi.

Son 20 yıla kadar her 10 yılda bir ihtilal olması askerin idealize bir konumda kalması toplumsal birçok yasanın içselleştirilememesi ile sonuçlandı. Hiçbir şekilde aslında süperego da oluşturulamadı. 20 yıl öncesine kadar askere bir tür güven vardı. Asker gelir kurtarır, düzeni sağlar vb. Bunu içselleştirilemeyen süperego ile de açıklayabiliriz. Yani asker otoriter şekilde bastırarak ve yerine yeni bir yapı koyamayarak korkulan dağılmayı durdurdu. Darbeleri yapan askeri yapıyı Bion’un temel varsayım grupları içinden vur-kaç temel varsayımı (paranoid-şizoid düzeyde) ile hareket eden bir yapı olarak nitelendirebiliriz

Cumhuriyetin ilk yıllarında iktidarı elinde bulunduran taraf muhafazakâr tarafı inkâr etti, küçümsedi. Başörtülü kadınların üniversitelere alınmaması örneğinde olduğu gibi. Yani bu yüzyılın başında da bölünme vardı. Ama iktidardaki taraf diğer taraftı.

Günümüz

Bugün son 20 yıla kadar egemen olan yapının kısmen tehdit altında olduğunu görüyoruz. Artık askere de güvenmiyoruz, birçok yapının, eğitim, hukuk vb. yapıların artık toplum düzenini sağlayacağına şüphe ile yaklaşıyoruz. Aydınlanmanın temel prensipleri tehdit altında. Sünni alevi ayrımı, kadın erkek ayrımı, cinsel tercihler ayrımı vb. Adalete güven hiç bu kadar düşük olmamıştı. Din işlerinin devlet işlerini ele geçireceği korkusu ile yaşıyoruz. Ülke geldiği noktada sistemi sorgular hale geldi.  1923’te idealize bir anayasa oluşturulmuştu ve kamunun bir kısmı inkâr edilmişti. Bugün ise bir şey oluşturulmaya çalışılıyor da bir türlü bir şey oluşturulamıyor hissi daha hâkim gibi. Her şey bir düşünce halinde kalıyor, bir fantezi yarım yamalak oluşuyor ama eyleme geçişini maalesef göremiyoruz, sonuç var olanın yıkımı ve yerine yenisinin konamaması oluyor. Burada dinsel malzeme de yeni bir yapı oluşturuyor gibi görünmüyor.  Aksine giderek psikolojik olarak gerileyen paranoid-şizoid yapı içine gömülen sado-mazoşistik ilişkilerin, vur-kaç temel varsayımının hâkim olduğu ve bireyselliklerinden vazgeçip, bir lidere kendini teslim eden bir topluluk görüntüsünün hâkim olduğu görülüyor.

Halen 3-4 yılda bir eğitim reformu, mali reform yapılmakta, politik söylemlerde yeni reformlar en önde popülerliği olan söylemleri oluşturmakta. Bir süredir yapısal değişiklikler hepimizin gözlemlediği şeyler. Askeri, hukuki, eğitim, sağlık, medya vb. alanlardaki değişimler bir reformdan ziyade bir tür yozlaşmayı çağrıştırmakta bana. Sık sık yapılan reformlar var olan sistemleri bozuyor ama yerine daha iyi bir yapılanmayı koyamıyor gibi. Bu reformların daha dini çağrışımları olsa da sanki hiçbir şekilde maya tutmuyor gibi. Geçmişin idealleştirilmeye çalışılması, tarihin yeniden yazılması iddiası kurulmaya çalışılan gelecek için aslında yeniden kurgulanma ihtiyacı. Belki de paranoid-şizoid düzeyde geçmişi yeniden kurgulama çabası bir tasarım sunmakta, fakat bu tasarım da toplumu gerileten, toplumu daha önce de yıkıma götürmüş, eskiyi idealize eden bir tasarım. Kendi içinde bir çıkmaz gibi.  

Günün sonunda daha kalabalık bir Türkiye topluluğunda bireysel yaşamlarımız giderek daha güçleşiyor. Ekonomik sarsıntılar, politik sarsıntılar, yer sarsıntıları, iklim sarsıntıları hepsi birbirine karışıyor. Tüm ülke vatandaşları olarak her an sarsılabilir gerçeklik ve eşlik eden paranoid yansıtmalar ile birlikte yolumuzu bulmaya çalışıyor gibiyiz. Tümü ile tekinsiz, güvensiz bir ortamda yaşamak durumundayız hissi içinde kaldık. Kültür tam da bu duyguyu kapsamak için insanın oluşturduğu bir şey hiç kuşkusuz ama bizim içinde bulunduğumuz bu coğrafya, bu kültür, tekinsizlik hislerimizi bir süredir çok arttırdı.

Türkiye Cumhuriyeti  kurulduğunda otoriter bir şekilde ağır travmaların sonucunda inkâr edilen, bastırılan taraftaki paranoid-şizoid malzeme günümüzde ortaya çıkmış görünüyor. Asker artık etkili değil, eski otoritesi yok. Dünya globalleşiyor, her ne kadar sınır meseleleri artsa da insanlar artık ötekini daha net görüyor ve iyisi-kötüsü ile ötekinin imge ve simgelerine daha fazla maruz kalıyor. Dünya üzerindeki insan nüfusu çok arttı, iklim, coğrafya problemleri içsel kaygılarımızı bilinçli ve bilinçdışı şekilde arttırıyor. Böyle bir dünyanın belki de insan kültürünün geldiği bu noktada her ülke her toplum kendi yapısına göre bu süreci deneyimliyor ve deneyimleyecek. Dünyada olduğu gibi pandemi, iklim sorunları, nüfus artışı vb. küresel sorunlar da Türkiye’de dalga boyunu çok daha fazla arttırarak toplumun psikolojik olarak gerilemesinin artışında etkili. Paranoid-şizoid düzey içinde bütün ülkenin deprem ile yıkılacağı algısı hepimizin zihnine yerleşmiş durumda. Bu temel korku ile düşünebilmek, hissedebilmek çok zor hale geliyor. Sonuçta tamamen tekinsiz bir ülkede yaşar hale geldik. Ne zaman deprem ne zaman darbe olacak ne zaman ekonomik kriz çıkacak ne zaman savaş çıkacak, ne zaman maden patlayacak, kaç kişi ölecek vb. Öyle tekinsiz bir halde yaşıyoruz ki, artık simgeleştirilemez hale geldi ve eyleme ihtiyaç duyar hale geldik. Türkiye dışına çıkmalı, ülkeden göçmeli, olmazsa İstanbul’dan göçmeliyiz. Örneğin gençler göçmeye başladı ülkeden.

Söz önemini kaybetti gibi. Verilen sözler konuşulan, kurulan cümleler anlamından koptu. Toplum bir konfüzyon içinde kaldı duygusal olarak.

Türkiye’nin laikliği

Hilafetin kaldırılmasının anlamı aydınlanma söylemindeki gibi dini yönetim işlerinden çıkarmak akıl ve bilimle yönetilmeyi devreye sokmaktı hiç kuşkusuz. Şu anda din ile yönetilmiyoruz. Ama tam olarak bilgi ile de yönetiliyor hissi içinde değiliz. İki arada bir deredeyiz. Her konuda biraz böyle gibi içinde yaşadığımız toplum. Cemaatten cemiyete dönüşemiyoruz bir türlü. Şimdi de en büyük korkumuz cemaatlerin bizi ele geçirmesi. Bu kelimenin anlamı da karışıyor aslında bizim toplumumuzda. Cemaat bizde dini topluluklara verilen bir isim. Cemiyet ise her bireyinin bireysel olarak da var olabildiği belirli bir amaç uğruna bir araya gelmiş topluluk. Biz eğer bu ikisi arasında bir çizgi var diye düşünürsek Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri bu çizgi üstünde bir ileri bir geri salınırken, bu aralar cemaate yaklaşmış cemiyetten uzaklaşmış bir görüntümüz var.

Atatürk’ün yaptığı da bir boyutu ile böyleydi. Hilafeti kaldırarak, dinin toplumdaki etkisini azaltmayı, yönetimden çıkarmayı hedefledi, başardı da. Yaptığı diğer reformlar da yazı, alfabe değişikliği, kıyafet değişikliği bu bağlamda düşünülebilir. O da zamanında otoriteyi kullanarak bunları yaptı, ancak yaptığı daha onarıcı süperego ile ilişkili bir durumdu. Ama yıllar içinde toplumun tümünde karşılık bulmadı ve bugün o zamanki algının hiç değişmediğini, bir kesimin korkulu rüyası olmaya devam ettiğini görüyoruz.

Yüzyılın başında çok daha fazla etnik grup vardı. Rumlar, Yahudiler, Çerkez, Gürcü, Laz, Kürt, vb. Bu renklerin azaldığını da görüyoruz. Cumhuriyet sürecinde bu çeşitlilik giderek azaldı. Rumların ve Ermenilerin toplumda demografik olarak yüzdeleri azaldı. Diğer taraftan göçlerle doğudan gelenler demografiyi etkilemeye başladı. Giderek toplumun batılı olduğu varsayılan bölümünün sayısı azalmış görünürken doğudan gelen göçlerle toplumun yapısal değişikliğe uğradığı söylenebilir sanırım. Bunların anlamı nedir? Batıcılıktan medeniyetten aydınlanmadan uzaklaşıyor muyuz?  

Toplum dinamikleri

Birey ve grup psikolojisi arasındaki ilişki oldukça incelikli ve karmaşık. Grup psikolojisi bireysel psikolojinin bir aynası değildir. Şimdiye kadar yazdıklarımı, Freud, Klein ve Bion’un birey ve grup dinamikleri teorilerine göre yorumlamaya çalışacağım. Freud ’a göre, grubun liderle olan ilişkisi, çocuğun ebeveynlerine olan bağımlı sevgisi gibidir. Benzer şekilde, grup üyelerinin birbirleriyle olan ilişkileri de kardeşler arasındaki kıskanç rekabete benzer. Klein’ın grup görüşü, bu paralelliği inkâr etmemekle birlikte, ödipal dinamikleri, tıpkı bireyde olduğu gibi, daha ilkel bir sürece dayandırır. Grup, özellikle Bion tarafından analiz edildiği şekliyle, zamanının ve enerjisinin çoğunu paranoid-şizoid kaygıya karşı savunmaya ayırır. Grubun paranoid-şizoid kaygıya karşı savunma yaptığını söylemek tam olarak ne anlama gelmektedir (Bion, 1961, s. 134)? Grup dinamikleri, bireysel psikolojinin belirli yönleri için bir çalışma alanı sağlar.  Grupta bireysel davranışın bazı yönleri görülür, çünkü bu yönler ilk olarak grupta ortaya çıkar ve harekete geçer. Grubun paranoid-şizoid karakterli kaygılara karşı savunma sağladığını söylemenin anlamı şudur; Grup bireyin kendi paranoid-şizoid korkularına karşı savunma sağlamasına yardımcı olur, tıpkı annenin sevgi ve ilgisiyle çocuğun paranoid-şizoid korkularına karşı savunma sağlamasına yardımcı olması gibi. Birey özel kaygılarını grupla ilgili paylaşılan kaygılara dönüştürerek grubun iyiliği için somut bir tehdit altındaymış gibi yansıtır. Bir de bireyin yalnızca grubun üyesi olarak sahip olduğu paranoid-şizoid nitelikte kaygılar vardır, örneğin grubunun diğer gruplar karşısındaki refahına ilişkin zulüm kaygıları gibi. Grup bu kaygılara karşı da savunma yapar. Yani grup bölme ve bölünme savunmalarını güçlendirir. Bölme arttıkça iyi ve kötü ayrıldıkça onarıcı uyarılara durumlara engel de artar. Ülkemizde olduğu gibi bireyin eksikliği arttıkça (ekonomik sıkıntılar, eşitsizlik, adaletsizlik, travmalar vb.) paranoya artmakta paranoya arttıkça bölme artmakta ve bunlar kısır döngü şeklinde birbirini artırarak devam etmektedir. Genel olarak gruplar paranoid-şizoid aşamada takılma eğilimindedirler. Paranoid-şizoid düzeyde grup, Bion’un temel varsayımları ile işlev görür. Vur-kaç senaryoları, tek lideri idealleştirme vb. (Bion, 1961).

Klein, süperego gelişimini bebeğin ilk dönemlerine, oral döneme koyar (1937). Bu gelişimi aynı zamanda bebeği bir anlamda sosyal bir varlık yapmanın da ilk adımı olarak yorumlayabiliriz. Çocukta onarıcı ahlakın gelişimini şöyle olur; çocuk anneye karşı nefret-sevgiden oluşan iki değerli bir tutum içindedir. Bu duygular bebeğin fantezide anneye verdiği zarardan dolayı suçluluk ve pişmanlık duymasına yol açar. Bu depresif durumun ve onarıcı süperegonun başlangıcıdır. Depresif konuma geçebilmek için somut ötekine duyulan sevgi, bölünmenin azalması ve depresif kaygının çok şiddetli olmaması gereklidir. Kısaca nesne vardır ve bebek o nesneye özen göstermelidir, kendi varlığı da buna bağlıdır. Bu nesne önce anne sonra baba, kardeş, arkadaş, öğretmen ve nihayet içinde bulunduğu sosyal çevre ve topluma yansıtılır. Klein’ın teorisinin başkalarını sevme ve onlarla ilgilenme potansiyelini ortaya koyduğunu var sayabiliriz. Ancak yukarıda saydığım depresif konuma geçme şartları grupların yapısında eksiktir (Alford,1990; Klein 1928, 1937, 1948, 1961).

Klein’ın köklerini ortaya koyduğu ahlak anlayışı yalnızca hayali saldırganlık eylemlerini telafi etmek için fedakârlık yapma arzusuna değil; aynı zamanda derinlemesine özdeşleşme, nesnenin kaderiyle bağlantılı hissetme yeteneğine dayanan bir ahlaktır. Bu depresif konumun ahlakıdır, Alford (1990) buna onarıcı ahlak da denebileceğini söyler.

Bununla birlikte paranoid-şizoid pozisyonla ilişkili bir ahlak da vardır. Bu, süperegonun en ilkel yönlerine dayanan, telafiden ziyade intikam ahlakı olan ‘talion’ ahlakıdır. ‘Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları ’nda Freud (1930, s. 124-8) gibi Klein da (1961) ahlakı suçluluk duygusuna dayandırır. Freud’un aksine, Klein sistematik olarak iki tür suçluluk arasında ayrım yapar. Depresif suçluluk ideal olarak yapıcı eylemlere yol açar. Paranoid-şizoid pozisyonla ilişkili suçluluk duygusu zulüm korkusuna yol açar (Alford, 1990; Klein, 1948, 1961).

Onarıcı ahlakın önündeki önemli engellerden biri de idealleştirme/değersizleştirmedir. Çoğu paranoid-şizoid seviyedeki grubun savunma mekanizmalarından biridir ki Türkiye Cumhuriyeti de kurulduğundan beri her zaman idealleştirilen liderler ile yönetilmiştir. Bu başlangıçta Atatürk idi şimdi ise diğer tarafın liderinde aynı idealleştirme mekanizmasını görüyoruz.  Bu durum büyük grupların gelişim basamaklarında maalesef liderin özelliklerine göre önem kazanmaktadır. Bir zaman aralığı içinde grubu paranoid-şizoid düzeyden depresif konuma geçirebilir de engel de olabilir.

Kleincı açıklama, bireylerin Freud’un mümkün olduğunu düşündüğünden daha asil güdülere dayanan ahlaki davranışlar sergileyebileceğini ortaya koyarken, bu sözü edilen ahlaki potansiyel genellikle grupta mevcut değildir. Bireysel ahlaki potansiyel ile bunun grup içinde gerçekleşmesi arasında bir tutarsızlık vardır (Alford, 1990).

Kline’a (1937) göre onarıcı ahlakın gelişmesinin önündeki önemli engellerden bir diğeri de depresif kaygının yoğunluğudur. Çocuk anneye fantezide o kadar zarar vermiştir ki nefret ettiği ve sevdiği anneyi birleştirememekten korkar ve paranoid-şizoid evrede kalmaya devam eder. Ancak annenin tutarlı, somut ve yeterince iyi varlığı ile bunu aşabilir. Ülkede yeni bürokratik yapıların sistemlerin kurulamamasını bu bağlamda çok önemli ve anlamlı buluyorum. Bu yapılar yıkılmakta, yerine yenisinin yapılacağı fantezileri ortalıkta dolaşmakta, lider idealleştirilmektedir ki bu da paranoid-şizoid kaygının ne denli fazla olduğunun bir göstergesidir diye düşünüyorum (Klein, 1937).

Güncel Türkiye’de ortada bize çarpan kavramlar, geçmişin idealleştirilmesi, din ile ilgili söylemler ve korkular, sözün anlamından kopması vb. Klein’ın paranoid-şizoid evresinde olan bir toplumun zihninden geçen ve bir yere bağlanamayan havada uçuşan simge fantezileri gibi. Boğaz köprüsü şimdi ‘şehitler köprüsü’ oldu. Yani canlı, geçiş, bağlantı içeren bir ismi var iken ölümü içeren, anımsatan bir ismi oldu. Ülkede kaygı arttığında idam cezası fantezilerinin, perversiyonların hortlaması gibi. Bu nedenle de sert acımasız bir süper ego ile karşı karşıya kalmış olma olasılığımız var. Düşünce suçu nedeni ile çok fazla insan hapislerde. Çok fazla insan artık gerçekten düşündüğünü söylemiyor, söyleyemiyor. Sosyal medya, internet gibi araçlarla bir gerçek sonrası (post-truth) yaratılıyor ama artık kimse hiçbir şeye inanmıyor. Bütün bunlar toplumun psikolojik olarak gerilemeli bir alanda işlev gördüğünü düşündürüyor. Bu alanda maalesef ilkel savunma mekanizmaları, inkâr, yansıtmalar, yansıtmalı özdeşleşimler vb. gibi savunmalar yer alır. Gerçek, akıl, düşünme ile kurgusal olanın arası iyice açıldı. Sürekli varoluşumuza dair korku içinde yaşıyoruz. Deprem olacak, her şey, hayatımız yok olacak, zarar görecek vb. Darbe olacak, şeriat gelecek ve hayatımızda çok önemli değişimler olacak korkusu ile yaşıyoruz. Tamamen tekinsiz yeryüzünde daha tekinsiz bir coğrafyada tekinsiz bir toplumda hayatta kalmaya çalışıyoruz bir anlamda. İlkel benlik idealleri, ilkel üstbenlik yapılanmaları, zalim üstbenlik halleri içinde ülkede birçok malzemenin sürekliliği nasıl olacak, sonraki kuşağa nasıl aktarılacak? Öyle bir ruhsal hal içinde kaldık ki bireyler benliklerinin kötü parçalarını etrafa dağıtıp, hem kendileri hem de grubun büyük bir konfüzyon içinde kalmasına neden olmakta ve ne yazık ki bu halde duygusal öğrenme, deneyim pekişmesi pek mümkün olmamaktadır.

İmgelerin karışmasının sonuçlarını bana öyle geliyor ki sonraki kuşakta göreceğiz Sonraki kuşakta olan malzemeler ile neler ortaya çıkacak? Din ile ilgili fantezi ve düşünceler bizim kuşakta olan deneyimler nedeni ile derinde karşılığını bulamayacak gibi görünüyor. Akıl ve bilim öne geçer mi? Çevre meseleleri ile gerçek ihtiyaçlar kendini daha çok dayatacak ve bu durumda ilkel savunmalarla baş etmek çok daha zor olacak. Sınır kaygıları artıyor ama bir taraftan da internet vb. teknik birçok gelişimle de sınırlar aşılıyor. Dünya toplumlarının akışından uzak kalmak pek mümkün değil artık. Bütün bunların sonucunda Türkiye topluluğunun büyük değişimlerin arifesinde olduğunu düşünüyorum.

Cumhuriyet projesi

Cumhuriyet projesi bir ideal ego oluşturabildi mi sorusu çok önemli. Bir ideal sundu ama tüm kamuyu kapsayamadı ki şimdi bu yaşadıklarımızı yaşıyoruz. O zaman savaştan çıkmış, çok fazla toprak kaybetmiş, çökmüş bir imparatorluktan, her yer yıkılmış bir topluluktan küçülerek bir lider eşliğinde bir ülke ideali oluşturarak çıkılabildi. Modern, aydınlanmış, akıl ile yönetilen, aklın egemen olduğu bir topluluk, bir ideal ülke hayali. Kayıpların yasları tutulamadı ve sanki eski olan birden yok olmuş gibi yeni bir ülke oluşturulmaya çalışıldı. Eski bir anlamda inkâr edildi, işlerliği de kalmamıştı ama geçiş hızlı oldu, geçilmiş gibi yapıldı. Her şeye rağmen bence cumhuriyetin mayası tuttu. O zaman da bir bölünme olan ülkede ilkel savunma mekanizmaları ile işlev görme hali hiç değişmeden devam etti. Bion’un temel varsayımları ile hareket eden grup içeriklerinin hepsini gördük, deneyimledik (Bion, 1961). Darbeler tarihi bunun en güzel örneği. Şimdi ise yıkılma, yozlaşma durumları ve sürekli yenilenme fantezileri ile baş etme çabalarının olduğu yine paranoid-şizoid evre olan bir dönemden geçiyoruz. Türkiye 100 yılı fantezileri de benzeri bir sürecin devamı fakat bu defa diğer yüzü gibi geliyor. Buradaki imgeler yüzeye çıkmaya, simgesini bulmaya çalışıyor ama sanki bulamıyor gibi. Bu imgelerin önemli bir kısmı anlamsızlığa düşüyor ve cumhuriyetin, laikliğin, aydınlanmanın simgeleri ile karşı karşıya kalıyor gibi. Örneğin muhafazakâr kesimin bir sonraki kuşak gençliğinde dine inananların çok azaldığını, ülkede deizmin ve ateizmin arttığını gösteren araştırmalar var (Euronews, 2019). Başörtülü kadının trend makyaj malzemeleri kullanıp, çocuğuna Montessori yöntemi ile eğitim, bale dersi aldırması gibi. Harf devrimi ile eski dil etrafında olan yedi yüzyıllık Osmanlı kültürünün kopan imgeleri de son yıllarda sanki geri dönüşüme girmiş gibi. Bütün bu bir tarafı keskin gibi görünen ama bir tarafı da karışıyor hissi veren imgeleri nasıl anlamalıyız? Bu imgeler sonraki kuşakta iyice belirginleşerek yaratıcı bir şekilde kendini gösterecek diye düşünüyorum.

 Psikanaliz de geç olsa da, bireyi öne çıkaran bir zihin modeli olarak Türkiye’de çok ilgi görüyor. Bunu da içselleştirilen ve aydınlanma yönünde simgesini bulan imgelerden biri olarak düşünebiliriz.

Sonuç

Coğrafi konumumuz itibarı ile geçiş noktasında olmamız da doğası itibarı ile bir bölünme barındırmaktadır. Toplumları birleştiren tek tanrılı din ile laiklik kesişmesi, bilimin ve aklın kullanıldığı aydınlanma felsefesinin kesişmesi bizi çok canlı onarıcı bir ülke yapabilme potansiyeli taşırken, 100 yıl sonra yok olma, delirme, ölme sezgilerinin içini doldurduğu bir tekinsizlik içinde bıraktı. Su sorunu, iklim sorunları, göçler, demografinin değişimi, ekonomik krizler vb. konular, toplumu psikolojik olarak geriletmiş, depresif bir döneme geçilip, bireyleşerek akıl ve bilimi kullanarak psikolojik olarak büyüme yerine, anayasasının kontrol etmekte zorlandığı, yanından kıyısından yeni kurallar konulmaya çalışılan, hukukuna pek de güvenilmeyen bir ülke olmasına rağmen Türkiye’de hala bir anayasa mevcut. Psikolojik olarak daha gerileyip, dağılmaktan, parçalanmaktan, otorite baskı ile idare edilen bir toplum olmaktan çok korkuyoruz. Paranoid-şizoid evrede kalarak bireyselliğimizin iyice yok olmasından, zihnimizin ardından bedenimizin parçalanmasından, kaybolmaktan, annenin bizi yutmasından, delirmekten vb. şeylerden çok korkuyoruz. Bunun sonucunda da hezeyanımsı düşünceler üretiyoruz, örneğin bütün ülkede deprem olacak, yeryüzü yerinden oynayacak gibi. Hepsi yaradandan, iyilik de kötülük de. Belki birey olarak depreme karşı bir önlem alabileceğimize inanırsak, yani paranoid-şizoid üstbenlikten depresif üstbenliğe geçebilirsek bu hezeyanımsı düşünce ile baş edebiliriz. İçinde bulunduğumuz topluluğun bu önlemi bilimsel olarak alabileceğine inansak, birey olarak nasıl gelişeceğimizi düşünün.

Türkiye toplumu cemaatten cemiyete evrilemedi. İki arada bir derede salınıp duruyoruz. Daha gerçek olan bireysel özelliklerin zenginleştirdiği bir toplum bir ülke kurabilir miyiz?  Belki de gelecekte tam tersi olacak, daha fazla paranoid-şizoid malzeme ile hayatta kalmaya çalışacağımız, parçalanıp dağılacağımız günlere evrileceğiz. Belki de bölme işlevi iyiyi içimizde tutarak zaman içinde grubun birleşmesinde de etkin rol oynayabilir. Klein (1937), bölmeyi bebeğin gelişim basamaklarında çok olumlu bir yere koyar. Bebek iyiyi kötüyü önce böler, sonra bunları aynı nesnede birleştirerek depresif konuma geçer der. Türkiye bütünlüğünü koruyabilirse eğer, makyaj yapan başörtülü kadınlar, namaz kılan başı açık kadınlar, inşallah maşallah kelimelerini kullanmaktan kaçınmayan bir laik kesimin karışımı olan kendi kimliğini, sekülerleşme sürecini oluşturmuş bir ülke, bir toplum olabilir.

Son söz olarak 100 yıldır bu ülke paranoid-şizoid evrede işlev görüyor, bazı dönemlerde bazı imgeler öne çıkıyor, bunlar kendi simgelerini oluşturuyor veya buluyor. Türkiye belki de kendi aydınlanma süreci içinden böyle geçiyordur, bir tür kendine özgü sekülerleşme sürecindedir ve kendi kimliğini doğu ile batının karşılaştığı kavşakta böyle bulmaya çalışıyordur. Bu dönemden depresif süperego ile çıkabilirsek hem kendi bireyselliğimizi korur hem de içinde bulunmaktan mutlu huzurlu hissettiğimiz, yaratıcı onarıcı olabilen bir toplum içinde yaşayabilme fırsatı yakalayabiliriz.

Kaynakça

Alford, C. (1990). Reparation and Civilization Klenian account of the large group. Free Associations Psychoanalysis groups politics culture (1) (19):7-30

Bion, W. (1961). Experiences in Groups. New York: Basic Books

Euronews Türkiye’de deizm neden artıyor dindarlık neden azalıyor (tr.euronees.com/2019/03/19/turkiye-de-deizm-neden-yukseliste)

Findley, C.V. (2011). Modern Türkiye Tarihi (İslam, Milliyetçilik ve Modernlik 1789-2007) Çev.; Güneş Ayas, Timaş Yayınları 2631, Tarih inceleme araştırma dizisi,1. Baskı Ekim 2011.

Freud, S. (1921). Group Psychology and the Analysis of the Ego, in James Strachey, ed. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 24 vols. 1953-73. Hogarth, vol. 8, pp. 65-143.

Freud, S. (1924). ‘The dissolution of the Oedipus complex’ S.E. 19, pp.173-179. London

Freud, S. (1930). Civilization and its Discontents. S.E. 21, pp. 57-145

Klein, M. (1928). ‘Early stages of the Oedipus conflict’ in M. Klein (1975), vol. 1, pp. 186-98.

Klein, M. (1937). ‘Love, guilt and reparation’, in Klein, M. (1975) vol. 1, pp. 306-43

Klein, M. (1948). ‘On the theory of anxiety and guilt’, in Klein, M. (1975) vol. 3, pp. 25-42

Klein, M. (1961). Narrative of a Child Analysis, in Klein, M. (1975), vol. 4

Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Aydınlanma,   1.10. 2023’te alınmıştır.

Volkan V. & Itzkowitz N. (2020). Atatürk’ün Psikanalitik Biyografisi Pusula yayınevi, ed. Selen Yağcı, 3. Baskı Ekim 2020


* Ayla Yazıcı. Psikiyatrist, Eğitim ve Süpervizyon Analistidir. Uluslararası PsikanalizBirliği (IPA) ve Psike İstanbul (İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği) üyesidir. 1991-2011 arasında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde çalışmıştır. Bu hastanedeki Psikanaliz Biriminin kurucularındandır. Güncel çalışma grubu koordinatörü, ilerleme ve kabul komitesi üyesi, bilimsel kurul üyesi, yayın kurulu başkanıdır. Pek çok makale, kitap bölümü ve çevirileri yayınlanmış, Uluslararası Psikanaliz Birliği tarafından verilen 2023 Acil Durumlarda ve Krizlerde Psikanaliz Mansiyon Ödülüne layık görülmüştür. Özel ofisinde psikanaliz ile ilgili çalışmalarına devam etmektedir.

TOP

PSİKE İstanbul Psikanaliz Kitaplığı bünyesinde yer alan, Türkiye’nin ilk elektronik psikanaliz dergisi olan Psikanalizin Dili dergisi,

Psikanalizi ve uygulamalı psikanalizi teorik ve pratik yönleriyle inceleyen yazılara ve çevirilere yer vermek suretiyle bir düşünce ve tartışma ortamı yaratabilmeyi;

Bir yandan Sigmund Freud, Melanie Klein, Donald W. Winnicott, Wilfred Ruprecht Bion gibi psikanalizin öncü isimlerinin kuramlarını gözden geçiren ve tartışan yazılara yer verirken, bir yandan da çağdaş psikanalizin katkılarına değinerek yeni perspektiflerin gelişebilmesi için alan yaratabilmeyi;

Psikanalizin sinema, edebiyat, felsefe, antropoloji gibi diğer disiplinlerle etkileşimini incelemeyi; sanat eserlerini, yaratıcılık süreçlerini, kültürü psikanalitik kuramın ışığında anlamlandırabilmeyi;

Kitap tanıtımına, söyleşilere yer vermeyi ve psikanaliz yayıncılığıyla ilgili etkinlikleri okuyuculara duyurmayı amaçlıyor.