<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>2. Sayı Günümüzün Narsisizmi arşivleri - Psikanalizin Dili</title>
	<atom:link href="https://psikanalizindili.com/category/2-sayi-gunumuzun-narsisizmi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psikanalizindili.com/category/2-sayi-gunumuzun-narsisizmi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 01 Dec 2025 11:57:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>
	<item>
		<title>Günümüzün Narsisizmi</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/gunumuzun-narsisizmi-sunus/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/gunumuzun-narsisizmi-sunus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:55:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2. Sayı Günümüzün Narsisizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=423</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzün Narsisizmi: Sunuş Narkissos mitinin değişik versiyonları olduğu bilinmektedir. Ovidius’un Metamorphoseis’inde geçen en çok bilinen versiyonuna göre Narkissos, tanrı Kephisos ile nympha Liriope’nin oğludur. Narkissos doğduğunda anne babası kâhin Teiresias’a danışırlar. Teiresias onlara çocuğun kendi yüzüne bakmaması koşuluyla çok ileri yaşa kadar yaşayacağını söyler. Gençlik çağında Narkissos’a birçok genç kız ve nympha âşık olur. Fakat [&#8230;]</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/gunumuzun-narsisizmi-sunus/">Günümüzün Narsisizmi</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-429" src="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/john-william-waterhouse-1.jpg" alt="John William Waterhouse" width="1280" height="720" srcset="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/john-william-waterhouse-1.jpg 1280w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/john-william-waterhouse-1-300x169.jpg 300w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/john-william-waterhouse-1-1024x576.jpg 1024w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/john-william-waterhouse-1-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<p><strong>Günümüzün Narsisizmi: Sunuş</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Narkissos mitinin değişik versiyonları olduğu bilinmektedir. Ovidius’un <em>Metamorphoseis</em>’inde geçen en çok bilinen versiyonuna göre Narkissos, tanrı Kephisos ile nympha Liriope’nin oğludur. Narkissos doğduğunda anne babası kâhin Teiresias’a danışırlar. Teiresias onlara çocuğun kendi yüzüne <em>bakmaması</em> koşuluyla çok ileri yaşa kadar yaşayacağını söyler. Gençlik çağında Narkissos’a birçok genç kız ve nympha âşık olur. Fakat Narkissos onları görmez bile, onların ilgisine karşı duyarsızdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir orman nympha’sı olan Ekho ise çok konuştuğu için tanrıça Iuno tarafından cezalandırılmıştır; Ekho sözlerini serbestçe dile getiremez, ancak başkalarının sözlerinin son sözcüklerini tekrarlayabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün Ekho da Narkissos’un çekimine kapılır ve ona âşık olur; fakat Narkissos’un tavrı öncekilerden farksızdır. Narkissos kendisinin sözlerini tekrarlayan Ekho karşısında irkilir ve onun talebini kabul etmez. Bunun üzerine Ekho çok üzülür, reddedilmiş ve küçük düşmüş hisseder; inzivaya çekilir, zayıflar ve yankılanan bir ses (eko) olarak kalır. Narkissos’un hor gördüğü kızlar tanrılardan öçlerinin alınmasını isterler. İntikam tanrıçası Nemesis Narkissos’u cezalandırmaya karar verir. Bir av sonrasında Narkissos susuzluğunu gidermek için bir pınara eğilir ve suda kendi yüzünün yansımasını görür. Narkissos bu güzel yüze bir anda âşık olur, ona bakakalır. Narkissos sudaki yansımasının kendisine ait olduğunun farkında değildir.  Bu andan itibaren de gözü dünyada başka bir şey <em>görmez </em>olur ve kendi suretine bakarken orada öylece ölür. Narkissos’un olduğu yerde bir çiçek oluşur; Narkissos, bir çiçeğe (nergise) dönüşmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-423"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Narkissos efsanesine çok farklı yorumlar getirmek mümkün. Acaba Narkissos’un trajedisini bir tür görme bozukluğuyla ilişkilendirebilir miyiz? Bir tür <em>görememe</em>, içebakış yoksunluğundan mustariptir Narkissos! Ona ilgi gösterenleri, âşık olanları göremez, onlara karşı kayıtsızdır. Belki de kendi gölgesini (karanlık tarafını) görmekten de acizdir. Onun bakışı sudaki yansısında donakalmıştır. Oysa gerçekten görebilmek, hem nesneleri hem de kendini bütünlüklü bir şekilde görmekle mümkündür. Bu süreçte haset, kıskançlık, suçluluk ve pişmanlıkla yüzleşilmesi kadar; kibir, hiddet, küçük düşme ve utanç duygularının da görülmesi kaçınılmaz olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Psikanalizin Dili</em> dergisinin ikinci sayısını narsisizme ayırdık. Freud’un narsisizm üzerine olan ilk çalışmalarının ardından yüz yılı aşkın bir sürenin geçtiği bu aşamada narsisizme dair kavrayışımızda hangi noktadayız? Narsisist bireyin dinamiklerini ve grup içindeki narsisistik süreçleri nasıl yorumlayabiliriz? Bu dosya aracılığıyla bu sorunsalı tartışmayı hedefliyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Keyifli okumalar dileğiyle&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Psikanalizin Dili</em> Dergisi Editörü: Özden Terbaş</p>
<p style="text-align: justify;">Yayın Sorumluları: Deniz Arduman Kırcalı, Esra M. Dedik, Işıl Ertüzün, Nesli Keskinöz Bilen</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/gunumuzun-narsisizmi-sunus/">Günümüzün Narsisizmi</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/gunumuzun-narsisizmi-sunus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Narsisistik-Kimliksel Travma ve Aktarımı</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/narsisistik-kimliksel-travma-ve-aktarimi/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/narsisistik-kimliksel-travma-ve-aktarimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:54:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2. Sayı Günümüzün Narsisizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=435</guid>

					<description><![CDATA[<p>Narsisistik-Kimliksel Travma ve Aktarımı[1] Réne Roussillon Başlıkta öne sürdüğüm meseleyi ele almadan evvel, daha doğrusu bu konuyu&#160;“iyi” bir konumda ele alabilmek için iki ön koşulun önceden ele alınmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. İlki,&#160;“sınır hâllerin” veya&#160;“narsisistik” aktarımların özgüllüğü konusunun üstü kapalı şekilde barındırdığı tanı konusunu içerir. Herhangi bir aktarımsal konfigürasyonun analiz edilmesi, tarihselliği düzenleyici konuma yerleştiren bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/narsisistik-kimliksel-travma-ve-aktarimi/">Narsisistik-Kimliksel Travma ve Aktarımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-437" src="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rc3a9ne-roussillon.jpg" alt="Réne Roussillon" width="1280" height="720" srcset="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rc3a9ne-roussillon.jpg 1280w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rc3a9ne-roussillon-300x169.jpg 300w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rc3a9ne-roussillon-1024x576.jpg 1024w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rc3a9ne-roussillon-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Narsisistik-Kimliksel Travma ve Aktarımı</strong><a href="/#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>[1]</strong></a></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Réne Roussillon </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Başlıkta öne sürdüğüm meseleyi ele almadan evvel, daha doğrusu bu konuyu&nbsp;“iyi” bir konumda ele alabilmek için iki ön koşulun önceden ele alınmasının gerekli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p style="text-align:justify;">İlki,&nbsp;“sınır hâllerin” veya&nbsp;“narsisistik” aktarımların özgüllüğü konusunun üstü kapalı şekilde barındırdığı tanı konusunu içerir. Herhangi bir aktarımsal konfigürasyonun analiz edilmesi, tarihselliği düzenleyici konuma yerleştiren bir perspektife yer açılması için her tür “yapısal” perspektifin askıya alınmasını içerir. Bu bakış açısıyla, analizde “sınır hâl” birey yoktur, yalnızca yaşanmış geçmişin simgeleştirilmesi çalışmasındaki bazı zorlukların kökeninde birkaç tarihsel konjonktürle karşılaşmış ve bu sebeple de angaje olan bazı dürtüsel, narsisistik veya nesnesel kimi meselelerin öznel sahiplenilmesinde bazı zorluklarla karşılaşmış olan bir birey vardır. Geçmişten sahiplenilmemiş olan şey sebebiyle acı çekeriz, ister&nbsp;“nevrotik”, “psikotik” veya “sınır hâlde” olalım, geçmişin bu kesitlerini simgeleştirerek ve bunları öznel örgütlenmenin dokusu ile bütünleştirerek “iyileşiriz.” “Anılara dalma” sebebiyle acı çeker, hatırlayarak iyileşiriz; tarihsel veya geçmiş ilişkisel konjonktürlerin ruhsallık içinde sabitlenmiş ve kistleşmiş olan özelliklerini yeniden oynayabileceğimizi, başka şekilde tekrar edebileceğimizi hatırlayarak.</p>
<p style="text-align:justify;"><span id="more-435"></span></p>
<p style="text-align:justify;">Vurgulamak gerekir ki bu ön koşul her psikanalitik tedavinin katî bir zorunluluğudur, özellikle de analizin odaklanması gereken aktarımsal konjonktürler bir kimlik bozukluğu, önemli bir narsisistik düzenleme bozukluğu içerdiğinde bu koşulun özellikle elzem olduğu ortaya çıkar. Bu konjonktürler her tür ön bilgi etkisine karşı, “kendini gerçekleştiren kehanetlerin” her tür etkilerine karşı özellikle “duyarlıdır”, hatta en belirleyici yönlerinden biri “ötekinin arzusuna” veya ötekinin kendilerine dair sahip olacağı imgeler ve temsillere göre kendini tanımlama kapasitelerindeki bir çeşit zorluğa sahip olmalarıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Kimliksel-narsisistik ızdırap, bu ızdırabın analizinin analitik sürecin temel meselesini temsil ettiği bir tedavide ortaya çıksa veya onun anlık meselelerinden yalnızca birini temsil etse bile, aslında kendi kendini düşünebilmenin (réflexivité) örgütlenmesinde, Benliğin “iç aynasının” ve öznelliğin örgütlenmesinde bir zorluğa tanıklık eder: Bu örgütlenme ötekiyle olan yatırım yapılmış tüm ilişkileri, yani özellikle psikanalist veya psikoterapistle olan ilişkiyi, kendi özelliklerine boyar. Kendilik tanımıyla ve stabilize olmamış bir kendilik tanımıyla zorluk yaşayan, durmaksızın özdeş-olmayan veya kendisiyle çok özdeş olan, tamamlanmamışlığın dinamik temsilinin eksik olduğu bir kimlik paradoksuyla karşı karşıya kalan narsisizm veya narsisizmin temel eksiklik alanı, yatırım yapılan veya referans olan her tür ilişkiye kendi sorunsalını ve onun bariyerini sızdırma eğilimindedir. “Analiz eden” bir tertibatının içine aktarıldığında doğası gereği artık bir “paradoksal” aktarım türü oluşturur. İşte bu sebeple “sınır hâl” aktarımı olarak adlandırmak bana nispeten karşıt görünüyor, çünkü bana öyle geliyor ki bu durumda aktarımın kendisinin bir sınır hâli ile karşı karşıya kalırız ve bana psikanalizin veya psikanalitik çalışmanın “sınır durumlarını” tanımlamak daha tercih edilir geliyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Söz konusu olan, “sınır hâldeki” veya nevrotik hatta psikotik olarak adlandırılan bir bireyin aktarımsal süreci de olsa, bu sınır durumlar narsisistik düzenlemenin veya kimliğin temel sorunsallarından birinin aktarım içinde güncelleştiği ânı ilgilendirirler. Bu nedenle&nbsp;“sınır durum”dan bahsetmek, yapısal bir tanıyla peşin bir hükme varmak değil, daha çok bir durum tanısından, bir aktarımsal konfigürasyon tanısından bahsetmek anlamına gelir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu sorunun ikinci bir zorluğu bizim meşgul olduğumuz aktarımsal konjonktürlerin içinde yer alan “anımsanan tarihin” türüyle ilgilidir. Özel bir dönemin “sınır durumların” aktarımsal tekrarına dâhil olması mümkün olsa da ve bunlar bireyin geçmişindeki özellikle belirli bir anla, “travmatik” bir anla ilişkili olsa da, çoğu zaman aktarım arenasında yeniden oynanmakta olan şeyin anlaşılırlığını daha ziyade küçük ve devamlı dokunuşlarla yavaşça bir “kümülatif travma” damıtmış olan ilişkisel bir geçmişle ilişkilendirmeliyiz. Aktarıma “yapısal” yönünü veren şey, hem tarihsel -yani geçmiş- olan hem de özel bir olay etrafında tarih konulabilen, sınırlanabilen belirli bir&nbsp; hikâyeye kaydedilemeyen bir kayıt özelliğine sahip olmasıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">İkinci ön koşulum düşüncelerim tarafından desteklenen psikanalitik çalışma anlayışını içerir. Bu ön koşul, herhangi bir özel içerikten daha çok, yukarıda önerdiğim üzere yaşanmış geçmişin simgeleştirme çalışmasına atıfta bulunur. Burada simgeleştirme, öznel sahiplenmenin ana vektörü olarak kabul edilir; 1920&#8217;deki dönüm noktasından sonra psikanalitik çalışmanın yeni yönünü temsil eden Freud’un 1932 yılındaki ünlü söyleyişinde belirtildiği gibi: “Wo es war soll ich werden.”&nbsp; Bu bakış açısıyla psikanaliz analizan-bireyin simgeleştirme kapasitelerini en iyi duruma getirmeyi amaçlar, ki bu da bu çalışmanın özel bir sonuç noktasını öngörmez fakat onun yönünü belirler.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu görüş açısına göre “analiz edilecek” aktarım simgeleştirilmenin geçmişi ile, yani başarılarının geçmişinden çok travmatik avatarlarının geçmişiyle ilintili gibi gözükür. Düşüncelerimizin odak noktasında bulunan kimliksel-narsisistik ızdırap bölgesinde, simgeleştirmenin travması “birincil” olmuştur, yani söz konusu olan deneyim, nesne ile ilişkili kendilik deneyimi, ne simgeleştirilebilmiş ne de temsil edilebilmiştir, öyle ki bireyin karşı karşıya kaldığı şeye rağmen “hayatta kalmak” için kendini kendinden geri çekmek dışında başka bir yolu kalmamıştır. Başka bir deyişle deneyim bastırılmamıştır, bu durumda deneyimin Benliğin “şimdi”sine yerleştirilmiş olabileceği varsayılabilir, böylece <em>a minima </em>düzeyde bile olsa simgeleştirilmiş ve temsil edilmiştir ancak öznellikten bölünmüştür.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu ifadenin tümüyle anlaşılabilir olması için birkaç ayrıntıyı dile getirmek gerekiyor. Az önce kullandığım Benliğin bölünmesi kavramı, S. Freud’un “Psikanalizin Özeti”nde önerdiği kullanımdan türemiştir, onun “Savunma Sürecinde Benliğin bölünmesi” makalesinde savunduğundan daha geniş bir anlama sahiptir. Bölmeye adanan 1937 tarihli makalede S. Freud bilhassa bunu fetişik sapkınlık sorunsalıyla ilişkilendirir. Fetişik “dikiş”ten yola çıkarak <em>a posteriori</em> bu sonuca varır, anın klinik betimlemesine en elverişli olan klinik konjonktür budur. Oysa fetiş bölmenin kendisini, ruhsallığın onu onardığı biçime kıyasla daha az gösterir.</p>
<ol style="text-align:justify;">
<li>Freud’un Psikanalizin Özeti’nde önerdiği üzere, Benliğin bölünmesi kavramı, basit fetiş kliniğinden ayrı tutumalı ve daha önemli kuramsal bir statüye sahip olmalıdır. Fetişizm, yalnızca birincil travmaların etkilerini içeren özel bir vakadır, kimliksel-narsisistik bir bozukluğun cinsel bir davranışı sızdırması özelliğine sahiptir. Böylece birincil dişillik yarasının (D. W. Winnicott) bir biçimine bağlı birincil narsisistik eksik ile bu narsisistik eksiğin, bu birincil simgeleştirme yarasının, bu var olma eksikliğinin bir “temsili” hatta “temsil edeni” haline gelen dişi cinsiyetin biçimi arasındaki bağlantıyı ortaya koyar.</li>
</ol>
<p style="text-align:justify;">Bu tekil biçimin ötesinde, söz konusu olan bu kimliksel “felaket”, bireyin kimliği için veya narsisizminin düzenlenmesi için temel olan ve var olma duygusunu, hatta özünü etkileyen bazı deneyimlere temsili bir statü vermekteki imkânsızlığını ilgilendirir. Bu durumda Benlik bölünmesi kavramını, narsisistik patalojilerin ve kendilik imgesi patolojilerinin referans süreci olarak ele almayı öneriyorum. Elbette bastırma aynı zamanda narsisizmi de etkiler, bireyin üzerinde “narsisistik” etkileri vardır, fakat kendisi narsisistik patolojinin özelliği değildir, bireyin “oto [kendi]” işleyişini sadece ikincil olarak etkiler, organik olarak değil. Bölme var olma patolojisini ilgilendirir, sahip olma değil; var olma eksikliğini ilgilendirir, arzunun ve dürtünün düzenleyicisi olan eksikliği değil, hatta bu durum ruhsal işleyişin bazı konjonktürlerinde birinden diğerine geçiş olsa da böyledir.</p>
<p style="text-align:justify;">Kimliksel-narsisistik ızdırabın altında yatan deneyimler bir takım belirli özelliklerle nitelendirilebilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Öncelikle bu deneyimler çoğunlukla bir “birincil narsisistik hayal kırıklığı” ile sonuçlanır, bireyin kimlik duygusunu yerleştirdiği temel beklentilerinden biri ilk çevrenin cevapları karşısında hayal kırıklığına uğramıştır. Var olduğunu hissetmek ve gelişmek için ihtiyaç duyduğu şeylere dair taşıdığı “önyargılar” gerekli cevapları almazlar, bu da kimliksel ızdırap yaşantısının merkezinde bir “birincil narsisistik hayal kırıklığı”na yol açar. Bu ızdırap deneyimleri, kendilik tanımını etkiler ya da daha ziyade imkânsız kendilik tanımını etkiler ve bunlar; paradoksu geçmiş konjonktürün birkaç özelliğiyle içinden çıkılmaz bir duruma konulmuş ve tolere edilemez olan paradoksal deneyimlerdir. Potansiyel olarak deneyimin geri kalanı ile uyumlu veya çatışmalılaştırılabilir olan bir biçim içinde temsil edilemezler. Dolayısıyla&nbsp; içlerinden çıkış yoktur ve sonsuza kadar devam ederler. Temsili veya simgesel çıkış olmadığı gibi başka bir tür çıkış da yoktur (örneğin fobide olduğu gibi algısal-motor). Deneyime tahammül etmenin, simgeleştirmenin ve kendini sakınarak ondan kaçmanın imkânsızlığı içindeki bireyin, kendisini deneyimin gerçekliği ile ilişkili olan parçasından ayırmaktan başka çaresi yoktur. Kendisini kimliği için zaruri olan bir parçasından bölmüştür, böylece kendinden yoksun duruma düşer.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu merkezî deneyimi simgeleştirmenin imkânsızlığı yalnızca anlık bir temsil eksikliği etkisi yaratmakla kalmamış, temsil kapasitelerinin kendisini, simgeleştirme aygıtının kendisini ve ruhsal simgeleştirme çerçevesini de etkilemiştir. Dolayısıyla bozukluk, özel bir düşlem, tekil bir temsil biçiminde mevcut değildir, zarar gören şey düşlemleme aygıtının bağlayıcı figürasyonlar üretme kapasitesidir. Ruhsal aygıt kendisini bir boşlukla ve temsil etme eksikliğinin izini taşıyan bu boşluğa karşı tepkilerle karşı karşıya bulur. Böylece söz konusu olan birincil travma alanının yeniden etkinleşmesi durumunda, birey temsil ve temsililik (representativité) eksikliğine ve bu eksikliğin yol açtığı incinmeye, bağlantılı duygulanımlarla tepki vermeye meyilli olacaktır: Haset, utanç, narsisistik öfke; üçü de potansiyel olarak yıkıcı ve düzen bozucudur.</p>
<p style="text-align:justify;">Kimliksel-narsisistik patalojinin temelinde bulunduğunu düşündüğüm öğeleri, bana klinik olarak alacakları birçok biçim açısından ortak gibi gözüken, aktarımın merkezine konması gereken sorunun “zemin”ini özetlemiş bulunuyorum. Elbette bu zemine ruhsal etkinliğin geri kalanını aşağı yukarı ciddi şekilde etkileyecek bir sonuçlar dizisi eklenecektir. Oto-erotizmler zorluk yaşayacak veya bütünleşme açısından pek kullanılamayan çarpık biçimler alacaklardır; ötekiyle ilişki, içeride temsil edilmemiş olanı o kişide algısal olarak bulma ihtiyacının etkisi altında olacaktır, telafi edici narsisistik meseleler alırlığa (réceptivité) ve etkinliğe sızacaktır vb…</p>
<p style="text-align:justify;">Narsisizmin patolojisinin klinik tutumunu belirleyecek olan şey ruhsallığın, kendi bütünleştirilemeyen parçasının kendisinde sebep olduğu kalıcı tehdide getirmek istediği “çözüme” kıyasla bu zeminin ve sonuçlarının tamamıyla daha az ilgilidir. Çünkü travmatik deneyimden kendini bölmüş olmak yeterli değildir, bunun dışında bastırmanın diyalektiğiyle benzeşen ve “bölünenin geri dönüşü” olarak adlandırdığım şeyden kendini sakınmaya çalışmak gerekmektedir. Bölünmenin kendisi kalıcı bir çözüm sağlamaz, çünkü bu yolla öznellikten dışarı atılmış olan şey özellikle yineleme zorlantısına boyun eğer ve kimliğin temel bir parçasını ilgilendirdiği ölçüde bilhassa halüsinatif biçimde etkinleştirilebilirdir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bununla birlikte bastırma/bastırılanın geri dönüşü çiftiyle benzeşim, sürecin bir temsilini kolaylıkla biçimlendirmeyi sağlıyor olsa da çok ileri götürülemez, çünkü söz konusu olan ruhsal işleyişlerin meseleleri harekete geçirilen negativite türleri açısından hatırı sayılır biçimde değişiklik gösterirler.</p>
<p style="text-align:justify;">Bastırılanın geri dönüşü temsili açıdan gerçekleşir, önbilinç sistemine doğrudan ulaşımlarını engelleyen sansürü daha iyi aşabilmek için yer değiştirmiş, kılık değiştirmiş, yeniden örgütlenmiş şeylerin temsilleri biçimde ortaya çıkar. Bastırılanın geri dönüşü Benliğin önbilincinden reddedilmiş, fakat buna rağmen Benliğin içinde kalmış bir şeyin, Benliğin bilinçdışı kısmına ait geri gelen, yer değiştirmiş bir şeyin temsili geri dönüşünü içerir. Sürecin bir ucundan diğer ucuna temsili alanın, simgeleştirme biçimleri alanının içinde bulunuruz; söz konusu olan negativite özellikle simgeyi veya simgeleştirmeyi içeren olumsuzlamadır (dénégation). Özünde simge kendine benzer ve benzemez, söylediği şeyden başka bir şey söylemek “ister”, bu da konuşlanmış muhtemel paradoks biçimlerini tolere etmeyi ve onları “basit” bir çatışmalılığın biçimlerinde dönüştürmeyi sağlar. Özünde paradoksal &#8211; S. Freud’un söylemeyi sevdiği şekliyle şeytani &#8211; olan kimlik, simgeleştirme alıştırmasında ve öne sürdüğü kendisine özdeşsizlikte temel karşıtlıklarına, şiddetli ve düzen bozucu alternatiflerine bir çıkış yolu bulur.</p>
<p style="text-align:justify;">Bölünenin geri dönüşünün biçimleri ne aynı nitelikleri ne de metaforlaştıran üretkenliğin aynı etkilerini sergilemezler, sadece çağrışımsal açıdan kötü bir şekilde türetilmiş olarak kalırlar. Daha ileride göreceğimiz üzere, gerçek doğaları üzerindeki öznelliği suistimal ederek, bilhassa duyusal-algısal-motor alanda etkilerini gösterirler. Benlik tarafından ortaya konan savunma biçimleri oldukları kadar, temsili alana ve avatarlarına uygun olanlardan farklılardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bölünenin geri dönüşü kavramı psikanalitik literatürde pek yaygın değildir, hatta bu biçimde kullanmayı öneren ilk kişinin ben olduğuma bile inanıyorum. Radikal bir biçimde birincil simgeleştirmeden çıkarılmış olanın geri dönüşüne karşı ruhsallığın “narsisistik” savunmaları sorunsalını tanıtmak ve böylece ruhsallıkiçi ve&nbsp; öznelliklerarası geleceğini düşünmek için bu kavram bana bilhassa bulgusal gözükmektedir. Bununla birlikte bölünenin geri dönüşüne karşı savunmalar birçok farklı isim altında bu alanda benden önce gelen kimi yazarlar tarafından daha önce tanımlanmıştır, ancak bizim ilgilendiğimiz sorunla uygunluğunu ortaya konulmamıştır.</p>
<ol style="text-align:justify;">
<li>Freud ilk olarak, tam olarak ayırt etmemiş olsa da, farklı metinlerde bastırma sorunsalını, o zamanlar bastırılanın kendisinin geri dönüşü modeli üzerinden düşündüğü bölünenin geri dönüşü biçimleri sorunsalıyla karıştırarak bu konunun zeminini hazırlamıştır. Bastırma, ruhsallığın kendisini tehdit eden şeye karşı uyguladığı “birincil savunmayı” tanımlamak için kullandığı genel terimdir. Ruhsallığın meydana koyabildiği “birincil savunmaların” başka biçimlerini ancak daha ileride ayırt edecektir.</li>
</ol>
<p style="text-align:justify;">Örneğin sürecin “fetişik” yönlerinin sıklıkla açıkta olduğu “Gradiva”da, S. Freud’un ruhsallığın içine “gömme” etkileri ve libidonun “taşlaşması” olarak betimlediği şey, düzen bozucu, bölünmüş ve bütünleşmemiş travmatik bir deneyimi –Freud’un analizinde bahsetmediği, hâlbuki Jansen’in metninin açıkça belirttiği, kahramanın ergenliğinin başlangıcında anne babasının ölümü ve onların ölümde biraraya gelmeleri- etkisizleştirilme türü olarak daha iyi anlaşılır. Ruhsallığın düzeninin bozulması tehlikesine karşı durabilmek için aciliyet içindeki birey “karşı yükleri” (S. Freud, 1920) harekete geçirir, ruhsal yaşamın tümünün fakirleşmesi bedeline karşın travmatik ihlali “etkisizleştirir”, bu yolla da “Gradiva”nın başında Hanold’un sahip olduğuna yakın bir klinik tablo gösterir. Metnin gidişatı yavaş bir yeniden harekete koyma ve yeniden bütünleştirme olarak anlaşılabilir fakat bu durum “tutkusal” (bkz. R. Roussillon, 1991) bir hareketten, Benlikten kendini bölmek zorunda kalmış olan şeyden yola çıkarak gerçekleşir. Bu dikiş çalışmasının kadın bir kişinin yardımıyla, Zoé üzerine dişil sorunsalın gerçek bir aktarımıyla gerçekleştiğini ayrıca not düşelim. Süreç gerçek bir bilinçlenme göstermez, bunun yerine daha ziyade kahraman için, hallüsinatif algı ve sanrı yoluyla, kendisinden kesmek zorunda kalmış olduğu şeyle yeniden bağlanma olasılığını gösterir.</p>
<p style="text-align:justify;">1915’teki “Aktarım Nevrozlarına Genel Bir Bakış” adlı çalışmasında S. Freud bölünenin geri dönüşüne karşı başka bir mücadele prosedüründen bahseder: Buzlaşma (glaciation). Bu “Gradiva”da bahsettiğimiz taşlaşmanın başka bir çeşididir, ancak burada, geçmiş bir travmanın önüne geçmek için ruhsallığın ortaya koyduğu kalıcı karşı yatırım -insanlığın tarihöncesi metaforuna kapılmış olan S. Freud onu bu şekilde görmez- libido için gerçek bir sabitlenme noktası ve gelecekteki bastırmalara yönelik bir çağrı noktası oluşturur. İkincil bastırmalar, ilkel bölünenin geri dönüşüne karşı bölme ve savunma zemini üzerinde yerleşir, ki bu da sümen altından işlemekte olan bölmeyi aynı anda hem maskeler hem ortaya çıkarır.</p>
<p style="text-align:justify;">1920’de “Haz İlkesinin Ötesinde”de S. Freud birincil travmaya karşı savunmanın genelliğini kalıcı karşı yükler biçiminde ifade eder. Öte yandan acı dolu somatik bir alanın oluşumunun, ruhsal travmatik hâle karşı yatırım yapılmasıyla aynı etkiye sahip olduğunu fark ederek somatik etkilenmeyle klinik bağlantıyı ortaya koyar. S. Freud bu arada birincil travmanın somatik bir cevap alabileceğini, travmatik ihlalin “somatik bir bağlantı” alabileceğini, bunun da bölünenin geri dönüşüne karşı bir devamlı mücadele gerekliliği hâline gelirse psikosomatik bir hastalığın kökeninde yer alabileceğini belirtiyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Belirttiği çizgiye uygun olarak S. Freud 1925’te birincil travmanın biçimlerinin geri dönüşüne karşı olan savunmacı yığına, sembolik olmayan fakat davranışçı olan başka bir ruhsallıkiçi bağlantı biçimi olan ve burada yine dişillik sorunsalı ile olan bağlantısını vurguladığı “mazoşizm”i özellikle de erojen mazoşizmi dâhil eder. Erojen mazoşizm, belirtmiş olduğumuz biçimlere benzerlik gösterir, acının karışıklığına gerekli olan ve onu hazza dönüştürmeye tahsis edilmiş olan libidinal eş-uyarım ile somaya çağrıda bulunur. Bu duyumun döndürülmesi ile, onun bozulması ve karışıklığı etkisiyle işlev gösteren “kalıcı” bir bağlantı türüdür.</p>
<p style="text-align:justify;">Daha evvel Benliğin bölünmesinin fetişik dikişi sorunsalından bahsettik, bu sorunsal S. Freud’a cinsellik ve simgeleştirme ile en fazla bağlantı sağlayan konu olması açısından, burada bizim için düzenleyici işlevi gören kavramı ortaya koymasını sağlayacaktır. Fetiş iki yüze sahiptir: Biri kastrasyonun ve yokluğun reddine dönüktür, diğeri ise aksine, “algısal olarak mevcut olan” gerçekliğe uyum çabası içerisinde, bununla yetinir. Ruhsal felaket tehdidi sırasında ruhsallıkiçi sahneden geri çekilmiş olan şey, ikincil olarak ruhsallığın geri kalanına bağlanma ve bu yolla Benliğe yeniden kendini bağlama, kendini ona dikme, bu şekilde de öznelliğin merkezinde bir statü edinme yolu bulmuştur; ancak bunları birincil dişillik sorunsalıyla sahip oldukları bağlantısı açısından gerçek anlamda simgeleştirilmeden yapar.</p>
<p style="text-align:justify;">Aynı senelerde S. Freud’un çok ilgisini çekmiş olan psikozun da, sanrıda kendisine uygun olan bölünenin ikincil yeniden bağlanma türünü bulması için 1937-1938 yıllarını ve “Analizde Yapımları”ı beklemesi gerekir. Sanrı, ne anlamlandırılabilir ne de bütünleştirilebilir olduğu bir sırada öznellikten bölünmesi gerekmiş olan birincil travmayı ikincil olarak anlamlandırılma çabasıdır. Burada bağlantı, ikincil sistemin niteliklerinin yardımıyla gerçekleşir, oysa bu sistem birincil travmatik alanın izlerinin halüsinatif etkinleşmesi ile öncülleri açısından suistimal edilmiştir. Algı, halüsinatif geri dönüşe maruz kalmıştır ve bölmenin dağılmasının ardından kendisini içeriden yeniden istila eden şeye güncel bir anlam vermeye çalışan önbilincin düzeni bozulur.</p>
<ol style="text-align:justify;">
<li>Ferenczi de S. Freud’a paralel olarak, birincil travmaların etkilerine ve onların düzen bozucu etkilerinden ruhsallığı korumak amacıyla ortaya konmuş olan bölmelerin etkilerine dair bir klinik geliştirmiştir. Bu kendine özgü aktarımsal konjonktürlerin analizinin etkilerinin ilk klinik tanımlarını ona borçluyuz. Bununla birlikte, aktarımsal sürece ait olan şey ile teknik görüşlerin çerçevesine ait olan şeyi ayırt etmekteki zorluğu sebebiyle bu öncü çalışması zorluklarla karşılaşmıştır. Aktarımın bazı etkilerinin paradoksallığına kapılmış olarak bazen istemeden bunun bir oyuncağı ve tekrarlayıcısı haline gelir (bkz. “S. Ferenczi’nin Teknik Serüveni” R. Roussillon, 1995).</li>
</ol>
<p style="text-align:justify;">Bu sorunun bütününe dair anlayışımı geliştirmemde kendimi D. W. Winnicott’a, bilhassa <em>Çöküş Korkusu’na </em>dair aydınlatıcı çalışmaları için, minnettar hissediyorum. Bu makalede Winnicott, bölme süreci tanımına doğrudan atıfta bulunmasa da bölünenin geri dönüşüne karşı genel bir “paradoksal” savunma anlayışı önermektedir. Winnicott, “ilkel agonilere” bir tepki biçimindeki, benim birincil travma olarak adlandırdığım klinik formları ve onların felaketli geri dönüşlerine karşı ruhsallığın savunmasını tanımlar. Winnicott bölünenin geri dönüşünü etkisizleştiren formların özgünlüğünün ortaya konmasını sağlar, bu formlar karşı koymaya meyilli oldukları şeye karşı pasif/aktif “döndürme”&nbsp;(par retournement) yoluya işlev gösterirler. Burada yine ruhsallığın güncelini veya geleceğini ezen bir tehdidi içinde barındıran ve en güvenilmez olan biçim genel sürecin modelini oluşturur: çöküş korkusunun ta kendisi. Çöküş, anında simgeleştirilememiş olan daha eski “agonistik” bir deneyime atıfta bulunur:&nbsp; Düzen bozucu etkisinden kendini korumak, “hayatta kalmak” için birey kendisini bu deneyimden koparmak zorunda kalır. Fakat, bütünleşmemiş bu deneyim, bu bütünleşmeme nedeniyle yineleme dürtüsüne tâbi olur, bireyin ruhsal örgütlenmesini kalıcı biçimde tehdit eder. Geçmişten gelen bir tehdit olarak, geleceğe yönelik bir tehdit olarak geri dönmüştür. Diğer durumlarda savunma, kendini korumak için agonistik deneyimi içeride tersine çevirmeyi içerecektir, beni 1991 yılında onları “paradoksal savunmalar” olarak adlandırmaya iten de bu olmuştur. Yani, ilişkilerin çölleşmesinden kendini korumak için etkin biçimde bir çöl düzenlemek, kontrol edilemez bir boşluk oluşmasından korunmak için ruhsal bir boşluk düzenlemek, bağın ve kendini ötekine bağlama yeteneğinin kaybına karşı kendini sakınmak için bağlantıları kesmek, daha klasik şekilde o olmamak için onu terk etmek, parçalanmaktan kendini korumak için kendini parçalara ayırmak vb. Öte yandan bu prosedürler, bazıları ne kadar maliyetli görünse de, yalnızca bölünenin geri dönüşü ile bağlantılı örgütlenmenin bozulması tehdidini etkisiz hale getirmeye çalışmayı amaçlar. Birey pasif olarak maruz kaldığı deneyimden kendini geri çeker, ondan ve onun özelliklerinden kendini böler, fakat döndürme ile örgütlenerek kendini bu deneyimin geri dönüşüne karşı korur, kendini kaçamadığı ve kabullenemediği bu şeyin aracısı kılar. Geçmiş travmatik durumu “döndürme” yoluyla güncel şimdiki zamana veya geleceğine, öngörü ile aktarır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şimdi ilgilenmemiz gereken aktarımsal konfigürasyonların merkezinde yer alacak olan kimliksel-narsisistik ızdırabın özelliklerini geniş hatlarıyla gösterdik.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu sorunsalların analizine ilişkin ilk ön açıklama, esas itibariyle kendilerini doğrudan oldukları gibi değil, daha çok tepkisel etkileriyle, ruhsal işleyiş üzerindeki dolaylı etkileriyle ortaya koydukları ve izlerini nerede bulacağınızı bilmek zorunda olduğunuz gerçeğinin altını çizmelidir. Birincil travmanın kendisi “kayıptır”, Benlikte mevcut değildir, yerini alan savunmanın doğası gereği uzaklaştırılmıştır. Bazen sessizce sızar, ruhsal işlevin “yerini alır”; bölme, geri dönüşlerini “takip ettiği”, hatta biçimlerini benimsediği bastırmanın biçimlerine sızar, kimliksel ızdırap onu barındıran nevrotik ızdırabın arkasında kendini gizler. Yer değiştirme yoluyla aktarımı (transfert par déplacement) ve daha çok bölünenin geri dönüşüne özgü olan döndürme ile aktarımı (transfert par retournement) oldukça klasik bir tanımla metaforlaştıran bir türde üstüste bindiren süreçlerin bu özelliğini gözardı edemeyiz. Öte yandan geçmiş zorluk her iki sürecin ve her iki sorunsalın üst üste binmesi noktasında ortaya çıkar, birbirleri için maske ve duvarları aşma görevi görürler. Değişime karşı olan direnç, bağlanmaların yapışkanlığı, bastırmanın aynı zamanda bir bölünme ya da döndürmeye hizmet ettiğinden&nbsp; şüphelenmeyi gerektirir.</p>
<p style="text-align:justify;">Tarihsel olarak bu spesifik süreç “negatif terapötik tepki”nin bir şekli olarak tanımlanmıştır. İlk zamanlarda bastırılanın aktarımsal geri dönüşünü merkezine alan analiz iyi şekilde ilerler, analitik çalışmanın bir takım faydaları mümkün gözükür. Daha sonra, paradoksal biçimde, klinik durum kötüleşiyor gibi görünür ya da analiz durgunlaşmaya başlar: Pasif teslimiyet, sahte kendilik ya da isyan, ilk önce paralel olarak veya ılımlı şekilde, ardından giderek daha merkezi bir şekilde ortaya çıkar. Bu iki aşamalı süreç bana büsbütün karakteristik görünüyor: “Nevrotik” savunmaların derinliğine çalışılması, içeri sızmış olan bölünmeyi açığa çıkarmaya başlar, terapötik süreç içsel bir döndürme tarafından tehdit edilmeye başlar. Bu durum 1991 yılında psikanalizin “sınır durumları” olarak adlandırdığım şeyin “tipik” hâlidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu hareketin kazanç ve kayıplarını tam olarak anlamak için daha detaylı olarak özelliklerine ve karmaşıklıklarına odaklanmak gerekir.</p>
<p style="text-align:justify;">Her şeyden önce, analitik süreç bölmeyi etkisizleştirme prosedürlerini yıkar, bu yolla bölünenin geri dönüş tehdidini ve bununla birlikte, bireyin bugününe bile sızmaya başlayan geçmiş niteliklerin bazılarını içeren, birincil travma deneyimlerinin geri dönüş tehdidini harekete geçirir. Klinik durumun ağırlaşmasına dair ilk faktörün sebeplerinden biri bu felaketli geri dönüş tehdidinde bulunur. Öte yandan simgeleştirilmemiş geçmiş deneyim bu nitelikle “geri gelir”, geri dönüş yapar ve simgeleştirmeyi başarısız kılar, simgeleştirmenin başarısız deneyimi olarak geri döner, başarısızlık da kendini tekrar etme eğilimindedir. Yer değiştirme yoluyla aktarım biçimlerinin– yani içinde analistin bireyin ebeveyn figurlerinin yeni bir baskısı gibi konumlanmış olduğu biçimler–&nbsp; üzerine yapılmaya başlanmış olan çalışma, döndürme sürecini maskeler ve yorumun uygun olmayan bir direnç biçimi olarak yapılmasına katkıda bulunur. Bu durum, analitik çalışmanın “paradoksal” uygunsuzluğu izlenimini pekiştirir ve bireyin&nbsp; “güncel” ızdırabını ve buna verilen tepki şekillerini ağırlaştırır. Nitekim metaforlaştırıcı yer değiştirmelere dair yorumun yine de bir tür doğruluğunun olması durumunda klinik tablo daha da karmaşık hale gelme eğiliminde olur.</p>
<p style="text-align:justify;">Aktarım, D. Anzieu tarafından “paradoksal aktarım” olarak tanımlanan biçimi almıştır. Süreç karşıt, birbiriyle uyumsuz fakat yine de aynı anda aktif iki hareketin eşzamanlılığıyla, “çift bağ” hâlinde yapılanır. Döndürme ile aktarım, yer değiştirme ile aktarımın yerine geçer. Oysa döndürme ile aktarımda analist, bireyin libidinal öyküsünde yer alan herhangi bir kişinin “yerine konmaz”, doldurduğu bireyin kendi yeridir. Analizan kendi kişisel deneyimlerinde “yaşayamadığını ve simgeleştiremediğini” analiste “yaşatır” (paylaştırır), kendinde hissedemediğini ona “hissettirir”, kendinde göremediğini veya kendisinde hiçbir zaman görülmemiş olanı, ya da bütünleşebilmek için fazla kötü görüleni ona gösterir.</p>
<p style="text-align:justify;">Birey, geri çekilmesinin ve geçmiş bölmesinin kaynağında yer alan kurtuluşu olmayan bir durumda ve bir çıkmazda olma hissini, hissetmesi ve ona tahammül etmesi için artık analiste vermiştir; analizan tarafından bölünmüş ve reddedilmiş olan duygulanımlar karşıaktarım hissiyatında geri dönüş yapar. Bu durumda paradoksal aktarıma paradoksal bir karşıaktarım denk düşer.</p>
<p style="text-align:justify;">Analitik sürece dair bu içinden çıkılmaz veya sınırlı izlenimden çıkmak için, karşıaktarımsal bir işleme vazgeçilmezdir, psikanalitik çalışmanın geleceği bu işlemenin kalitesine ve derinliğine bağlı olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu işlemenin ilk boyutu analistin kendi öyküsünden durum içinde kendini tekrarlayan şeydir. Aktarımın döndürme biçimi tarafından yeniden canlandırılan analistin çocukluk öyküsünün bir yüzüdür, ki bu da, hatırlayalım, analisti kişisel simgeleştirmesinin sınırlarıyla ve psikanalitik durumun klasik bağıntılarının başarısızlığını niteleyen güçsüzlükle karşı karşıya bırakarak durum karşısında umutsuzluğa kapılmış, çaresiz bir çocuk pozisyonuna koyar. Analist, bu şekilde ortaya çıkan durumdan, analitik süreç ve onun geleceği hasar almadan kaçamaz: D. W. Winnicott’un çok doğru ifade ettiği gibi, durumu ele geçiren agonistik yaşantının yatıştırılmış tehdidi karşısında “ruhsal olarak hayatta&nbsp;kalmalıdır.”</p>
<p style="text-align:justify;">“Hayatta kalmak”, yani duygulanımsal veya entellektüel geri çekilme uygulamamak, ne aşırı duygulanımsal misilleme ne de bu koşullar içinde misillemeci olan bazı yorumlama çeşitleri uygulamamaktır. Devam eden yansıtmalı özdeşleşmeye dair olan ve analist biraz olsun döndürme ile aktarımın içinde olanların farkına vardığında iştahını kabartan yorumlar da aynı türdendir. Yansıtmalı özdeşleşme açısından yorum, söz konusu olan buna benzeyen bir süreç olsa bile, devam etmekte olan süreçten kaçınmanın, kurtulmanın bir yoludur ki bu da vakitsiz bir “gönderene geri dönüşü” kışkırtarak işlemeyi kesintiye uğratma riski taşır. Bu durum kendini sahneden geri çekmenin ve aynı anda misillemede bulunmanın bir yoludur. Göreceğimiz üzere analistin, travmatik deneyimin kazanç ve kayıplarını içeriden metabolize edebilmesi gerekir, kendisini içine konulduğu aktarımsal konumdan çıkaran bir kurtuluş yoluyla değil. Çözüm ancak çok kademeli bir şekilde ve analistin kendisini kurtardığı şeyin eşzamanlı olarak analizanın ruhsallığı içine entegre olabileceği ölçüde gerçekleşmelidir: Analist “büyük” veya “kurnaz” olmaya kendine izin vermemeli, gelişmekten geri kalmayan haset dolu saldırı veya utanç hareketlerini şiddetlendirme tehlikesine ve negatif terapötik tepkiyi sabitleme veya devam eden toparlama sürecini yeniden dondurma riskine rağmen karşı karşıya kaldığı spesifik aktarımsal konjonktüre içkin sınırı kabul etmelidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Öte yandan paradoksal aktarım karşısında uygun şekilde “hayatta kalmak” için ne geri çekilme ne de misilleme uygulanmaması yeterli değildir. Analistin kendi ruhsal işleyişinde yaratıcı olmaya devam etmesi gerekir ve bunun için karşı aktarımsal başka bir işleme gerekli görünür. Daha iyisi olmadığına göre, uygun ve gerçek bir yorum işlevi yerine getirmek için gerekli görünen çalışmayı “epistemolojik” karşıaktarım işlemesi olarak tanımlamayı öneriyorum. Söz konusu olan öncelikli olarak paradoksallığın içinde çalışmayı becerebilmek, yani “haz ilkesinin ötesinde” mantığı boyunca, umut mantığının ötesinde, yaşam mantığının ötesinde ve hatta tekil bireyin mantığının dahi ötesinde devinmektir. Bu durum, analistin tedavi ve ruhsal işleyişle ilgili “kuramının”, seanstan “beklentilerinin” ve “serbest dikkatinin” işleyişinin karşı aktarımsal bir işlemesini gerektirir.</p>
<p style="text-align:justify;">Özünde aktarımda kendini ortaya koyan şey birincil travmatik bölgeyi, birincil narsisizmin “temel kusurunun” bölgesini, “kaybedilen travma” bölgesini ilgilendirir. Birincil travma ile ilgili olan, temsili biçimde veya düşlemsel biçimde “geri&nbsp;gelmez” fakat halüsinasyon türündeki duyusal-algısal-motor şekilde veya davranışlardan ya da eyleme dökmelerden sızarak ortaya çıkar. Bu da çağrışımsal zincirlere karışan bilinçdışı temsilleri saptamaya çalışmaya daha çok alışık olan alışılmış dinleme tonunu altüst eder. Duyum, algı, artık bireyin aktüalitesinin “verileri”, ruhsal hareketlerinin doğasını değerlendirmeye yarayan nirengi noktaları değildir, bölünenin geri dönüşünün ipuçları, sayesinde travmatik bölgenin yeniden inşa edilebileceği izler haline gelirler. Artık gerçeklikten doğan savunma biçimleri değillerdir, travmanın “tanıkları” olarak kabul edilmeleri ve yorumlanmaları gerekir. Analist için algılar ve duyumlar ruhsal bir çalışma gereksinimi taşır, bir yeniden inşa ve bütünleştirme çalışmasını zorunlu kılarlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu sonuncusu, ayırt edilmesi gereken üç ayrı seviyede işlev göstermelidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Başta açıkça bir tarihsel yeniden inşa çalışması vardır. Bu çalışma birincil travmatik durumun, tarihsel ve ilişkisel bağlamının ve o dönemki ruhsal işleyiş üzerindeki etkilerinin özelliklerinin simgeleştirilmesini içerir. Bu çalışma, Benliğin “ikincil” işleyişine yöneliktir, onun bu şekilde içeriden kendisine geri gelene ve onu geçmişte yaralamış olana bir anlaşılabilirlik bulmasını/yaratmasını sağlar; bu bir anlamlandırma çalışmasıdır. Ancak ikincil bütünleşme, vazgeçilmez olsa bile, yeterli değildir.</p>
<p style="text-align:justify;">Aynı zamanda öznellikten çıkarılmış olanın “birincil” bir düzeyde de yeniden bütünleştirilebilmesi gerekir, yani yeniden inşanın içerdiği anlamlandırmaya bir “yeniden oyuna koyma” çalışmasının eşlik etmesi gerekir. “Travmatik” geçmiş deneyimin Benliğin şimdiki zamanına aktarımda geri konması ve geçmiştekinden farklı bir sonuç alabilmesi ve spesifik geçmiş kimliksel meselelerinin ortaya çıkarılmış ve bütünleştirilmiş olmaları gerekir.</p>
<p style="text-align:justify;">Böylece deneyim, sonradan etkide hem birincil hem de ikincil olarak simgeleştirilebilmiş olmalıdır. Aşağıdaki klinik kesit, bu durumun zorluğunun ve içerdiklerinin daha iyi vurgulanmasını sağlayacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Marie yaklaşık 45 yaşlarında bir kadındır, analizi uzun yıllardır devam etmektedir. Şimdiye dek yapılan çalışma göreceli olarak tatmin edicidir ama ekonomisine dair temel bir şey hâlen işlenmemiş durumdadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Yoğun bir tutkusal aktarım analizinin ilk yıllarında kendini göstermiş, panofobisiyle ve içsel kullanılabilirliğin ve yokluğun olmadığı “tıkalı” bir anne imgesine bağlı yoğun birincil kaygılarıyla yüzleşmek için Marie’nin ortaya koyduğu “narsisistik” savunmaların önemli bir kısmının derinlemesine çalışılmasını sağlamıştı. Böylece uzun seneler boyunca, benim karşıaktarımımı sert bir sınava sokarak ve psikanalitik durumu devamlı olarak dağıtmakla tehdit ederek bir “özel delilik” aktarımı biçimi geliştirdi. Birincil anne ilişkisinin özelliklerinin ve bu ilişkinin içerdiği çok sayıda “narsisistik” baştan çıkarma yönlerinin yeniden yapılandırılması çalışması böylece mümkün oldu. Marie’nin klinik durumu ve aktarımsal varlığının türü hatırı sayılır ölçüde değişti, ancak yine de özellikle tünel veya kapalı alanlar korkusu gibi bazı fobik öğelerin tamamen yok olmasına izin vermedi. Bu tür durumlarda, özellikle de eğer Marie yalnızsa veya yaşadığı durumdan detaylı olarak bahsedemeyeceği bir kişinin yanında ise, panik atak tehdidi hâlen devam etmekteydi.</p>
<p style="text-align:justify;">Tedavinin ilk “tutkusal” zamanlarını depresif bir dönem takip etti, babası öldü ve bu durumda çalışmanın bir kısmı Marie’nin babasının bilinçli ve bilinçdışı temsillerini, psikotikleştiren ve değersizleştiren bir anne nüfuzunun etkilerinden ayırmaya adandı. Bu çalışma analizanın şimdi beraber yaşadığı adamla istikrarlı ve tatmin edici bir aşk ilişkisi kurmasını sağladı. Burada bahsetmek istediğim kesitin döneminde, hâlâ bazı kapalı durumlardaki panik atak tehditleri yeterli şekilde işlenmemiş durumdadır. Bu tehditlerin işlenmeleri zordur, olayın meydana gelmesini kışkırtma riski barındıran tüm durumlardan kaçınılır: dolayısıyla kullanılabilecek malzeme oldukça azdır. Marie tehdit sürdüğü sürece benden ayrılamıyor, fakat bu tehdit de kaçınmasının yoğunluğu sebebiyle hemen hemen hiç analizde ele alınamıyor. Böylece olumsuz aktarımın bir kısmı bütünleyici süreçlerden bölünmüş olarak kalıyor ve ben dinamik ve zoraki olmayan bir şekilde nasıl bu kısmı “aramaya” gideceğimi bilmiyorum.</p>
<p style="text-align:justify;">Son birkaç ayda ortaya çıkan konjonktürel bir koşul bana böylesi bir işlemenin, tedavinin ve kaygının altında yatan travmatik zeminin aktarımının “şimdiki zamana konmasının” mümkün olabileceğine dair bir umut verir. Düzenli olarak arabasından mahrum kalan Marie seanslarına gelmek için otobüse binmek zorunda kalır. Açılışını kontrol edemediği –işlenmemiş zorluğun temel durumu- kapalı bir alanda olma sorunsalı bu yolla çalışılabilecektir. Bana gelebilmek için Marie birkaç defa otobüse binme denemesinde bulunur. Ancak kapılar üzerine kapandığı anda kaygısı artar ve içinde düşünmenin ve kendine bir şeyleri temsil edebilmenin artık ne olursa olsun imkânsız hâle geldiği gerçek bir panik niteliği kazanır; içindeki bir şey tüm ruhsal işleyişine sağır ve kör hale gelir ve geriye tek bir aciliyet kalır: orayı en kısa zamanda terk etmek, her ne pahasına olursa olsun dışarı çıkmak. Bu sebeple bir durakta binip mümkün olduğu anda inmek gibi yollarla bir ya da iki kere “bit gibi zıplar.” Ancak tetikleyici durum uzaklaştığında Marie’nin dehşet deneyimi kaybolmaz, sonrasında devam eder ve seansına yürüyerek gelen Marie, hâlâ panik ve adsız terör hâli içinde gelip bitkin şekilde seansı geçirir ve yavaşça kendine gelir. Bu durumda sergilediği gösteri çarpıcıdır, azımsanmayacak bir süre boyunca ilişkiden kopuktur, ellerini eğip büker, uzuvlarını birbirine sürter, kendi içinde büzülür, en ufak bir gürültüde sıçrar, korkar. Bu durumda seans sadece kendisiyle ve benimle tekrar temas kurabilmesine, bu terör ve ruhsal sağırlık halinden çıkabilmesine adanır. Kimi zaman, onun bunu “abarttığı” izlenimine de kapılırım, öznelliklerarası bir sömürü kaygıyla karışır ve bir tür erotizasyon bu anlardaki özel atmosterin yaratılmasına katılır. Terör seanslarını izleyen, doğrudan yürüyeyek geldiği veya kendisine araba ile eşlik edecek birini bulduğu başka seanslarda, divanın üzerine “zarifçe uzanır”, neredeyse duyulmayacak biçimde mırıldanarak sızlanır ve bu durumdan hiçbir zaman çıkamayacağından yakınır. Var olmaya güç bela cesaret ediyor gibi görünür.</p>
<p style="text-align:justify;">Bense onunla birlikte, otobüste yaşanan güncel deneyimleri, tatiller veya ziyaretler için babasının doğduğu şehir olan Savoie’ya gitmek üzere annesi ile otobüse bindiği gizil dönem deneyimleriyle ilişkilendirdiğim bir çalışma gerçekleştirmeye çaba sarf ederim. Onu babaannesinin evine götüren otobüsün içinde, annesinin soğuk ve iğrenmiş bakışları altında sistematik biçimde bulantı, kusma gibi fiziksel rahatsızlıklara maruz kalır; her ikisi de yerlere kadar varan kusmuğunun pis kokusundan ötürü kokuştukları için otobüsün diğer yolcularının hoşnutsuz bakışları altındalardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Kaygı saçan, reddedici, kızıyla temasta fobik, soğuk, mesafeli, sessiz ama davranışlarında haşin annenin eşliğindeki babaya, babanın kökenine giden yol bu şekilde geçmektedir; kendisinden utanarak, yok olmanın daha iyi olacağı bir var olma utancı altında, kendini unutturmak ve anne kız çiftinden yayılan şeyi unutturmaya çalışarak. Kızının sindirilememiş şeyini “karşılamak” için annede hiç yer yoktur, utancını ve kaygısını hafifletmek için hiç söz yoktur, hava aldırmak, bütün bunlara anlam vermek için hiç açıklık yoktur; yolculuk devam eder, bitmek bilmez, sonu gelmez, çıkışı yoktur, temsili yoktur, üstelik kendisini ve deneyimini toparlamak için başka bir yer de yoktur.</p>
<p style="text-align:justify;">Analitik seanslar sırasında hayal edebileceğimiz üzere aktarımda aşırı bir zorlukla, o dönemkine denk durumların yeni baskısı, benim dikkatli varlığım, hissettiklerini dile getirmesine yardımcı olma ve bu yolculukların “babasal” yönü açısından dile getirilemeyenleri temsil etme çabam, belki de agonistik yaşantınınkini daha az olsa da çevresinin ve ortaya çıkışın simgesel bağlamının ilk işlemesini mümkün kılmıştır. Özellikle geçmişinden “sindirilmemiş” neyi&nbsp; ruhsal olarak “kustuğunu”, bu yolla kendisini kabul ettirmek yerine neden kendini bu denli dışarı attırmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Bu yolla babasının annesi ve kendisi arasındaki yeri meselesiyle bir bağı da korumaya çalışıyordum.</p>
<p style="text-align:justify;">Daha önce Marie’nin annesinin sözlerinde, babasal işlevin değersizleştirilmesinin birçok izini bulmuştuk: Gerçek şu ki baba, uyarıcı ve nadiren “babasal” davranışlarıyla, annenin saldırılarına gönüllü olarak kendini maruz bırakıyor, bunlara pek karşı koymuyordu. Bununla birlikte eğer bu çalışma Marie’nin babasına farklı bir şekilde yatırım yapması olasılığına dair bir şeyleri özgür bıraksa da, onun ruhsal işleyişinde gerçek bir üçüncü işlevi kurmayı başaramamıştı. Baba kendisinin de nasıl ele alacağını bilmediği şeyi anne evrenine geri yolluyordu. Marie’nin anne babasından ayrılmaya ve onlarla arasına mesafe koymaya kalkıştığı ergenlik döneminde babası kendisinin yokluğuna tahammül edemeyen “annesi için” aile evine geri dönmesini söyleyerek yalvarmıştı. Babanın kendisinin ötesinde babasal bir üçüncü işlev bulmak, bir babanın olabileceği ve olması gereken şeyin kaynaklarına geri dönmek, işte Marie’nin yaşamsal meseleleri bunlardı.</p>
<p style="text-align:justify;">Analiz boyunca soruların ortaya konması, annesinin yatağındaki bazı sahnelerin gitgide hatırlanmasına yol açtı. Akşamın erken saatlerinde, babası hâlâ iştedir, ancak çok daha sonra eve dönecektir. Anne yatar, Marie yatakta ona katılır, anne uyuyakalır veya uyuyormuş gibi yapar. Marie’ye gelince o uyanıktır, uyuyakalmış annesinin bedeninin yakınlığı ile şaşkındır. Yavaşça onu uyandırmadan elini bu bedene dokunacak kadar yaklaştırır, önce annesinin kalçalarına sonra cinsel organına yaklaşır. Annesi gerçekten uyuyuyor mudur, gerçekten uymuş mudur, şimdi divanın üzerindeki Marie korkuyla kendini sorgular. Bu sahneler Marie’nin zihninde çok büyük zorluklarla, çok fazla utanç ve suçluluk duygusu ile canlanır. Bana gelince ben de seans sırasında bunlar hakkında ne yapabileceğim konusunda şaşkınımdır. Her şey, bu olayları o fısıldayarak hatırlarken sanki benim özellikle “kıpırdamamam”, hiçbir şekilde kendimi göstermemem gerekiyormuş gibi gerçekleşir. Bu sahne babanın veya başka herhangi birinin yokluğunu öne sürer, annenin uyanık olup olmadığını ya da uyuma taklidi yapıp yapmadığını bilmek konusu Marie için çok önemlidir, sahneye dadanmış olan ensest hayaletindeki annesinin payı konusunu sorgular.</p>
<p style="text-align:justify;">Birden sahne değişir, babanın anahtarı kapının kilidinde kendine has gürültüsünü çıkarır, baba eve dönmüştür, anne bu sefer gayet uyanıktır, Marie yatağına dönmek için odasına doğru acele eder; babasının onu annesinin yanında uyurken bulmaması gerekir, “aşıkları” aynı yatakta yakalamamalıdır. Annenin babanın dönüşüyle aniden “uyanışı” bir kez daha o “sahne” sırasındaki uykusunu sorgulatır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu geçmiş senaryonun seans sırasında anımsanması, bunu seansın ikliminde yeniden canlandırır; eğer kendimi açığa vurursam, bu babanın dönüşü ve “suçun” koşullarının kaybolmasına yol açar. Marie bu durumda başka şeye geçer, sanki hiçbir şey olmamış, sanki aniden bir bölme yeniden kuruluyormuş gibi. Marie’ye en sonunda, dikkate değer bir etkisi olmadan, aktarımın şimdiki zamanında ruhsal “şeyin” kaybolduğunu, yeniden üretmenin ya “özdeş” olduğu ya da kaybolduğu, kendisini ne temsil edebildiği ne simgeleştirebildiği ve benim de bir tür analitik güçsüzlüğe indirgendiğimi öne sürerim.</p>
<p style="text-align:justify;">Bununla birlikte tatil yaklaşır, Marie’nin arkadaşı bunu bir Venedik seyahati yapmak için kullanmayı tasarlar. Marie kabul eder, ancak aynı anda, panik içinde, tren yolculuğunu düşünür. Takip eden seanslar tamemen Venedik’e seyahatin “ruhsal” hazırlığına ayrılır. Marie, trende kalışları sırasında meydana gelebilecek olan şeyleri gözden geçirir, kendini düşüncelerinde o durumun içine her yansıttığında, kaygı ve terör tarafından ele geçirilir, sehayat anının en basit hatırlatılması bir taşkınlık haline sebep olur. Tren son hız fırlar, hiçbir şey onu durduramaz veya frenleyemez, kendisinin medetsizliğine kör ve sağır bir şekilde ileri atılır. Kendisi fırtınanın içinde kalmıştır, deli gibi olmuş, korkusuna anlam katabilecek veya yoğunluğunu azaltabilecek her şeye sağır ve kör hâle gelmiştir. Divanda Marie “bükülür” veya ellerini eğip büker, duvara vurur, çırpınır, sanki fobojen durumun halüsinasyonunun darbesi altında gibidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Onu potansiyel olarak daha az ele geçirilmiş ve daha “mevcut” hissettiğim bir anda, bu son hız atılmış ve kontrol edilemez olan trenle, analizinin başındaki bazı anlar arasında, sarhoşken kazanın çarpışmasına kadar arabayla bir yokuştan aşağı atıldığı zamanki gibi, bir bağ kurarım; sonra çocukluğundaki başka geçmiş anlarla, babasının memnun ve sevinçli bakışları altında bisikletle ileri atıldığı, düştüğü, yeniden kalktığı, yeniden düştüğü vb. veya yine kendisini devam etmeye yüreklendiren babasının bakışları altında çarpıp çatlayan dalgaların içinde en sonunda tüm derisi çakıllı kumlar yüzünden soyulmuş, kısmen baygın bir şekilde kalkana kadar plajda sürüklendiği an gibi.</p>
<p style="text-align:justify;">“Babanın yolu”, üçüncünün rotası, zorlantılı, onun ızdırabına karşı kör bir “otomatik dürtüsel makine”den geçer, alarm sinyali olmadan, Benliğin ihtiyaçlarına sağır, yok olmaya kadar sınırsız bir şekilde atılan bir tren gibi. Hapsolma durumu çiftedir, paradoksaldır, aynı zamanda, babanın taşkınlığının da ölüme doğru uzanarak kör ve kayıtsız kaldığı, kapalı, çıkışı olmayan bir anne dünyasında hapsolmaktır. Marie, benim taşkınlığı “frenleyen” yorumlarımın akabinde biraz oyun kazanır ve “topa tutulmuş” ruhsal işleyişinde bir “alarm sinyali” etkisi yaratmaya başlar fakat hapsolma kaygısı yoğun olarak kalır. Yolculuğun kaygısına yokluğunki karışır, çünkü tatil günleri benimkinden az da olsa farklıdır ve analizinde ilk defa, Marie bazı seansları kaçırmak zorunda kalacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bahsettiğim aktarımsal bağlamda yoklukların Marie’yi ayrılıkta başvurabileceği “koruyucu” bir aktarımsal nesnenin temsilinin içsel muhafazasına dair bir zorlukla yüzleştirdiğini söylemem kimliksel-narsisistik bozukluklarının analizinde uzman olan kişileri pek de şaşırtmayacaktır. Aktarımsal bağlamın başka bir bileşeni ise, Venedik’te olduğu sırada kendisinde beni anımsayabilme ve yoklukta o şehirde kalışı sırasındaki bilinmezliğin üstesinden gelebilme biçimini ilgilendirir.</p>
<p style="text-align:justify;">Böylece sıra gidişinden önceki son seansa gelir, müdahalelerim sırasında kaygısı biraz yatışmış gözükse de hâlâ varlığını sürdürmektedir. Yolculuk sırasında arkadaşıyla konuşma olasılığından bahsederek kendini rahatlatmaya çalışır, arkadaşı yaşadığı zorlukları biliyordur ve bu zorluklara karşı her zaman müsait, sabırlı ve hoşgörülü davranır. Bununla birlikte ilk defa çok net bir biçimde kapalı yerlerde yaşadıklarını açıklayabilecek nedenleri ve endişesinin altında yatıyor olabilecek geçmiş deneyimleri sorgular. Bu sefer, benden bir cevap ya da en azından bir müdahale bekleyen gerçek bir soru olduğu izlenimi edinirim.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu konudan konuştuğu anda, “bunun değiştiğini, bu konunun kendini çağırttırmak istemediğini” fark eder, kelimelerin olmaması gerekmektedir. Söze dökebilmek ve ne hissetiğini ifade edebilmek için kullanacağı dile sahip olmadan evvel hiç şüphesiz böylesi deneyimleri yaşamış olduğunu söylerim. Ve kaçma veya ne olup bittiğini kendisine temsil etme imkânı olmadan, zamanın keşfinden, dilden önce, bir zaman ve bir bitiş fikrine sahip olmadan annesinin kollarının arasında “hapsolmuş” küçücük çocuğun deneyimlerinden bahsederim. Yüzü ifadesiz<a href="/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> annesini düşünür. Otobüslerde de yüzlerin ifadesiz olduğu izlenimine kapılmaktadır, bunun sonu gelmez. Aynı anda hem kapalı hem de sınırsız olan deneyimin paradoksunu vurgularım.</p>
<p style="text-align:justify;">Daha sonradan kendini hissedebilmesi için, trene binmeden evvel çok fazla&nbsp; jimnastik yapması, bitkin düşmesi, her hareketi hissedebilmek ve kendini hissedebilmek için kaslarının ağrıması gerektiğini düşünür çünkü onu en çok dehşete düşüren şey, kendisini hissetmemek, artık hiçbir şey hissedememek, artık mevcut olmamak, diğerleriyle temasın tamamen kopması, kayıp, yalnız ve kendi içinde kaybolmuş olmaktır. Onu dinledikçe, annesinin yatağındaki sahneleri, annesinin bacaklarının arasında aradığı şeyi tekrar düşündüğümü fark ederim. O, kendisinin dışında, kaybolmuş kendi kendine gizlenmiş, bir çıkış yolu arayarak, birisinin onu arayıp bulmasını, ona bir çıkış yolu göstermesini istemektedir. Bu kendisinin kaybolduğu, çıkabilmek, kendisini yeniden bulabilmek, kendiyle yeniden temas kurabilmek, yeniden kendi içinde ikamet edebilmek için bir başkası tarafından aranmış ve bulunmuş olması gereken birincil bir saklambaç oyunudur. Hapsolduğu hâl, kendisinin dışındadır. “Kendisinin dışında” hapsolmuştur. Bu, hapsolma ve taşkınlığın yanyana olmasının paradoksal bir biçimidir: Dışarıda kapalı kalmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Ona annesinin yatağındaki, elini annesinin cinsel organına yaklaştırdığı, ona dokunduğu, onu keşfettiği sahneleri hatırlattığım bir yorum yapmaya karar veririm. Onun hareketini, bir açıklığı, çıkışı, kurtuluşu arama hareketiyle ilişkilendiririm. Ve aynı zamanda, bu teşebbüslerin “düşünülemez” ve yasak niteliğini ve burada bir çıkış aramasındaki, nasıl onun içine “yeniden gireceğini” aramasındaki karışıklığı vurgularım.</p>
<p style="text-align:justify;">O zaman düşünülemez şeyler yaşamış olma izleniminden bahseder, ardından daha sakin, sanki yatışmış gibi bir şekilde bir süre susar. Ardından seansa, onun yokluğu sırasında yemek yemesi gereken küçük kedisinden bahsederek devam eder, onu akşam içeri almayı hatırlamak gereklidir, fakat bu ona bir anda daha az kaygı verici görünür. Annesi onun uzaklaşmasına tahammül edemeyecektir&#8230; O beni artık duymaz, bu ona boşluk gibi gelir.&nbsp; Dün, boşluğu duymuştur, dışarıda trafik yokken kulaklarındaki boşluğu duymuştur; kalın, yoğun, doldurulması imkansız, blok hâlinde bir boşluk. Bu boşluk ile yüzü ifadesiz, başka yerde olan, içi boş ve kendisini yankılamayan annesinin varlığının yokluk türüyle bağlantı kurmak için yorum yaparım. O zaman geçen gün edindiği izlenimden bahseder; insanlar sanki yassılaşmaktadırlar, mukavvadan bir dekor gibi sanki soytarı kuklalara vb. dönüşürler.</p>
<p style="text-align:justify;">Marie’nin “somut bir şey” gibi hissettiği&nbsp; boşluk, şüphesiz anne nesnesinin boşluğuna, annesel cevapların yokluğunun boşluğuna gönderme yapmaktadır; kuşkusuz aynı zamanda, halüsinatif dışsallaştırma süreci ile “şey” hâline getirilmiş yokluğu, onun temsil-şeyinin, şey hâline getirilmiş temsilin, izlerinin, alanlarının iç temsillerinin dışarı atılmasıyla sonuçlanan “dışarının boşluğu” da buna karışır.</p>
<p style="text-align:justify;">Narsisistik-kimliksel ızdırapta boşluğun tahliyesiyle, “boşluğun boşaltımı”nın paradoksuyla, var olma eksikliğinin, kendilik deneyimini temsil etme eksikliğinin yerini işaret eden alanlarla&nbsp; karşılaşırız. Temsil yokluğunun temsilinin kendisi tahliye edilmiş ve temsil edilemezdir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bahsetmiş olduğum klinik kesitte bu “açıklık” alanı, annenin cinsel organında, onun içinde yoğunlaşmış biçimde&nbsp; aranmaktadır. Bir temsilin, yokluğunun temsili, birincil dişilliğin temsili, burada yoğunlaşmış ve annenin cinsel organının gerçekliğinde “somutlaşmıştır”, bu da aynı anda ona olası bir ulaşımın yolunu keserken ona ensestiyöz bir değer verir ve açıklık arayışını bir paradoksun ve çıkmazın içine hapseder. Ancak eş zamanlı olarak bu açıklık arayışı ayrıca kendi içine gireceği, içselliğiyle teması yeniden keşfedeceği bir alan arayışıdır. Çifte bir döndürme öne süren Möbius şeridi tasviri bu hareketin aldığı biçimden çok da uzak değildir.</p>
<p style="text-align:justify;">Aynı hareketle kendi içine doğru açılma ve nesnenin yokluğuna yönelik bir açılma oluşur fakat burada aynı harekette ikisi de kapanırlar; işte ensestin tüm sorunu da burada yatar. Bu durumda eğer bu soru geçmiş bir çıkış elde edemediyse, tarihsel konjonktürün yinelemesinin imkân tanıdığı ölçüde aktarımsal yeniden etkinleştirmede bir çıkış bulmalıdır. Geçmişte yalnızca “somutlaşmış” bir biçime sahip olmuş ve çıkmazı da tam da bu “doğrudan” biçimde ve içerdiği ensestiyöz ortaklıkta yer alan şey için “simgesel” bir çıkış bulmabilme sorusu da tam da burada yatar. Ancak uzak tuttuğu şiddet ruhsal alana yeniden katılabilirse farklılıkların ve yokluğun inkârının ortaklığı çözülebilir. Marie’nin tedavisinin devamındaki temel meselelerden biri de bu olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Daha genel bir şekilde, içerdiği birincil tavmanın ve çıkmazların geçmiş yerleşiminin belirli koşullarının yeniden inşa edilmesi, ya hep ya hiç şeklinde travmatik konfigürasyonun kesit kesit işlenmesini bloke eden süreçlerin yorumlanabilir aktarımın şimdiki zamanına gelebilmesi olasılığını açar. Yıkıcılığın ve birincil hasedin durmaksızın, özünde sınırlı ve kısmi olan ruhsal çalışmanın aleyhine dönmemesini, ya da en azından analizan-bireyin natamamlığı adına simgeleştirme süreçlerine saldırmaya devam etme biçiminin yorumlanabilir olmasını mümkün kılan da bulur.</p>
<p style="text-align:justify;">Birincil travmatik hâl, bir nesneye başvurabilme olasılığının eksikliğiyle bir yokluk hâline dönüşmüş medetsizilk hâlinin, o dönemki nesnelerin geçmiş “cevaplarının” uygunsuzluğu sebebiyle yokluğun “ötesinde” kötüleşmesinin niteliğine sahiptir. Yokluk hâli, bunun içruhsal (endopsychique) algısı, dürtüsel hareketlerin ve Benliğin ihtiyaçlarının birincil simgeleştirmesinin meydana gelmesinin ön koşulu olarak, umutsuz ya da dehşetli agonistik hâle doğru kötüleşir. Birey, yokluk ve yokluğun taşıdığı sınırlar deneyimine karşı ve bir temsil yokluğuna karşı örgütlenir, bu sebeple de simgeleştirme çalışması olasılığına karşı örgütlenir. Kendisini kendinden ve kendisini ele geçiren agonistik deneyimden koparır; kendini, kendisinden dışarıda ve yokluğun dışında konumlandırır, yokluğu tahliye eder ve onun matrisiyel “boşluğunu boşaltır.” Bununla birlikte bu durumda tam da savunmasının etkisiyle, kendini açıklığın, çıkışın olmadığı kapalı bir alanda hapsolmuş olarak ve ölüm dürtüsünün ölümcül etkileriyle karşı karşıya bulur.</p>
<p style="text-align:justify;">Bir önceki klinik kesitin yeterince gösterdiği üzere çıkış “nesnenin içindeki” yokluğun temsilinden geçer, eğer bu kendi yokluğunun inkârı sebebiyle “tıkanmış” ise bu durumda çıkmaza girilir. Ne yokluk “içeride” bulunabilen iç alan olmadan, ne de yokluk “dışarıda” karşılama alanı olmadan birey bir çıkıştan mahrum kalır, ruhsal işleme kabul edilebilir bir alan bulamaz, dürtü bütünleştirilebilir değildir, Benliği ve ruhsallığı düzen bozucu bir geri dönüşle tehdit eder, ki bu da narsisistik savunmaların ortaya konmasına sebep olur.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu durumda birey kendi yokluğunu “içeriden” yeniden bütünleştiremez, geçmiş deneyimleri bunu, hayatta kalabilmek için mücadele ettiği, çaresi olmayan, umutsuzluğa sürükleyen geçmiş agonistik yaşantılarla bağdaştırır. O ancak “dışarıdan” geri gelebilir, nesnenin içindeki yoklukla bir çıkış ortaya konabilir fakat bu da narsisistik baştan çıkarmanın tehdidi altındadır, bireyin yaşamaya devam etmek için nesnenin yokluğuna yapışma riski vardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Ruhsallığın “sınırda” örgütlenme alanlarında narsisistik baştan çıkarma sorunu ile karşılaşmak kaçınılmazdır, sürekli psikanalitik çalışmaya sızar, travmatik çalışmaya dair tüm işlemeyi etkilemekle tehdit eder. Öte yandan kuramlaştırılmasını ve klinik olarak ele alınmasını zorlaştıran da kuşkusuz bu durumdur.</p>
<p style="text-align:justify;">Düşüncelerimi, bu zorluğun bazı yönlerini bir perspektife oturtmayı amaçlayan bazı açıklamalarla bitireceğim.</p>
<p style="text-align:justify;">Öncelikle bu zorluğun, birincil narsisizminin ve düzen bozucu geri dönüşün önüne geçmeye çalışmak için ortaya konmuş olan narsisistik savunmaların aktarımsal işlemesinin iki koşulunun sonucu olduğunu söyleyelim. Travmanın ilişkisel bağlamının yeniden inşa edilme çalışması vazgeçilmezdir fakat bu çalışma “unutulamaz” olmasına rağmen bir temsili hafıza çalışması üretmemiştir. Özünde birincil travma temsil edilmemiş dolayısıyla da hatırlanamazdır; bu ruhsal etkilere sahip olmadığı, saptanabilir etkiler üretmediği anlamına gelmez; yalnızca bunlar temsil edilebilir bir yapıya sahip değillerdir, bu kaygıyla, ortaya konan savunmalarla, algısal-halüsinatif geri dönüşlerle kendini gösterir ve ruhsal işleyişin altındaki varlığına tanıklık eder.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu durumda her tür yeniden inşa çalışması bireyin hafızasının ötesine, temsili kavrayışının ötesine taşınmalıdır; söz konusu olan analistin bir “icat” çalışmasıdır ve analistin aktarımın kendisine sağladığı ipuçlarından yola çıkarak ne olmuş olabileceği, ne olmuş olması “gerektiği”ni hayal etme kapasitesine dayanır. Bu çalışma şüphesiz serüvenlidir, analistin yaratıcılığına ve dolayısıyla potansiyel olarak karşıaktarımsal yansıtmalarına dayanır, analistin “yeterince iyi” olma ve kuşkusuz dâhil olan baştan çıkarma etkileri açısından yeterince sakin olarak yeterince risk almasını ve sükûnetini korumasını gerektirir. Öte yandan bir yandan özellikle şiddetlenen narsisistik savunmaların etkilerinin, diğer yandan vazgeçilemez negativite zamanlarından geçen öznel sahiplenme koşullarının harekete geçirdiği malum negativiteye toslar<a href="/#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>. “Genitallik öncesi yapıların”, nefretin sevginin önüne geçmesi niteliğine sahip olduğunu söyleyebildik, bana daha makul gelen şey -neden bazı bireylerin hikâyelerinden bağımsız olarak diğerlerine göre daha fazla nefretin kurbanı olduklarını bilmiyoruz- yıkıcılığının yoğunluğunu, aktarımda etkinleşen bir birincil travma alanının varlığının harekete geçirdiği narsisistik savunmaların özellikleriyle ve analiz edilmesiyle dâhil ettiği öznel sahiplenme sürecinin özellikleriyle ilişkilendirmektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Aktarımsal çalışmadaki&nbsp;“narsisistik bir baştan çıkarmanın” varlığının içerdiği ikinci zorluk ise nesne konusunu ilgilendirir. Winnicott&#8217;un vurguladığı üzere analist, nesneyi ilgilendiren şeyin bireyin yansıtmalarının meyvesi olduğunu düşünebilmeyi sever. Nesnenin ve özelliklerinin gerçekliği bu nedenle iletimsel olarak askıya alınmış ve karar verilemez kılınmıştır. Birincil travmanın işlemesinin nesne sorunsalından ve özellikle onun “yokluğu”, nesnede bireyin kendi yokluğunun tanınması için bir öncü olarak saptanabilen yokluğu sorunsalından geçtiğini belirtmiştim. Bu işleme, bireyin kendi yansıtmalarının “ötesinde” bir nesne konusuyla, basit bir “kendisi için” değil, “kendisinde” olarak değerlendirilen bir nesne konusuyla doğrudan yüz yüze gelir. Nesne ilişkisi sorunsalından dikkatli bir şekilde ayırt edilmeyi gerektiren ve kabul edilmiş ve saptanmış bir yokluğun tedavisinin türlerini ilgilendiren bu sorunsal Winnicott tarafından “nesne kullanımı”<a href="/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> olarak tanımlanmıştır. Bireyin nesneyle ilişkide yoklukla kişisel ilişkisini düzenleme şeklini ilgilendiren nesne ilişkisinden farklı olarak nesne kullanımı, temelde nesnenin bireyle ilişkisinde yoklukla alakasını nasıl düzenlediğini ilgilendirir. “Kullanılabilir” nesne, yokluğu, bireyle kendi ilişkisini niteleyen yokluğun bazı türlerini, bireyle sahip olduğu ilişki tarzına katabilendir. Birey, nesnenin kendisinin dürtüsel hareketlerine yönelik bazı belirli “cevaplarını” içeren özelliklerine bağlı olarak kendini inşa etmek zorunda kalmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Sınır durumlarda bu soru yaşamsaldır, analiz nesnenin kullanımı meselesi aktarımın şimdiki zamanına konmadan yürütülemez. Başka bir deyişle, bireyle ilişkide nesnenin “gerçekliği” sorusundan geleneksel olarak kaçınmanın, bu soruyu askıya almanın bir yolu yoktur. Bundan kaçınma bireyin hareketlerini anlaşılmaz kılar, bu hareketler nesnenin özelliklerine tepki olmasına rağmen anlaşılamazlar, öte yandan bu durum narsisistik savunmaların altında yatan kendi kendini dünyaya getirme düşlemini sürdürür.</p>
<p style="text-align:justify;">Fakat yine de, geçmiş veya güncel nesnenin sorgulanması, kendine has teknik zorluklar içerir. Bireyin kendisinde meydana gelen şeyi, nesnelerinin “cevaplarının” tepkisel etkileriyle ve bunların karşılaştırdığı güçsüzlükle ilişkilendirmek yerine suçluluk duymayı ve cezalandırmayı “tercih ettiği” mazoşizmin narsisistik yönleriyle yüz yüze geliyoruz. Bu tür bir sorgulama aynı zamanda, bireyin, inkâr ortaklıkları (M. Fain) sürdürdüğü, ya da yokluğun, dürtüsel yaşamın ve dürtüsel yaşamın bazı yönlerinin geçersiz kılındığı ya da tahliye edildiği süreçleri ya da bölmeleri paylaştığı çevrenin simgeselleştirme işlevindeki kusurlarını nasıl içselleştirdiğini de analiz etmeyi gerektirir.</p>
<p style="text-align:justify;">Öte yandan bu analizin, analizin ön planında olan narsisistik baştan çıkarmayı içinde barındıran konjonktürleri karakterize eden narsisistik gücün ve yabancılaşmanın etkilerinin sürekli tehdit ettiği bir bağlamda gelişmesi gerekmektedir. Analist en çok bu aktarımsal konjonktürler içinde, yorumun baştan çıkarıcı etkilerine karşı Üstbenliğin kendisini daha fazla koruduğu yerde, yorumun klasik parametreleriyle yetinebilmek ve ister istemez tehlikeli olan yeniden yapıcı hipotezlerle kendini tehlike atma riskini göze almamak ister.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu noktadaki büyük karşıaktarımsal zorluk, analistin, almaktan kendini geri tutamayacağı bazı riskler açısından, kendi var olma eksiklikleriyle, kendi sınırlarıyla, hatta kişisel simgeleştirme süreçlerinin işleyişlerinin gedikleriyle zorunlu olarak yüzleşmesinin gerekli olmasıdır. Birçok kez vurgulandığı üzere bu durumda analistin, karşılaştığı şeyle başa çıkabilmesi için kendi kişisel analizine devam etmesi teşvik edilir. Hatta denilebilir ki analizin mutlu bir şekilde devam etmesi analistin kendi otoanalitik hareketini canlandırma kapasitesine bağlıdır. Böylece nesnedeki yokluk sorunu, analistin kendi içindeki yokluk sorunu biçimini almış, yeni bir sembolik çıkış alabileceği tek yer olan analiz içine aktarılmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şu temel görüş ile bitireceğim. Kimliksel-narsisistik konjonktürlerin analizi analisti, analizin sınırlarıyla, klasik analitik tekniğin sınırlarıyla, o analize özel olarak klasik anlamıyla “psikanalitik şekilde psikanalist olmayı bırakma” (Winnicott) şeklini &nbsp;“terzi dikişi” şeklinde yaratma gerekliliğiyle yüzleştirir. Bu durumun içinde psikanalist olmanın başka ve yeni bir biçimini yaratmak, yani kendisi için psikanalizi yeniden keşfetmek, onu yeniden düzenlemek, ötekinin etkisini, kendini inşa etmek için yatırım yapılmış nesnelerin etkisini ruhsal gerçeklik kuramına dâhil eden bir psikanalizi yeniden icat etmek; analistin bir kez daha karşı karşıya kaldığı zorunluluklar işte bunlardır. Bununla birlikte sonuçta bu durum her analizin zorunluluğu değil midir?</p>
<p style="text-align:justify;">Çeviren: Sanem Tayman</p>
<p><strong>Notlar</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bu metin <em>Brezilya Psikanaliz Dergisi</em>’nde yayımlanmıştır [Bkz. Roussillon, R. (2014). O trauma narcisico-identitario e sua transferência.&nbsp;<em>Revista Brasileira de Psicanalise,&nbsp;</em>Cilt. 48, sayı 3, s. 187-208.] <em>Psikanalizin Dili</em> dergisinde yayımlanmasına izin verdiği için Réne Roussillon’a teşekkür ederiz-Ed.n.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Metinde geçen &nbsp;“visage fermé” ifadesinin tam karşılığı “kapalı yüz” olmakla birlikte, ifadesiz, donuk bir yüz anlamını taşıyor (çn).</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Bu konular için özellikle bkz. R. Roussillon, 1998 «&nbsp;Le démon de l&#8217;interprétation&nbsp;» içinde &#8220;Interpréter, construire, jouer peut-être [Yorumlama, İnşa Etme, Belki Oynama], <em>Le fait de l&#8217;analyse, </em>n°4, Autrement.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Bu konular için bkz. R Roussillon 1997, La fonction symbolisante de l&#8217;objet [Nesnenin Simgeleştirici İşlevi]<em>, Revue française de psychanalyse,</em> 1997 N°3, Puf.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/narsisistik-kimliksel-travma-ve-aktarimi/">Narsisistik-Kimliksel Travma ve Aktarımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/narsisistik-kimliksel-travma-ve-aktarimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet’in İlk Yıllarına Psikanalitik Bir Bakış: Çağın Ruhundan Eserlere Yansıyan</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/cumhuriyetin-ilk-yillarina-psikanalitik-bir-bakis-cagin-ruhundan-eserlere-yansiyan/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/cumhuriyetin-ilk-yillarina-psikanalitik-bir-bakis-cagin-ruhundan-eserlere-yansiyan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:53:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2. Sayı Günümüzün Narsisizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=442</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Cumhuriyet’in İlk Yıllarına Psikanalitik Bir Bakış: Çağın Ruhundan Eserlere Yansıyan Nilüfer Erdem &#8211; Yavuz Erten Toplumsal, kültürel, siyasi ve tarihsel olgular her zaman psikanalizin araştırma konuları arasında yer almıştır. Bu tür çalışmalara bilindiği gibi “uygulamalı psikanaliz” adı verilmektedir. Bölgemizde yaşanan savaş, ülkemizi de içine alan terör olayları, göçler ve mültecilerin sorunları son yıllarda psikanalistlerin [&#8230;]</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/cumhuriyetin-ilk-yillarina-psikanalitik-bir-bakis-cagin-ruhundan-eserlere-yansiyan/">Cumhuriyet’in İlk Yıllarına Psikanalitik Bir Bakış: Çağın Ruhundan Eserlere Yansıyan</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-504" src="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/halide-edip.jpg" alt="halide edip" width="1280" height="720" srcset="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/halide-edip.jpg 1280w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/halide-edip-300x169.jpg 300w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/halide-edip-1024x576.jpg 1024w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/halide-edip-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Cumhuriyet’in İlk Yıllarına Psikanalitik Bir Bakış: Çağın Ruhundan Eserlere Yansıyan</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Nilüfer Erdem &#8211; Yavuz Erten</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Toplumsal, kültürel, siyasi ve tarihsel olgular her zaman psikanalizin araştırma konuları arasında yer almıştır. Bu tür çalışmalara bilindiği gibi “uygulamalı psikanaliz” adı verilmektedir. Bölgemizde yaşanan savaş, ülkemizi de içine alan terör olayları, göçler ve mültecilerin sorunları son yıllarda psikanalistlerin yoğun olarak üzerine eğildiği konular arasına girdi. Son birkaç yıldır kayıp, şiddet ve travmanın çeşitli boyutlarının Psike İstanbul’un yıllık sempozyum dizisi Psikanalitik Bakışlar sempozyumlarının içeriğine damgasını vurmasını bunun bir kanıtı olarak görebiliriz. Bu çalışmaların katkısıyla ve toplumdaki değişimlerin bizlerde geçmişe dair uyandırdığı merakın etkisiyle 2017’de Psike İstanbul bünyesinde “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Psikodinamiklerini Dönem Romanları Aracılığıyla&nbsp;Düşünmek” isimli bir Çalışma Grubu başlattık. Böylece bireysel olarak ilgilendiğimiz ve derinleşmek istediğimiz bir konuyu grup içinde sistemli olarak ele alma olanağı bulduk. Aralık 2018’de “İç Dünya &#8211; Dış Gerçeklik” temalı Psikanalitik Bakışlar 12’de bir panelle bu Çalışma Grubunun ortak çalışmasını sunduk. Panelde sunulan metinler ayda bir gerçekleştirdiğimiz toplantılarda, okuduğumuz romanlar, biyografiler ve tarihi belgeler üzerine yürüttüğümüz tartışmalar sonucunda ortaya çıktı.<a href="/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Bu çalışmada amacımız, içinde bulunduğumuz dönemin toplumsal dinamiklerini Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve sonrasında etkili olan süreçlere bakarak psikanalitik bir anlayışla değerlendirmek ve anlamlandırmaktı. Çalışmaya ilk başladığımızda her ay bir yazarın romanlarını ele alacağımızı ve bu şekilde her bir dönemi aşağı yukarı birkaç ay içinde gözden geçireceğimizi düşünüyorduk. Oysa okumaya ve tartışmaya başlayınca ortaya bambaşka bir tablo çıktı. Dönem olarak kısaca İkinci Meşrutiyet’e odaklanmayı, daha sonra Cumhuriyet’in kuruluşu ve ondan sonraki yıllara doğru ilerlemeyi düşünüyorduk. İlk yazarımız da Halide Edib Adıvar’dı. Fakat tarihsel olarak 2. Meşrutiyet’in ilanı, 31 Mart Vakası ve İttihat ve Terakki dönemi bizi tahminlerimizin ötesinde meraklandırdı ve sonuçta hemen hemen yalnızca bahsi geçen bu dönemler üzerine çalıştık. Edebiyatçılardan ise okumalarımızı Halide Edib Adıvar ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun eserleriyle sınırladık. Aslında sınırladık demek doğru bir ifade değil çünkü daha ziyade bu iki yazarın eserlerinin ve biyografilerinin çok geniş dünyasına dalıp orada derinleşmeyi, bu yazarların tadını çıkarmayı tercih ettik.</p>
<p><span id="more-442"></span></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Tarihsel Arka Plan Üzerine Birkaç Not</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Çalışma Grubumuzda bu ilk aşamada ele alınan dönemlerle ilgili kısa bir tarihsel hatırlatma yapmak iyi olabilir. Bunlar panelde ele alınan roman ve yaşam öykülerinin arka planını oluşturuyordu.</p>
<p style="text-align:justify;">Osmanlı’da değişim Batılılaşma çabalarıyla 18. yüzyılın sonlarında başar. 1839-1871 yılları arasındaki Tanzimat döneminde ivme kazanan idari, adli ve askeri reformların toplumsal yaşama da yansımaları olur. Zürcher’e göre (1995), Tanzimat “sınırlı bile olsa bir anlamda kültürel bir devrim”dir (s. 101). 1908-1918 yılları arasında kesintilerle iktidarı elinde bulunduran, Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa önderliğindeki İttihat ve Terakki Fırkası, Abdülhamid’e muhalif bir hareket olarak ve Jön Türklerin devamı olarak ortaya çıkmıştır. Dönemi başlatan olay 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanı, döneme damgasını vuran olaylardan biri ise 1909’da meydana gelen 31 Mart ayaklanmasıdır. Ayaklanmayı takiben II. Abdülhamid tahttan indirilir. Ağustos’ta Kanun-ı Esasi değişikliğiyle siyasi güç meclise geçer. Birinci Dünya Savaşı yenilgisi, İstanbul’un ve ardından başka illerin işgaliyle İmparatorluk dağılmaya yüz tutar.&nbsp; İttihat ve Terakki 1918’de kendini fesheder. 1919’da Mustafa Kemal önderliğinde başlayan Millî Mücadele’ye eski İttihatçılar’ın büyük kısmı katılır. İttihat ve Terakki iktidarında yaşanan değişimler sırasında toplumda üç ana akım birbiriyle yarışmıştır (Göle, 1991). Bunlar İslamcı, Batıcı ve Türkçü akımlardır. 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Batıcılık yanlıları ağırlığını koyar. Sonraki dönemde Türkçü akımın görüşleri kısmen Kemalist yaklaşım içinde eriyerek ona dahil olur. İslamcı Batıcı çatışması günümüze dek süregider.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Geçmişten Bugüne Aktarılanlar</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Çalışmamız sırasında bizi en fazla etkileyen noktalardan biri, geçen zamana rağmen çatışmaların dışavurum biçimlerinin neredeyse aynı kalmış olmasıydı. Örneğin toplumsal kutuplaşmanın kadının kamusal alandaki görünümü ve kadın bedeni etrafında ifade edilişinde geçmişle bugün arasında hiçbir fark olmadığını gördük. Bir başka örnek verecek olursak, aydınların toplumun diğer kesimleriyle bütünleşememesi veya toplumsal çoğunluğun aydını yabancı unsur olarak dışarı itme eğilimi hiçbir değişim geçirmeden aynı biçimler altında günümüze aktarılmış gibiydi. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyet yönetimi altında devam eden dönüşüm sürecinin bir türlü tamamlanamıyor oluşu ve toplumsal yaşamı sürekli duraklamaya uğratan siyasi ve toplumsal olayların neredeyse hep aynı kılıkta geri gelişi elbette travmatik bir tekrara işaret ediyordu. Osmanlı kimliğinin dağılmasından ve büyük toprak ve can kayıplarından kaynaklanan narsisist yaralanma ve başarısız onarım çabaları dikkat çekiyordu. Bunlar aslında sosyal bilimcilerin de ifade ettikleri olgular. Bizim çalışmamızda daha farklı ve özgün olarak deneyimlediğimiz boyutu, bu toplumsal travmaların, ele aldığımız iki yazarın romanları ve biyografilerinde çok canlı biçimde dile gelişine dayanıyor. Söz konusu yazarların romanlarıyla biyografileri ve toplumsal deneyim arasındaki geçişler Hülya Akar-Yasemin Cengiz ve Meral Erten-Özlem Yıldız’ın çalışmalarında derinlemesine irdelendi.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>İncelediğimiz Döneme ve Yazarlara Dair Öne Çıkan Temalar</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Ele aldığımız eserlerde öne çıkan ve bugünle devamlılık gösteren temalar şunlardı: Döneme özgü kimlik karmaşası ve kimlik dağılımı sorunlarının bugün de pek çok birey ve grubun kimlik anlamında ülkede kendine yer bulamaması şeklinde varlığını sürdürmesi; taşralı/şehirli çatışması&nbsp;ve bugün de dini farklılıklar görünümü altında bu çatışmanın devam etmekte oluşu; kadının toplumsal zihniyette geçirdiği dönüşümlerin hep aynı çatışmaları içeren bir döngüsellikle sürekli tekrar başa sarması… Bu eserlerde rüya ve düşlemin, bireysel ve toplumsal travmaların ifadesinde tematik olarak tekrar tekrar ortaya çıkışı ise bize bireyin ruhsallığında travmayı işleme çabasının bir ifadesi olan, tekrarlayan kâbusları düşündürdü. Bu anlamda en azından bahsettiğimiz yazarlarda hem yazma ediminin romancının öznelliğinde hem de romanın kendisinin toplumsal düzlemde bir tedavi aracı gibi işlev gösterdiğini fark ettik. Bu işlevin çoğu durumda edebi kaygıların üstünde tutulduğunu saptadık.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Düşüncelerimize Yön Veren Sorular</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Okuma ve tartışmalarımızda düşüncelerimize yön veren başlıca sorular şunlar oldu: Dış gerçeklik ve çağın ruhu eserlerde roman kişilerinin iç dünyasına nasıl yansıyor? Dönemin temel dinamikleri romanlarda nasıl dile geliyor? Roman kişilerinin deneyimleri bugün bizim deneyimlerimizle hangi noktalarda birleşiyor?&nbsp;Roman yazmanın kendisinin de bizim coğrafyamızda o yıllarda hâlâ nispeten yeni bir anlatı türü olduğu düşünülürse, romanların üslubu dönemin temel meselelerinden biri olan Batılılaşmayla ilgili nelere ışık tutuyor? &nbsp;Dönemle ilgili bize hangi ipuçlarını veriyor? &nbsp;Roman türünün ve psikanalizin paralel biçimde Türkiye’ye oldukça geç gelmiş oluşunu nasıl yorumlayabiliriz? Bu olgu bize neyi gösteriyor?</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Narsisizm Sorunsalı Üzerine Düşünceler</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Yukarıda belirtilen sorular ışığında, toplumsal ve bireysel boyutları olan narsisist yaralanma&nbsp; görüngüsü üzerine saptamalarımızı kısaca özetlemek isteriz. Osmanlı imparatorluğunun büyük miktarda toprak kaybına sebep olan iki yüz yıllık mağlubiyetleri ve teknolojik, ekonomik gelişmelere ayak uyduramamasıyla yirminci yüzyıl başında çöküşünün nasıl bir narsisist travma yaşattığı pek çok kereler ele alınmıştır. Bu yaralanmanın ortaya çıkardığı savunmalar, onarım çabaları ve bağlantılı pek çok psikolojik, sosyal, kültürel mesele çeşitli vesilelerle incelenmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Narsisist yaralanma deyince, ilk olarak gurur yaralanması ve bu yaralanmanın ortaya bir uçta utanç diğer uçta manik savunmalardan örülü bir kibir ortaya çıkarması anlaşılır. Ancak narsisist yaralanma dediğimiz zaman anlaşılacak tek olgu bu değildir. Narsisist yaralanma kendiliğin yapısında bir kopuş, bölünme, bazı ileri durumlarda parçalanma yaratır. Bu kopuş durumunda benlik sürekliliğinde sorunlar ortaya çıkar, kimlik birbiriyle uyuşmayan bölümlere ayrılabilir; bellek ve kişisel tarih/öykü bütünlüğünü kaybeder. Osmanlı’nın çöküşünü takip eden süreçte ortaya çıkan devrimci çabaların da etkisiyle kimlik, bellek ve öyküde bu tür bir narsisist bölünme ve parçalanmanın meydana geldiğini söyleyebiliriz. Bu parçalanmanın en büyük etkileri dil ve tarihte ortaya çıkmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Narsisizmin özseverlikle, gururla, kişinin kendi benliğine libido yatırmakla ilgili özelliklerini bildiğimiz için narsisist yaralanma deyince onur kırılmasını ilk olgu olarak anlarız ancak onun yukarıda söz edilen yapısal tarafını yani süreklilik ve bütünlükle ilgili özelliklerini anlamakta zorluk çekebiliriz.</p>
<p style="text-align:justify;">Narsisizmi gelişimsel olarak tanımlamak ve açıklamak için başvurulabilecek en kullanışlı metaforlardan biri aynadır. Ayna iki önemli işleve sahiptir: Öncelikle üzerinde hemen hemfikir olduğumuz, her gün doğrulanan işleviyle başlayalım. Aslında bu işlev gelişimde kronolojik olarak ikinci sıradadır. Aynaya her sabah güne başlarken baktığımızda çoğunlukla güzel, sağlıklı, fit birisini görmek isteriz. Belli durumlarda da gözlerimizle suç ortaklığı yapan ayna sayesinde çok da kötü olmayan bir figür görürüz. Suç ortaklığından kasıt bize en hoş gelen açıyı öğrenmiş olmamız gibi olgulardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Ancak aynaya sadece bildiğimiz (emin olmak istediğimiz) güzellik, çekicilik vb. özelliklerle ilgili doğrulanma almak için bakmayız. <em>Aynaya var olmaya devam ettiğimizi doğrulamak için de bakarız</em>. Bu işlev aynanın kökensel olarak yapıya çok daha karışmış ve her an farkına varamayabileceğimiz, görünürlüğünü yitirmiş bir işlevidir. Belki olguya negatifinden bakarak aynanın bu işlevine biraz daha açıklık getirebiliriz. Şiddetli regressif özellikler taşıyan bazı şizofrenik durumlarda ortaya çıkan negatif sanrı deneyimlerini hatırlayalım: Kişi aynaya bakar ve kendini göremez. Ayna nezdinde dünya onun varlığını doğrulamamaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Gelişim sürecinin narsisist doğadaki ayna özelliği, dünyanın anne yüzünden, gözünden, sözünden başlayarak yenidoğana “Sen varsın” ve “Sen güzelsin” demesidir. Narsisist nitelikli travma ise dünyanın bize varlığın görüntüsünü, sesini geri vermeyerek ya “Sen yoksun; yok hükmündesin” veya “Bazen varsın; bazen yoksun; kesintilisin” demesidir; ya da ilk adımda varlık onaylanması gelse bile ikinci safhada “Çirkinsin, kötüsün, yanlışsın, mağlupsun” demesidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Osmanlı İmparatorluğu’nun öznesi bu travmanın iki yönünü de yaşamış bir bünyedir. Tarihin öznesi Batılı aktör yirminci yüzyıla giden süreçte hikâyeyi kendisinin başrolde olduğu bir şekilde yazmaya başlamış ve Osmanlı’yı ya yok saymış (veya işine geldiği şekilde aynalamış -Oryantalizm) ya da var saydığı durumda onu geri kalmış, hasta vb. olarak tanımlamıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Hem varlığın doğrulanmamasından kaynaklanan dağılma, parçalanma, yok olma korkuları hem de özdeğer regülasyonunun oluşumundaki aksaklıktan kaynaklanan utanç ve kibir yalpalamaları olarak değerlendirebileceğimiz sonuçlarla başa çıkmak, bunları onarmak, telafi etmek için ne yapılacaktır?</p>
<p style="text-align:justify;">Yahya Kemal’in söylediği rivayet edilen bir söz tam bu bağlamda anlamlıdır: “Resmimiz ve nesrimiz olsa farklı bir millet olurduk&#8230;” Bu sözün içerdiği değişim heyecanı ve değişimin yolu -olguların sebep ve sonuçları üzerinden naif bir çıkarımı da işaret ederek- edebiyat ve sanat konusunda yeni edinimler olsa bunların bizi kazananlar tarafına dahil edeceğini ima eder.</p>
<p style="text-align:justify;">Kendini roman yazarak ifade eden bir özne haline gelmek ve bu yeni <em>özne</em>-liğin <em>öznel</em>-liğini edinmek, tarih yazımındaki nesneler kampından çıkıp özne tarafına geçme arzusudur. Yazan, ifade eden, çıkarım yapan ve estetize ederek olguların nesnel şartlarını aşan bir varoluş yolu edinmek suretiyle, travmanın etkisiyle düşünme kabiliyetini kaybetmiş <em>nesne</em> rolünden çıkıp (ki bu nesne düşünemez, anlayamaz, açıklayamaz ve gelecekte olanları önleyemez), olup bitenler üzerinde hakimiyet kuran, travma öncesini, sonrasını ve geleceği birbirine bağlayan <em>özne</em> rolüne geçmektir. Ümit edilir, düşlemlenir ki, bu yolla Osmanlı özne birkaç yüzyıl öncesinde dünyanın başka yerlerinde kuruluşu gerçekleştirilmiş yeni insanın, yeni öznenin ve onun yeni dünyasının tarafına geçsin. Tabii buradaki temel zorluk Batı dünyasında bu öznenin ve öznelliğin kuruluşunu sağlayan değişkenlerin Doğu dünyasında aynı şekilde tezahür etmemesidir. Bu sebeple, değişim ihtiyacı ve bu ihtiyacı doyurma yolları organik bir dönüşümle değil çabuk ve keskin bir mekanik değişiklikle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Edebi eser öncelikle travma yarasının sıcak olduğu dönemde bir çıkar yol önerir. Önerdiği işlev tarihsel bir tanıklık ve ortaya çıkan şiddetli etkiyi kapsamaya yönelik kuvvetli bir bağlanmadır. Bu yolla birikmiş duyguları katarsise uğratarak bir rahatlama yaratmayı amaçlar. Örneğin bitmiş bir savaşın ardından o savaştaki kahramanlıkları konu edinen ve toplumun uğradığı haksızlıkları ve mağduru olduğu vahşeti sahneleyen bir eser toplumsal bir bilinç yaratır. Böylece, yaşananların sebep ve sonuçları hakkında, geleceğe yönelik kararlarda ve iradede bir oybirliği yaratmayı amaçlar. Bu eserler bu halleriyle henüz yeterince temsili ve simgesel hale gelmemiş bir ruhsal dinamik durumundadırlar. Yer yer edebi nitelikleri sorgulanır bir hal alır. Edebi olmaktan çok propaganda nitelikli eser görünümüne bürünebilirler. Böyle bir handikabın farkında olmakla birlikte, edebiyat eserinin tarihe tanıklık ve şiddetli duyguları modüle etme işlevini her durumda yerine getirdiğini düşünüyoruz.</p>
<p style="text-align:justify;">Tabii ki edebi yaratım süreci tarihsel ve toplumsal meselelerle ilgilenmeye ve üretmeye devam ettikçe, özellikle bir kültürde öznel, dilsel ve öyküsel kendilik duyuları (Stern, 1985) geliştikçe ve olgunlaştıkça, edebi eser travma olgularıyla başka söylem düzeylerinde ilgilenecektir. Bu düzeylerde yaratım, temsili ve simgesel yolları kullanır ve edebi eserin yukarıda söz edilen “kör kör parmağım gözüne&#8230;” özelliğinden uzaklaşılır. Belli bir belirsizliğe ve bu belirsizliğin öznel dünyalarda dönüşebileceği zenginliğe imkân doğar.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu nitelikte sanat yaratımı Abella’nın (2017) yazdığı gibi, Bion’un <em>Dönüşümler</em>’de dikkat çektiği “iletişim alanından propaganda alanına kayma” riskinden uzak durur. Okuru manipüle etmek istemez. “Sanat eseri” terimi sıklıkla yerini “sanatsal önerme” terimine bırakır. Sanatçı “bitmiş” bir eser önermez;&nbsp; bir deneyim ve düşünce alanı açar (Abella, 2017, s. 206). Her eser ve okur buluşmasında bu belirsizlik alanı kişisel yorumlara ve çözümlere ulaşır. Her bir buluşmada öznel dünyalar kendi simgesel sonuçlarına ulaşırlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Oysa ülkemizde romanın ilk dönem örnekleri toplumsal meselelerle ilgili doğrudan çözümler bulmayı hedefler niteliktedir. Roman yazılarak hem Yahya Kemal’in öykündüğü gibi Batılı bir kendini ifade ve iletişim aracı edinilmiş hem de bu yeni araç, yaralanmayla ilgili olarak nesnel bir şekilde kullanılmıştır. Yazarlar Doğu-Batı meseleleri, kimlik sorunları, aile ve kadın konuları, siyasi açmazlar ve perspektiflerle ilgili düşüncelerini neredeyse bir gazete makalesi açıklığında ya da bir siyasetçi doğrudanlığıyla yazmışlardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Daha yakından bakacak olursak, edebi üretim bağlamında, Halide Edib Adıvar ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu modern Türkiye tarihinin keskin bir kırılma noktasında eserler ortaya koymuş yazarlardır. Bu kırılma imparatorluğun yıkılışı ve yeni devletin kuruluşudur. Her iki yazar da bu kırılma noktasını ve onun yaratığı şiddetli devinimleri edebiyatın kapsayıcılığıyla ele almaya çalışmış, ancak aynı zamanda da yeni devletin kuruluşu ve sonraki rotasıyla ilgili doğrudan siyasi ve ideolojik rehberliklere soyunmuşlardır. Bu konuda edebiyatçı olarak yalnız değildirler: Yahya Kemal Beyatlı, Memduh Şevket Esendal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Rasim, Reşat Nuri Güntekin, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar rehberlik misyonunu farklı tarz ve derecelerde üstlenen önde gelen diğer isimlerdir. Ancak Halide Edib ve Yakup Kadri kadar öne çıkan ve edebiyat-siyaset ilişkisini bu kadar canlı bir dinamik olarak kimliklerinin parçası haline getiren azdır. Halide Edib ünlü Sultanahmet mitinginden sonra, Kurtuluş Savaşı sırasında ve hemen ardından Mustafa Kemal’e çok yakın konumlarda bulunmuş ve modern Türkiye toplumunun dönüşümlerinde bayrak hale gelmiş bir figürdür. Yakup Kadri de Kurtuluş Savaşı’nın edebi ifadelerinde ve devletteki çeşitli görevlerde yeni Cumhuriyetin önemli şahsiyetlerinden biri haline gelmiştir. 1933-34 yılları arasında Vedat Nedim Tör ve Şevket Süreyya Aydemir’le birlikte çıkardıkları Kadro Dergisi o dönemde yeni devletin ideolojik rehberliğine soyunmuştur. Ne var ki her Halde Edib de Yakup Kadri de bir süre sonra gözden düşmüş ve doğrudan veya dolaylı sürgünlerle Ankara’dan, hatta Türkiye’den uzaklaşmak zorunda kalmışlardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Halde Edib ve Yakup Kadri, imparatorluğun çöküşünün acısını derinden hisseden kişiler olarak bu acıyı temsili ve simgesel düzeydeki ifadeler ve araçlarla dönüştürmeyi amaçlayan dönem eserleri üretirken bir taraftan da bu eserlerde toplumsal dönüşüm zorunluluğu, cehalet ve fakirlik sorunu, toplumsal birlik ve inanç kaybı, kadın sorunsalı, Doğu-Batı ikilemi ve bağlantılı kimlik sorunsalı gibi konularda doğrudan yol gösterici ve yönlendirici bir “işaret edicilik” gayreti içine girmişlerdir. Bu özellikleri Tanzimat dönemindeki kadar koyu bir “ders vericilik” boyutunda değildir ancak henüz, sonraki yıllarda serpilmeye başlayacak ve üst ifadesini, örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar eserlerinde bulacak yetkinlik ve incelikten yoksundurlar. Onların bu çabasında bireysel ve toplumsal düzeylerde zedelenmiş olan narsisizmi onarma çabalarına tanıklık ederiz.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Kaynakça</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Abella, A. (2017). Narsisist Kırılmaları Kendi Kendine Tedavi Etmenin Yolu Olarak Yaratıcılık. Nilüfer Erdem (Haz. ) <em>Narsisizm ve Yaratıcılık</em> içinde (s. 191-206). İstanbul: Cogito, Yapı Kredi Yayınları.</p>
<p style="text-align:justify;">Göle, N. (1991). <em>Modern Mahrem. </em><em>Medeniyet ve Örtünme</em>. İstanbul: Metis, 2016.</p>
<p style="text-align:justify;">Stern, D. (1985). <em>The Interpersonal World of The Infant</em>. New York: Basic Books.</p>
<p style="text-align:justify;">Zürcher, E. J. (1995). <em>Modernleşen Türkiye’nin Tarihi</em>. İstanbul: İletişim.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Panelde sunulan diğer iki metin: Hülya Akar ve Yasemin Cengiz’in “Ölümle Gelen Doğum, Doğumla Gelen Ölüm: Halide Edib Romanlarında Kayıp, Yas ve İdeal Benlik” başlıklı çalışması ile Meral Erten ve Özlem Yıldız’ın “Kendi Evinde Kiracı, Vatanında Yaban Olmak&nbsp;: Yakup Kadri’de Yenilgi, Kayıp, Yas ve Kimlik Karmaşası” başlıklı çalışmasıdır. Bu iki çalışma İthaki Yayınları tarafından yayımlanacak olan <em>İç Dünya Dış Gerçeklik</em> başlıklı derlemede yer alacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p><a href="https://psikanalizindili.com/cumhuriyetin-ilk-yillarina-psikanalitik-bir-bakis-cagin-ruhundan-eserlere-yansiyan/">Cumhuriyet’in İlk Yıllarına Psikanalitik Bir Bakış: Çağın Ruhundan Eserlere Yansıyan</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/cumhuriyetin-ilk-yillarina-psikanalitik-bir-bakis-cagin-ruhundan-eserlere-yansiyan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bireyden Grup Süreçlerine Narsisistik Spektrum</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/bireyden-grup-sureclerine-narsisistik-spektrum/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/bireyden-grup-sureclerine-narsisistik-spektrum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:52:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2. Sayı Günümüzün Narsisizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=448</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazı Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/bireyden-grup-sureclerine-narsisistik-spektrum/">Bireyden Grup Süreçlerine Narsisistik Spektrum</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-450" src="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rene-magritte.jpg" alt="Rene Magritte" width="1280" height="720" srcset="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rene-magritte.jpg 1280w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rene-magritte-300x169.jpg 300w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rene-magritte-1024x576.jpg 1024w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rene-magritte-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<p>Bu yazı <i>Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye </i>isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p><a href="https://psikanalizindili.com/bireyden-grup-sureclerine-narsisistik-spektrum/">Bireyden Grup Süreçlerine Narsisistik Spektrum</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/bireyden-grup-sureclerine-narsisistik-spektrum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sınır Durumlar  İçin İki Paradigma: Melankolik Süreç ve Otistik Süreç</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/sinir-durumlar-icin-iki-paradigma-melankolik-surec-ve-otistik-surec/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/sinir-durumlar-icin-iki-paradigma-melankolik-surec-ve-otistik-surec/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:51:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2. Sayı Günümüzün Narsisizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=456</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sınır Durumlar[1] İçin İki Paradigma: Melankolik Süreç ve Otistik Süreç[2] René Roussillon Psikopatolojinin sorunlarına farklı yaklaşım yolları bulunur; bu yollar mutlaka zıt, karşıt ya da çelişkili olmak zorunda değildirler, fakat farklı varsayımlara dayanırlar. İlk klasik yöntem, psikopatolojinin olgularını ve bunların “dışsallıkta” sanki “kendi kendine” mevcutmuş, yani bir bağlamdan ve başka bir bireye yönelik olmalarından bağımsızmış [&#8230;]</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/sinir-durumlar-icin-iki-paradigma-melankolik-surec-ve-otistik-surec/">Sınır Durumlar  İçin İki Paradigma: Melankolik Süreç ve Otistik Süreç</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-437" src="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rc3a9ne-roussillon.jpg" alt="Réne Roussillon" width="1280" height="720" srcset="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rc3a9ne-roussillon.jpg 1280w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rc3a9ne-roussillon-300x169.jpg 300w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rc3a9ne-roussillon-1024x576.jpg 1024w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/rc3a9ne-roussillon-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Sınır Durumlar<a href="/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> İçin İki Paradigma: Melankolik Süreç ve Otistik Süreç<a href="/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>René Roussillon</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Psikopatolojinin sorunlarına farklı yaklaşım yolları bulunur; bu yollar mutlaka zıt, karşıt ya da çelişkili olmak zorunda değildirler, fakat farklı varsayımlara dayanırlar.</p>
<p style="text-align:justify;">İlk klasik yöntem, psikopatolojinin olgularını ve bunların “dışsallıkta” sanki “kendi kendine” mevcutmuş, yani bir bağlamdan ve başka bir bireye yönelik olmalarından bağımsızmış gibi ortaya çıkan ruhsal işleyişlerini betimlemeye çalışır. Psikiyatriyi belirgin olarak niteleyen bu yaklaşımdır ve bu bakış açısına göre geleneksel psikiyatrik sınıflandırma (örneğin H. Ey tipi) ya da çeşitli DSM’ler arasında bir fark yoktur. Psikanalizden doğmuş metapsikolojik bir bakış açısı, yani bireyin çatışmalarını ve paradokslarını referans alan ruhsal işleyişin anlaşılırlığı, ilişkisel ve dürtüsel yaşamının yönetiminde faaliyete geçirdiği savunma mekanizmaları vb. dâhil edilerek bu tanımlama iyileştirilebilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Sadece klinik uygulamanın mümkün kıldığı diğer bir yaklaşım ise, psikanalitik durum gibi bir klinisyene hitap eden “yerleşik durum” (D. W. Winnicott, 1945) veya “standart” durum bağlamında bir ruhsal işleyişi tanımlamaktır. 1991<a href="/#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> yılında psikanalitik teknik ve tertibatın mantığının sınırlarını zorlayan “paradoksal” aktarımsal konjonktürleri tanımlamaya çalıştığım bir kitapta, psikanalizin “sınır durumlarını” betimleyerek yapmaya çalıştığım da buydu. O dönem aktarımsal konjonktürün bir takım özelliklerinin psikanalitik durum üzerindeki etkilerini (bana erken dönem travmatik konjonktürlerle bağlantılı gibi görünen bazı narsisistik ızdırap formlarına özgü etkiler) tanımlamak için bu kavramı önermiştim. Bu durumda genel hipotezim, psikanalitik durumda ortaya çıkan narsisistik ızdırap hallerinin, psikanalitik teknik ve tertibatı alıkoyma riski barındıran paradokslar üretme eğiliminde olduklarıydı.</p>
<p><span id="more-456"></span></p>
<p style="text-align:justify;">O zamanlar “sınır” aktarımsal konjonktürlerin psikanalitik durumu ve psikanalitik çalışmayı tehdit ettikleri ve psikanalitik durumun ve onun açığa çıkardığı simgeleştirme süreçlerinin bazı yapılandırıcı paradokslarını neredeyse bir “negatif terapötik tepki” koşulları üretecek kadar bozdukları gerçeğine duyarlıydım. Psikanalitik uygulamanın bazı temel paradokslarını bozmakla tehdit eden “psikanalizin sınır durumları”, psikanalitik teknik ve tertibatın doğal “analizörleri” hâline geliyordu. Analizdeki bireylerin simgeleştirme işlevini etkilemiş olan travmalar, “simgeleştirmeyi simgeleyen” çerçeveye kendilerini seçici olarak aktarma eğilimindeydiler. Burada psikanalitik çerçevenin mantığını ve arkeolojisini keşfetmek için, diğer klinik tertibatlara nakledilebilen ve klinik tertibatların genel bir yaklaşımı projesini destekleyebilecek bulgusal (heuristic) bir yönteme bağlı kaldım. Bu bulgusal yöntem ayrıca “analitik tedavi durumu”unda narsisizm sorunsallarının ve bunların psikopatolojik biçimlerinin paradoksallığını keşfetmeyi sağlıyordu.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu yöntemi başka bir kitapta<a href="/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> derinleştirerek bir kimlik karmaşası tehdidi içeren travma patolojilerinin “tipik” travmatik konjonktürlerine dair bir model önerdim. O tarihten itibaren sorgulamalarım devam etti ve bugün önerdiğim düşünceler bu sorgulamaların özünü temsil etmekteler.</p>
<p style="text-align:justify;">1999 modelinde, bireyin yardım isteyebileceği bir kişiyle karşılaşamadığı veya o kişiyi bulamadığı ve tüm nesne-öteki bireyden bağımsız olarak tekbenci bir çare bulmak zorunda kalarak katetmek zorunda kaldığı “agonistik” bir durumun, kendi üzerindeki etkisini bilhassa vurgulamıştım. Bu durumda, nesneden yardım isteme girişimi sırasında meydana gelmiş -hatta özellikle meydana gelmemiş olan- olaylara hızlıca geçmiştim, artık amacım sürecin ruhsalllıkiçi dinamiğini belirlemekti, öznelliklerarası bileşenini değil. O zamandan beri, bu bahisin, bireyi narsisistik konumunun çıkmazlarında alıkonmuş hâlde bırakma riskini içerdiğini -agoni<a href="/#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> tehlikesine bir “çözüm” bulmak için nesneden vazgeçmesi gerekmişti- ve yeterince <em>ad hoc</em> yanıt almayan, hatta yanıtı zehirli olan nesneye yönelik çağrının etkisini daha iyi belirlemek gerektiğinin de farkına varmıştım. Bu da demek oluyordu ki ruhsal kendi kendini yaratmaya (auto-engendrement) dair narsisistik varsayımı yıkmak ve sürecin dinamiği içinde nesneye yerini yeniden kazandırmak gerekiyordu.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Birincil Agonide Melankolik Süreç ve Otistik Süreç</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Kimliksel-narsisistik ızdırabın altında yatan deneyimler bir takım spesifik özelliklerle karakterize edilebilir. Bunlar kendilik tanımını etkileyen ızdırap deneyimleridir, paradoksları geçmiş konjonktürün bazı nitelikleri tarafından çıkmaza sokulmuş, tahammül edilemez olan paradoksal deneyimlerdir. Potansiyel olarak deneyimin geri kalanı ile uyumlu veya çatışmalılaştırılabilir olan bir biçim içinde temsil edilemezler. Dolayısıyla&nbsp; içlerinden çıkış yoktur ve sonsuza kadar devam ederler. Deneyime tahammül etmenin, simgeleştirmenin ve kendini sakınarak ondan kaçmanın imkânsızlığı içindeki bireyin, kendisini deneyimin gerçekliği ile ilişkili olan parçasından ayırmaktan başka çaresi yoktur. Kendisini kimliği için zaruri olan bir parçasından bölmüştür (clivage), böylece kendinden yoksun duruma düşer.</p>
<p style="text-align:justify;">Modeli hızlıca anımsamak ve nereyi derinleştirmek gerektiğini kavramak için basitçe hatırlatmak isterim ki klinik düşünme biçiminin başlangıç noktası Freud&#8217;un 1927-29 yıllarında öne sürdüğü ruhsal sürecin özünü içeren&nbsp;medetsizlik (détresse) durumudur. Bütün küçük çocuklar bu gibi durumlarla karşılaşmış ve büyük çoğunluğu içinde bulundukları kötü hâli çeşitli yardım çağrısı biçimleriyle ortaya koymuşlardır. Uzun süre, salt gerginlik “boşalımları” olarak kabul edilen, yani yalnız nicel açıdan değerlendirilen ve sadece ikincil olarak belki bir çağrı gibi ele alınan bebek ağlamalarının, artık açlık, acı vb. rahatsızlık kaynakları hakkında bilgiler içerdiklerini ve gerçekte “haberciler” olduklarını artık çok iyi biliyoruz. Bunlar aynı zamanda henüz sözel olmayan dışavurumculuk formuna şahitlik eden bir “dilde” ifade edilen çağrı mesajlarıdır; bu mesajlar seslenir ve duymayı bilenler için çağrılarının içinde rahatsızlıklarının biçimini ifade ederler.</p>
<p style="text-align:justify;">Sürecin geri kalanı çağrının yönlendirildiği insan ortamının yanıtına bağlıdır, fakat bu çağrının etkisini tam olarak anlamak için, bunun kazanç ve kayıplarını, yani medetsizlik hâlinin kapsadığı ihtiyaçları belirlemek gereklidir. Tabii ki fizyolojik ihtiyaçlar vardır, bunlar bilhassa ilk önce klasik şekilde bahsedilmiş olanlardır ama W. R. Bion ve D. W. Winnicott’tan itibaren, Winnicot’un adlandırdığı şekilde “benlik ihtiyaçlarının” ve ruhsal ihtiyaçların var olduğu fikri psikanalistlerin zihninde yer alır ve bunlar ilk bahsedilenler kadar önemlidir. İnsan ortamının bebeğin bedensel ihtiyaçlarına cevap vermesi sorunsalı göz ardı edilemezse de kısa sürede içinde fark edilmiştir ki bu ihtiyaçların tatmin edilme şekli, yani içerdiği öznel dahiliyet salt teknik yönler kadar belirleyicidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Kendilik tanımıyla ve stabilize olmamış bir kendilik tanımıyla zorluk yaşayan, durmaksızın özdeş-olmayan veya kendisiyle çok özdeş olan, tamamlanmamışlığın dinamik temsilinin eksik olduğu bir kimlik paradoksuyla karşı karşıya kalan narsisizm alanı veya narsisizmin temel eksiklik alanı, tüm yatırım yapılan veya referans olan ilişkiye kendi sorunsalını ve sınırlayan bölmesini sızdırma eğilimindedir. Bir analiz tertibatının içine aktarıldığında doğası gereği artık bir “paradoksal aktarım” türü oluşturur. İşte bu sebeple “sınır hâl” aktarımı olarak adlandırmak bana nispeten karşıt görünüyor, çünkü bana öyle geliyor ki bu durumda aktarımın kendisinin bir sınır hâli ile karşı karşıya kalırız ve bana psikanalizin veya psikanalitik çalışmanın “sınır durumlarını” tanımlamak daha tercih edilir geliyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Bunlar, kimliğin ya da narsisistik düzenlemenin temel sorunsallarından birinin aktarım içinde&nbsp; güncellendiği anı ilgilendirir. Bu nedenle&nbsp;“sınır durum”dan bahsetmek, yapısal bir tanıyla peşin bir hükme varmak değil, daha çok bir durum tanısından, bir aktarımsal konfigürasyon tanısından bahsetmek anlamına gelir.</p>
<p style="text-align:justify;">Sorgulamamızın odak noktasında yer alan kimliksel-narsisistik ızdırap bölgesinde, simgeleştirme&nbsp; travması “birincil” olmuştur, yani söz konusu deneyim, nesneyle ilişkili kendilik deneyimi, temsil edilememiş veya simgeleştirilememiştir; bireyin karşı karşıya kaldığı şeye rağmen “hayatta kalmak” için kendi kendini geri çekmekten başka bir yolu kalmamıştır. Başka bir deyişle deneyim bastırılmamıştır, bu durumda deneyimin Benliğin “şimdi”sine yerleştirilmiş olabileceği varsayılabilir, böylece <em>a minima </em>düzeyde bile olsa simgeleştirilmiş ve temsil edilmiştir ancak öznellikten bölünmüştür.</p>
<p style="text-align:justify;">Bölünenin geri dönüşünün biçimleri ne aynı nitelikleri ne de metaforlaştıran üretkenliğin aynı etkilerini sergilemezler, sadece çağrışımsal açıdan kötü bir şekilde türetilmiş olarak kalırlar. Daha ileride göreceğimiz üzere, gerçek doğaları üzerindeki öznelliği suistimal ederek, bilhassa duyusal-algısal-motor alanda etkilerini gösterirler. Benlik tarafından ortaya konan savunma biçimleri oldukları kadar, temsili alana ve avatarlarına uygun olanlardan farklılardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bölünenin geri dönüşü kavramı psikanalitik literatürde pek yaygın değildir, hatta bu biçimde kullanmayı öneren ilk kişinin ben olduğuma bile inanıyorum. Radikal bir biçimde birincil simgeleştirmeden çıkarılmış olanın geri dönüşüne karşı ruhsallığın “narsisistik” savunmaları sorunsalını tanıtmak ve böylece ruhsallıkiçi ve&nbsp; öznelliklerarası geleceğini düşünmek için bu kavram bana bilhassa bulgusal görünmektedir. Bununla birlikte bölünenin geri dönüşüne karşı savunmalar birçok farklı isim altında bu alanda benden önce gelen kimi yazarlar tarafından daha önce tanımlanmıştır, ancak bizim ilgilendiğimiz sorunla uygunluğunu ortaya konulmamıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu sorunun bütününe dair anlayışımı geliştirmemde kendimi D. W. Winnicott’a, bilhassa <em>Çöküş Korkusu’na </em>dair aydınlatıcı çalışmaları için, minnettar hissediyorum. Bu makalede Winnicott, bölme süreci tanımına doğrudan atıfta bulunmasa da bölünenin geri dönüşüne karşı genel bir “paradoksal savunma” anlayışı önermektedir. Winnicott, “ilkel agonilere” bir tepki biçimindeki, benim birincil travma olarak adlandırdığım klinik formları ve onların felaketli geri dönüşlerine karşı ruhsallığın savunmasını tanımlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Winnicott bölünenin geri dönüşünü etkisizleştiren formların özgünlüğünün ortaya konmasını sağlar, bu formlar karşı koymaya meyilli oldukları şeye karşı pasif/aktif “döndürme”&nbsp;(par retournement) yoluya işlev gösterirler. Burada yine ruhsallığın güncelini veya geleceğini ezen bir tehdidi içinde barındıran ve en güvenilmez olan biçim genel sürecin modelini oluşturur: çöküş korkusunun ta kendisi. Çöküş, anında simgeleştirilememiş olan daha eski “agonistik” bir deneyime atıfta bulunur: Düzen bozucu etkisinden kendini korumak, “hayatta kalmak” için birey kendisini bu deneyimden koparmak zorunda kalır. Fakat, bütünleşmemiş bu deneyim, bu bütünleşmeme nedeniyle yineleme dürtüsüne tâbi olur, bireyin ruhsal örgütlenmesini kalıcı biçimde tehdit eder. Geçmişten gelen bir tehdit olarak, geleceğe yönelik bir tehdit olarak geri dönmüştür. Diğer durumlarda savunma, kendini korumak için agonistik deneyimi içeride tersine çevirmeyi içerecektir, beni 1991 yılında onları “paradoksal savunmalar” olarak adlandırmaya iten de bu olmuştur. Yani, ilişkilerin çölleşmesinden kendini korumak için etkin biçimde bir çöl düzenlemek, kontrol edilemez bir boşluk oluşmasından korunmak için ruhsal bir boşluk düzenlemek, bağın ve kendini ötekine bağlama yeteneğinin kaybına karşı kendini sakınmak için bağlantıları kesmek, daha klasik şekilde o olmamak için onu terk etmek, parçalanmaktan kendini korumak için kendini parçalara ayırmak vb. Öte yandan bu prosedürler, bazıları ne kadar maliyetli görünse de, yalnızca bölünenin geri dönüşü ile bağlantılı örgütlenmenin bozulması tehdidini etkisiz hale getirmeye çalışmayı amaçlar. Birey pasif olarak maruz kaldığı deneyimden kendini geri çeker, ondan ve onun özelliklerinden kendini böler, fakat döndürme ile örgütlenerek kendini bu deneyimin geri dönüşüne karşı korur, kendini kaçamadığı ve kabullenemediği bu şeyin aracısı kılar. Geçmiş travmatik durumu “döndürme” yoluyla güncel şimdiki zamana veya geleceğine, öngörü ile aktarır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şimdi ilgilenmemiz gereken aktarımsal konfigürasyonların merkezinde yer alacak olan kimliksel-narsisistik ızdırabın özelliklerini geniş hatlarıyla gösterdik.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu sorunsalların analizine ilişkin ilk ön açıklama, esas itibariyle kendilerini doğrudan oldukları gibi değil, daha çok tepkisel etkileriyle, ruhsal işleyiş üzerindeki dolaylı etkileriyle ortaya koydukları ve izlerini nerede bulacağınızı bilmek zorunda olduğunuz gerçeğinin altını çizmelidir. Birincil travmanın kendisi “kayıptır”, Benlikte mevcut değildir, yerini alan savunmanın doğası gereği uzaklaştırılmıştır. Bazen sessizce sızar, ruhsal işlevin “yerini alır”; bölme, geri dönüşlerini “takip ettiği”, hatta biçimlerini benimsediği bastırmanın biçimlerine sızar, kimliksel ızdırap onu barındıran nevrotik ızdırabın arkasında kendini gizler. Yer değiştirme yoluyla aktarımı (transfert par déplacement) ve daha çok bölünenin geri dönüşüne özgü olan döndürme ile aktarımı (transfert par retournement) oldukça klasik bir tanımla metaforlaştıran bir türde üstüste bindiren süreçlerin bu özelliğini göz ardı edemeyiz. Öte yandan geçmiş zorluk her iki sürecin ve her iki sorunsalın üst üste binmesi noktasında ortaya çıkar, birbirleri için maske ve duvarları aşma görevi görürler. Değişime karşı olan direnç, bağlanmaların yapışkanlığı, bastırmanın aynı zamanda bir bölünme ya da döndürmeye hizmet ettiğinden&nbsp; şüphelenmeyi gerektirir.</p>
<p style="text-align:justify;">Tarihsel olarak bu spesifik süreç “negatif terapötik tepki”nin bir şekli olarak tanımlanmıştır. İlk zamanlarda bastırılanın aktarımsal geri dönüşünü merkezine alan analiz iyi şekilde ilerler, analitik çalışmanın bir takım faydaları mümkün gözükür. Daha sonra, paradoksal biçimde, klinik durum kötüleşiyor gibi görünür ya da analiz durgunlaşmaya başlar: Pasif teslimiyet, sahte kendilik ya da isyan, ilk önce paralel olarak veya ılımlı şekilde, ardından giderek daha merkezî bir şekilde ortaya çıkar. Bu iki aşamalı süreç bana büsbütün karakteristik görünüyor: “Nevrotik” savunmaların derinliğine çalışılması, içeri sızmış olan bölünmeyi açığa çıkarmaya başlar, terapötik süreç içsel bir döndürme tarafından tehdit edilmeye başlar. Bu durum 1991 yılında psikanalizin “sınır durumları” olarak adlandırdığım şeyin “tipik” hâlidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu hareketin kazanç ve kayıplarını tam olarak anlamak için daha detaylı olarak özelliklerine ve karmaşıklıklarına odaklanmak gerekir.</p>
<p style="text-align:justify;">Her şeyden önce, analitik süreç bölmeyi etkisizleştirme prosedürlerini yıkar, bu yolla bölünenin geri dönüş tehdidini ve bununla birlikte, bireyin bugününe bile sızmaya başlayan geçmiş niteliklerin bazılarını içeren, birincil travma deneyimlerinin geri dönüş tehdidini harekete geçirir. Klinik durumun ağırlaşmasına dair ilk faktörün sebeplerinden biri bu felaketli geri dönüş tehdidinde bulunur. Öte yandan simgeleştirilmemiş geçmiş deneyim bu nitelikle “geri gelir”, geri dönüş yapar ve simgeleştirmeyi başarısız kılar, simgeleştirmenin başarısız deneyimi olarak geri döner, başarısızlık da kendini tekrar etme eğilimindedir. Yer değiştirme yoluyla aktarım biçimlerinin– yani içinde analistin bireyin ebeveyn figurlerinin yeni bir baskısı gibi konumlanmış olduğu biçimler–&nbsp; üzerine yapılmaya başlanmış olan çalışma, döndürme sürecini maskeler ve yorumun uygun olmayan bir direnç biçimi olarak yapılmasına katkıda bulunur. Bu durum, analitik çalışmanın “paradoksal” uygunsuzluğu izlenimini pekiştirir ve bireyin&nbsp; “güncel” ızdırabını ve buna verilen tepki şekillerini ağırlaştırır. Nitekim metaforlaştırıcı yer değiştirmelere dair yorumun yine de bir tür doğruluğunun olması durumunda klinik tablo daha da karmaşık hale gelme eğiliminde olur.</p>
<p style="text-align:justify;">Aktarım, D. Anzieu tarafından “paradoksal aktarım” olarak tanımlanan biçimi almıştır. Süreç karşıt, birbiriyle uyumsuz fakat yine de aynı anda aktif iki hareketin eşzamanlılığıyla, “çift bağ” hâlinde yapılanır. Döndürme ile aktarım, yer değiştirme ile aktarımın yerine geçer. Oysa döndürme ile aktarımda analist, bireyin libidinal öyküsünde yer alan herhangi bir kişinin “yerine konmaz”, doldurduğu bireyin kendi yeridir. Analizan kendi kişisel deneyimlerinde “yaşayamadığını ve simgeleştiremediğini” analiste “yaşatır” (paylaştırır), kendinde hissedemediğini ona “hissettirir”, kendinde göremediğini veya kendisinde hiçbir zaman görülmemiş olanı, ya da bütünleşebilmek için fazla kötü görüleni ona gösterir.</p>
<p style="text-align:justify;">Birey, geri çekilmesinin ve geçmiş bölmesinin kaynağında yer alan kurtuluşu olmayan bir durumda ve bir çıkmazda olma hissini, hissetmesi ve ona tahammül etmesi için artık analiste vermiştir; analizan tarafından bölünmüş ve reddedilmiş olan duygulanımlar karşıaktarım hissiyatında geri dönüş yapar. Bu durumda paradoksal aktarıma paradoksal bir karşıaktarım denk düşer.</p>
<p style="text-align:justify;">Analitik sürece dair bu içinden çıkılmaz veya sınırlı izlenimden çıkmak için, karşıaktarımsal bir işleme vazgeçilmezdir, psikanalitik çalışmanın geleceği bu işlemenin kalitesine ve derinliğine bağlı olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu işlemenin ilk boyutu analistin kendi öyküsünden durum içinde kendini tekrarlayan şeydir. Aktarımın döndürme biçimi tarafından yeniden canlandırılan analistin çocukluk öyküsünün bir yüzüdür, ki bu da, hatırlayalım, analisti kişisel simgeleştirmesinin sınırlarıyla ve psikanalitik durumun klasik bağıntılarının başarısızlığını niteleyen güçsüzlükle karşı karşıya bırakarak durum karşısında umutsuzluğa kapılmış, çaresiz bir çocuk pozisyonuna koyar. Analist, bu şekilde ortaya çıkan durumdan, analitik süreç ve onun geleceği hasar almadan kaçamaz: D. W. Winnicott’un çok doğru ifade ettiği gibi, durumu ele geçiren agonistik yaşantının yatıştırılmış tehdidi karşısında “ruhsal olarak hayatta&nbsp;kalmalıdır.”</p>
<p style="text-align:justify;">“Hayatta kalmak”, yani duygulanımsal veya entellektüel geri çekilme uygulamamak, ne aşırı duygulanımsal milisilleme ne de bu koşullar içinde misillemeci olan bazı yorumlama çeşitleri uygulamamaktır. Devam eden yansıtmalı özdeşleşmeye dair olan ve analist biraz olsun döndürme ile aktarımın içinde olanların farkında vardığında iştahını kabartan yorumlar da aynı türdendir. Yansıtmalı özdeşleşme açısından yorum, söz konusu olan buna benzeyen bir süreç olsa bile, devam etmekte olan süreçten kaçınmanın, kurtulmanın bir yoludur; ki bu da vakitsiz bir “gönderene geri dönüşü” kışkırtarak işlemeyi kesintiye uğratma riski taşır. Bu durum kendini sahneden geri çekmenin ve aynı anda misillemede bulunmanın bir yoludur. Göreceğimiz üzere analistin, travmatik deneyimin kazanç ve kayıplarını içeriden metabolize edebilmesi gerekir, kendisini içine konulduğu aktarımsal konumdan çıkaran bir kurtuluş yoluyla değil. Çözüm ancak çok kademeli bir şekilde ve analistin kendisini kurtardığı şeyin eşzamanlı olarak analizanın ruhsallığı içine entegre olabileceği ölçüde gerçekleşmelidir: Analist “büyük” veya “kurnaz” olmaya kendine izin vermemeli, gelişmekten geri kalmayan haset dolu saldırı veya utanç hareketlerini şiddetlendirme tehlikesine ve negatif terapötik tepkiyi sabitleme veya devam eden toparlama sürecini yeniden dondurma riskine rağmen karşı karşıya kaldığı spesifik aktarımsal konjonktüre içkin sınırı kabul etmelidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Öte yandan paradoksal aktarım karşısında uygun şekilde “hayatta kalmak” için ne geri çekilme ne de misilleme uygulanmaması yeterli değildir. Analistin kendi ruhsal işleyişinde yaratıcı olmaya devam etmesi gerekir ve bunun için karşı aktarımsal başka bir işleme gerekli görünür. Daha iyisi olmadığına göre, uygun ve gerçek bir yorum işlevi yerine getirmek için gerekli görünen çalışmayı “epistemolojik” karşıaktarım işlemesi olarak tanımlamayı öneriyorum. Söz konusu olan öncelikli olarak paradoksallığın içinde çalışmayı becerebilmek, yani “haz ilkesinin ötesinde” mantığı boyunca, umut mantığının ötesinde, yaşam mantığının ötesinde ve hatta tekil bireyin mantığının dahi ötesinde devinmektir. Bu durum, analistin tedavi ve ruhsal işleyişle ilgili “kuramının”, seanstan “beklentilerinin” ve serbest dikkatinin işleyişinin karşı aktarımsal bir işlemesini gerektirir.</p>
<p style="text-align:justify;">Özünde aktarımda kendini ortaya koyan şey birincil travmatik bölgeyi, birincil narsisizmin “temel kusurunun” bölgesini, “kaybedilen travma” bölgesini ilgilendirir. Birincil travma ile ilgili olan, temsili biçimde veya düşlemsel biçimde “geri&nbsp;gelmez” fakat halüsinasyon türündeki duyusal-algısal-motor şekilde veya davranışlardan ya da eyleme dökmelerden sızarak ortaya çıkar. Bu da çağrışımsal zincirlere karışan bilinçdışı temsilleri saptamaya çalışmaya daha çok alışık olan alışılmış dinleme tonunu altüst eder. Duyum, algı, artık bireyin aktüalitesinin “verileri”, ruhsal hareketlerinin doğasını değerlendirmeye yarayan nirengi noktaları değildir, bölünenin geri dönüşünün ipuçları, sayesinde travmatik bölgenin yeniden inşa edilebileceği izler haline gelirler. Artık gerçeklikten doğan savunma biçimleri değillerdir, travmanın “tanıkları” olarak kabul edilmeleri ve yorumlanmaları gerekir. Analist için algılar ve duyumlar ruhsal bir çalışma gereksinimi taşır, bir yeniden inşa ve bütünleştirme çalışmasını zorunlu kılarlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu sonuncusu, ayırt edilmesi gereken üç ayrı seviyede işlev göstermelidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Başta açıkça bir tarihsel yeniden inşa çalışması vardır. Bu çalışma birincil travmatik durumun, tarihsel ve ilişkisel bağlamının ve o dönemki ruhsal işleyiş üzerindeki etkilerinin özelliklerinin simgeleştirilmesini içerir. Bu çalışma, Benliğin “ikincil” işleyişine yöneliktir, onun bu şekilde içeriden kendisine geri gelene ve onu geçmişte yaralamış olana bir anlaşılabilirlik bulmasını/yaratmasını sağlar; bu bir anlamlandırma çalışmasıdır. Ancak ikincil bütünleşme, vazgeçilmez olsa bile, yeterli değildir.</p>
<p style="text-align:justify;">Aynı zamanda öznellikten çıkarılmış olanın “birincil” bir düzeyde de yeniden bütünleştirilebilmesi gerekir, yani yeniden inşanın içerdiği anlamlandırmaya bir “yeniden oyuna koyma” çalışmasının eşlik etmesi gerekir. “Travmatik” geçmiş deneyimin Benliğin şimdiki zamanına aktarımda geri konması ve geçmiştekinden farklı bir sonuç alabilmesi ve spesifik geçmiş kimliksel meselelerinin ortaya çıkarılmış ve bütünleştirilmiş olmaları gerekir.</p>
<p style="text-align:justify;">Çeviren: Sanem Tayman</p>
<p><strong>Notlar</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bu metinde, İngilizce karşılığı <em>borderline </em>olan “état-limite” teriminin karşılığı olarak Türkçede genel kabul gören&nbsp; “sınır durum” değil, tam tercümesi olan “sınır hâl” terimi kullanılmıştır. Bu tercihin sebebi, R. Roussillon’un metninde “état-limite” ve “situation-limite” (tam Türkçe karşılığı “sınır durum”) kavramları arasında yaptığı ayrımı vurgulamaktır. (ç.n.)</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bu metnin daha geniş bir versiyonu <em>Le Carnet PSY</em> dergisinde yayımlanmıştır [Bkz. Roussillon, R. (2012). Deux paradigmes pour les situations-limites&nbsp;: processus mélancolique et processus autistique.&nbsp;<em>Le Carnet PSY</em>, 161(3), s. 37-41.] <em>Psikanalizin Dili</em> dergisinde yayımlanmasına izin verdiği için Réne Roussillon’a teşekkür ederiz-Ed.n.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> R.Roussillon, (1991) <em>&nbsp;Paradoxes et situations limites de la psychanalyse [Psikanalizin paradoksları ve sınır durumları],</em> 4° éd, Quadrige, PUF.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> R.Roussillon (1999), <em>&nbsp;Agonie, clivage et symbolisation [Agoni, bölme ve simgeleştirme]</em>, PUF.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Fr. <em>Agonie, </em>can çekişme, ızdırap. (ç.n.)</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/sinir-durumlar-icin-iki-paradigma-melankolik-surec-ve-otistik-surec/">Sınır Durumlar  İçin İki Paradigma: Melankolik Süreç ve Otistik Süreç</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/sinir-durumlar-icin-iki-paradigma-melankolik-surec-ve-otistik-surec/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Narsisizmin İkili Kavramı: Pozitif ve Negatif Örgütlenmeler</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/narsisizmin-ikili-kavrami-pozitif-ve-negatif-orgutlenmeler/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/narsisizmin-ikili-kavrami-pozitif-ve-negatif-orgutlenmeler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:50:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2. Sayı Günümüzün Narsisizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=460</guid>

					<description><![CDATA[<p>Narsisizmin İkili Kavramı: Pozitif ve Negatif Örgütlenmeler[1] André Green Giriş Çalışmasının başlarında, Freud (1894, 1915) narsisist nevrozları psikanalitik tedavi endikasyonunun dışında tutmuştu. Freud’un narsisizm kavramını keşfetmeden ve kavramı tanımlamadan önce narsisizmi sezmiş olması kayda değerdir. İçe kapalı ve diğer insanlara dair hiç ilgisi olmayan hastalara, hiçbir aktarım geliştiremeyeceklerine inandığı için, hiçbir şekilde psikanalitik tedavi uygulanabileceğini [&#8230;]</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/narsisizmin-ikili-kavrami-pozitif-ve-negatif-orgutlenmeler/">Narsisizmin İkili Kavramı: Pozitif ve Negatif Örgütlenmeler</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-501" src="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/andre-green.jpg" alt="andre green" width="1280" height="720" srcset="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/andre-green.jpg 1280w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/andre-green-300x169.jpg 300w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/andre-green-1024x576.jpg 1024w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/andre-green-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Narsisizmin İkili Kavramı: Pozitif ve Negatif Örgütlenmeler<a href="/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>André Green</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Giriş</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Çalışmasının başlarında, Freud (1894, 1915) narsisist nevrozları psikanalitik tedavi endikasyonunun dışında tutmuştu. Freud’un narsisizm kavramını keşfetmeden ve kavramı tanımlamadan önce narsisizmi sezmiş olması kayda değerdir. İçe kapalı ve diğer insanlara dair hiç ilgisi olmayan hastalara, hiçbir aktarım geliştiremeyeceklerine inandığı için, hiçbir şekilde psikanalitik tedavi uygulanabileceğini düşünmüyordu. Esasen, Freud’un o zamanlar bu hastaların muzdarip olduğunu düşündüğü dementia praecox, 1911’de şizofreni olarak adlandırıldı. Bu tabloyu libidonun benlikteki durağanlığı ve engellenmesine bağlamıştı.</p>
<p style="text-align:justify;">Daha sonra Freud (1914) narsisizmi tanımladığında, aklında yukarıda bahsedilen psikozların ötesinde hastalığa dair daha geniş bir bakış açısı vardı. Kuramını nesne libidosu ve narsisist libidoyu dahil ederek yeniden şekillendirip, kişiliğin temel bir öğesini ortaya çıkardığı, belirli tipteki nesne ilişkilerini de içeren birçok özellik tanımladı. Biz çoğunlukla bunun geçici bir adım olduğunu düşünüp günümüzde ruhsal olguları bu şekilde yorumlamanın çok daha ötesinde olduğumuza inansak da, şimdiki bakış açımızın Freud’un 1914’te belirttiği bakış açısının dönüşümleri olduğunu söylemek daha doğrudur.</p>
<p><span id="more-460"></span></p>
<p style="text-align:justify;">Günümüz kuramı kendilik ve nesne kavramlarını içinde barındırır. Bir ölçüde, kendilik hakkındaki modern görüşlerin Freud’un narsisizm tanımından türediğini düşünebiliriz. Bu konuların daha derinine inmeden önce, Freud’un nesne libidosu ve narsisist libidosu çalışması ile aşk ya da yaşam dürtüleriyle ölüm ve yıkıcı dürtüleri bir arada bulunduran dürtülere dair son kuramı arasındaki ilişkiyi başlangıç noktası olarak alıp kendi narsisisizm görüşümü yeniden gözden geçirmek istiyorum.</p>
<p style="text-align:justify;">Bana göre; <em>narsisisizm kavramı bir parça Freud’un hastalarıyla çalışmasından alınmış ve bir parça da doğrudan klinik gözlemlerden ziyade mite dayandırılmıştır.</em> Bu kavramın inandırıcılık değeri, tanımlamaların tutarlılığı ve onların klinik bulgularla eşleşmesiyle mümkündür.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Gözlemler</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Benim düşüncelerim klinik deneyimimden ve Freud’un çalışmalarını incelememden oluşmuştur.</p>
<ol style="text-align:justify;">
<li>Narsisizm, Freud’un ilk çalışmalarında yoktu. Önceleri otoerotizmden bahsediyordu. Metinlerinde otoerotizmden narsisizme geçmesi için “yeni psişik aksiyon” (Freud, 1914, s. 77) gerekiyordu. Freud’un narsisizm kavramını formüle etmesi ve tanıtması için en az on üç yıllık klinik deneyim gerekmişti.</li>
<li>Narsisizm, Freud’un en az altı yıl boyunca (1914’ten 1920’ye), ölüm dürtüsünü tanıtana kadar, ana çalışmalarından biriydi. 1923’te yapısal modeli ortaya çıkarmasıyla birlikte, kavramsal bir model olarak bahsi azaldı, neredeyse kayboldu.</li>
<li>Narsisizmi, benlik libidosunun ve nesne libidosunun zıttı olarak gördüğü bir ara dönem oldu. Bu tanım, son dürtü kuramında aşk ve yaşam dürtülerini yıkım ve ölüm dürtülerinin karşıtı olarak tanımladığında geçerliliğini yitirdi.</li>
<li>Narsisizmin incelenmesi birçok önemli konuyu gündeme getirdi. Özellikle şu ikisini hatırlamakta fayda var: birincil narsisizmin varlığının ikincil narsisizme karşıt oluşu problemi ile narsisizm ve nesne seçimi arasındaki ilişki.</li>
</ol>
<p style="text-align:justify;"><strong>Psikanalitik Literatürde Narsisizm</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Narsisizm, Freud’un bu kavramı kuramın arka planına itme eğilimi ve Klein’ın çalışmalarının bilinirlik kazanıp yazılarında narsisizmden hiç bahsetmemesiyle birlikte literatürde kenara itildi. Esasında, Kleinyenler narsisizmi, Rosenfeld 1971’de Viyana’da gerçekleşen IPA Kongresi’nde yıkıcı narsisizm olarak yeniden ele alana kadar yok saydılar. Daha önceleri Ferenzci’nin varisi Balint (1965) birincil narsisizmi reddetti. Buna benzer düşünen yazarlara göre nesne sevgisi en başından beri mevcuttur. Balint’in eleştirisinden sonra neredeyse bütün psikanalistler birincil narsisizmin bir kurgu olduğu düşüncesine katıldılar. Bu durum halen tartışmalıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Narsisizm, Kohut (1971) tarafından yeniden ele alındı. Yalnız, Green’i (1967) ve Fransa’da 1957’den beri önem taşıyan Grunberger’i (1957) yok saydı. Kohut’un kendilik psikolojisi, ikisi de aynı konuları ele almalarına rağmen Kernberg’in (1975) nesne ilişkileri kuramıyla ters düşmekteydi. Kendilik (narsisizmi) bir tarafta, dürtüler (az çok nesne ilişkileriyle ilişkilendirilir) diğer tarafta duruyordu. Tartışma bir sonuca varmadan sonlandı. İki tarafın da bu kuramları geliştirmeye devam eden takipçileri oldu.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud’a göre narsisizm,&nbsp; kendini koruma dürtülerinin libidinal tamamlayıcısı olarak tanımlanıyordu ve dürtülerin benliğe yönelmesi sonucunda oluşuyordu. Kohut’a göre ise, sadece dürtülerin yönelimi değil, yatırımın niteliği meselesiyle ilgiliydi. Burada iki farklı gündem buluyoruz: Freud, ruhsal aygıtın işleyişinde ekonomik modeli hesaba katarak probleme metapsikolojik açıdan yaklaşmaktadır, Kohut ise esas olarak yatırımların niteliğine işaret etmektedir. Sonuçta, Kohut’un yaklaşımı metapsikolojiden ziyade fenomenolojiye yakındır.</p>
<p style="text-align:justify;">Benim görüşüme göre, fenomenolojik bakış açısı bize bilince ulaşan narsisist özelliklerin daha kapsamlı bir açıklamasını verebilir, ancak narsisizmin psişik dünyanın diğer öğeleriyle nasıl bir arada bulunduğunu anlamamızı sağlayamaz. Başka şekilde ifade edecek olursam, kendilik psikolojisi bizi bütün dinamiklerin üniter bir bakış açısından tasvir edildiği akademik benliğin psikanalizden önceki anlayışına geri götürür. Bu yöntem, Kohut’un da kabul ettiği gibi, gelişimsel duraksama uğruna dinamiklerin çatışmasını göz ardı etmeye neden olur.</p>
<p style="text-align:justify;">Kohut’un büyüklenmecilik ve aynalama ilişkilerine vurgu yaptığı açıklamalarının narsisizmle ilgili anlayışımızı geliştirdiği inkâr edilemez. Yine de bu özelliklerin hastanın patolojisinin ana belirleyicileri olup olmadığı tartışılır. Kohut’un çalışmalarının tamamlanmamış kalsa da, kendiliği, dışarıdan bakan bir gözlemci tarafından görülüyor gibi değil de birbiriyle etkileşim kuran iki kendiliğin ilişkisi şeklinde ele aldığı daha kapsamlı bir kuram ortaya koyarak yeni bir yol açtığı düşünülebilir. Bu sonraki görüşte, klasik kuramın bütün öğeleri ikinci planda kalmış ve ilgilenilmemiş görünmektedir. Narsisizmin ilk açıklamalarının Freud’un çalışmalarında yer aldığını düşünürsek bunu nasıl açıklarız?</p>
<p style="text-align:justify;">Bu soruyu cevaplamak için parametrelerde değişim olduğunu kabul etmemiz gerekir. Narsisizmin kaderi Freud’un 1920’den sonraki çalışmalarında bir sır olarak kalmıştır, son yorumlarından biri narsisizmin basitçe aşk ve yaşam dürtülerinin son sentezinde içerilmesi gerektiğidir (1940). Diğer olasılıkları değerlendirmeyi göz ardı etmiştir. Freud’un narsisizmle ilişkili olarak ele aldığı özelliklerin en azından bazılarının, daha sonra ölüm dürtüsü olarak adlandırdığının parçaları olarak görmek mümkündür.</p>
<p style="text-align:justify;">Nesne libidosunun… narsisist libidoya dönüşümü; böylece cinsel amaçların terk edilişi, cinsellikten arınma –sonuç olarak bir tür yüceltme- [benliğin, nesnenin özellikleri sandığının yerine konmak üzere, altbenliğin kaybından sonra] gerçekleşir. [Freud, 1923, s. 30]</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, bu sürecin yüceltmeye giden evrensel yol olmadığının farkında olsa da özel bir ilgiyi hak ettiğine inanıyordu. Bugün bize bu paragrafta çarpıcı gelen Freud’un bu tip bir yüceltmede gözlemlediği cinsellikten arındırmanın, ölüm dürtüsü olarak tanımladığıyla benzer yolları izleyen bir süreç oluşudur. <em>Narsisist libido</em>dan açık bir şekilde söz etmesi, yıkıcılığın açık bir görüngüsü eşlik etmeden de narsisizmin en azından bazı yönlerinin yıkım dürtüsünde yer alan anti-erotizmle aynı çizgiyi takip edebileceğini düşünmemize yol açar. Burada altı çizilmesi gereken nokta, nesne libidosu ve erotik nesne seçimi kavramlarının etkisini yitirmesidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Aynı çalışmanın devamında Freud (1923) içgüdülerin kaynaşması ve ayrışması konusunu oldukça detaylı incelemiştir. Dürtüleri iki sınıfa ayırdığı bu bölümünün sonunda, sevginin nefrete ve nefretin sevgiye yer değiştirme enerjisini <em>cinsellikten arınmış libido</em> olarak tanımlamış ve bunun ayrıca <em>yüceltilmiş enerji</em> olarak adlandırılabileceğini belirtmiştir (s.46). Burada ölüm dürtüsünün amaçlarına benzer şekilde Eros işlevlerini –bağlanma ve birleşme- ve cinsellikten arındırmayı buluyoruz. Freud’un yüceltmenin benlikte devamlı gerçekleştiği sonucuna vardığından beri, cinsellikten arındırma yüceltmesinin ve karşılığı olan bağların çözülmesi sürecinin en azından bir parçasının, benlikte gerçekleştiği çıkarımını yapabiliriz. Freud (1923) açıkça yazmıştı: “Benlik, Eros’un amaçlarının aksine çalışmaktadır ve kendini içgüdüsel dürtülere engel olmakla görevlendirmiştir” (s. 46).</p>
<p style="text-align:justify;">Özetle, benliği dürtülerin kaynaşması ve ayrışması görevinde düşünebiliriz. Freud, nesneden geri çekilmiş olan benliğin narsisizminin ikincil olduğu sonucuna varmıştır, ama yüceltilmiş enerjinin narsisizmle ilişkili olduğu ve Eros’un amaçlarının tersini hedeflediği konusuna tekrar dönmemiştir. Narsisizm hakkındaki son açıklamasının daha fazla analiz edilmesi gereken bazı öğeleri içeren evrensel bir önerme olarak yorumlamamız gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p style="text-align:justify;">Bana öyle görünüyor ki Freud narsisizm ve ölüm dürtüsü arasındaki ilişkiyi keşfetmeye çok yaklaştı. Freud’un 1920’deki gözlemini kendimize hatırlatabiliriz: “Sonrasına göre ruhsal hayatın başlangıcında haz mücadelesi çok daha yoğundur ama o kadar da engellenmemiş değildir, sık sık haz kesintilerine teslim olmak zorundadır” (s. 63). Bu kesintilerin Eros’un hizmetindeki haz ilkesinin başarısızlığı ya da tersine ölüm dürtüsünün hizmetinde olduğunu yorumlayabiliriz.<a href="/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Düşüncelerimi özetleyecek olursam Freud’un dürtülerle ilgili son kuramından sonra ikili bir narsisizm olasılığını göz önünde bulundurmamız gerektiğini varsayıyorum: Pozitif bir narsisizm, amacı bütünlüğe ulaşmak olan ve tekliği hedefleyen –en azından bir parça da olsa nesne yatırımı pahasına kendiliği doyurmaya yatırım yapan bir narsisizm; negatif narsisizm ise ruhsal ölüme ulaşmayı ve hiçliği hedefleyen sıfır noktasına varmak isteyen bir narsisizmdir. Bu ayrım basitleştirilerek sağlıklı ve patolojik narsisizm arasındaki farka indirgenemez. Narsisizmin dengesizliği hem pozitif hem de patolojik olabilmesidir çünkü nesnelerle ilişkileri fakirleştirir. Yine de öznenin kendiliğini yok olma noktasına getiren negatif narsisizmden daha az yıkıcıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Narsisist kişilik bozukluğu narsisizmin bütün klinik bulgularını göstermez. Belirli depresyonlar (ahlaki narsisizm olarak adlandırdıklarım, Green 2001’e bakın), esas olarak çileciliğe ve doyumun negatifleştirilmesine bağlıdır (hazzın genel prensibine göre, doyumdan yoksunluk doyumun kendisinden daha değerli olmuştur) –boşunalık, yoksunluk, boşluk, anoreksiya ve aşırı idealleştirme dönemlerini içerir- ve dürtülerden yatırımın geri çekilmesinin örnekleridir. Dünya popülasyonunun eğer daha fazla değilse yarısının, hazzın aldatıcı arayışından vazgeçmeye adanmış, her türlü doyumdan vazgeçmenin üstünlüğünü iddia eden dini standartlara göre yaşadığını hatırlamalıyız.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Kısa Klinik Örnekler</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Bir Pozitif Narsisizm Vakası</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bay X bana psikanaliz için yönlendirilmiş olmasına rağmen tedavi arayışını açıklama tarzı pek net değildi. Belirsizce kişisel ve profesyonel düzeyde genel bir hayal kırıklığından, karakter bozukluğundan, bütün alanlardaki uyum sağlama sorunundan ve potansiyelinin altında kalma duygusundan bahsetti. O zamanlar gençtim ve kendimin ya da psikanalizin sınırlılıklarının farkında değildim.</p>
<p style="text-align:justify;">Bay X aşk hayatı, aile ilişkileri ve iş gibi çeşitli alanlardaki tatminsizlik hissinden yakındı. Çocukluğunda uzun süreler boyunca yalnız bırakıldığını, oyunlar icat ettiğini ve bahçelerinde sayısız fanteziyi canlandırdığını hatırladı. Ergenliğinde yetenekli bir piyano sanatçısıymış. Daha sonra yurtdışındaki anayurdunun en genç avukatı olmuş ama bu mesleği hiç yapmamış. Kız arkadaşıyla Fransa’ya göç edip onunla evlenmiş ve ondan iki çocuğu olmuş. İyi bir edebiyat okuruydu, müzik konusunda bilgiliydi ve ayrıca kültürlü, deneyimli biriydi. Kendisini ileri seviyede bir sözel beceriyle ifade ediyordu ve sanatsal konular hakkında oldukça tutkuluydu. Yeteneğini ve bilgisini özel yemek davetlerinde sergileyen ben merkezcil bir adamdı; diğer davetlileri büyüleyip neredeyse hipnotize ediyor, bir kelime bile söylettirmiyor, başka kimseyi konuşturmuyordu.</p>
<p style="text-align:justify;">Bay X yaşlıca bir babanın en genç oğluydu. Babası, kendisini yoksullara adamış merhametli bir doktormuş, göç etmeye zorlanmış. Meslektaşları tarafından saygı gören ve hastaları tarafından sevilen biriymiş. Tanrı’ya inanıyormuş, batıl inançlı ve takıntılıymış. Hastamın hatırladığına göre babası, sıklıkla karısıyla münakaşa edermiş, özellikle cinsel birliktelik istediğinde karısı gözyaşlarına boğularak onu reddedermiş. Bay X babasının sıklıkla yatağının yanına gelerek oğlunun ruhu için dua ettiğini hatırladı, muhtemelen babası onunla ilgili bir şeylerin yanlış olduğu kanısına erken varmıştı.</p>
<p style="text-align:justify;">Bay X’in annesi, Bay X’in karısı gibi bir yabancıymış. Hastamın doğumundan önce ebeveynleri yaklaşık iki yaşlarında olan kız çocuklarını kaybetmişlerdi ve -bu tip durumlarda sıklıkla yaşandığı gibi- bu çocuk annenin belleğinde idealleştirilmişti. Bu küçük kızın imajı, Bay X’in annesinin gözünde hiçbir zaman erişemeyeceği bir mükemmellik ölçütü olarak anımsanırdı. Ölü kız kardeş; mutsuz evliliğinden, kocasının gelirinin düşüklüğünden, sosyal hayatının yetersizliğinden ve bunun gibi şeylerden yakınan “ölü” annenin kronik tatminsizliğinin resmi bir açıklamasıydı.</p>
<p style="text-align:justify;">Bay X’in annesi oğluyla uzun saatler geçirirmiş, gururunu okşarmış ve sanatsal yeteneklerini teşvik edermiş ancak onu aşağılayacakları inancıyla arkadaşlarından soyutlarmış. Annesi anayurduyla ilgili tarlanın zemininde yattığı fark edilmeyen bebeklerin köylüler tarafından tırpanlarıyla nasıl paramparça edildiğini tarif ettiği korkutucu hikâyeler anlatırmış. Annesi Bay X’i sinemaya götürürmüş ve bu gezileri babasından saklarmış, sırlarına ihanet ederse babasının mutlaka karşı çıkacağını ve cezalandıracağını söylermiş, “baban kalp krizinden ölebilir” diyerek oğlunu dehşete düşürürmüş.</p>
<p style="text-align:justify;">Bay X’in psikanalitik tedavisi kendilik idealizasyonu, büyüklenmecilik ve hayatın sıradan problemlerini hor görme gibi birçok özelliği açığa çıkardı. Tedaviye başladıktan bir süre sonra ondan istenen görevlerin ona yakışmadığına inanarak işinden istifa etti. Karısının ebeveynleri onu hiçbir iş yapmazken finansal olarak desteklemeye karar verdiler. O zamandan itibaren tekrar hiçbir işte çalışmadı.</p>
<p style="text-align:justify;">Babasından gelen anadilini “yeniden fethetmeye” karar verdi (babası Latin kökenliydi, annesi ise Doğu Avrupa’dan geliyordu). Kiralık bir stüdyoda tek başına bu dilin uzmanı olmak için çalıştı ve şair olmaya karar verdi. Sıra dışı bir sonuç olarak şiirlerini kendi anadilinde yayınlanan ve oldukça saygı gören bir edebiyat dergisinde yayınlatmayı başardı. Bu başarıdan sonra Bay X hevesini kaybettiği için yazmaya devam edemediğini fark etti.</p>
<p style="text-align:justify;">Durmaksızın müzik dinliyordu. Bir müzik eleştirmeni kadar donanımlıydı ama alanda çalışmayı reddediyordu. Plak koleksiyoncusuydu ve parasının çoğunu plak almak için harcıyordu. Bir plak aldıktan sonra hafif bir hasar olduğunu anlarsa (kompakt disk devrinden önceki dönemdi), dükkâna geri götürüyor ve değiştiriyordu. Daha çok çalıyormuş gibi, mükemmel görünen başka bir tane alıyor ve şüphe verici hasarı tezgahtardan saklıyordu. Günlerini sadece sevdiği şeyleri yaparak geçiriyordu: Okumak, yazmak, müzik dinlemek ve sinemaya gitmek. Diğer bütün aktiviteleri ise aşağılıyordu. Ayrıca metresleriyle görüşüyordu ama hâlâ mutsuzdu.</p>
<p style="text-align:justify;">Bay X birçok aşk ilişkisi yaşıyordu ancak hiçbiri sürmüyordu. Çoğu zaman metreslerinin bedenlerinden giyiniklerken etkileniyor ancak daha sonra soyunduklarında, itici bulduğu bir kusur ortaya çıkıyordu: çok küçük göğüsler, yamuk bacaklar, çekici olmayan ayaklar ve başka kusurlar…</p>
<p style="text-align:justify;">Analiz boyunca (haftada üç sıklığında düzenlenmişti), Bay X’in büyüklenmeci fantezilerini, yalnız yaşam tarzını, karısına yönelik hayal kırıklığını ve şiddetini, beklentilerini karşılamadıklarında çocuklarını tamamen yok saymasını, yakın olmayan birkaç arkadaşını gözlemledim. Aktarımda bazen idealize ediliyordum ve diğer zamanlarda eğer cesareti olsaydı olmak istediği hatalı kişiyi temsil ediyordum. En sonunda anayurduna geri dönmek istediğini söyledi –yalan-, dolayısıyla tedaviyi sonlandırması gerekiyordu. Vazgeçmek istediğini kabul edemedi.</p>
<p style="text-align:justify;">Bay X birkaç yıl geçmişken karısının kaza sonucu ölümünden sonra, beni tekrar görmek istedi. Bundan birkaç yıl sonra ise onunla bir konserde karşılaştım ve beni kişisel olarak ziyaret etmek istediğini dile getirdi. Tedavimiz bittiği için kabul ettim. Çay içmek için geldi ve sıra dışı ölçüde baştan çıkarıcı teşhircilik sergiledi. Benim için <em>sadece</em> bir hasta olduğu düşüncesine tahammül edememişti ve bana, bir insan olarak ne kadar ilginç olabileceğini göstermesi gerekiyordu. Bu, bizim son irtibatımızdı.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu kısa tasvirden, Bay X’in gururunu ve özgüvenini sürdürmek, tümüyle var olan annesini baştan çıkarmak amacıyla kendi imajını yüce bir seviyede tutmak ve sevilebilir olduğuna onu ikna etmek için sürekli mücadele ettiğini görebiliriz. Bu çabası faydasızdı. Annesinin narsisizmi, yaşlandığında dahi değişmeden kalmıştı.<a href="/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Dahası, Bay X’in mücadelesi kendiliği koruyucu niteliğe sahipti. Yıkıcı kendiliği, en yakın nesneleriyle ilişkili her tür duygudan kaçınma girişimi ve hayal kırıklığı yaratmış çocuklarıyla ilgili sorumluluk algısının olmayışıyla sınırlıydı.</p>
<p style="text-align:justify;">Bay X vakasını, pozitif (ve sağlıksız) narsisizm örneği olarak değerlendiriyorum. Karısının ölümüyle baş etti ama yas tutarken onu idealize etti ve çocuklarının bakımını üstlenme konusunda başarısız oldu.</p>
<p style="text-align:justify;">Özellikle bir özelliği bana epey çarpıcı gelmişti, cinsel ilişki yaşadığı kadınlardan hiçbir hediye kabul etmiyordu. Bu reddin karşılık verme zorunluluğundan, karşılığında bir şey sunmaktan ve bunun bir ilişkiye dönüşmesinden kaçınmayı temsil ettiğini anlamam biraz zaman aldı.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Bir Negatif Narsisizm Vakası</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bayan Y’nin vaka örneği olduğu negatif narsisizm tartışmasına geçiş yapalım. Hastaneye kaldırıldığı ağır bir depresif dönemin ardından bana yönlendirildiğinde otuz yaşlarındaydı. Bütün biyolojik tedaviler başarısız olmuştu. Hastanede onun sorumluluğunu almış olan meslektaşım, onu bana yönlendirmeye karar vermişti çünkü nevrotik bir geçmişi olduğunu anlamıştı.</p>
<p style="text-align:justify;">Bayan Y’nin beni ilk ziyarete geldiği zamanı çok iyi hatırlıyorum, o zamanlar psikanaliz uygulamaya yeni başlayacaktım. Önümde oturuyordu, kafasını omzuna doğru yaslamıştı, bana bakmaya cesaret edemiyordu, alçak bir sesle konuşuyordu, açıkça derin bir acı içindeydi. Nasılsa bir şekilde temas edebildik ve tedaviye başlamayı kabul etti. Analize on yıldan daha uzun süre devam etti, ta ki kaza sonucu ölümüne kadar -yoksa sanırım halen geliyor olurdu-.</p>
<p style="text-align:justify;">Bayan Y felsefe profesörüydü ama hasta olmadan önce sadece bir yıl eğitim verebilmişti. Eski öğrencileriyle sosyal olarak tanışma fırsatım oldu ve olağanüstü öğretmenliğinin anılarının akıllarında kalmış olduğunu öğrendim. Bayan Y’nin standartlarına göre ise şimdiye kadar var olmuş en kötü profesördü. Acı içinde derslerini çeşitli ders kitaplarından bilgileri derleyerek hazırladığını itiraf etmişti. Sokrates’in yaptığı gibi felsefe üretmediği için suçluydu, başkalarının yazdığı kitapları temel alarak onu sadece öğretiyordu.</p>
<p style="text-align:justify;">Tedaviye başladığı zaman Bayan Y evinin dışına çıkmıyordu, sinemaya, tiyatroya ya da konsere, hiçbir yere gitmiyor ve sosyalleşmiyordu. Dairesini sadece seanslarımıza gelmek için terk ediyor ve sonrasında apar topar geri dönüyordu. Çok ucuz bir şekilde yaşamasına imkân veren engelli maaşı vardı. Kendisi için hiçbir zaman yemek hazırlamazdı, sadece jambon ve yoğurt yerdi. Aktivitesi dini altyapısı olan felsefe metinleri okumakla sınırlıydı ama dini bir uygulaması yoktu.</p>
<p style="text-align:justify;">Bayan Y’nin bana yönelik aktarımı çok yoğundu, ancak insan olarak, bir analist olarak değil. Çok nadiren rüya görür ve hiçbir zaman hayal kurmazdı. Ebeveynleriyle ilişkilerini koparmıştı; annesini hayatı boyunca bir daha görmeyi ummuyordu, babasını ise son on yılda bir ya da iki kere görmüştü. Birkaç yıl için dede ve ninesi tarafından büyütülmüş ve ancak daha sonra aile evine geri dönmüş. Kız kardeşiyle iyi bir ilişki kurmuştu, kız kardeşi alçakgönüllü bir subayla evlenmişti ve Bayan Y’nin de sevdiği iki çocukları vardı. Yılda bir kez, bir haftayı kız kardeşi ve onun ailesiyle geçiriyordu.</p>
<p style="text-align:justify;">Bayan Y’nin analitik görüşmeleri tekrara dayalı ve kısırdı, hiçbir içgörü oluşmamıştı. Hiçbir değişiklik gerçekleşmedi. Acısına karşı acıma ve şefkat hissediyordum. Bir seansta tamamen değişmiş görünerek bende beklenmedik güçlü bir reaksiyon oluşturdu, oldukça lüks giysiler giymişti ve zor tanınacak derecede çok makyaj yapmıştı. Nekahathanede dinlenirken bir erkekle tanıştığını öğrendim, kültürlü olmayan basit bir işçiydi. Onunla bir defa birlikte olmuştu, fakat iki hafta sonra onun hiç ilgisini çekmediğine karar vermişti ve onunla bütün ilişiğini koparmıştı. Onun yerine başkasını da koymadı.</p>
<p style="text-align:justify;">Bayan Y tedavisi devam ederken alkol bağımlısı oldu ve bu, durdurulamadı. Bağımlılığı özellikle bir kadın adını taşıyan bir likör olan “Marie Brizzard”a yönelikti. Bayan Y en sonunda, oral bir hırs içinde bir nevi gizemli bir nedenden ötürü öldü, aşırı miktarlarda yemeği oburca yemeye çalışırken boğuldu.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu vaka kronik bir depresyon olarak düşünülebilir. Bana göre ise kalıcı bir şekilde hiçliğe olan tutkusuyla tam bir negatif narsisizm. Yatırım yapmanın hiçbir göstergesi yoktu, sadece bana insan olarak, o da Bayan Y’nin işine yaramazdı. Bir defasında yolcusu olduğu bir araç büyük bir kaza yapmıştı, öleceğini sanmıştı. Ambulansı beklerken düşündüğü tek bir kişi vardı: Bendim. Aktarımın insan olarak nesnesi ve analist olarak nesnesi şeklinde bölünmesi çarpıcıydı. Beni seviyordu ama ona sunduklarımdan faydalanamıyordu ve özellikle ruhsal dünyasına dair hiçbir anlayış geliştiremedi. Ona yardım etmeye çalışan arkadaşları zamanla vazgeçtiler ve onu terk ettiler. Onun sevgi nesnesi haline gelmemin bir süre için hayatta kalmasında önemli bir adım olduğunu fark etsem de ona yardım etmekte başarısız olduğumu itiraf etmeliyim.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Vakaların Değerlendirilmesi</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Burada sunulan iki vaka da tedavinin başarısızlığını göstermektedir. Narsisizm ya da narsisist kişilikler psikanalitik tedaviye cevap vermez demek istemiyorum. Bu iki hastayı psikanalist olarak çalıştığım ilk zamanlarda gördüm, bu tip hastalar kıdemli klinisyenlerin kendileri tedaviye almak yerine genç meslektaşlarına yönlendirdiği vakalardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bayan Y vakasında, yoğun acı bilinç düzeyindeyken, Bay X vakasında (pozitif narsisizm örneği), hastanın sosyal durumuna yönelik narsisist incinmeden kaynaklanan acı ön plandaydı. Bay X aslında aşağılanmadan dolayı acı çektiğinden kendini uzun vadede gerçekleşebilecek kişisel başarılardan mahrum bırakmıştı. Büyüklenmeci fantezileri çocukluğundan itibaren değişmeden kalmıştı. Bir aynalama durumu mevcuttu, örneğin bazı yorumlarımdan sonra alkışlar ve “Bravo, Dr. Green” derdi ama hiçbir değişim gerçekleşmedi.</p>
<p style="text-align:justify;">Bay X benim talebim üzerine nihayet tedaviyi sonlandırmayı kabul etti, aslında ilk tepkisi eğer onu görmeye devam edersem ücreti artırmaktı. Kabul etmedim çünkü gelecek görüşmelerimizin faydalı olacağına inanmıyordum. Son seansta şöyle dedi: “Dr. Green bana yardım edebilmek için elinizden geleni yaptınız. İki ebeveynime saplanmıştım. Belki beni babamla olan özdeşleşmemden özgürleştirdiniz, ama beni daha güçlü olan annemin etkisinden koparmakta başarısız oldunuz.” Haklı olduğunu hissediyordum.</p>
<p style="text-align:justify;">Bayan Y vakası farklı problemler ortaya çıkardı. Nefret ettiğini söylediği annesiyle hiçbir zaman baş edemedi.&nbsp; Babasıyla ilgili daha olumlu duyguları vardı ama onu da zayıf ve tamamıyla karısının kontrolü altında görüyordu. Oldukça parlak bir öğrenci olmuştu, akademik alanında en yüksek derecede başarıya ulaşmıştı ama annesinin sevgisini kazanamamıştı, aksine annesi sadistik bir şekilde eleştirel olmaya devam etmişti.</p>
<p style="text-align:justify;">Bayan Y’nin duygusal hayatı fakirdi. Daha yaşlı bir profesöre âşık olmuştu, bu kişinin Bayan Y’nin hasta oluşundan önceki yıl boyunca bu aşktan muhtemelen hiç haberi olmamıştı. Bu, bir daha hiç olmadı. Annesine yönelik nefreti çok yoğundu ve görünen o ki geçmiyordu. Annesi tarafından zulmedildiğine inanıyordu, özellikle cinselliğiyle ilgili ve cinsel olarak aktif olmadığı için bunun hiçbir anlamı yoktu. Hayatta sahip olduğu tek ilgisi felsefeydi ama aslında daha az eğitimli ve sofistike olmayan bir görünüşü vardı, daha çok annesinin mesleği olan posta memuru gibi görünüyordu. Sanki hayat hasta olduğu an durmuştu. Hayalindeki aşkın hiçbir zaman gerçekleşmemesinin hayal kırıklığının onun için çok travmatik olduğunu düşünüyorum.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Teorik Değerlendirme</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Negatif narsisizm </em>kendilik yıkıcı dürtülerle bir araya gelmiş narsisizmdir. Dürtüler burada vazgeçişe zıt bir şekilde değil onunla işbirliği halinde sahnededirler. Amacı Bay X’te olduğu gibi kendiliğini öne sürmek, büyüklenmeciliğini ve aynalama ilişkilerini geliştirmek olan kişi için nesne ilişkilerinin fakirliği narsisizminin belirtisi değildir. İki vakada da intihar girişimiyle karşılaşmadım. <em>Pozitif narsisizm</em>de ötekiler düşük değere sahiptir: cahil, kaba, sıradan, basit. <em>Negatif narsisizm</em>de kişi evrensel aşağılanmaya layık tek kişidir, hiçbir saygıyı ve tatmini hak etmemektedir. Daha az tatmin elde ettikçe kaderinin bu olduğuna daha çok inanır. Burada ahlaki mazoşizmi düşünebilirsiniz ama bu benzetme doğru değildir çünkü pozitif narsisizmde cezalandırma ya da aşağılanma arayışı yoktur. Aksine bu hastalar kendiliğin cezalandırılmasından ve başkalarından kaynaklanan cezalardan <em>daha az</em> acı çekmeye uğraşırlar. Hayatta kalmak dışında hiçbir şey için uğraşmazlar ve ölümü beklerler. Hayatları boştur. Böyle bir hasta diyelim ki psikanalistini sevdiğinde, aktarımın yanılsamasına kendini bırakmadığı sürece bu sevginin hiçbir yere varmayacağının farkındadır. İçgörü edinilmez. Nadir anlar dışında duygular donuk, hayat keyifsizdir ve acı tonu hakimdir, üzgünlük ve ölülük şeklinde bir acı çekme hali değildir. Bu hastalar aslında sosyal olarak isyan edebilecekleri ancak içsel olarak isyan edemeyecekleri bir anne imgesi tarafından zulmedilmişlerdir. Negatif narsisizm, ruhsal ölüme yönelik eğilimle narsisizmin birleşiminin bir sonucudur.</p>
<p style="text-align:justify;"><em>Yaşam narsisizm</em>i bir yaşama şeklidir –bazen parazit şekilde, bazen kendine yeten şekilde-, kendiliği destekleyen fakat gerçek olmayan ilişkilerle sınırlanmış fakir bir benlikle ve nesne ilişkileri olmadan. Burada idealize edilen değil <em>yaşayan</em> nesnelerden bahsediyorum. <em>Ölüm narsisizmi </em>ise mazoşistik niteliklerin ağır bastığı boşunalık, boşluk, kendini aşağılama, yıkıcı geri çekilme ve devamlı kendini değersizleştirme kültürüdür: gözyaşları, gözyaşları, gözyaşları.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu bakış açısının basit bir taslağını çizecek olursam, narsisist ilişkiler ile nesne ilişkilerinin başlangıçlarında tamamlayıcı olmaktan ziyade zıt oldukları düşüncesini savunabilirim. Bir bebekle birincil nesnesine dair gözlemlerimiz, nesnenin çocuğun iç dünyasında var olduğu, ondan ayrı olmadığı anlar olduğunu ispatlar.&nbsp; Uyku, yalnızlık gibi diğer anlarda ya da normal, geri çekilmelerde nesneyle diyalog aynı değildir, hatta nesneyle karşılaşma anlarından farklı durumlardır. Sonuçta nesne ilişkilerinin ve narsisist ilişkilerin bir andan diğerine yer değiştirdiği çeşitli ruhsal süreçlerin var olduğunu ileri sürüyorum.</p>
<p style="text-align:justify;">Gelişim sürecinde bazı ruhsal yapılarda (nesne ilişkileriyle ilgili kaygılarda, kendiliği korumada, kapsüllemede) narsisist ilişkiler resme hâkim olacaktır ve bu tip durumlarda iki tür gelişim çizgisi mümkündür. İlkinde <em>egoizm </em>dediğimiz (bencillik, geri çekilme, kendine yeterlilik, kendi merkezli kişilik) önceliklidir. İkincisinde yıkıcı özellikler hakimdir. Sadece nesneye değil daha derinlerde kendiliğe yönelik yatırımlarla savaşılır. Bu tip durumlarda narsisizmle mazoşizm ilk başta yakından ilişkili görünür. Daha derin bir değerlendirmede ise kendiliğin kaybı ve dahil olmamanın baskın özellikler olduğunu anlarız. Ben bu etkiye <em>nesne ilişkisi bozucu işlev</em> diyorum: Ruhsal işlevlerin nesnelerin içine doğru dönüşümünün (<em>nesne ilişkisi yaratıcı işlev</em>in) geri alınması. Başka bir yerde (Green, 1999) ilişkiden kopmanın, (kendini korumayı hedefleyen çeşitli süreçleri içerecek şekilde) yatırımın geri çekilmesinin ve kendini tüketmeye bazen ölüme giden örtük hedefin detaylı tanımlamalarını yapmıştım.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Son Sözler</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Freud’un dürtüler hakkındaki son teorisi –Kuzey Amerikalı bazı meslektaşlarım tarafından sıklıkla kötülenmesine rağmen ben faydalı buluyorum- narsisizm hakkındaki düşüncelerimizi yeniden gözden geçirmeme yardımcı oldu. Freud 1920’den sonra narsisizmi aşk dürtüsünün bir parçası olarak değerlendirdi ve araştırmayı bıraktı. Narsisizm ile yıkım ve ölüm dürtüleri arasında bağlantı olabileceğini düşünmedi. Bu, 1964 ile 1983 yılları arasındaki çalışmalarımda benim geliştirmeye çalıştığımdır (Green, 1983, 2001).<a href="/#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p style="text-align:justify;">Neden Kohut’un (1971) narsisizm kavramına katılmadığımı söylüyorum? Cevabı, burada sunduğum iki vakada da dürtülerin ana rolü oynadığına dair izlenimim. Alan kısıtlılığı burada bu konuyu daha detaylı şekilde ele almamı engelliyor ancak sadizmin, mazoşizmin, sapkın davranışın, oral ve anal saplanmanın bu iki vakada da farklı fakat yoğun şekillerde yer aldığını söyleyebilirim.</p>
<p style="text-align:justify;">En azından kısaca bahsetmek istediğim son konu <em>birincil narsisizm</em>. Günümüzde bebek gözlemi araştırmalarına dayanarak edinilen büyük miktarda veri, Freud’un birincil narsisizm kavramını ve Mahler’in sembiyoz kavramını çürütmüştür. Bebeklerin annelerinin davranışlarına, duygu ifadelerine ve bakım verme tutumlarına reaktif belirtiler gösterdiğini kabul ediyorum. Yine de bu, bütün hikâyeyi aydınlatmamaktadır. Bu gözlemler davranışsaldır, halen bir çocuğun zihninde neler olup bittiğini bilemeyiz, sadece bize gösterdiklerini bilebiliriz. Bebeğin ilk nesnesine (bugünün popüler terimi, bakım verenine) tepkileri, bebeğin bu deneyimi <em>ayrı bir varlık olarak başka bir varlıkla ilişkide bulunması </em>şeklinde yaşadığını kanıtlayamayız; bu, iki insanı birbirine bağlayan bir ilişkidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Winnicott (1971) –bana göre çok daha ikna edici- bir düşünce belirtmiştir; bir çocuk annesinin yüzüne baktığında çocuğun gördüğü annesi değil kendisidir. Ayrıca kendi tümgüçlülüğünden öznel bir nesnenin doğumunu deneyimleme yeteneğini kaybedebileceğinden, nesnenin ayrı bir insan olduğunun erkenden algılanması bir avantaj olmak zorunda değildir. Bu şekilde çok erken algılanan bir nesne, bebeği annenin duygudurumuna daha bağımlı hale getirebilir. Bebek muhtemelen bu duygudurumun kendi içsel süreçlerinden kaynakladığını sanarak annesiyle uyumlu olmak için sahte bir kendilik geliştirecektir. Özetle, birincil narsisizmin değerlendirilmeden reddedilmeyi değil de yeniden gözden geçirilmeyi hak ettiğini düşünüyorum.</p>
<p style="text-align:justify;">Narsisizm diğer bütün psikanalitik kavramlar gibi çocuğun varsayımsal iç dünyasıyla ilişkilidir. Aktarımdaki öznelerarası ilişkilerle uyumlu olması gereken içsel ruhsallıkla ilişkili bir kavramdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Kendilik kavramının değerliliği narsisizmi doğru şekilde anlamak için yeterli değildir, hatta kendiliğin “Ben” olarak görülmesinin değerliliği de değildir. <em>Özne</em>yi anlamamız gerekiyor ki bu tanımlanması çok daha zor bir kavramdır. Birinin özneyi tanımlayabilmesi için başka bir özneye ihtiyacı vardır. Ancak bir özne, özne kavramına sahip olabilir. Kelimenin felsefi anlamına bakarsak öznellik tanımı itibariyle öznelliklerarasıdır. Diğer özne, nesne değildir, bir kişi de değildir. Özne, “Sen kimsin?” diye sormayı düşünmeden bile önce “Ben kimim?” diye sorabilen varlıktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Çeviren: Deniz Coşan</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Kaynakça</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Balint, M. (1965). <em>Primary Love and Psychoanalytic Technique</em>. Londra: Tavistock.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1894). The defense neuro-psychoses. S.E., 3.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1914). On narcissism: an introduction. S.E., 14.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1915). Instincts and their vicissitudes. S.E., 14.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. S.E., 18.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1923). The ego and the id. S.E., 19.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1940). An outline of psycho-analysis. S.E., 23.</p>
<p style="text-align:justify;">Green, A. (1967). Primary narcissism: structure or state. <em>Life Narcissism, Death Narcissism</em>, çev. A. Weller içinde. Londra/New York: Free Association Books.</p>
<p style="text-align:justify;">Green, A. (1983). <em>Narcissisme de vie, Narcissisme de mort</em>. Paris: Minuit.</p>
<p style="text-align:justify;">Green, A. (1999). The death drive, negative narcissism and the disobjectalising function. <em>The Work of the Negative</em>, çev. A. Weller içinde. Londra: Free Association Books.</p>
<p style="text-align:justify;">Green, A. (2001). <em>Life Narcissism, Death Narcissism</em>, çev. A. Weller. Londra/New York: Free Association Books.</p>
<p style="text-align:justify;">Grunberger, B. (1957). <em>Le Narcissisme</em>. Paris: Payot.</p>
<p style="text-align:justify;">Kernberg, O. (1975). <em>Borderline Conditions and Pathological Narcissism</em>. Northvale, NJ: Aronson.</p>
<p style="text-align:justify;">Kohut, H. (1971). <em>The Analysis of the Self</em>. New York: Int. Univ. Press.</p>
<p style="text-align:justify;">Rosenfeld, H. (1971). A clinical approach to the psycho-analytic theory of life and death instincts. <em>International Journal of Psychoanalysis</em>, 52:169-178.</p>
<p style="text-align:justify;">Winnicott, D. W. (1971). <em>Playing and Reality</em>. Londra: Tavistock.</p>
<p><strong>Notlar</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> André Green’in bu makalesi <em>The Psychoanalytic Quarterly</em> dergisinde 2002 yılında yayımlanmıştır [Green, A.&nbsp;(2002). A Dual Conception of Narcissism.&nbsp;<em>Psychoanalytic Quarterly</em>, 71(4): 631-649. Copyright © The Psychoanalytic Quarterly, Inc.]. <em>Psikanalizin Dili</em> dergisinde yayımlanmasına izin verdiği için Taylor &amp; Francis Group’a&nbsp; (http://www.tandfonline.com) teşekkür ederiz-Ed.n.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bu tartışmanın daha detaylı bir değerlendirmesi için Green, 2001’e bakabilirsiniz.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Benim tanımıma göre, o, ölü bir anneydi (Green 1983, 2001).</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Rosenfeld’Ie 1984’te Marseilles Sempozyumu’nda ölüm dürtülerini sunarken karşılaşınca, ona katıldığımı fark ettim. Onun ölümüne kadar devam eden arkadaşlığımızın başlangıcıydı.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/narsisizmin-ikili-kavrami-pozitif-ve-negatif-orgutlenmeler/">Narsisizmin İkili Kavramı: Pozitif ve Negatif Örgütlenmeler</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/narsisizmin-ikili-kavrami-pozitif-ve-negatif-orgutlenmeler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öznellik, Nesnellik ve Üçgensel Alan</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/oznellik-nesnellik-ve-ucgensel-alan/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/oznellik-nesnellik-ve-ucgensel-alan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:49:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2. Sayı Günümüzün Narsisizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=465</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazı Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/oznellik-nesnellik-ve-ucgensel-alan/">Öznellik, Nesnellik ve Üçgensel Alan</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-468" src="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-1.jpg" alt="2. sayı psikanalizin dili" width="1280" height="720" srcset="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-1.jpg 1280w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-1-300x169.jpg 300w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-1-1024x576.jpg 1024w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-1-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<p style="text-align:justify;">Bu yazı <i>Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye </i>isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/oznellik-nesnellik-ve-ucgensel-alan/">Öznellik, Nesnellik ve Üçgensel Alan</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/oznellik-nesnellik-ve-ucgensel-alan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YORUM KULESİ versus MECAZ HALISI * &#8211; Bir Teknik Tercihten Daha Fazlası &#8211;</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/yorum-kulesi-versus-mecaz-halisi-bir-teknik-tercihten-daha-fazlasi/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/yorum-kulesi-versus-mecaz-halisi-bir-teknik-tercihten-daha-fazlasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:48:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2. Sayı Günümüzün Narsisizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=471</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazı Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/yorum-kulesi-versus-mecaz-halisi-bir-teknik-tercihten-daha-fazlasi/">YORUM KULESİ versus MECAZ HALISI * &#8211; Bir Teknik Tercihten Daha Fazlası &#8211;</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-474" src="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-2.jpg" alt="2. sayı psikanalizin dili" width="1280" height="720" srcset="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-2.jpg 1280w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-2-300x169.jpg 300w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-2-1024x576.jpg 1024w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-2-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<p style="text-align:justify;">Bu yazı <em>Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye </em>isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/yorum-kulesi-versus-mecaz-halisi-bir-teknik-tercihten-daha-fazlasi/">YORUM KULESİ versus MECAZ HALISI * &#8211; Bir Teknik Tercihten Daha Fazlası &#8211;</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/yorum-kulesi-versus-mecaz-halisi-bir-teknik-tercihten-daha-fazlasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Xavier Dolan Sinemasında Ensestsi</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/xavier-dolan-sinemasinda-ensestsi/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/xavier-dolan-sinemasinda-ensestsi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:47:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2. Sayı Günümüzün Narsisizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=476</guid>

					<description><![CDATA[<p>Xavier Dolan Sinemasında &#160;Ensestsi [1] Bella Habip Ensestsi kavramı Paul Claude Racamier tarafından 1980-90 yılları arasında aydınlığa kavuşturulmuştur. Kavram görece olarak yenidir ve yazarın narsisist sapkınlık teması üzerine kaleme aldığı bir makalesi ilk defa olarak 2014 yılında The International Journal of Psychoanalysis’de[2] yayımlanmıştır. Ensestsi Racamier’nin kavramlaştırmasında önemli bir yer tutar. Yazar psikozların alanından ve Oidipus’la [&#8230;]</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/xavier-dolan-sinemasinda-ensestsi/">Xavier Dolan Sinemasında Ensestsi</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-477" src="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-3.jpg" alt="2. sayı psikanalizin dili.jpg" width="1280" height="720" srcset="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-3.jpg 1280w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-3-300x169.jpg 300w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-3-1024x576.jpg 1024w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-3-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Xavier Dolan Sinemasında &nbsp;Ensestsi</strong> <a href="/#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>[1]</strong></a></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Bella Habip</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Ensestsi kavramı Paul Claude Racamier tarafından 1980-90 yılları arasında aydınlığa kavuşturulmuştur. Kavram görece olarak yenidir ve yazarın narsisist sapkınlık teması üzerine kaleme aldığı bir makalesi ilk defa olarak 2014 yılında <em>The International Journal of Psychoanalysis’</em>de<a href="/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> yayımlanmıştır. Ensestsi Racamier’nin kavramlaştırmasında önemli bir yer tutar. Yazar psikozların alanından ve Oidipus’la kurulan bağlardan hareket ederek bireysel, ailesel hatta toplumsal yaşama mahsus ruhsal bir biçim tarif etmiştir. Bu ruhsal biçim ensest gerçekleşmemiş olsa da ensestin izini taşır. Bu, birincil nesneyle kurulan ilişkinin mütemadiyen yeniden kurulduğu ve yeniden inşa edildiği düşlemlenmemiş, simgeleşmemiş bir ensest biçimidir. Yazara göre her ensestsi ilişkinin arkasında ihraç edilmiş ve işlenmemiş bir yas yatar. Bu ilişki Oidipus’a ulaşmayı engelleyici özelliklere sahip bir dizi ruhsal görüngüyü kapsar: yasın reddedilmesi ve zamanın durması, eylemselliğe düşkünlük, konuşulmayanın yaygınlığı, insan ve nesiller arasında karmaşa, amacına ulaşmayan ve bitmez tükenmez narsisist baştan çıkarıcılık.</p>
<p style="text-align:justify;">Xavier Dolan sinemasında sergilenen anne ile erkek çocuk arasındaki ilişki tipi, ensestsi ilişkinin klinik biçimine çok iyi bir örnektir. Her iki tarafa da zarar veren, muğlaklık, şiddet ve tutku içeren bu ilişki yönetmenin her filminde mevcuttur. Tarafların aralarındaki bitmez tükenmez uyuşmazlık ve buna karşılık boşa giden karşılıklı bir denge tesis etme çabaları bu ilişkinin özelliğidir. Racamier’ye göre karşılıklı denge, anne ve bebeğin doğum sonrasındaki ayrılığın kaygı verici yaşantısına karşı tesis edilmektedir. Anne ve bebeğinin doğal birlik arayışı yazar tarafından “narsisist baştan çıkarıcılık” terimi altında kavramlaştırılmıştır; söz konusu narsisist baştan çıkarıcılık başlangıçta gereklidir ama belirli bir zamandan sonra da devam ederse hem bebeğin hem de annenin ruhsal gelişimine yönelik bir dizi engel teşkil edecektir. Ruhsal gelişimin örgütleyicisi olan Oidipus engellenecek, Oidipus Ötesi (Antoedipe) çatışması, yani köklerin çatışması işler duruma sokulamayacaktır. Yazara göre Oidipus Ötesi Oidipus’un karşıtı değildir, hatta Oidipus öncesi de değildir. Oidipus Ötesini düzenleyen çatışma birincil anne ile narsisist birleşme güçleri ile ayrılığı ve özerkliği düzenleyen güçler (Racamier, 1995) arasında gerçekleşirken Oidipus çatışması çocuğun iki ebeveynine karşı genital cinsellik düzleminde gerçekleşmektedir. Oidipus’taki çatışmada çocuk iki ebeveynine karşı yönelir ve çatışma üç kişi içinde gerçekleşir; oysa Oidipus Ötesi’ndeki çatışmada anne ve çocuk sahne önündedir. Bu kavramlaştırmada söz konusu olan iki kişidir ama bu sayı, uç durumlarda, annenin yabancılaştırıcı arzusunun çocuğunkine hiç yer bırakmadığı zaman Bir’e de indirgenebilir. Oidipus’ta çocuğun içsel ve nesilsel çatışmaları ön plandayken, Oidipus Ötesinde “genitör babanın ikonası ve bir de üstüne önceki nesillerin emanetçisi” (Racamier, 1995, s. 44) olan Anne, <em>Kökler </em>çatışmasının aşılmasında başat bir önem taşıyacaktır. Anne ve çocuk için söz konusu olan, ama özellikle de Anne için söz konusu olan, <em>kökensel yas</em>’ın eşiğini aşabilmektir. Oidipus çatışmasında ortadaki koz cinsel kimlik etrafında iken, Oidipus Ötesi’nde ortadaki koz bireysel kimlik, köklere dayanan bir kimliktir.&nbsp; Ruhsal yaşam bu iki karmaşık ve birbirini tamamlayıcı çatışmanın uyumu üzerinde kurulacaktır. Bu iki tür çatışmanın aşılmaması ensestsiye kapı açacaktır, ki bu da yazara göre <em>ahlaki ensest</em>’tir (Racamier, 1995, s. 72).</p>
<p><span id="more-476"></span></p>
<p style="text-align:justify;">Bu çalışma genç yönetmen Xavier Dolan’ın &nbsp;yapıtını ensestsi üzerinden çözümlemeyi hedeflemektedir. Bu ensestsi, merkezi karakter olan “anne”den hareket eder, anne-erkek çocuk çiftine kadar, hatta yakın çevreye kadar, ensestsi bir <em>iklim </em>yaratana kadar uzanır. Racamier’ye (1995) göre bu iklim içinde “ensest yoktur ama ensestin rüzgârı eser” (s. 13). Böylece bu tespiti doğrulayan <em>Tom Çiftlikte ve Mommy </em>adlı filmleri, bu yaşantının işaretlerini veren <em>Annemi Öldürdüm, Hayalî Aşklar ve Daima Laurence </em>adlı filmleri de derinliğine incelemek bu yazının konusu olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;"><em>Annemi Öldürdüm</em>’de film Guy de Maupassant’ın anneyle kurulan bağa işaret eden bir cümlesiyle başlar: <em>“Bir anne neredeyse farkında olmadan sevilir ve bu aşkın tüm derinliğinin bilincine ancak son ayrılık zamanında varılır.” </em>Bu cümle bizi yas yüzünden sorunsallaşan anne ile kurulan ilişkinin güzergâhına yerleştirir. Burada söz konusu olan kayıp nesnesini ziyaret eden ve yas sürecini başlatan yazarın depresif konumudur. Oysa filmde tutulamayan bir yas vardır, bu yas tutulmalı ve inşa edilmelidir. Filmde genç ergen Hubert ile annesi arasında şiddet içeren bir ilişki vardır. Hubert annesinin düşlemlerinde ve bir şekilde gerçek hayatta da ölümünü görmek istemektedir. Lisede bir ders esnasında ebeveynlerin mesleği sorulduğunda Hubert annesinin vefat etmiş olduğunu söyler. Film böylece karşılıklı değersizleştirmeler merkezindeki bu ilişki etrafında cereyan eder. Hubert annesi Chantal’a hiçbir işe yaramadığını söylemekte, unutkanlıklarına, söz verdiği şeylerden caymasına atıfta bulunarak Alzheimer’dan mustarip olduğunu ileri sürmektedir. Chantal ise Hubert’in kırıcı sözlerine atfen babasına benzediğini ileri sürmektedir. Otoritesini tesis etmekte zorlanan Chantal sık sık hoşnutsuz Hubert’i babasına yollamakla tehdit eder. Film iki farklı planda cereyan eder. Birinci&nbsp; plan olgusaldır: 16 yaşında, tek ebeveynle yaşayan kriz içinde eşcinsel bir ergenin nefret içeren bakışını dışarıdan izlemeye davet eden bir anlatıdır. Anne yüzeysel ve kötü zevkleri olan bir kadındır. Aralarındaki alışverişin tonu şiddet içermektedir. İkinci plan ise ruhsaldır ve bir video kamerası önünde nefretini konuşan ve kendi kendini çözümleyen genç adamın kendi üzerine eğilmesini temsil eder. Bu öz düşünümlü ikinci plan siyah beyazdır: sanki ergenin depresif durumunu ve ısrarla inkâr ettiği bağımlılığını hatırlatan annesine karşı nefretine bir çare bulamamasını yansıtmaktadır. “Belki de bir anneye sahip olmamak üzere yaratılmışımdır” derken sanki nesilsel art ardalığı inkâr etmektedir. Ama başka bir anda daha aklı başındadır ve annesine kötülük yapacak bir kişiyi öldürebileceğini kendi kendine söylemekte, bu yolla annesine karşı beslediği tutkulu aşkı itiraf etmektedir. Ama paradoksal bir biçimde şöyle de diyebilmektedir: “Ondan daha çok sevdiğim belki yüz kişiyi tanıyorum.” Bu açmazdan kurtulamamaktadır. Buna paralel olarak annenin iş hayatı ve birkaç kadın arkadaşı arasında tekdüze bir yaşam sürdürdüğüne şahit oluruz, sanki tüm yaşamı oğluyla ilgili endişelerle doludur. Erkek arkadaşı yoktur ve Hubert bunu onun yüzüne vurur: “Nasıl oluyor da on yıldır hiçbir sevgilin olmadı” ve dolaylı olarak “problemli” olan kişinin annesi olduğunu ima eder. Daha sonra, anne ile Hubert’in gittiği yatılı okulun müdürü arasında geçen şiddetli bir tartışma vesilesiyle, Hubert okuldan kaçar ve bir şey daha öğreniriz. Anne de bütün çocukluğunu, hayatının yarısını psikiyatrik hastanelerde geçirmiş manik-depresif bir anneyle geçirmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ensestsi teması bu filmde henüz ön planda değildir ama ölçülü<a href="/#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> bir biçimde, özellikle de bağlar üzerinden mevcuttur. Racamier’ye (1995) göre anne ile çocuk arasındaki libido nitelikli bağ, tarafların her ikisini arzu ile değil zorlayıcılıkla birbirine sımsıkı kenetleyen “dikiş”li<a href="/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> bir ilişki ile ikame edilmiştir. Anne eski kocasından destek alamamakta, ortak sorumlulukları tek başına bir ebeveyn olarak karşılamakta ve bu durumdan bunalmış intibaını vermektedir. Anne o kadar bunalmıştır ki, örneğin oğluna bir hafta sonunu bir kadın arkadaşının evinde geçirmeyi önerdiğinde bunu bir mecburiyet olarak sunar: arkadaşı Hubert için bir rosto hazırlamıştır ve dolayısıyla daveti geri çevirmek uygun olmayacaktır.&nbsp; Suçlayıcılık ve ahlaki şantaj bu şeytani çiftin ruhsal yaşamını bunaltan kenetleyici ilişkinin olağan yöntemlerindendir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ensestsi teması ölçülü bir biçimde sanat öğretmeni Julie Cloutier ile Hubert arasındaki şefkat ilişkisinde de belirir. Okuldan kaçtığı bir sırada Hubert onun evine sığınır ve aralarında özel sohbetlerle örülü bir dostluk ilişkisi doğar. Zaten filmdeki en insani ve libido içeren bağdır bu. Mamafih bu ilişki tahmin edebileceğimiz gibi okuldaki eğitim yasasıyla çelişmektedir. Öğretmen bunun altını çizmekte gecikmez ve Hubert’e onun kaotik yaşamında mevcut olmayan üçüncüyü ve yasayı hatırlatır ve aralarındaki öğrenci-öğretmen ilişkisinin altını çizer. Oğlunun gözünde Yasayı temsil etmekle mükellef olan Hubert’in babası ise öfkeli bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır ve gerçek bir güçten yoksundur. “Senin kapsanmaya ihtiyacın var” der oğluna ve kendi ebeveynsel otoritesini Katolik bir kuruma devreder ve ergenlik krizi içinde, ensestsi dikişi gevşetmeye çalışan oğlunun yardım çığlığını görmezden gelir ve kişisel olarak bu meseleyle yüzleşmez. Ebeveynlerinin yoğun yansıtma ve suçlamalarına maruz kalan Hubert sanki bu boşanmış çiftin birbirine havale ettiği yakar topu temsil etmektedir. İntihar düşüncesi siyah beyaz olarak gündeme gelmekte ama yeniden doğuş düşüncesi de buna eşlik etmektedir. Ebeveynlerin ortak sorumluluklarını keskin bir biçimde inkâr etmeleri ve çocuğu Oidipus’a kapı açacak, gerçek ve ruhsal ihtiyaçlarına uygun bir yaşam çerçevesini tesis etmemeleri ensestsi bir iklimin varlığına işaret eder. Karşımızdaki bu üç kişi birbirine Oidipus şemasıyla bağlanmamıştır, aksine Oidipus’un ötesinden gelen bir hareketle birbirlerine kenetlenmişlerdir. Bu hareketi Racamier Oidipus Ötesi olarak niteler:&nbsp; Dolan’ın filmlerinde bu hareket vurgulanacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Düşlemsel bir sahne bu Oidipus Ötesindeki hareketi, Oidipus’taki ayrılığı ve özerkliği hedefleyen hareketin tersine, anne ile olan narsisist birleşmeyi hedefleyen hareketi betimleyecektir: anne gelin elbisesi içinde, Hubert de damatlıklarını giymiş birlikte ormanda koşmaktadırlar. Bu koşmada göze çarpan şey annenin sanki oğlundan kaçarcasına önde koşmasıdır. Zaman zaman oğul onu yakalar ve elinden tutar. Eller kısa bir süre için birbirine kavuşur, daha sonra tekrar ayrılırlar. Winnicott bu sahnede küçük adamın “spontane hareket”inin (Winnicott, 1970) ifadesini ve kendini gerçekleştirmesi için bu hareketinin değerini anlayan bir Öteki ile gerçek karşılaşmasını görürdü muhtemelen. Ayrılma ve kavuşma hareketleri birincil bağın oluşmasını temsil ederken bu bağın oluşması için öznenin nesne üzerindeki hâkimiyet arayışı da vurgulanmaktadır. René Roussillon’a göre ise nesnenin orada olması ve yoğrulabilir olması önemlidir. Filmde sanki yeterince iyi bir anne ile simgeleştirmeye yol açan ilk dönemlerdeki bu alışveriş bizim genç Hubert’imizde eksik kalmıştır. Bu düşlemsel evlilik sahnesiyle betimlenen gerçekleşmiş ensest karşısında durup düşünmeliyiz: burada mutlu bir evlilik söz konusu değildir. Söz konusu olan daha çok anne ile oğul arasındaki karşılıklı çatışmaların yansımasıdır.</p>
<p style="text-align:justify;"><em>Hayalî Aşklar </em>sahte bir aşk üçgeni hikâyesini anlatmaktadır. Francis ve Marie adlı iki genç arkadaş Nicolas adında sarışın güzel, esprili ve kültürlü bir gence âşık olurlar. Her ikisi de Nicolas’nın kime doğru meylettiğini anlayamamaktadırlar; bu da filmin sürükleyici temasıdır. Mamafih anne-oğul ilişkisi bu filmde de mevcuttur, her ne kadar bir önceki filme nazaran ensestsi daha az belirgin olsa da, Nicolas’nın boşanmış annesi Désirée ile Nicolas’nın arkadaşı Francis arasında cereyan eden diyalog bizi yine bu konuya geri döndürür. Baştan çıkarıcı Désirée oğlunun düzenlediği partilere tüm doğallığıyla katılmakta ve Francis’e yine aynı ayartıcı üslubuyla oğlu Nicolas’nın oturduğu daireden söz etmektedir. Bu daire küçük bir saraydır ve kirasını eski kocası ödemektedir.&nbsp; Laf arasında Désirée eski kocasının arkasından aşağılatıcı sözler sarf eder: “kendisini herkesten üstün görüyor.” Arkadaşının annesi ile ilk defa karşılaşan Francis biraz afallar. Konuyu değiştirir ve bluzunun “güzel” olduğunu söyler. Désirée bu fırsatı hemen değerlendirir ve gençliğindeki sahne yaşamından, Nicolas ile beraber nasıl turnelere çıktıklarından söz etmeye başlar. Tabii yine eski kocasının arkasından konuşmayı ihmal etmez: kocası bunları, yani giyim kuşamını, yaşam biçimini ve konuşup ettiklerini kastederek, “ahlaksızca” bulurmuş. Çocuğun velayetini onun elinden almış. “Babalar her şeyin daha iyisini bilir ya, değil mi” der acı acı değersizleştirirci bir üslupla. Ensestsinin bir paradigması olarak babanın değersizleştirilmesi tıpkı <em>Annemi Öldürdüm</em>’de olduğu gibi yeniden yüzeye çıkar. Francis’in tedirginliği artar; anne de Francis’in oğlunun arkadaşı olduğunu unutarak sanki kendi yaşıtı biriyle konuşur gibi sohbete devam eder ve nesillerin düzenini ezer geçer. Kendi neslini inkâr ettiği kadar uyarıcı ve hiper cinselliğini de inkâr etmektedir. Zaman ensestsi paradigmaya özgü bir biçimde durmuş gibidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Xavier Dolan’ın üçüncü filmi <em>Daima Laurence, </em>yakınlarına kendini ifşa eden 35 yaşındaki bir adamın hikâyesini anlatır. Anlattığı şeyi uzun zamandır kendi ta içinden bilmektedir: gerçekte o bir kadındır, kadın gibi hissetmektedir, yaşamını kadın olarak devam ettirmek, kendi deyimiyle “yaşamın yokuşundan aşağı kadın olarak inmek” istemektedir. Erkek kimliğiyle ölmekte olduğunu hissetmektedir. Kadın olmak sanki ikinci bir hayat gibidir ve doğumundan beri sürdürdüğü bir yalanın sona ermesidir. <em>Daima Laurence </em>transseksüalizm üzerine, ya da cinsel kimlik üzerine, ya da kim olduğuna dair özgürce seçim yapma üzerine bir film değildir. Öncelikle Laurence ve Fred adında genç bir kadın arasındaki şaşırtıcı bir aşk hikâyesidir. Bu çift evlidir ve birbirini aşk ve dostlukla sevmektedir. Bu aşk hikâyesinin üzerinden Dolan bizi her zamanki gibi anne ile sorunlu aşk ilişkisi ve yeniden kurulması ve inşa edilmesi gereken ilk bağ sorunsalı ile karşı karşıya getirir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ensestsi bu filmde, diğer iki filmde olduğu gibi anne ile olan ilk ilişkinin bir özelliğinde, arka planda kendini gösterir; burada söz konusu olan evli çiftin sıradan olmayan aşk ilişkisidir: Laurence cinsiyet değiştirmek istemekte ama karısı Fred’i hem cinsel olarak arzulamakta hem de arkadaş olarak sevmektedir. Fred bu duruma karşı artık tahammül göstermemektedir. Laurence ikircikli talebinde Fred ile olan tarihini, erkek olarak geçirdiği tarihini ve erkek cinselliğini yok saymakta ama yine de ondan ayrılmak istememektedir. Göze çarpan şey Laurence’ın her şeyi bir arada istemesi değil, yani hem yeni bir cinsel kimlik edinmek hem de karısıyla ortak yaşamını sürdürmek değil, ama bu karmaşık duruma karşı inkârcı tutumudur. Bu inkâr Fred’de derin bir depresyona yol açarken Laurence kendisine tek bir hedef belirlemiştir: erkek cinsiyetine son vermek ve nihayet bir kadın olarak ki o hep bir kadındı, yaşamak.</p>
<p style="text-align:justify;">Filmin merkezindeki bu sorunlu evlilik bağının arkasında, bir diğer bağ farklı yerlerde kendini gösterir. Laurence’taki bu inkârın kaynağına ulaşıyoruz: Anne. Anne öylesine soğuk ve işlemci bir zihniyete sahiptir ki Laurence kendi cinsel kimliğini ona itiraf ederken bile ev işlerinden söz açar: televizyonun yerinin değiştirilmesi, çatının tamir edilmesi vb. Anne bu itiraf karşısında tedirgin olmuştur ama onu en çok huzursuz eden şey kocasıdır ve ondan bu durumu gizlemektedir. Baba daha çok mesafeli ve ürkütücü bir kişi gibidir. Ayrıca bu evin içinde bir yas havası, bir soğukluk hâkimdir, o kadar ki kendi kendimize bu ailenin geçmişi konusunda pek hoş olmayan şeyleri aklımıza getirebiliriz. Bir çocuk mu ölmüştür? Bir intihar mı vuku bulmuştur? Bir cinayet mi olmuştur? Her hâlükârda hâlâ geçmemiş olan bir geçmişin karşısındayız gibidir. Laurence ve ebeveynleri bize bu geçmişi askıya alınmış bir zamansallıkta yaşatırlar. Bu ailenin içinde bir huzursuzluk, yaşamsal olmayan bir şey hissederiz.</p>
<p style="text-align:justify;">Kadın olmayı eyleme geçirmesiyle, Laurence bize bir zamanlar kadın olduğu, kadın olarak kendini tanımladığı ve dolayısıyla kadın olarak tanımlandığını varsayabileceğimiz askıya alınmış bir zamanı hatırlatır. Bu muhakkak ki çok uzaklarda kalmış bir zamandır ama bu arzuyla gerçekleşmiştir. Winnicott’un meşhur deyişini burada hatırlatalım: “Küçük bir kızı dinlemekteyim. Sizin bir erkek olduğunuzu tabii ki biliyorum, ama ben küçük bir kızı dinliyorum ve küçük bir kızla konuşuyorum”(Winnicott, 1975). Winnicott’un gönderme yaptığı şey kişiliğin <em>kendiliği</em> oluşturan, <em>hakiki kendiliği</em> oluşturan, kaynağını annenin saf kadınsılığından alan, derinlemesine bölünmüş kısmı idi.&nbsp; Kendiliğin oluşumunda çevrenin yapısının (anne) önemini vurgulayan Winnicott’un ünlü vakasında geçen diyalogu buraya da aktarıyoruz:</p>
<p style="text-align:justify;">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hasta: “Bu kızdan birisine söz etsem beni deli zanneder”.</p>
<p style="text-align:justify;">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Winnicott: “Söz konusu olan bu kızdan söz eden kişinin siz olduğu değil; o kızı gören ve bir kızın konuşmakta olduğunu iddia eden benim, hâlbuki gerçeklikte divanıma bir erkek uzanmış durumda. Deli olan birisi varsa o benim.”</p>
<p style="text-align:justify;">Ve hasta şimdi deli bir çevrenin içinde sağlıklı kalmış biri olarak hissettiğini söyler. Winnicott ve hastası artık hayatta olmayan annenin, hastayı bir erkek çocuk olarak düşünmeden önce onu kız bir bebek olarak gördüğüne dair bir sonuca varmışlardı. Bir başka deyişle, bu adam annenin düşüncesine uyum sağlamış yani onun gibi bebeğin kız olduğunu, olması gerektiğini düşünmüştü. Ayrıca Winnicott bu hastanın ikinci çocuk olduğunu, ilk çocuğun erkek olduğunun da altını çizer.</p>
<p style="text-align:justify;">Böylece kaynağını annenin erkek yerine bir kız çocuğuna sahip olma düşlemsel arzusundan alan karşılıklı bir inkârla karşı karşıyayız. Bu arzuyu, oğul, ancak kişilik bölünmesiyle sahiplenir.</p>
<p style="text-align:justify;">Filmde Laurence’ın hem sosyal görünümüyle hem de tüm ruhsal derinliğiyle bu kişilik bölünmesinin daha incelikli bir biçimde temsil edilişine tanık oluruz. Filmin sonunda Laurence bir kadın olmak için gereken tüm ameliyatları ve hormonal tedavileri gerçekleştirdikten sonra şu diyalog dikkatimizi çeker:</p>
<p style="text-align:justify;">&nbsp;&nbsp; Laurence: “Hep evinde oturan bir kişi olduğuna dair bir hissim vardı. Seni hiçbir zaman annem olarak hissetmedim.”</p>
<p style="text-align:justify;">&nbsp;&nbsp; Anne: “Senin benim oğlum olduğuna dair bir hissim hiçbir zaman olmadı. Mamafih hep bir kızım olduğuna dair bir duygu taşıdım.”</p>
<p style="text-align:justify;">Bu diyalog bize anne-oğul arasındaki bağın karşılıklı inkârını, başlangıçlarının inkârını, yasını tutmamak için inkâr edilen kökleri açık bir şekilde göstermiyor mu? Her hâlükârda bu inkâr kaynağını gençliğinde oğluna karşı sabır ve ilgiden yoksun olduğunu, oğlu okuldayken ona telefon edip nasıl olduğunu sorduğunda tahammülsüzlük gösterdiğini itiraf eden anneden almaktadır. Bu kısa öykü üzerinden annenin depresyonunu ve bu konuda kaygılanan oğluna karşı hissizleşmesini görüyoruz. Gördüğümüz şey aynı zamanda anne-oğul arasındaki bağın mütemadiyen inşa edilmek zorunda olmasıdır zira bu bağın daimi inkârı da onu yıkmaya çalışmaktadır. Bu karşılıklı inkâr biraz önce aktarılan diyalogla ortadan kalkmış gibidir; ama ne pahasına olmuştur bu inkârın ortadan kalkması? Oğlunun biyolojik cinsiyetinin değişmesiyle sahnelenen annenin arzusu bize esnsestsinin rüzgârını üflemekte değil midir? Ensestsi Dolan’ın sinemasında değişmez bir tema olarak kalacak ve daha sonraki filmlerinde daha da önem kazanacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;"><em>Tom Çiftlikte </em>Montreal kökenli, kentli Tom’un Quebec kırsalına giderek, sevgilisi Guillaume’un cenazesine katılmasını ve orada geçirdiği süreyi anlatır. Tom orada, oğlunun evi terk ettiğinden beri yaşamını nasıl geçirdiğine dair en ufak bir fikri olmayan, -buna eşcinselliği de dâhildir- &nbsp;sevgilisinin annesiyle tanışır. Anne ikinci oğlu Francis’le birlikte yaşamaktadır. Şiddete eğilimli ve psikopatik özellikler gösteren Francis Tom’a bu eşcinsel ilişkiyi yaslı anneden gizlemesi için ısrar eder. Film böylece başlangıçtan itibaren ensestsi iklime mahsus bir yas –Guillaume’un ölümü- ve sır sorunsalı ile başlar. Bunu, daimi şiddet ve güvensizlik içeren ortamlarda, merkezinde 40 yaşındaki oğlunun üzerindeki hâkimiyetini sürdüren bir anneyle başka sırlar, başka yaslar takip edecektir. Francis, yedi yıl önce vefat eden ve filmde sessizce geçen babanın ölümünden beri çiftlikte çalışmakta, hayvancılıkla uğraşmaktadır. Guillaume aileyi 17 yaşında terk etmiş ve sonra kendisinden çok az haber alınabilmiştir. Sır kutusu tedricen açılmaktadır: Tom sevgilisinin bir erkek kardeşi olduğunu yeni öğrenmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Tom, Francis ve anne Agathe cenaze töreni için hazırlanırlar. Francis Tom’un vereceği söylevi kısaltmasını ve anne ile çok fazla alışverişe girmeden hızlıca evi terk etmesini ister. Hatta suratına da öfkeyle birkaç yumruk atar ve annesinin üzerindeki hâkimiyetini de tesciller. Cenaze merasimi baştan sona tuhaf bir atmosferde cereyan eder. Korkudan donup kalan Tom söylevini tam icra edemez; rahip sözü aldığında ise Francis kiliseden dışarı çıkar ve içeriye birinin girişini engeller. Merasimden sonra, taziyelere ve Agathe ile katılımcılar arasındaki sözlü bazı alışverişlere tanık oluruz. Francis sırtını katılımcılara döner ve kimseyle konuşmaz. Tom için bu atmosfer o kadar tuhaftır ki, kilise çıkışında arabasına biner ve bu tekinsiz yerden hızlıca uzaklaşır; ama valizlerini almak için geri döner. Bu geri dönüşsüz hata yüzünden Tom Francis’in tuzağına düşecek ve onun psikopatik eylemlerine boyun eğen nesnesi olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Önce Francis Tom’dan yalanı sürdürmesini ve Agathe’a Guillaume’un ofisten Sarah adlı bir kadın iş arkadaşı ile ilişkisi olduğunu anlatmasını ister. Tom uysallıkla boyun eğer, hatta bundan biraz da hoşlanmaktadır. Çiftlik hayatına aktif bir biçimde katılmaya başlar. Francis’e bir ineğin doğumunda yardımcı olur; küçük dana dünyaya geldiğinde ona birlikte “şıllık” adını verirler. Aralarında gelişen eşcinsel atmosfere tanık oluruz. Aynı odada uyurlar; Tom vefat etmiş arkadaşının yatağında uyur; Agathe oğlu gittiğinden beri yatağın çarşaflarını her ay değiştirmektedir. Tom, annenin ve bu konuda ona destek olan Francis’in inkârına katılarak ölünün yerini doldurur gibidir ve aileyi hayali bir biçimde yeniden tamamlamaktadır. Sosyal alandan çekilen anne ve Francis çifti, ensestsi bir çift oluşturmaktadırlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Üçlü yemeklerini birlikte yemeğe başlarlar ve Agathe oğlunun Montreal’deki hayatını ve ölümünün nasıl gerçekleştiğine dair daha çok şey öğrenmek isterken, ölümünü inkâr etmeyi sürdürmektedir. Evin içindeki tehdit edici atmosfer Tom’un Agathe’la serbestçe konuşmasını engellemektedir. Ama yine de Francis’in talebi doğrultusunda Guillaume üzerine uydurma hikâyeler anlatmaya koyulur. Guillaume’un sözde Sarah adında bir kız arkadaşı varmış (Tom’un ofiste birlikte çalıştığı arkadaşının adı da Sarah’dır). Beraberce bu&nbsp; Sarah’dan konuşmaya başlarlar ve gittikçe tuhaflaşan bu üçlünün arasında manik bir neşe peydah olur. Paradoksal bir biçimde Tom bu yalan ve şiddet dolu köy yaşantısından “keyif almaya” başlar; oysa sık sık can sıkıcı hadiselerle karşılaşmaktadır. Francis arabasını parçalara ayırmıştır ve dolayısıyla Tom mekânı terk edememektedir. Hayatta kalabilme çabasının bu çılgın ve kıstırılmış atmosferi içinde, Tom içsel bölünmüşlük halinin tüm işaretlerini göstermektedir. Öyle ki ofisten bir arkadaşı olan Sarah’ya köy yaşantısından söz ederken “bütün bunlar hakiki” demeye kadar götürür işi. Sarah, Francis’in Tom’a karşı şiddet uyguladığı bir sırada yardıma çağrılmıştır. Sarah yardıma koşar ve durumu kavradıktan sonra Tom’a buraları hemen terk etmesini salık verir; ayrıca Francis’in ona sarkıntılıkta bulunduğunu da söyler. Tom yüzündeki yara izlerinin de görünür kıldığı uğradığı şiddeti inkâr etmeye devam eder; hatta onu iyi olduğuna dair teskin etmeye çalışır; bir de üstüne Francis adına ondan özür diler. Neredeyse uykuda gibidir. Francis ne yapıp ederse onu dehşet içinde takip etmektedir. Alkol ve uyuşturucu kullanımı da bu çiftin yolculuğuna eşlik eder. Filmin sonuna doğru Sarah da bu şeytani oyuna dâhil olur ve çılgınlığın bulaşıcılığı artık tamamlanmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Filmde dillerin çözüldüğü ve gerçek ile yalan arasındaki ilişkinin geliştiği bir sahne vardır. Tom havada kalmış sorularına yanıt aramaktadır. Örneğin “Neden kilisede kimse Francis’le konuşmamıştı?”, “Kiliseye girmek isteyen ve Francis’in engellediği kişi kimdi?”. Bu sorular Agathe’nin vefat etmiş oğlu hakkında daha çok şey öğrenmek istediği soruları da çağrıştırmaktadır. Filmin önemli bir bölümü bu sessizliklerle, yalan ve konuşulmayanlarla döşenmiş iç karartıcı bir atmosferde cereyan eder.</p>
<p style="text-align:justify;">Bir ara Francis ve Sarah içkili halde araba içinde flörtleşirken Tom bir bara girer. Tom’un cenaze için orada bulunduğunu öğrenen barmen ona Francis’in bu bara girme hakkının olmadığını kesin bir dille söyler. Uzun yıllar önce bu barda düzenlenmiş bir partide Francis’in köyden birinin ağzını, dudaklardan kulağa kadar yırttığını öğreniriz çünkü bu kişi kardeşi Guillaume’un gizli eşcinselliğine gönderme yapan ifadeler kullanmıştır. O zamandan beri Francis’in bu bara girmesi yasaktır. Bu ürkütücü hikâyenin üzerine iki erkek kardeşin aralarındaki ilişki konusunda bir fikir sahibi oluruz. Bu ilişkinin acaba annenin oğullarıyla kurmuş olduğu ilişkiye paralel bir ilişki olduğu varsayılabilir mi? Bu kuvvetle muhtemeldir zira Guillaume evi terk etmiş ve kendinden pek fazla haber vermemişti.</p>
<p style="text-align:justify;">İki kardeşin kızları “baştan çıkarmak” için tango dersleri aldığını öğreniriz. Francis onu muhtemelen derinden etkilemiş bir dönemden söz etmektedir: dans dersindeki bir kıza hediye edilecek ipekten bir bluzu çekmecenin birinde hâlâ muhafaza etmektedir. Bu hediyelik bluz&nbsp; yeterince işlenmemiş ve simgeleşmemiş bir dönemin simgesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Francis ve Guillaume’un bir çift oluşturduğu bir dönemin tutulmamış yasının çarpıcı bir şekilde görüldüğü sahneyle karşı karşıyayızdır. O zamanlar iki kardeş birlikte çıkıp eğleniyorlar ve ortak projelere sahiptiler. İşte Oidipus Ötesi’ne has çatışma ortaya çıkar ama yasın tutulmasına yönelik bir yol izlemez. Aksine yas bertaraf edilir ve Tom Guillaume’un ikamesi oluverir. Francis Tom’a çiftlikte kalmasını, onunla birlikte yaşamasını “önerir”. Sonunda onu kalmaya mecbur eder. Agathe da ona katılır ve tıpkı bir zamanlar olduğu gibi “oğlanların” odasını hazırlar. Film Tom’un, tıpkı Amerikan gerilim filmlerinde olduğu gibi, firar etmesiyle sonlanır.</p>
<p style="text-align:justify;">Ensestsi unsurun sadece anne-oğul ilişkisinde olduğu diğer filmlerinden farklı olarak, bu filmde ensestsi rüzgâr kuvvetlice esmekte ve patolojik çiftin etrafına da yayılarak civardaki Tom ve Sarah’ya kadar uzanmaktadır. Bu şekilde yaygınlaşması ve yakın çevreye de bulaşması ensestsi unsurun bir özelliğidir ve Racamier’ye göre temel mekanizmasının itici gücü de inkârdır. “İnkâr kadar bulaşıcılık taşıyan bir şey daha yoktur; zira inkâr birincil süreçlerden kısa devre yaparak geçer ve ikincil süreçlerden gizlenir: iz bırakmadan ve herhangi bir seyahat belgesi olmadan yol almayı sağlar.” (Racamier, 1995, s. 166) Ensestsinin işareti olarak genelleşen bu tutulmamış yas, anlatının dekorunda ve olayların birbirleriyle bağlanışında seyirciye ürperti ve tuhaflık duyguları yaşatarak muhteşem bir biçimde yansır. Çiftlik kimsenin yanına yaklaşmadığı hayaletli bir ev gibidir: Taksi şoförü eve yaklaşmayı reddederek Sarah’yı evin uzağında bırakır. Sosyal çevre tıpkı içinde ensest gerçekleşen aileleri dışladığı gibi bu evi de dışlamıştır. Bu aile sanki yaşamaya son vermiştir. Film içinde yaşama dair tek işaret dananın doğum sahnesidir; ama onu da ertesi gün tarlaya fırlatılmış, ölü olarak buluruz, sanki her türlü yaşam işareti yok edilmeliymiş gibidir. Karakterler arasındaki diyaloglarda bol miktarda yalan, konuşulmayan vardır ve hakikatle kurulan ilişki tehlikeliymişçesine algılanmaktadır. Örneğin barmen sanki görünmeyen bir suskunluk yasasını ihlal edecekmişçesine geçmişteki olayları anlatmaya pek hevesli değildir. Karakterler aralarında ikili, iyelikçi, tekelci ve narsisist ilişkiler kurmaktadırlar: Francis-Agathe, Francis-Tom, Sarah-Francis. Mutlak bir hâkimiyet arayışı, baskılayan ve birbirlerine kenetleyici bağlar söz konusudur bu ilişkilerde. Üçlü bir boyuta geçmek reddedilmekte ve tarafların herhangi bir özerklik arayışı hoş karşılanmamaktadır. Bu ikililik, farkları, Ötekini, ötekilik mefhumunu ortadan kaldırmaya, Oidipus’a karşı siper kurmaya yöneliktir. Zaten Francis de nesillerarası farkları inkâr edercesine annesine ismiyle hitap etmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ensestsi demek şiddet demektir, der Racamier. Yönetmenin son filmi<em> Mommy </em>de aynı şekilde şiddet dolu ensestsi bir iklimde cereyan eder. Bu sefer anne-oğul ilişkisi doğrudan ele alınmış ve filmin merkezindeki ensestsilik teması barizdir.</p>
<p style="text-align:justify;">46 yaşında, dul, Montreal’in bir banliyösünde oturan Diane, babasının ölümünden sonra hiperaktivite ve dikkat eksikliği nedeniyle yerleştirildiği bir rehabilitasyon merkezinden kovulan oğlu Steve’i geri almak zorunda kalmıştır. Oğlu tehlikeli ve şiddet içeren davranışları nedeniyle merkezden kovulmuştur. Anne ve oğul yeniden birlikte yaşamaya başlarlar ve her an patlamaya hazır, aşk ve şiddet arasında gidip gelen, bazen şefkat da içeren ama sürekli karşılıklı küfür ve uygunsuzluklarla sınırlardan muaf bir çift oluştururlar. Diane meraklı komşularına karşı cüretkârdır hatta bazen kışkırtıcıdır da. Marjinal bir görünümü vardır ama bunu rahatlıkla kabullenmekte hatta bu hâliyle çekicidir de. Ona İngilizcede “ölmek” anlamına gelen Die diye hitap edilmektedir; ensestin ölümcül sonuçlarına bir göndermedir sanki bu. Ölüme yapılan bir diğer gönderme de Montreal banliyösünde kiralanmış evin&nbsp; kısa bir zaman önce ölmüş bir kadına ait olduğu ve eşyalarının da o şekilde kaldığı üzerinedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Yas sorunsalı filmin en başından beri zikredilmektedir. Steve yeni odasına yerleşir ve ölmüş babasına ait fotoğrafları aramaya koyulur ama onları bulamaz. Annesine onları nereye koyduğunu sorar. Diane ona şöyle cevap verir: “Neden bu fotoğraflara ihtiyacın var?” Bir şiddet patlaması yaşanır ve doğrudan kendimizi filmin sorunsalının tam içinde buluveririz: annenin tamamlanmamış yasının oğlundaki yas çalışmasını tanıyamamasıdır bu. Annenin oğluna asgari bir disiplini tesis etme çabaları boşa çıkar zira karmaşa içinde ve müdahalecidir. Oğlunun odasına kapıyı çalmadan dalmakta, bağırıp çağırmakta ve daimi olarak da onu suçlamaktadır. Bu çılgın çift sürekli kavga ve bağırış çağırışla dağılmakta ve karşılıklı gayretlerle yeniden birbirlerine dikişle tutuşturularak birleşmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Daha sonra, bu patırtılı gürültülü çifte, yaşadığı bir dram sonrasında engelleyici bir kekemelik yaşayan ücretsiz izindeki lise öğretmeni karşı komşu Kyla eklenir. Film ilerledikçe Kyle’ın oğlunu kaybetmiş olduğunu öğreniriz. Kyla bu ölümün koşullarını film boyunca hiçbir şekilde ifşa etmeyecektir. Keza Diane’ın kocasının ölümü de aynı şekilde filmde belirsizdir. Film seyircileri de bu bilinmezlik içine sokarak bu tutulmamış yas atmosferini iyi bir şekilde yansıtmaktadır. Bu bilinmeyen Diane ve Kyla’nın kayıplarının inkârının işareti olabilir mi? Bu kuvvetle muhtemeldir zira filmin devamı Kyla’nın Steve’in okulda geri kaldığı derslere yardımcı olması üzerine yoğunlaşacaktır. Mamafih bu iki kadının birbirleriyle dostça dayanıştığı bolca insaniyet ve neşe atmosferinin arka planında donmuş bir yas algılanmaktadır. Hatta bu yasın dışarıya tahliye edildiği bile ileri sürülebilir. Diane ve Kyla’nın bir akşam yemeği sırasında kendi geçmiş hayatlarından söz ederken, Diane vefat etmiş kocasını yâd eder ve hemen akabinde mutfaktaki kötü kokuları yok etmek için bir sprey çıkarır. Kötü koku olarak tasvir edilen ölüm “hiperaktif” oğlun üzerine yansıtılmış olabilir mi? Bu muhtemeldir zira oğul bu imge ile boğuşmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Kyla’nın anne-oğul çiftinin arasına dâhil olması ailenin hem iki ebeveynin beraberliğiyle hem de anne ile kurulan ilk bağın eski hâline kavuşması olarak değerlendirilmelidir. Daha sonra öğreneceğimiz gibi Steve’in, babanın ölümünden de önce “bağlanma sorunları” vardır ve hiperaktiftir. Diane Kyla’ya “Şimdi tamamıyla üzerime kaldı” der; bu ifade bizi annenin <em>kucaklama (holding) </em>ve <em>tutma (handling) </em>sorumluluğunu tamamıyla sahiplenme konusundaki ikircikliliğini düşünmeye davet eder. Anne ile oğlun tek vücut olduğu başlangıçtaki “bütün” bir durum düşlemi sanki kabul görmemiş ve dışarıya tahliye edilmiştir: bu düşlem Racamier’nin ensestsi terminolojisine göre orada olmayan düşlemdir, zira temsil edilmemiştir, aksine coşkusal boşaltım yoluyla alelacele tahliye edilmiştir. Bu tür bir coşkusal boşaltım Kyla ile Steve arasında geçen şiddet içerikli bir sahnede belirginleşir. Steve Kyla’nın oğlunun anısını temsil eden kolyesini çekip koparır ve alaylı bir şekilde onu döndürüp durur. Kyla ondan beklenmeyecek bir güçle Steve’in üstüne atlar, onu yere düşürür ve kekelemeden bağırarak şöyle der: “Bunu mu istiyorsun, bunu seviyorsun değil mi, sana babanı hatırlatıyorum değil mi?” Bu eril ve kararlı duruş karşısında donup kalan Steve altını ıslatır. Coşkusal yükün enürezisle tahliyesi, annenin mutfaktaki kötü kokuları kovmak için kullandığı spreyle paralel bir şekilde temsil edilmektedir. Ensestsi olguya daha da belirgin bir sahneyle yaklaşırız. Bir sabah Steve yataktan kalkar ve annesine ilan-ı aşk eder. Ona yaklaşır ve “gün gelecek bir gün beni artık sevmeyeceksin, ama ben senin için hep burada olacağım” der ve akabinde onu dudaklarından öper. Bu sahne, sanki bize arzularımızın karanlık veçhesini göstermek istercesine odanın alacakaranlığında cereyan etmektedir. Diane bir an için müsaade eder sonra onu iter. Akabinde ertesi gün Steve intihara teşebbüs eder. Annenin Steve’i ayrılmaya ve yasa davet eden bir cümlesi bu harekete yanıt olacaktır: “Bir anne durup dururken kendisine artık oğlumu daha az seveceğim demez; olacak şey şudur: ben seni gittikçe daha kuvvetli seveceğim, sense beni gittikçe daha az seveceksin. Olacak şey budur.” Anne altta yatan ensest sorunsalını kavramış gibidir ve ayrılık sorunsalını ölümle eşdeğer tutan oğlunun kafa karışıklığına bir yanıt vermeye çalışmaktadır. Ama oğluna “annenle yatmayacaksın!” türünden ensest yasağını telaffuz edecek bir üçüncünün yokluğu, özellikle de bir erkeğin yokluğu onu güçsüz kılmaktadır. Kendisine çocuklarının sorunları için başvuran ebeveynlere Françoise Dolto (1982) da bunu salık vermiştir: çocuğa açık ve kesin bir şekilde anneyle yatmanın yasak olduğunu söylemek. Ayrıca, bu yasağın, karısını da koruyacak şekilde baba tarafından telaffuz edilirse, daha da yararlı bir etkisi olacağının da altını çizmiştir: “Karımla yatmayacaksın!” Dolto zamanımızda bu yasağın yüksek sesle telaffuz edilmemesinden çok yakınırdı. Tabii ki bir şeyin simgeleşmesi için öncelikle onu dile getirmek gerekmektedir. Oysa Xavier Dolan’ın neredeyse tüm filmlerinde eyleme dökülmüş ensestsinin bize harika bir şekilde gösterdiği gibi, ensest tabusunun üzerinde bir sessizlik hâkimdir.</p>
<p style="text-align:justify;"><em>Mommy’y</em>e geri dönecek olursak, Kyla karakteri sınırsız ve yasasız işleyen anne-oğul çiftinin arasına girerek simgesel babayı temsil etmesi açısından üçüncünün eşdeğeri sayılabilir. Yasasını yüksek sesle tesis edebilecek gerçek bir baba kadar etkili değildir mamafih anne-oğul arasında düzenleyici bir farkı, bir sınırlamayı başlatır. Bu simgesel üçüncünün anne-oğul çiftinin arasına girmesi sinemadaki 1.1’lik imaj formatıyla temsil edilir. Bu arada, Kyla’nın çiftin arasına girmesinden önce filmin kare formatında olduğunu ve izleyicinin ana karakteri ve onun bakışını izlemek zorunda kaldığını ve imajın genişliğindeki oyalayıcı unsurları ortadan kaldırdığını vurgulayalım. Fotoğraf sanatından, özellikle de portre sanatından ödünç alınmış bu format, karakterlerin birer birer sahnede yer almasıyla sanki üçgenleşme öncesi döneme tekabül etmektedir. Oysa bir üçüncü olarak Kyla’nın ortaya çıkmasıyla imaj genişler ve üçünün beraber tabiatta neşe içinde gezmelerine şahit oluruz; bir şeylerin düzene girmiş olduğuna dair bir hisse sahip oluruz. Quebec dilinin kentsel ve popüler versiyonu olan Joual dilini konuşan ergene Kyla’nın verdiği Fransızca dersleri de bir üçüncünün simgesel değerini taşımaktadır. Karakterlerin bağlamlarının da filmin içine girmeleri de temsil etmenin de bir Oidipuslaşmasıdır denilebilir; tabii Oidipus’un küçük adamın annesinden sıyrılıp sosyal olana ve kültüre doğru açılımında kritik zaman olduğunu kabul edersek. Burada söz konusu olan temsil içinde bir temsildir, bir tür oyun içinde oyundur. Bu yöntemle Dolan’ın tüm filmlerinde daimi olarak işlediği anne figürüne karşı mesafe aldığını kendimize sorabiliriz. İki kişiden daha fazla olunca dünyanın açıldığını ve genişlediğini, anne figüründen ve yapıtının kırmızı ipliğini oluşturan ensest tehlikesinden uzaklaşmayı bu şekilde göstermenin Dolan sinemasındaki bir derinleşmenin de işareti olarak düşünemez miyiz?</p>
<p style="text-align:justify;">Filmin sonuna doğru annesini aşkla seven ve onun sadece kendisinin olmasını isteyen Steve tekrar hastaneye yatırılır. Bu karamsar ve acılı son, yönetmenin, imkânsız aşkın ve ensestin neden olduğu yıkımla ilgili bize verdiği bir mesaj mıdır? Filmin sonundaki, Steve’in bir pencereye doğru, içinden geçmek istercesine koşarak merkezden kaçma girişimi sahnesi de aynı şekilde, anneye karşı duyulan cinsel dürtünün, ölüme bile meydan okuyarak her koşulda gerçekleşmeyi hedefleyen dürtünün gücünü hatırlatmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Xavier Dolan sineması önce biz psikanalistlerin, sonra da genel izleyicinin birçok nedenden ötürü dikkatini çekmelidir:</p>
<ul style="text-align:justify;">
<li>Yönetmenin sineması beş filmindeki anlatısı üzerinden, sanat ve şiirle, ensestsi diye tabir edilen patolojilerde mevcut olmayan ensest tabusunu, ihraç edilen yas çalışmasını, cinsiyet ve nesil farklılıklarının inkârını, konuşulmayanı ve nesil karmaşasını tüm özellikleriyle belirli kılmıştır;</li>
<li>Patolojinin yeri ve kaynağı olan aileyi göstermiştir; bu patoloji ailesel bir bakış açısı olmadan görünmez olacaktı. Racamier’ye göre sadece bireysel olan ve aile mecrasını da dâhil etmeyen ensestsi bir patoloji yoktur. Yönetmenin filmlerinde aile her daim mevcuttur.</li>
<li>Bize aileyi göstererek sadece bireysel alanda çalışan genç uzmanların, ancak Oidipus Ötesi türünden aile çatışmaları üzerinden ifşa olan bu kendine özgü patoloji hakkında bilgi edinmesini teşvik eder;</li>
<li>Psikanalist olalım ya da olmayalım, yönetmenin yapıtı, ensestsi teması üzerinden, ensest tabusunu ve onun tahripkâr sonuçlarını zımnen dile getirmesiyle postmodern çağımızda sinemanın rolüne dikkatimizi çeker. Bu rolü eski zamanlarda aile içinde ya da halka açık yerlerde anlatılan mitlerin ve masalların rolüne benzetemez miyiz? Genel olarak mitlerdeki anlatılar, en gizli arzularımızı, özellikle de ensest arzusunu tatmin ederler ama aynı zamanda, bize neyi yapıp neyi yapmamamızı da söylerler. Mitler bir anlamda topluluk içinde telaffuz edilen ensest arzusunu bir anlatıyla ifşa ederek derinlemesine işlerler.</li>
</ul>
<p style="text-align:justify;">Dolan sineması bize bir zamanlar mitlerin yerine getirdiği işlevi tuhaf bir şekilde hatırlatmakta değil midir?</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Kaynakça</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Dolto, F. (1982).&nbsp;<em>Séminaire de psychanalyse d’enfants.</em>&nbsp;Cilt 1-2,&nbsp;Seuil, 1982.</p>
<p style="text-align:justify;">Racamier, P. C. (2014). “On Narcissistic Perversion”,&nbsp;<em>The International Journal of Psychoanalysis,&nbsp;</em><u> <em>95 (1)</em> s.</u> 119–132. Türkçede <em>Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2015&nbsp;: Psikanaliz Eğitimi ve Sonrası </em>içinde<em>. </em>İstanbul&nbsp;: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.</p>
<p style="text-align:justify;">Racamier, P.C. (1995). <em>L’inceste et l’Incestuel</em>, Les Editions du&nbsp;Collège, Paris.</p>
<p style="text-align:justify;">Rousillon, R. http://reneroussillon.wordpress.com/symbolisation/symbolisation-primaire-et-secondaire/</p>
<p style="text-align:justify;">Winnicott, D.W. (1970). Distorsion du moi en fonction du vrai et du faux self. &nbsp;<em>Processus de maturation chez l’enfant </em>içinde<em>,&nbsp;</em>(s. 54),&nbsp; Paris&nbsp;: Payot.</p>
<p style="text-align:justify;">_&nbsp;&nbsp; &nbsp;«&nbsp;La Créativité et ses origines&nbsp;»&nbsp; Clivage des éléments masculins et féminins chez l’homme et chez la femme, &nbsp;<em>Jeu et Réalité </em>içinde &nbsp;(s. 91-119), Galli­mard, 1975.</p>
<p><strong>Notlar</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bu makale Mart 2018 tarihinde “The Incestual in Xavier Dolan’s cinematographic work” başlığıyla <em>The International Journal of Psychoanalysis’</em>te (Volume 99, Issue 1) yayımlanmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>
<p style="text-align:justify;">[2] Bkz.&nbsp; P.C. Racamier, “On Narcissistic Perversion”,&nbsp;<em>The International Journal of Psychoanalysis,&nbsp;</em><a href="http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/ijp.2014.95.issue-1/issuetoc">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Volume 95, Issue 1,&nbsp;</a>pages 119–132, February 2014. Türkçede <em>Uluslararası Psikanaliz Yıllığı, </em>Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015, Narsisizm.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Yönetmenin ilk filmlerindeki ensestsinin ölçülü bir biçimde tezahürünün altı çizilmeli: bu ölçülülük derinlemesine işlemeyi ve dönüştürmeyi bekleyen ruhsal bir oluşumun temsili olabilir mi? Kanımca bu dönüşüm yönetmenin daha sonraki yaratıcı gelişimindeki daha derinlemesine çalışmasıyla, özellikle <em>Tom Çiftlikte ve Mommy </em>adlı filmlerinde gerçekleşecektir.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Yazar bu sımsıkı, kenetleyici bağdan söz ederken, cerrahi dikiş anlamına da gelen “ligature” sözcüğünü kullanır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/xavier-dolan-sinemasinda-ensestsi/">Xavier Dolan Sinemasında Ensestsi</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/xavier-dolan-sinemasinda-ensestsi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Farklı Diller: Karmaşa mı, Mucize mi?</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/farkli-diller-karmasa-mi-mucize-mi/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/farkli-diller-karmasa-mi-mucize-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:46:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2. Sayı Günümüzün Narsisizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=481</guid>

					<description><![CDATA[<p>Farklı Diller: Karmaşa mı, Mucize mi?[1] Melis Tanık Sivri Güney Amerikalı psikanalist Pablo Jimenez (2005), &#8220;Dillerin karmaşası ile dillerin mucizesi arasında&#8221; başlıklı makalesinde Babil ve Pentekost mitlerinden bahseder. Babil mitinde farklı diller ve coğrafi uzaklık, kişilerin birbirleriyle iletişim kurmalarını engelleyen bir lanet olarak betimlenir. İnsanoğlunun tarih boyunca birlik arayışı çabalarının başarısızlığa uğrayışının hikâyesidir bu. Pentekost [&#8230;]</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/farkli-diller-karmasa-mi-mucize-mi/">Farklı Diller: Karmaşa mı, Mucize mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-482" src="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-4.jpg" alt="2. sayı psikanalizin dili.jpg" width="1280" height="720" srcset="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-4.jpg 1280w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-4-300x169.jpg 300w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-4-1024x576.jpg 1024w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/2.-sayc4b1-psikanalizin-dili-4-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Farklı Diller: Karmaşa mı, Mucize mi?<a href="/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Melis Tanık Sivri</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Güney Amerikalı psikanalist Pablo Jimenez (2005), &#8220;Dillerin karmaşası ile dillerin mucizesi arasında&#8221; başlıklı makalesinde Babil ve Pentekost mitlerinden bahseder. Babil mitinde farklı diller ve coğrafi uzaklık, kişilerin birbirleriyle iletişim kurmalarını engelleyen bir lanet olarak betimlenir. İnsanoğlunun tarih boyunca birlik arayışı çabalarının başarısızlığa uğrayışının hikâyesidir bu. Pentekost miti ise insanların birbirlerini anlamalarında farklı dil, ırk, kültür ve coğrafi kökenlerin engel teşkil etmediğini ve tarihin insanoğlunun birleşimi yönünde evrildiğini vurgular. Bu iki mit, bir uçta mutlak bir iletişim kopukluğunu, diğer uçta ise dil üstü mükemmel bir anlayışı temsil eden iki nokta olarak konumlanır. Jimenez&#8217; e (2005) göre analiz çalışması &#8220;Babil ve Pentekost mitleri&#8221; arasında, yani &#8221; dillerin karmaşasıyla dillerin mucizesi&#8221; arasında salınır.</p>
<p style="text-align:justify;">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Psikanalizin gelişip yayılmasıyla, Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Doğu ve Batı&#8217;yı bir araya getiren çok dilli ve çok kültürlü bir yapı haline gelmiştir. Bu da akla şu soruyu getirir: Farklı diller ve coğrafi uzaklık söz konusu olduğunda psikanalitik düşüncenin sürekliliği nasıl sağlanır? Uluslararası Psikanaliz Dergisi Yıllıkları tam da bu ihtiyaca cevap veren bir proje olarak ortaya çıkmıştır. Bildiğiniz gibi, psikanaliz kuramı Freud&#8217;un otoanalizini ve analizanlarıyla gerçekleştirdiği psikanaliz deneyimlerini temel alır ve bu deneyimler arasında Anna O. gibi farklı dillerin konuşulduğu vakalar da mevcuttur &nbsp;(Jimenez, 2005) ancak psikanalizin kurucu metinleri Almancadır (Quinodoz, 2012). Bu nedenle, 1920 yılında Ernest Jones, psikanalizin İngilizce konuşan meslektaşlara da ulaşması amacıyla Uluslararası Psikanaliz Dergisini (IJP) kurar ve IJP Britanya Psikanaliz Cemiyetinin temel yayın organı haline gelir (Quinodoz, 2012). 1980’lerde dergiye İngilizce dışında farklı dillerden metinlerin kabul edilmesi ve bunların İngilizceye çevrilmesinin finanse edilişiyle IJP uluslararası bir nitelik kazanır. 2003 yılında IJP’nin eş-editörleri olan Paul Williams ve Glen Gabbard, yazarların çeşitliliğinin dergiyi uluslararası bir platforma taşıdığını, ama bu durumun okuyucular açısından geçerli olmadığını fark ederler. Okuyucu kitlesini dünyanın farklı bölgelerini de içine alacak şekilde genişletmek amacıyla derginin içeriklerinin İngilizce dışında başka dillere çevrilmesi gündeme gelir. Bunun üzerine, o zamanlar IJP Avrupa editörü olan İsviçreli psikanalist Jean-Michel Quinodoz Yıllıklar projesini Fransızcayla hayata geçirir &nbsp;ve Avrupa Yıllıkları Baş Editörü olur. Fransızca Yılllığı, Almanca, İtalyanca, Portekizce, Türkçe, Rusça, Yunanca, Romence ve Çince Yıllıklar izler. 2016 yılından bu yana Avrupa Yıllıkları Baş Editörlüğünü , Uluslararası Psikanaliz Yıllığının (UPY) eski editörü, Yayın Kurulu üyemiz Nilüfer Erdem sürdürmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span id="more-481"></span></p>
<p style="text-align:justify;">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Uluslararası Psikanaliz Dergisi Yıllıkları farklı dil, kültür ve kuramsal bağlılıklara sahip psikanalistlerin &#8220;sürekli&#8221; iletişim halinde olmalarını sağlar. Psikanaliz alanında çalışan ya da psikanalize ilgi duyan kişilerin çağdaş psikanalitik metinleri &#8220;kendi anadillerinde okumalarını&#8221; hedefler. Böylelikle özellikle Türkiye gibi psikanalizin yeni gelişmekte olduğu ülkelerde o ülkeye has, o ülkenin dilinin şekillendirdiği bir psikanaliz kültürünün yerleşmesine yardımcı olur.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Uluslararası Psikanaliz Yıllığı</strong></p>
<p style="text-align:justify;">2009 yılında yayın hayatına başlayan Türkçe Yıllık yılda bir kez yayımlanır ve her sayısı yaklaşık 10-12 makaleden oluşur. Yıllık makaleleri, yılda 6 sayı olarak yayımlanan IJP’deki makalelerden seçilir.</p>
<p style="text-align:justify;">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Türkçe Yıllık&#8217;ın önemli özelliklerinden biri, Yayın Kurulunun analistler ve analist adaylarından oluşuyor olmasıdır. Kurul üyeleri, çevrilecek makaleleri seçer; çeviri, redaksiyon ve ikinci okuma gibi sorumlulukları üstlenirler. Yani metinlerin büyük bir çoğunluğu psikanaliz deneyiminden geçmiş kişiler tarafından çevrilir. Bu neden önemli? Borges terimleri bir dilden ötekine çevirirken o terimlere dair fikir sahibi olmaktan ziyade o deneyimin içinden geçmiş olmanın önemini vurgular (Priel, 2014). Araştırma nesnesi bilinçdışı olan psikanalizin kuram ve kavramları da kuramcıların yaşam deneyimlerinden, kişisel analizleriyle klinik pratiklerinin içinden doğmuştur. Psikanaliz terimleri okuyarak öğrenilmez; deneyimlenerek anlaşılır. Çevirmenlerin analiz sayesinde içselleştirmiş oldukları psikanalitik düşünme süreçleri çeviri sürecini de etkiler.</p>
<p style="text-align:justify;"><em>Geçtiğimiz on sene içinde Yıllığın sürekliliğini sağlamak pek kolay olmadı: </em></p>
<p style="text-align:justify;">Yıllık Yayın Kurulu olarak derlemenin sürekliliğini sağlamada karşılaştığımız en önemli engel, satış rakamlarının yayınevlerinin hedeflediği rakamların altında kalması oldu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Yıllığı yayımlayan üçüncü yayınevi ve sonunda &#8220;evimizi&#8221; bulmuş gibi hissediyoruz. Özellikle Yıllığı ilk çıkartmaya başladığımız yıllarda psikanalizin Türkiye&#8217;de yeni bir alan olması, Yıllık okuyucularının psikanalize merak duyan meslektaşlarla sınırlı kalması ve derlemenin yeterince tanıtılmaması satış rakamlarının arzu edilenden düşük olmasına neden oldu. 2015 yılında birlikte çalışmaya başladığımız Bilgi Üniversitesi Yayınları, özellikle sosyal bilimlerde Türkiye&#8217; de bilgi dağarcığının artmasını ve Türkçe yayınların desteklenmesini hedefliyor ve hâlihazırda Türkçe psikanalitik kitap çevirileri yayımlıyordu. Bu sayede, Uluslararası Psikanaliz Yıllığı, Psike İstanbul Psikanaliz Kitaplığı serisinde hak ettiği yeri buldu.</p>
<p style="text-align:justify;">Şunu da eklemem lazım, yayıneviyle ilgili endişelerimiz olduğu dönemlerde, derlemeyi yayımlayacak yayınevi bulamasak bile dergiyi elektronik ortamda çıkartmak konusunda mutabık kalmıştık. Derlemenin sürekliliğini sağlayan en önemli etkenlerden biri; baştan itibaren analist ve adaylardan oluşan yayın kurulu üyelerinin sabit kalışı ve ortak bir hedef için bir araya gelmiş olmalarıydı. Yıllığın psikanalizin Türkçede gelişmesine ve yaygınlaşmasına katkıda bulunacağını inanıyor ve ne olursa olsun yayına devam etmek istiyorduk.</p>
<p style="text-align:justify;"><em>Yıllığın sürekliliğini sağlama çabaları Türkçede psikanalize nasıl katkıda bulundu?</em></p>
<p style="text-align:justify;">Öncelikle, Yıllık yayın kurulu üyeleri ve Psike İstanbul Derneği üyeleri işbirliğiyle bir <strong>Sözlük Komisyonu</strong> kuruldu. Sözlük komisyonunda Yıllık çevirileri sırasında İngilizceden Türkçeye çevrilen terimler tekrar ele alınıyor ve bunlar derneğin web sitesinde (http://www.psikeistanbul.org/psikanaliz-terimleri-sozlugu) yayınlanıyor. Dolayısıyla terimlerle ilgili tartışmalar sadece yayın kurulu üyeleriyle sınırlı kalmıyor, sonrasında analist ve adayların oluşturduğu daha büyük bir grupta da ele alınıyor. Ortak bir psikanaliz dili yaratmak ve Türkçe psikanaliz terimlerinin kullanımını yerleştirmek amacıyla derneğin tüm yayınlarında bu sözlüğün kullanılması öneriliyor. Sözlükte Fransızcadan Türkçeye ve Türkçeden Fransızcaya çevrilmiş terimler de bulunuyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Yayının sürekliliğini sağlamak ve ilgiyi arttırmak için attığımız bir başka adım ise <strong>her sayı için spesifik bir tema </strong>belirlemek oldu. Yayın Kurulu olarak şöyle bir yol izliyoruz: Belli bir tema belirleyip makaleleri buna göre seçmek yerine, yayın kurulu üyelerinin çevirmeyi arzu ettikleri makaleleri bir araya toplayıp, bunları birleştiren ortak temayı belirlemeye çalışıyoruz. Çünkü “çevirme arzusu” (Habip, 2009) bizim için ilk sırada geliyor. Böylelikle aynı tema üzerine farklı yazarların yazdığı metinler, o tema üzerine düşünmeyi derinleştiriyor ve bazı sayılarda geçmiş sayılarda yayımlanmış temalar üzerine yazılan bir makaleye yer vererek düşünce süreçlerinin sürekliğini sağlamış oluyoruz. Ya da aynı kuramcının farklı sayılarda farklı metinlerine yer verdiğimizde o kuramcının düşüncesinin gelişimini takip etmiş oluyoruz. Örneğin; 2011 Yıllığında &#8220;Dürtülerin Bağlanması ve Bağlanamamasında Nesnenin İşlevi&#8221; makalesiyle yer verdiğimiz Fransız çağdaş, psikanalitik kuramcı Rene Rousillon&#8217; a, 2016 Yıllığında &#8220;Birincil Simgeleştirme Üzerine Çalışmaya Giriş&#8221; makalesiyle yeniden yer verdik.</p>
<p style="text-align:justify;">Şimdiye kadar yayın kurulu üyelerinin çeviri arzularıyla şekillenen temalar sırasıyla: Psikanalizde Fransız Okulu (2014); Psikanaliz Eğitimi ve Sonrası (2015); Ölüm Dürtüsü (2016); Yıkım, Yeniden Yaratım ve Cinsellik<em>ler </em>(2017) ve Çocuk ve Psikanaliz (2018) oldu. Ortaya çıkan temalara bakıldığında, 2015 yılında çevirmenlerin hazırlamaya başladığı sayının temasının ölüm dürtüsü olması herhalde bir tesadüf değildi. Çevirmeyi arzu ettiğimiz makaleler, içinde bulunduğumuz ülkeye has sosyo-politik koşullarla da belirleniyor. Örneğin 2017 yılı sayısında birçoğumuzun zihnini meşgul eden mülteci meselesine psikanalizin katkısını araştıran bir makaleye yer verdik.<a href="/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Son yıllarda ülkemizde yaşanan istikrarsızlık, artan şiddet, düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması ve birbiri ardına yaşanan terör olaylarıyla birlikte bir şeyler üretip düşünmek, olan biteni anlamlandırmaya çalışmak ve yaratıcı süreçlerin sürekliliğini korumak bizim için çok önemli bir hale geldi.</p>
<p style="text-align:justify;">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <em>Yıllığın sürekliliğini koruma çabası, bilimsel verimliliğin artmasına ve Türkçede özgün psikanalitik metinlerin yazılmasına da vesile oldu:</em></p>
<p style="text-align:justify;">2014’ten bu yana “<strong>Uluslararası Psikanaliz Yıllığı Panelleri</strong>” düzenlemeye başladık. Panellerin amacı, yayın kurulu üyelerinin Yıllıkta yayımlanan bir ya da birkaç makaleden yola çıkarak psikanalitik bir meseleye dair bir metin yazıp sunmaları. Böylelikle Yıllık tanıtılıyor, çağdaş psikanalitik metinlerin Türkçede okunmaları teşvik ediliyor, hem de Türkiyeli analistler Türkçe psikanaliz alanına katkıda bulunmuş oluyorlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu panellerden ilkini Robinson Crusoe Kitabevi işbirliğiyle Salt Beyoğlu’nda gerçekleştirdik. Panelde, Andre Green’in Freud’un zaman ve bellek üstüne düşüncelerini ele aldığı metninden yola çıkarak toplumsal belleğin oluşumu ve gelişimi üstüne önemli sorular gündeme getirildi. Toplumsal alanda ortaya çıkan bastırma ve inkârın düşünce sürekliliğine ket vurması tartışıldı.<a href="/#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Ulaşılan kişi sayısını artırmak amacıyla, sonraki panellerin Psike İstanbul’un Boğaziçi Üniversitesi’yle işbirliği içinde düzenlediği Psikanalitik Bakışlar Sempozyumu&#8217; nun bir parçası olarak gerçekleştirilmesine karar verildi. 2016 yılındaki panelde, sürgündeki İranlı çağdaş sanatçı Shirin Neshat ile Fransız yazar /psikanalist Henry Bauchau&#8217;nun eserleri ayrılık teması bağlamında ele alındı.<a href="/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p style="text-align:justify;">2017 yılındaki panelde Freud&#8217;un güncel kavramı, kavramın çağdaş psikanalizdeki yeri ve bunun klinik alandaki sonuçları incelendi. Ayrıca 2015-2016 yılları arasında toplumsal travma mağdurlarıyla çalışan meslektaşlara yönelik bir çalışma örneğinden yola çıkarak, bu tip çalışmalarda süpervizyon sürecinin üst-kapsayan işlevi ele alındı.</p>
<p style="text-align:justify;">Son olarak, 2018 yılında Yıllığın 10. sayısını<a href="/#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> kutlamak amacıyla düzenlenen panele çağdaş kadın sanatçı Selma Gürbüz&#8217; ü davet ettik. Panelde Winnicott&#8217; un annenin/ötekinin huzurunda yalnız kalma yetisi kavramı ele alındı. Sanatçının eserleri bu kavram bağlamında incelendi. Ayrıca sanatçıyla eserleri ve yaratıcılık sürecini konu alan bir söyleşi gerçekleştirildi.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu noktada, Yıllığın ilk sayısından itibaren psikanalizin edebiyat, sinema, çağdaş sanat, tarih, antropoloji gibi farklı alanlarla etkileşimi sonucunda ortaya çıkan metinlere yer verdiğimizi belirtmeliyim. Uygulamalı psikanaliz IJP&#8217; nin her sayısında yer alan bölümlerden biri. Bunun yanı sıra IJP&#8217; nin formatıyla uyumlu bir şekilde, her sayıda, Eğitim, Tartışmalar, Analist İşbaşında ve Editöre Mektuplar gibi farklı bölümleri temsil eden makaleleri de Yıllığa dahil etmeye çalışıyoruz.</p>
<p style="text-align:justify;">Yıllığın 10. sayısı, Psike İstanbul adaylarının düzenlediği IPSO (Uluslararası Psikanaliz Çalışmaları Örgütü) etkinliğiyle de kutlandı. IJP Yönetim Kurulu Üyesi ve Tartışmalar bölümünün Editörü Rachel B. Blass, adaylarla &#8220;Psikanalitik Makale Yazımı Atölyesi&#8221; gerçekleştirdi. Etkinliğe Psike İstanbul ve İstanbul Psikanaliz Derneği adaylarının yanı sıra Belgrad Psikanaliz Cemiyetinden adaylar da katıldı.</p>
<p style="text-align:justify;"><em>Yıllık metinlerini psikanaliz formasyonuna entegre edebileceğimizi de düşündük: Çıkış noktamız, psikanaliz kuramının evrildiği noktaların Türkçede okunması ve Türkçe psikanaliz terimlerine aşinalığı arttırmaktı. Ayrıca, bunun psikanalitik düşünce ve yaratım süreçlerine katkıda bulunacağını, psikanaliz üstüne yazma arzusunu ortaya çıkaracağını umuyoruz.&nbsp; </em></p>
<p style="text-align:justify;">2017 yılından bu yana Psike İstanbul bünyesinde verilen psikanaliz formasyonunun bir parçası olarak <strong>&#8220;Uluslararası Psikanaliz Yıllığı Seminerlerini&#8221;</strong> düzenlemeye başladık. Her seminerde Yıllıkta yayımlanmış bir makale ele alınıyor ve gönüllü katılımcılarla birlikte makale derinlemesine çalışılıyor. Bunun yanı sıra, klasik psikanalitik metinlerden oluşan teorik seminer müfredatına Yıllıkta yayımlanan çağdaş psikanalitik metinleri de ekledik.</p>
<p style="text-align:justify;">Son olarak, Yıllığın blog (https://psikanalizyilligi.com), Facebook (https://www.facebook.com/psikanalizyilligi) ve Twitter (PsikanalizYll) sayfaları olduğunu ve üye olunduğu takdirde, derginin geçmiş sayı içeriklerine ücretsiz olarak Psikanalitik Elektronik Yayıncılığı websitesi üstünden erişebileceğinizi hatırlatayım.</p>
<p style="text-align:justify;">Metnime sanatçı Selma Gürbüz&#8217; ün (Kişisel İletişim, 2018), dönüşüm ve sürekliliği, yarattığı etkileyici figürler üstünden tarif ettiği şu sözleriyle bitirmek istiyorum: &#8220;Yıllar önce kullanmış olduğum bir figür yıllar sonra değişime uğrayarak yeniden resmime giriyor. O da artık yeni bir figür benim için.Yeni bir hikâyeye, başka bir dünyaya ait&#8230; Geçmişte kullandığım bir figürü yeniden kullandığımda başka bir masala eklendiğini hissediyorum. Aynı zamanda hem kendime hem izleyiciye kendilerini hatırlatıyorlar. Başka bir hikâyenin içinde kendilerini yeniden bulup kuruyorlar.&#8221; Sanatçının bu sözleri, hem analizdeki aktarım sürecinde, hem de psikanaliz metinlerinin çevirisinde ortaya çıkan dönüşümleri çağrıştırıyor. Çeviri sürecinde, çevrilen dildeki sözcükler başka bir hikâyenin içinde kendilerini yeniden bulup kurarlar. Çevirmenin zorlu görevi, dillerin karmaşası ile dillerin mucizesi arasındaki salınımda okurun kendi anadiline ait, yılların deneyimini içinde barındıran ve dolayısıyla zengin çağrışımları olan sözcükleri bulup seçerken, bir yandan da metinlerarası sürekliliği sağlama çabası değil midir?</p>
<p style="text-align:justify;">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <strong>Kaynakça</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Habip, B. (2009). The birth of the Turkish Annual. Panel &#8220;Psychoanalysts translating &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; psychoanalysts today&#8221;. Panel on the Annuals of the IJP. 46. IPA Kongresi, Şikago. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; (yayımlanmamış).</p>
<p style="text-align:justify;">Jimenez, P. (2005). Between the confusion of tongues and the gift of tongues. Or &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; working as a psychoanalyst in a foreign language<em>. International Journal of &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Psychoanalysis</em>, 85(6), 1365-77.</p>
<p style="text-align:justify;">Priel, B. (2014). Yaratıcı çevirilerde ve analitik yorumlarda dönüşüm ve değişmezlik: &nbsp;&nbsp;&nbsp; Borges ve Cervantes üzerine Bioncu bir okuma. (D. Yılmaz, Çev.), N. Erdem (Ed.). &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <em>Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2014: Psikanalizde Fransız Okulu</em> içinde (s. 187-205), &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İstanbul: Sel Yayıncılık.</p>
<p style="text-align:justify;">Quinodoz, J.M. (2012). The European annuals of the International Journal of &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Psychoanalysis: The benefits of linguistic diversity, <em>International Journal of &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Psychoanalysis</em>, 93(1), 219-38.</p>
<p><strong>Notlar</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bu yazı, 11 Mart 2017 yılında gerçekleşen 2. Psikanaliz Yayıncılığı Günlerinde, Psikanaliz Dergiciliğinde Süreklilik panelinde sunulmuştur. Yazıda geçen bilgiler, Uluslararası Psikanaliz Dergisinin 100. sayısı ile Uluslararası Psikanaliz Yıllığının 10. sayısını kutladığımız bu dönemde güncellenerek basıma hazırlanmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bkz. Leuzinger-Bohleber, M., Rickmeyer, C., Tahiri, M., Hettich, N,Fischmann, T. (2017). Psikanalizin Güncel Mülteci Krizine Katkısı Ne Olabilir? ADIM ADIM&#8217;dan Ön Bildiriler: Bir &#8220;Ön Kabul Kampındaki&#8221; Mültecileri Destekleyen Psikanalitik bir Pilot Proje ve Travma Yaşayan Mültecilere Kriz Müdahaleleri. (M. Tanık Sivri, Çev.), N. Erdem (Haz). <em>Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2017: Yıkım, Yeniden Yaratım ve Cinsellikler </em>içinde, (s. 209-231). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Metni okumak isteyenler https://psikanalizyilligi.com/&#8217;dan ulaşabilirler.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Yıllık panelleri için bkz.: Arduman, D. (Haz.). (2017). <em>Ayrılık</em>. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları; Keskinöz Bilen, N. (Haz.). (2018). <em>Psikanaliz ve Göç</em>. İstanbul: İthaki Yayınları.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref5" name="_ftn5"></a></p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/farkli-diller-karmasa-mi-mucize-mi/">Farklı Diller: Karmaşa mı, Mucize mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/farkli-diller-karmasa-mi-mucize-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-II</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/psikanalizin-terapotik-etkisi-uzerine-ii/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/psikanalizin-terapotik-etkisi-uzerine-ii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:45:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2. Sayı Günümüzün Narsisizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=484</guid>

					<description><![CDATA[<p>Psikanalitik kuram içinde yapısal bakış açısının detaylandırılması ruhsal aygıta ilişkin farklı yapıları birbirinden ayrı tutma tehlikesini oluşturmaktadır. Günümüzde benlik dış gerçekliğe ait ve dış gerçeklikle birlikte işlev gören bir yapı gibi görülmekte iken, içgüdüsel dürtüler ve altbenliğe ait alan ise dış dünya ile sanki ilişkisizdir. Freud’un arkeoloji benzetmesini düşünecek olursak kazının daha derindeki bir katmanı ile onun dışarıdaki çevresi yadsınmıştır çünkü bu daha derindeki katmanlar güncel çevre ile işlevsel bir ilişki içinde değildir. Sanki daha derin, erken döneme ait katmanların mimari yapıları, güncel mimari yapıların (daha üst düzey, daha sonradan oluşmuş) ve içinde yaşadığımız ve tanık olduğumuz dış çevrenin işlevsel olarak birbiriyle bağlantılı olmasının tersine tamamen “içsel” süreçlere bağlıdır. Oysa ki, altbenlik, yani arkeolojik analojiye göre en derindeki katman, tıpkı benliğin daha “güncel” dış gerçeklikle bütünleşmesi gibi bağlantılı olduğu “erken” dışsal çevre ile ilişkidedir. Altbenlik de en az benlik kadar “uyum”la ilgili bir yapıdır ancak örgütlenme düzeyi çok farklıdır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/psikanalizin-terapotik-etkisi-uzerine-ii/">Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-II</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-485" src="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/hans.loewald.jpg" alt="Hans.Loewald" width="1280" height="720" srcset="https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/hans.loewald.jpg 1280w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/hans.loewald-300x169.jpg 300w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/hans.loewald-1024x576.jpg 1024w, https://psikanalizindili.com/wp-content/uploads/2019/04/hans.loewald-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-II<a href="/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hans W. Loewald</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>II</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Psikanalitik kuram içinde yapısal bakış açısının detaylandırılması ruhsal aygıta ilişkin farklı yapıları birbirinden ayrı tutma tehlikesini oluşturmaktadır. Günümüzde benlik dış gerçekliğe ait ve dış gerçeklikle birlikte işlev gören bir yapı gibi görülmekte iken, içgüdüsel dürtüler ve altbenliğe ait alan ise dış dünya ile sanki ilişkisizdir. Freud’un arkeoloji benzetmesini düşünecek olursak kazının daha derindeki bir katmanı ile onun dışarıdaki çevresi yadsınmıştır çünkü bu daha derindeki katmanlar güncel çevre ile işlevsel bir ilişki içinde değildir. Sanki daha derin, erken döneme ait katmanların mimari yapıları, güncel mimari yapıların (daha üst düzey, daha sonradan oluşmuş) ve içinde yaşadığımız ve tanık olduğumuz dış çevrenin işlevsel olarak birbiriyle bağlantılı olmasının tersine tamamen “içsel” süreçlere bağlıdır. Oysa ki, altbenlik, yani arkeolojik analojiye göre en derindeki katman, tıpkı benliğin daha “güncel” dış gerçeklikle bütünleşmesi gibi bağlantılı olduğu “erken” dışsal çevre ile ilişkidedir. Altbenlik de en az benlik kadar “uyum”la ilgili bir yapıdır ancak örgütlenme düzeyi çok farklıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha önceden, ruhsal aygıtı kendi içinde kapalı bir sistem olarak adlandırmış ve  bu bakışı analistin nötralitesi ve ayna olarak işlev görmesi üzerine olan geleneksel eğilim ile ilişkilendirmiştim. Şimdi bu bağlamda, psikanalitik kuram içinde de belirtildiği üzere, içgüdüsel dürtüler ve özellikle onların nesnelerle ilişkileri konusunda bir tartışmaya giriş yapacağım. Freud’un “Dürtüler ve Uğradıkları Değişiklikler” makalesinin dürtülerle ilgili tartışmasının giriş bölümünden bir alıntı ile başlayacağım. Orada şöyle der: “Bir bilimsel etkinliğin gerçek başlangıcı (&#8230;) bir görüngünün tanımlanması, ardından gruplandırılması, sınıflandırılması ve ilişkilendirilmesini içerir. <em>Tanımlama aşamasında bile elimizdeki materyale çeşitli soyut fikirleri, şüphesiz sadece yeni gözlemlerin sonucu olmayan başka yerlerden de gelen fikirleri, uyarlamak kaçınılmazdır.</em> Daha sonra bilimin temel kavramlarını oluşturacak bu tür fikirler materyalin üzerinden geçildikçe daha da vazgeçilmez olurlar. Başlangıçta mutlaka bir derece belirsizlik içermeleri gerekir; şüphesiz ki içerikleri net olarak sınırlandırılmamalıdır. Bu şekilde kaldığı sürece onların anlamlarına ilişkin bir kavrayışa <em>yani nereden kaynaklanmış görünüyor ve nereye yöneliyor konusuna</em>, gözlem materyaline tekrar tekrar başvurarak ulaşabiliriz. Bu nedenle, doğrusunu söylemek gerekirse onlar daha geleneksel doğadadır; her ne kadar, her şey, isteğe bağlı seçilmemiş fakat ampirik materyal ile belirgin ilişkilere –net bir biçimde tanıyıp ispat edebilmemizden önce hissedebildiğimiz ilişkilere- sahip olmalarına bağlı olsa da. Ancak gözlem alanında daha ayrıntılı bir araştırma yaptığımızda temel bilimsel kavramları artan bir duyarlılıkla formüle edebiliriz ve ileriye dönük onların geniş bir alanda kullanılabilir ve tutarlı olmaları yönünde dönüştürebiliriz. İşte o zaman onları çeşitli tanımlarla sınırlandırma zamanı gelmiş olabilir. Yine de, bilgideki ilerleme, tanımlamalarda bile herhangi bir katılığa izin vermez. Fizik, tanımlamalar şeklinde oluşturulan “temel kavramların” bile içeriklerindeki sürekli değişimi göstermek için çok iyi bir örnek oluşturur.” Freud, dürtü (<em>Trieb</em>) kavramının da “geleneksel fakat bir o kadar da tam olarak anlaşılması zor olan” böyle temel bir kavram olduğundan ve bu nedenle içeriğinde çeşitli değişimlere açık olduğundan bahsederek devam eder (Freud, 1915a, s. 117-118) (italikler bana ait).</p>
<p><span id="more-484"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Aynı metinde Freud dürtüyü dışarıdan gelmeyip “organizmanın içinden kaynaklanan” bir uyaran olarak adlandırır. Dürtüsel uyaran için daha iyi bir kavramın “gereksinim” olduğunu ve böyle bir “uyaranın iç dünyanın işaretlerinden biri olduğunu” söyler. Freud burada dürtülerden bahsederken açık ve net bir şekilde bir temel çıkarıma vurgu yapar; dürtü kavramını biyolojik bir önerme formunda ifade eder. Bu varsayım “şöyle işler: sinir sisteminin kendisine ulaşan uyarandan kurtulma ya da onu en aza indirgeme işlevi vardır.” Dürtü sinir sistemine erişen, içeriden gelen bir uyarandır. İçgüdü organizmanın içinden doğan bir uyaran olduğu ve “sürekliliği olan sabit bir güç olarak” hareket ettiği için, sinir sistemini uyaranı uzak tutmak yönündeki ideal amacından vazgeçmek” zorunda bırakır ve “uyarımın içsel kaynağını doyuma ulaştırmak için beraberinde değişen dış dünya ile ilişkili etkinlikleri üstlenmesi” yönünde mecbur bırakır (1915a, s. 118-20).</p>
<p style="text-align: justify;">Dürtü, sinir aygıtına (<em>nervous apparatus</em>) erişen içsel bir uyarımdır; dürtünün nesnesi “dürtünün doğrudan ya da üzerinden giderek amacına ulaşmasına yarayan şeydir,” buradaki amaç doyumdur. Dürtünün nesnesi daha sonra “bir dürtü hakkında en fazla değişkenlik gösteren şey”, “onunla orijinal olarak bağlantılı olmayan” ve “doyumu olası kılmak yönünde bilhassa uygun olması sonucu ona atanmış” olarak tanımlanmıştır (1915a, s. 122). Burada içgüdüsel dürtülerin intrapsişik olarak algılandığını ve orijinal olarak nesnelerle ilişkili olmadığını görüyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonraki yazılarında Freud, bu konumdan yavaş yavaş uzaklaşır. Dürtüler artık sinir aygıtında refleks arkının şemasıyla uyum içinde algılanan bir (içsel) uyarım olarak değil, <em>Haz İlkesinin Ötesinde</em>’de belirttiği üzere “yaşayan varlığın dışsal bozucu güçlerin baskısı altında terk etmeye zorlandığı erken dönemdeki yapıları yeniden yapılandırmayı hedefleyen organik yaşama özgü bir itki” olarak adlandırılmıştır (1920, s. 36). Burada dürtüyü tanımlarken kullandığı terimler daha öncesinde sinir aygıtının işlevini tanımlarken kullandığı terimlere denktir. Sinir aygıtı “dışarıdan gelen rahatsız edici güçlerle” etkileşimdeki “yaşayan varlık”tır. Dürtü artık intrapsişik bir uyaran değildir, sinir aygıtının çevreyle ilişkisindeki itkiye (<em>urge</em>) dair bir işlevin ifadesidir. Özellikle libido (cinsel dürtüler, Eros) düşünüldüğünde dürtülerin nesnelerle yakın ve esas ilişkisine, “Kaygı Sorunu”nda  daha net bir şekilde ve nihayet <em>Bir Psikanaliz Taslağı</em>’nda (<em>An Outline of Psycho-analysis</em>) değinilmiştir: “(&#8230;) bu temel dürtülerin ilkinin [Eros] amacı daha büyük bütünlükler inşa etmek ve onları sürdürmektir, yani kısacası bir araya bağlamaktır.” Burada önemli olan, sadece nesnelerle ilişkilenmenin örtük olması değildir, aynı zamanda Eros dürtüsünün amacının içeriğinden bağımsız bir biçimde “doyuma ulaşmak” veya uyaranı feshetmek anlamında bir doyum olarak formüle edilmemiş olmasıdır; daha ziyade amaç açıkça bütünleştirme yönündedir. Amacı “bir araya getirmedir.” Freud, “dürtülerin daha erken [cansız] konumlara dönme eğilimi” şeklindeki daha erken formülünü yıkıcı dürtüye ya da ölüm dürtüsüne uyarlamayı mümkün görürken “bu formülü Eros (aşk dürtüsüne) uyarlayamamaktayız” der (1940, s. 6).</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle, aslında, Dürtü kavramının içeriği Freud’un “Dürtüler ve Uğradıkları Değişiklikler” makalesini yazmasından bu yana değişmiştir. Daha sonraki yazılarında, kendi içinde kapalı bir sistem olan refleks-ark şemasını başlangıç noktası ve bir model olarak almamış ve düşüncelerini daha geniş, daha modern biyolojik çerçevesi olan bir yapıya oturtmuştur. Son alıntıdan da anlaşılacağı üzere, bir araya getirerek sentezleme işlevini yapan yalnızca benlik değildir. İki temel dürtüden biri olan Eros’un kendisi bütünleştirici bir güçtür. Bu da onun “Narsisizm Üzerine: Bir Giriş” adlı eserinde belirttiği birincil narsisizm kavramı ile uyumludur. Daha sonra, nesnelerin, gerçeklikte, orijinal olarak libido ile bağlantıdan uzak olmadığı, “iç” ve “dış” dünyanın birincil narsisistik kimliğinden aşamalı olarak ayrıştığı (benim “Benlik ve Gerçeklik” (Loewald, 1951) üzerine olan yazıma bakınız)  “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları” adlı yazısında daha detaylı değerlendirmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Eros kavramıyla Freud, içgüdüsel dürtüler ile benlik arasındaki karşıtlıktan uzaklaşmıştır. İçgüdüsel dürtülerin benlik örgütlenmesi tarafından şekillendirildiği, yönlendirildiği, odaklanıldığı, ehlileştirildiği, dönüştürüldüğü ve yüceltildiği bir bakışı benimsemiştir. Benlik örgütlenmesi, altbenlik olarak adlandırılan dürtü örgütlenmesinden çok daha karmaşıktır ve keskince detaylandırılmış ve ifade edilmiştir. Fakat benlik karşıt olmaktan çok, dürtü örgütlenmesinin doğasında var olan eğilimleri devam ettiren bir örgütlenmedir. Eros kavramı, tek bir kavram içerisinde, ruhsal aygıtın iki temel eğilimden veya “amacından”birini içerir</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bakış açısıyla içgüdüsel dürtüler de benlik gibi birincil olarak “nesnelerle” ve “dış dünya” ile ilgilidir. Bu “nesnelerin” ve dış dünyanın örgütlenmesi, benlik örgütlenmesi düzeyindense dürtü örgütlenmesi düzeyine karşılık gelir. Başka bir deyişle, içgüdüsel dürtüler dış çevreyi örgütler ve onun tarafından örgütlenir. Buradaki, “iç ve dış dünya”nın kaçınılmaz olarak birbiriyle bağlantılı olmasını yapılandıran, birbirini örgütleme üzerinden giden örgütlemenin karşılıklılığıdır. Birincil ve ikincil süreçlerden yalnızca ruhsal aygıt bağlamında değil, psikolojik yapısı düşünüldüğünde dış dünya bağlamında da bahsetmek yerine olacaktır. İki örgütlenme düzeyi arasındaki niteliksel farkı terminolojik düzeyde gösterecek olursak, çevre dürtülerle ilişkilidir ve gerçeklik de benlik ile ilişkilidir. İçgüdüsel dürtüler kökensel olarak nesnelerle bağlantılı görülmeyebilir. Bu yalnızca dünyanın “kökensel” olarak nesnelerin ayrışmış olduğu bir ilkel ruhsal aygıt tarafından örgütlenmediğini düşündüğümüzde böyledir. Bu “ayrışmamış düzeyden” kısmi nesneler ya da nesne çekirdekleri ortaya çıkar. Nesne dünyasının bu ön-safhaları için daha uygun bir terim “şekiller” olabilir: nesne-parçalarını çağrıştırmayan, belirsiz kurulumları olan, akışkan örgütlenmeler.</p>
<p style="text-align: justify;">Dürtü kuramının bazı sorunlarına yapmış olduğum gezintinin amacı psikanalitik kuram içindeki nesne ilişkileri meselesinin, dürtü kavramının ruhsal aygıtı farklı şekillerde de olsa etkileyen içsel ve dışsal uyaranları birbirinin karşıtı olarak konumlandırdığı formülasyonundan dolayı uğradığı mağduriyeti göstermektir. İç ya da dış uyaran, ya da daha fazla soyutlayacak olursak iç ya da dış dünya, kökensel olarak birbiriyle ilişkisiz hatta birbirine zıt görülür, fakat sinir aygıtı ile ilişkisinde sanki ona paralel uzanmaktadır. Gördüğümüz kadarıyla, Freud genel düşünme biçimi ve bir çok formülasyonunda bu çerçeveden uzaklaşırken, benlik psikolojisi dışında kalan psikanalitik kuram bu yapının hükmünde kalmıştır. Benlik psikolojisinin gelişimi, ne yazık ki dürtü kuramından görece uzak, yalıtılmış bir yerde gerçekleşmiştir. İçgüdüsel dürtülerle ilgili kavrayışımızın ilerlemiş olduğu da doğrudur. Bununla birlikte (bütünleşme ve ayrışma gibi parçaları olan) örgütlenme gibi oldukça verimli bir kavramın içgüdüsel dürtüleri anlayışımıza yeterince ve belki de hiç uyarlanmamıştır ve dürtü kuramı (modern psikolojik ve biyolojik düşüncenin uzağında kalan ve daha mekanik bir çerçeve sunan) antika uyaran-refleks-ark kavramsal modelinin himayesinde kalmıştır. Freud’un “Dürtüler ve Uğradıkları Değişiklikler”de (1915a, s. 118) belirttiği gibi refleks-ark şeması bize fizyolojiden gelmiştir. Ancak bu fizyoloji on dokuzuncu yüzyılın mekanik fizyolojisidir. Benlik psikolojisinin gelişimi Freud’un <em>Haz İlkesinin Ötesinde</em> makalesindeki biyoloji ile ilgili düşüncelerinde belirttiği gibi tamamen farklı bir iklimde olmuştur. Benlik dış dünyaya uyuma, bütünleşmeye ve ayrışmaya yönelik bir araç olarak görülürken içgüdüsel dürtüler uyaran refleks fizyolojisinin alanında kalmıştır. Bu ve özellikle sinir aygıtı üzerinde etkisi olan bir “içsel” uyaran olarak dürtü kavramı libidinal gelişimde nesnelerin rolünü göz önünde bulunduran formülasyonları etkilemiştir ve buna bağlı olarak, psikanalitik sağaltımda hasta ve analist arasındaki nesne ilişkisi kavrayışını da yozlaştırmıştır.<a href="/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Analitik durum ve analizdeki terapötik süreçle ilgili tartışmaya dönecek olursak erken dönem gelişim basamaklarında olan etkileşimlerin dinamiklerine daha derinlemesine  bakmak faydalı olacaktır. Anne bebeğin gereksinimlerini anlar ve doyurur. Başlangıçta bir gereksinimin tanınması ve doyurulması bebeğin yapabileceklerinin ötesindedir. Annenin bebeğin gereksinimlerini anlaması bebeğin henüz ayrışmamış dürtülerini bir arada tutma işlevi görür ve bu dürtülerin anne tarafından tanınması ve doyurulması yönlendirilmiş bir dürtüye dair ilk örgütlemeyi oluşturur. “Bir Bilimsel Psikoloji Projesi” (1954) adlı yazısının “Doyum Deneyimi” adlı bölümündeki fevkalade bir paragrafta Freud bu kümelenmeyi ruhsal aygıtın daha ileri örgütlenmesi üzerindeki sonuçları ve iletişimin kökeni olması açısından taşıdığı önem bakımından tartışır. Bir gereksinimin tanınması ve doyurulması büyümekte olan bebek tarafından da aşamalı olarak fark edilebilir. Bu süreçler sıklıkla özdeşleşme ve içe atma başlıkları altında sınıflandırılmıştır. Onlara erişmek çevre yani burada anne tarafından gereksinimin tanınması ve karşılanması ile mümkün olur. Bu eylemler yalnızca bebeğin fiziksel olarak sağ kalımı için gerekli değildir, aynı zamanda psikolojik gelişim sürecinde bebeğin görece koordine edilmemiş/düzenlenmemiş dürtülerini örgütler. Karmaşık dinamik kümelenmenin tümünde, anne tarafından bilinçdışı iletilse bile bebeğe verilmeyen hiç bir şeyin bebek tarafından da içe atılmaması karşılıklı yanıtlardan biridir. Bebeğin içe atımları ve özdeşleşmeleri için önkoşul annenin bakım veren eylemlerinin sağladığı yapının ve yönlendirmenin bir araya getirici aracılığıdır. Aracı çevre belirmekte olan psikofizyolojik varlık için bir yapı ve yönelim sağladıkça çevre de bu varlığın deneyimi üzerinden bir yapı ve deneyim kazanmaya başlar; çevre bebeğin deneyimi içinde “şekillenmeye” başlar. Böylece ruhsal aygıtın ve çevrenin örgütlenme sürecinde yansıtma kadar özdeşleşme ve içe atım da belirginleşmiş olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu formülasyona varırız: Ruhsal aygıtın örgütlenmesinde, doğumda ayırt edilen potansiyellerin ötesinde (ayrışmamış itkilerle Anlagen benlik özelliklerinin uzlaşımı ile) çevrenin, çocukluk çağı organizmasına göre daha üst düzey olan örgütlenmesinin aracı etkisinden faydalanılır. Tek ve aynı eylemle -bir solukta ve aynı meme emişte diyesim var- dürtünün yönelimi ve çevrenin şekillere veya yapılara örgütlenmesi başlar ve özdeşleşme, içe atma ve yansıtma gibi yöntemler üzerinden benlik örgütlenmesine ve nesne örgütlenmesine doğru ilerlerler. Ruhsal aygıtın gelişimi için çevrenin daha üst düzey bir örgütlenmesinin olması kaçınılmazdır ve erken aşamalarda etkin olarak bu evreye getirilir. Organizma ve çevre arasında böyle bir “ayırım” olmadan herhangi bir gelişim olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kendine ilişkin kavrayışın artması aracılığıyla analistten yardım almaya gelen hasta, bu kavrayışa analistte bulduğu kavrayış üzerinden ulaşır. Analist, kavrayışın çeşitli düzeylerinde çalışır. Hastanın getirdiği bilinçli malzemeyi netleştirme düzeyinde kendi kavrayışını hastaya dillendirmek olsun, kavrayış amacını hastaya belirtmek veya tekrarlamak, takip edilecek prosedürleri yeniden özetlemek olsun sözel ya da sözel olmayan bilinçdışı malzemeyi yorumlamak ve özellikle aktarımı ya da direnci yorumlamak olsun, analist, hasta tarafından getirilen malzemeleri ve üretimleri yapılandırır ve dile döker veya bu yönde çalışır. Eğer bilinçdışı anlamın yorumu doğru zamanda yapılırsa, bu anlamı ifade eden sözcükler hasta tarafından deneyimini yansıttığı için anlaşılır olacaktır. Hasta için önceden daha az örgütlenmiş olanı örgütleyecek ve böylece ona “mesafe” alarak onu anlamasına, onu görmesine ve kelimelere dökmesine, bu sayede daha önce görünemez, anlaşılamaz, konuşulamaz, elle tutulamaz olanı “ele almasına” olanak tanıyacaktır. Hasta, hem kendisi hem de çevresi için daha üst düzey bir örgütlenmeye analistin sağladığı örgütlenme üzerinden ulaşır. Analist daha üst düzey bir örgütlenmenin temsilcisi olarak işlev görür ve bunu hastaya iletir, analistin kavrayışı örgütlenme gereksiniminin ne ve hangisi olduğu ile uyumludur.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha önce analizdeki bütünleyici deneyimler olarak adlandırdığım süreçlerden bahsediyorum. Bunlar etkileşime dayalı deneyimlerdir ve yapıları ve önemi açısından anne bebek arasındaki erken kavrayışlarla karşılaştırılabilir. Anne bebek ilişkisi ile ilgili kısım bir modeldir ve bu nedenle her zaman sınırlı değerdedir, ancak yararlılığı son zamanlarda çeşitli analistler tarafından (örneğin, René Spitz (1956)) vurgulanmıştır ve bütün imaları ve perspektifiyle klasik “ayna modeli”nden radikal bir biçimde ayrılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Analizdeki etkileşimler çok daha yüksek örgütlenme düzeylerinde gerçekleşir. İletişim ağırlıklı olarak (hem ikincil süreçlerin kullandığı hem de ikincil süreçleri kullanan) dil vasıtasıyla sürdürülür. Analitik etkileşimdeki doyum, yüceltilmiş bir doyumdur; analiz ilerledikçe, bu doyumun da derecesi artar. Burada doyumu, uyarılmanın ortadan kaldırılması veya azaltılmasıyla eski denge durumuna dönme olarak değil de, “uyaranları” soğurup bütünleştirerek daha üst denge düzeylerine erişme olarak anlamamız gerekir. Doğru, bu genellikle daha önceki bir seviyeye geçici olarak gerilemeyle mümkün hâle gelir ama bahsi geçen gerileme “benliğin (yani daha üst düzey bir örgütlenmenin) hizmetindedir”. Bu bağlamda doyum, iki “sistemde”, örgütlenmeleri farklı düzeyde olan iki ruhsal aygıtta yaratılan deneyim kimliğine bağlı birleştirici bir tecrübedir; dolayısıyla, gelişim potansiyeli barındırır. Mevzubahis kimliğe erişebilmek için bir ayrımı aşmak gerekir. Aslına bakarsanız, her tür doyum deneyiminde ve bütünleştirici deneyimde aşılması gereken birtakım ayrımlar vardır; hiçbirinde kimlik öyle “hazır verilmez”; yani, kimlik baştan mevcut değildir ve etkileşimlerle oluşur. Kimliğin hâlihazırda mevcut olduğu durumların yakın bir örneğini belki rahim içindeki yaşantıda ve giderek azalarak, doğumdan sonraki ilk aylarda ise anneyle bebek arasındaki sembiyotik ilişkide görürüz.</p>
<p style="text-align: justify;">Analitik yorumlar, daha üst düzeydeki etkileşim seviyelerinde, benlikleri farklı örgütlenme düzeylerine sahip iki bireyin birbirlerini karşılıklı olarak tanımalarının deneyim kimliğinin yaratılmasındaki önemini gösterir. Bu tür etkileşimlerle edinilen içgörü, bütünleştirici bir deneyimdir. Yorum, daha önce bilinçdışında olan malzemeyi hastanın erişimine açan bir tanıma ve anlama hâline işaret eder. “Hastanın erişimine açan” derken, bu malzemenin analistin bazı ikincil süreçlerinin operasyonu vasıtasıyla ikincil süreçlerin seviyesine, yani önbilince taşınmasını kastediyorum. Dürtü örgütlenmesi düzeyine yakın veya bu düzeyde (birincil sürece ait) olup da önbilinç sisteminden soyutlanmış malzemeler ise analistin yorumlarıyla (ki bu, hastanın ikincil süreç örgütlenmesine aracılık eden bir ikincil süreç operasyonudur) önbilinç sistemi düzeyinde örgütlenmeye açık hâle getirilir. Bu aracılığın başarılı olup olmadığı, pek çok şeyin yanı sıra hastanın benliğinin benlik bütünleşmesinin ilk evrelerinde, hem analizin hem de hayatının daha önceki dönemlerinde, kazandığı örgütleme gücüne bağlıdır. Bu güç eksik olduğu oranda, analiz (dil vasıtasıyla kurulan iletişimin sağladığı örgütleyici etkileşim) koşulları da o denli elverişsiz hâle gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yorumun, birbirine sıkı sıkıya bağlı iki unsurdan oluştuğu söylenebilir. Yorum, nevrotik uzlaşıdansa gerçek gerilemeye doğru hastayla birlikte bir adım atar; böylelikle, savunma işlev ve yapılarının üstünü örtüp tanınmaz hâle getirdiği gerçek gerileme düzeyini hasta için netleştirir. İkincisi, tam da bunu yaparak, erişilmesi beklenen daha üst düzey bütünleşmeyi hastaya gösterir. Yorum bu sayede, bilinçdışı sistemlerle önbilinç sistemleri arasında daha serbest bir etkileşim yaşanmasını olası kılar: Önbilinç, bir zamanlar bastırma nedeniyle bilinçdışına kaptırdığı orijinalliğini ve canlılığını geri kazanır; bilinçdışı ise daha yüksek bir örgütlenme düzeyine doğru ilerleme kapasitesine tekrar kavuşur, bu yolda önündeki engeller kalkar. Freud’un metapsikoloji diliyle ifade edecek olursak: Bilinçdışı ile önbilinç arasında yer alan ve bilinçdışının arkaik yatırımları (tekrarlama zorlantısı) ile önbilincin savuşturucu anti-yatırımlarından oluşan bariyer, geçici olarak aşılır. Bu süreci, yukarıda bütünleştirici deneyim diye bahsettiğimiz şeyin, yani <em>etkileşim sürecindeki</em> bir ayrımın aşılmasının içselleştirilmiş bir versiyonu olarak görmek mümkündür.<a href="/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p style="text-align: justify;">İçselleştirme zaten başlı başına etkileşime bağımlıdır ve yine analitik süreçte mümkün hâle getirilir. O hâlde, analitik süreç, hastayla analist arasında geçen bazı bütünleştirici deneyimleri, bu tür deneyimlerin içselleştirilmiş versiyonu (benliğin yeniden örgütlenmesi, “yapısal değişim”) için temel olarak alır.</p>
<p style="text-align: justify;">Analist, yaptığı yorumlarla bilinçdışı malzemeyi hem kendisi hem de hastası için bütünleştirir zira, hep söylediğimiz üzere, kendi bilinçdışını bir araç olarak kullanarak hastanın bilinçdışıyla aynı frekansta olmak zorundadır ki örgütleyici yorumlara ulaşabilsin. Analistin bilinçdışı ile onun düşünce ve dil örgütlenmesi arasında, hasta için ve hastayla birlikte, serbestçe hareket etmesi gerekir. Eğer bu olmazsa (örneğin, teknik dile başvurulan pek çok durumda) dil, bilinçdışı malzemenin benlik örgütlenmesine geçmesine karşı bir savunma olarak kullanılır, benlik faaliyeti ise bütünleşme karşıtı bir savunma işlevi görür. Ruhsal aygıtı bilinçdışını daha üst düzey örgütlenmeye taşıyıp tamamlayıcı gerilemelere açık hâle getirmek yerine bilinçdışını dışarıda bırakmaya itmesi (örneğin bastırma ve yalıtım yoluyla), “güçlü” benliğin (savunmalar bakımından güçlü benliğin) zayıflığıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Savunma işlevi görmediği zamanlarda, hasta, dili iletişim amacıyla kullanır; arzu ettiği bütünleşme deneyimini yaşamak için erişmesi gerektiği varsayılan veya gerçekten erişmesi gereken olgunluk düzeyindeki analiste dil vasıtasıyla ulaşmaya çalışır. Analitik hasta her ne kadar içsel yeniden-örgütlenmesini güçlendirme amacında olsa da, Freud’un “altbenlik neredeyse, benlik de oradadır” diye özetlediği süreç sayesinde mümkün hâle gelen bütünleştirici deneyimi içselleştirmek yerine analistle birincil sürece daha yakın düşen düzeylerde etkileşim kurarak,  yüceltilmemiş bir doyum elde ederek gelişmeye çalışmak onu her daim cezbeder. Analist, dil vasıtasıyla kurduğu iletişimde o güne dek daha alt düzeylerde örgütlenmiş olan malzemenin daha üst düzeylere çıkarılması yolunda hastaya aracılık eder. Bu, ancak şu iki koşulun sağlanması hâlinde mümkündür: (i) hasta, analitik durumda dirençle kendini gösteren dış gerçekliği veya ruhsal gerçekliği savunmacı biçimde savuşturmak yerine, analiste karşı yeterince güçlü bir “pozitif aktarım” geliştirerek kendisine ve dünyaya ilişkin bütünleştirici bir çalışma yapmaya yeniden açık hâle gelir; (ii) analist, hastanın verdiği ürünlerle aynı frekansta olmalıdır; yani, hastanın takılıp kaldığı örgütlenme düzeyine kendi içinde gerileyebilmeli, böylelikle savunma ve dirençleri analiz ederek hastanın bu gerilemeyi fark etmesini sağlamalıdır. Nevrozdaki uzlaşılar bu farkındalığı engeller. Onları bilinçdışının zaptı altına alarak veya önbilince eklemleyerek dağıtmak, farkındalığı tekrar mümkün kılar. Yorum, hem bilinçdışı deneyimi hem de o deneyimin daha üst düzey örgütlenmesini hastaya açar: Yorum eylemi, bilinçdışı ile önbilinci bir araya getirir. İyi giden bir analizde hasta bu birleştirmeyi giderek kendi kendine yapabilir hâle gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dil, analizdeki en özgül işlevi (yorum) itibariyle, şiiri andıran yaratıcı bir eylemdir; şiirde de, eskiden bilinmeyen veya dile getirilemeyen olgulara, bağlamlara, bağlantılara ve deneyimlere karşılık bir dil bulunur. O güne dek bilinmeyen ilkeler, bağlamlar ve bağlantılar doğrultusunda malzemeler tekrar düzenlendiğinde, yeni olgu ve deneyimler kişinin erişimine açılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Normalde, yüksek yüceltme düzeylerinde örgütlenmiş olan malzemeye “verili gerçek” muamelesi yaparız. Analizde, örgütleyici sürecin hastaya da açık hâle gelebilmesi amacıyla analistin bu tür bir gerçeklik düzeyine yol açan örgütlenme basamaklarının izini sürmesi gerekir. İşte benliğin (yeniden örgütlenmenin) hizmetinde gerileme budur; bu, hem analistte hem de hastada dirençle karşılanan bir gerilemedir. Bilinçdışının nispeten örgütlenmemiş gücüne karşı çoğu zaman gerekli bir savunma olarak, yolda kaybolur da yüksek örgütlenmeye geri dönemezsek korkusuyla, yüksek örgütlenme düzeylerini otomatikleştirip gerilemeye direnme eğilimindeyizdir. Geçmişi tekrar yaşama korkusu, hem eriştiğimiz düzlükten gerisin geri yuvarlanmaya dair bir korkudur hem de, gerek tekrardan bütünleştirilebilmesi için ruhsal “çalışma” gerektiren eski ve daha sallantılı örgütlenme düzeyleri gerekse içerik bakımından daha kaotik bir geçmişin korkusudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeni bütünleştirici görevler kadar edinilenleri kaybetme riskine de gebe olan gelecekten duyulan korku da bununla ilişkilidir. Analizde bu tür gelecek korkularını, hastanın gerilemiş ama nispeten güvenli görülen düzeylere savunmacı bir biçimde yapışıp kalmasından anlarız.</p>
<p style="text-align: justify;">Hasta, savunmaların analizi yardımıyla eriştiği gerçek gerileme düzeyinde savunmalara başvurmadan konuşabilir hâle geldiğinde, deneyimini dile dökmesi itibariyle bizzat kendisi dili yaratıcı biçimde kullanmaya, yani içgörü yaratmaya başlar. Hasta, analistle konuşarak, benlik-gerçeklik örgütlenmesinin daha üst düzeylerini temsil eden analiste erişmeye çalışır. Dolayısıyla, hastanın burada böyle bir temsil görevi olan analistle kurduğu dil iletişimi sürecinde kendisi için içgörü yarattığı söylenebilir. Bu tür bir iletişimin hasta açısından mümkün olması için, analistin kendi kurduğu iletişim vasıtasıyla hastaya kendisini daha olgun, hastanın deneyimlediklerini ve bunları nasıl deneyimlediğini hastayla birlikte hissedebilen, bunu hastaya ifade ettiğinden daha fazlasıyla anlayabilen biri olarak yansıtması gerekir. Burada analistin temsil ve aracılık ettiği “dış gerçekliğin” bireye sunabileceği, bireyin de ihtiyaç duyduğu şey tam da bu (içerik olarak değilse de örgütlenme ve önem bakımından) “daha fazlası” meselesidir. Kendi üstüne düşeni yaptığında,  analist “benlik hizmetinde gerilemenin” katarsis etkisini deneyimler ve bir miktar otoanaliz ve tekrar analiz yapar (Lucia Tower (1956) ile karşılaştırın). Freud, hastaları analiz etmesiyle kendi otoanalizinin de ilerlediğini ve bu tür çalışmalardan gerekli ruhsal mesafeyi almak için bunun gerekli olduğunu söylemiştir (1954, s. 234).</p>
<p style="text-align: justify;">Analistin o an olduğundan daha fazlası olarak gördüğü hasta, analistle kurduğu iletişimde bu “daha fazlası”na erişmeye çalışabilir, ki bu da gerçekliği olan yeni bir kimlik oluşturmaya varabilir. Bazı hastalar, çeşitli ölçülerde, dirençlerine rağmen ve dirençleri üstünden, bu bütünleyici deneyimi yaşamak için çabalarlar. Bazıları ise bu çabayı tümgüçlü, büyüsel özdeşleşme düzeyinin üstünde bırakmıştır, hâliyle analitik sürece daha kapalıdırlar. Hastanın hareket kabiliyetine ve bütünleştirici mekanizmalarının potansiyel gücüne göre,  terapistin hastayla kurduğu iletişimde ona olgun bir nesne olarak kendisinin erişimine açık olduğunu ve kendi bütünleştirici süreçlerini iletirken bir miktar açık ve “ilkel” davranması gerekebilir. Hasta ile terapist arasındaki, büyük oranda dil iletişimi düzeyinde gerçekleştirilen bu tür bir düzenlemeye, yeniden yapılandırmaya analiz diyoruz. Dilin “nesnelerle” anlamlı ve tutarlı bir iletişim kurmayı sağlayan bir araç olarak gelişmesi muhtemelen, en azından ilk tahmin itibariyle, çocuğun Oidipal psikoseksüel gelişim evresine varmasıyla alakalıdır. Dilin gelişimi, benlik ve nesnelerin oluşumu ve Oidipal psikoseksüel gelişim evresi arasındaki bağlantılar hâlâ keşfedilmeyi beklemektedir. Eğer bu tür bağlantılar sahiden de varsa, ki ben olduğuna inanıyorum, o hâlde (tam manasıyla) analizi daha ilkel bütünleştirici etkileşim yöntemlerinden ayrıştırmak salt keyfi bir iş değildir. Gelgelelim, çok katı sınırlar koymak da gelişimin karmaşık yanlarını, ruhsal aygıtın dinamiklerini ret veya inkâr etmek olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>IV</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu makalenin kapanış kısmında aktarım kavramının ve fenomeninin bazı yanlarını yeniden inceleyerek psikanalizin terapötik eylem kuramına ışık tutmayı amaçlıyorum. Modern psikanalitik düşüncedeki aktarımı çok spesifik ve kısıtlı bir anlamla sınırlandırma eğiliminin aksine, ben burada aktarım kavramının barındırdığı birbiriyle ilişkili fenomenlerin ve zihinsel mekanizmaların sağladığı orijinal zenginliği yeniden tesis etmeye ve aradaki bu tür bağlantıları netleştirmeye çalışacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">Freud, aktarım nevrozunu narsisist nevrozlara kıyasla anlatırken aktarım terimi iki anlamda kullanılır: (i) aktarım nevrozlarında “benlik”te bulunan libidonun nesnelere aktarılması, narsisist nevrozlarda ise libidonun ya içeride kalması ya da “benliğe” geri alınması, nesnelere “aktarılmaması”. Bu bakımdan aktarım, nesne yatırımı ile hemen hemen eşanlamlıdır. Aktarımla ilgili önemli bir eski makaleden alıntı yapacak olursak: “İlk sevme ve nefret, otoerotik hoş ve nahoş duyguların bu duyguları uyandıran nesnelere aktarılmasıdır. İlk ‘nesne sevgisi’ ve ilk ‘nesne nefreti’, bir bakıma, ilk aktarımlardır…” (Ferenczi, 1950); (ii) Aktarımın, aktarım nevrozlarını narsisist nevrozlardan ayırırken ortaya çıkan ikinci anlamı, çocuksu nesnelerle kurulan ilişkilerin daha sonraki nesnelere, özellikle de analitik durumdaki analiste aktarılmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kavramın bu ikinci anlamı günümüzde öyle sık kullanılmaktadır ki bazen diğer anlamlar tamamen dışlanmaktadır. Aktarım konusunda yakın dönemde yazılmış iki temsili makaleden alıntılar yapacağım. Waelder, Cenevre Kongresi’nde sunduğu “Introduction to the Discussion on Problems of Transference” (1956) [Aktarım Sorunlarında Tartışmaya Giriş] başlıklı makalesinde şöyle der: “Aktarımın, hastanın çocukluğuna ait durum ve düşlemleri analitik durumda ve analistle ilişkisinde canlandırma, yeniden sahneye koyma teşebbüsü olduğu söylenebilir.” Hoffer ise yine aynı kongrede sunduğu makalesi “Transference and Transference Neurosis”de (1956) [Aktarım ve Aktarım Nevrozu] şunları yazmıştır: “‘Aktarım’ terimi, insanların herhangi bir nesne ilişkisine girerken (…) nesnelerine geçmişteki <em>çocukluk</em> deneyimlerinde karşılaştırdıkları imgeleri <em>aktarmasına</em> ilişkin genel anlamda kabul gören bir duruma istinaden kullanılır. Dolayısıyla, çocukluğumuzun yaşamımızın genelinde sahip olduğu etkinin bir boyutuna dikkat çeken ‘aktarım’ terimi, insanların gerçek veya hayali, olumlu, olumsuz veya ikircikli nesnelere temas ettiğinde geçmişlerindeki önemli deneyimlerin <em>anılarını</em> ‘aktardığı’ ve böylelikle nesnelerinin <em>gerçekliğini değiştirdiği</em>, onlara geçmişten özellikler yüklediği yönündeki gözlemlere işaret eder… ”</p>
<p style="text-align: justify;">Demek ki aktarım nevrozlarının özelliği libidonun narsisist durumlardaki gibi “benliğe” yapışmaktansa dış nesnelere aktarılması ve, ikinci olarak, başlangıçta çocuksu nesnelerle ilişkili olan libidinal yatırımın (ve buna yönelik savunmaların) çağdaş nesnelere aktarılmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Narsisist nevrozdan bu şekilde ayrılan aktarım nevrozu, nozolojik bir terimdir. Bir yandan da, “aktarım nevrozu” tabiri teknik anlamda, çocuksu nevrozun analitik durumda yeniden canlanmasına karşılık olarak kullanılır. Terimin bu anlamında vurgu, aktarımın ikinci anlamındadır zira çocuksu nevrozun uyanması çocuksu nesnelerle ilişkilerin güncel nesneye, yani analiste aktarılmasından kaynaklanır. Öte yandan, çocuksu nesnelere yönelik libidinal bağların çağdaş nesnelere aktarılması ancak libidonun çocukluktaki (dış) nesnelere aktarılması hâlinde mümkündür. Bu nedenle, aktarımın ilk anlamı aslında aktarım nevrozu kavramında örtük biçimde mevcuttur.</p>
<p style="text-align: justify;">Eskiden, narsisist libido yatırımı nedeniyle narsisist nevrozlara psikanalitik tedavide erişilemeyeceği düşünülüyordu. Psikanalizin yalnızca analistle “aktarım ilişkisi” kurulabilen durumlarda; yani, duygusal gelişimin dış nesnelere ciddi miktarda libido aktarımı yapacak noktaya eriştiği bozukluklarda mümkün olduğu görüşü hâkimdi. Şimdi ise, aktarım yapabilen şizofrenleri düşündüğümüzde bizde şu iki kanaat uyanır: (i)  “nesnelerle”, yani bu nesnelerin Oidipal nesnelerden daha az “nesnel” olan (narsisist libido ve nesne libidosu, benlik ve nesneler henüz tam olarak ayrışmamıştır; bu da tam anlamıyla birincil narsisizm kavramını işaret etmektedir), ön evreleriyle bir şekilde ilişki kurmaktadırlar; ve (ii) şizofrenler bu erken tip ilişkilenmeyi güncel “nesnelerle” kurdukları ilişkiye yansıtırlar, böylece nesneler daha az nesnel bir hâl alır. Eğer benlik ve nesneler birbirinden net biçimde ayrışmayacak olursa, eğer benlik ve nesne sınırları net olarak çizilmezse, aktarımın karakteri de farklı olur; benlik ve nesneler bütünleşik kaldığı müddetçe, nesneler (“farklı nesneler”), özellikle de eskiler ve güncel olanlar, birbirinden ayrıştırılamaz. Aktarım ise çok daha ilkel ve “devasadır.” Bu nedenle, çocuk analizine istinaden, gizil dönemden önce yetişkin nevrotikte görülen türden bir aktarımdan herhangi bir düzeyde söz edilip edilemeyeceği sorgulanmıştır. Bu kadar ilkel bir aktarım biçiminin kavramsallaştırması, libidonun nesnelerden benliğe doğru geri çekilmesi fikrinde işaret edildiği üzere benlik ile nesnelerin ilişkisizliği varsayımından taban tabana farklıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Narsisist duygulanımlarla ilgili görüşlerimizin bu bağlamda, şizofrenlerle klinik deneyimimiz ve erken benlik gelişimine dair daha derin kavrayışımız doğrultusunda değişmesi itibariyle aktarım kavramı terimin ilk bahsedilen anlamı doğrultusunda genişler. Daha net ifade edecek olursak, libidonun nesnelere aktarılması anlamındaki aktarım, kökensel olarak netleşir; benlik ile nesneler arasında asli bir ayrım olmamasından doğar ve hâliyle, şizofrenideki gibi, bu tür bir ön evreye gerileyebilir. Narsisist duygulanımlarda aktarım “libido yatırımının benliğe çekilmesiyle” tamamen ortadan kaybolmaz; ayrışmanın azalmasıyla, birincil narsisizmdeki benlik-nesne kimliğinde yer alan kökenlerine doğru geri çekilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Düşlerin Yorumu</em>’nun 7. Bölümü’ndeki rüyada gündelik yaşamdan kalıntılar görmenin önemiyle ilgili tartışmada, aktarımın oldukça alakasız gibi görünen bir anlamı daha yer alır. Aktarımın bu son anlamının aktarım fenomenini daha iyi anlamak adına asli önem taşıdığını düşündüğümden, bu kısımları doğrudan alıntılayacağım. &#8220;[Nevroz psikolojisinden] öğrendiğimiz kadarıyla bilinçdışı bir fikrin önbilince girmesi öyle imkânsızdır ki burada bir etki göstermesinin tek yolu hâlihazırda önbilinçte yer alan bir fikirle bağlantı kurmak, kendi gerilimini ona aktarmak ve onun kendisini ‘gizlemesini’ sağlamaktır. Burada, nevrotiklerin zihinsel yaşamındaki nice çarpıcı fenomeni açıklayan bir ‘aktarım’ gerçeğiyle karşılaşırız. Önbilinçte bu şekilde haddinden fazla gerilime bürünen fikir, ya aktarımla değişmeden kalır ya da fikrin içeriğinin aktarımı etkilemesiyle değişime zorlanabilir” (1900, s. 562-3). Sonra, yine bu kalıntılardan bahsederken şöyle der Freud: “(…) yakın dönemdeki unsurların bu kadar düzenli ortaya çıkması, aktarım ihtiyacının varlığına işaret eder.” “Dolayısıyla, o günün kırıntıları (…) rüyanın oluşumunda pay sahibi olmayı başardıklarında bilinçdışından bir şeyler (yani, bastırılan arzunun emrindeki içgüdüsel gücü) ödünç almakla kalmazlar, aynı zamanda bilinçdışına da paha biçilemez bir şey (yani, aktarımın bağlanacağı bir alan) sunarlar. Eğer ki bu noktada zihin süreçlerine daha derinlemesine nüfuz etmeyi istersek, önbilinç ile bilinçdışı arasındaki uyarım etkileşimini daha fazla aydınlatmamız gerekir; keza psikonevrozlar üzerine çalışmak da bizi buraya sürükler ama, gelin görün ki, rüyalar bu hususta bize hiç yardımcı olmazlar” (1900, s. 564).<a href="/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Aktarımın bu anlamı ile (ii) numaralı maddede verilen (çocuksu nesne yatırımının güncel nesnelere aktarımı) anlamı arasında bir paralellik ortaya çıkmaktadır: Kendi gerilimini önbilinçteki bir fikre aktaran ve kendisini onun “ardına gizleyen” bilinçdışı fikir, çocuksu nesne yatırımına karşılık gelir; önbilinçteki fikir ise çocuksu nesne yatırımının aktarıldığı güncel nesne ilişkisine karşılık gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Freud, <em>Histeri Üzerine Çalışmalar</em>’daki psikoterapi bölümünde aktarımı detaylı olarak anlatmıştır. Burada, aktarım “yanlış bağlantı” mekanizmasının sonucu olarak görülür. Freud bu mekanizmayı aynı kitabın ikinci bölümünde tartışırken, bilinçdışı kompleksi bilinçli olanla “bağdaştırma zorlantısı”ndan bahseder ve bize zorlantı nevrozundaki zorlantılı fikirler mekanizmasının da benzer yapıda olduğunu hatırlatır (1893, s. 69). “The Defence Neuro-Psychoses” (1894) [Savunma Nöropsikozları] makalesinde takıntı ve fobi mekanizmalarını netleştirmek için bu “yanlış bağlantı”dan yararlanılır. Elbette, “yanlış bağlantı” aynı zamanda perde anıların açıklamasında da kullanılır, ki burada yer değiştirme (Freud, 1899) adını alır. Perde anıların Almanca karşılığı olan “Deck-Erinnerungen”da geçen “decken” sözcüğünün bir anlamı da, yukarıda <em>Düşlerin Yorumu </em>alıntısında da geçtiği üzere, üstünü örtmek/gizlemektir; alıntıda da bilinçdışı fikrin önbilinçteki fikir tarafından üzerinin örtüldüğünden/gizlendiğinden bahsediliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Önbilinç ile bilinçdışı arasındaki uyarım etkileşimi”nde etkili olan mekanizmaların psikonevrozlarda ve rüyada da karşılıkları vardır; keza bunlar bu bağlamlarda keşfedilmiş ve tarif edilmiştir. Söz konusu mekanizmalar, normal mekanizmaların bir nebze patolojik, abartılmış veya çarpık versiyonlarıdır. Benzer şekilde, libidonun nesnelere aktarılması ve çocuksu nesne ilişkilerinin güncel olanlara aktarılması da normal süreçlerdir ama nevrozda bunların patolojik versiyonlarını, çarpıtılmış hâllerini görürüz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilinçdışı kompleksi bilinçli olanla ilişkilendirme zorlantısı, <em>Düşlerin Yorumu</em> 7. Bölüm’den paylaşılan alıntıdaki aktarım ihtiyacıyla aynı fenomendir. Bu, gerçekten bilinçdışı olan her tür zihinsel eylemin yok edilemezliğiyle alakalıdır. Bilinçdışı zihinsel eylemlerin bu yok edilemezliğini Freud Odisseia’daki yer altı dünyasının hayaletlerine benzetir: “Kanın tadını alır almaz yeni bir hayata uyanan hayaletler” (1900, s. 553n.); bilinç-önbilinçteki yaşamın kanı, “güncel” nesnelerin yaşamı. Bu görüş ile aktarımın tekrarlama zorlantısının tezahürü olduğu yönündeki görüş arasında kısacık bir mesafe vardır ancak mevcut yazıda bu düşünce akışının izinden gitmemiz mümkün değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Aktarım nevrozu, analitik süreçte oluşmasına ve çözülmesine ilişkin teknik açıdan değerlendirildiğinde, hastanın bilinçdışına tattırılan (ve böylelikle eski hayaletleri yeniden canlandıran) fark etme kanından kaynaklanır. Hayaletler hakkında bilgi sahibi olan kişiler bize onların hayalet olarak yaşamaktan kurtulup eski atalarla birlikte dinlenmeye çekilmek istediğini söylerler. Ataların arasına karıştıklarında yeni kuşakla geleceğe taşınırlar; oysa hayaletken bu kuşağa gölge yaşamlarıyla musallat olmaya itilirler. Aktarım, bilinçdışı hayalet kaynadığı müddetçe patolojiktir ve bu, analizdeki aktarım nevrozunun başlangıcıdır: Savunma mekanizmalarıyla kilit altında tutulmalarına rağmen yine de hastaya bu mekanizmalarının karanlığında musallat olan bilinçdışının hayaletleri azat edilerek o tatmak istedikleri kanın tadına bakmalarına izin verilir. Analizin sağladığı gün ışığı sayesinde bilinçdışının hayaletleri, güçleri zaptedilip mevcut yaşamın, ikincil sürecin ve güncel nesnelerin yeni gerilimine dönüştürülmüş atalar olarak dinlenmeye yatırılırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Ruhsal aygıtın gelişiminde, ikincil süreç (önbilinçteki örgütlenme), daha ilkel bir örgütlenmesi olan bir ruhsal aygıt ile çevrenin ikincil süreç faaliyetleri arasındaki etkileşimin dışavurumudur; böylesi bir etkileşimle bilinçdışı daha üst düzey bir örgütlenmeye kavuşur. Nevrozda ketlenen veya bozulan benlik gelişimi, analizde devam eder. Analist, hastanın bastırılmış bilinçdışını tanıyarak onu yeniden canlandırmaya yardımcı olur; gerek aktarım ve direnç yorumuyla, gerek anıların geri getirilmesi ve yeniden yapılandırmayla, hastanın bilinçdışı faaliyeti önbilinç örgütlenmeye taşınır. Analist, analitik durumda, kendisini hastaya güncel bir nesne olarak sunar. Bu sayede, tıpkı rüya gibi (gerek bilinçdışındaki gerekse “taze” “kırıntıların” karşılıklı çekimiyle) ortaya çıkan aktarım nevrozunu besleyerek bilinçdışının hayaletlerini hasta için tekrar canlandırır. Rüya yorumunun ve aktarımın yorumlanmasının böyle ortak bir işlevi vardır: Her ikisi de bilinçdışı ile önbilinç arasındaki kayıp bağlantıları, saklı kalmış etkileşimi yeniden kurmaya teşebbüs eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Nevrozda çalışılan ve terapötik analizde çözümlenen aktarımlar, yıkılmaz bilinçdışı yaşamının hastalıklı dışavurumlarıdır;  ki o bilinçdışı, “taze unsurlarla” kurduğu “bağlar” sayesinde birincil süreçten ikincil sürece geçişi kullanarak gelişime vesile olur. Aktarımın taşıdığı anlamın yanlış anlaşılmasının en net örneğini Silverberg’in formülasyonunda gördüm ama eminim bu görüşü paylaşan daha nice analist vardır. Silverberg, “The Concept of Transference” (1948) [Aktarım Kavramı] makalesinde şöyle yazar: “İnsanlarda aktarım dinamizminin bu kadar yaygın olması, insanın olgunlaşmamışlığının göstergesidir ve gelecekte insan olgunlaştıkça (…) aktarım da ruhsal repertuarından yavaş yavaş silinecektir.” Oysa aktarım Silverberg’in ifade ettiği gibi “insanın gerçekliğe isyanının ve olgunluktan uzak inatçılığının daimi abidesi” değil, bilakis insanın içgüdüsel yaşamını (altbenliği) benliğe dönüştüren, gerçekliğin bütünleşmesini ve olgunluğa erişilmesini sağlayan bir “dinamizmdir”. Bilinçdışının geriliminden; örgütlenmesi zayıf, dilden yoksun ama hayatın kökenlerinin yıkılmazlığına ve gücüne sahip çocuksu yaşam deneyimlerinden önbilince, güncel yaşama ve nesnelere bu tür bir aktarım olmasa, veya bu aktarım hedefine ulaşmasa, insan yaşamı kısır, içi boş bir kabuktan ibaret olurdu. Oysa bilinçdışı, kendi bekası için, hayaletler gibi gölgelerde yaşamaya mahkûm kalmamak veya yaşamı yok etmemek için, güncel dış gerçekliğe (nesnelere) ve güncel ruhsal gerçekliğe (önbilince) ihtiyaç duyar.</p>
<p style="text-align: justify;">Önbilinçteki zihinsel örgütlenmenin (analitik süreçte tekrar başlayan) gelişiminde birincil süreçlerin ikincil süreçlere dönüşümü faaliyetlerinin birincil ve ikincil süreç örgütlenmesini (yani, çocuksu organizma ve onun ruhsal aygıtı ile görece yapılandırılmış hâldeki çevreyi) birbirinden ayıran (libidinal) bir gerilim sistemine bağlı olduğunu daha önce belirtmiştim. Bu, “nesnelerle” ilişkilerin gelişmesi bağlamındaki aktarımdır. Aradaki etkileşim, benim “bütünleştirici deneyim” adını verdiğim duruma zemin teşkil eder. İlişki, bilinçdışı ile önbilinç arasındaki uyarım etkileşimi olması itibariyle karşılıklıdır: Çevrenin kendisini daha erişilebilir kılması ve  örgütlenmesi nispeten daha ilkel olan ruhsal aygıta doğru gerileyebilmesi gerektiği gibi, çevre de ruhsal aygıtın kendi bilinçdışı örgütlenme düzeylerinin dış temsilcisi olmasına ihtiyaç duyar zira iletişim bununla devam edecektir. Aktarım nevrozunun gelişiminde ve çözümlenmesinde analitik süreç, biri daha ilkel biri daha olgunlaşmış örgütlenme düzeylerine sahip iki ruhsal aygıt arasındaki bu libidinal gerilim sisteminin (farklı bir düzeyde gerçekleştiği için bazı mecburi değişikliklerle) tekrarlanmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütünleştirici deneyimde örtülü hâlde bulunan bu ayrımla, önbilinç ile biliçdışı arasındaki uyarım etkileşimini oluşturan gerilim sistemi biçiminde, bu defa içselleştirilmiş olarak tekrar karşılaşırız. Dolayısıyla, “nesnelerin” içselleştirilmesinin de ötesinde,  gerek benlik gelişiminde gerekse bu gelişim sürecinin analizde devam edebilmesinde önem taşıyan, içselleştirilen bir etkileşim süreci olduğunu varsaymaktayız. Aktarımın ikili boyutu, yani aktarımın hem ruhsal aygıtla nesne dünyası arasında hem de ruhsal aygıtın içindeki önbilinç ile bilinçdışı arasında bir etkileşime işaret etmesi, böylelikle netleşir. Her yaratıcı süreçte yaşandığı üzere bilinçdışı ile önbilinç arasındaki bariyerlerin kalkması, bu doğrultuda, içselleştirilmiş bir bütünleştirici deneyim olarak düşünülebilir, ki zaten böyle de deneyimlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilinçdışı süreç ve deneyimlerin gerilimi, önbilinçteki-bilinçteki deneyimlere aktarılır. Güncel deneyimlerimizin gerilimi ve derinliği, (kendilerinden sonra gelen tüm deneyimlerin yıkılmaz matrisini temsil eden) bilinçdışı veya çocuksu deneyimlerle aralarındaki iletişime (etkileşime) bağlıdır. Freud, 1897 itibariyle bunu çoktan fark etmişti. Fliess’e yazdığı bir mektupta, erkek kardeşiyle ve yeğeniyle 1-2 yaşlarındayken yaşadığı birtakım olayları anlattıktan sonra, şöyle demişti: “Yeğenim ve küçük kardeşim, arkadaşlıklarımın nevrotik yanı kadar derinliğinde de belirleyici oldular” (1954, s. 219).</p>
<p style="text-align: justify;">Bilinçdışı, bastırıldığında acı çeker çünkü aktarım ihtiyacına ket vurulmuştur. Nevrotik aktarımlar, daha üst düzey bütünleşme sağlayamayan “tekrarlar” (“yanlış bağlantılar”) onun için bir kaçış yolu olur. Mevcut deneyimlere anlamını ve duygusal derinliğini veren bilinçdışı gerilimlere, bilinçdışındaki prototip deneyimlere erişimi olmadığı için, ön bilinç de bastırmanın azabından payını alır. Aktarım nevrozunu beslediğimizde aslında önbilinçteki geriye yönelik bir hareketi (benlik gerilemesini) desteklemiş oluruz. Bunun da amacı, önbilinci bilinçdışına karşı savunmacı soyutlanmışlığından çıkarıp, bilinçdışının analistle kurulan etkileşim vasıtasıyla yeniden bilinçdışı fikir ve deneyimlere (daha üst düzey bir örgütlenmeye yol açacak şekilde) yatırım yapmasını sağlamaktır. Bu aktarım etkileşiminde aracı, analisttir. Güncel bir nesne olan analist, kendisini aktarım için gereken bağlanma noktası sıfatıyla hastanın bilinçdışının kullanımına açar. Analist, yine güncel nesne olması itibariyle, ikincil süreç örgütlenmesi sabit olan ve kontrollü gerileme kapasitesine sahip bir ruhsal aygıt rolündedir. Bu niteliklerinden dolayı hem kendi bilinçdışıyla hem de hastanınkiyle en ideal biçimde iletişim hâlinde olup, bilinçdışı ile önbilinç arasındaki aktarımda (ve dolayısıyla ikisinin de birbirinin içine geçen daha üst düzey örgütlenmesinde) güvenli bir aracı ve iletişim partneri görevi görebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Benlik ile gerçekliğin bütünleşmesi de, bu bütünlüğün devamı da bilinçdışı süreç ve “içeriklerin” güncel yaşamdaki yeni deneyim ve nesnelere aktarılmasına bağlıdır. Patolojik aktarımlarda, birincil süreçten ikincil sürece geçişin ve arada süregelen etkileşimin yerini ikincil süreçlerin birincil süreçlerin üstüne yükledikleri alır; böylece, birbirlerinden soyutlanmış hâlde yan yana dururlar. Freud bu dizilimi “The Unconscious” [Bilinçdışı] makalesinde anlatmıştır: “Aslına bakarsanız, ne zaman ki dirençlerin aşılmasıyla beraber bilinçli fikir bilinçdışı anı iziyle <em>bağlantıya geçer</em>, bastırma da o zaman kalkar. Başarıya ancak bu anıların bilince taşınmasıyla erişilir” (italikler bana ait). Analitik yorumda “bastırılmış anısına dair hastaya verilen bilgi yalnızca görünürdedir. İçerik aynı bile olsa, bir şeyi duymuş olmakla deneyimlemiş olmak psikolojik açıdan başka şeylerdir” (1915b, s. 175-6). Sonra, yine aynı makalede, Freud bilinçdışındaki nesnelerin şey-yatırımlarından bahseder, hâlbuki “bilinçli temsil, hem şeyin temsilini [şey yatırımını] hem de ona ait kelimenin temsilini barındırır” (1915b, s. 201). Ayrıca, “Bu şey-temsilinin kendisine denk düşen sözcük temsilleriyle bağlantısı itibariyle aşırı yatırım alması sonucunda önbilinç sistemi ortaya çıkar. Daha yüksek düzeyde ruhsal örgütlenmeyi mümkün kılanın da, birincil sürecin ardından önbilinçte egemen olan ikincil sürecin gelmesini sağlayanın da bu aşırı yatırımlar olduğunu varsayabiliriz. Şimdi de, aktarım nevrozunda, reddedilen sunumun (<em>presentation</em>) bastırma yüzünden tam olarak nelerden mahrum kaldığını net olarak ifade etmeye geldi sıra: Sunumdan sakındığı şey, nesnelere ilişik kalması gerekenlerin sözcüklere dönüştürülmesidir” (1915b, s. 202).</p>
<p style="text-align: justify;">Sözlü fikirlerin somut fikirlere (yani bilinçdışındaki şey yatırımlarına) karşılık gelmesi, gelişmekte olan çocuksu ruhsal aygıta yetişkin çevre vasıtasıyla anlatılır. “Daha üst düzey bir ruhsal örgütlenme ortaya çıkaran” ve bilinçdışı anı izlerinin onlara karşılık gelen sözlü fikirlerle kurduğu bağlantıları da içeren aşırı yatırımlar, benlik gelişiminin ilk dönemlerinde çocuksu ruhsal aygıtın birincil süreç faaliyeti ile çocuğun çevresinin ikincil süreç faaliyeti arasındaki düzenleyici etkileşimden kaynaklanırlar. Daha önce kullandığım “ayrıştırıcı” ve “libidinal gerilim sistemi” gibi tabirler bu etkileşimin enerji boyutuna, bu tür aşırı yatırımların enerji kaynağına işaret etmektedir. Freud, bilinçdışındaki somut fikirlerle “daha üst düzey bir ruhsal örgütlenme ortaya çıkaran” aşırı yatırımları oluşturan sözlü fikirler arasında bağ kurmaktan bahsederken açıkça farklı örgütlenme düzeylerindeki ruhsal aygıtların etkileşimi meselesini kastetmekteydi. Keza bu “bağ kurma” denen olgu aslında çocuğun çevresindeki daha üst düzey örgütlenme (önbilinçteki zihinsel faaliyet) ile çocuksu ruhsal aygıt arasındaki aracılık faaliyetiyle aynıdır (karşılaştırmak için bkz. Charles Rycroft (1956)). Sözlü fikirler, önbilinçteki faaliyetin temsilcileridir. Bu temsilcilerin, dilin ruhsal aygıtın üst düzey gelişiminde oynadığı özel rolden dolayı ayrı bir önemi vardır ama, elbette, yalnız da değildirler. Etkileşim sürecinde kurulan bu tür bağlantılar, ruhsal aygıtın içinde bilinçdışı ile önbilinç arasındaki karşılıklı iletişim gibi giderek içselleştirilir. Analizde bu tür arabulucu etkileşimlerin tekrardan başlatılması ve böylelikle yeni içselleştirmelerin mümkün hâle gelip içsel etkileşimin yeniden faaliyete geçmesi ihtiyacı, bilinçdışı ile önbilincin birbirinden patolojik derecede soyutlanmış olmasından (veya, daha güncel bir terminolojiyle ifade edecek olursak, savunma süreçlerinin, benliğin bilinçdışı alandaki örgütlenmesini koruyup genişletmesine imkân sağlamak yerine buraya erişimini giderek kısıtlayacak şekilde gelişmesinden) kaynaklanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilinçdışının aktarıma, önbilinçte aktarım için kullanılabilecek bir bağlanma noktasına, böylelikle birincil süreçleri ikincil sürece dönüştürebilmeye yönelik ihtiyacına ağırlık veren bir aktarım anlayışına göre, ruhsal sağlık, bilinçdışı ile önbilinç arasındaki, çocuksu ve arkaik evreler ile ruhsal aygıtın yapıları, ileriki evreleri ve örgütlenme biçimleri arasındaki, illa bilinçli olmasa bile ideal düzeydeki bir iletişime bağlıdır. Ayrıca, bilinçdışının değişebilir olması ve gerek önbilincin gerekse Freud’un da söylediği gibi, “hayatın tesirine açık olması” (1915b, s. 190) ruhsal sağlık açısından önemli bir etkendir. Bastırma kalkıp, bilinçdışı ile önbilinç yeniden iletişim kurabilir hâle geldiğinde, çocuksu nesne ile güncel nesne birleşip tek bir nesne (karşılıklı iletişim hem bilinçdışını hem de önbilinci değiştirdiği için gerçekten yepyeni bir nesne) hâline gelebilir. Terapide bunu ortaya çıkarmayı sağlayan nesne, yani analist, bu birleşime aracılık eder: Çocuklukta açılmış olan birincil süreçlerin ikincil süreçlere dönüştürülme biçiminin yeni bir versiyonu, daha üst düzey bir örgütlenme biçiminin, erken nesne ilişkileri vasıtasıyla aracılık etmesiyle ortaya çıkar.</p>
<p style="text-align: justify;">Aktarımla ve hasta ile analist arasındaki “gerçek ilişki” denen şeyle ilgili de bir şeyler söyleyeyim. Analitik durumda hasta ile analist arasındaki aktarımı (ve karşı aktarımı) bu ikili arasındaki “gerçekçi” ilişkiden ayırmak gerektiği sıkça belirtilir. Buna kesinlikle katılıyorum. Gelgelelim, bu tür beyanlarda hasta ile analist arasındaki gerçekçi ilişkinin sanki aktarımla hiçbir ilgisi yokmuş gibi bir ima vardır. Burada yürüttüğüm tartışmada, aktarım olmadan gerçeklik diye bir şey olmadığı gibi gerçek bir ilişkinin de olmadığını açıkça ifade edebildiğimi umuyorum. Her tür “gerçek ilişkide” bilinçdışı hayallerin güncel nesnelere aktarımı söz konusudur. Hatta, günümüzdeki nesneler de ancak (bilinçdışı ile önbilinç arasındaki dönüştürücü etkileşim bakımından) bu aktarımın ne denli gerçekleştiği oranında kelimenin tam manasıyla “gerçektir” (ki bu mana, bilinçdışı anı izleri ile önbilinçteki fikrin bileşimini içerir). Analizin terminasyon sürecinde “aktarımın çözülmesi” aslında aktarım nevrozunun, hâliyle de aktarımdaki çarpıklıkların çözülmesi anlamına gelir. Bu da, analistle hasta arasındaki de dahil her tür insan ilişkisinin kısıtlı doğasının kabul edilmesini gerektir. Oysa analiz süreci boyunca analistle yavaş yavaş kurulan, analist ile hasta arasındaki gerçek ilişkiyi teşkil eden ve hastanın “gerçek” yaşamında daha sağlıklı ilişkiler kurabilmesi için odak noktası görevi gören yeni nesne ilişkisi de bu makalede netleştirildiği anlamıyla aktarımdan bağımsız  değildir. Daha önce şöyle bir şey demiştim: “hasta, (direnç olarak aktarım anlamında değil de, tüm analiz sürecini taşıyan ‘aktarım’ bakımından) ‘pozitif aktarım’ geliştirdiği ölçüde, direncin çeşitli evrelerinde bu yeni nesne ilişkisi potansiyelini canlı tutar.” Pozitif aktarımın bu anlamına, tedavide değilse bile modern analitik yazılarda ve öğretilerde genelde pek itibar gösterilmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hayatın karmaşıklığını esneklikten uzak kavramların aldatıcı basitliğine kurban etmeyen her insan gibi Freud da birbiriyle çelişen pek çok şey söylemiştir. Freud’un sözlerini farklı farklı fikirlere destek olarak kullanmak mümkündür. Peki ben de sonunda Freud’un benim fikrim lehinde söylediği bir sözü kullanabilir miyim?</p>
<p style="text-align: justify;">6 Aralık 1906’da Jung’a şöyle yazar: “Senin de dikkatinden kaçmamıştır: Bizim uyguladığımız tedaviler, bilinçaltında egemen olan libidonun bağlanmasına bağlı (aktarım) (…) Bu bağlanma gerçekleşmediği takdirde, hasta gereken çabayı vermek istemiyor veyahut kendi malzemesini ona tercüme ettiğimizde bizi dinlemiyor. Esasen bu, sevgiye dayalı bir tedavi. Dahası, nevrozların sevgiyle ilişkisinin en güçlü, su götürmez kanıtını sağlayan da aktarım” (1955, s. 485). Sonra bir de, 10 Ocak 1910’da Ferenczi’ye şunları yazar: “Analizini okurken [Ferenczi’nin kendi rüyasıyla ilgili otoanalizinden söz ediyor] aklıma gelen bir teoriyi seninle paylaşmak istiyorum. Bana öyle geliyor ki, cinsel dürtüler üzerindeki etkimiz alışverişin (<em>exchange</em>) ve yer değiştirmenin ötesine geçemez; bir karmaşayı ortadan kaldırmak, ondan feragat etmek veya tamamen çözümlemek mümkün değildir (Ama bu bir sır!). Biri çocukluk dönemine ait karmaşalarını ortaya çıkarmışsa, onların bir kısmını (duygulanımı) güncel bir biçimde (aktarımda) saklamış demektir. Derisini dökmüş, analiste bırakmıştır. Tanrı korusun, şimdi çırılçıplak, derisiz kalmasın!” (1955, s. 496).</p>
<p style="text-align: justify;">Çevirenler: Cemile Serin Gürdal, Nurhak Çağatay Birer, Elif Okan Gezmiş</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kaynakça</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ferenczi, S. (1950). Introjection and transference. <em>Sex in Psychoanalysis</em> içinde, (s. 35-93). New York, NY: Brunner.</p>
<p style="text-align: justify;">Fisher, C. (1956). Dreams, images and perception. <em>Journal of the American Psychoanalytic Assocciation, 4(1),</em> 5-48.</p>
<p style="text-align: justify;">Freud, S. (1893). Studies on hysteria. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 2)</em>. Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align: justify;">Freud, S. (1894). The neuro-psychoses of defence. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 3)</em><em> </em>içinde, (s. 41-61). Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align: justify;">Freud, S. (1899). Screen memories. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 3)</em><em> </em>içinde, (s. 299-322). Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align: justify;">Freud, S. (1900). The interpretation of dreams. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 5)</em>. Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align: justify;">Freud, S. (1915a). Instincts and their vicissitudes. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 14)</em><em> </em>içinde, (s. 109-140). Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align: justify;">Freud, S. (1915b). The unconscious. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 14)</em><em> </em>içinde, (s. 159-215). Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align: justify;">Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 18)</em><em> </em>içinde, (s. 1-64). Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align: justify;">Freud, S. (1940). An outline of psycho-analysis. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 23)</em><em> </em>içinde, (s. 139-208). Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align: justify;">Freud, S. (1954). <em>The origins of psychoanalysis</em>. New York, NY: Basic Books.</p>
<p style="text-align: justify;">Hoffer, W. (1956). Transference and transference neurosis. <em>International Journal of Psycho-Analysis, 37</em>, 377-379.</p>
<p style="text-align: justify;">Jones, E. (1955). <em>Life and work of Sigmund Freud, Volume 2.</em> Londra: The Hogarth Press.</p>
<p style="text-align: justify;">Loewald, H. W. (1951). Ego and reality. <em>International Journal of Psycho-Analysis, 32</em>, 10-18.</p>
<p style="text-align: justify;">Rycroft, C. (1956). The nature and function of the analyst’s communication to the patient. <em>International Journal of Psycho-Analysis, 37</em>, 469-472.</p>
<p style="text-align: justify;">Silverberg, W. (1948). The concept of transference. <em>Psychoanalytic Quarterly, 17</em>, 303-321.</p>
<p style="text-align: justify;">Spitz, R. (1956). Countertransference. <em>Journal of the American Psychoanalytic Association, 4,</em>256-265.</p>
<p style="text-align: justify;">Tower, L. (1956). Countertransference. <em>Journal of the American Psychoanalytic Association, 4</em>, 224-255.</p>
<p style="text-align: justify;">Waelder, R. (1956). Introduction to the discussion on problems of transference. <em>International Journal of Psycho-Analysis, 37</em>, 367-368.</p>
<p><strong>Notlar</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Psikanalizin Dili</em> dergisinin ilk sayısında Hans W. Loewald’ın dört bölümden oluşan makalesinin ilk bölümüne yer vermiştik; ikinci sayıda diğer bölümlere yer veriyoruz -Ed.n.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bir içsel uyaran olarak dürtü kavramının Freud’un önceleri bütünüyle çevresel baştan çıkarıcı travmatizasyona/örseleyiciliğe atfettiği  uyarıcı cinsel düşlemler üzerinden çocukluk çağı cinselliğini keşfetmesi ile ilişkili olduğu açıktır. Sorunun “içsel” düşlemlere karşı “çevresel” baştan çıkarmaya ilişkin formülasyonu da bu makale boyunca gündeme getirdiğimiz aynı sorular ve yeniden gözden geçirmelere açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Bu makalenin IV. bölümünde, bilinçdışı ile önbilinç arasındaki kapıları açmak ile etkileşimin içselleştirilmesi arasındaki bağlantılar aktarım meselesindeki önemi bakımından tartışılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Charles Fisher (1956) yakın zamanda aktarım kavramının bu anlamına dikkat çekmiştir. Bilinçdışı-önbilinç hakkındaki çalışmaları, özellikle düş oluşumu, imgelem ve algı ile ilgilenirken, nesne ilişkilerinin oluşumu ve gerçekliğin psikolojik inşasına ilişkin tüm problem alanları ile de ilgilidir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p><a href="https://psikanalizindili.com/psikanalizin-terapotik-etkisi-uzerine-ii/">Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-II</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/psikanalizin-terapotik-etkisi-uzerine-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
