<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>1. Sayı Eros // X Thanatos arşivleri - Psikanalizin Dili</title>
	<atom:link href="https://psikanalizindili.com/category/1-sayi-eros-x-thanatos/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://psikanalizindili.com/category/1-sayi-eros-x-thanatos/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 01 Dec 2025 11:52:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>
	<item>
		<title>Eros // X Thanatos</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/eros-x-thanatos/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/eros-x-thanatos/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:55:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1. Sayı Eros // X Thanatos]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=60</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eros // X Thanatos: Sunuş  Psikanalizin Dili dergisinin ilk sayısını Freud’un ikinci dürtü kuramında öne sürdüğü yaşam dürtüsü (Eros) ve ölüm dürtüsü (Thanatos) kavramlarına ayırdık. İçinde yaşam sürmeye çalıştığımız dış dünya savaşlarla sarsılmaya ve insanlık için bir tehdit oluşturmaya devam ediyor. Doğanın ve diğer canlıların da yıkımdan etkilendiği bir atmosfer gezegenimizi istila etmiş durumda. İçinde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/eros-x-thanatos/">Eros // X Thanatos</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><strong>Eros // X Thanatos: Sunuş</strong><em> </em></p>
<p style="text-align: justify"><em>Psikanalizin Dili</em> dergisinin ilk sayısını Freud’un ikinci dürtü kuramında öne sürdüğü yaşam dürtüsü</p>
<p style="text-align: justify">(Eros) ve ölüm dürtüsü (Thanatos) kavramlarına ayırdık. İçinde yaşam sürmeye çalıştığımız dış dünya savaşlarla sarsılmaya ve insanlık için bir tehdit oluşturmaya devam ediyor. Doğanın ve diğer canlıların da yıkımdan etkilendiği bir atmosfer gezegenimizi istila etmiş durumda. İçinde bulunduğumuz tehlikenin farkında mıyız? Pablo Picasso <em>Guernica </em>adlı tablosuyla tehlikenin boyutlarını anlatmak ve insanlığı uyarmak istemişti. İnsanın toplumsal düzeydeki yıkıcılığının sosyolojik, tarihsel, siyasi ve ekonomik açıdan tekrar tekrar tahlil edilmesi gerektiği açık. Fakat aynı zamanda insanlığın bugünü ve geleceği güvenli bir şekilde inşa edebilmesi için gerekli olan dönüşümü gerçekleştirilebilmesi de zorunlu görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify">Dış dünyada oldukça yıkıcı ve tahripkâr olabilen insanın içsel gerçekliği için ne söylenebilir? İnsanın diğer insana ve kendine yönelik yıkıcılığının ruhsal kaynakları nelerdir? İnsanın yaşamdan, canlılıktan yana olan tarafına karşın ölümden, inorganik olandan, yıkımdan yana olan güçlerinden söz edebilir miyiz? Bu sorunsalı “Eros // X Thanatos” temasıyla psikanalitik açıdan incelemeye çalışacağız. “//” simgesi, yaşam dürtüsü ile ölüm dürtüsü arasındaki paralelliğe ve sürekliliğe işaret ederken “X” simgesi her iki dürtü arasındaki karşıtlığı ve çatışmayı vurguluyor.</p>
<p style="text-align: justify">Yaşam tüm renkliliği ve çeşitliliği ile sürüp giderken bir gün ansızın ölüm çıkagelir! Solomos’un dizeleriyle, “Hayat tatlıdır ve kapkaradır ölüm.” <em>Psikanalizin Dili</em> dergisinin ilk sayısını hazırlamaya çalıştığımız süreçte iki değerli insanı yitirmenin derin üzüntüsü ve kederi içindeyiz! Onur Saltuk Dönmez’i ve İskender Savaşır’ı sevgi ve özlemle anıyoruz!..</p>
<p style="text-align: justify">Özden Terbaş</p>
<p style="text-align: justify"><em>Psikanalizin Dili</em> Dergisi Editörü</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/eros-x-thanatos/">Eros // X Thanatos</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/eros-x-thanatos/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşam Dürtüsü-Ölüm Dürtüsü Diyalektiği &#8211; Özden Terbaş</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/yasam-durtusu-olum-durtusu-diyalektigi/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/yasam-durtusu-olum-durtusu-diyalektigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:54:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1. Sayı Eros // X Thanatos]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Dürtüsü-Ölüm Dürtüsü Diyalektiği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=52</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazı Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/yasam-durtusu-olum-durtusu-diyalektigi/">Yaşam Dürtüsü-Ölüm Dürtüsü Diyalektiği &#8211; Özden Terbaş</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazı <i>Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye </i>isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/yasam-durtusu-olum-durtusu-diyalektigi/">Yaşam Dürtüsü-Ölüm Dürtüsü Diyalektiği &#8211; Özden Terbaş</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/yasam-durtusu-olum-durtusu-diyalektigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Wilhelm Jensen’ın Gradiva’sı ve Freud’un Eseri Çözümlemesi Üzerine Düşünceler &#8211;  Yavuz Erten</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/wilhelm-jensenin-gradivasi-ve-freudun-eseri-cozumlemesi-uzerine-dusunceler/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/wilhelm-jensenin-gradivasi-ve-freudun-eseri-cozumlemesi-uzerine-dusunceler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:53:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1. Sayı Eros // X Thanatos]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=188</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazı&#160;Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye&#160;isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/wilhelm-jensenin-gradivasi-ve-freudun-eseri-cozumlemesi-uzerine-dusunceler/">Wilhelm Jensen’ın Gradiva’sı ve Freud’un Eseri Çözümlemesi Üzerine Düşünceler &#8211;  Yavuz Erten</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazı&nbsp;<i>Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye&nbsp;</i>isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/wilhelm-jensenin-gradivasi-ve-freudun-eseri-cozumlemesi-uzerine-dusunceler/">Wilhelm Jensen’ın Gradiva’sı ve Freud’un Eseri Çözümlemesi Üzerine Düşünceler &#8211;  Yavuz Erten</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/wilhelm-jensenin-gradivasi-ve-freudun-eseri-cozumlemesi-uzerine-dusunceler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Dürtülerin Soyağacı” Üzerine &#8211; Nilüfer Erdem</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/durtulerin-soyagaci-uzerine/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/durtulerin-soyagaci-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:52:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1. Sayı Eros // X Thanatos]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=200</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazı Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/durtulerin-soyagaci-uzerine/">“Dürtülerin Soyağacı” Üzerine &#8211; Nilüfer Erdem</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazı <i>Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye </i>isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/durtulerin-soyagaci-uzerine/">“Dürtülerin Soyağacı” Üzerine &#8211; Nilüfer Erdem</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/durtulerin-soyagaci-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sol Memenin Altındaki &#8211; Hakan Kızıltan</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/sol-memenin-altindaki/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/sol-memenin-altindaki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:51:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1. Sayı Eros // X Thanatos]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=203</guid>

					<description><![CDATA[<p>SOL MEMENİN ALTINDAKİ &#8211;Eros ve Thanatos Üzerine Notlar&#8211; Hakan Kızıltan&#160; Kararmasın yeter ki Sol memenin altındaki cevahir Nâzım Hikmet KARANLIK ZAMANLAR 1930 Eylül’ünde Almanya’da Nazi partisi Reichstag seçimlerinden ezici bir zaferle çıktı. Adolf Hitler’e ve partisine iktidar yolunu açan bu zafer, çıplak kötülüğün yıllarca sürecek kanlı saltanatının belki de ilk habercisiydi. 7 Aralık 1930 tarihinde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/sol-memenin-altindaki/">Sol Memenin Altındaki &#8211; Hakan Kızıltan</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify;"><strong>SOL MEMENİN ALTINDAKİ</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>&#8211;</em></strong><strong>Eros ve Thanatos Üzerine Notlar<em>&#8211;</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Hakan Kızıltan<strong>&nbsp;</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Kararmasın yeter ki<br />
Sol memenin altındaki cevahir<br />
Nâzım Hikmet</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>KARANLIK ZAMANLAR</strong></p>
<p style="text-align:justify;">1930 Eylül’ünde Almanya’da Nazi partisi Reichstag seçimlerinden ezici bir zaferle çıktı. Adolf Hitler’e ve partisine iktidar yolunu açan bu zafer, çıplak kötülüğün yıllarca sürecek kanlı saltanatının belki de ilk habercisiydi. 7 Aralık 1930 tarihinde Arnold Zweig’e yazdığı mektupta Sigmund Freud geleceğe dair karamsarlığını gizleme gereği duymayacaktı: “Karanlık zamanlara yaklaşıyoruz. Geç yaşımın kayıtsızlığı sayesinde belki bunun için endişe duymam gereksiz ancak yedi torunuma acımaktan kendimi alıkoyamıyorum” (Quinodoz, 2006, s. 236).</p>
<p style="text-align:justify;">Yaklaşık bir yıl önce yayımlandığında büyük bir ilgiyle karşılanan ve kısa bir süre içinde birçok dile çevrilen <em>Uygarlığın Huzursuzluğu</em> kitabı tüm karamsar tonuna rağmen umut dolu bir sonla bitiyordu oysa. “İnsanlığın kaderini belirleyecek olan asıl soru, uygarlığın, birlikte yaşamayı tehdit eden yıkıcı dürtülerden kaynaklanan saldırılarla baş edip edemeyeceğidir” diyordu (Freud, 1999, s. 98). İçinde bulunulan tarihsel döneme dikkat çekiyor, doğal güçler karşısında elde edilen hâkimiyetin marifetiyle, insanların birbirini tümden ortadan kaldırmalarının işten bile olmadığını vurguluyordu. Ancak Eros ve Ölüm (ya da yaşam dürtüleri ile ölüm dürtüleri) arasındaki ezeli ve ebedi savaşta, Eros’un rakibi karşısında kendi üstünlüğünü gösterebileceğini umut edebileceğimizi söylüyordu her şeye rağmen (Freud, 1930). Hitler’in iktidarı ele geçirmesinden sonra, Freud, kitabın 1931 tarihli baskısında bitişe şu final cümlesini ekleme ihtiyacı hissetti: “Ama zaferi ve sonucu kim önceden kestirebilir ki?”.</p>
<p style="text-align:justify;"><span id="more-203"></span></p>
<p style="text-align:justify;">***</p>
<p style="text-align:justify;">1938 Mart’ında Hitler Almanya’sı Avusturya’yı ilhak etti. Birkaç hafta sonra paha biçilmez değere sahip psikanalitik yayınevi <em>Internationaler Psychoanalytischer Verlag</em> saldırıya uğrayıp tahrip edildi. Giderek artan Nazi tehlikesi karşısında Ernest Jones ve Prenses Marie Bonaparte başta olmak üzere tüm kaygılı dostları Freud’a ülkeyi terk etmesi yönünde ısrarlı çağrılarda bulunmaya başladılar.</p>
<p style="text-align:justify;">İngiliz ve Amerikan diplomatların başını çektiği uluslararası kampanya Freud’un ülkeden ayrılmasına izin vermeleri için Alman ve Avusturyalı otoriteler üzerinde oldukça etkili bir baskı oluşturdu ve nihayet 3 Haziran 1938’de Freud, karısı Martha ve kızı Anna Londra’ya gitmek üzere Viyana’yı terk ettiler ancak Freud’un çıkış izini alamayan dört kız kardeşi geride kaldı, birkaç yıl sonra bir Nazi kampında öleceklerdi (Quinodoz, 2006).</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>EROS VE THANATOS’UN EZELİ VE EBEDİ SAVAŞI</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Freud (1930) uygarlık ile dürtüler arasındaki bağdaşmaz karşıtlığın iç yüzünü ve akıbetini araştırdığı <em>Uygarlığın Huzursuzluğu</em> kitabında, uygarlığın, toplumsal bütünlüğü ve esenliği korumak adına libidinal ve agresif dürtüleri ketlediğini ileri sürer. İnsan cinselliğinin uygarlık tarafından kötü muamele gördüğünü ve nihayetinde önemli birer mutluluk kaynağı olan aşkın ve cinselliğin değerini azalttığını öne süren Freud’a göre uygarlık, cinsel nesne seçimini karşıt cinsle sınırlamakla kalmaz, genital cinselliğin dışında kalan tüm tatmin biçimlerini, cinsel sapkınlıklar olarak yaftalamak suretiyle yasaklamaya çalışır. Geriye kala kala üremenin hizmetinde heteroseksüel, genital ve tek eşli aşk kalır.</p>
<p style="text-align:justify;">Cinsel dürtülerin doğrudan tatminini ketlemekle yetinmeyen uygarlık, agresif dürtüleri de dizginlemeye çalışır. İnsanda güçlü bir agresif eğilimin varlığına işaret eden Freud, insanın, sevgi peşinde koşan, yalnızca saldırıya uğradığında kendini savunan nazik bir yaratık değil, bilakis, saldırganlığa, yıkıcılığa ve vahşete eğilimli son derece yırtıcı bir tür olduğunu belirtir. Örneğin, onun için yanı başındaki komşusu, başı sıkıştığında yardımına koşacak biri ve/veya muhtemel bir cinsel nesne olmanın ötesinde, yeri geldiğinde saldırganlığını üzerinde tatmin edeceği, rızası olmaksızın cinsel açıdan kötüye kullanabileceği, malını mülkünü gasp edeceği, iş gücünü karşılığını sunmadan sömürebileceği, aşağılayıp işkence edebileceği ve nihayet öldürebileceği birisidir aynı zamanda: Evet, insan insanın kurdudur! Koşullar elverişli hale gelip de agresyonu denetim altında tutan erotik kökenli ruhsal güçler devreden çıktığında saldırganlık zincirlerinden tüm azgınlığıyla boşanır ve insan denen varlık, merhamet nedir bilmez vahşi bir canavara dönüşür (Freud, 1930). Yaşamın ve tarihin tüm acı ve kanlı deneyimlerinden sonra, diye meydan okur Freud, kim bu söze karşı çıkacak cesareti gösterebilir ki? Evet, gerçekten kim?</p>
<p style="text-align:justify;">Uygarlık insanlar arası ilişkileri tahrip etmesi kuvvetle muhtemel bu zorba eğilimi denetlemek için oldukça yüklü karşıt enerjiye gereksinim duyar; ahlaki, dinî, etik, yasal vb. standartlar geliştirmek yoluyla agresif itkilere sınırlar koymaya çalışır. Gerçi, dünyanın ve memleketin şu an içinde bulunduğu hazin duruma bakarsak bu uğurdaki çabaların yeterince başarılı olduğunu söylemek güç. Üstelik hâkim politik-toplumsal iklim agresif dürtüleri baskılamaktan ve insancıl biçimlere yüceltmekten ziyade en yıkıcı ve en ham haliyle kışkırtmaktan ve azdırmaktan yana ne yazık ki. Freud’un iyimserliğini paylaşıp uygarlığın zamanla gereksinimlerimizi daha çok tatmin edecek biçimlere evrileceğini ümit etsek bile, bu beklentimizin temenniden öteye geçmeyebileceğini hatırda tutmakta yarar var. Bu gerçekçi ihtiyat boşa değil; zira insan ruhsallığının nasıl işlediğine dair farkındalığımız bizi boş bir umuttan alıkoyuyor. Ruhsal coğrafyada, insanları libido/sevgi temelinde bir araya getiren ve uygarlığın hizmetinde iş gören Eros ile ölüm dürtüsünün türevi olan agresif ve yıkıcı eğilimler arasında bazen birinin alta düşüp diğerinin üste çıktığı, seyri ve akıbeti belirsiz, mutlak bir zaferden uzak –ama madem hayat devam ediyor, demek ki Eros’un burun farkıyla önde götürdüğü– ezeli ve ebedi bir savaş ara vermeksizin sürüp gitmekte çünkü.</p>
<p style="text-align:justify;">Peki, Freud’un ölüm dürtüsünün temsilcisi olarak addettiği saldırganlık ve nefret nereden türer? İnsan ruhsallığındaki yıkıcılık ve vahşetin, hasedin ve hıncın, doymak bilmez açgözlülüğün ve hırsın, şehvetin ve şiddetin, velhasıl bilcümle kötülüğün o pek “verimli ve uğursuz” kaynağı nerede yuvalanmıştır? Bu “kötücül” ve tahripkâr dürtü neden bu derece güçlü ve enerjik, neden bu denli ısrarcı ve ihtiraslı ve dahası nasıl oluyor da bir türlü alt edilemiyor? Bireysel ve toplumsal açıdan optimal koşullar sağlandığında agresif dürtünün insan ruhundan silinmesi, yarattığı yıkımların acı hatıralarıyla beraber günü geldiğinde tarih sahnesinden çekilmesi mümkün olabilecek mi acaba?</p>
<p style="text-align:justify;">İnsan ruhunun derinliklerine nüfuz edebilmemizi sağlayan psikanalitik incelemeler yukarıdaki sorulara ilginç bazı yanıtlar sunar. Mesela agresyonun ölüm dürtüsünden kaynaklandığını savlar; iyilik ve kötülüğün ortak bir kökensel nesneye sahip olduğunu, vicdan ile meme arasında bir tür ilişkinin var olabileceğini öne sürer. İnsandaki kötücüllüğün kaynağının en empatik annenin, en insancıl kültürün düzeltici etkilerinin erişim alanı dışında bir yerlerde konuşlanmış olduğunu ima eder dahası. Bu nedenden ötürü, insan ruhunun karanlık ve kötücül doğası, iyi bir ebeveynlikle, etkili bir psikoterapiyle veya umutlu bir devrimle giderilemeyecek cinsten bir tür kader gibi görünür. Eğer bu tespit doğruysa, insan için süreklilik arz eden iyicil, mutlu ve huzurlu bir hayat kelimenin gerçek anlamıyla hayaldir maalesef. Dolayısıyla, iyiliğin kötülüğe mutlak galip geleceği bir <em>Armaggedon</em><a href="/#_ftn1" name="_ftnref1">[*]</a> asla olmayacak, ruhsal ve dünyevi ütopya hep bir rüya ülkesi olarak kalacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Ancak gene de bir başka teselli edici seçeneğin varlığı mevcut görünmekte: Libidonun agresyona, sevginin nefrete, iyiliğin kötülüğe ve nihayet vicdanın zulme baskın geldiği, madem kötücüllüğü tümden ortadan kaldırmak mümkün değil o halde denetim altında tutulduğu ruhsal bir iktidar ilişkisinin iç dünyada –ve elbet toplumsal bir muadilinin dış dünyada– kökleşmesi. İmkânsız olandan feragat edip mümkün olanla yetinmek durumundayız demek ki.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ŞİDDETİN PSİKO-BİYOLOJİK BELİRLEYİCİSİ:&nbsp;&nbsp;</strong><strong>ÖLÜM DÜRTÜSÜ</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Haz İlkesinin Ötesinde</em> adlı eserinde Freud (1920) ruhsallığın libidinal tatmin ve haz arzusunun ötesinde, çok daha derin ve gizemli bir güdülenmenin etkisi altında olduğunu ileri sürer: Ölüm dürtüsü. Freud’a göre canlı varlığa içkin ölüm dürtüsü, esasında, orijinal inorganik duruma dönmeye yönelik biyolojik bir gereksinimden kaynaklanır. Dürtüsel hayatın temel eğilimini oluşturduğunu öne sürdüğü bu meta-dürtünün hâkimiyeti altındaki tüm dürtülerin nihai amacı maddenin yaşam öncesi inorganik durumunu ihya etmek, cansızlığın mutlak dinginliğine geri dönmektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Aslına bakılırsa Freud metapsikolojik çalışmalarının en başından itibaren nöral ve/veya ruhsal yapıda uyarılmışlık halinin söndüğü mutlak dinginlik durumuna yönelik bir eğilimi varsaymış, kuramsal gelişimin hemen her döneminde söz konusu eğilime farklı adlandırmalarla (Eylemsizlik İlkesi, Nirvana İlkesi ve Ölüm Dürtüsü) işaret etmeyi sürdürmüştür. Örneğin 1895 tarihli “Bilimsel Bir Psikoloji İçin Proje” el yazmalarında (1950) nöral sistem dâhilinde cereyan eden enerji akışından söz ederken nöral aygıtın birincil işleyişinde enerjinin hemen ve mutlak boşalımının (ki <em>nöral eylemsizlik ilkesi</em> olarak adlandırır) esas olduğunu yazar. Nöronların aldığı enerjinin tümünü boşaltma eğiliminde olduğunu, nöral aygıtın yalnızca boşal(t)ma eğiliminde değil, daha da radikal biçimde uyaran kaynaklarından kaçınma eğiliminde olduğunu iddia eder. Keza, nöral aygıtın işlevinin organizmanın içsel enerjisini mümkün olan en düşük seviyede tutmak olduğunu varsaymış, nöral aygıtı fazla uyaran yükünden koruyan işlevleri söz konusu aygıtın uyaran miktarını sıfır düzeyinde tutmaya yönelik temel eğilimiyle ilişkilendirmiştir (Freud, 1920).</p>
<p style="text-align:justify;">Eylemsizlik ilkesi, <em>Haz İlkesinin Ötesinde </em>eserinde yerini <em>Nirvana İlkesi</em>’ne bırakır. Budizmden ödünç alınmış bir kavram olan <em>Nirvana</em> ilk kez Alman filozof Arthur Schopenhauer tarafından Batı düşünsel literatürüne dâhil edilmiştir. Orijinal anlamında, insani arzunun sönmesini, kolektif ruha, huzur ve sükûnet haline dâhil olduğunda bireyselliğin silinmesini ve nihayet mutlak hiçlikte yok olmayı ifade eden kavramın işaret ettiği deneyim psikanalitik kuramda <em>Nirvana ilkesine</em> dönüşür (Laplanche ve Pontalis, 1988). Ruhsal aygıtın içsel veya dışsal kaynaklı uyarılma niceliğini sıfıra veya mümkün olan en düşük seviyeye düşürmeye yönelik radikal eğilimi temsil eden <em>Nirvana ilkesi</em> Freud’a göre içsel gerilimden mutlak biçimde kurtulmayı amaçlar ve son tahlilde ölüm dürtüsünün nihai istikametini temsil eder.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>RUHUN KARANLIĞI, KLEIN’IN AYDINLIĞI</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Freud’un <em>Haz İlkesinin Ötesinde</em> (1920) eserinde öne sürdüğü <em>ölüm dürtüsü</em> kavramı psikanalitik dünyada hâlâ sonlanmamış, ateşli tartışmalara yol açmıştır. Nitekim kavram, ilk elde, çok az sayıda psikanalist tarafından benimsenir. Ernest Jones gibi, en sadık yoldaşları bile Freud’un öne sürdüğü bu yeni kavrama şüpheyle yaklaşırlar. Hatta ölüm dürtüsünü ileri sürmesinde Freud’un kişisel ölüm endişesinin payı olduğunu düşünenler bile olur. Gerçi, ilk başlarda bizzat Freud’un kendisi de kavramın geçerliliği hakkında alçakgönüllü ve temkinlidir, ancak zaman geçtikçe doğruluğundan giderek daha çok emin olacaktır (Quinidoz, 2006).</p>
<p style="text-align:justify;">Melanie Klein, ölüm dürtüsünün geçerliliğine dair kuvvetli itirazların ve/veya dirençlerin olduğu bir ortamda kavramı benimseyen ve klinik pratiğe uygulayan ilk psikanalistlerden olur. Öyle ki, kavram Klein ve sonrasında Kleincı metapsikolojinin temel sayıltısı haline gelir. Freud’un öne sürdüğü yaşam ve ölüm dürtüleri arasındaki çatışmayı ruhun temel psikodinamiği kabul eden Klein, daha da ileri giderek ölüm dürtüsünün ruhsallığın yapılaşmasında ve işleyişinde tayin edici bir role sahip olduğunu düşünür. İnsanı anlamaya çalışırken karanlık tarafından hareketle işe başlamayı yeğlemiştir Klein. Dolayısıyla, insanoğlunun karanlık ve kötücül tarafına ışık tutacaksak şayet, bunun yolu –az veya çok ama mutlaka– Klein’ı anlamaktan geçer.</p>
<p style="text-align:justify;">***</p>
<p style="text-align:justify;">Freud sonrası psikanaliz tarihinin en etkili kuramcılarından sayılan Melanie Klein ruhsal gelişimde agresyonun oynadığı rolü öne çıkaran çalışmalarıyla insan ruhunun en ilkel ve en vahşi dinamiklerine ışık tutmuştu. Psikanaliz içinde nesne ilişkileri kuramının kurucusu kabul edilen Klein, ruhsallığı nesne ilişkileri bağlamında ele almış, kuramsal ve terapötik çalışmalarında ağırlıklı olarak oral dönemde gerçekleşen erken dönem nesne ilişkileri ve içselleştirme süreçlerine yoğunlaşırken, ilksel nesne ilişkisi olarak düşündüğü çocuğun memeyle olan ilişkisine özel bir önem atfetmişti (Tura, 1999).</p>
<p style="text-align:justify;">Klein (1957) ölüm dürtüsü tarafından yok edilme tehdidinin kaygının en ilkel hali olduğunu ileri sürer. Bu önemli saptamayı yorumlayarak açalım: Yaşam dürtüsünün etrafında örgütlenebileceği türsel ve bireysel donanımın, dürtüsel gereksinimleri tatmine taşımaktaki erken dönem yetersizliği, insan yavrusunun ölüm dürtüsünün etkilerini tüm şiddetiyle hissetmesine yol açar. Zira oral evrede, açlık ön planda olmak üzere, dürtüsel gereksinimler tarafından içeriden ve dışarıdan durmaksızın saldırıya uğrayan bebek söz konusu dürtüsel uyaranlar karşısında yoğun bir çaresizlik yaşar. Bireysel olarak yaşamın çok başında olmanın verdiği bedensel ve ruhsal acemiliğin (<em>enfantil acizlik</em>) yanı sıra insan türünün bir üyesi olması dolayısıyla içgüdüleri nötralize edebilecek yetkinlik ve yeterlilikte içsel “organik benlik”ten<a href="/#_ftn2" name="_ftnref2">[†]</a> yoksun (<em>ontolojik acizlik</em>) olması dolayısıyla gelişen bu çaresizlik içgüdüsel gereksinimlerin kronik biçimde engellenmesine, şiddetli agresif duygulanımlara ve nihayet ölüm dehşetine yol açar. Gelişimin oral evresinde ölüm açlık kılığında nüksetmiştir, “aç bırakılma korkusunu –hatta belki de her türlü fiziksel ve zihinsel acıyı– uyandıran acıkma duygusu, ölüm tehdidi olarak algılanmaktadır” (Klein, 1957, s. 47).</p>
<p style="text-align:justify;">Enfantil kendilik, ruhsal yapılanmanın annenin erişim alanı dışında kalan kısmında cereyan eden tüm bu ilkel agresif yaşantılarla kendi baş etmek durumundadır. Peki, ama nasıl başaracaktır bunu?</p>
<p style="text-align:justify;">Nesne ilişkilerinin kurucu kuramcısı Klein’ın nesnelerin öznel oluşumuna dair açıklaması son derece özgündür ve dürtülerle, özellikle ölüm dürtüsüyle yakından ilişkilidir. Klein ilksel nesne temsillerinin, dış dünyanın aktif nesnel etkilerinden bağımsız bir şekilde, dürtülerin doğrudan uzantısı olarak şekillendiklerini öne sürer. İlk nesne temsilleri, ona göre, deyim yerindeyse, bir tür “hatalı algılama”dan türer. Bebek, ölüm dürtüsünün agresif devinimlerini, öznelliğinde, kendiliğine dışsal yabancı bir nesnenin veya nesnelerin saldırıları olarak yaşantılar. Ölüm dürtüsü “yok olma (ölüm) korkusu olarak hissedilir ve zulmedilme (perseküsyon) korkusu biçimini alır…[ölüm dürtüsü] kendini bir nesneye bağlar –veya kontrol edilemez ezici bir nesneden duyulan korku olarak deneyimlenir” (Klein, 1946, s. 4).</p>
<p style="text-align:justify;">Soyut ölüm dürtüsü, kendini öncelikle, bedene içkin somut nahoş/agresif yaşantılamalar aracılığıyla kendiliğe dışsal kötü bir nesne olarak hissettirir. Nitekim Klein küçük çocuğun somut bedensel gereksinimlerin engellenmesini –fiziksel duyumlar, gerilim ve huzursuzluk– yabancı nesnelerin saldırıları olarak yaşantıladığını öne sürer. Sonraki bir makalesinde yalnızca agresif duyumların değil, rahatlık ve emniyet gibi haz verici libidinal duyumların da nesneleştiğini, benliğin bu olumlu duyumları iyi nesnelerden kaynaklandığını sanrılayarak yaşantıladığını öne sürecektir (Klein, 1952).</p>
<p style="text-align:justify;">Riviere (1936) Klein’ın kritik değerdeki bu saptamasını öfke duygusuna uyarlar ve öfkeyi oluşturan agresif duyumların çocuk tarafından kötü içsel nesneler olarak yaşantılandığını ileri sürer. Çok ilginç bir saptamayla, çocuğun, yaşantıladığı tüm engellenmeleri yoksun bırakıcı bir öteki temsiliyle kişileştirdiğini iddia eder: “İçsel yoksunluk ve gereksinim her zaman dışsal bir engellenme olarak hissedilir” (s. 46).</p>
<p style="text-align:justify;">Görüldüğü üzere, Klein öznel dünyada temsilleşen ilksel nesnelerin, dışsal nesnelerin içselleştirilmesinden kaynaklanmadığı, küçük çocuğun en erken libidinal ve agresif duyumlarının fenomenolojisini açıklamak ve anlamlandırmak üzere adeta kendiliğinden oluştuğu görüşündedir (Greenberg ve Mitchell, 2000 [1983]). Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, olumlu/libidinal ve olumsuz/agresif tüm duyumlar, en başından itibaren, salt heyecansal halleriyle değil, kişilik kazanıp öznellikte birer nesne temsili halinde ve/veya iyi veya kötü nesnelere atfedilmek suretiyle yaşantılanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;"><em>Klein’ın nesnelerin oluşumuna dair bu özgün saptaması, içsel nesne oluşumunu salt içselleştirmelere dayandıran modern “Nesne İlişkileri” kuramlarında büyük ölçüde kaybolacak, bu kayıpla beraber insan ruhsallığına dair önemli bir bilgi de yitirilecektir.</em></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ÖZNELLİĞİN PARANOİD İNŞASI</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Melanie Klein’ın ve Kleincı geleneğin insanın iç dünyasını kavramada altın değerindeki bu saptamaları ruhsallığın işleyişine dair derin içgörüler sunmakla kalmaz, insanın kötücül doğasını anlamaya yönelik çok değerli ipuçları da sağlar. Kendi görüşlerimi de katarak ifade edersem, kendiliğin türsel organik-ontolojik yetersizliğinden ve gelişimsel acizliğinden kaynaklanan agresif değerli nahoş duyumların ve engellenmelerin, iç dünyada kişilik sahibi nesnelere atfen temsil edilmesi, ruhsallıkta her türlü yaşantıyı nesne ilişkisel yaşantılara tercüme eden ruhsal bir mekanizmanın yanı sıra söz konusu nesnelere irade ve niyet atfeden bir başka mekanizmanın varlığına işaret eder.</p>
<p style="text-align:justify;">Ruhsallığın, yaşantıları simgeleştirme ve anlamlandırma tarzını yansıtan bu temel mekanizmalar yalnızca agresif/olumsuz yaşantılar için değil, libidinal/olumlu ve agresif/olumsuz tüm deneyimler için geçerlidir. Agresif değerli yaşantılar söz konusu olduğunda, kendiliğin deneyimlediği olumsuz/agresif duygulanımların ve engellenmelerin sorumluluğu irade sahibi bir nesnenin kötü niyetli kasıtlı eylemine ve/veya eylemsizliğine yorulur. Nesne, kendiliği “kasten ve taammüden” tatminden alıkoymakla ve/veya engellenmeye yol açmakla suçlanmaktadır. İlginç olan şu ki, kendiliğin söz konusu sanrısal algılamaya kapılması için dışsal bir nesnenin bu algıyı haklı çıkaracak herhangi bir eylemine ve/veya eylemsizliğine hiç mi hiç ihtiyacı yoktur! Daha açık bir ifadeyle, ruhsallık bu algılamayı, dışsal nesnelerle ilişkinin niteliği, olumlu veya olumsuz, her ne olursa olsun, her hâlükârda üretir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ontolojik ve/veya gelişimsel acizlikten kaynaklanan agresif yaşantılar, dışsal nesnelerin herhangi bir müdahalesi olmadığı halde, ruhsal sembolik/öznel dünyada, âdeta otomatik biçimde, nesnenin kasten sebep olduğu engellenmeler olarak yaşantılanır. Dolayısıyla sonuç itibariyle, iç dünyada beliren kendiliğinden libidinal veya agresif duyumları irade sahibi nesnelerin varlıkları ve kasıtlı eylemleriyle açıklama/anlamlandırma refleksi, agresif yaşantılar bağlamında işlediğinde, kendiliğin yaşantıladığı spontan olumsuz deneyimlerden (nahoş duyumlar, engellenmeler ve agresif duygulanımlar vb.) hemen her durumda nesneyi sorumlu tutan bir tür <em>paranoid hezeyana</em> yol açmış olur. Nesneyi kendilik nezdinde durup dururken şeytanileştiren söz konusu paranoid hezeyan (ki insan ruhsallığındaki <em>“olağan delilik”</em>ten sorumludur) nesneye yönelik fantastik ve/veya reel şiddeti teşvik eden hınç kompleksine dönüşecek, ruhsal bir algı operasyonuyla dolduruşa gelen kendilik öfke, nefret ve hırsla nesnesine saldıracaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Dikkat edilirse, bu ruhsal şemada agresyonun, kötü nesne temsilinin oluşması ve nesneye yönelik saldırganlık eğilimi ve hınç dışsal bir nesnenin müdahalesinden, nesnenin aktif veya pasif kötülüğünden, nesne ilişkisindeki gerçek bir yaşantıdan değil, insani benliğin dürtüleri tatmine taşımaktaki organik yetersizliği sonucu, agresif duygulanımlar ve engellenmeler aracılığıyla kendini hissettiren ölüm dürtüsünden kaynaklanır. Ancak hal böyle olsa da, dışsal nesnelerin, niyet taşıyan aktif sorumluluğu olmadığı bu agresif yaşantılar, nesne ilişkileri algoritması içine aktarılıp ilişki içindeki nesnelerin iradesi ve niyetiyle açıklanır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>HASET VE HINÇ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Oral evrede açlık vb. dürtüsel gereksinimlerin hücumu altında kendini çaresiz hisseden bebek engellenmelerin yol açtığı agresyonu kötü nesnelere atfeder ve kendini doğuştan saldırgan ve zalim nesnelerle dolu olarak yaşantılar. Ölüm dürtüsünün türevi olan bu agresyonla baş edebilmek için bir bölümünü dış dünyaya, anneye ve annesinin memesine yansıtmak zorunda kalır. Bu yansıtmayla beraber, bebek, agresyonunu tetikleyen engellenmelerden kendi narsisistik yetersizliğini değil, kötü nesneyle özdeşleştirdiği ilk dışsal nesne olan memeyi sorumlu tutacaktır (Klein, 1957).</p>
<p style="text-align:justify;">Yaşam ve ölüm dürtüleri arasındaki savaşın yansıtıldığı ilksel nesne olarak meme, agresyonun yansıtıldığı ve yansıdığı nesne olduğu kadar libidonun yansıtıldığı ve yansıdığı nesnedir de. Bebeğin öznelliğinde olumlu/libidinal duygulanımların kişileştiği ve/veya atfedildiği iyi bir nesne olmanın yanı sıra agresif değerli yansıtmalar sebebiyle kötü bir nesne olarak da yaşantılanan meme, ruhsallıkta, iyi ve kötü kısmi nesnelere bölünmüş halde birbiriyle ilintisiz iki farklı nesne olarak temsil edilir. İç dünya ancak bölünme pahasına kurulabilmiştir deyim yerindeyse. Dışsal nesnelerle ilişki bu öznel bölünmenin gölgesi altında başlayacak, olumlu yaşantılar ruhsallıktaki bölünmeyi hafifletirken olumsuz yaşantılar derinleştirecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Oral dönemde meme (veya meme yerine geçen herhangi bir nesne) iyi nesne kipi içinde, bebek tarafından besin kaynağı olmanın çok ötesinde, yaşam kaynağı olarak algılanır Klein’a göre. Bir başka deyişle, bebeğin öznelliği açısından iyi meme, salt fiziksel bir nesneden ibaret değildir. Besleyici ve doyurucu bir meme yaşam dürtüsünü temsil eder ve bu niteliğiyle kendiliği cömert, sevecen, ihtiyaçlarına duyarlı, sevdiği ve sevildiği dost bir dünyada yaşadığı hissiyle donatır. Bu hissin içinde mutlak narsisizmin kesif mutluluğuna yakın bir şey vardır. Benlik idealinin ilk yansıtıldığı nesne olarak meme besleyiciliğiyle bebeğe bu dünyada adeta cenneti yaşatmaktadır. Meme aracılığıyla gerçekleşen huzurlu ve nispeten kesintisiz beslenme deneyimi sayesinde bebek anneden eşsiz bir armağan aldığını hisseder ve bu armağan karşısında derin bir şükran duyar. Anne ona umutlu, iyimser, iyicil ve coşkulu bir hayat armağan etmektedir zira. Böylece meme iyi bir nesne halinde kendiliğe içselleşirken olumlu ruhsal yapı ve gelişimin temelleri atılmış olur (Klein, 1957).</p>
<p style="text-align:justify;">Klein (1957) bebeklik döneminde yaşanan mutluluğun ve kendiliğe dâhil edilen iyi nesneyle sevgi dolu ilişkinin, kişiliğin zenginleşmesinin temel dinamiği olduğunu vurgular ve etkilerinin yaşam boyu devam edeceğini ileri sürer. Öyle ki bu içsel olumlu nüve insana yaşlılık çağlarında bile içsel destek ve tatmin duygusu sağlar. İyi nesneyi iç dünyasına güvenli biçimde ekebilmiş kişi, yaşam içinde kayıplara ve yoksunluklara karşı daha tahammüllü olacak, ola ki bir gün sarsıldığında, kendisini hiçbir koşulda terk etmeyen iyicil içsel nesnesinden kuvvet alarak yeniden doğrulabilecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">***</p>
<p style="text-align:justify;">Optimal anne-bebek ilişkisinde bile mutlu yaşantıların yanı sıra, dünyevi yaşam ve insanlık hali gereği, kaçınılmaz engellenmeler, tatminsizlikler ve aksamalar yaşanacaktır. Oral nitelikli engellenmeler, olumsuz yaşantıları otomatik biçimde nesneye atfeden (hâlihazırda var olan) paranoid hezeyanı uyarır, iyi nesne-kötü nesne arasındaki içsel bölünmeyi şiddetlendirir, dahası, bebekte memenin onu doyumdan bile isteye yoksun bıraktığı sanrısı yaratır. Bebeğin fantezi dünyasında meme sütü, sevgiyi ve şefkati kendilikten esirgemek suretiyle muhtaç olduğu yaşamsal besini alıkoyan kötü bir nesneye dönüşür. Sadece bu kadarla kalmaz. Neden olduğu engellenmelerle meme benliğe çok daha esaslı bir kötülük yapmaktadır; benliğin memede yansıyan benlik idealiyle özdeşleşmesine engel olmakta, onu mutlak narsisizmin eksiksiz doyumundan kasten alıkoymaktadır. Bebek agresyonunu ve saldırganlığını fantezi dünyasında kötü ve cimri olarak yaşantıladığı memeye aktaracak, öznelliği içinde çatışmalı ve çekişmeli bir hal alan memeyle ilişkisi var olan tüm tatmin duygusunu tehdit edecektir (Klein, 1957).</p>
<p style="text-align:justify;">Haset tüm trajik sahnesiyle kurulmuştur artık. Klein’ın ruhsallığın gelişiminde, yapılaşmasında ve işleyişinde temel önem atfettiği, ruhsal dünyanın en kadim ve belki de en entrikalı psikodinamiği olan haset nesne ilişkilerini derinden etkilemekle kalmaz, hınca dönüşmek suretiyle ilişkilerdeki şiddetin etken maddesini de oluşturur. Özellikle, narsisistik çatışmalarda merkezi öneme sahip olan bu habis dinamik, engelleyici ve mahrum bırakıcı olarak yaşantılanan birincil nesneye (memeye, anneye ve ardıl önemli nesnelere) yönelik öfke ve kinin özgül bir biçimidir. İlk kez anneyle çocuk arasındaki ikili narsisistik ilişkide beliren haset gelişimsel süreçte ilave dinamikler kazanarak öznelliği tüm kuvvetiyle belirlemeyi sürdürür. Oidipal evrede nesne ilişkisinin üçgenleşmesine koşut biçimde, esası değişmemekle beraber, daha çetrefil bir psikodramaya evrilir; narsisistik evrede birincil nesne (anne/anaç nesne) tatmini kendilikten esirgemekle kalırken Oidipal evrede kendilikten esirgediği tatmini bir başkasına (babaya) sunmaktadır. Nitekim Oidipal evrenin en zorlu meselesi çatallaşmış bu hasedi aşmak olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Hasedin en trajik yanı arzu nesnesinin aynı zamanda nefret nesnesi olmasıdır. Nesneye yönelik bu çift değerli yatırım çok yönlü tahribata yol açar; birincil nesnenin iyi nesne olarak kökleşmesini engeller, agresyonun yoğunlaşmasına ve iç dünyaya tümden egemen olmasına, arzunun sevgi yerine nefreti uyarmasına neden olur ve nihayet nesneye yönelik hıncı ve kronik saldırganlığı teşvik eder. Erken dönem anne-bebek ilişkisinde muhtaç olunan nesnenin kendini ve/veya gereksinim duyulan şeyi kendilikten esirgemesi sonucunda meydana geldiği sanrılanan engellenmeler kendilikte bilinçli veya bilinçdışı biçimde, esirgenen –özellikle en çok hayran olunan ve arzulanan– şeyi/nesneyi tahrip etme, bozma ve kirletme, zorla gasp etme ve saldırma isteğine neden olur (Kernberg, 1995). Söz konusu fantastik ve gerçek yaşantılar bağlamında ruhsal gidişat âdeta bir refleks hareketiyle psikopatolojiye ve kötücüllüğe doğru meyleder.</p>
<p style="text-align:justify;">Şimdiye dek içsel/yapısal dinamiklerin belirlediği sürecin bundan sonraki gidişatını anneyle (ve gelişimsel süreçte oluşan ardıl nesne ilişkilerinde) çocuk arasındaki nesne ilişkisinin özgül niteliği belirleyecektir. Şayet ikili ilişkide anne çocuğun gereksinimlerini gereğince aynala(ya)maz ve çocuk sürekli biçimde engellenmeye maruz kalırsa hâlihazırdaki haset dinamiği anneyle somut ilişkide doğrulanacak, pekişip güçlenecek, benlik hızla kötücüllüğe ve psikopatolojiye sürüklenecektir. Ancak, öte taraftan, doğuştan gelen yapısal koşulların (Kleincı bağlamda düşünüldüğünde, yaşam ve ölüm dürtülerinden birinin çocuk özelinde yapısal olarak daha baskın olması ve/veya kendiliğin doğuştan gelen yapısal gücü) yanı sıra annenin eşduyumundan kaynaklanan fiziksel ve ruhsal koşullar gerekli ve yeterli doyumu temin edebilecek elverişliliğe sahipse gelişimsel süreç optimal yönde seyredecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Yapısal avantajların güvencesi altında enfantil kendiliğin yaşantıladığı istikrarlı doyum yardımıyla eğer memenin iyi nesne temsili kendiliğe yerleşmiş ve yeterince kök salmışsa, kötü meme algısından türeyen agresif yönelim ve saldırganlık, memeyle ilişkinin temelde olumlu niteliğini hepten sarsmayı başaramayacaktır. Üstelik her şey yolunda giderse, kendiliğin deneyimlediği olumlu libidinal yaşantıların olumsuz agresif yaşantılara baskın gelmesi sonucu libidonun agresyonu hâkimiyeti altına alması sayesinde gelişim sürecinde beliren yeni bir avantaj, iyicilliğin kötücüllük karşısında bir mevzi daha kazanmasına hizmet edecektir: Kendilik ve nesne temsillerindeki aşırı iyi ve aşırı kötü kutuplaşmasının, bütünsel bir kendilik ve bütünsel bir nesne temsilinde mutedil bir hal almasıyla, kısmi nesne ilişkileri çift değerli bütünsel nesne ilişkilerine (ki Kleincı gelişim şemasında ruhsallığın paranoid-şizoid konumdan depresif konuma evrilmesine karşılık gelir) evrilecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Tüm bu gelişmelere paralel olarak özne son derece sarsıcı ve sürpriz bir farkındalığa ulaşır: Sevdiği nesneyle nefret ettiği nesne, onu besleyen müşfik nesneyle onu mağdur ettiğini sanrıladığı zalim nesne aynı nesnedir. Şimdiye dek haset ve öfkeyle saldırıp tahrip ettiği nesne o pek sevgili nesnesiymiş meğer! Üstelik “sevgili nesne”si gerçekle fantezinin birbirine karışıp durduğu o alacakaranlık alanda yapıp ettiği tüm hırçınlıklarına rağmen onu sevmeyi ve beslemeyi sürdürmüş, tümden kötüleşmemiştir. Gelişen gerçeklik duygusu sayesinde, kendilik, giderek, nesnenin algılanan kötülüğünün büyük ölçüde kendi agresyonundan ve yansıtmalarından kaynaklandığını anlayacaktır. İnsanlar ve dünya, zannettiği kadar ve zannettiği gibi kötü değildir aslında; suçluluk ve vicdan azabı belirir, nefret sevgiyle yumuşatılır, nesneye verilen zarar onarılmaya çalışılır.</p>
<p style="text-align:justify;">Yapısal ve nesne ilişkisel koşulları elverişli olmayan, gelişimsel/yaşamsal süreçte tekrarlayan travmatik engellenmelere maruz kalan “talihsiz kendilik” maalesef tüm bu onarıcı/düzeltici yaşantılardan ve gelişimsel kazanımlardan mahrum kalacak, agresyonla yüklü, hınçla tıkanmış, bölünmüş ve parçalı bir iç dünyaya hapsolmuş halde kötücüllüğe ve patolojiye doğru güçlü bir eğilim gösterecektir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>EROS VE VİCDAN</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Peki, sevgi temelli libidinal bütünleşmiş nesne ilişkisinin kendiliğe egemen olmasıyla insan ruhuna içkin kötücül çekirdek tümden ortadan kalkar mı? Sevgi ve adalet, huzur ve barış iç ve dış dünyada ebedi saltanatını tereddütsüz ilan edebilecek mi bir gün?</p>
<p style="text-align:justify;">İnsan denen varlığın sırlarına vâkıf oldukça koşullu bir umut ve temkinli bir iyimserlikle yetinmek zorundayız. Ruhsallığa içkin kötücül çekirdeğin enerjisini ilişki dışı bir alandan devşiriyor olması onu etkisizleştirmeyi imkânsız kılar; kötümserliğimiz bundan. Ontolojik ve gelişimsel acizlik sonucu yaşanan kaçınılmaz engellenmelerin faturasının otomatik biçimde nesneye çıkarılması kendilikte muhtaç olduğu nesnenin imkânlarını kendisinden esirgediği hezeyanına kaçınılmaz olarak yol açar. Anne-bebek ilişkisinde (ve gelişimsel süreçte oluşan ardıl nesne ilişkilerinde) yaşantılanan gerçek engellenmelerle birleşince iyiden iyiye kuvvetlenen bu hezeyanın içinde devinen kendilik öfke ve nefret, haset ve hınç, açgözlülük ve yıkıcılıkla nesnesine ve giderek tatmine engel olduğunu zannettiği tüm dünyaya ve nesnelerine saldırır. Açık saldırganlığın yanı sıra geliştirdiği zorbaca bir tavırla muhtaç olduğu tatmini kendinden esirgediğini sanrıladığı nesneleri arzusu doğrultusunda davranmaya zorlar (tümgüçlü kontrol). Bir türlü elde ettiklerinin keyfini süremeyen, kronik mutsuz, her daim huzursuz, ne tüketse doyumsuz, nesnesine düşman “kriminal ruh”u tümden yatıştırmak olası değildir, zira aslen nesne ilişkilerinin nüfuz edemeyeceği bir alana aittir. Peki, şifası olmayan bu halin ıslahı mümkün mü acaba?</p>
<p style="text-align:justify;">Aslına bakılırsa insani varlığın bu dünyadaki mevcudiyet biçiminden kaynaklanan ve dolayısıyla “nesnel faili” bulunmayan <em>varoluşsal mutsuzluğundan</em> nesnesini sorumlu tutup saldırganlaşan “kriminal kendiliği” durduracak tek şey, sevginin nefret üzerindeki hâkimiyetinin temsilcisi, öznelliğin merkezinde ikamet eden, bu sayede kendini ve nesneyi bütün halleriyle seyredebilen “bütünleşmiş libidinal kendilik”tir sezebildiğimiz kadarıyla. Bütünleşmiş libidinal merkezî kendilik, kötücül kendilik parçasının saldırdığı nesnenin aslında sevilen nesneyle aynı nesne olduğunu görebildiği için bu saldırıyı etkisiz hale getirebilir, olmadı, telafi edebilir. Nitekim Klein (1957), suçluluk ve vicdanın, saldırganlığın yöneldiği nesnenin aynı zamanda sevilen nesne olduğunun farkındalığından türediğini söyleyecektir. Dolayısıyla, kendilik saldırdığı veya saldıracağı nesnenin aslında sevdiği veya sevebileceği bir nesne olduğunun bilinciyle, içinden türeyen kötücüllüğü fark edebildiği, dizginleyebildiği, nesneye vermiş olduğu fantastik ve/veya gerçek zararı onarabildiği ölçüde vicdanileşir ve olgunlaşır.<a href="/#_ftn3" name="_ftnref3">[‡]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Koşullar elverdiğinde, Klein’ın öngördüğünün ötesinde başka bazı ruhsal gelişmeler de imkân dâhiline girer: İnsan, varoluşsal mutsuzluğundan herhangi bir nesnenin sorumlu olmadığını, söz konusu mutsuzluğun bu dünyadaki mevcudiyet biçiminin kaçınılmaz bedeli olarak yaşanması gerektiğini, dahası bu yazgısal mutsuzluğu hafifletmek mümkün olsa bile gidermenin imkânsızlığını fark ettiği ölçüde bilgeleşir. Bu bilinç doğrultusunda, haksız yere suçladığı nesneleri ve kötülükle dolu hissettiği kendiliğini varoluşsal mutsuzluğun sorumluluğundan azleder. Bu dünyada insan olarak yaşıyor olmaktan kaynaklanan kaçınılmaz ıstıraplardan kendisini kurtaracağını –boş yere– umut ettiği nesneleri idealleştirmekten de vazgeçer. Kendilik ve nesneleri tanrısallıktan ve şeytanilikten arınıp insanileşir ve dünyevileşir.</p>
<p style="text-align:justify;">Tüm bu ruhsal gelişmeler gerçeklik sınamasının güçlenmesiyle taçlanır; imkânsız ile mümkün olan arasındaki sınır belirginleşirken kendilik, dünya ve nesneleri nispeten hakiki halleriyle, dünyevi ve insani imkânları ve sınırlılıkları, iyicil ve kötücül yönelimleri içinde, çok daha gerçekçi biçimde algılanır hale gelir. Gerçeklik algısını bulandıran boş endişe ve nafile arzulardan kurtulmuş benlik hayatı başka türlü yaşama imkânına kavuşur.</p>
<p style="text-align:justify;">İnsanın içindeki kötücül çekirdeğin ontolojik kökeni dolayısıyla sıfırlanması olası değildir maalesef; evet, bir tür “kötü kader.” Ancak, insanoğlu bu dünya ve mümkün nesnelerine sevgiyle bağlanmak suretiyle bu kötücüllükten kendisini ve sevdiklerini sakınabilir, içsel kötülüğünü, içsel iyiliğini çoğaltarak denetim altında tutabilir, baskılayabilir, verdiği zararı onarabilir. Bu beceri insan ruhsallığı açısından bilinçli, zahmetli ve her an özen isteyen bir gayreti gerektirir, zira ne yazık ki, insanın kötücüllüğü neredeyse refleksif, iyicilliği ise büyük ölçüde iradîdir. Bu yüzdendir ki, iyicillik kötücüllük karşısında hâkim konuma geçse bile hassas ve kırılgan bir denge üzerinde yükselen iktidarı mutlak ve ebedi değildir.</p>
<p style="text-align:justify;">İnsani varlığa içkin kötücüllük tekil ölçekte kendiliğin, toplumsal ölçekte ise uygarlığın esenliğine yönelik kronik bir tehdit oluşturur. Nitekim kendiliğin ve “uygarlığın huzursuzluğu”, son tahlilde, ontolojik doğası gereği asla sıfırlanamayan, ruhsal hâkimiyeti ele geçirmek üzere fırsat kollayan kötücül kendilik çekirdeğinin yol açtığı söz konusu kronik tehdide dayanır. İnsanın (ve insanlığın) dünya ve nesneleriyle kurduğu, giderek çoğalan ve zenginleşen sevgi bağları tatmin yaşantısının güvencesi olduğu kadar, kendine ve dünyaya düşman, nefret ve hınçla güdülenen yıkıcı benlik parçasına ve uzantısı agresif nesne ilişkilerine karşı da en etkili panzehirdir.</p>
<p style="text-align:justify;">Dünyanın bugünkü politik ve ekolojik durumunu göz önüne aldığımızda artık giderek daha iyi fark ediyoruz ki insanlık salt bilgi ve teknolojiye dayanmak suretiyle daha vicdanlı bir uygarlık yaratabilmiş değil, bilakis tersini iddia etmek bile mümkün. Nitekim insanoğlu bilgiyi ve imkânlarını daha ziyade kötücüllüğün (bir başka deyişle, agresyon ve ölüm dürtüsünün) hizmetine koşmak suretiyle zulmün çok daha incelikli yollarını keşfetmiş görünüyor. <em>Bilgi kadar bilgeliğe, arzu kadar sağduyuya, zekâ kadar sevgiye, akıl kadar vicdana</em><em> ihtiyacımız var demek ki, zira uygarlık vicdan olmaksızın zulümdür. </em></p>
<p style="text-align:justify;">Yaşam dürtüleri uyarınca insan türünün biyolojik ve kültürel devamlılığı, iyicilliğin kötücüllüğü baskılayabilme becerisine, insanoğlunun sahip olduğu imkânları kötücüllüğün değil iyicilliğin, nefretin değil sevginin hizmetine adamasına bağlıdır. Nitekim Freud 1926’da Fransız yazar Romain Rolland’a şöyle yazar: “Ben insan sevgisine duygusallıktan ya da ideallerden dolayı değil soğukkanlı, ekonomik nedenlerden ötürü tutunuyorum, zira insan sevgisini, dürtü donanımımız ve çevremizin koşulları dâhilinde, insan türünün yaşamda kalması için en az teknik kadar vazgeçilmez buluyorum” (Babaoğlu,1999, s. 19).</p>
<p style="text-align:justify;">Eros ve Ölüm Tanrısı arasında sürüp giden ezeli ve ebedi savaşta, dünyanın ve insanların, ağaçların, kuşların ve parkların, dağların ve suların ve dahi bilcümle varlığın esenliği adına vicdanımız ve irademiz Eros’tan yana. <em>“Ama zaferi ve sonucu kim önceden kestirebilir ki?”</em></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>&nbsp;</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>&nbsp;</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Kaynakça</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Babaoğlu, A. (1999). Freud’da Toplum, Kültür, Din Felsefesi. M. Freud, S.&nbsp; <em>Uygarlığın huzursuzluğu</em> içinde, (s. 9-22 ). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1930 tarihlidir).</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. <em>The Standard Edition of the Complete Psychologica</em><em>l Works of Sigmund Freud, Cilt</em><em> XVIII (1920-1922): Beyond the Pleasure Principle, Group Psychology and Other Works</em>, 1-64.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1999). <em>Uygarlığın huzursuzluğu</em>. (H. Barışcan, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1930 tarihlidir).</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S.&nbsp;(1950).&nbsp;Project for a Scientific Psychology (1950 [1895]).&nbsp;<em>The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume I ( 1886-1899): Pre-Psycho-Analytic Publications and Unpublished Drafts</em>, 281-391.</p>
<p style="text-align:justify;">Greenberg, J. R. ve Mitchell, S. A. (2000 [1983]). <em>Object relations in psychoanalytic theory</em>. Cambridge: Harvard University Press.</p>
<p style="text-align:justify;">Kernberg, O. F. (1995). <em>Love relations in normality and pathology</em>. New Haven: Yale University Press.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (1975[1946]). Notes on some schizoid mechanisms<em>. Envy and Gratidute and Other Works, 1946-1963</em>. New York: Delacorte Press.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (1975[1952]). The mutual influences in the devleopment of ego and id.<em> Envy and Gratitude and Other Works, 1946-1963</em>. New York: Delacorte Press.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (1999). <em>Haset ve şükran</em>. (Orhan Koçak, Yavuz Erten, Çev.). İstanbul: Metis. (Özgün eser 1957 tarihlidir).</p>
<p style="text-align:justify;">Laplanche, J. ve Pontalis, J. B. (1988). <em>The language of psychoanalysis</em>. (D. Nicholson-Smith, Çev.). &nbsp;Londra: Karnac Books. (Özgün eser 1973 tarihlidir).</p>
<p style="text-align:justify;">Quinodoz, J. M. (2006). <em>Reading Freud</em>. (David Alcorn, Çev.). New York: Routledge</p>
<p style="text-align:justify;">Tura, S. M. (1999). Editörün önsözü. M. Klein. <em>Haset ve Şükran</em> içinde, (s. 7-13 ). İstanbul: Metis Yayınları.</p>
<p style="text-align:justify;">Riviere, J. (1936). On the genesis of psychical conflict in early infancy<em>.</em> <em>International Journal of Psychoanalysis</em> 55, 397-404.</p>
<p><strong>Notlar</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref1" name="_ftn1">[*]</a> Tanrının dünyayı tüm kötülüklerden arındıracağına inanılan nihaî savaşı.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref2" name="_ftn2">[†]</a> Organik benlik/ego” kavramını, benliğin içerdiği psikanalitik anlamın ötesinde, ruhsal işleyişi idare eden, genetik olarak belirlenmiş zihinsel yapı ve işlevlere işaret edecek biçimde kullanıyorum.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref3" name="_ftn3">[‡]</a> İngilizcedeki “consciousness” (bilinç) ve “conscience” (vicdan) sözcüklerinin ortak etimolojik kökene dayanması farkındalıkla vicdan arasındaki yakın bağa işaret eder.&nbsp; İnsan kendine dair farkındalığını geliştirdiği ölçüde vicdanileşir ve iyicilleşir. İyilik farkındalıkla mümkün hale gelir.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/sol-memenin-altindaki/">Sol Memenin Altındaki &#8211; Hakan Kızıltan</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/sol-memenin-altindaki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oidipus, Psikanaliz ve Türkiye’de Psikanaliz &#8211; Bella Habip</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/oidipus-psikanaliz-ve-turkiyede-psikanaliz/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/oidipus-psikanaliz-ve-turkiyede-psikanaliz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:50:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1. Sayı Eros // X Thanatos]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=211</guid>

					<description><![CDATA[<p>Oidipus, Psikanaliz ve Türkiye’de Psikanaliz Bella Habip Atölyenin tartışma konusu uyarınca, psikanalizin özel bir kültürel ve coğrafi bağlama aktarılmasının sorun ve güçlükleri çerçevesinde Oidipus konusunu ele almaya karar verdim. Benim de içinde bulunduğum bu bağlamda, Türkiye’de on ila on beş yıl önce ortaya çıkan psikanaliz faaliyeti son beş yıldır IPA himayesinde Çalışma Grubu olarak kurumsallaştı. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/oidipus-psikanaliz-ve-turkiyede-psikanaliz/">Oidipus, Psikanaliz ve Türkiye’de Psikanaliz &#8211; Bella Habip</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify;"><strong>Oidipus, Psikanaliz ve Türkiye’de Psikanaliz</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bella Habip</p>
<p style="text-align:justify;">Atölyenin tartışma konusu uyarınca, psikanalizin özel bir kültürel ve coğrafi bağlama aktarılmasının sorun ve güçlükleri çerçevesinde Oidipus konusunu ele almaya karar verdim. Benim de içinde bulunduğum bu bağlamda, Türkiye’de on ila on beş yıl önce ortaya çıkan psikanaliz faaliyeti son beş yıldır IPA himayesinde Çalışma Grubu olarak kurumsallaştı. Türkiye’de psikanalizin kurumsallaşmasının böylesine gecikmiş olmasına rağmen psikanaliz metinlerinin daha 1920’lerden itibaren yayınlanmaya başladığını gözlemliyoruz: Freud’un ilk çevirileri, bu metinler üzerine yorum yapan psikiyatristlerin, toplumbilimcilerin ve edebiyatçıların deneme ve raporları. Bütün bunlar örgütsüz ve dağınık bir biçimde yapılmıştı.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu atölyenin tartışma konusunun sunuşunda, Milagros Cid “psikanaliz kurumlarında güçlü kardeşlik ve ebeveyn-evlat bağları eşliğinde düşüncenin gelişimini sık sık köstekleyen, aktarımsal gerilimlerle derinden etkilenen psikanaliz kültürünün kuşaklar arası evrimi ve psikanalizin iletimi üzerine bir tefekkür” yapmamızı öneriyor. Bu saptamaya psikanaliz kültürünün kuşaklar arası evriminin, geldiği ülkeyi kuşatan kültüre, bu kültürün Yasa ile, Tarih ile, Yabancı ile ilişkilerini nasıl yönettiğine, özellikle de bu kültürün başta Oidipus karmaşası olmak üzere psikanaliz metinlerini yorumlama biçimine kuvvetle bağlı olduğu fikrini eklemek isterim. Antropologların Oidipus karmaşasını nasıl anlayıp yorumladıklarının genel olarak psikanalizi ne şekilde anladıklarına çok iyi bir örnek olduğu fikrini öne süren Éric Smadja’nın (2010) “Psikanaliz ile Antropoloji Arasındaki Tartışmanın Billurlaştırıcısı olarak Oidipus Karmaşası” makalesine gönderme yaparak, Oidipus karmaşasının bir kültür içinde anlaşılıp yorumlanmasının, o kültürde psikanalizin nasıl anlaşılıp yorumlandığını çok iyi örneklediğini söyleyeceğim.</p>
<p><span id="more-211"></span></p>
<p style="text-align:justify;">Bundan birkaç yıl önce, psikanalizin yüz yıllık gecikmesi meselesini belli bir Oidipus yorumu üzerinden ele almıştım (Habip, [2007 (2004)]). Bu yorumda Oidipus babasını öldürüp annesiyle yatarak sadece baba otoritesini tanımayan bir oğul olarak değil, daha çok ata değerlerini ve kültünü çiğneyerek küfre düşmüş bir oğul olarak bir “hain” idi. Vurgu bu küfre düşmüş Oidipus’un üzerindeydi, çarptığı yasak üzerinde değil. Bu yorum ideolojik arka planı büyük ölçüde işgal etmekte ve ata değerlerini sarsan her tehdit karşısında yüzeye çıkmaktaydı. Bu değerler dinsel olabildiği gibi askeri kökenli de olabilmekte ve atalara sadakat ile güçlü bir biçimde çatışan sekülerleşme yolunda ilerleyen bir toplumun<a href="/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> durumunu ortaya koymaktaydı. Oidipus’un Batıda kural ihlal eden bir kişiliği temsil ettiğini ve bu ihlalin onu utanılacak bir kişilik yapmadığını düşünüyorum. Oidipus’un ihlali onu topluluk dışı, dolayısıyla da bireyleşmiş bir kişilik haline getirir. Türk kültürü, ya da cemaat kültürü diye adlandırılan bütün kültürler için şok edici olanın tam da bu fikir olduğunu düşünüyorum. Atalara karşı tutumuyla küfre düştüğü, onlara itaat etmediği için sürgün edilen bir kişi olarak yorumlanır Oidipus bu kültürlerde. Hem klinik düzlemde, hem de toplumsal ve siyasi gerçeklik içinde böyle bir küfre düşmüş Oidipus varsayımını destekleyecek çok sayıda örnek bulunabilir, ancak bana ayrılan sürede kendi çalışma deneyimime dayanan birkaç saptamadan söz etmekle yetineceğim. İlk aşamada size İstanbul’un Oidipus nitelikli manzarasının bir panoramasını sunacağım. Bu panoramadan hareketle, ikinci aşamada, psikanalizin Avrupalı olmayan ülkelere aktarımına ilişkin zorluklar üzerine birkaç varsayım öne süreceğim. Avrupalı olmayan derken Yahudi-Hristiyan olarak adlandırılan kültürle aynı kültürel ve tarihsel referansları paylaşmayan ülkeleri kastediyorum.</p>
<p style="text-align:justify;">Aslında geçmişe bakarak ve araya belli bir mesafe koyarak, aynı deneyimi paylaşan başka meslektaşların verilerine de dayanarak yapılması gereken bir iş olduğu için kaçınılmaz olarak çok eksikleri olan, hızla yapılmış saptamalarıma geçmeden önce, bir yandan “kültürelcilik” tuzağına, bir yandan da onun karşıtına, “oryantalizm” diye niteleyeceğim tuzağa düşmeden bu konuyu inceleyen pek az çalışma olduğunu söylemeliyim. Kültürelcilik konuyu sosyolojik düzleme ait göndermelerle ele alır ve klinik verileri Bilinçdışı ve aktarım–karşıaktarım dinamiklerinin gerçekliğinden uzak bir kavramsal süzgeçten geçirerek ele alır. Buna en çarpıcı örnek Mağripli bir araştırmacının (Elfakir, 1995), Mağripli kadının dişiliği bekaretinin bozulmasıyla, yani iğdiş edilmesiyle keşfettiği düşüncesini öne sürmesidir! Burada Jacqueline Schaeffer’in (1997) “haz âşığından” ne kadar da uzaktayız. Oryantalist örnek ise, kutsal metinlerin ve efsanelerin ince ince ve âlimane incelenmesine girişme arzusuyla kendini gösterir. Kutsal metinler yoluyla psikanaliz çalışmasına girişmek kanımca bir tür oryantalizmdir, yani nesnesine uzaktan ve kendi ön yargılarıyla bakma biçimidir. Bu çalışmaların kuşkusuz bilimsel bir değeri vardır; aralarında bir bölümü de son derece yüksek niteliklidir. Ancak kanımca bunlar psikanalitik kliniğin canlı gerçekliği meselesine yaklaşmadan etrafında dolaşır. Sanki metapsikolojimiz Avrupalı olmayan bir kültürün ruhsal olgularını açıklayamazmış, bilinçdışının gerçekliğini kutsal metinlerde aramak gerekirmiş gibi.</p>
<p style="text-align:justify;">Oidipus karmaşasıyla bağlantılı olgulara ışık tutan gündelik çalışma deneyimime geçiyorum şimdi:</p>
<p style="text-align:justify;">1) Çarpıcı bir olguyla başlıyorum: ergenlik bunalımının oldukça gecikmiş olarak, sıkça bir eş seçimi ile birlikte ya da bir ilk evlilik başlangıcında ortaya çıkması. Bu bunalım bütün şiddetiyle, kaynana, kayınbaba, koca veya karının kız ve erkek kardeşleri aracılığıyla kendini gösterir. Öz ana-baba, ama özellikle iktidarını kullanmayı sürdüren baba bu bunalımdan esirgenmiş durumdadır. Burada İdeal baba figürünün inatla tutunmasına, Oidipus karmaşasındaki <em>Ölü Baba</em> figürünün gelişmesindeki zorluğa tanık olmuyor muyuz?</p>
<p style="text-align:justify;">2) Yeni doğan çocuğa yapılan büyük yatırım. Soyadının sürdürülmesini güvence altına aldığı için oğlana yapılan yatırım daha da fazla olmakla birlikte, oğlan ya da kız fark etmeden yeni doğana büyükanne-büyükbaba tarafından da neredeyse aynı yoğunlukta yatırım yapılır. Sıklıkla anneanne (kimi zaman babaanne ile dönüşümlü olarak) ilk aylarda annenin yanında bulunur. Büyükanne-büyükbabanın çocuğun bakımına müdahalesi (özellikle evli çiftin yanına yerleştiklerinde, ya da yine oldukça sık rastlanan biçimde, evli çift büyükanne-büyükbabanın evine yerleştiğinde) annede, ama aynı zamanda babada Oidipus çatışmasını yeniden harekete geçirir sıklıkla. İki kuşaktan kadınlar topluluğunun yeni doğana el koyması karşısında ne yapacağını bilemeyen baba sıklıkla eş rolünden geri çekilir. Kadınlar ittifakının temsil ettiği tehlike karşısında kendini yeterince güçlü hissetmediği sürece karısı ve bebeğinin yanına geri dönmez. Erkek erilliğini tehlikede hissederken kadın kaynanası veya öz annesi üzerinden çocuğunun kaçırılması kaygılarına kaptırır kendisini. Dişilik ağır bir biçimde bastırılır; (eğer tamamen yitip gitmediyse) ancak uzun aylar, hatta yıllar sonra geri döner, bazen hiç dönmez.</p>
<p style="text-align:justify;">3) Divanlarımız hayatlarının dönüm anlarında yoğun bir çatışma yaşayan kadınlarla dolup taşıyor: evlilik başlangıcı ve kocanın ailesiyle olan ilişkiler, annelik, annenin çalıştığı, özellikle iş dünyasında önemli bir konumda olduğu durumlarda, aile-dışı işlerde koca ve geniş aileden destek alamama durumlarında daha da ağırlaşan bir çatışma konusu olarak emzirme. Çatışmalar çocuğa verilecek eğitim söz konusu olduğunda üst üste yığılıp birikir. Kimi anne-bebek patolojileri bu toplu etki olgusu yüzünden pekişip güçlenir ve anne-bebek ikilisi yeniden huzura kavuşmak için hayali bir limanı temsil etmeye başlar. Babalık işlevi bozulur.</p>
<p style="text-align:justify;">4) Erkekler ve kadınlar genellikle evlilik bağıyla birleşir; serbest birliktelik sadece metropollerde söz konusudur. Aile çevresini terk etmek, köken topluluktan kaçmak için çıkış yollarından biridir evlilik; ancak tamamlanır tamamlanmaz evlilik de geniş ailenin talep ve zorlamalarıyla karşı karşıya kalan genç çift için bir çatışma kaynağı haline gelir hızla. Az ötede Oidipus beklemektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Divanımdan görünenlerin bu hızlı özeti psikanalizin iletimine ilişkin şöyle birkaç sonuç doğurur:</p>
<p style="text-align:justify;">1) Ortaya çıkıp özel hayatları boğma, zor elde edilen bireyselleşmeyi bozma eğilimi taşıyan <em>topluluk</em> meselesi, psikanaliz topluluğu bağlamında kendini gayet güzel göstermektedir. Psikanalitik topluluk oluşmadan önce kurulmuş bilimsel ve/veya kurumsal ilişkilerle ilgili <em>sadakat çatışması</em>, psikolog/psikiyatrist, akademisyen olan/olmayan, Fransızca bilen/İngilizce bilen, vb. arasındaki ilişkiler etrafındaki çatışmaları şekillendiren bir temel paradigma olarak ortaya çıkar. Ana yatırım nesnesi olan psikanaliz böylece gücünü yitirir ve bir itibar nesnesine, uç durumlarda bir diplomaya dönüşür.</p>
<p style="text-align:justify;">2) Yeni toplulukların ana sorunlarından birinin temellerinin melankolik düzlemde yattığını düşünüyorum. Melankoli derken sadece her yerde olana benzer bir biçimde, divanlarımızın yasını, nesne olarak kaybedilen <u>psikanaliz tedavisindeki</u> kederi, yas çalışmasını kastetmiyorum; aynı zamanda topluluk üyelerinin her birinin geçtiği tekil psikanalitik yolu da düşünüyorum: Adayın yabancı bir ülkede eğitimi sırasında kişisel psikanalizi ve psikanalizin sonlanmasıyla çakışan kendi ülkesine kesin dönüşü; adayın kendi ülkesinden ayrılmasıyla başlayan gidiş gelişli analiz ve gidiş gelişli süpervizyonları da kastediyorum. Bütün bunlar, yas ve ayrılmaya dair çok güçlü hareketlerle ilintilidir ve bence bütün bu ruhsal hareketleri bağrında barındıran temeller üzerine kurulmuş yeni toplulukların ana paradigması bunlarla temsil edilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Kaynakça</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Elfakir, A. (1995). <em>Oedipe et Personnalité au Maghreb. </em>Paris: Edition l’Harmattan.</p>
<p style="text-align:justify;">Habip, B. [2007 (2004)]. Psikanalizin Aktarımı ve Türkiye’de Psikanaliz. Bella H<em>. </em>(Haz.)<em> Psikanalizin İçinden </em>içinde<em>, </em>(s. 26-43)<em>,</em> İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</p>
<p style="text-align:justify;">Schaeffer, J. (1997). <em>Le Refus du Féminin, </em>Paris: P.U.F.</p>
<p><strong>Resim:</strong> Atlas de la mythologie,&nbsp;&#8220;Œdipe roi&#8221;, Éditions Atlas, UE, 2003.</p>
<p><strong>Notlar</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bu metin 17-20 Mayıs 2012 tarihinde Bilbao’da, <em>Oidipus </em>&nbsp;temalı Fransızca Konuşan Psikanalistler Kongresi’nde düzenlenen “Şefkat ve Şiddet” konulu atölyede sunulmuştur.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Söz konusu panelin 2012 yılında kaleme alındığını göz önünde bulundurmak gerekir.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/oidipus-psikanaliz-ve-turkiyede-psikanaliz/">Oidipus, Psikanaliz ve Türkiye’de Psikanaliz &#8211; Bella Habip</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/oidipus-psikanaliz-ve-turkiyede-psikanaliz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zihinsel İşleyişin Gelişimi Üzerine &#8211; Melanie Klein</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/zihinsel-isleyisin-gelisimi-uzerine/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/zihinsel-isleyisin-gelisimi-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:49:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1. Sayı Eros // X Thanatos]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=219</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zihinsel İşleyişin Gelişimi Üzerine1 Melanie Klein Burada sunduğum makale metapsikolojiye bir katkı, Freud’un bu konudaki temel kuramlarını psikanalitik uygulamalardaki ilerlemelerden elde edilen sonuçların ışığında daha ileriye taşıma çabasıdır. Freud’un altbenlik, benlik ve üstbenlik şeklindeki zihinsel yapı formülasyonu bütün psikanalitik düşüncenin temeli haline gelmiştir. Freud, kendiliğin bu bölümlerinin birbirlerinden keskin bir biçimde ayrılmadığını ve altbenliğin tüm [&#8230;]</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/zihinsel-isleyisin-gelisimi-uzerine/">Zihinsel İşleyişin Gelişimi Üzerine &#8211; Melanie Klein</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify;"><strong>Zihinsel İşleyişin Gelişimi Üzerine<sup>1 </sup></strong></p>
<p>Melanie Klein</p>
<p style="text-align:justify;">Burada sunduğum makale metapsikolojiye bir katkı, Freud’un bu konudaki temel kuramlarını psikanalitik uygulamalardaki ilerlemelerden elde edilen sonuçların ışığında daha ileriye taşıma çabasıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud’un altbenlik, benlik ve üstbenlik şeklindeki zihinsel yapı formülasyonu bütün psikanalitik düşüncenin temeli haline gelmiştir. Freud, kendiliğin bu bölümlerinin birbirlerinden keskin bir biçimde ayrılmadığını ve altbenliğin tüm zihinsel işleyişin dayanağı olduğunu açıkça belirtmiştir. Benlik altbenlikten gelişir, ancak Freud bunun hangi dönemde gerçekleştiğine ilişkin tutarlı bir kanıt sunmamıştır; benlik yaşam boyunca altbenliğin derinlerine doğru ilerler ve bu nedenle bilinçdışı süreçlerin sürekli etkisi altındadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Ayrıca Freud’un yaşam ve ölüm dürtülerini keşfi ile bunların doğumdan itibaren kutupsallığı ve kaynaşması zihnin anlaşılmasında muazzam ilerlemelerdi. Küçük bebeğin zihinsel süreçlerinde kendini yok etmek kadar kurtarmak ya da nesnelerine saldırmak kadar onları korumak için bastırılamayan itkiler arasındaki sürekli mücadeleyi izlerken birbirleriyle savaşım veren ilkel güçlerin iş başında olduğunun farkına vardım.&nbsp; Bu bana, Freud&#8217;un yaşam ve ölüm dürtüsü kavramlarının yaşamsal <em>klinik </em>önemi hakkında daha derin bir kavrayış sağladı. &nbsp;<em>Çocukların Psikanalizi</em> kitabını yazdığımda (1932)<sup>2</sup>, iki dürtü arasındaki mücadelenin etkisi altında, benliğin temel işlevlerinden birinin -kaygıya hükmetme- yaşamın başlangıcından itibaren işletilmeye başlandığı sonucuna varmıştım<sup>3</sup>.</p>
<p style="text-align:justify;"><span id="more-219"></span></p>
<p style="text-align:justify;">Freud, organizmanın içeriden işlemekte olan ölüm dürtüsünden kaynaklanan tehlikeden kendisini korumak için onun yönünü dışarı doğru değiştirdiğini ve yönü değiştirilemeyen kısmının libido ile bağlandığını varsaymıştır. <em>Haz İlkesinin Ötesinde</em> isimli çalışmasında yaşam ve ölüm dürtülerinin işleyişlerini biyolojik süreçler olarak tanımlamıştır (Freud, 1920). Ancak “Mazoşizmin Ekonomik Sorunu” gibi bazı yazılarındaki <em>klinik</em></p>
<p style="text-align:justify;">————————————— 1 20. Uluslararası Psikanaliz Birliği Kongresi’nde sunulan makale, Paris, Temmuz-Ağustos, 1957.2 krş. s. 183-185.</p>
<p style="text-align:justify;">3 “Bazı Şizoid Düzenekler Üzerine Notlar” adlı makalemde, daha sonraki benlikten tanıdığımız -özellikle kaygı ile başa çıkmaya yönelik- bazı işlevlerin hayatın başında zaten çalışır durumda olduğunu ileri sürdüm (Klein, 1946). Ölüm dürtüsünün organizmadaki işleyişinden kaynaklanan ve yok olma (ölüm) korkusu olarak görülen kaygı, zulmedilme biçimini alır.</p>
<p style="text-align:justify;">değerlendirmelerini iki dürtü kavramına dayandırdığı yeterince dikkate alınmamaktadır. O makalenin son birkaç cümlesini anımsatırsam,&nbsp; Freud şöyle demiştir:Böylece, ahlaki mazoşizm dürtülerin kaynaşmasının varlığı için klasik bir kanıt oluşturur; tehlikesi ölüm dürtüsünden kaynaklanıyor oluşunda yatar ve yıkım dürtüsü şeklinde dışarı yönlendirilemeyen bölümü ile ilişkilidir. Fakat öte yandan erotik bir bileşen değerine de sahip olduğu için, kişinin kendini yıkımı bile libidonun doyumu olmadan gerçekleşemez (Freud, 1924a, s. 170). Freud <em>Psikanalize Yeni Giriş Dersleri</em> isimli çalışmasında, yeni keşfinin ruhsal yönünü daha güçlü terimlerle belirterek şunları söylemiştir: &nbsp;Bu hipotez bize, bir gün patolojik süreçleri anlamaya yönelik büyük önem taşıyabilecek araştırmalar için açılım sağlamaktadır. Çünkü kaynaşmalar tekrar çözülebilir ve dürtülerin bu şekilde ayrışmasından, işlevselliğin ciddi olarak etkilenmesini bekleyebiliriz. Fakat bu kavramlar henüz çok yeni olup şimdiye kadar hiç kimse onları çalışmamıza uygulamayı denememiştir (Freud, 1933, s. 105).*&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Freud&#8217;un iki dürtünün kaynaşma ve ayrışmasının saldırgan ve libidinal dürtüler arasındaki <em>ruhsal</em> çatışmanın temelini oluşturduğu görüşü bağlamında, ölüm dürtüsünün yönünü değiştiren şeyin organizma değil, benlik olduğunu söyleyebilirim.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Freud bilinçdışında ölüm korkusu bulunmadığını belirtmiştir; ancak bu, onun içeriden işleyen ölüm dürtüsünden kaynaklanan tehlikeleri keşfi ile uyumlu görünmemektedir. Bana göre benliğin mücadele ettiği ilksel kaygı ölüm dürtüsünden kaynaklanan tehdittir.“Kaygı ve Suçluluk Kuramı Hakkında”<em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </em>isimli makalemde, Freud&#8217;un “bilinçdışı, yaşamın yok oluşu kavramına geçerlilik kazandıracak hiçbir şey içermiyor gibidir” ve bu nedenle “ölüm korkusu iğdiş edilme korkusuna benzer olarak düşünülmelidir” şeklindeki görüşüne katılmadığımı belirtmiştim (Klein, 1948, s. 116). “Çocukta Vicdanın Erken Gelişimi” adlı çalışmamda (Klein, 1933) Freud&#8217;un, yaşamın başlangıcında saldırganlık dürtüsünün -ya da ölüm-, yaşam dürtüsü -Eros- ile karşı karşıya olduğu ve onun tarafından————————————— *ç.n. Klein’ın orjinal makalesinde alıntı yapılan Toplu Yazılar 2 (Freud, 1924b) ile Strachey’nin (Freud, 1933) çevirisi arasında bazı ifadeler farklıdır. Bu çeviride ikincisi esas alınmıştır.bağlandığı şeklindeki iki dürtü kuramına değinerek şunları söylemiştim: “Bu saldırganlık dürtüsü tarafından yok edilme tehlikesi, sanırım, benlikte kaygı olarak hissedilen aşırı gerilim yaratır, bu nedenle gelişiminin henüz en başında benlik, libidoyu ölüm dürtüsüne karşı harekete geçirme görevi ile karşı karşıyadır”. Ölüm dürtüsü tarafından yok edilme tehlikesinin benlikte ilksel kaygıya yol açtığı sonucuna varmıştım<sup>4</sup>.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yansıtma düzeneği çalışamazsa, küçük bebek kendi yıkıcı dürtülerinin akınına uğrama tehlikesi altında kalacaktır. Benliğin doğumda yaşam dürtüsü tarafından harekete geçirilmesi kısmen bu işlevi sağlamasına yöneliktir. Birincil yansıtma süreci, ölüm dürtüsünün yönünü dışa doğru değiştirmek için kullanılan araçtır.<sup>5</sup> Yansıtma aynı zamanda ilk nesneyi libido ile doldurur. Diğer birincil süreç yine büyük ölçüde yaşam dürtüsünün hizmetinde olan içe atmadır; içe atma benliğin en başta besin olmak üzere yaşam veren bir şey almasını sağlayarak içeriden işleyen ölüm dürtüsünü bağlar ve bu yolla ölüm dürtüsü ile savaşır.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yaşamın başlangıcından itibaren, iki dürtü de kendilerini öncelikle annenin memesi olmak üzere nesnelerle bağlar<sup>6</sup>. Dolayısıyla, annenin besleyen memesinin içe atımının tüm içselleştirme süreçlerinin temelini oluşturduğu şeklindeki hipotezimin, iki dürtünün işleyişi ile bağlantılı olarak benlik gelişimine bir miktar ışık tutabileceğini inanıyorum. Yıkıcı dürtüler ya da sevgi hislerinden hangisinin baskın olduğuna göre, (biberonun simgesel olarak yerini tuttuğu) meme kimi zaman kötü kimi zaman da iyi olarak hissedilir. Memenin libidinal yatırımı, doyum veren deneyimlerle birlikte bebeğin zihninde birincil iyi nesneyi, yıkıcı dürtülerin memeye yansıtılması ise birincil kötü nesneyi inşa eder. Her iki yan da içe atılır ve böylece yansıtılmış olan yaşam ve ölüm dürtüleri yeniden benliğin içinde çalışır. Zulmedici————————————— 4 Joan Riviere (1952, s. 166), “Freud’un bilinçdışı ölüm korkusu olasılığını kararlı bir şekilde reddetmesi”ne atıfta bulunarak devamında şu sonuca varır: “insan yavrularının çaresizlik ve bağımlılığı, düşlemsel yaşamları ile bağlantılı olarak, ölüm korkusunun kendi deneyimlerinin bir parçası olduğu varsayımını gerekli kılar.&#8221;</p>
<p style="text-align:justify;">5&nbsp; Yön değiştirme ile yalnızca kendiliğe yönelmiş olan ölüm dürtüsünün nesneye karşı saldırganlığa dönüştürüldüğü süreci anlıyor görünmesi nedeniyle burada Freud&#8217;dan ayrışıyorum. Benim düşünceme göre, bu özel yön değiştirme düzeneğinde iki süreç bulunmaktadır. Ölüm dürtüsünün bir kısmı nesne içine yansıtılır, böylece nesne zulmedici hale gelir; ölüm dürtüsünün benlikte kalan kısmı ise saldırganlığın o zulmedici nesneye karşı döndürülmesine neden olur.</p>
<p style="text-align:justify;">6 “Bazı Şizoid Düzenekler Üzerine Notlar” isimli makalemde şunu söyledim: “Yıkıcı dürtü korkusu kendisini derhal bir nesneye bağlıyor gibidir ya da daha çok kontrol edilemeyen çok güçlü nesne korkusu olarak deneyimleniyordur. Diğer önemli birincil kaygı kaynakları doğum travması (ayrılık kaygısı) ve bedensel gereksinimlerin engellenmesidir; başından itibaren bu deneyimlere de nesnelerin yol açtığı hissedilir” (Klein, 1946).</p>
<p style="text-align:justify;">kaygılarla baş etme gereksinimi memenin ve annenin, dışarıdan ve içeriden, bir taraftan yararlı ve sevilen, diğer taraftan da korkutucu ve nefret edilen olmak üzere bölünmesini teşvik eder. Bunlar, daha sonradan içselleştirilen tüm nesnelerin prototipleridir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İki dürtü arasındaki kaynaşma durumunu yansıtan benlik gücünün yapısal olarak belirlendiğine inanıyorum. Eğer sevgi kapasitesinin egemenliğine işaret eden yaşam dürtüleri kaynaşmada baskın ise benlik görece olarak güçlüdür ve ölüm dürtüsünden kaynaklanan kaygıya daha çok karşı koyar ve üstesinden gelebilir. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Benliğin gücünün ne kadar korunup artırılacağı özellikle annenin bebeğe yönelik tutumu olmak üzere kısmen dış faktörlerden etkilenmektedir. Bununla birlikte, yaşam dürtüsü ve sevgi kapasitesinin baskın olduğu durumlarda bile yıkıcı dürtülerin yönü yine de dışa doğru değiştirilir ve yeniden içe atılacak olan zulmedici ve tehlikeli nesnelerin yaratılmasına katkıda bulunur. Dahası, birincil içe atma ve yansıtma süreçleri benliğin nesneleri ile olan ilişkisinde iç ve dış, iyi ve kötü olanlar arasında dalgalanmalar şeklinde sürekli değişikliklere yol açar ki bunlar gerçek deneyimler kadar bebeğin düşlem ve coşkularından da etkilenir. İki dürtünün sürekli faaliyetinin neden olduğu bu dalgalanmaların karmaşıklığı, dış dünyayla olan ilişkisinde benliğin gelişmesi kadar iç dünyanın inşasının da temelini oluşturur.</p>
<p style="text-align:justify;">İçselleştirilmiş iyi nesne, etrafında genişlediği ve geliştiği benliğin merkezini oluşturur. Benliğin içselleştirilmiş iyi nesne tarafından desteklendiği zaman kaygının daha çok üstesinden gelmesi ve içeriden işlemekte olan ölüm dürtüsünün bazı bölümlerini libido ile bağlayarak yaşamı koruması mümkün olur.</p>
<p style="text-align:justify;">Bununla birlikte <em>Psikanalize Yeni Giriş Dersleri</em> isimli çalışmasında Freud&#8217;un tanımladığı gibi (1933), kendini bölmesinin bir sonucu olarak benliğin bir parçası diğer parçasının &#8220;başında bekler” haldedir. Freud birçok işlevi yerine getiren bölünüp ayrılmış bu parçanın üstbenlik olduğunu açıkça belirtmiştir. Üstbenliğin içe atılan ebeveynlerin belirli yönlerinden oluştuğunu ve büyük oranda bilinçdışı olduğunu da ifade etmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu görüşlere katılıyorum. Farklılaştığım nokta, üstbenliğin temelini oluşturan içe atma süreçlerini doğuma konumlandırmamdır. Üstbenlik, Oidipus karmaşasının başlangıcını birkaç ay önceler<sup>7</sup> ki ben bunu depresif konumun başlangıcıyla birlikte ilk yılın ikinci çeyreği olarak tarihlendirmekteyim. Bu nedenle, iyi ve kötü memelerin erken dönemde içe atımı üstbenliğin temelidir ve Oidipus karmaşasının gelişimini etkiler. Üstbenlik oluşumuna yönelik bu anlayış, ebeveynlerle özdeşleşmelerin Oidipus karmaşasının mirasçısı olduğuna ve yalnızca Oidipus karmaşasının başarıyla aşılması halinde başarı kazanacağına yönelik Freud&#8217;un açık ifadeleriyle ters düşmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bana göre üstbenliğin oluşumunu sağlayan benlik bölünmesi iki dürtünün kutupsallığına bağlı benlik çatışmasının bir sonucu olarak ortaya çıkar<sup>8</sup>. Bu çatışma dürtülerin yansıtılması kadar sonuç olarak iyi ve kötü nesnelerin içe atımları ile de artar. İçselleştirilen iyi nesne tarafından desteklenen ve onunla özdeşleşme yoluyla güç kazanan benlik, ölüm dürtüsünün bir kısmını bölüp ayırmış olduğu kendi parçasına yansıtır- böylece bu parça benliğin geri kalanıyla karşıtlık içinde olur ve üstbenliğin temelini oluşturur. Ölüm dürtüsünün bir kısmının bu yön değiştirmesine onunla kaynaşmış halde olan yaşam dürtüsü bölümünün yön değiştirmesi de eşlik eder. Bu yön değiştirmelerle birlikte, iyi ve kötü nesne parçaları benlikten üstbenliğe bölünüp ayrılırlar. Üstbenlik böylece aynı anda koruyucu ve tehditkâr nitelik kazanmış olur. Hem benlik hem de üstbenlikte en baştan itibaren var olan bütünleştirme süreci devam ettiği için ölüm dürtüsü bir noktaya kadar üstbenlik tarafından bağlanır. Bu bağlama sürecinde ölüm dürtüsü, üstbenlikte bulunan iyi nesnelerin niteliklerini etkiler ve bunun sonucunda üstbenliğin eylemi nefret ve yıkıcı dürtülerin kısıtlanması, iyi nesnenin korunması ve özeleştiri ile tehditler, engelleyici yakınmalar ve zulmedilme arasında değişir.</p>
<p style="text-align:justify;">İyi nesne ile bağlanmış olan ve hatta onun korunması için çabalayan üstbenlik, çocuğu besleyen ve ona bakım veren gerçek iyi anne gibi olur; fakat üstbenlik ölüm dürtüsünün de etkisi altında olduğu için kısmen çocuğu engelleyen annenin temsilcisi haline de gelir ve onun yasak ile suçlamaları kaygı uyandırır. Bir dereceye kadar, gelişme yolunda gittiğinde, üstbenlik büyük ölçüde yardımcı gibi hissedilir ve çok katı bir vicdan gibi çalışmaz. Küçük çocuğun doğasında -çok küçük bebekte de olduğunu varsayıyorum- korunmak için olduğu kadar yıkıcı dürtüleri kontrol altına almaya yetecek düzeyde yasaklara da gereksinim vardır. Yakın zamanda <em>Haset ve Şükran </em>(1957) adlı kitabımda, bitip tükenmeden hep var olan bir meme için olan bebeksi isteğin, memenin bebeğe ait yıkıcı dürtülerin üstesinden gelmesi ya da onları kontrol etmesine yönelik bir arzuyu da içerdiğini ileri sürmüştüm.</p>
<p style="text-align:justify;">————————————</p>
<p style="text-align:justify;">7 Erken Oidipus karmaşası hakkındaki görüşlerimin nasıl geliştiğine dair daha ayrıntılı bir resim için bkz. “Oidipus Çatışmasının Erken Evreleri” (Klein, 1928), <em>Çocukların Psikanalizi</em> (Klein, 1932) (özellikle Bölüm VIII), “İlk Kaygıların Işığında Oidipus Karmaşası” (Klein, 1945) ve “Bebeğin Coşkusal Yaşamı Üzerine Bazı Kuramsal Sonuçlar” (Klein, 1952, s. 218).</p>
<p style="text-align:justify;">8&nbsp; Krş. Örneğin; <em>Anksiyete ve Suçluluk Kuramı </em>(Klein, 1948, s.,117- 118)</p>
<p style="text-align:justify;">Bu yolla meme, bebeğin iyi nesnelerini koruyarak aynı zamanda onu zulmedici kaygılara karşı himaye altına almış olacaktır. Bu, üstbenliğe ait bir işlevdir. Bununla birlikte, bebeğin yıkıcı dürtüleri ve kaygısı uyarılır uyarılmaz üstbenlik katı ve zorba olarak hissedilir ve Freud&#8217;un da söylediği gibi benlik o zaman altbenlik, üstbenlik ve dış gerçeklik olmak üzere &#8220;üç sert efendiye hizmet etmek zorundadır&#8221; (Freud 1933, s. 77).</p>
<p style="text-align:justify;">Yirmilerin başlarında, üçüncü yaşlarından itibaren çocukları oyun tekniğiyle analiz etme şeklindeki yeni girişimime başladığımda karşılaştığım beklenmedik görüngülerden biri çok erken ve acımasız bir üstbenlik olmuştu. Ayrıca içselleştirilmiş nesnelerinin bazılarının korkunç karakterlerini gözlemleyerek küçük çocukların ebeveynlerini -öncelikle anne ve memesini – düşlemsel olarak içe attıkları sonucuna vardım.&nbsp; Bu son derece tehlikeli nesneler, erken çocukluk döneminde benlik içinde çatışma ve kaygıya neden olurlar; fakat akut kaygı durumlarının gerilimi altında, bu nesneler ve diğer dehşet verici figürler, üstbenliğin oluşumu sırasında olandan farklı bir şekilde bölünüp ayrılır ve bilinçdışının daha derin katmanlarına gönderilirler.</p>
<p style="text-align:justify;">İki bölme biçimi arasındaki fark -bu belki de bölme süreçlerinin yer aldığı henüz bilinmeyen birçok durum üzerine ışık tutabilir- korkutucu figürlerin bölünüp ayrılmasında dürtülerin ayrışmasının ön planda oluşudur; ancak üstbenlik oluşumu iki dürtünün ağırlıklı olarak kaynaşması ile yürütülür. Bu nedenle, üstbenlik normalde benlik ile yakın ilişkide kurulur ve aynı iyi nesnenin farklı yönlerini paylaşır. Bu, benliğin üstbenliği bütünleştirip az ya da çok kabul etmesini olası kılar. Aksine, aşırı kötü figürler benlik tarafından bu şekilde kabul edilmez ve sürekli reddedilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bununla birlikte küçük bebeklerde, bebeğin yaşının küçülmesiyle bunun daha belirgin olduğunu düşünüyorum, bölünüp ayrılan figürler ile daha az korkutucu ve benliğin daha kolay kabul ettikleri arasındaki sınırlar akıcıdır. Bölme normalde yalnızca geçici olarak ya da kısmen başarılı olur. Başarısız olduğunda bebeğin zulmedici kaygısı yoğundur ve bu durum, yaşamın ilk üç ya da dört ayında doruk yaptığını düşündüğüm paranoid-şizoid konum ile tanımlanan gelişimin ilk evresinde söz konusudur. Çok küçük bebeğin zihninde iyi meme ile yutan kötü meme çok hızlı bir şekilde yer değiştirmekte, olasılıkla aynı anda var oldukları hissedilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bilinçdışının bir kısmını oluşturan bölünüp ayrılmış zulmedici figürler aynı zamanda bölünüp ayrılmış ülküleştirilmiş figürlerle de bağlanır. Ülküleştirilmiş figürler benliği korkutucu olanlardan korumak için geliştirilmiştir. Bu süreçlerde yaşam dürtüsü yeniden ortaya çıkar ve gücünü gösterir. Yaşam ve ölüm dürtüsünün bir ifadesi olan ve düşlemsel hayatın temelini oluşturan zulmedici ve ülküleştirilmiş, iyi ve kötü nesneler arasındaki zıtlık kendiliğin her seviyesinde bulunabilir. Erken benliğin uzaklaştırmaya çalıştığı nefret edilen ve tehditkâr nesnelerin içinde hasarlanmış ya da öldürülmüş olarak hissedilenler de vardır ki bu yüzden tehlikeli zulmedici nesnelere dönmüşlerdir. Benliğin kuvvetlenmesi, bütünleştirme ve sentez kapasitesinin artması ile depresif konum aşamasına ulaşılır. Bu aşamada, hasarlı nesne artık ağırlıklı olarak zulmedici değil suçluluk hissi ve onarma itkisinin deneyimlendiği sevilen bir nesne olarak karşımıza çıkmaktadır<sup>9</sup>. Sevilen hasarlı nesneyle olan bu ilişki, üstbenlikte önemli bir unsuru oluşturmaya başlar. Benim hipotezime göre, depresif konum ilk yılın ortalarında doruk yapar. Bundan sonra eğer zulmedici kaygılar aşırı değilse ve sevgi kapasitesi yeterince güçlü ise benlik ruhsal gerçekliğinin daha çok farkına varır ve kendi yıkıcı dürtülerinin nesnelerinin bozulmasına katkıda bulunduğunu giderek daha fazla hisseder. Böylece kötü olarak hissedilen hasarlı nesneler, çocuğun zihninde düzelir ve gerçek ebeveynlere daha fazla benzer; benlik dış dünyayla başa çıkmak olan temel işlevini kademeli olarak geliştirir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu temel süreçlerin başarısı ve sonrasında benliğin bütünleşmesi ve güçlenmesi, içsel etkenler dikkate alındığında, iki dürtünün etkileşiminde yaşam dürtüsünün üstünlüğüne bağlıdır. Ancak bölme süreçleri devam eder; infantil nevroz evresi boyunca (ki bu erken psikotik kaygıları ifade etme ve aynı zamanda derinlemesine çalışma yoludur) yaşam ve ölüm dürtüleri arasındaki kutupsallık, zulmedici nesnelerden kaynaklanan ve benliğin bölerek ve daha sonra da bastırma yoluyla başa çıkmaya çalıştığı kaygılar şeklinde kuvvetle hissedilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Gizil dönemin başlamasıyla birlikte, genellikle çok sert olmasına rağmen üstbenliğin örgütlenmiş kısmı, bilinçdışı bölümünden daha çok kopar. Bu, çocuğun katı üstbenliğiyle onu çevresine yansıtarak –yani dışsallaştırarak- ve otoritelerle uzlaşarak başa çıktığı dönemdir. Bununla birlikte, küçük bir çocuğa kıyasla büyük çocuklarda ve yetişkinlerde bu kaygılar değiştirilmiş, biçimi dönüştürülmüş, daha güçlü savunmalarla uzaklaştırılmış ve bu nedenle analiz için daha az erişilebilir olduğu halde, bilinçdışının daha derin katmanlarına girdiğimizde, tehlikeli ve zulmedici figürlerin hâlâ ülküleştirilmiş figürlerle bir arada var olduğunu görürüz.</p>
<p style="text-align:justify;">Birincil bölme süreçleri kavramıma dönersem, normal gelişme için iyi ve kötü nesne, sevgi ve nefret arasındaki bölünmenin en erken bebeklik döneminde gerçekleşmesi gerektiği hipotezini yakın zamanda ileri sürmüştüm. Böyle bir bölünme çok şiddetli olmadığı halde iyi ile kötü arasında ayırım yapmak için yeterli düzeyde ise denge ve zihinsel sağlık için bana göre temel unsurlardan biri oluşmuş</p>
<p style="text-align:justify;">—————————————</p>
<p style="text-align:justify;">9 Bu özel noktayı gösteren klinik materyal için bkz. “Manik Depresif Durumların Ruhsal Kökenlerinin Araştırılmasına Katkı” (Klein, 1935, s. 157-158).</p>
<p style="text-align:justify;">olur.&nbsp; Bu durum, benliğin kaygı altında ezilmeyecek kadar güçlü olduğu ve bölme ile yan yana bir miktar bütünleşmenin devam ettiği (ilkel biçimde de olsa) anlamına gelir ki bu ancak kaynaşmada yaşam dürtüsünün ölüm dürtüsünden üstün olması halinde olasıdır. Buna bağlı olarak, nesnelerin bütünleşmesi ve sentezi sonunda daha iyi başarılabilir. Ancak böyle olumlu koşullarda bile, içsel ya da dışsal baskının aşırı olması durumunda bilinçdışının derin katmanlarındaki korkutucu figürlerin kendilerini hissettirdiklerini düşünüyorum. Genelde dengeli olan kişiler -ve bu iyi nesneyi sağlam olarak tesis ettikleri ve onunla yakından özdeşleştikleri anlamındadır– derin bilinçdışının benliğe nüfuz etmesinin üstesinden gelerek tekrar denge kazanabilirler. Nevrotik ve daha çok da psikotik bireylerde bilinçdışının derin katmanlarından gelen tehlikelerin tehdidine karşı verilen mücadele bir yere kadar kararlı olup dengesizlik ya da hastalıklarının bir parçasıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Son yıllardaki klinik gelişmeler bizi şizofreninin psikopatolojik süreçleri konusunda daha donanımlı hale getirdiği için, bu kişilerde üstbenliğin kendi yıkıcı dürtülerinden ve iç zulmedicilerinden neredeyse ayırt edilemediğini görürüz. Herbert Rosenfeld, şizofrenide üstbenlik üzerine yaptığı çalışmasında (1952), böylesi ezici bir üstbenliğin şizofrenide oynadığı rolü tanımlamıştır. Bu duyguların yarattığı zulmedici kaygıların hipokondrinin kökeninde de yattığını gördüm<sup>10</sup>. Manik depresif hastalıkta ise bu mücadele ve sonuçlarının farklı olduğunu düşünüyorum fakat burada bu ipuçlarıyla yetinmeliyim.</p>
<p style="text-align:justify;">Benliğin aşırı zayıflığıyla seyreden yıkıcı dürtülerin baskın olması nedeniyle birincil bölme süreçleri çok şiddetli ise sonraki bir aşamada nesnelerin bütünleşmesi ve sentezi sekteye uğrar ve depresif konum yeterince derinlemesine çalışılamaz.</p>
<p style="text-align:justify;">Zihnin dinamiklerinin yaşam ve ölüm dürtülerinin çalışmasının bir sonucu olduğunu ve bu kuvvetlere ek olarak bilinçdışının, bilinçdışı benlik ve hemen sonra gelecek bilinçdışı üstbenlikten oluştuğunu vurgulamıştım. Altbenliği iki dürtüyle özdeş olarak görmem bu kavramın bir parçasıdır. Freud altbenlik hakkında düşündüklerini birçok yerde ifade etmişse de tanımlarında bazı tutarsızlıklar vardır. Yine de en az bir bölümde altbenliği yalnızca dürtüler bağlamında tanımlar; <em>Psikanalize Yeni Giriş Dersleri</em></p>
<p style="text-align:justify;">—————————————</p>
<p style="text-align:justify;">10 Örneğin; “Bebeğin Coşkusal Yaşamı Üzerine Bazı Kuramsal Sonuçlar” isimli makalemin 201. sayfasındaki dipnotta belirttiğim gibi (Klein, 1952), “içselleştirilmiş nesnelerin -öncelikle kısmi nesneler- saldırılarına ilişkin kaygılar bana göre hipokondriyazisin temelini oluşturmaktadır. Bu hipotezi, <em>Çocukların Psikanalizi</em> adlı kitabımda ileri sürdüm (Klein, 1932, s. 204, 350, 362).” Benzer şekilde, “Entellektüel Engellenmeler Kuramı” isimli makalemde, “bir kişinin kendi dışkısından bir zulmedici olarak korkmasının, sadistik düşlemlerinden kaynaklandığına işaret ettim. &#8230; Bu korkular, hipokondriyak korkular kadar, bedenin içinde bir takım zulmedicilerin bulunduğu ve zehirlenmiş olduğu dehşetine de yol açar” (Klein, 1931, s. 208-209).</p>
<p style="text-align:justify;">isimli çalışmasında şöyle der: “Boşalım isteyen dürtüsel yatırım -bize göre altbenliğin içerdiği tek şeydir. Aslında, bu dürtüsel itkilerin enerjisi zihnin diğer bölgelerinde bulunan enerjiden farklı bir durumda gibi görünmektedir”&nbsp; (Freud, 1933, s. 74).</p>
<p style="text-align:justify;">Benim altbenlik kavramım, <em>Çocukların Psikanalizi </em>(1932) kitabını yazdığım zamandan bu yana yukarıdaki alıntıda yer alan tanımla uyumlu olmuştur; altbenlik terimini ara sıra yalnızca ölüm dürtüsü ya da bilinçdışını temsil etmek üzere daha esnek kullanmış olduğum doğrudur.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, benliğin kendisini altbenlikten bastırma-direnç engeli ile ayırdığını belirtmiştir. Ben, bölmenin ilk savunmalardan birisi olduğunu ve ikinci yıl civarında işlemeye başlayan bastırmadan önce geldiğini buldum. Normalde hiçbir bölme mutlak değildir, bastırmadan daha fazla mutlak değildir. Bu nedenle de benliğin bilinçli ve bilinçdışı parçaları birbirlerinden katı bir sınırla ayrılmaz; Freud’un tanımladığı gibi zihnin farklı alanlarından bahsedildiğinde, bunlar birbirleriyle iç içe geçmişlerdir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bununla birlikte bölmenin yarattığı çok katı bir engelin bulunması gelişmenin normal şekilde ilerlememiş olduğu anlamına gelir. Varılacak sonuç ölüm dürtüsünün baskın oluşudur. Öte yandan, yaşam dürtüsünün hakimiyeti varsa bütünleşme ve sentez başarıyla ilerleyebilir. Bölmenin doğası bastırmanın doğasını belirler<sup>11</sup>. Eğer bölme süreçleri aşırı değilse bilinç ve bilinçdışı birbirlerine geçirgen kalırlar. Ancak halen büyük ölçüde örgütlenmemiş olan bir benliğin gerçekleştirdiği bölme kaygı düzenlenmesi için yeterli olmazken, büyük çocuklar ve yetişkinlerde bastırma, kaygıları hem gidermek hem de düzenlemek için daha başarılı bir araçtır. Bastırmada daha yüksek düzeyde örgütlenmiş olan benlik kendisini bilinçdışı düşünceler, dürtüler ve korkutucu figürlerden daha etkili bir şekilde ayırır.</p>
<p style="text-align:justify;">Benim sonuçlarım her ne kadar Freud&#8217;un dürtüleri ve onların zihnin farklı bölümleri üzerindeki etkisinin keşfine dayanıyorsa da bu makalede öne sürdüğüm eklemeler bir takım farklılıklar içermektedir ve şimdi bu konuda bazı son sözlere yer vereceğim.</p>
<p style="text-align:justify;">—————————————</p>
<p style="text-align:justify;">11&nbsp; Krş. “Bebeğin Coşkusal Yaşamı Üzerine Bazı Kuramsal Sonuçlar” isimli makalemde şöyle demiştim: “Bölme düzeneği bastırmanın altında yatar (Freud&#8217;un kavramında ima edildiği gibi); fakat dağılma durumlarına götüren en erken bölme biçimlerinin aksine, bastırma normalde kendiliğin dağılması ile sonuçlanmaz. Bu aşamada hem zihnin bilinçli ve bilinçdışı bölümlerinin içinde daha büyük bir bütünleşme olduğu için, hem de bastırmada bölmenin ağırlıklı olarak bilinç ve bilinçdışı arasındaki ayrımı etkilemesi nedeniyle kendilik, önceki aşamalarda görülebilen düzeyde dağılma ile yüz yüze kalmaz. Bununla birlikte, yaşamın ilk birkaç ayında bölme süreçlerine ne ölçüde başvurulduğu, daha sonraki aşamada bastırmanın kullanımını önemli ölçüde etkiler” (Klein, 1952, s. 228).</p>
<p style="text-align:justify;">Freud’un libido üzerine olan vurgusunun saldırganlıktan daha fazla olduğunu anımsıyor olabilirsiniz. Yaşam ve ölüm dürtülerini keşfetmeden çok önce cinselliğin sadizm şeklindeki yıkıcı bileşeninin önemini gördüğü halde, saldırganlığın coşkusal yaşam üzerindeki etkisine yeterince ağırlık vermemiştir. Belki de bu yüzden iki dürtü keşfini tümüyle sonuçlandırmamış ve bunu zihinsel işleyişinin tamamını içerecek şekilde genişletmek konusunda isteksiz görünmüştür. Yine de, daha önce belirttiğim gibi, bu keşfini klinik malzemeye uygulaması düşünüldüğünden çok daha fazladır. Ancak Freud&#8217;un iki dürtü kavramı nihai sonucuna kadar götürülürse yaşam ve ölüm dürtülerinin etkileşiminin zihinsel yaşamın tamamını yönettiği görülecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Üstbenlik oluşumunun, Oidipal karmaşadan önce geldiğini ve birincil nesnenin içe atılması ile başlatıldığını zaten söylemiştim. Üstbenlik, aynı iyi nesnenin farklı yönlerini içselleştirerek benliğin diğer kısımlarıyla olan bağlantısını sürdürür ki bu içselleştirme süreci benliğin organizasyonunda da büyük önem taşır. Yaşamın başlangıcından itibaren benliğin yalnızca bölme değil, aynı zamanda kendisini bütünleştirme gereksinim ve kapasitesi de olduğunu düşünüyorum. Depresif konumda giderek doruk noktasına ulaşan bütünleştirme yaşam dürtüsünün baskınlığına bağlıdır ve benliğin bir ölçüye kadar ölüm dürtüsünün işleyişini kabullendiğine işaret etmektedir. Benlik oluşumunu, büyük ölçüde, bölme ve bastırma ile nesne ilişkisinde bütünleştirme arasındaki değişimin belirlediği bir durum olarak görüyorum.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, benliğin sürekli kendini altbenlik üzerinden zenginleştirdiğini belirtmiştir. Daha önce, yaşam dürtüsünün benliği faaliyete geçirdiğini ve onu geliştirdiğini düşündüğümü söylemiştim. Bunun elde edilmesinin yolu benliğin en eski nesne ilişkileridir. Üzerine yaşam ve ölüm dürtülerinin yansıtıldığı meme, içe atma yoluyla içselleştirilen ilk nesnedir. Bu şekilde her iki dürtü de bağlandıkları bir nesne bulmuş olur ve böylece yansıtma ve yeniden içe atma ile benlik zenginleşir ve güçlenir.</p>
<p style="text-align:justify;">Benlik ne kadar çok yıkıcı dürtüleri bütünleştirip nesnelerinin farklı yönlerini sentezleyebilirse o kadar çok da zenginleşmiş olur; çünkü kaygı yarattıkları ve acı verdikleri için reddedilen kendilik ve dürtülerin bölünerek ayrılmış parçaları, bu bölüp ayırma nedeniyle yoksullaşmış olan kişilik ve düşlemsel yaşama ait değerli yanları da içermektedir. Kendiliğin ve içselleştirmiş nesnelerin reddedilen yönleri dengesizliğe katkıda bulunduğu halde sanatsal üretim ve çeşitli entelektüel etkinliklerin de ilham kaynağında yer alır.</p>
<p style="text-align:justify;">En erken dönem nesne ilişkileri ve üstbenlik gelişimi ile ilgili anlayışım, benliğin en azından doğumdan itibaren faaliyette olduğu hipotezim kadar yaşam ile ölüm dürtülerinin her yeri saran gücü ile ilgili hipotezimle de uyumludur.</p>
<p style="text-align:justify;">Çeviren: Aslı Kuruoğlu</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Kaynakça</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. <em>The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XVIII (1920–1922): Beyond the Pleasure Principle, Group Psychology, and Other Works, 1-64, </em>Londra: Hogarth Press</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S.&nbsp;(1924a).&nbsp;The Economic problem of masochism.&nbsp;<em>The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIX (1923-1925): The Ego and the Id and Other Works</em><em>,</em> 155-170. Londra: Hogarth Press.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1924b). The Economic Problem of Masochism. J. Riviere ve ark. (Çev.) Collected Papers 2 içinde, 255-268, Londra: Hogarth Press.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S<strong>.</strong>&nbsp;(1933).&nbsp;New introductory lectures on psychoanalysis.&nbsp;<em>The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XXII (1932-1936): New Introductory Lectures on Psychoanalysis and Other Works. </em>Londra: Hogarth Press.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (1928). Early stages of the Oedipus conflict. <em>International Journal of Psychoanalysis</em>,&nbsp;9, 167-180.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (1931). A Contribution to the theory of intellectual inhibition.<em> International Journal of Psychoanalysis</em>, 12, 206-218.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (1932). <em>The psychoanalysis of children</em>. Londra: Hogart Press.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (1933). The early development of conscience in the child. S. Lorand (Haz.), Psychoanalysis Today içinde, (s. 149-162). New York: Covici-Friede.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (1935). A Contribution to the psychogenesis of manic-depressive states. <em>International Journal of Psychoanalysis</em>,&nbsp;16, 145-174.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (1945). The Oedipus complex in the light of early anxieties. <em>International Journal of Psychoanalysis</em>,&nbsp;26, 11-33.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms. <em>International Journal of Psychoanalysis</em>,&nbsp;27, 99-110.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (1948). A contribution to the theory of anxiety and guilt. <em>International Journal of Psychoanalysis</em>,&nbsp;29, 114-123.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (2002 [1952]). Some theoretical conclusions regarding the emotional life of the infant. J. Riviere (Haz.),&nbsp;<em>Developments in Psychoanalysis</em>&nbsp;içinde, (s. 198–236). Londra: Hogarth Press.</p>
<p style="text-align:justify;">Klein, M. (1957). Envy and gratitude: A study of unconscious Sources. Londra: Tavistock Publications.</p>
<p style="text-align:justify;">Riviere, J. (1952). The unconscious phantasy of an inner world reflected in examples from literature.&nbsp; <em>International Journal of Psychoanalysis</em>,&nbsp;33, 160-172.</p>
<p style="text-align:justify;">Rosenfeld, H. (1952). Notes on the psychoanalysis of the superego conflict in an acute schizophrenic patient. <em>International Journal of Psychoanalysis</em>,&nbsp;33, 111-131.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/zihinsel-isleyisin-gelisimi-uzerine/">Zihinsel İşleyişin Gelişimi Üzerine &#8211; Melanie Klein</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/zihinsel-isleyisin-gelisimi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşam ve Ölüm Dürtüleriyle İlgili Psikanalitik Kurama Yönelik Klinik Bir Yaklaşım &#8211; Herbert Rosenfeld</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/yasam-ve-olum-durtuleriyle-ilgili-psikanalitik-kurama-yonelik-klinik-bir-yaklasim/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/yasam-ve-olum-durtuleriyle-ilgili-psikanalitik-kurama-yonelik-klinik-bir-yaklasim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:47:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1. Sayı Eros // X Thanatos]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=222</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazı Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/yasam-ve-olum-durtuleriyle-ilgili-psikanalitik-kurama-yonelik-klinik-bir-yaklasim/">Yaşam ve Ölüm Dürtüleriyle İlgili Psikanalitik Kurama Yönelik Klinik Bir Yaklaşım &#8211; Herbert Rosenfeld</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazı <i>Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye </i>isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/yasam-ve-olum-durtuleriyle-ilgili-psikanalitik-kurama-yonelik-klinik-bir-yaklasim/">Yaşam ve Ölüm Dürtüleriyle İlgili Psikanalitik Kurama Yönelik Klinik Bir Yaklaşım &#8211; Herbert Rosenfeld</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/yasam-ve-olum-durtuleriyle-ilgili-psikanalitik-kurama-yonelik-klinik-bir-yaklasim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-I &#8211; Hans W. Loewald</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/psikanalizin-terapotik-etkisi-uzerine-i/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/psikanalizin-terapotik-etkisi-uzerine-i/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:45:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1. Sayı Eros // X Thanatos]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=230</guid>

					<description><![CDATA[<p>Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-I[1] Hans W. Loewald Psikanalizin terapötik etkisine dair anlayışımızdaki gelişmeler psikanalitik süreç üzerine daha derin bir içgörüye dayanmaktadır. “Psikanalitik süreç” ile kastettiğim, hastanın kişiliğinde yapısal değişimlere yol açan, hasta ve analist arasındaki belirgin etkileşimlerdir. Elli yıldan uzun bir zamandır sürmekte olan psikanalitik araştırma ve uygulama ışığında, ruhsal aygıtın oluşmasında, gelişmesinde ve sürekli [&#8230;]</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/psikanalizin-terapotik-etkisi-uzerine-i/">Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-I &#8211; Hans W. Loewald</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify;"><strong>Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-I<a href="/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Hans W. Loewald</em></p>
<p style="text-align:justify;">Psikanalizin terapötik etkisine dair anlayışımızdaki gelişmeler psikanalitik süreç üzerine daha derin bir içgörüye dayanmaktadır. “Psikanalitik süreç” ile kastettiğim, hastanın kişiliğinde yapısal değişimlere yol açan, hasta ve analist arasındaki belirgin etkileşimlerdir. Elli yıldan uzun bir zamandır sürmekte olan psikanalitik araştırma ve uygulama ışığında, ruhsal aygıtın oluşmasında, gelişmesinde ve sürekli bütünlüğünde çevreyle etkileşiminin oynadığı role minnet duymaktayız. Benlik gelişimi üzerine çeşitli araştırmalar yapmış psikanalitik benlik psikolojisi, bize ruhsal yapıların gelişiminde diğer ruhsal yapılarla etkileşim ve benlik oluşumu ile nesne ilişkilerinin arasındaki bağlantıya ilişkin temel sorularla uğraşmak üzere çeşitli araçlar sunar<a href="/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>.</p>
<p style="text-align:justify;">Eğer “hastanın kişiliğinde yapısal değişimlerden” bahsediyorsak benlik gelişiminin psikanalizdeki terapötik süreç içinde sürdüğünü varsayıyor olmalıyız. Ve benlik gelişiminin yeniden başlaması yeni bir nesne yani analistle kurulan ilişkiye bağlıdır. Bu yeni ilişkinin doğası ve etkileri tartışmaya açıktır. Bu girişimimizde ruhsal aygıtın oluşması ve gelişmesi için nesne ilişkilerinin önemine ilişkin anlayışımızı terapötik sürecin dinamikleri ile ilişkilendirmek üretken bir yaklaşım sunacaktır. Bununla ilgili ilk yaklaşım aşağıda belirtilmiştir.</p>
<p><span id="more-230"></span></p>
<p style="text-align:justify;">Nesne ilişkilerini, aktarım görüngüsünü, içgüdüsel dürtüler ve benlik arasındaki ilişkileri olduğu kadar analistin analitik ortam içindeki işlevini göz önünde bulunduran az ya da çok yapılandırılmış psikanalitik kuram ve geleneğin sorunları ile ilgilenilmesi gerekmektedir. Bu sorunlarla ilgilenirken kendi düşüncemi netleştirmek için ana konudan tekrarlayan biçimde sapmayı kaçınılmaz buluyorum.</p>
<p style="text-align:justify;">Dolayısıyla, bu makalede, ana mesele sistematik bir biçimde ele alınmamıştır. Makaledeki dört kısım resme farklı açılardan ışık tutmayı hedeflemektedir ve ana ögelerin belli belirsiz olmalarına karşın tanınabilmelerini umut etmektedir. Bu konuya yönelik daha sistematik bir yaklaşımın ilgili yazınla da kapsamlı olarak ilgilenmesi gerekirdi, ancak şu noktada bu görevi üstlenmeyi imkânsız buluyorum.</p>
<p style="text-align:justify;">İlerlemeden önce bunun psikanalitik teknik üzerine bir makale <em>olmadığını</em>, tekniğe ilişkin değişiklik ya da çeşitlilik önerme amacı olmadığını belirtmek isterim. Psikanalitik teknik, psikanalizin başlangıcından bu yana değişim göstermiştir ve değişime devam edecektir. Psikanalizdeki terapötik etkinin daha iyi anlaşılması teknikte bazı değişimlere yol açabilir ancak teknik göz önünde bulundurulduğunda böylesi bir netleştirmenin ortaya çıkarabilecekleri dikkatlice ele alınmalı, çalışılmalıdır ve bu makalenin konusu değildir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>&nbsp;</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>I</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Hasta ve analist arasındaki nesne ilişkisi gerçeğinin kanıksanmış olmasına karşın terapötik etki ve analitik ilişki içinde analistin rolünü göz önünde bulunduran klasik formülasyonlar, ruhsal aygıtın dinamik örgütlenmesine ilişkin güncel anlayışımızı yansıtmamaktadır. Burada bahsettiğim ruhsal aygıttır, yalnızca benlik değildir. Modern psikanalitik benlik psikolojisi, psikanalitik kurama içgüdüsel dürtülerin eklenmesinden daha fazlasını temsil etmektedir. Bana göre, ruhsal aygıtın dinamik örgütlenmesinin daha kapsamlı bir kuramla detaylandırılmasıdır ve psikanaliz tarihinin erken evrelerinde edindiğimiz içgüdüsel dürtülerimizle ilgili bilgilerimizi böyle bir psikolojik kuramla bütünleştirme sürecindedir. Psikanalitik benlik psikolojisinin psikanalizin gelişimi üzerine etkisi, benlik psikolojisinin ruhsal aygıtın öylesine bir parçası ile ilgilenmediğini ancak ruhsal aygıtın bütününe yeni bir boyut kattığını göstermiştir. Bu noktaya daha sonra tekrar değineceğim.</p>
<p style="text-align:justify;">Bir analizde, hem ilkel hem üst düzey etkileşim süreçlerini, yani hasta ve analist arasında benlik bütünleşmesine veya dağılmasına sebep olan veya basamak olan etkileşimleri gözleme ve araştırma imkânına sahibiz. Bütünleştirici (ve dağıtıcı) deneyimler olarak adlandırabileceğim bu tür etkileşimler pek çok zaman olur ama kimi zaman dikkatimizden kaçabilir ve fark edilmeden kalabilir. Hastası ile etkileşim halindeki analistin kendisini gözlemesindeki güçlüğün yanı sıra, kuramsal yanlılıktan kaynaklanan özgül bir neden de bu tür etkileşimlerin sadece fark edilmemekle kalmayıp aynı zamanda yadsınmasıdır. Kuramsal yanlılık ruhsal aygıtın kapalı bir sistem olarak görülmesidir. Böylece analist yalnızca çocukluk çağı nevrozuyla sonuçlanan çocukluk döneminin aktarım nevrozunun gelişimi, kristalize oluşu ve çözülmesi üzerinden yeniden sahnelenen ve yeniden harekete geçirilen analitik sahnenin oyuncularından biri olmakla kalmaz aynı zamanda bilinçdışına rağmen, özenli bir yansızlıkla nitelenen, yansıtıcı bir ayna işlevi görür.</p>
<p style="text-align:justify;">Analistin nötralitesi şu durumlarda gereklidir:&nbsp; (i) analistin kendi duygusal girdilerinin gözlem alanını bulandırmasını engelleyecek bilimsel nesnelliği sağlamak, (ii) hastanın aktarımları için boş bir levha (<em>tabula rasa</em>) temin etmek. İkincisi, bilimsel nesnellik için genel talep ve kişisel konuların karışmasından kaçınma ile yakından ilişkili olsa da analitik süreçle özgül bir biçimde ilişkilidir; analist belirli süreçler için yalnızca bir gözlemci gibi işlev görmez, aynı zamanda sözel iletişimle hastaya bilinçli ve özellikle bilinçdışı süreçlerini bir ayna gibi etkin bir biçimde geri yansıtır. Bu nötralitenin özgül bir görünümü, analistin kendisine aktarılan çevresel figürün (ya da onun tam karşıtının) rolüne girmekten kaçınması gerekliliğidir. Ona verilen role girmek yerine aktarım durumunda hastanın analiste ve kendine atadığı rolleri ona düşündürtebilmek için yeterince nesnel ve nötr kalmaya çalışmalıdır. Böylesi bir nesnellik ve tarafsızlığın terapötik ortamdaki anlamının daha net anlaşılması gerekmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Analitik ortama yeni bir gözle bakalım. Benlik gelişimi ruhsal aygıtın giderek daha fazla bütünleşme ve ayrışma sürecidir; psikoz ya da nevroz olmadıkça bu sürecin gelişimi herhangi bir noktada durmaz, her ne kadar genellikle Oidipus karmaşası döneminin etrafında benlik örgütlenmesinin belirgin bir sağlamlık kazanmış olduğu doğru olsa da. Bir diğer sağlamlaşma edinimi ergenliğin sonuna doğru olur ve daha sonra yaşamın ilerleyen evrelerinde bu sağlamlaşmaları belli belirsiz görürüz. Bu daha sonraki sağlamlaşmalar -ve bu önemlidir- benlik gerilemesi ile karakterize olan benlik dezorganizasyonu ve yeniden örgütlenmesi dönemlerini izler. Erikson, benlik gerilemesine ilişkin bu dönemlerin bazı türlerini kimlik krizlerindeki takip eden yeni sağlamlaşmalar olarak tanımlamıştır. Bu bakış açısına göre analiz, benlik dezorganizasyonunu ve yeniden örgütlenmesini uyaran dönem ya da dönemlerle nitelendirilebilir. Aktarım nevrozu da benlik dezorganizasyonunun ve yeniden örgütlenmesinin tetiklenmesi sonucu oluşur. Böylece analiz, benlik gelişimini görece durakladığı pozisyondan harekete geçirici, veya gelişimini daha sağlıklı bir yöne ve/veya bütünlüğe ilerletici bir girişim işlevi görür. Bu noktaya (kontrollü) gerileme teşvik edilerek ve bundan yararlanılarak ulaşılır. Bu gerileme, sayesinde aktarım nevrozunun anlaşılabileceği önemli görünümlerden biridir. Çocukluk çağı nevrozunun yeniden canlandığı aktarım nevrozu, sadece analistin teknik becerileri ile harekete geçmez, aynı zamanda analistin kendisini hastasıyla arasında “yeni bir nesne ilişkisi” gelişmesine müsait bir konuma sokabilmesiyle oluşur. Hasta bu yeni nesne ilişkisini eski olana uyarlamaya çalışır. Öte yandan hasta “olumlu aktarım” (bir direnç olarak olumlu aktarım değil de “aktarımın” analizin tüm sürecini taşıdığı anlamında) geliştirdiği sürece bu yeni nesne ilişkisi potansiyelini direncin çeşitli evrelerinde canlı tutabilir. Hasta, analist tarafından temsil edilen yeni bir nesne ilişkisi potansiyeline tutunabilirse ancak o zaman onu çocukluk çağı kaygı ve çatışmalarıyla yeniden karşı karşıya getirecek aktarım nevrozunun gerileme krizinin içine dalma cesaretini gösterebilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Analitik olduğu kadar yaşam deneyiminden de biliyoruz ki, kendilik gelişiminin yeni hamleleri, yeni nesne ilişkilerinin oluşmasıyla birlikte ortaya çıkan, kişinin kendine dair “gerilemeli” yeniden keşifleriyle çok yakından ilgili olabilir ve bu da “nesnelere” dair yeni bir keşif anlamına gelir. Yeni nesnelerin keşfedilmesi değil nesnelere dair yeni bir keşif diyorum, çünkü yeni nesne ilişkileri kişinin nesne ilişkisi gelişiminin erken dönemde izlediği yolları yeniden keşfetmesine imkân tanır. Bu da kişinin nesneleriyle ve kendisiyle ilişki kurmasına yeni bir yol sağlar. Kendisine ve nesnelerine dair bu yeni keşif, benlik ve nesnelerin yeniden örgütlenmesi “yeni bir nesne” ile karşılaşmayla mümkündür ve bu yeni nesnenin süreci ilerletmek için birtakım özelliklere sahip olması gerekir. Analistin kendisini hasta için ulaşılabilir kıldığı ve hastanın analiz boyunca tutunduğu bu yeni nesne ilişkisi “olumlu aktarım” kavramının<a href="/#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> tanımlarından biridir.</p>
<p style="text-align:justify;">Analistin tarafsızlığı nedir? Potansiyel olarak yeni bir nesne olan analistle karşılaşmada,&nbsp; bu yeni nesnenin, aktarım nevrozu içinde örtük olan benliğin yeniden örgütlenmesi sürecini kolaylaştırabilmesi için birtakım özelliklere sahip olması gerektiğinden bahsetmiştim. Bu özelliklerden biri nesnelliktir. Nesnellik hasta için bir nesne olarak ulaşılır olmaktan kaçınmak değildir. Analistin nesnelliği hastanın aktarımdaki çarpıtmalarına gönderme yapar. Bu çarpıtmaların giderek daha fazla nesnel bir biçimde analiz edilmesiyle, bu aktarımlarla temsil edilen engelleri adım adım saf dışı ederek, yeni bir nesne ilişkisine doğru, analist yalnızca potansiyel olarak değil bilfiil yeni bir nesne olarak ulaşılabilir olur. Analistin, bir nesne olarak ulaşılabilirliğini, yalnızca aktarımı üzerine çekmek için bir araç olarak kullandığını düşünme eğilimi vardır. Ulaşılabilirliğinin, hastanın aktarımlarını yansıttığı, analistin de bunları yorum şeklinde ona geri yansıttığı bir ayna ya da ekran vazifesi gördüğü düşünülür. Bu bakış açısına göre, analizin ideal sonlanma noktasında artık daha fazla aktarım yoktur, aynaya yansıtılacak bir şey kalmamıştır ve ayna da geri yansıtacağı bir şey kalmadığı için feshedilebilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu sadece kısmen doğrudur. Analist aslında yalnızca aktarım çarpıtmalarını yansıtmaz. Yorumlarında, hastanın aktarım yorumlandıkça aşama aşama kavradığı, çarpıtılmamış gerçekliğin çeşitli görünümlerini de belirtir. Çarpıtılmamış bu gerçeklik analist tarafından hastanın aktarım çarpıtmalarını yontması kanalıyla iletilir ya da Freud’un, Leonardo da Vinci’nin bir ifadesini kullanarak çok hoş bir şekilde açıkladığı gibi resimdeki “per vi adi porre” değil ama heykeldeki ‘per vi adi levare’ gibi; heykel yaparken ortaya çıkan figür mevcut materyalden bazı parçalar çıkarılarak oluşurken resim yaparken mevcut materyale eklemelerle oluşur. Biz de analizde, nevrotik çarpıtmaları çıkartarak gerçek forma ulaşıyoruz. Ancak tıpkı heykelde olduğu gibi, en temel şekilde bile olsa, bizim de ortaya çıkacak şekle dair bir imgemizin olması gerekmektedir. Analizde hasta kendisini analiste göstererek, tüm çarpıtmalar aracılığıyla bu tip bir imgenin en temel halini sunar ve analist zihninde bu imgeye odaklanır ve böylece onu neredeyse tümüyle yitirmiş olan hasta için emaneten taşır. Yeni bir nesne ilişkisinin tohumunu simgeleyen işte bu karşılıklı narin bağdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Analistin hastadan aktarımla gelen çarpıtmalara karşı nesnelliği ve bu bağlamdaki tarafsızlığı, bir bilim adamının çalışmasındaki “tarafsız” tutum ile karıştırılmamalıdır. Yine de, bilimsel bir gözlemci ile onun inceleme konusu arasındaki ilişki, analitik ilişkiye şu sapmalar dahilinde model olmuştur: analitik deneyin özgül koşulları altındaki özne, etkinliklerini gözlemciye yöneltir ve gözlemci bulgularını sonuçları dönüştüreceğine inanarak özneye doğrudan geri yöneltir. Fakat modelden bu şekilde sapılması ilişkinin tüm yapısını değiştirmiştir; sadece yeterince temsil edici ve faydalı olmaması açısından değil, fakat yanıltıcı olması açısından. Özne etkinliklerini analiste yönlendirdiğinde, analist özne tarafından bir gözlemci olarak bütünleştirilmez ve de gözlemci bulgularını hastaya ilettiğinde hasta artık “gözlemci” tarafından bir inceleme konusu olarak bütünleştirilmez.</p>
<p style="text-align:justify;">Analist ve hasta arasındaki ilişki, bilim adamı ve bilimsel nesnesi arasındaki yapıya sahip olmamakla &nbsp;ve analistin tarafsızlığı da bu ilişkiyle karakterize olmamakla birlikte analist, bir noktaya kadar tıpkı bilimsel bir gözlemci gibi, hastası ve kendisi arasındaki etkileşimi gözleyebilir. Fakat buradaki etkileşimin kendisi bilimsel tarafsızlık modeli tarafından yeterince temsil edilememektedir. Bu modeli kullanmak, eksik gözleme dayandığı için bilimsel değildir. Buradaki kafa karıştırıcı mesele karşıaktarımın nereye yerleştirileceğidir. Bu bakış açısının niyeti, analitik süreç içinde bilimsel bilginin, anlamanın ve metodolojinin rolünü yadsımak ya da azımsamak olmadığı gibi hastaya karşı hissedilen duygu yüklü tutumun ya da “rol almanın” avukatlığını yapmak da değildir. Yapmaya çalıştığım, nesnellik ve tarafsızlığa ilişkin haklı ve gerekli olanı yine tarafsızlığa ilişkin kökenlerini savunulamaz bulduğum bir modelden çıkarmaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bunun nedenlerinden birisi, terapötik analizin, doğal görüngülerin kökenlerinin ve karşılıklı ilişkilerinin araştırıldığı nesnel ve bağımsız genel bilim kategorisine giren, şüphesiz kendine ait özel bir doğası olan, nesnel ve bilimsel bir araştırma yöntemi olmasıdır. Analiste dair ideal imge yansız bir bilim adamı olmasıdır. Bu bilim adamı tarafından uygulanan araştırma yöntemi ve <em>kendi içlerinde</em> yaptıkları sorgulama süreçlerinin terapötik olduğu öne sürülmüştür. Bir araştırma projesinin çalışmanın konusu üzerinde neden terapötik bir etkisinin olması gerektiği kendiliğinden anlaşılamaz. Terapötik etki, analizde öznenin yani hastanın kendisinin, tıpkı bir araştırma çalışmasında olduğu gibi, tabii bu sefer kendisine yönelen bir “bilimsel projenin” giderek daha fazla içine girmesi ve bu projede bir çalışma ortağı olmasının gerekliğiyle ilgilidir. Burada hastanın gözlemleyen benliğine gönderme yapmaktayız ki bu kısım bizim bir noktaya kadar çalışmamızı dayandırdığımız, güçlendirmeye çalıştığımız ve işbirliği yaptığımız kısımdır. Burada bahsedilen aslında en genel anlamıyla özdeşleşmedir. Hasta ve analist, analiz ilerlerse, bilimsel olarak rehberlik edilen kendini dikkatle inceleme diyebileceğimiz benlik-etkinliği içinde giderek artan bir özdeşleşme içine girerler.</p>
<p style="text-align:justify;">Böyle bir özdeşleşme olasılığı veya kademeli gelişimi, sürekli iddia edildiği gibi, başarılı bir analiz için zorunlu bir koşulsa, bu durum bilimsel yansızlık ve bir ayna objektifliği ile hiçbir ilgisi olmayan bir unsur ortaya çıkarır.<a href="/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Bu özdeşleşmenin daha önce bahsettiğim yeni bir nesne ilişkisinin gelişimi ile ilgisi vardır. Hatta onun temelidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Aktarım nevrozu analistin etkili varlığında gelişir ve analiz ilerledikçe de daha çok hastanın gözleyen benliğinin “varlığında” ve gözleri altında varlığını sürdürür. Analist ve hasta tarafından yürütülen dikkatli incelenme, organize edici, “sentetik” bir benlik etkinliğidir. Benlik işlevinin gelişmesi etkileşime bağlıdır. Ne kendini dikkatli inceleme ne de sürekliliği bu dikkatli incelemeye bağlı olan ruhsal aygıtın daha özgür ve daha sağlıklı bir şekilde gelişimi, bilimsel laboratuvar koşullarının boşluğunda olur. Bütün bunlar uygun bir çevrenin varlığında ve onunla etkileşimde gerçekleşir. Analitik süreç içinde, bu çevresel ögenin, tıpkı orijinal gelişimde olduğu gibi, hastanın gözlemleyen benliği dediğimiz şey olarak giderek daha fazla içselleştirildiğini söyleyebiliriz.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu konuya dair başka bir taraf daha var. Analitik etkinliğin kesin surette bilimsel olduğu (sadece bilimsel bilgi ve metotları <em>kullanmakla </em>kalmadığı) konusundaki ısrarın içinde bilimin itibarı nosyonu vardır. Freud’a göre bilim insanı, insan türünün en gelişmiş halidir. <em>Totem ve Tabu</em>’da belirttiği gibi, insanın evren algısının gelişmesinin bilimsel aşamasına karşılık gelen kişinin içinde bulunduğu olgunluk düzeyidir. Bu bakışa göre, hastanın yardım edilerek kendini bilimsel bir yönden anlaması, kişiyi daha önce erişmediği evrimsel bir aşamaya doğru ilerletmesi açısından, kendi başına terapötiktir. Hasta, kendisini ve dış dünyayı animistik ya da dinî açıdan değil, nesnel bir bilimsellikle kavrayan bir bilim adamının olgunluğuna doğru yönlendirilir. Şüphesiz ki, kendiliği araştırmayı da içeren evrenin bilimsel araştırması, evren üzerinde daha fazla hâkimiyet kurmayı sağlar (acı bir şekilde farkına varmaya başladığımız üzere, bu belirli sınırlar içinde gerçekleşir). Onun üzerinde hâkimiyet kurma çalışmanın kendisi bir bilimsel etkinlik değildir. Eğer bilimsel nesnellik insanın evrenle ilgili kavrayışının en olgun evresi kabul ediliyorsa, yani bu da kişinin olgunluk düzeyinin en üst seviyesini gösteriyorsa, bizim de psikanalitik terapiyi tümüyle bilimsel bir etkinlik ve sonuçlarını da böyle bir bilimsel nesnelliğe bağlı olarak görme eğilimimiz olabilir. Bu yerleşmiş görüş konusunun ötesinde, bize 19. yüzyıldan kalan, kendiliğe ve dünyaya bilimsel yaklaşımın dinî yaklaşımdan evrimsel olarak çok daha üstün ve gelişmiş bir düzey olduğu varsayımının sorgulanmasının gerekli ve yerinde olduğuna inanıyorum. Ancak burada bunun peşinden gitmeyeceğim.</p>
<p style="text-align:justify;">Aktarım çarpıtmalarının nesnel bir biçimde yorumlanmasıyla birlikte analist hasta için yeni bir nesne olarak giderek daha ulaşılabilir olur. Esasen bu daha önce hiç karşılaşılmamış bir nesne olması anlamında değildir; yenilik, hastanın kurduğu bu yeni ilişki üzerinden erken dönem nesne ilişkilerinin nasıl geliştiğini yeniden keşfetmesi ile olur ve bu da nesnelerle ve kendiyle yeni ilişki kurma şekillerinin ortaya çıkmasını sağlar. Aktarım çarpıtmaları vasıtasıyla hasta en azından bu çekirdeğe (kendisinin ve “nesnelerinin” olduğu) dair çarpıtılmış olan temel bilgileri ortaya koyar. Analistin hastaya ulaşmak için, gerçeklik ya da normallikle ilgili birtakım soyut kavramları değil de aktarımları ve savunmaları yorumlarken gönderme yaptığı, henüz tam olgunlaşmamış ve belli belirsiz olan bu çekirdektir. Eğer analist temel odağını görünür olmaya başlayan bu çekirdeğin üzerine yoğunlaştırırsa, o zaman kendi imgeleri doğrultusunda hastaya şekil vermekten ya da hastanın dönüşmesini beklediği şey doğrultusunda ona kendi kavramlarını empoze etmekten kaçınmış olur. Bu da temeli kişiye ve kişisel gelişime sevgi ve saygı duymak olan bir nesnelliği ve tarafsızlığı gerektirir. Bu sevgi ve saygı, etkileşimde benliğin ve ruhsal aygıtın örgütlenmesinin ve yeniden örgütlenmesinin meydana geldiği “gerçeklik” suretini temsil eder.</p>
<p style="text-align:justify;">Burada anne-çocuk ilişkisi model olarak alınabilir. İdeal olarak, ebeveyn çocuğunun içinde bulunduğu belli bir gelişimsel süreci anlamaya çalışırken onunla empatik bir ilişki içindedir ama bir yandan da çocuğun geleceğiyle ilgili vizyonunda ondan öndedir ve onunla ilişkide onu bu vizyona yöneltir. Bu vizyon ebeveynin büyüme ve gelecekle ilgili kendi deneyimine, bilgisine dayanır ve ideal olarak çocuğun ebeveyne sunduğu varoluş çekirdeğinin daha bütünleşmiş ve açık bir versiyonudur. Burada ebeveynin gördüğü, bildiği ve çocuğuna yönelttiği “daha fazlası” çocuğun özdeşim yaparak büyümesini sağlayandır. Çocuk ebeveyninin çeşitli kısımlarını içselleştirerek aynı zamanda ebeveyninin çocuğa dair imgesini de içselleştirir. Bu imge çocuğa bedensel ve duygusal olarak binlerce şekilde aktarılır. Benlik gelişiminin bir kısmını oluşturan, anneye özgü tarafların içe atımıyla inşa edilen erken özdeşleşme, annenin çocuğa dair imgesinin içe atımını da içerir. İçe atılanın bir kısmı çocuğa dair anne tarafından görülen, hissedilen, koklanan, duyulan ve dokunulan imgedir. İçe atımı burada intrapsişik bir etkinlik olarak tanımlıyorsak burada olanın tümüyle bir içe atım süreci olmadığını eklemek daha doğru olacaktır. Çocuğun bedenine gösterilen muamele ve ilgi, çocuğun nasıl yedirildiği, ona nasıl dokunulduğu, onun nasıl temizlendiği, ona nasıl bakıldığı, onunla nasıl konuşulduğu, ismiyle nasıl çağrıldığı, nasıl fark edildiği ve yeniden fark edildiği gibi tüm bunlar ve onunla iletişim kurmanın pek çok farklı şekli, ona kimliğinin, aynılığının, bütünlüğünün, ve bireyselliğinin nasıl iletildiği onu şekillendirir ve kendisini tanımlayabilmeye, hissetmeye ve fark etmeye başlar. Kendisini ötekilerle beraber fakat ötekilerden ayrı ve bir bütün olarak görebilir. Çocuk kendisine odaklanılması sayesinde kendisini özgüvene sahip bir birim olarak deneyimlemeye başlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Analizde, eğer yapısal değişimleri beraberinde getiren bir süreç amaçlanıyorsa, benzer doğada etkileşimlerin olması gereklidir. Bu noktada, bu etkileşimleri erken gelişim dönemiyle kabaca açıklayarak, sadece belirtmek istediğim, nötralitenin kati gerekliliğidir ki bu da daha olgun nesne ilişkileri kurma kapasitesini içerir. Tıpkı ebeveynin çocuğun gelişimini hem takip edebilmesi hem de onun ötesinde olması gibi.</p>
<p style="text-align:justify;">Olgun nesne ilişkileri, ilişkilenmenin aynılığıyla niteli değildir ancak optimal bir aralıkta ilişkilenebilmek ve olgunluklarının çeşitli düzeylerine uygun olarak farklı nesnelerle ilişki kurabilme yetisidir. Analizde olgun nesne ilişkileri, eğer analist hastayla her zaman potansiyel büyümeyi yani geleceği göz önünde bulundurup hastanın ortaya koyduğu farklı gelişim düzeylerinde salınarak ilişki kurabilirse sürdürülebilir. Hastayı kendi zihnindeki imgeye göre şekillendirmekten duydukları korku analistlerin, analitik kuram ve yöntem içinde gelecekle ilgili boyutu ciddi bir şekilde ele almalarına engel oluyor olabilir. Tüm psikanalitik ilginin merkezinde büyüme ve gelişim olduğunu düşünürsek bu ilginç bir ihmaldir. Bu konu ile yüzleşmeden üstbenlik sorununa yeni ve derin bir kavrayış getirmek mümkün değildir.</p>
<p style="text-align:justify;">Hasta, benlik örgütlenmesinde yapısal değişimler elde edebilmek için olgun bir nesne ile sürekliliği olan bir ilişkilenmeye gereksinim duymaktadır. Kuşkusuz ki bu, analistin analiz boyunca hasta tarafından olgun bir nesne olarak <em>deneyimlendiği</em> anlamına gelmez. Analistin analitik saat içinde diğer profesyonel becerilerin yapısına benzer şekilde (sadece profesyonel çalışma saatleri içerisinde uygulanan bir beceri olması gerçeğini de kapsayarak) ve ebeveynlerin çocukları ile ilgilenirken dile getirmeden yaptıkları yoğun ve özel becerilere benzeyen bazı özel “becerileri” oluşturması ve uygulamasını gerektirir.</p>
<p style="text-align:justify;">Analistin etkinliği ve özellikle de yorumları ve bunların hasta tarafından nasıl alındığı benliğin psikodinamikleri üzerinden düşünülmeli ve anlaşılmalıdır. Bu psikodinamikler, içe atma, özdeşleşme, yansıtma (bunlar hakkında birtakım bilgilere sahibiz) ile başlayan ve bunların ileriki yaşamda türevlerine, değişim ve dönüşümlerine (tüm bunlar savunma amacıyla kullanılmadığı sürece çok az anlaşılabilir) bakarak devam eden benlik-gerçeklik alanının bütünleştirici süreçlerinin işleyişlerine doğru düzgün odaklanılmadan çözümlenemez. Hastanın benliği ne kadar sağlamsa analitik süreçte gerçekleşen bu bütünleşme o kadar fark edilmeden veya en azından esas öge olarak düşünülüp kavramlaştırılmadan kendiliğinden olur. “Klasik” olgularla yapılan “klasik” analizde analitik sürece ilişkin bilinmeyen önemli ögeler kalır. Bu ögeler olmadıkları için değil, bu tür vakalarda fark edilmesi normal insanlarda “klasik” psikodinamikleri keşfetmek kadar güç olduğundan tanımlanmamıştır. Belirgin benlik bozuklukları olan vakalar tipik nevroz analizlerinde de rastlanan şeyleri daha abartılı bir şekilde sergilerler, tıpkı nevrotiklerde genel olarak insanlara ait psikodinamikleri daha abartılı bir şekilde görmemiz gibi. Bu klasik nevrozların analiziyle belirgin benlik bozuklukları olan vakaların analizi arasında hiçbir fark yoktur demek değildir. Benlik bozukluklarında, özellikle sınır durum &nbsp;vakalarında ve psikozlarda, çocuk-ebeveyn ilişkisindeki gibi süreçler terapötik durum içinde, çocuk-ebeveyn ilişkisinin en erken dönemlerine yakın ve benzer bir düzeyde yer alır. Yoğun benlik bozulmaları vakalarından uzaklaştıkça, bu bütünleyici süreçlerde, yüceltmenin daha üst düzeylerini ve daha karmaşık örgütlenmeleri gösteren iletişimin daha üst düzey biçimlerini görürüz.</p>
<p style="text-align:justify;">&#8230;</p>
<p style="text-align:justify;"><em>&nbsp;</em></p>
<p style="text-align:justify;">Çevirenler: Cemile Serin Gürdal, Nurhak Çağatay Birer, Elif Okan Gezmiş</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Kaynakça</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Ferenczi, S. (1950). Introjection and transference. <em>Sex in Psychoanalysis</em> içinde, (s. 35-93). New York, NY: Brunner.</p>
<p style="text-align:justify;">Fisher, C. (1956). Dreams, images and perception. <em>Journal of the American Psychoanalytic Assocciation, 4(1),</em> 5-48.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1893). Studies on hysteria. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 2)</em>. Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1894). The neuro-psychoses of defence. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 3) </em>içinde, (s. 41-61). Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1899). Screen memories. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 3) </em>içinde, (s. 299-322). Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1900). The interpretation of dreams. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 5)</em>. Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1915). Instincts and their vicissitudes. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 14) </em>içinde, (s. 109-140). Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1915). The unconscious. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 14) </em>içinde, (s. 159-215). Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 18) </em>içinde, (s. 1-64). Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1940). An outline of psycho-analysis. J. Strachey (Haz.). <em>The Standard Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (Cilt 23) </em>içinde, (s. 139-208). Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-analysis.</p>
<p style="text-align:justify;">Freud, S. (1954). <em>The origins of psychoanalysis</em>. New York, NY: Basic Books.</p>
<p style="text-align:justify;">Hoffer, W. (1956). Transference and transference neurosis. <em>International Journal of Psycho-Analysis, 37</em>, 377-379.</p>
<p style="text-align:justify;">Jones, E. (1955). <em>Life and work of Sigmund Freud, Volume 2.</em> Londra: The Hogarth Press.</p>
<p style="text-align:justify;">Loewald, H. W. (1951). Ego and reality. <em>International Journal of Psycho-Analysis, 32</em>, 10-18.</p>
<p style="text-align:justify;">Rycroft, C. (1956). The nature and function of the analyst&#8217;s communication to the patient.&nbsp;<em>International Journal of Psycho-Analysis,</em><em>&nbsp;37</em>, 469-472.</p>
<p style="text-align:justify;">Silverberg, W. (1948). The concept of transference. <em>Psychoanalytic Quarterly, 17</em>, 303-321.</p>
<p style="text-align:justify;">Spitz, R. (1956). Countertransference. <em>Journal of the American Psychoanalytic Association, 4,</em> 256-265.</p>
<p style="text-align:justify;">Tower, L. (1956). Countertransference. <em>Journal of the American Psychoanalytic Association, 4</em>, 224-255.</p>
<p style="text-align:justify;">Waelder, R. (1956). Introduction to the discussion on problems of transference. <em>International Journal of Psycho-Analysis,</em><em>&nbsp;37</em>, 367-368.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Psikanalizin Dili</em> dergisinin ilk sayısında Hans W. Loewald’ın dört bölümden oluşan makalesinin ilk bölümüne yer veriyoruz; diğer bölümlere sonraki sayıda yer verilecektir-ed.n.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bu makale Western New England Psikanaliz Topluluğu toplantılarında 1956 ve 1957 yıllarında iki bölümde sunulmuştur. I. ve III. kısımlar Amerikan Psikanaliz Birliği’nin Chicago’da 1957’deki yıllık toplantısında okunmuştur. IV. bölüm 1957’de Paris’de gerçekleşen Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin 20. Kongresi’nde sunulmuştur.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Aktarım kavramı hakkındaki tartışma bu makalenin dördüncü bölümünde yer almaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Burada, analistin “özelliklerini” daha çok “bilimsel bir araç” olarak gösterme amacıyla kullanılan, en sade haliyle “aynadan” bahsediyorum. Aynanın psikodinamik açıdan anlaşılması, tıpkı insan yaşamındaki işlevi gibi, analistin işlevinin en azından belirli görünümlerini uygun bir biçimde tanımlayarak bunu yeniden inşa edilebilir.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/psikanalizin-terapotik-etkisi-uzerine-i/">Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-I &#8211; Hans W. Loewald</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/psikanalizin-terapotik-etkisi-uzerine-i/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KADIN/Analiz Korkusu &#8211; Jan Abram</title>
		<link>https://psikanalizindili.com/kadin-analiz-korkusu/</link>
					<comments>https://psikanalizindili.com/kadin-analiz-korkusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 08:40:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1. Sayı Eros // X Thanatos]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://psikanalizindili.com/?p=235</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazı Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/kadin-analiz-korkusu/">KADIN/Analiz Korkusu &#8211; Jan Abram</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazı <i>Psikanalitik Açılımlar: Dürtüden Düşleme Simgeden Düşünceye </i>isimli kitapta yer almaktadır.</p>
<p><a href="https://psikanalizindili.com/kadin-analiz-korkusu/">KADIN/Analiz Korkusu &#8211; Jan Abram</a> yazısı ilk önce <a href="https://psikanalizindili.com">Psikanalizin Dili</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://psikanalizindili.com/kadin-analiz-korkusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
