Kategori arşivi: 1. Sayı Eros // X Thanatos

1. Sayı Psikanalizin Dili Dergisi

Zihinsel İşleyişin Gelişimi Üzerine – Melanie Klein

Zihinsel İşleyişin Gelişimi Üzerine1

Melanie Klein

Burada sunduğum makale metapsikolojiye bir katkı, Freud’un bu konudaki temel kuramlarını psikanalitik uygulamalardaki ilerlemelerden elde edilen sonuçların ışığında daha ileriye taşıma çabasıdır.

Freud’un altbenlik, benlik ve üstbenlik şeklindeki zihinsel yapı formülasyonu bütün psikanalitik düşüncenin temeli haline gelmiştir. Freud, kendiliğin bu bölümlerinin birbirlerinden keskin bir biçimde ayrılmadığını ve altbenliğin tüm zihinsel işleyişin dayanağı olduğunu açıkça belirtmiştir. Benlik altbenlikten gelişir, ancak Freud bunun hangi dönemde gerçekleştiğine ilişkin tutarlı bir kanıt sunmamıştır; benlik yaşam boyunca altbenliğin derinlerine doğru ilerler ve bu nedenle bilinçdışı süreçlerin sürekli etkisi altındadır.

Ayrıca Freud’un yaşam ve ölüm dürtülerini keşfi ile bunların doğumdan itibaren kutupsallığı ve kaynaşması zihnin anlaşılmasında muazzam ilerlemelerdi. Küçük bebeğin zihinsel süreçlerinde kendini yok etmek kadar kurtarmak ya da nesnelerine saldırmak kadar onları korumak için bastırılamayan itkiler arasındaki sürekli mücadeleyi izlerken birbirleriyle savaşım veren ilkel güçlerin iş başında olduğunun farkına vardım.  Bu bana, Freud’un yaşam ve ölüm dürtüsü kavramlarının yaşamsal klinik önemi hakkında daha derin bir kavrayış sağladı.  Çocukların Psikanalizi kitabını yazdığımda (1932)2, iki dürtü arasındaki mücadelenin etkisi altında, benliğin temel işlevlerinden birinin -kaygıya hükmetme- yaşamın başlangıcından itibaren işletilmeye başlandığı sonucuna varmıştım3.

Okumaya devam et Zihinsel İşleyişin Gelişimi Üzerine – Melanie Klein

Yaşam ve Ölüm Dürtüleriyle İlgili Psikanalitik Kurama Yönelik Klinik Bir Yaklaşım – Herbert Rosenfeld

Yaşam ve Ölüm Dürtüleriyle İlgili Psikanalitik Kurama Yönelik Klinik Bir Yaklaşım: Narsisizmin Saldırgan Boyutlarına İlişkin Bir İnceleme

Herbert Rosenfeld

Freud’un 1920 yılında yaşam ve ölüm dürtülerine ilişkin ikili kuramını ortaya koymasıyla psikanalizin gelişiminde, zihinsel yaşamdaki saldırgan görüngülere ilişkin daha derin bir anlayışın önünü açan yeni bir dönem başlamıştır. Birçok analist ölüm dürtüsüyle ilgili kurama karşı çıkmış ve onu tamamen spekülatif ve kuramsal bularak bir köşeye atma eğilimi göstermiş, bazıları ise asli klinik öneminin farkına varmıştır.

Freud ölüm dürtüsünün bireyi sessizce ölüme doğru yönlendirdiğini ve ancak yaşam dürtüsünün etkinliği sayesinde ölüm-benzeri kuvvetin dışarı yansıtıldığını ve dış dünyadaki nesnelere yönelmiş yıkıcı itkiler olarak ortaya çıktığını vurgulamıştır. Genel olarak yaşam ve ölüm dürtüleri değişen derecelerde birbirine karışmış ve kaynaşmıştır ve Freud dürtülerin, yani yaşam ve ölüm dürtülerinin, “hemen hiçbir zaman ‘saf bir biçimde’ görülmediğini” savunmuştur. Dürtülerin şiddetle ayrışması durumları Freud’un kaynaşmamış ölüm dürtüsüne -örneğin ölmekle ya da bir hiçlik durumuna geri çekilmekle ilgili bir arzuya- ilişkin tanımını hatırlatsa da detaylı klinik incelemede ölüm dürtüsünün, daima nesnelere ve kendiliğe yönelik yıkıcı bir süreç olarak kendisini gösterdiğinden, ilkel biçiminde gözlenemediğini görürüz. Bu süreçler en kuvvetli biçimde ciddi narsisist durumlarda faaliyet göstermekte gibidir.

Okumaya devam et Yaşam ve Ölüm Dürtüleriyle İlgili Psikanalitik Kurama Yönelik Klinik Bir Yaklaşım – Herbert Rosenfeld

Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-I – Hans W. Loewald

Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-I[1]

Hans W. Loewald

Psikanalizin terapötik etkisine dair anlayışımızdaki gelişmeler psikanalitik süreç üzerine daha derin bir içgörüye dayanmaktadır. “Psikanalitik süreç” ile kastettiğim, hastanın kişiliğinde yapısal değişimlere yol açan, hasta ve analist arasındaki belirgin etkileşimlerdir. Elli yıldan uzun bir zamandır sürmekte olan psikanalitik araştırma ve uygulama ışığında, ruhsal aygıtın oluşmasında, gelişmesinde ve sürekli bütünlüğünde çevreyle etkileşiminin oynadığı role minnet duymaktayız. Benlik gelişimi üzerine çeşitli araştırmalar yapmış psikanalitik benlik psikolojisi, bize ruhsal yapıların gelişiminde diğer ruhsal yapılarla etkileşim ve benlik oluşumu ile nesne ilişkilerinin arasındaki bağlantıya ilişkin temel sorularla uğraşmak üzere çeşitli araçlar sunar[2].

Eğer “hastanın kişiliğinde yapısal değişimlerden” bahsediyorsak benlik gelişiminin psikanalizdeki terapötik süreç içinde sürdüğünü varsayıyor olmalıyız. Ve benlik gelişiminin yeniden başlaması yeni bir nesne yani analistle kurulan ilişkiye bağlıdır. Bu yeni ilişkinin doğası ve etkileri tartışmaya açıktır. Bu girişimimizde ruhsal aygıtın oluşması ve gelişmesi için nesne ilişkilerinin önemine ilişkin anlayışımızı terapötik sürecin dinamikleri ile ilişkilendirmek üretken bir yaklaşım sunacaktır. Bununla ilgili ilk yaklaşım aşağıda belirtilmiştir.

Okumaya devam et Psikanalizin Terapötik Etkisi Üzerine-I – Hans W. Loewald

KADIN/Analiz Korkusu – Jan Abram

KADIN/Analiz Korkusu:

Arzu, Çocuksu Cinsellik ve Ruhsal Sağkalım Üzerine Düşünceler[1]

Jan Abram

… anneyle bağlanmanın bu evresi, histerinin etiyolojisiyle yakından ilişkidir, ki şaşırtıcı değildir bu, zira gerek evre gerekse nevroz feminen karakterdedir ve anneye duyulan bu bağımlılık, ileride görülecek paranoyanın virüsünü kadınlara bulaştırır. (Freud, S. 1931, s.227).

Bu KADIN korkusunun izini kimin öyküsünde sürseniz, bunun aslında bağımlılık gerçeğini kabul etmekten duyulan bir korku olduğu ortaya çıkar. (Winnicott, 1957 s. 125).

 

Giriş

Seanstaki bir sessizlik esnasında, o ana kadar söylediklerimin Lisa’ya hitap edip etmediğinden emin olamıyorken, birden, usulca ve temkinli biçimde şöyle dedi: “Az önce söyledikleriniz… sanırım haklısınız. Daha önce pek böyle düşünmemiştim.” Ne kast ettiğini anlamamıştım. “Bu kadar önemli olan yalnızca gerçekte ne istediğinizi bilmek değil. Yani, tabii, onun da yardımı oluyor da… Ama asıl olan onu elde etmek. Bu beni gerçekten korkutuyor. Gerçekten istediğim şeyi elde etmenin düşüncesi bile beni dehşete düşürmeye yetiyor,” diye sürdürdü sözlerini. O noktada hatırladım: Lisa’nın “her şeye sahip olmakla” ilgili ketlenmelerine yönelik bir yorum yapmıştım. Yine biraz sessiz kaldıktan sonra Lisa “Ve sanırım, ne kadar istesem de sizden beşinci seansı isteyemememin sebebi de bu. Üçüncü ve dördüncü seansları isterken böyle olmamıştı ama bu defa nedense çok korkuyorum.” Ardından gelen sessizlikte, yıllar önceki ilk görüşmemize döndüğümü, Lisa’nın o dönem psikanalizle ilgili kaygıları üzerine düşünmeye başladığımı fark ettim.

Okumaya devam et KADIN/Analiz Korkusu – Jan Abram