Kuşatma ve Gezintiler

PSİKANALİTİK KURAM VE TEKNİK

EDNA O’SHAUGHNESSY*

Analistin karşı karşıya kalabileceği, psikanaliz pratiğinin doğasında olan iki tehlikeye dikkat çekmek istiyorum. Bunlara “kuşatmalar” (enclave) ve “gezintiler” (excursion) diyeceğim. Klinik çalışma esnasında analist, hastaya verdiği tepkilerle bir “kuşatılmış bölge” oluşturarak veya analizin dışına gezintiye çıkarak psikanalitik durumun yapısını tahrip edebilir, bu da terapi sürecinin sekteye uğramasına ve hatta durmasına sebep olabilir.

İlk olarak, “kuşatılmış bölge”den kastımı açmak amacıyla A Hanım vakasını ele alacağım. Otuzlu yaşlarında çekici bir kadın olan A Hanım’ın analize başvurma sebebi, kariyerinde ne kadar başarılı olsa da erkeklerle ilişkilerini sürdürememesi, çocuk sahibi olmak için biyolojik vaktinin de tükenmekte oluşuydu. Analizin başında onunla iyi bir uyum yakalamış gibiydik. Kendisiyle, yeni analizle ve analistiyle ilgili duygu ve düşüncelerine dair girift alışverişlerimiz oluyordu.  Bunlar kendi çaplarında geçerli keşifler olsa da bir süre sonra A Hanım’ın kurduğu iletişimdeki bilinçdışı derinlik eksikliğini ve bana karşı genelde kadirşinas olan yaklaşımının aslında ne kadar kişisel, hatta mahrem olduğunu fark ettim. Dahası her ne kadar yer yer saldırganlık gösterse de bunların pek hissedilir bir tesiri olmuyordu. Halbuki A Hanım’ın içinde güçlü duygular taşıyan biri olduğunu sezebiliyordum.

A Hanım’ın bilinçdışı düşlemlerini, aktarım nesnesi olarak kim veya ne olduğumu, analizle öyküsü arasında ne tür bağlantılar kurulabileceğini bilmediğimi anladım. Kendimi bir aktarım figürü olarak konumlandıran bir şeyler söylemeye çalıştım, mesela kendimden “anne-analist” olarak bahsettim. Benzer şekilde, analizdeki olayları A Hanım’ın öyküsüyle bağdaştırma, örneğin şu an erkek kardeşi doğduğunda ne hissediyorsa onu hissettiğini söyleme gibi teşebbüslerim oldu. Fakat bu yorum denemeleri hastama geçmedi, herhangi bir gelişime vesile olmadı. Otantik olmadıklarını düşünerek bunlardan vazgeçtim. Böylelikle, mecburen, kuru kuru “siz-ben, ben-siz” yorumları yapmaya döndüm.

Analitik durum üzerine düşündükçe, tıpkı A Hanım’ın da yaptığı üzere, aşırı yakınlığı yakınlıkla, kısıtlayıcı ve kısıtlayan kısmî nesne ilişkisini bütün nesneler arasındaki dört başı mamur temasla karıştırdığımı fark ettim. Bir süredir yaptığım “siz-ben” eksenli yorumlardan tatmin olmayışımı artık daha iyi anlıyordum. Bu yorumlar, tam bir yorumun parçası değildi. Öyle olsaydı, prensipte zamanla tamamlanabilir, bünyesinde iç nesneler, bilinçdışı düşlemle gerçek arasındaki etkileşim, geçmişin yeniden yaşanması bulunurdu. Halbuki bu tür bağlantılar benim yorumlarımın hamurunda yoktu. Benim yorumlarım A Hanım’la aramızdaki etkileşimin açılışının bir parçasından ibaretti. Bu etkileşim, A Hanım’ın nesneleriyle kurduğu kendine özgü ilişkiyi hem teşkil hem de teşvik ediyordu.

Gelin görün ki, bu şekilde yorumlamaya devam edersem A Hanım’la “kuşatılmış bölge” olarak adlandırmayı önerdiğim bir tablo yaratma riski taşıyordum. Artık durumun daha farkında olduğumdan, bu defa anne-analist olarak kendime dair yorumlar öne sürerek veya hastamın öyküsüyle bulunduğumuz nokta itibariyle yapay olmaya mecbur paralellikler kurarak bu sorunların çevresinden dolanmaktansa, aktarımda kim olduğumu göremediğim, A Hanım’ın öyküsüyle kurulabilecek bağların henüz mevcut olmadığı, sanki ikimizin de dışarıda bir yaşamı yokmuş gibi göründüğü gerçeğiyle, ne kadar rahatsız edici de olsa, durabildim. A Hanım’ın benimle kurduğu kısıtlı ve aşırı yakın ilişkiyi, onunlayken ortaya koyduğum kuru işlevi araştırmaya, analiz etmeye çalıştım. A Hanım da bunları araştırmamızı istiyordu ancak bir yandan da bunlara direniyordu.

A Hanım’ın nesneleriyle kurduğu ilişki gibi bir ilişki analizde baş gösterdiyse, analist er ya da geç, bir ölçüde eyleme dökmede bulunacaktır. Fakat bunun aslında ne olduğunu görmeyi başardığında, analistin içsel bakış açısında yaşanacak değişim yapacağı yorumların tarzında ve içeriğinde de paralel bir değişimi beraberinde getirecektir. Bu sayede, hastanın sorunları, analitik durumda analistin fark etmeden onları canlandırmasıyla ortaya çıkmaktansa, analistin kapsama ve dönüştürme potansiyeline de yer açacak şekilde görülmeye başlar.

Farkındalığım artınca, A Hanım’ın benimle kurduğu ilişkinin gerçek yapısını görmesine yardımcı olabilir hale geldim. Getirdiği malzemede ilgili dinamik emarelere rastladıkça ona aşırı nezaketinden ve aşırı yakınlığından, aramızda olanın ötesinde her ikimizin de şimdiki ve geçmiş yaşamlarımızı dışarıda bırakışından, beni kontrol edişinden ve fakirleştirişinden, bu kadar sınırlı ve sınırlayıcı bir temas kurma ihtiyacının arkasında yattığını düşündüğüm ve, artık görüldüğü üzere, analistin A Hanım’ı, onun da analisti rahatsız etmesine engel olan bana ve kendisine dair kaygılarından bahsettim. Zamanla, A Hanım kendi içindeki rahatsızlığı da fark eder oldu: Seanslarda artık kendisini daha kaygılı hissediyor, hayal kırıklığına uğradığında veya bir şeye içerlediğinde bunu gerçekten hissedip ifade edebiliyordu.

Derken, bazı önemli bilinçdışı düşlemler baş gösterdi. Gördüğü bir eşcinsel inziva rüyasında iki kişi, tıpkı bir çift erotikleştirilmiş enstrüman gibi, birbirine dokunuyor, bir anlamda birbirini çalıyor, böylece aralarında hiç uyumsuzluk olmuyordu. A Hanım’ın benimle kurduğu aşırı yakın, gözlerden uzak ilişki bu rüyada eşcinsel bir sığınak, birbirine benzeyen ve birbiriyle son derece uyumlu enstrümanlar arasında erotikleştirilmiş bir yakınlık olarak ortaya çıkmıştı. Buradaki eşcinsellik öğesi A Hanım’ı başta panikletse de rüyanın karşılıklı dokunma ve çalma kısmını ikimiz arasındaki ilişkiyi teskin etme ihtiyacı üzerinden yorumlayıp aksi takdirde birbirimize karşı saldırganlaşacağımızdan korktuğunu söylediğimde epeyce rahatladı.

Bazen kendilerini savunma maksadıyla bazen de başka gerekçelerle hastalarımız böyle muhtelif sığınaklar yaratabilir. Burada analistin incelikli bir teknik kullanması gerektiğini hemen görebiliyoruz. Hastanın analitik durumu sığınağa çevirme ihtiyacını kabul eden ama aynı zamanda analiz eden bir teknik olmalıdır bu. Böylelikle analist, tam da hastanın talep ettiği şeye dönüşerek analiz olması beklenen alanı bir tür kuşatılmış bölgeye çevirme riskini bertaraf edebilir. Hastalarımız, çok da haklı olarak, bu sığınağın analiz edildiği takdirde değişeceğini, kendilerinin veya nesnelerinin (analizdeki nesnelerinin, analistin) taşıyamamasından korktukları şeylerin açığa çıkacağını düşünürler.

Hastayla beraber eyleme dökerek bir kuşatılmış bölge yaratmamak ne kadar önemliyse, hastayı bu sığınaktan zorla çıkarmamak da bir o kadar önemlidir. A Hanım’ın rüyasını incelediğimizde, kendisiyle nesneleri arasındaki ayartıcı benzerliklere dair korkularını bu sığınak sayesinde bölebildiğini görürüz; simetriye ve aşırı yakınlığa sığınması, kendisiyle nesneleri arasındaki farklardan ve mesafeden daha da çok korktuğuna işarettir. Akut kaygı tehdidinin baş gösterdiği seanslarda A Hanım sığınağını tekrar inşa etmeye çalışır, ona fazlasıyla yakın durup kendi koyduğu sınırlarda faaliyet göstermemi sağlamak üzere beni zımnî fakat güçlü bir biçimde kontrol altına alırdı. Hal böyle olunca, ben de onunla birlikte eyleme dökme ihtimalimi olabildiğince azaltabilecek yorumları nasıl yapabileceğim meselesiyle bir kez daha boğuşmak zorunda kalırdım. 

Bazense A Hanım temasını artırmaya, yeni bölgelere erişmeye hazır olurdu. Savunmacı yapıların ancak benliğin güçlenmesiyle değişebileceğini, hastanın ihtiyaç duyduğu savunmalara yorumlarımızla zarar vermememiz gerektiğini, bilakis bu savunmalara saygı duyup bunların hakkını teslim etmemiz gerektiğini biliyoruz. Öte yandan, yine beklediğimiz bir şey olan dirençle karşılaşma ihtimalimize rağmen, yorumlarımızın hastanın benliğinin hazır olduğu eşiğin altında da kalmaması gerekiyor: Büyümeyi teşvik edebilmek istiyorsak, yeniyi vaktinde yakalamak zorundayız.

A Hanım’ın analizinin başındaki yorumların iki işlevi vardı. Bu yorumlar sayesinde onun eşcinsel bir sığınağa kaçma ihtiyacı ortaya çıkmıştı ve yorumların kendisi ona ihtiyaç duyduğu rahatsız edici olmayan, kısıtlı teması sağlamıştı. Gel gelelim, A Hanım’ın tüm bu süreçte beni suya sabuna dokunmayan, kuru yorumlar yapmaya ittiğini fark etmeseydim, aynı şekilde yorumlamaya devam etseydim, A Hanım’a sunduğum şeyin adı artık analiz değil, kuşatılmış bölge olacaktı.

Bion (1963) psikanalitik yorumun duyu, mit ve tutku alanlarına uzanması gerektiğini söyler. A Hanım ise kendi mitlerini (bilinçdışı düşlemlerini ve iç nesne dünyasını) tanımaktan ve kendi tutkularını (içgüdülerini ve duygularını) bilmekten korktuğundan, benim mit ve tutkulardan arınmış yorumlar yapmamı istiyordu. Bizi fazlasıyla yakın tutarak, aramızdaki farkları inkâr ederek, analistin seans dışındaki yaşamını yok edip kendi mevcut yaşamını da seanstan dışlayarak (yaşamında evlenip çocuk yapmaya cesaret edememesinin analizdeki muadili), tüm bunları (zamanla keşfettiğimiz üzere) nesnelerinin tüketici, hasetli ihtiraslarının korkusundan dolayı yaparak A Hanım böyle çorak bir durum oluşturuyordu.

Aktarım figürü bakımından ben analist olmayan bir analisttim; A Hanım’ın anne görmediği bir annenin, baba saymadığı bir babanın erozyona uğratılmış halefiydim. Onun dürtülerini kabullenmem veya bunlara katlanabilmem, onu anlayabilmem gibi bir beklentisi yoktu. Ancak A Hanım’ın benimle kurduğu ilişkinin yapısına daha iyi nüfuz ettiğimde bu bilinçdışı varsayım ve kaygıları analiz etmeyi deneyebilirdim.

Özetle: A Hanım analize, kendi kısıtlı nesne ilişkilerini analitik duruma yansıtarak başlamıştı. Onu anlamama yardımcı olmak ve beni kendisinin işlev göstermesine izin verecek bir analist kılacak şekilde kontrol altında tutmak adına gerek sözcüklerle gerekse sözsüz yansıtmalarla iletişim kuruyordu. Aktarımdaki rolümü kabul ettiğimde, bir nebze de olsa, bilinçdışında onu korkutan görece bütünlüklü ve serbest nesne ilişkilerinden kaçıp sığınabileceği, tam da onun ihtiyaçlarına karşılık gelen aşırı yakın ve çoraklaşmış nesneye dönüşmüştüm.

Bana göre bu durum, hastamın dünyasına fazlaca çekilme ve böylelikle analizin hafif erotize olmuş, simetrik eşcinsel ilişkilerin simgesel dengi haline gelmesinin önünü açma riskini beraberinde getiriyordu. İşte o zaman, kuşatılmış bölge (enclave) olarak adlandırmayı önerdiğim sınırlandırılmış bir temas bölgesi oluşturmuş olurdum. Bu bölge içinde kaldığımız müddetçe, etkileşimimizi daha iyi anlamaya çalışmaya devam etsek dahi, ancak korunaklı sınırlarımızın izin verdiği ölçüde mesafe katedebilirdik. Bu durumu analiz ederek değiştirene dek pek bir terapötik ilerleme sağlanamazdı.

Kuşatılmış bölge, karmaşa olasılığına ve yeni alanlar tanımaya açıklığı bozar, ki bu da psikanalizin başlıca öğelerinden biridir. Gezinti ise daha farklıdır; gezintide mesele halihazırda yüzleşilmiş, bilinen şeyleri sınırlandırmak değil, bilmenin dehşeti yüzünden duygusal temastan büsbütün kaçınmaktır.[1] Her analistin aşina olduğu basit bir gezinti tehdidi örneğinden gidelim. Yeni duygusal olayların eşiğindeki bir hasta şöyle deyiverir: “Yani ayrılığa ve bağımlılığa tahammül edemiyorsun, diyorsunuz”. Evet, bu hastanın ayrılık ve bağımlılıkla ilgili meseleleri vardır belki ama bunları böyle bir anda gündeme getirmemenin ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliriz: O an gezintiye çıkmaktansa hastanın dikkatini o an ne yapmakta olduğuna, yani yeni ve bilinmez duygusal durum onu korkuttuğu için hem kendisini hem de analisti eski ve aşina zemine çekmeye çalışmasına yöneltmemiz gerekir. 

Bazı hastalar, analisti kendileriyle gezintiye çıkması için sıkıştırırlar. B Hanım örneğini vereceğim. Kendisi, seanslardaki uyumsuz deneyimden uzaklaşıp bizi bir tür sahte gezintiye çıkarmak için biteviye uğraşıp duruyordu. Önceki terapilerinden biri, B Hanım’ın gerçeklikte terapistini kendisiyle birlikte tatile götürmesiyle bitmişti. Bizim sürecimizdeyse önce altı aylık dikkatli bir sorgu süreci yaşanmış, sonrasında B Hanım analize gerek kendisinin gerekse nesnelerinin kafası karışık, hasta, aşırı hareketli parçalarını getirmişti. Bunlar aktarım durumuna uzunca süre egemen olmuştu.

B Hanım’ın seansları kabaca şöyle bir seyir izliyordu: Yaşamındaki veya analizindeki bir olaydan bahsederken birkaç kişinin veya ikâmet yerinin adını anar, kaygı ve depresyon duygularından bahseder, daldan dala hızlı hızlı atlayarak konuşurdu. Anlattıklarından bir ölçüde kopukmuş gibi bir hali olurdu. Bahsi geçen kişi ve mekânların kimliği bazen birkaç cümlede bir değişirdi. Dolayısıyla da seanslar çok geçmeden karman çorman bir yığın halini alırdı. Bazı isim ve mekânlar farklı seanslarda da gündeme gelse de B Hanım’ın dünyasında kimin kim olduğunu, neyin içsel neyin dışsal, neyin düşlem neyin gerçek olduğunu ayrıştırmam büyük oranda mümkün olmuyordu.

Bu kaygılı geçişlerini, zihninde yaşadığı dalgalanmaları ve karmaşayı ifade etme ihtiyacını ve ayrıca bahsettiği şeyle temas kurmama çabasını onunla konuştum. Bu ilk yorumlardan sonra genelde diyecek başka bir şey bulamaz, sessiz kalıp beklerdim. Böyle anlarda B Hanım aşırı kaygılanır, onun anlattıklarını ciddiye almadığımı hissederdi. Gerilim tırmanırdı. Hasta, bir an önce bir şey yapmama yönelik isteğini bana iletir, ben de bana söylediklerini o gün odadaki atmosfer bağlamında gözden geçirerek onun duygusal merkezinin nerede olduğunu anlamaya çalışırdım. Acaba zihni, bahsettiği kişilerden biriyle mi meşguldü? Mesele, analistin durumu muydu? Yoksa kendi zihni mi? Yoksa yaklaşan hafta sonu tatili mi? Vesaire, vesaire.

Bu temalardan birini seçip oradan devam eder, böylece biraz rahatlardım. Hastam da rahatlardı ama bu geçici bir rahatlamaydı. Çoğu zaman B Hanım çok geçmeden tekrar hareketlenir, yorumlamaya giriştiğim konudan uzaklaşırdı. Böyle anlarda bu kaçışlarının benim yanlış bir şey söylememden mi yoksa söylediğim doğru şeyi reddedişinden mi kaynaklandığından veya bu hareketlerin daha genel bir nitelik taşıyıp bana olan güvensizliğini mi yansıttığından emin olamazdım. Çoğunlukla, hiçbir şey başaramamış olduğumuz hissiyle bitirirdik seansları. Ayrıca, böyle seansların ardından benim içimde de kaygılar yankılanırdı: Berbat bir iş çıkardığımı düşünüp kendimi suçlu hisseder, yanlış meselelere girmiş olmaktan korkar, B Hanım’ın bir daha gelmemesinden endişe ederdim (her ne kadar tedaviyi bırakma gibi bir niyetinin olmadığını bilsem de). Derken, başka bir bakış açısına geçerdim: Seans o kadar da feci geçmiş olamazdı canım, şuna şuna da biraz temas etmemiş miydik sonuçta? Ve düşünceler böyle devam ederdi. Yani, seanstan sonra ben de tıpkı hastam gibi kaygı dolu, değişken zihin halleri yaşıyordum.

Birkaç ay sonra bu örüntünün tekrarlamakta olduğunu ve analizin ilerlemediğini fark ettim. B Hanım’la kurduğumuz temas minimum düzeydeydi ve bu minimum temas anlarını sürdüremiyorduk. B Hanım kapsanmıyordu ayrıca; analisti ve seanslar onun ruhsal operasyonlarını barındıramayacak kadar ufak kalıyordu. Yansıtmalarının büyük kısmı bana seans sırasında değil, seanstan sonra geliyor; onun mustarip olduğu kaygılı dalgalanmaların aynısını ben de yaşıyordum. Kısacası, aramızdaki temas pek azdı ve ben analist olarak değişime aracılık edemiyordum.

B Hanım’ın seanslarında tırmanıp tırmanıp bir aşamada zirveye ulaşan o korkunç gerilimin beni konuşacak konu bulmaya sevk etmesinin aslında başka bir şeyden, onun zihinsel durumunu değiştiremeyişimin hem onda hem de bende yarattığı gizil panikten kaynaklandığını fark ettim. Konuşacak bir konu bularak anlamlı gözüken fakat esasında anlamsız birtakım gezilere çıkmak yerine, onu rahatlatamayışıma, bir değişime vesile olamayışıma odaklanmaya başladım. Bunu anlamam B Hanım’ı açıkça memnun etmekle beraber, yine kaygısı şiddetlendi çünkü her ne kadar anlaşıldığını düşünse de aynı zamanda ona analizden hiçbir fayda göremeyeceği “gerçeğini” bıçak misali saplıyormuşum gibi hissediyordu.

Derken, iki rüya getirdi. Bu rüyaların ardından da önemli ve somut bir karşılıklı eyleme dökme teklifi geldi. Eski rüyalarının çoğundan farklı olarak, ruhsal gerçeklikten birer kaçış oldukları için değil, aksine aramızda olan biteni anlamaya yönelik bir adım oldukları için önemli rüyalardı bunlar. İlk rüyada, B Hanım bir şehirdeymiş, iki kiliseye girmeye çalışıyormuş, kiliselerin içi çeşit çeşit şeyle doluymuş. Rüyada ayrıca hep yanlış zamanda yanlış yerdeymiş.

Rüyasında zor bir durum vardı. Kendisinin ve benim içime girmeye çalışıyordu, iki kilise bizi temsil ediyordu. Fakat ikimiz de ıvır zıvırla dolu olduğumuz için bunu başaramıyordu, ki sahiden de öyleydik. B Hanım rüyasında kendi kaçışlarından, dalgınlıklarından duyduğu hüsranı da fark ediyordu: Kendisiyle veya benimle ilişkisinde asla doğru zamanda doğru yerde olamadığını hissediyordu. Seansta B Hanım rüyasının geçerliliği ve ona sağladığı içgörüyle gayet iyi bağlantı kurabilmişti.

Birkaç gün sonra, seansa iş yerindeki müdüründen karmakarışık bir şekilde bahsederek başladı. Ardından, yine anlamlı bir rüya geldi. Bahçesindeymiş. Kasasında ona teslim edilecek bir sürü cam fanus taşıyan bir kamyon bahçeye yanaşmış. Rüyada bu duruma hiç anlam verememiş çünkü fanusların çerçevesi zayıfmış, camları da çatlakmış. Bu hasarlı, kırık fanusları neden ona kakaladıklarını anlayamamış, kaldı ki kendisinde zaten yeterince fanus varmış. Bu rüyada yine kendisine ve nesnelerine dair imgeler yer alıyor. Nesnelerini uyumsuz (fanus yığını), geçirimsiz (cam), deli (çatlak) ve pek az kapsayıcı (zayıf çerçeve) görüyordu. Bu bakımdan, nesneleri de kendisine benziyordu. Haliyle nesnelerinin, kendisindekilere tıpatıp benzeyen devasa ruhsal durumlarını onun üstüne boca etmesine anlam veremiyordu.

B Hanım’ın rüyasını önce, başta anlattığı müdürle ilişkilendirdim. Bu müdüre karşı çok karmaşık duyguları vardı. Ardından, bunu bana ve onunla konuşurken yaptıklarıma bağladım. İlk etapta, rüyasının anlamına kendimi koruyucu bir camekânın ardına almadan yaklaşabilmemden memnun oldu, pervasız insanlar arasındaki ilişkileri kavrayamayışını ve özellikle de kendisine bir şeylerin yansıtılmasının onda yarattığı paniği anlayabildiğim için şükran duydu. Fakat sonra, farklı bir düşünce ön plana çıktı: Ben de insan ilişkilerine dair çatlak fikirlerimi onun içine boca ediyordum. Böylelikle anlaşıldığı duygusu kayboldu ve ilerleyen günlerde giderek daha da kaygılı ve zulme uğramış hisseder hale geldi.

Daha sonra, yazdan beklenmeyecek kadar güzel bir havada, epey yoğun bir seans yaptık. Seansın yarısı geride kalmıştı ki B Hanım, tereddütlü ve umutsuz bir ses tonuyla şöyle dedi: “Ellerimi arkaya uzatıp size dokunsam ne yapardınız? Şey desem mesela, ‘Haydi gelin! Köprüye çıkıp trenlerin geçişini izleyelim. Buradan çıkalım, gün ışığına çıkalım.’” B Hanım, gayet ciddiydi. Analizi bırakma davetini kabul edip etmeyeceğimi sınıyordu. Benim ya umutsuzluk içinde ya da çatlak ve yozlaşmış olduğuma ve çalışmaktansa onunla havanın tadını çıkarmayı gerçekten seçebileceğime dair korkularından bahsettiğimde seansta yoğun bir hava oldu. Bu teklifinin onun da çaresiz hissettiğini gösterdiğini, ancak bir yandan da analizden günışığına çıkmaktansa kalıp teklifinin anlamını düşüneceğimize dair umudunu ortaya koyduğu yorumunu yaptım.

Aslına bakarsanız, B Hanım’ın teklifi bazı şeyleri anlamamıza yardım edebilecek bir unsurdu. Bu hem o seans için geçerliydi hem de, düşününce, “gün ışığına çıkma” davetlerini daha önce de, gerilimin tırmandığı ve B Hanım’ın bana söyledikleriyle bir şeyler yapma baskısını yoğun üzerimde biçimde hissettiğim o sessizliklerde, nispeten belli belirsiz de olsa duymuştum. Derken fark ettim ki, B Hanım’ın malzemesinin içeriğinde duygusal bir merkez aramaya koyulduğumda, konuşacak bir konu seçtiğimde her ne kadar rahatlasam da, keza B Hanım da (geçici süreliğine de olsa) biraz rahatlasa da, aslında analizden uzaklaşıp gezintiye çıkıyor, onun duygusal bir merkezinin olmadığı, benliğinin parçalı olduğu, benliğinin acilen onarılmasına ihtiyaç duyduğu ve benim de bunu başaramamaktan korktuğum hakikatinden sahte bir normalliğe kaçıyorduk.

Bu tür örnekler baş gösterdiğinde, yine bize çıkmaz gibi gelen bir noktaya varmış olmamızın yarattığı müşterek kaygı atmosferinden söz ediyordum. İkimizin aynı dağınıklığın, yığının içinde olduğumuzdan korktuğunu, zihnini iyileştireceğim yerde kendi vaziyetimi de ona yükleyerek onu daha da beter hale getirme ihtimalimin onda yarattığı paniği dile getiriyordum. Tabii bir de bu meselelerin her birini o gün getirdiği malzemenin muhtelif detayı üzerinden analiz etmeye çalışıyordum.

B Hanım’ın kaygı düzeyinde uzun süreliğine ciddi bir düşüş oldu; kendinden ve nesnelerinden biteviye kaçmıyordu artık, zihni de sürekli şaşkın bir dalgalanma içinde değildi. Bazı özel durumlardaki istisnai geri dönüşleri saymazsak, seans sonralarında benim içimde uyanan yankılar da kesilmişti. Her analist bilir ki böyle hastalarda analiz son derece stresli bir deneyimdir ve artık daha iyi olsa bile hasta ve tabii daha farklı biçimlerde analist, korkunç zorluklarla karşılaşmaya devam eder.

B Hanım vakasını özetleyelim: B Hanım, ana savunması (temastan kaçınmak için aşırı hareketlilik) dalgalı ve karmaşık hallerinin yarattığı sıkıntıyı artıran bir hastaydı. Ruhsal öğeleri aramızda hiçbir değişimden geçirmeden paslaştığımız süreçte bana bu uyumsuz nesne ilişkilerinden uzaklaşıp sahte anlamları olan yorumlar yapmam yönünde baskı uyguluyordu. Böylelikle B Hanım kendi zihin dünyasını analizde dışsallaştırabiliyordu, ki bu zihin dünyasında da gerek kendisinin gerekse nesnelerinin yüzleşmekten korktuğu, bu nedenle kaçınmayı sürdürdüğü psikotik bir matris yatıyordu. Aramızdaki önemli gerilimleri malzemesinde normal temalar arayarak çözüme kavuşturma eğilimimin aslında ona yardım edememe ihtimalimin onda yarattığı panikten kaçmaya hizmet ettiğini fark edip B Hanım’la bunun üzerine konuşmaya başladığımda, altta yatan psikotik durumun tüm karmaşasıyla ortaya çıkmasının önünü açan çok önemli bir değişim yaşandı. B Hanım’ın sorunları asıl seviyesinde işte o zaman ele alınabilir hale geldi.

“Dışarı çıkıp gün ışığı almak” kadar abartılı düzeyde olmasa bile, B Hanım’ın birlikte kaçmamıza yönelik kronik baskılarına boyun eğmeye devam etseydim, analizde pek bir ilerleme kaydedemezdik. B Hanım’ın derinlerdeki patolojisini pas geçmiş olurduk; bunu hem o yapmış olurdu, ki hakkıdır, ama aynı zamanda ben yapmış olurdum, ki bu da benim açımdan bir hata teşkil ederdi. Bunu yaparak analizi bir dizi gezintiye çevirmiş olurdum. Hatırlarsanız, B Hanım eski terapistiyle tatile gitmişti: Sırf bu bile onun ne kadar güçlü bir baskı kurduğunu, analistin neye direnmesi gerektiğini gösteriyordur.

Hastalarla gezintiye çıkmak veya kuşatılmış bölgeler oluşturmak, terapi uğraşının doğasında olan tehlikelerdendir. James Stratchey, klasik makalesi “Psiko-Analizin Terapötik Eyleminin Doğası”nda (1934) “analitik durum her zaman ‘gerçek’ bir duruma doğru dejenere olma riski taşır” diye belirtir ve şöyle sürdürür sözlerini:

Fakat bu aslında sanıldığının aksi bir anlam taşır. Bu demektir ki, hasta her zaman gerçek, dış nesneyi (analisti) arkaik bir nesneye çevirmenin eşiğindedir; yani, içe aldığı ilkel imgeleri her an analiste yansıtabilir. Hastanın bunu sahiden de yaptığı ölçüde… analist, analitik durumun ona verdiği özel avantajlardan mahrum kalır (s. 284).

Strachey burada, tam da bu makalenin konusu olan olgudan söz ediyor: Psikanalitik durumun doğasındaki dejenerasyon riski. Strachey’nin bahsettiği, hastanın “analisti arkaik bir nesneye çevirmeye çabası”, günümüzde kabul gören etkileşimli klinik anlayışının yalnızca bir parçasını oluşturmaktadır zira Strachey’den bu yana geçen yıllarda hastayla analiste dair bakış açısı değişmiş, artık bu ikisini birbirinden ayrı anlamaya çalışmaktansa aralarındaki etkileşimi derinlemesine araştırmak ön plana çıkmıştır. Therapeutic Interaction’da [Terapötik Etkileşim] Langs, yaşanan bu genel değişime katkısı bulunan farklı ekollerden çok sayıda analistin metinlerini özetleyip tartışır. Her ne kadar kavramsallaştırma biçimleri fark gösterse de geniş bir yelpazeye yayılmış analistler hâlâ hasta-analist etkileşimini araştırmaya devam etmektedir.

Bu makalenin genel arka planını da bu çağdaş bağlam oluşturuyor. Örneğin, Schafer’in (1959) önemli bir kavramı olan üretken eşduyum, Ezriel’in (1980) gereken ilişki ile kaçınılan ilişki arasındaki hastanın da analistle birlikte hissettiği gerilime dair açıklamaları bu konuyla yakından ilişkilidir. Hastanın analistle kurduğu etkileşime dair benim anlayışım ise özellikle Bion’un (1957, 1959) en erken iletişim biçimi olarak ortaya koyduğu ve Melanie Klein’ın tarif ettiği savunma ve dürtüleri de kapsayacak şekilde açtığı yansıtmalı özdeşleşim kavramına dayanıyor. Spillius (1988), Melanie Klein Today’deki [Günümüzde Melanie Klein] ilgili bölüme yazdığı sunuşta çok değerli bir yansıtmalı özdeşleşim tartışması yapar. Hastanın analistle (gerek iletişim kurmak gerekse onu belli bir rolü oynamak üzere kontrol etmek amacıyla) kurduğu yansıtmalı özdeşleşimlere dair en önemli klinik çalışmaları yürüten ise Joseph (1989) olmuştur.

Deneyimlerime göre, hastaların yansıtmalı özdeşleşimlerinin iletişim ve kontrol işlevi uyarınca, analist er ya da geç bir tür eyleme dökmede bulunacaktır. Farklı bir kuram bağlamında Sandler (1976) analistin yaptığı canlandırmaların kısmen, hastanın bilinçdışı birincil nesne ilişkilerinin aktarım durumunda ortaya çıkmasından kaynaklandığına işaret eder. Carpy (1989) ise daha farklı bir noktanın, analistin kısmi eyleme dökmelerinin hasta açısından öneminin altını çizer.

Analizin dejenere olmasını istemiyorsak, analistin bu tür kısmi eyleme dökmelerinin fark edilmesi, kapsanması ve analiz edilmesi şarttır. Analistin daha hızlı bir şekilde daha fazla farkındalık kazanması halinde hastasıyla eyleme dökmekten tamamen kaçınabileceği görüşü veya hastanın ne kadarını taşıyabileceğini anlayıp buna yer açabilmek adına söz konusu malzemenin salt ortaya çıkması için gereken kısıtlı ve kısmi bir ölçünün ötesinde eyleme dökmelere ihtiyaç olduğu görüşü, bu makalede öne sürülen kanılarla uyuşmamaktadır. Bu iki vakayı ve bazı kavramsal değerlendirmeleri paylaşmaktaki maksadım, bazı hastaların analizinin, analistin analizi bir tür kuşatılmış bölgeye veya gezintiye çevirmesi gibi içkin bir risk taşıdığına, bunların terapinin ilerleyişini duraklatabileceğine veya tamamen sonlandırabileceğine, hastayla kısmi eyleme dökmelerin aktarım ilişkisinin ne olduğunu ortaya çıkarması açısından taşıdığı değer itibariyle bu tür risklerin bilakis sinsi bir tehlike arz ettiğine kanıt sunmaktı. Segal’in (1987) belirttiği üzere, “Terapötik olma potansiyeli taşıyan bir eylemin kritik parçaları, tam tersi bir etki yaratmaya da kâdirdir.”

Seanslarda yürütülen çalışmaya ek olarak, analistin kendisiyle hastası arasındaki genel etkileşim üzerine düşünmeye, değişim ve tekrar meselelerini ele almaya, hastaya karşı duygu, davranış ve konuşmalarını gözden geçirmeye zaman ayırması gerekir. Keza hastasıyla beraber rahatsız edici unsurları dışarıda mı bıraktıklarına, “bilme çabası”na doğru ilerleyecekleri yerde bundan uzaklaşmaya mı meylettiklerine bakmak zorundadır. Bu tür değerlendirmeler, analistin genel aktarım durumunun daha çok farkına varmasına, böylelikle daha az eyleme döküp daha içgörülü hareket etmesine yardımcı olabilir.

A Hanım ve B Hanım, kuşatılmış bölge ve gezintiye birer örnek teşkil ediyor. A Hanım’da eşcinsel bir kuşatılmış bölgenin analitik karşılığını eyleme dökme riski taşıyordum. Başka bir hastada ise sözgelimi, analizde oluşturacağım kuşatılmış bölge karşılıklı idealleştirme, libidinalleşmiş bir umutsuzluk veya gizli psikotik düşlem niteliği taşıyabilirdi. Kuşatılmış bölgeler ve gezintiler çeşit çeşittir. Hastalar da illa şu veya bu türden değildir.

Gezinti için ise son derece uç ve bu bağlamda net bir örnek olduğuna inandığım B Hanım vakasından söz ettim. Bu vakada her daim, sahte bir uyum ve normalliğe geçerek hastanın ağır zorluklarından kaçma riski taşıyordum. Hastalığı bu raddede olmayan kişilerde gezinti riski süreklilik arz etmez; daha ziyade bazı özel kaygı durumlarında, hastanın analisti hafif bir yorumla geçiştirmeye, pratik öneriler vermeye veya entelektüel bir tartışmaya girmeye sevk etmesiyle yaşanır. Veya hasta, yaptığı bilinçdışı manevralarla, analistin kendisine karşı ahlakçı, disipline edici veya teskin edici bir tavır takınmasına yahut (geçmişini analitik yolla yeniden inşa edecek yerde) geçmişiyle ilgili spekülasyonlarda bulunmasına sebep olabilir. Bunların her biri, seansta analitik açıdan aciliyet teşkil eden şeyden uzaklaşmak için çıkılan gezintilerdir.

Bitirmeden önce, daha çok su kaldıracağa benzeyen bir tartışmaya da girmek istiyorum: Aktarım yorumlarına karşı aktarım dışı yorumlar meselesi. Analizin bozulup bir kuşatılmış bölgeye dönüşmesi kaygısı ister istemez, ama bence hatalı bir şekilde,  sadece aktarım yorumlarının kullanılmasına atfedilir. Benzer şekilde, analizin bir dizi gezintiye dönüşerek dejenere olması kaygısı da sadece aktarım dışı yorumlarla ilişkilendirilir. Fakat ben bunları yanlış buluyorum. Bu makalenin iddiası, hangi analitik yaklaşımı kullanırsanız kullanın, iki tehlikenin de A ve B Hanım gibi hastalarla yürütülen analizin içkin bir parçası olduğudur.

Pek çok yazar, mesela Stewart (1990) ve daha kapsamlı olarak Blum (1983), salt aktarım üzerinden yapılan yorumların analizi aşırı kapalı bir kuşatılmış bölgeye çevirebileceğinden duydukları endişeden söz etmiştir. Bu yazarların varsayımına göre, “şimdi ve burada” diye bilinen şeye odaklandığında analist, “siz-ben, ben-siz” tipi yorumlara kayar, ki bu da olması gereken analitik işlevden uzaklaşıp olayları, hatta acil olanları bile ihmal etmesi, hastanın öyküsünü görmezden gelmesi anlamı taşır. Böylelikle analiz, hastanın tek yaşamına (aslında, yaşamdan kaçıp sığındığı bir yere) dönüşür.

Gelgelelim, A Hanım vakasında gördüğümüz üzere, analistle hasta arasında böyle kapalı bir sığınak oluşmasının sebebi benim uyguladığım teknik değildi. Böyle bir alan yaratılmıştı çünkü A Hanım’ın nesneleriyle kurduğu kendine özgü ilişki aktarımda böyle dışsallaştırılabilmişti. Başka bir analist başka bir yöntem kullansaydı, diyelim A Hanım’ı çocukluk anılarını hatırlayıp anlatmaya teşvik etseydi, bu defa A Hanım kendini o analiste göre ayarlayacak, analisti onun öyküsünü onu rahatsız etmeyecek tarzda yorumlayacağı şekilde kontrol altına alacaktı. Yani yine teması kısıtlayan bir sığınak yaratacak, bu sığınak yine eşcinsel yapıda ama bu defa geçmişiyle ilişkili olacaktı.

Tabii bu demek değil ki Blum’un tabiriyle “folie-à-deux”ye veya benim “kuşatılmış bölge” dediğim şeye yol açan zayıf yorum teknikleri yoktur. Bilakis, bu tam da temel savlarımdan biri. Analist eğer hastanın onu içine çektiği arkaik ilişkinin doğasını fark etmez, bunu analiz edeceği yerde eyleme dökmeyi sürdürürse, elbette sonuç folie-à-deux olacaktır. Yukarıda belirtildiği üzere, buna paralel olarak, gezintiye çıkma korkusu bugüne dek aktarım dışı yorum tekniğiyle bağdaştırılagelmiştir. Oysa bu tehlike, hastanın bilme dehşetine kapıldığı ve temastan kaçmak için çırpındığı her analitik durumun doğasında vardır.

Analitik tekniklerimiz farklı farklı olsa da hepimiz analizi bir kuşatılmış bölgeye veya bir dizi gezintiye çevirmekten çekiniriz. Pratikte şu değil de bu şekilde yorumlamayı tercih etmemizin temelinde de sıklıkla bu yatar. Hastalarımızla konuşmanın farklı biçimleri üzerine tartışırken, yorumun aktarım yorumu mu yoksa aktarım dışı bir yorum mu olduğuna odaklanmaktansa hastayla analist arasındaki etkileşimi araştırıp aralarındaki temasın doğasını görmenin daha yararlı olacağı kanısındayım. Analistin tekniğinin yeni ve rahatsız edici olanın girişine izin mi verdiğini yoksa bu ihtimali savuşturduğunu mu, hasta ve analistin yaptığı hareketin onları “bilme çabasına” yaklaştırdığını mı yoksa bundan uzaklaştırdığını mı sormamız önem teşkil ediyor. Bence bu, çağdaş etkileşimsel yaklaşımımıza çok daha uygun düşecektir.

Son bir söz. Kuşatılmış bölgelerle gezintiler arasında temel bir fark var. Kuşatılmış bölge kuran hasta, bir nesneyle bir şekilde bağ kurabileceğini hisseder, yeter ki halihazırda uygun bir nesne bulabilsin veya bir nesneyi onda çok fazla kaygı uyandırabilecek unsurları dışarıda bırakmak üzere şekillendirebilsin. Bu tür hastalar, analistleriyle temas kurmanın bir yolunu bulurlar. Gezintiye çıkan hastaysa farklıdır. Böyle hastalar, nesneleriyle yönetilebilir bir temas kurmalarının mümkün olmadığına inanırlar, kaygıları da dehşet verici düzeydedir. Temastan kaçınılmalı, yeni bir durum oluşturulmalıdır, ki bu yeni durum da yapısı itibariyle içinde kimseyi barındırmayacak nitelikte olacaktır. Bu hastalar hiperaktiftir, konuşmaları ve tipik olarak, düş imgeleri hızlı tomurcuklanır.

B Hanım, onu sürekli paniğin eşiğine getirecek kadar akut bir kaygının tehdidiyle yaşayan bir hastaydı. Onunki psikotik bir matristi, yani düzelmesine hiç ihtimal vermediği bir nesne ilişkileri matrisiydi. Analizde hem kendisinden hem de analizinden biteviye kaçmaya yelteniyordu. Tablo bu kadar ağır olmasa dahi bir hastanın analisti “bilme çabasına” hizmet eden teşebbüslerden birlikte kaçmaya çekme dürtüsü, kendiliğin, analistin veya her ikisinin de durumuna dair yaşanan dehşetin işaretçisidir, ki bu da potansiyel temasın aslında epeyce tehlikeli olduğu anlamı taşır.

Çeviren: Elif Okan Gezmiş

KAYNAKÇA

Balint, M. (1959). Thrills and regressions. Londra: Hogarth.

Bion, W. (1957) Differentiation of the psychotic from the non-psychotic personalities Int. J. Psychoanal. 38: 266-275 

Bion, W. (1959) Attacks on linking. Int. J. Psychoanal. 40: 308-315.

Bion, W. 1963 Elements of psycho-analysis. Londra: Heinemann.

Blum, H. P. (1983). The position and value of extra-transference interpretations. J. Am. Psychoanal. Assoc. 31: 587-617

Carpy, D. V. (1989 ). Tolerating the countertransference: A mutative process. Int. J. Psychoanal. 70: 287-293

Ezriel, H. (1980) A psychoanalytic approach to group treatment. Psycho-Analytic Group Dynamics içinde. New York: Int. Univ. Press.

Joseph, B. (1989) Psychic equilibrium and psychic change Londra: Routledge.

Klein, M. (1952). Notes on some schizoid mechanisms. J. Riviere (Haz.). Developments in psycho-analysis içinde. Londra: Hogarth.

Langs, R. (1976) The therapeutic interaction Cilt. 1 ve 2. New York: Jason Aronson.

Sandler, J. (1976) Countertransference and role responsiveness. Int. J. Psychoanal. 57: 43-48

Schafer, R. (1959). Generative empathy in the treatment situation. Psychoanal. Q. 28: 342-373

Segal, H. (1987). What is therapeutic and counter-therapeutic in psycho-analysis? (Yayımlanmamış.)

Spillius, E. (1988). Melanie Klein today Cilt. 1. Londra: Routledge.

Stewart, H. (1990). Interpretation and other agents for psychic change. Int. J. Psychoanal. 17: 61-70

Strachey, J. 1934 The nature of the therapeutic action of psycho-analysis. Int. J. Psychoanal. 15: 127-159. (Yeniden basım: Int. J. Psychoanal. 50 275-292.).


* Edna O’Shaugnessy (1924-1922). Britanya Psikanaliz Cemiyeti üyesi eğitim psikanalisti ve uluslararası psikanaliz camiasının önde gelen Kleincı analistlerinden biriydi.

[1] Balint (1959) iki savunmacı karakter tipi ortaya koymuştur: Nesnelere yapışan oknofil ve nesnelerden kaçınan filobat. Bizdeki ayrımlarla birebir örtüşmemekle birlikte Balint’in oknofilini analistin kuşatılmış bölge oluşturması ihtimalini doğuran hastaya, filobatını da analizi bir dizi gezintiye çevirme riski taşıyan hastaya benzetebiliriz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s