Narsisistik-Kimliksel Travma ve Aktarımı

Réne Roussillon

Narsisistik-Kimliksel Travma ve Aktarımı[1]

Réne Roussillon

Başlıkta öne sürdüğüm meseleyi ele almadan evvel, daha doğrusu bu konuyu “iyi” bir konumda ele alabilmek için iki ön koşulun önceden ele alınmasının gerekli olduğunu düşünüyorum.

İlki, “sınır hâllerin” veya “narsisistik” aktarımların özgüllüğü konusunun üstü kapalı şekilde barındırdığı tanı konusunu içerir. Herhangi bir aktarımsal konfigürasyonun analiz edilmesi, tarihselliği düzenleyici konuma yerleştiren bir perspektife yer açılması için her tür “yapısal” perspektifin askıya alınmasını içerir. Bu bakış açısıyla, analizde “sınır hâl” birey yoktur, yalnızca yaşanmış geçmişin simgeleştirilmesi çalışmasındaki bazı zorlukların kökeninde birkaç tarihsel konjonktürle karşılaşmış ve bu sebeple de angaje olan bazı dürtüsel, narsisistik veya nesnesel kimi meselelerin öznel sahiplenilmesinde bazı zorluklarla karşılaşmış olan bir birey vardır. Geçmişten sahiplenilmemiş olan şey sebebiyle acı çekeriz, ister “nevrotik”, “psikotik” veya “sınır hâlde” olalım, geçmişin bu kesitlerini simgeleştirerek ve bunları öznel örgütlenmenin dokusu ile bütünleştirerek “iyileşiriz.” “Anılara dalma” sebebiyle acı çeker, hatırlayarak iyileşiriz; tarihsel veya geçmiş ilişkisel konjonktürlerin ruhsallık içinde sabitlenmiş ve kistleşmiş olan özelliklerini yeniden oynayabileceğimizi, başka şekilde tekrar edebileceğimizi hatırlayarak.

Vurgulamak gerekir ki bu ön koşul her psikanalitik tedavinin katî bir zorunluluğudur, özellikle de analizin odaklanması gereken aktarımsal konjonktürler bir kimlik bozukluğu, önemli bir narsisistik düzenleme bozukluğu içerdiğinde bu koşulun özellikle elzem olduğu ortaya çıkar. Bu konjonktürler her tür ön bilgi etkisine karşı, “kendini gerçekleştiren kehanetlerin” her tür etkilerine karşı özellikle “duyarlıdır”, hatta en belirleyici yönlerinden biri “ötekinin arzusuna” veya ötekinin kendilerine dair sahip olacağı imgeler ve temsillere göre kendini tanımlama kapasitelerindeki bir çeşit zorluğa sahip olmalarıdır.

Kimliksel-narsisistik ızdırap, bu ızdırabın analizinin analitik sürecin temel meselesini temsil ettiği bir tedavide ortaya çıksa veya onun anlık meselelerinden yalnızca birini temsil etse bile, aslında kendi kendini düşünebilmenin (réflexivité) örgütlenmesinde, Benliğin “iç aynasının” ve öznelliğin örgütlenmesinde bir zorluğa tanıklık eder: Bu örgütlenme ötekiyle olan yatırım yapılmış tüm ilişkileri, yani özellikle psikanalist veya psikoterapistle olan ilişkiyi, kendi özelliklerine boyar. Kendilik tanımıyla ve stabilize olmamış bir kendilik tanımıyla zorluk yaşayan, durmaksızın özdeş-olmayan veya kendisiyle çok özdeş olan, tamamlanmamışlığın dinamik temsilinin eksik olduğu bir kimlik paradoksuyla karşı karşıya kalan narsisizm veya narsisizmin temel eksiklik alanı, yatırım yapılan veya referans olan her tür ilişkiye kendi sorunsalını ve onun bariyerini sızdırma eğilimindedir. “Analiz eden” bir tertibatının içine aktarıldığında doğası gereği artık bir “paradoksal” aktarım türü oluşturur. İşte bu sebeple “sınır hâl” aktarımı olarak adlandırmak bana nispeten karşıt görünüyor, çünkü bana öyle geliyor ki bu durumda aktarımın kendisinin bir sınır hâli ile karşı karşıya kalırız ve bana psikanalizin veya psikanalitik çalışmanın “sınır durumlarını” tanımlamak daha tercih edilir geliyor.

Söz konusu olan, “sınır hâldeki” veya nevrotik hatta psikotik olarak adlandırılan bir bireyin aktarımsal süreci de olsa, bu sınır durumlar narsisistik düzenlemenin veya kimliğin temel sorunsallarından birinin aktarım içinde güncelleştiği ânı ilgilendirirler. Bu nedenle “sınır durum”dan bahsetmek, yapısal bir tanıyla peşin bir hükme varmak değil, daha çok bir durum tanısından, bir aktarımsal konfigürasyon tanısından bahsetmek anlamına gelir.

Bu sorunun ikinci bir zorluğu bizim meşgul olduğumuz aktarımsal konjonktürlerin içinde yer alan “anımsanan tarihin” türüyle ilgilidir. Özel bir dönemin “sınır durumların” aktarımsal tekrarına dâhil olması mümkün olsa da ve bunlar bireyin geçmişindeki özellikle belirli bir anla, “travmatik” bir anla ilişkili olsa da, çoğu zaman aktarım arenasında yeniden oynanmakta olan şeyin anlaşılırlığını daha ziyade küçük ve devamlı dokunuşlarla yavaşça bir “kümülatif travma” damıtmış olan ilişkisel bir geçmişle ilişkilendirmeliyiz. Aktarıma “yapısal” yönünü veren şey, hem tarihsel -yani geçmiş- olan hem de özel bir olay etrafında tarih konulabilen, sınırlanabilen belirli bir  hikâyeye kaydedilemeyen bir kayıt özelliğine sahip olmasıdır.

İkinci ön koşulum düşüncelerim tarafından desteklenen psikanalitik çalışma anlayışını içerir. Bu ön koşul, herhangi bir özel içerikten daha çok, yukarıda önerdiğim üzere yaşanmış geçmişin simgeleştirme çalışmasına atıfta bulunur. Burada simgeleştirme, öznel sahiplenmenin ana vektörü olarak kabul edilir; 1920’deki dönüm noktasından sonra psikanalitik çalışmanın yeni yönünü temsil eden Freud’un 1932 yılındaki ünlü söyleyişinde belirtildiği gibi: “Wo es war soll ich werden.”  Bu bakış açısıyla psikanaliz analizan-bireyin simgeleştirme kapasitelerini en iyi duruma getirmeyi amaçlar, ki bu da bu çalışmanın özel bir sonuç noktasını öngörmez fakat onun yönünü belirler.

Bu görüş açısına göre “analiz edilecek” aktarım simgeleştirilmenin geçmişi ile, yani başarılarının geçmişinden çok travmatik avatarlarının geçmişiyle ilintili gibi gözükür. Düşüncelerimizin odak noktasında bulunan kimliksel-narsisistik ızdırap bölgesinde, simgeleştirmenin travması “birincil” olmuştur, yani söz konusu olan deneyim, nesne ile ilişkili kendilik deneyimi, ne simgeleştirilebilmiş ne de temsil edilebilmiştir, öyle ki bireyin karşı karşıya kaldığı şeye rağmen “hayatta kalmak” için kendini kendinden geri çekmek dışında başka bir yolu kalmamıştır. Başka bir deyişle deneyim bastırılmamıştır, bu durumda deneyimin Benliğin “şimdi”sine yerleştirilmiş olabileceği varsayılabilir, böylece a minima düzeyde bile olsa simgeleştirilmiş ve temsil edilmiştir ancak öznellikten bölünmüştür.

Bu ifadenin tümüyle anlaşılabilir olması için birkaç ayrıntıyı dile getirmek gerekiyor. Az önce kullandığım Benliğin bölünmesi kavramı, S. Freud’un “Psikanalizin Özeti”nde önerdiği kullanımdan türemiştir, onun “Savunma Sürecinde Benliğin bölünmesi” makalesinde savunduğundan daha geniş bir anlama sahiptir. Bölmeye adanan 1937 tarihli makalede S. Freud bilhassa bunu fetişik sapkınlık sorunsalıyla ilişkilendirir. Fetişik “dikiş”ten yola çıkarak a posteriori bu sonuca varır, anın klinik betimlemesine en elverişli olan klinik konjonktür budur. Oysa fetiş bölmenin kendisini, ruhsallığın onu onardığı biçime kıyasla daha az gösterir.

  1. Freud’un Psikanalizin Özeti’nde önerdiği üzere, Benliğin bölünmesi kavramı, basit fetiş kliniğinden ayrı tutumalı ve daha önemli kuramsal bir statüye sahip olmalıdır. Fetişizm, yalnızca birincil travmaların etkilerini içeren özel bir vakadır, kimliksel-narsisistik bir bozukluğun cinsel bir davranışı sızdırması özelliğine sahiptir. Böylece birincil dişillik yarasının (D. W. Winnicott) bir biçimine bağlı birincil narsisistik eksik ile bu narsisistik eksiğin, bu birincil simgeleştirme yarasının, bu var olma eksikliğinin bir “temsili” hatta “temsil edeni” haline gelen dişi cinsiyetin biçimi arasındaki bağlantıyı ortaya koyar.

Bu tekil biçimin ötesinde, söz konusu olan bu kimliksel “felaket”, bireyin kimliği için veya narsisizminin düzenlenmesi için temel olan ve var olma duygusunu, hatta özünü etkileyen bazı deneyimlere temsili bir statü vermekteki imkânsızlığını ilgilendirir. Bu durumda Benlik bölünmesi kavramını, narsisistik patalojilerin ve kendilik imgesi patolojilerinin referans süreci olarak ele almayı öneriyorum. Elbette bastırma aynı zamanda narsisizmi de etkiler, bireyin üzerinde “narsisistik” etkileri vardır, fakat kendisi narsisistik patolojinin özelliği değildir, bireyin “oto [kendi]” işleyişini sadece ikincil olarak etkiler, organik olarak değil. Bölme var olma patolojisini ilgilendirir, sahip olma değil; var olma eksikliğini ilgilendirir, arzunun ve dürtünün düzenleyicisi olan eksikliği değil, hatta bu durum ruhsal işleyişin bazı konjonktürlerinde birinden diğerine geçiş olsa da böyledir.

Kimliksel-narsisistik ızdırabın altında yatan deneyimler bir takım belirli özelliklerle nitelendirilebilir.

Öncelikle bu deneyimler çoğunlukla bir “birincil narsisistik hayal kırıklığı” ile sonuçlanır, bireyin kimlik duygusunu yerleştirdiği temel beklentilerinden biri ilk çevrenin cevapları karşısında hayal kırıklığına uğramıştır. Var olduğunu hissetmek ve gelişmek için ihtiyaç duyduğu şeylere dair taşıdığı “önyargılar” gerekli cevapları almazlar, bu da kimliksel ızdırap yaşantısının merkezinde bir “birincil narsisistik hayal kırıklığı”na yol açar. Bu ızdırap deneyimleri, kendilik tanımını etkiler ya da daha ziyade imkânsız kendilik tanımını etkiler ve bunlar; paradoksu geçmiş konjonktürün birkaç özelliğiyle içinden çıkılmaz bir duruma konulmuş ve tolere edilemez olan paradoksal deneyimlerdir. Potansiyel olarak deneyimin geri kalanı ile uyumlu veya çatışmalılaştırılabilir olan bir biçim içinde temsil edilemezler. Dolayısıyla  içlerinden çıkış yoktur ve sonsuza kadar devam ederler. Temsili veya simgesel çıkış olmadığı gibi başka bir tür çıkış da yoktur (örneğin fobide olduğu gibi algısal-motor). Deneyime tahammül etmenin, simgeleştirmenin ve kendini sakınarak ondan kaçmanın imkânsızlığı içindeki bireyin, kendisini deneyimin gerçekliği ile ilişkili olan parçasından ayırmaktan başka çaresi yoktur. Kendisini kimliği için zaruri olan bir parçasından bölmüştür, böylece kendinden yoksun duruma düşer.

Bu merkezî deneyimi simgeleştirmenin imkânsızlığı yalnızca anlık bir temsil eksikliği etkisi yaratmakla kalmamış, temsil kapasitelerinin kendisini, simgeleştirme aygıtının kendisini ve ruhsal simgeleştirme çerçevesini de etkilemiştir. Dolayısıyla bozukluk, özel bir düşlem, tekil bir temsil biçiminde mevcut değildir, zarar gören şey düşlemleme aygıtının bağlayıcı figürasyonlar üretme kapasitesidir. Ruhsal aygıt kendisini bir boşlukla ve temsil etme eksikliğinin izini taşıyan bu boşluğa karşı tepkilerle karşı karşıya bulur. Böylece söz konusu olan birincil travma alanının yeniden etkinleşmesi durumunda, birey temsil ve temsililik (representativité) eksikliğine ve bu eksikliğin yol açtığı incinmeye, bağlantılı duygulanımlarla tepki vermeye meyilli olacaktır: Haset, utanç, narsisistik öfke; üçü de potansiyel olarak yıkıcı ve düzen bozucudur.

Kimliksel-narsisistik patalojinin temelinde bulunduğunu düşündüğüm öğeleri, bana klinik olarak alacakları birçok biçim açısından ortak gibi gözüken, aktarımın merkezine konması gereken sorunun “zemin”ini özetlemiş bulunuyorum. Elbette bu zemine ruhsal etkinliğin geri kalanını aşağı yukarı ciddi şekilde etkileyecek bir sonuçlar dizisi eklenecektir. Oto-erotizmler zorluk yaşayacak veya bütünleşme açısından pek kullanılamayan çarpık biçimler alacaklardır; ötekiyle ilişki, içeride temsil edilmemiş olanı o kişide algısal olarak bulma ihtiyacının etkisi altında olacaktır, telafi edici narsisistik meseleler alırlığa (réceptivité) ve etkinliğe sızacaktır vb…

Narsisizmin patolojisinin klinik tutumunu belirleyecek olan şey ruhsallığın, kendi bütünleştirilemeyen parçasının kendisinde sebep olduğu kalıcı tehdide getirmek istediği “çözüme” kıyasla bu zeminin ve sonuçlarının tamamıyla daha az ilgilidir. Çünkü travmatik deneyimden kendini bölmüş olmak yeterli değildir, bunun dışında bastırmanın diyalektiğiyle benzeşen ve “bölünenin geri dönüşü” olarak adlandırdığım şeyden kendini sakınmaya çalışmak gerekmektedir. Bölünmenin kendisi kalıcı bir çözüm sağlamaz, çünkü bu yolla öznellikten dışarı atılmış olan şey özellikle yineleme zorlantısına boyun eğer ve kimliğin temel bir parçasını ilgilendirdiği ölçüde bilhassa halüsinatif biçimde etkinleştirilebilirdir.

Bununla birlikte bastırma/bastırılanın geri dönüşü çiftiyle benzeşim, sürecin bir temsilini kolaylıkla biçimlendirmeyi sağlıyor olsa da çok ileri götürülemez, çünkü söz konusu olan ruhsal işleyişlerin meseleleri harekete geçirilen negativite türleri açısından hatırı sayılır biçimde değişiklik gösterirler.

Bastırılanın geri dönüşü temsili açıdan gerçekleşir, önbilinç sistemine doğrudan ulaşımlarını engelleyen sansürü daha iyi aşabilmek için yer değiştirmiş, kılık değiştirmiş, yeniden örgütlenmiş şeylerin temsilleri biçimde ortaya çıkar. Bastırılanın geri dönüşü Benliğin önbilincinden reddedilmiş, fakat buna rağmen Benliğin içinde kalmış bir şeyin, Benliğin bilinçdışı kısmına ait geri gelen, yer değiştirmiş bir şeyin temsili geri dönüşünü içerir. Sürecin bir ucundan diğer ucuna temsili alanın, simgeleştirme biçimleri alanının içinde bulunuruz; söz konusu olan negativite özellikle simgeyi veya simgeleştirmeyi içeren olumsuzlamadır (dénégation). Özünde simge kendine benzer ve benzemez, söylediği şeyden başka bir şey söylemek “ister”, bu da konuşlanmış muhtemel paradoks biçimlerini tolere etmeyi ve onları “basit” bir çatışmalılığın biçimlerinde dönüştürmeyi sağlar. Özünde paradoksal – S. Freud’un söylemeyi sevdiği şekliyle şeytani – olan kimlik, simgeleştirme alıştırmasında ve öne sürdüğü kendisine özdeşsizlikte temel karşıtlıklarına, şiddetli ve düzen bozucu alternatiflerine bir çıkış yolu bulur.

Bölünenin geri dönüşünün biçimleri ne aynı nitelikleri ne de metaforlaştıran üretkenliğin aynı etkilerini sergilemezler, sadece çağrışımsal açıdan kötü bir şekilde türetilmiş olarak kalırlar. Daha ileride göreceğimiz üzere, gerçek doğaları üzerindeki öznelliği suistimal ederek, bilhassa duyusal-algısal-motor alanda etkilerini gösterirler. Benlik tarafından ortaya konan savunma biçimleri oldukları kadar, temsili alana ve avatarlarına uygun olanlardan farklılardır.

Bölünenin geri dönüşü kavramı psikanalitik literatürde pek yaygın değildir, hatta bu biçimde kullanmayı öneren ilk kişinin ben olduğuma bile inanıyorum. Radikal bir biçimde birincil simgeleştirmeden çıkarılmış olanın geri dönüşüne karşı ruhsallığın “narsisistik” savunmaları sorunsalını tanıtmak ve böylece ruhsallıkiçi ve  öznelliklerarası geleceğini düşünmek için bu kavram bana bilhassa bulgusal gözükmektedir. Bununla birlikte bölünenin geri dönüşüne karşı savunmalar birçok farklı isim altında bu alanda benden önce gelen kimi yazarlar tarafından daha önce tanımlanmıştır, ancak bizim ilgilendiğimiz sorunla uygunluğunu ortaya konulmamıştır.

  1. Freud ilk olarak, tam olarak ayırt etmemiş olsa da, farklı metinlerde bastırma sorunsalını, o zamanlar bastırılanın kendisinin geri dönüşü modeli üzerinden düşündüğü bölünenin geri dönüşü biçimleri sorunsalıyla karıştırarak bu konunun zeminini hazırlamıştır. Bastırma, ruhsallığın kendisini tehdit eden şeye karşı uyguladığı “birincil savunmayı” tanımlamak için kullandığı genel terimdir. Ruhsallığın meydana koyabildiği “birincil savunmaların” başka biçimlerini ancak daha ileride ayırt edecektir.

Örneğin sürecin “fetişik” yönlerinin sıklıkla açıkta olduğu “Gradiva”da, S. Freud’un ruhsallığın içine “gömme” etkileri ve libidonun “taşlaşması” olarak betimlediği şey, düzen bozucu, bölünmüş ve bütünleşmemiş travmatik bir deneyimi –Freud’un analizinde bahsetmediği, hâlbuki Jansen’in metninin açıkça belirttiği, kahramanın ergenliğinin başlangıcında anne babasının ölümü ve onların ölümde biraraya gelmeleri- etkisizleştirilme türü olarak daha iyi anlaşılır. Ruhsallığın düzeninin bozulması tehlikesine karşı durabilmek için aciliyet içindeki birey “karşı yükleri” (S. Freud, 1920) harekete geçirir, ruhsal yaşamın tümünün fakirleşmesi bedeline karşın travmatik ihlali “etkisizleştirir”, bu yolla da “Gradiva”nın başında Hanold’un sahip olduğuna yakın bir klinik tablo gösterir. Metnin gidişatı yavaş bir yeniden harekete koyma ve yeniden bütünleştirme olarak anlaşılabilir fakat bu durum “tutkusal” (bkz. R. Roussillon, 1991) bir hareketten, Benlikten kendini bölmek zorunda kalmış olan şeyden yola çıkarak gerçekleşir. Bu dikiş çalışmasının kadın bir kişinin yardımıyla, Zoé üzerine dişil sorunsalın gerçek bir aktarımıyla gerçekleştiğini ayrıca not düşelim. Süreç gerçek bir bilinçlenme göstermez, bunun yerine daha ziyade kahraman için, hallüsinatif algı ve sanrı yoluyla, kendisinden kesmek zorunda kalmış olduğu şeyle yeniden bağlanma olasılığını gösterir.

1915’teki “Aktarım Nevrozlarına Genel Bir Bakış” adlı çalışmasında S. Freud bölünenin geri dönüşüne karşı başka bir mücadele prosedüründen bahseder: Buzlaşma (glaciation). Bu “Gradiva”da bahsettiğimiz taşlaşmanın başka bir çeşididir, ancak burada, geçmiş bir travmanın önüne geçmek için ruhsallığın ortaya koyduğu kalıcı karşı yatırım -insanlığın tarihöncesi metaforuna kapılmış olan S. Freud onu bu şekilde görmez- libido için gerçek bir sabitlenme noktası ve gelecekteki bastırmalara yönelik bir çağrı noktası oluşturur. İkincil bastırmalar, ilkel bölünenin geri dönüşüne karşı bölme ve savunma zemini üzerinde yerleşir, ki bu da sümen altından işlemekte olan bölmeyi aynı anda hem maskeler hem ortaya çıkarır.

1920’de “Haz İlkesinin Ötesinde”de S. Freud birincil travmaya karşı savunmanın genelliğini kalıcı karşı yükler biçiminde ifade eder. Öte yandan acı dolu somatik bir alanın oluşumunun, ruhsal travmatik hâle karşı yatırım yapılmasıyla aynı etkiye sahip olduğunu fark ederek somatik etkilenmeyle klinik bağlantıyı ortaya koyar. S. Freud bu arada birincil travmanın somatik bir cevap alabileceğini, travmatik ihlalin “somatik bir bağlantı” alabileceğini, bunun da bölünenin geri dönüşüne karşı bir devamlı mücadele gerekliliği hâline gelirse psikosomatik bir hastalığın kökeninde yer alabileceğini belirtiyor.

Belirttiği çizgiye uygun olarak S. Freud 1925’te birincil travmanın biçimlerinin geri dönüşüne karşı olan savunmacı yığına, sembolik olmayan fakat davranışçı olan başka bir ruhsallıkiçi bağlantı biçimi olan ve burada yine dişillik sorunsalı ile olan bağlantısını vurguladığı “mazoşizm”i özellikle de erojen mazoşizmi dâhil eder. Erojen mazoşizm, belirtmiş olduğumuz biçimlere benzerlik gösterir, acının karışıklığına gerekli olan ve onu hazza dönüştürmeye tahsis edilmiş olan libidinal eş-uyarım ile somaya çağrıda bulunur. Bu duyumun döndürülmesi ile, onun bozulması ve karışıklığı etkisiyle işlev gösteren “kalıcı” bir bağlantı türüdür.

Daha evvel Benliğin bölünmesinin fetişik dikişi sorunsalından bahsettik, bu sorunsal S. Freud’a cinsellik ve simgeleştirme ile en fazla bağlantı sağlayan konu olması açısından, burada bizim için düzenleyici işlevi gören kavramı ortaya koymasını sağlayacaktır. Fetiş iki yüze sahiptir: Biri kastrasyonun ve yokluğun reddine dönüktür, diğeri ise aksine, “algısal olarak mevcut olan” gerçekliğe uyum çabası içerisinde, bununla yetinir. Ruhsal felaket tehdidi sırasında ruhsallıkiçi sahneden geri çekilmiş olan şey, ikincil olarak ruhsallığın geri kalanına bağlanma ve bu yolla Benliğe yeniden kendini bağlama, kendini ona dikme, bu şekilde de öznelliğin merkezinde bir statü edinme yolu bulmuştur; ancak bunları birincil dişillik sorunsalıyla sahip oldukları bağlantısı açısından gerçek anlamda simgeleştirilmeden yapar.

Aynı senelerde S. Freud’un çok ilgisini çekmiş olan psikozun da, sanrıda kendisine uygun olan bölünenin ikincil yeniden bağlanma türünü bulması için 1937-1938 yıllarını ve “Analizde Yapımları”ı beklemesi gerekir. Sanrı, ne anlamlandırılabilir ne de bütünleştirilebilir olduğu bir sırada öznellikten bölünmesi gerekmiş olan birincil travmayı ikincil olarak anlamlandırılma çabasıdır. Burada bağlantı, ikincil sistemin niteliklerinin yardımıyla gerçekleşir, oysa bu sistem birincil travmatik alanın izlerinin halüsinatif etkinleşmesi ile öncülleri açısından suistimal edilmiştir. Algı, halüsinatif geri dönüşe maruz kalmıştır ve bölmenin dağılmasının ardından kendisini içeriden yeniden istila eden şeye güncel bir anlam vermeye çalışan önbilincin düzeni bozulur.

  1. Ferenczi de S. Freud’a paralel olarak, birincil travmaların etkilerine ve onların düzen bozucu etkilerinden ruhsallığı korumak amacıyla ortaya konmuş olan bölmelerin etkilerine dair bir klinik geliştirmiştir. Bu kendine özgü aktarımsal konjonktürlerin analizinin etkilerinin ilk klinik tanımlarını ona borçluyuz. Bununla birlikte, aktarımsal sürece ait olan şey ile teknik görüşlerin çerçevesine ait olan şeyi ayırt etmekteki zorluğu sebebiyle bu öncü çalışması zorluklarla karşılaşmıştır. Aktarımın bazı etkilerinin paradoksallığına kapılmış olarak bazen istemeden bunun bir oyuncağı ve tekrarlayıcısı haline gelir (bkz. “S. Ferenczi’nin Teknik Serüveni” R. Roussillon, 1995).

Bu sorunun bütününe dair anlayışımı geliştirmemde kendimi D. W. Winnicott’a, bilhassa Çöküş Korkusu’na dair aydınlatıcı çalışmaları için, minnettar hissediyorum. Bu makalede Winnicott, bölme süreci tanımına doğrudan atıfta bulunmasa da bölünenin geri dönüşüne karşı genel bir “paradoksal” savunma anlayışı önermektedir. Winnicott, “ilkel agonilere” bir tepki biçimindeki, benim birincil travma olarak adlandırdığım klinik formları ve onların felaketli geri dönüşlerine karşı ruhsallığın savunmasını tanımlar. Winnicott bölünenin geri dönüşünü etkisizleştiren formların özgünlüğünün ortaya konmasını sağlar, bu formlar karşı koymaya meyilli oldukları şeye karşı pasif/aktif “döndürme” (par retournement) yoluya işlev gösterirler. Burada yine ruhsallığın güncelini veya geleceğini ezen bir tehdidi içinde barındıran ve en güvenilmez olan biçim genel sürecin modelini oluşturur: çöküş korkusunun ta kendisi. Çöküş, anında simgeleştirilememiş olan daha eski “agonistik” bir deneyime atıfta bulunur:  Düzen bozucu etkisinden kendini korumak, “hayatta kalmak” için birey kendisini bu deneyimden koparmak zorunda kalır. Fakat, bütünleşmemiş bu deneyim, bu bütünleşmeme nedeniyle yineleme dürtüsüne tâbi olur, bireyin ruhsal örgütlenmesini kalıcı biçimde tehdit eder. Geçmişten gelen bir tehdit olarak, geleceğe yönelik bir tehdit olarak geri dönmüştür. Diğer durumlarda savunma, kendini korumak için agonistik deneyimi içeride tersine çevirmeyi içerecektir, beni 1991 yılında onları “paradoksal savunmalar” olarak adlandırmaya iten de bu olmuştur. Yani, ilişkilerin çölleşmesinden kendini korumak için etkin biçimde bir çöl düzenlemek, kontrol edilemez bir boşluk oluşmasından korunmak için ruhsal bir boşluk düzenlemek, bağın ve kendini ötekine bağlama yeteneğinin kaybına karşı kendini sakınmak için bağlantıları kesmek, daha klasik şekilde o olmamak için onu terk etmek, parçalanmaktan kendini korumak için kendini parçalara ayırmak vb. Öte yandan bu prosedürler, bazıları ne kadar maliyetli görünse de, yalnızca bölünenin geri dönüşü ile bağlantılı örgütlenmenin bozulması tehdidini etkisiz hale getirmeye çalışmayı amaçlar. Birey pasif olarak maruz kaldığı deneyimden kendini geri çeker, ondan ve onun özelliklerinden kendini böler, fakat döndürme ile örgütlenerek kendini bu deneyimin geri dönüşüne karşı korur, kendini kaçamadığı ve kabullenemediği bu şeyin aracısı kılar. Geçmiş travmatik durumu “döndürme” yoluyla güncel şimdiki zamana veya geleceğine, öngörü ile aktarır.

Şimdi ilgilenmemiz gereken aktarımsal konfigürasyonların merkezinde yer alacak olan kimliksel-narsisistik ızdırabın özelliklerini geniş hatlarıyla gösterdik.

Bu sorunsalların analizine ilişkin ilk ön açıklama, esas itibariyle kendilerini doğrudan oldukları gibi değil, daha çok tepkisel etkileriyle, ruhsal işleyiş üzerindeki dolaylı etkileriyle ortaya koydukları ve izlerini nerede bulacağınızı bilmek zorunda olduğunuz gerçeğinin altını çizmelidir. Birincil travmanın kendisi “kayıptır”, Benlikte mevcut değildir, yerini alan savunmanın doğası gereği uzaklaştırılmıştır. Bazen sessizce sızar, ruhsal işlevin “yerini alır”; bölme, geri dönüşlerini “takip ettiği”, hatta biçimlerini benimsediği bastırmanın biçimlerine sızar, kimliksel ızdırap onu barındıran nevrotik ızdırabın arkasında kendini gizler. Yer değiştirme yoluyla aktarımı (transfert par déplacement) ve daha çok bölünenin geri dönüşüne özgü olan döndürme ile aktarımı (transfert par retournement) oldukça klasik bir tanımla metaforlaştıran bir türde üstüste bindiren süreçlerin bu özelliğini gözardı edemeyiz. Öte yandan geçmiş zorluk her iki sürecin ve her iki sorunsalın üst üste binmesi noktasında ortaya çıkar, birbirleri için maske ve duvarları aşma görevi görürler. Değişime karşı olan direnç, bağlanmaların yapışkanlığı, bastırmanın aynı zamanda bir bölünme ya da döndürmeye hizmet ettiğinden  şüphelenmeyi gerektirir.

Tarihsel olarak bu spesifik süreç “negatif terapötik tepki”nin bir şekli olarak tanımlanmıştır. İlk zamanlarda bastırılanın aktarımsal geri dönüşünü merkezine alan analiz iyi şekilde ilerler, analitik çalışmanın bir takım faydaları mümkün gözükür. Daha sonra, paradoksal biçimde, klinik durum kötüleşiyor gibi görünür ya da analiz durgunlaşmaya başlar: Pasif teslimiyet, sahte kendilik ya da isyan, ilk önce paralel olarak veya ılımlı şekilde, ardından giderek daha merkezi bir şekilde ortaya çıkar. Bu iki aşamalı süreç bana büsbütün karakteristik görünüyor: “Nevrotik” savunmaların derinliğine çalışılması, içeri sızmış olan bölünmeyi açığa çıkarmaya başlar, terapötik süreç içsel bir döndürme tarafından tehdit edilmeye başlar. Bu durum 1991 yılında psikanalizin “sınır durumları” olarak adlandırdığım şeyin “tipik” hâlidir.

Bu hareketin kazanç ve kayıplarını tam olarak anlamak için daha detaylı olarak özelliklerine ve karmaşıklıklarına odaklanmak gerekir.

Her şeyden önce, analitik süreç bölmeyi etkisizleştirme prosedürlerini yıkar, bu yolla bölünenin geri dönüş tehdidini ve bununla birlikte, bireyin bugününe bile sızmaya başlayan geçmiş niteliklerin bazılarını içeren, birincil travma deneyimlerinin geri dönüş tehdidini harekete geçirir. Klinik durumun ağırlaşmasına dair ilk faktörün sebeplerinden biri bu felaketli geri dönüş tehdidinde bulunur. Öte yandan simgeleştirilmemiş geçmiş deneyim bu nitelikle “geri gelir”, geri dönüş yapar ve simgeleştirmeyi başarısız kılar, simgeleştirmenin başarısız deneyimi olarak geri döner, başarısızlık da kendini tekrar etme eğilimindedir. Yer değiştirme yoluyla aktarım biçimlerinin– yani içinde analistin bireyin ebeveyn figurlerinin yeni bir baskısı gibi konumlanmış olduğu biçimler–  üzerine yapılmaya başlanmış olan çalışma, döndürme sürecini maskeler ve yorumun uygun olmayan bir direnç biçimi olarak yapılmasına katkıda bulunur. Bu durum, analitik çalışmanın “paradoksal” uygunsuzluğu izlenimini pekiştirir ve bireyin  “güncel” ızdırabını ve buna verilen tepki şekillerini ağırlaştırır. Nitekim metaforlaştırıcı yer değiştirmelere dair yorumun yine de bir tür doğruluğunun olması durumunda klinik tablo daha da karmaşık hale gelme eğiliminde olur.

Aktarım, D. Anzieu tarafından “paradoksal aktarım” olarak tanımlanan biçimi almıştır. Süreç karşıt, birbiriyle uyumsuz fakat yine de aynı anda aktif iki hareketin eşzamanlılığıyla, “çift bağ” hâlinde yapılanır. Döndürme ile aktarım, yer değiştirme ile aktarımın yerine geçer. Oysa döndürme ile aktarımda analist, bireyin libidinal öyküsünde yer alan herhangi bir kişinin “yerine konmaz”, doldurduğu bireyin kendi yeridir. Analizan kendi kişisel deneyimlerinde “yaşayamadığını ve simgeleştiremediğini” analiste “yaşatır” (paylaştırır), kendinde hissedemediğini ona “hissettirir”, kendinde göremediğini veya kendisinde hiçbir zaman görülmemiş olanı, ya da bütünleşebilmek için fazla kötü görüleni ona gösterir.

Birey, geri çekilmesinin ve geçmiş bölmesinin kaynağında yer alan kurtuluşu olmayan bir durumda ve bir çıkmazda olma hissini, hissetmesi ve ona tahammül etmesi için artık analiste vermiştir; analizan tarafından bölünmüş ve reddedilmiş olan duygulanımlar karşıaktarım hissiyatında geri dönüş yapar. Bu durumda paradoksal aktarıma paradoksal bir karşıaktarım denk düşer.

Analitik sürece dair bu içinden çıkılmaz veya sınırlı izlenimden çıkmak için, karşıaktarımsal bir işleme vazgeçilmezdir, psikanalitik çalışmanın geleceği bu işlemenin kalitesine ve derinliğine bağlı olacaktır.

Bu işlemenin ilk boyutu analistin kendi öyküsünden durum içinde kendini tekrarlayan şeydir. Aktarımın döndürme biçimi tarafından yeniden canlandırılan analistin çocukluk öyküsünün bir yüzüdür, ki bu da, hatırlayalım, analisti kişisel simgeleştirmesinin sınırlarıyla ve psikanalitik durumun klasik bağıntılarının başarısızlığını niteleyen güçsüzlükle karşı karşıya bırakarak durum karşısında umutsuzluğa kapılmış, çaresiz bir çocuk pozisyonuna koyar. Analist, bu şekilde ortaya çıkan durumdan, analitik süreç ve onun geleceği hasar almadan kaçamaz: D. W. Winnicott’un çok doğru ifade ettiği gibi, durumu ele geçiren agonistik yaşantının yatıştırılmış tehdidi karşısında “ruhsal olarak hayatta kalmalıdır.”

“Hayatta kalmak”, yani duygulanımsal veya entellektüel geri çekilme uygulamamak, ne aşırı duygulanımsal misilleme ne de bu koşullar içinde misillemeci olan bazı yorumlama çeşitleri uygulamamaktır. Devam eden yansıtmalı özdeşleşmeye dair olan ve analist biraz olsun döndürme ile aktarımın içinde olanların farkına vardığında iştahını kabartan yorumlar da aynı türdendir. Yansıtmalı özdeşleşme açısından yorum, söz konusu olan buna benzeyen bir süreç olsa bile, devam etmekte olan süreçten kaçınmanın, kurtulmanın bir yoludur ki bu da vakitsiz bir “gönderene geri dönüşü” kışkırtarak işlemeyi kesintiye uğratma riski taşır. Bu durum kendini sahneden geri çekmenin ve aynı anda misillemede bulunmanın bir yoludur. Göreceğimiz üzere analistin, travmatik deneyimin kazanç ve kayıplarını içeriden metabolize edebilmesi gerekir, kendisini içine konulduğu aktarımsal konumdan çıkaran bir kurtuluş yoluyla değil. Çözüm ancak çok kademeli bir şekilde ve analistin kendisini kurtardığı şeyin eşzamanlı olarak analizanın ruhsallığı içine entegre olabileceği ölçüde gerçekleşmelidir: Analist “büyük” veya “kurnaz” olmaya kendine izin vermemeli, gelişmekten geri kalmayan haset dolu saldırı veya utanç hareketlerini şiddetlendirme tehlikesine ve negatif terapötik tepkiyi sabitleme veya devam eden toparlama sürecini yeniden dondurma riskine rağmen karşı karşıya kaldığı spesifik aktarımsal konjonktüre içkin sınırı kabul etmelidir.

Öte yandan paradoksal aktarım karşısında uygun şekilde “hayatta kalmak” için ne geri çekilme ne de misilleme uygulanmaması yeterli değildir. Analistin kendi ruhsal işleyişinde yaratıcı olmaya devam etmesi gerekir ve bunun için karşı aktarımsal başka bir işleme gerekli görünür. Daha iyisi olmadığına göre, uygun ve gerçek bir yorum işlevi yerine getirmek için gerekli görünen çalışmayı “epistemolojik” karşıaktarım işlemesi olarak tanımlamayı öneriyorum. Söz konusu olan öncelikli olarak paradoksallığın içinde çalışmayı becerebilmek, yani “haz ilkesinin ötesinde” mantığı boyunca, umut mantığının ötesinde, yaşam mantığının ötesinde ve hatta tekil bireyin mantığının dahi ötesinde devinmektir. Bu durum, analistin tedavi ve ruhsal işleyişle ilgili “kuramının”, seanstan “beklentilerinin” ve “serbest dikkatinin” işleyişinin karşı aktarımsal bir işlemesini gerektirir.

Özünde aktarımda kendini ortaya koyan şey birincil travmatik bölgeyi, birincil narsisizmin “temel kusurunun” bölgesini, “kaybedilen travma” bölgesini ilgilendirir. Birincil travma ile ilgili olan, temsili biçimde veya düşlemsel biçimde “geri gelmez” fakat halüsinasyon türündeki duyusal-algısal-motor şekilde veya davranışlardan ya da eyleme dökmelerden sızarak ortaya çıkar. Bu da çağrışımsal zincirlere karışan bilinçdışı temsilleri saptamaya çalışmaya daha çok alışık olan alışılmış dinleme tonunu altüst eder. Duyum, algı, artık bireyin aktüalitesinin “verileri”, ruhsal hareketlerinin doğasını değerlendirmeye yarayan nirengi noktaları değildir, bölünenin geri dönüşünün ipuçları, sayesinde travmatik bölgenin yeniden inşa edilebileceği izler haline gelirler. Artık gerçeklikten doğan savunma biçimleri değillerdir, travmanın “tanıkları” olarak kabul edilmeleri ve yorumlanmaları gerekir. Analist için algılar ve duyumlar ruhsal bir çalışma gereksinimi taşır, bir yeniden inşa ve bütünleştirme çalışmasını zorunlu kılarlar.

Bu sonuncusu, ayırt edilmesi gereken üç ayrı seviyede işlev göstermelidir.

Başta açıkça bir tarihsel yeniden inşa çalışması vardır. Bu çalışma birincil travmatik durumun, tarihsel ve ilişkisel bağlamının ve o dönemki ruhsal işleyiş üzerindeki etkilerinin özelliklerinin simgeleştirilmesini içerir. Bu çalışma, Benliğin “ikincil” işleyişine yöneliktir, onun bu şekilde içeriden kendisine geri gelene ve onu geçmişte yaralamış olana bir anlaşılabilirlik bulmasını/yaratmasını sağlar; bu bir anlamlandırma çalışmasıdır. Ancak ikincil bütünleşme, vazgeçilmez olsa bile, yeterli değildir.

Aynı zamanda öznellikten çıkarılmış olanın “birincil” bir düzeyde de yeniden bütünleştirilebilmesi gerekir, yani yeniden inşanın içerdiği anlamlandırmaya bir “yeniden oyuna koyma” çalışmasının eşlik etmesi gerekir. “Travmatik” geçmiş deneyimin Benliğin şimdiki zamanına aktarımda geri konması ve geçmiştekinden farklı bir sonuç alabilmesi ve spesifik geçmiş kimliksel meselelerinin ortaya çıkarılmış ve bütünleştirilmiş olmaları gerekir.

Böylece deneyim, sonradan etkide hem birincil hem de ikincil olarak simgeleştirilebilmiş olmalıdır. Aşağıdaki klinik kesit, bu durumun zorluğunun ve içerdiklerinin daha iyi vurgulanmasını sağlayacaktır.

Marie yaklaşık 45 yaşlarında bir kadındır, analizi uzun yıllardır devam etmektedir. Şimdiye dek yapılan çalışma göreceli olarak tatmin edicidir ama ekonomisine dair temel bir şey hâlen işlenmemiş durumdadır.

Yoğun bir tutkusal aktarım analizinin ilk yıllarında kendini göstermiş, panofobisiyle ve içsel kullanılabilirliğin ve yokluğun olmadığı “tıkalı” bir anne imgesine bağlı yoğun birincil kaygılarıyla yüzleşmek için Marie’nin ortaya koyduğu “narsisistik” savunmaların önemli bir kısmının derinlemesine çalışılmasını sağlamıştı. Böylece uzun seneler boyunca, benim karşıaktarımımı sert bir sınava sokarak ve psikanalitik durumu devamlı olarak dağıtmakla tehdit ederek bir “özel delilik” aktarımı biçimi geliştirdi. Birincil anne ilişkisinin özelliklerinin ve bu ilişkinin içerdiği çok sayıda “narsisistik” baştan çıkarma yönlerinin yeniden yapılandırılması çalışması böylece mümkün oldu. Marie’nin klinik durumu ve aktarımsal varlığının türü hatırı sayılır ölçüde değişti, ancak yine de özellikle tünel veya kapalı alanlar korkusu gibi bazı fobik öğelerin tamamen yok olmasına izin vermedi. Bu tür durumlarda, özellikle de eğer Marie yalnızsa veya yaşadığı durumdan detaylı olarak bahsedemeyeceği bir kişinin yanında ise, panik atak tehdidi hâlen devam etmekteydi.

Tedavinin ilk “tutkusal” zamanlarını depresif bir dönem takip etti, babası öldü ve bu durumda çalışmanın bir kısmı Marie’nin babasının bilinçli ve bilinçdışı temsillerini, psikotikleştiren ve değersizleştiren bir anne nüfuzunun etkilerinden ayırmaya adandı. Bu çalışma analizanın şimdi beraber yaşadığı adamla istikrarlı ve tatmin edici bir aşk ilişkisi kurmasını sağladı. Burada bahsetmek istediğim kesitin döneminde, hâlâ bazı kapalı durumlardaki panik atak tehditleri yeterli şekilde işlenmemiş durumdadır. Bu tehditlerin işlenmeleri zordur, olayın meydana gelmesini kışkırtma riski barındıran tüm durumlardan kaçınılır: dolayısıyla kullanılabilecek malzeme oldukça azdır. Marie tehdit sürdüğü sürece benden ayrılamıyor, fakat bu tehdit de kaçınmasının yoğunluğu sebebiyle hemen hemen hiç analizde ele alınamıyor. Böylece olumsuz aktarımın bir kısmı bütünleyici süreçlerden bölünmüş olarak kalıyor ve ben dinamik ve zoraki olmayan bir şekilde nasıl bu kısmı “aramaya” gideceğimi bilmiyorum.

Son birkaç ayda ortaya çıkan konjonktürel bir koşul bana böylesi bir işlemenin, tedavinin ve kaygının altında yatan travmatik zeminin aktarımının “şimdiki zamana konmasının” mümkün olabileceğine dair bir umut verir. Düzenli olarak arabasından mahrum kalan Marie seanslarına gelmek için otobüse binmek zorunda kalır. Açılışını kontrol edemediği –işlenmemiş zorluğun temel durumu- kapalı bir alanda olma sorunsalı bu yolla çalışılabilecektir. Bana gelebilmek için Marie birkaç defa otobüse binme denemesinde bulunur. Ancak kapılar üzerine kapandığı anda kaygısı artar ve içinde düşünmenin ve kendine bir şeyleri temsil edebilmenin artık ne olursa olsun imkânsız hâle geldiği gerçek bir panik niteliği kazanır; içindeki bir şey tüm ruhsal işleyişine sağır ve kör hale gelir ve geriye tek bir aciliyet kalır: orayı en kısa zamanda terk etmek, her ne pahasına olursa olsun dışarı çıkmak. Bu sebeple bir durakta binip mümkün olduğu anda inmek gibi yollarla bir ya da iki kere “bit gibi zıplar.” Ancak tetikleyici durum uzaklaştığında Marie’nin dehşet deneyimi kaybolmaz, sonrasında devam eder ve seansına yürüyerek gelen Marie, hâlâ panik ve adsız terör hâli içinde gelip bitkin şekilde seansı geçirir ve yavaşça kendine gelir. Bu durumda sergilediği gösteri çarpıcıdır, azımsanmayacak bir süre boyunca ilişkiden kopuktur, ellerini eğip büker, uzuvlarını birbirine sürter, kendi içinde büzülür, en ufak bir gürültüde sıçrar, korkar. Bu durumda seans sadece kendisiyle ve benimle tekrar temas kurabilmesine, bu terör ve ruhsal sağırlık halinden çıkabilmesine adanır. Kimi zaman, onun bunu “abarttığı” izlenimine de kapılırım, öznelliklerarası bir sömürü kaygıyla karışır ve bir tür erotizasyon bu anlardaki özel atmosterin yaratılmasına katılır. Terör seanslarını izleyen, doğrudan yürüyeyek geldiği veya kendisine araba ile eşlik edecek birini bulduğu başka seanslarda, divanın üzerine “zarifçe uzanır”, neredeyse duyulmayacak biçimde mırıldanarak sızlanır ve bu durumdan hiçbir zaman çıkamayacağından yakınır. Var olmaya güç bela cesaret ediyor gibi görünür.

Bense onunla birlikte, otobüste yaşanan güncel deneyimleri, tatiller veya ziyaretler için babasının doğduğu şehir olan Savoie’ya gitmek üzere annesi ile otobüse bindiği gizil dönem deneyimleriyle ilişkilendirdiğim bir çalışma gerçekleştirmeye çaba sarf ederim. Onu babaannesinin evine götüren otobüsün içinde, annesinin soğuk ve iğrenmiş bakışları altında sistematik biçimde bulantı, kusma gibi fiziksel rahatsızlıklara maruz kalır; her ikisi de yerlere kadar varan kusmuğunun pis kokusundan ötürü kokuştukları için otobüsün diğer yolcularının hoşnutsuz bakışları altındalardır.

Kaygı saçan, reddedici, kızıyla temasta fobik, soğuk, mesafeli, sessiz ama davranışlarında haşin annenin eşliğindeki babaya, babanın kökenine giden yol bu şekilde geçmektedir; kendisinden utanarak, yok olmanın daha iyi olacağı bir var olma utancı altında, kendini unutturmak ve anne kız çiftinden yayılan şeyi unutturmaya çalışarak. Kızının sindirilememiş şeyini “karşılamak” için annede hiç yer yoktur, utancını ve kaygısını hafifletmek için hiç söz yoktur, hava aldırmak, bütün bunlara anlam vermek için hiç açıklık yoktur; yolculuk devam eder, bitmek bilmez, sonu gelmez, çıkışı yoktur, temsili yoktur, üstelik kendisini ve deneyimini toparlamak için başka bir yer de yoktur.

Analitik seanslar sırasında hayal edebileceğimiz üzere aktarımda aşırı bir zorlukla, o dönemkine denk durumların yeni baskısı, benim dikkatli varlığım, hissettiklerini dile getirmesine yardımcı olma ve bu yolculukların “babasal” yönü açısından dile getirilemeyenleri temsil etme çabam, belki de agonistik yaşantınınkini daha az olsa da çevresinin ve ortaya çıkışın simgesel bağlamının ilk işlemesini mümkün kılmıştır. Özellikle geçmişinden “sindirilmemiş” neyi  ruhsal olarak “kustuğunu”, bu yolla kendisini kabul ettirmek yerine neden kendini bu denli dışarı attırmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Bu yolla babasının annesi ve kendisi arasındaki yeri meselesiyle bir bağı da korumaya çalışıyordum.

Daha önce Marie’nin annesinin sözlerinde, babasal işlevin değersizleştirilmesinin birçok izini bulmuştuk: Gerçek şu ki baba, uyarıcı ve nadiren “babasal” davranışlarıyla, annenin saldırılarına gönüllü olarak kendini maruz bırakıyor, bunlara pek karşı koymuyordu. Bununla birlikte eğer bu çalışma Marie’nin babasına farklı bir şekilde yatırım yapması olasılığına dair bir şeyleri özgür bıraksa da, onun ruhsal işleyişinde gerçek bir üçüncü işlevi kurmayı başaramamıştı. Baba kendisinin de nasıl ele alacağını bilmediği şeyi anne evrenine geri yolluyordu. Marie’nin anne babasından ayrılmaya ve onlarla arasına mesafe koymaya kalkıştığı ergenlik döneminde babası kendisinin yokluğuna tahammül edemeyen “annesi için” aile evine geri dönmesini söyleyerek yalvarmıştı. Babanın kendisinin ötesinde babasal bir üçüncü işlev bulmak, bir babanın olabileceği ve olması gereken şeyin kaynaklarına geri dönmek, işte Marie’nin yaşamsal meseleleri bunlardı.

Analiz boyunca soruların ortaya konması, annesinin yatağındaki bazı sahnelerin gitgide hatırlanmasına yol açtı. Akşamın erken saatlerinde, babası hâlâ iştedir, ancak çok daha sonra eve dönecektir. Anne yatar, Marie yatakta ona katılır, anne uyuyakalır veya uyuyormuş gibi yapar. Marie’ye gelince o uyanıktır, uyuyakalmış annesinin bedeninin yakınlığı ile şaşkındır. Yavaşça onu uyandırmadan elini bu bedene dokunacak kadar yaklaştırır, önce annesinin kalçalarına sonra cinsel organına yaklaşır. Annesi gerçekten uyuyuyor mudur, gerçekten uymuş mudur, şimdi divanın üzerindeki Marie korkuyla kendini sorgular. Bu sahneler Marie’nin zihninde çok büyük zorluklarla, çok fazla utanç ve suçluluk duygusu ile canlanır. Bana gelince ben de seans sırasında bunlar hakkında ne yapabileceğim konusunda şaşkınımdır. Her şey, bu olayları o fısıldayarak hatırlarken sanki benim özellikle “kıpırdamamam”, hiçbir şekilde kendimi göstermemem gerekiyormuş gibi gerçekleşir. Bu sahne babanın veya başka herhangi birinin yokluğunu öne sürer, annenin uyanık olup olmadığını ya da uyuma taklidi yapıp yapmadığını bilmek konusu Marie için çok önemlidir, sahneye dadanmış olan ensest hayaletindeki annesinin payı konusunu sorgular.

Birden sahne değişir, babanın anahtarı kapının kilidinde kendine has gürültüsünü çıkarır, baba eve dönmüştür, anne bu sefer gayet uyanıktır, Marie yatağına dönmek için odasına doğru acele eder; babasının onu annesinin yanında uyurken bulmaması gerekir, “aşıkları” aynı yatakta yakalamamalıdır. Annenin babanın dönüşüyle aniden “uyanışı” bir kez daha o “sahne” sırasındaki uykusunu sorgulatır.

Bu geçmiş senaryonun seans sırasında anımsanması, bunu seansın ikliminde yeniden canlandırır; eğer kendimi açığa vurursam, bu babanın dönüşü ve “suçun” koşullarının kaybolmasına yol açar. Marie bu durumda başka şeye geçer, sanki hiçbir şey olmamış, sanki aniden bir bölme yeniden kuruluyormuş gibi. Marie’ye en sonunda, dikkate değer bir etkisi olmadan, aktarımın şimdiki zamanında ruhsal “şeyin” kaybolduğunu, yeniden üretmenin ya “özdeş” olduğu ya da kaybolduğu, kendisini ne temsil edebildiği ne simgeleştirebildiği ve benim de bir tür analitik güçsüzlüğe indirgendiğimi öne sürerim.

Bununla birlikte tatil yaklaşır, Marie’nin arkadaşı bunu bir Venedik seyahati yapmak için kullanmayı tasarlar. Marie kabul eder, ancak aynı anda, panik içinde, tren yolculuğunu düşünür. Takip eden seanslar tamemen Venedik’e seyahatin “ruhsal” hazırlığına ayrılır. Marie, trende kalışları sırasında meydana gelebilecek olan şeyleri gözden geçirir, kendini düşüncelerinde o durumun içine her yansıttığında, kaygı ve terör tarafından ele geçirilir, sehayat anının en basit hatırlatılması bir taşkınlık haline sebep olur. Tren son hız fırlar, hiçbir şey onu durduramaz veya frenleyemez, kendisinin medetsizliğine kör ve sağır bir şekilde ileri atılır. Kendisi fırtınanın içinde kalmıştır, deli gibi olmuş, korkusuna anlam katabilecek veya yoğunluğunu azaltabilecek her şeye sağır ve kör hâle gelmiştir. Divanda Marie “bükülür” veya ellerini eğip büker, duvara vurur, çırpınır, sanki fobojen durumun halüsinasyonunun darbesi altında gibidir.

Onu potansiyel olarak daha az ele geçirilmiş ve daha “mevcut” hissettiğim bir anda, bu son hız atılmış ve kontrol edilemez olan trenle, analizinin başındaki bazı anlar arasında, sarhoşken kazanın çarpışmasına kadar arabayla bir yokuştan aşağı atıldığı zamanki gibi, bir bağ kurarım; sonra çocukluğundaki başka geçmiş anlarla, babasının memnun ve sevinçli bakışları altında bisikletle ileri atıldığı, düştüğü, yeniden kalktığı, yeniden düştüğü vb. veya yine kendisini devam etmeye yüreklendiren babasının bakışları altında çarpıp çatlayan dalgaların içinde en sonunda tüm derisi çakıllı kumlar yüzünden soyulmuş, kısmen baygın bir şekilde kalkana kadar plajda sürüklendiği an gibi.

“Babanın yolu”, üçüncünün rotası, zorlantılı, onun ızdırabına karşı kör bir “otomatik dürtüsel makine”den geçer, alarm sinyali olmadan, Benliğin ihtiyaçlarına sağır, yok olmaya kadar sınırsız bir şekilde atılan bir tren gibi. Hapsolma durumu çiftedir, paradoksaldır, aynı zamanda, babanın taşkınlığının da ölüme doğru uzanarak kör ve kayıtsız kaldığı, kapalı, çıkışı olmayan bir anne dünyasında hapsolmaktır. Marie, benim taşkınlığı “frenleyen” yorumlarımın akabinde biraz oyun kazanır ve “topa tutulmuş” ruhsal işleyişinde bir “alarm sinyali” etkisi yaratmaya başlar fakat hapsolma kaygısı yoğun olarak kalır. Yolculuğun kaygısına yokluğunki karışır, çünkü tatil günleri benimkinden az da olsa farklıdır ve analizinde ilk defa, Marie bazı seansları kaçırmak zorunda kalacaktır.

Bahsettiğim aktarımsal bağlamda yoklukların Marie’yi ayrılıkta başvurabileceği “koruyucu” bir aktarımsal nesnenin temsilinin içsel muhafazasına dair bir zorlukla yüzleştirdiğini söylemem kimliksel-narsisistik bozukluklarının analizinde uzman olan kişileri pek de şaşırtmayacaktır. Aktarımsal bağlamın başka bir bileşeni ise, Venedik’te olduğu sırada kendisinde beni anımsayabilme ve yoklukta o şehirde kalışı sırasındaki bilinmezliğin üstesinden gelebilme biçimini ilgilendirir.

Böylece sıra gidişinden önceki son seansa gelir, müdahalelerim sırasında kaygısı biraz yatışmış gözükse de hâlâ varlığını sürdürmektedir. Yolculuk sırasında arkadaşıyla konuşma olasılığından bahsederek kendini rahatlatmaya çalışır, arkadaşı yaşadığı zorlukları biliyordur ve bu zorluklara karşı her zaman müsait, sabırlı ve hoşgörülü davranır. Bununla birlikte ilk defa çok net bir biçimde kapalı yerlerde yaşadıklarını açıklayabilecek nedenleri ve endişesinin altında yatıyor olabilecek geçmiş deneyimleri sorgular. Bu sefer, benden bir cevap ya da en azından bir müdahale bekleyen gerçek bir soru olduğu izlenimi edinirim.

Bu konudan konuştuğu anda, “bunun değiştiğini, bu konunun kendini çağırttırmak istemediğini” fark eder, kelimelerin olmaması gerekmektedir. Söze dökebilmek ve ne hissetiğini ifade edebilmek için kullanacağı dile sahip olmadan evvel hiç şüphesiz böylesi deneyimleri yaşamış olduğunu söylerim. Ve kaçma veya ne olup bittiğini kendisine temsil etme imkânı olmadan, zamanın keşfinden, dilden önce, bir zaman ve bir bitiş fikrine sahip olmadan annesinin kollarının arasında “hapsolmuş” küçücük çocuğun deneyimlerinden bahsederim. Yüzü ifadesiz[2] annesini düşünür. Otobüslerde de yüzlerin ifadesiz olduğu izlenimine kapılmaktadır, bunun sonu gelmez. Aynı anda hem kapalı hem de sınırsız olan deneyimin paradoksunu vurgularım.

Daha sonradan kendini hissedebilmesi için, trene binmeden evvel çok fazla  jimnastik yapması, bitkin düşmesi, her hareketi hissedebilmek ve kendini hissedebilmek için kaslarının ağrıması gerektiğini düşünür çünkü onu en çok dehşete düşüren şey, kendisini hissetmemek, artık hiçbir şey hissedememek, artık mevcut olmamak, diğerleriyle temasın tamamen kopması, kayıp, yalnız ve kendi içinde kaybolmuş olmaktır. Onu dinledikçe, annesinin yatağındaki sahneleri, annesinin bacaklarının arasında aradığı şeyi tekrar düşündüğümü fark ederim. O, kendisinin dışında, kaybolmuş kendi kendine gizlenmiş, bir çıkış yolu arayarak, birisinin onu arayıp bulmasını, ona bir çıkış yolu göstermesini istemektedir. Bu kendisinin kaybolduğu, çıkabilmek, kendisini yeniden bulabilmek, kendiyle yeniden temas kurabilmek, yeniden kendi içinde ikamet edebilmek için bir başkası tarafından aranmış ve bulunmuş olması gereken birincil bir saklambaç oyunudur. Hapsolduğu hâl, kendisinin dışındadır. “Kendisinin dışında” hapsolmuştur. Bu, hapsolma ve taşkınlığın yanyana olmasının paradoksal bir biçimidir: Dışarıda kapalı kalmıştır.

Ona annesinin yatağındaki, elini annesinin cinsel organına yaklaştırdığı, ona dokunduğu, onu keşfettiği sahneleri hatırlattığım bir yorum yapmaya karar veririm. Onun hareketini, bir açıklığı, çıkışı, kurtuluşu arama hareketiyle ilişkilendiririm. Ve aynı zamanda, bu teşebbüslerin “düşünülemez” ve yasak niteliğini ve burada bir çıkış aramasındaki, nasıl onun içine “yeniden gireceğini” aramasındaki karışıklığı vurgularım.

O zaman düşünülemez şeyler yaşamış olma izleniminden bahseder, ardından daha sakin, sanki yatışmış gibi bir şekilde bir süre susar. Ardından seansa, onun yokluğu sırasında yemek yemesi gereken küçük kedisinden bahsederek devam eder, onu akşam içeri almayı hatırlamak gereklidir, fakat bu ona bir anda daha az kaygı verici görünür. Annesi onun uzaklaşmasına tahammül edemeyecektir… O beni artık duymaz, bu ona boşluk gibi gelir.  Dün, boşluğu duymuştur, dışarıda trafik yokken kulaklarındaki boşluğu duymuştur; kalın, yoğun, doldurulması imkansız, blok hâlinde bir boşluk. Bu boşluk ile yüzü ifadesiz, başka yerde olan, içi boş ve kendisini yankılamayan annesinin varlığının yokluk türüyle bağlantı kurmak için yorum yaparım. O zaman geçen gün edindiği izlenimden bahseder; insanlar sanki yassılaşmaktadırlar, mukavvadan bir dekor gibi sanki soytarı kuklalara vb. dönüşürler.

Marie’nin “somut bir şey” gibi hissettiği  boşluk, şüphesiz anne nesnesinin boşluğuna, annesel cevapların yokluğunun boşluğuna gönderme yapmaktadır; kuşkusuz aynı zamanda, halüsinatif dışsallaştırma süreci ile “şey” hâline getirilmiş yokluğu, onun temsil-şeyinin, şey hâline getirilmiş temsilin, izlerinin, alanlarının iç temsillerinin dışarı atılmasıyla sonuçlanan “dışarının boşluğu” da buna karışır.

Narsisistik-kimliksel ızdırapta boşluğun tahliyesiyle, “boşluğun boşaltımı”nın paradoksuyla, var olma eksikliğinin, kendilik deneyimini temsil etme eksikliğinin yerini işaret eden alanlarla  karşılaşırız. Temsil yokluğunun temsilinin kendisi tahliye edilmiş ve temsil edilemezdir.

Bahsetmiş olduğum klinik kesitte bu “açıklık” alanı, annenin cinsel organında, onun içinde yoğunlaşmış biçimde  aranmaktadır. Bir temsilin, yokluğunun temsili, birincil dişilliğin temsili, burada yoğunlaşmış ve annenin cinsel organının gerçekliğinde “somutlaşmıştır”, bu da aynı anda ona olası bir ulaşımın yolunu keserken ona ensestiyöz bir değer verir ve açıklık arayışını bir paradoksun ve çıkmazın içine hapseder. Ancak eş zamanlı olarak bu açıklık arayışı ayrıca kendi içine gireceği, içselliğiyle teması yeniden keşfedeceği bir alan arayışıdır. Çifte bir döndürme öne süren Möbius şeridi tasviri bu hareketin aldığı biçimden çok da uzak değildir.

Aynı hareketle kendi içine doğru açılma ve nesnenin yokluğuna yönelik bir açılma oluşur fakat burada aynı harekette ikisi de kapanırlar; işte ensestin tüm sorunu da burada yatar. Bu durumda eğer bu soru geçmiş bir çıkış elde edemediyse, tarihsel konjonktürün yinelemesinin imkân tanıdığı ölçüde aktarımsal yeniden etkinleştirmede bir çıkış bulmalıdır. Geçmişte yalnızca “somutlaşmış” bir biçime sahip olmuş ve çıkmazı da tam da bu “doğrudan” biçimde ve içerdiği ensestiyöz ortaklıkta yer alan şey için “simgesel” bir çıkış bulmabilme sorusu da tam da burada yatar. Ancak uzak tuttuğu şiddet ruhsal alana yeniden katılabilirse farklılıkların ve yokluğun inkârının ortaklığı çözülebilir. Marie’nin tedavisinin devamındaki temel meselelerden biri de bu olacaktır.

Daha genel bir şekilde, içerdiği birincil tavmanın ve çıkmazların geçmiş yerleşiminin belirli koşullarının yeniden inşa edilmesi, ya hep ya hiç şeklinde travmatik konfigürasyonun kesit kesit işlenmesini bloke eden süreçlerin yorumlanabilir aktarımın şimdiki zamanına gelebilmesi olasılığını açar. Yıkıcılığın ve birincil hasedin durmaksızın, özünde sınırlı ve kısmi olan ruhsal çalışmanın aleyhine dönmemesini, ya da en azından analizan-bireyin natamamlığı adına simgeleştirme süreçlerine saldırmaya devam etme biçiminin yorumlanabilir olmasını mümkün kılan da bulur.

Birincil travmatik hâl, bir nesneye başvurabilme olasılığının eksikliğiyle bir yokluk hâline dönüşmüş medetsizilk hâlinin, o dönemki nesnelerin geçmiş “cevaplarının” uygunsuzluğu sebebiyle yokluğun “ötesinde” kötüleşmesinin niteliğine sahiptir. Yokluk hâli, bunun içruhsal (endopsychique) algısı, dürtüsel hareketlerin ve Benliğin ihtiyaçlarının birincil simgeleştirmesinin meydana gelmesinin ön koşulu olarak, umutsuz ya da dehşetli agonistik hâle doğru kötüleşir. Birey, yokluk ve yokluğun taşıdığı sınırlar deneyimine karşı ve bir temsil yokluğuna karşı örgütlenir, bu sebeple de simgeleştirme çalışması olasılığına karşı örgütlenir. Kendisini kendinden ve kendisini ele geçiren agonistik deneyimden koparır; kendini, kendisinden dışarıda ve yokluğun dışında konumlandırır, yokluğu tahliye eder ve onun matrisiyel “boşluğunu boşaltır.” Bununla birlikte bu durumda tam da savunmasının etkisiyle, kendini açıklığın, çıkışın olmadığı kapalı bir alanda hapsolmuş olarak ve ölüm dürtüsünün ölümcül etkileriyle karşı karşıya bulur.

Bir önceki klinik kesitin yeterince gösterdiği üzere çıkış “nesnenin içindeki” yokluğun temsilinden geçer, eğer bu kendi yokluğunun inkârı sebebiyle “tıkanmış” ise bu durumda çıkmaza girilir. Ne yokluk “içeride” bulunabilen iç alan olmadan, ne de yokluk “dışarıda” karşılama alanı olmadan birey bir çıkıştan mahrum kalır, ruhsal işleme kabul edilebilir bir alan bulamaz, dürtü bütünleştirilebilir değildir, Benliği ve ruhsallığı düzen bozucu bir geri dönüşle tehdit eder, ki bu da narsisistik savunmaların ortaya konmasına sebep olur.

Bu durumda birey kendi yokluğunu “içeriden” yeniden bütünleştiremez, geçmiş deneyimleri bunu, hayatta kalabilmek için mücadele ettiği, çaresi olmayan, umutsuzluğa sürükleyen geçmiş agonistik yaşantılarla bağdaştırır. O ancak “dışarıdan” geri gelebilir, nesnenin içindeki yoklukla bir çıkış ortaya konabilir fakat bu da narsisistik baştan çıkarmanın tehdidi altındadır, bireyin yaşamaya devam etmek için nesnenin yokluğuna yapışma riski vardır.

Ruhsallığın “sınırda” örgütlenme alanlarında narsisistik baştan çıkarma sorunu ile karşılaşmak kaçınılmazdır, sürekli psikanalitik çalışmaya sızar, travmatik çalışmaya dair tüm işlemeyi etkilemekle tehdit eder. Öte yandan kuramlaştırılmasını ve klinik olarak ele alınmasını zorlaştıran da kuşkusuz bu durumdur.

Düşüncelerimi, bu zorluğun bazı yönlerini bir perspektife oturtmayı amaçlayan bazı açıklamalarla bitireceğim.

Öncelikle bu zorluğun, birincil narsisizminin ve düzen bozucu geri dönüşün önüne geçmeye çalışmak için ortaya konmuş olan narsisistik savunmaların aktarımsal işlemesinin iki koşulunun sonucu olduğunu söyleyelim. Travmanın ilişkisel bağlamının yeniden inşa edilme çalışması vazgeçilmezdir fakat bu çalışma “unutulamaz” olmasına rağmen bir temsili hafıza çalışması üretmemiştir. Özünde birincil travma temsil edilmemiş dolayısıyla da hatırlanamazdır; bu ruhsal etkilere sahip olmadığı, saptanabilir etkiler üretmediği anlamına gelmez; yalnızca bunlar temsil edilebilir bir yapıya sahip değillerdir, bu kaygıyla, ortaya konan savunmalarla, algısal-halüsinatif geri dönüşlerle kendini gösterir ve ruhsal işleyişin altındaki varlığına tanıklık eder.

Bu durumda her tür yeniden inşa çalışması bireyin hafızasının ötesine, temsili kavrayışının ötesine taşınmalıdır; söz konusu olan analistin bir “icat” çalışmasıdır ve analistin aktarımın kendisine sağladığı ipuçlarından yola çıkarak ne olmuş olabileceği, ne olmuş olması “gerektiği”ni hayal etme kapasitesine dayanır. Bu çalışma şüphesiz serüvenlidir, analistin yaratıcılığına ve dolayısıyla potansiyel olarak karşıaktarımsal yansıtmalarına dayanır, analistin “yeterince iyi” olma ve kuşkusuz dâhil olan baştan çıkarma etkileri açısından yeterince sakin olarak yeterince risk almasını ve sükûnetini korumasını gerektirir. Öte yandan bir yandan özellikle şiddetlenen narsisistik savunmaların etkilerinin, diğer yandan vazgeçilemez negativite zamanlarından geçen öznel sahiplenme koşullarının harekete geçirdiği malum negativiteye toslar[3]. “Genitallik öncesi yapıların”, nefretin sevginin önüne geçmesi niteliğine sahip olduğunu söyleyebildik, bana daha makul gelen şey -neden bazı bireylerin hikâyelerinden bağımsız olarak diğerlerine göre daha fazla nefretin kurbanı olduklarını bilmiyoruz- yıkıcılığının yoğunluğunu, aktarımda etkinleşen bir birincil travma alanının varlığının harekete geçirdiği narsisistik savunmaların özellikleriyle ve analiz edilmesiyle dâhil ettiği öznel sahiplenme sürecinin özellikleriyle ilişkilendirmektir.

Aktarımsal çalışmadaki “narsisistik bir baştan çıkarmanın” varlığının içerdiği ikinci zorluk ise nesne konusunu ilgilendirir. Winnicott’un vurguladığı üzere analist, nesneyi ilgilendiren şeyin bireyin yansıtmalarının meyvesi olduğunu düşünebilmeyi sever. Nesnenin ve özelliklerinin gerçekliği bu nedenle iletimsel olarak askıya alınmış ve karar verilemez kılınmıştır. Birincil travmanın işlemesinin nesne sorunsalından ve özellikle onun “yokluğu”, nesnede bireyin kendi yokluğunun tanınması için bir öncü olarak saptanabilen yokluğu sorunsalından geçtiğini belirtmiştim. Bu işleme, bireyin kendi yansıtmalarının “ötesinde” bir nesne konusuyla, basit bir “kendisi için” değil, “kendisinde” olarak değerlendirilen bir nesne konusuyla doğrudan yüz yüze gelir. Nesne ilişkisi sorunsalından dikkatli bir şekilde ayırt edilmeyi gerektiren ve kabul edilmiş ve saptanmış bir yokluğun tedavisinin türlerini ilgilendiren bu sorunsal Winnicott tarafından “nesne kullanımı”[4] olarak tanımlanmıştır. Bireyin nesneyle ilişkide yoklukla kişisel ilişkisini düzenleme şeklini ilgilendiren nesne ilişkisinden farklı olarak nesne kullanımı, temelde nesnenin bireyle ilişkisinde yoklukla alakasını nasıl düzenlediğini ilgilendirir. “Kullanılabilir” nesne, yokluğu, bireyle kendi ilişkisini niteleyen yokluğun bazı türlerini, bireyle sahip olduğu ilişki tarzına katabilendir. Birey, nesnenin kendisinin dürtüsel hareketlerine yönelik bazı belirli “cevaplarını” içeren özelliklerine bağlı olarak kendini inşa etmek zorunda kalmıştır.

Sınır durumlarda bu soru yaşamsaldır, analiz nesnenin kullanımı meselesi aktarımın şimdiki zamanına konmadan yürütülemez. Başka bir deyişle, bireyle ilişkide nesnenin “gerçekliği” sorusundan geleneksel olarak kaçınmanın, bu soruyu askıya almanın bir yolu yoktur. Bundan kaçınma bireyin hareketlerini anlaşılmaz kılar, bu hareketler nesnenin özelliklerine tepki olmasına rağmen anlaşılamazlar, öte yandan bu durum narsisistik savunmaların altında yatan kendi kendini dünyaya getirme düşlemini sürdürür.

Fakat yine de, geçmiş veya güncel nesnenin sorgulanması, kendine has teknik zorluklar içerir. Bireyin kendisinde meydana gelen şeyi, nesnelerinin “cevaplarının” tepkisel etkileriyle ve bunların karşılaştırdığı güçsüzlükle ilişkilendirmek yerine suçluluk duymayı ve cezalandırmayı “tercih ettiği” mazoşizmin narsisistik yönleriyle yüz yüze geliyoruz. Bu tür bir sorgulama aynı zamanda, bireyin, inkâr ortaklıkları (M. Fain) sürdürdüğü, ya da yokluğun, dürtüsel yaşamın ve dürtüsel yaşamın bazı yönlerinin geçersiz kılındığı ya da tahliye edildiği süreçleri ya da bölmeleri paylaştığı çevrenin simgeselleştirme işlevindeki kusurlarını nasıl içselleştirdiğini de analiz etmeyi gerektirir.

Öte yandan bu analizin, analizin ön planında olan narsisistik baştan çıkarmayı içinde barındıran konjonktürleri karakterize eden narsisistik gücün ve yabancılaşmanın etkilerinin sürekli tehdit ettiği bir bağlamda gelişmesi gerekmektedir. Analist en çok bu aktarımsal konjonktürler içinde, yorumun baştan çıkarıcı etkilerine karşı Üstbenliğin kendisini daha fazla koruduğu yerde, yorumun klasik parametreleriyle yetinebilmek ve ister istemez tehlikeli olan yeniden yapıcı hipotezlerle kendini tehlike atma riskini göze almamak ister.

Bu noktadaki büyük karşıaktarımsal zorluk, analistin, almaktan kendini geri tutamayacağı bazı riskler açısından, kendi var olma eksiklikleriyle, kendi sınırlarıyla, hatta kişisel simgeleştirme süreçlerinin işleyişlerinin gedikleriyle zorunlu olarak yüzleşmesinin gerekli olmasıdır. Birçok kez vurgulandığı üzere bu durumda analistin, karşılaştığı şeyle başa çıkabilmesi için kendi kişisel analizine devam etmesi teşvik edilir. Hatta denilebilir ki analizin mutlu bir şekilde devam etmesi analistin kendi otoanalitik hareketini canlandırma kapasitesine bağlıdır. Böylece nesnedeki yokluk sorunu, analistin kendi içindeki yokluk sorunu biçimini almış, yeni bir sembolik çıkış alabileceği tek yer olan analiz içine aktarılmıştır.

Şu temel görüş ile bitireceğim. Kimliksel-narsisistik konjonktürlerin analizi analisti, analizin sınırlarıyla, klasik analitik tekniğin sınırlarıyla, o analize özel olarak klasik anlamıyla “psikanalitik şekilde psikanalist olmayı bırakma” (Winnicott) şeklini  “terzi dikişi” şeklinde yaratma gerekliliğiyle yüzleştirir. Bu durumun içinde psikanalist olmanın başka ve yeni bir biçimini yaratmak, yani kendisi için psikanalizi yeniden keşfetmek, onu yeniden düzenlemek, ötekinin etkisini, kendini inşa etmek için yatırım yapılmış nesnelerin etkisini ruhsal gerçeklik kuramına dâhil eden bir psikanalizi yeniden icat etmek; analistin bir kez daha karşı karşıya kaldığı zorunluluklar işte bunlardır. Bununla birlikte sonuçta bu durum her analizin zorunluluğu değil midir?

Çeviren: Sanem Tayman

Notlar

[1] Bu metin Brezilya Psikanaliz Dergisi’nde yayımlanmıştır [Bkz. Roussillon, R. (2014). O trauma narcisico-identitario e sua transferência. Revista Brasileira de Psicanalise, Cilt. 48, sayı 3, s. 187-208.] Psikanalizin Dili dergisinde yayımlanmasına izin verdiği için Réne Roussillon’a teşekkür ederiz-Ed.n.

[2] Metinde geçen  “visage fermé” ifadesinin tam karşılığı “kapalı yüz” olmakla birlikte, ifadesiz, donuk bir yüz anlamını taşıyor (çn).

[3] Bu konular için özellikle bkz. R. Roussillon, 1998 « Le démon de l’interprétation » içinde “Interpréter, construire, jouer peut-être [Yorumlama, İnşa Etme, Belki Oynama], Le fait de l’analyse, n°4, Autrement.

[4] Bu konular için bkz. R Roussillon 1997, La fonction symbolisante de l’objet [Nesnenin Simgeleştirici İşlevi], Revue française de psychanalyse, 1997 N°3, Puf.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s