YORUM KULESİ versus MECAZ HALISI * – Bir Teknik Tercihten Daha Fazlası –

2. sayı psikanalizin dili

YORUM KULESİ versus MECAZ HALISI *

– Bir Teknik Tercihten Daha Fazlası –

 Bilgin Saydam

Tüm canlılar her dâim kendilerini ve dünyayı yorumlar; bu bir mecburiyettir. Karşılaşılan ‘yeni’ her ne ise, tanımak ve mevcut ‘eski’ bilgi dağarcığıyla harmanlamak / anlamlandırmak her türlü ikincil gereksinimden öte, hayatta kalmak ve yaşamı optimize etmek için gereklidir. İnsan, ‘yorum bilim ve sanatı’nın şampiyonudur; bu yetisi onu sâir mahlûkattan ayrıştıran en önemli özelliğidir.

Yorum-lama her zaman ‘bilgi’nin ilânını ve tebliğini içerir. Öznenin ve nesnelerin ve dünyanın ne’liği, nasıl’lığı, nereden ve nereye’liği, evren-bütün içindeki konumu -her türlü- yorumun açık ya da örtük konusudur. Bu sorunsallar doğrudan -felsefenin en temel sorunsalları olan- varlıksallık ve zamansallık ile ilintilidir. Yorum insanlık tarihi boyunca farklı şekillerde kutsanagelmiş, büyüden sanata, dinden felsefeye / bilime tüm insan(lık) ürünlerinde mihver gücü oluşturmuştur. Yorum insanın bilmesi için gereklidir; dağınık verileri toplar / merkezîleştirir, yaşamın bütününe ya da küçük-büyük bir parçasına dair anlamlandırıcı-açıklayıcı bir öykü sunar. Bu tasvir, ‘bütün’ü kavramanın mümkün olacağı varsayımını ima eder. Zira nihâi anlam her zaman bütünün anlamıdır. Parça bütüne aykırılık içeriyorsa, ikisinden biri revize edilmek durumundadır ve bu çoğunlukla, yani paradigmatik sıçramaların dışında parçayı ilgilendiren bir sorunsaldır. Her yorum, bir kuramın uyarlamasıdır ve en küçük ve önemsiz bir yorum dahi, o ütopik ‘her-şeyin-teorisi’nin bir parçası olması hasebiyle mutlaklığa ve bütünlüğe göz kırpar.

‘Yorum’un tanımlarından biri, ‘bilinmeyen bir nesneyi / olayı bütüncül kavrayabilmek için, unsurlarını –aralarında bağ kurarak– yeni bir şekil ya da görünümde bir araya getirme işlemi’dir. Anlamlı açıklamayı yapabilmek için yorumcu, kavramsal bir şemayı / modeli / kurguyu gereksinir. Önkabul, algı ve yorum konusu olan nesnenin, referans modelin olgu ve açıklamalarına uyduğudur. Yani model ve kuram, yorumu belirler (Cevizci, 2013). Modelin ve kuramın genelgeçer (evrensel ?) niteliği ve tekil-somut nesneler / olaylar yerine, tümel-soyut imgeler / simgeler ve kavramlarla kendini ifade etmesi nedeniyle, somuttan soyuta, tekilden tümele (beriden à öteye) ön tercüme gerekmektedir, ki hüküm[1]  oluşsun nesneyi / olayı öteden à beriye tanımlasın, kavrasın. Model ve kuram, nesne veya olaya kendi şema ve çerçevesini uygular. Yani yorum, tahrifatla başlar: Eğeriz, bükeriz, tekil ve somut yaşamı tümel ve soyut bir kurguya uydururuz. Kurgunun –aslında– yaşamdan, tümelin tekilden –endüktif– uyarlama olduğu tesellisi, bu uyarlamanın, uyarlayan zihnin (öznenin) doğru / gerçek bildiklerine, gereksinim ve hedeflerine uygun –dedüktif– şekilleneceği gerçeğiyle puslanır[2]. Dedüksiyonun (tümdengelim) vatanı Öte, yaşantısal Beri’nin bir ve aynısı değildir hiçbir zaman; özne hep eksiktir. Ve tabii ki yaşamın çeşitliliği, tekil olayların tümel kurgular çerçevesinde betimlenmesi sırasında budanır. Kategorik ayrıştırma işleminde bireysel-özgün ayrıntılar yitirilir. Tekilin genel kavramlara nasıl uydurulacağı / sıkıştırılacağı, yorumbilimin canlı sorunsallarından biridir.

Etimolojisi Yunanca ‘hermeneúein’ (açıklamak, bildirmek) kavramına dayanan yorumbilim (hermenötik), ruhsal ve kültürel ‘işaret’leri anlamada model olan bir iletişim biçimidir:

Yorumbilim genellikle, yorumlama sanatı veya bilimi diye tanımlanır. 17. yüzyılda Kitab-ı Mukaddes metinlerinde bulunduğu varsayılan Tanrı mesajının örtüsünün kaldırılması ve yeniden yapılaştırılması amacıyla Kitab-ı Mukaddes metinlerinin doğru yorumlanışını sağlamaya çalışan bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır. Yorumbilim terimi çoğu kez, Yunan tanrılarının ulağı ve aynı zamanda dolandırıcıların, hırsızların, kumarbazların tanrısı olan Hermes’e kadar geri götürülse de kelimenin gerçek etimolojisi tartışmalıdır… 18. yüzyılın sonlarında ise yorumbilim yazınsal metinlere ve tarihsel dönemlere uygulanmak için genişletilmeye başlandı; iyi bilindiği gibi yorumbilimi insan güdülerini ve davranışını anlamanın hizmetine sunan, onu doğal bilimlerin yöntemine almaşık bir ‘yöntem’ yapmaya çabalayan kişi de Dilthey’di (Chessik, 1992, s. 201).

‘Yorum’ kavramı, bilmeyi / bulmayı çağrıştıran bir anlam içerir. İster istemez hiyerarşiktir. Yorumlayan-bilen, bilmeyen’e göre hep bir üst basamaktadır.[3] ‘Yorumcu’yu, bulunduğu konum (makâm) tarif eder ki, orası ‘Öte’dir. Yani yorumcu, bilinmezliğin, önce’den à sonra’ya ‘aradalık’ hâlinin belirsizliğinde değilmiş gibi davranır; aradalıktan çıkmıştır, veya zaten hiç orada olmamıştır; aradalıktan çıkışın yolunu / yöntemini bilmektedir: Yorum aradalığı tanımlar ve çıkışını gösterir.

Yorumun gücünün sekülarize edilmesi, bir meslek grubunun ortak bilgi ve deneyim birikimine atfedilmesi, yorumcuyu ait olduğu grup içinde dünyevîleştirir; ama o, grubundan dışarı doğru / ‘bilginin sahibi’ grubun ve yaşam felsefesinin mümtaz temsilcisi olarak tanrısal’ın sesidir. Yorum, tanrısal söz’dür. Bu söz ‘gerçek bilgi’ye dayanır ve en mütevazı ağızdan çıkarken bile, herkese açık olmayan bir bilgiyi sunduğundan, Öte’dendir, tanrısaldır. Evet, yorum sekülarize edilebilir, bilginin nasıl edinildiği açıklanabilir, yöntemi gösterilebilir; ama biliyoruz ki insan, ne kadar akılcı gözükürse gözüksün, -bilinçdışının devasa kitlesi ve denetlenemez şiddeti hesaba katıldığında- özünde irrasyoneldir ve yine biliyoruz ki, kutsal’ın tek bir toz tanesi, bütün dağı kutsal kılar.

Kadîm Yunan’ın yorum-tanrısı Hermes’in sair nitelikleri mûzipçe bir uyarı yapıyor. Hermes (Merkür –Roma-) tanrıların habercisi gerçi; yani gerçek bilgiyi –bilenden bilmeyene– ulaştıran, onlar için anlaşılır kılan aracı, geçişlerin hızlı aradalık ustası ve bu sayede ölümsüzlerin ve ölümlülerin dünyaları arasında yetkin iletişim uzmanı. Ama Hermes, aynı zamanda hırsızların, sahtekâr-dolandırıcıların, kumarbazların hâmi tanrısıdır. Hilebaz-oyunbaz ‘trikster’ arketipinin antik Yunan mitolojisindeki ilâhi temsilcisidir (Jung 2003). Uçucu-kaçıcılığıyla normal koşullarda akıcı tek metal olan, yani –tanrı Hermes’i andırırırcasına– sıvı ve katı durumlar arasında geçişken cıva (Hg), antik Yunan’da Hermes’in sembolüydü. Hermes’in Roma muadili Merkür, simyada civanın karşılığı olarak kullanılan ‘mercurius solubilis’ kavramıyla bağlantılıdır. Sevimli, zeki ve kurnaz bu tanrı, her zaman bir fırsat-ve-tehlike birlikteliğini, ama bulanık birlikteliğini taşır. Trikster özelliği, Hermes’in getirdiği bilgiye her zaman iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olduğu konusunda bir şüpheyi yükler. Olimpos sâkini olması, ikna yeteneği, kurnazlığı, taşıdığı ‘bilgi’nin kalitesinin garantisi değildir; Hermes’in özü böyle bir berraklığa izin vermez. Hermes tüm inandırıcılığıyla kandırabilir. Aktardığı, açtığı doğru ve gerçek de olabilir, yanlış ve sahte de. Bilginin eylem yükü –iyiye olsun / kötüye olsun–, bilgiyi kullanan eylemin failinin, yani öznenin sorumluluğundadır.

* * *

Psikanalitik uygulamanın nesnesi, analizanın –anlattığı ve gösterdiği— intrapsişik () ve interpersonel (dış) dinamiklerdir. Bu dinamiklerin, analize / terapiye kendisi ve dünyası hakkında eksik ve/veya yanlış bilgi ve donanımla gelen analizanın / terapizanın anlayacağı şekilde yaşantılanması ve mümkün olduğunca değiştirilmesi (düzeltilmesi [sic]) için analistin / terapistin elindeki en güçlü ajan ‘yorum’dur (interpretasyon). Analist / terapist, içinde analizan / terapizan için gizli olan ‘doğru’yu gördüğünü düşündüğü rüyaları, sürçmeleri, semptomları, örtük-anıları, savunma ve çatışmaya işaret eden söz ve davranışları, ya da olması gerektiği halde olmayan tavır ve eylemleri yorumlar.

Yorum temelinde ‘aydınlanmacı’ bir hedef gözetir. Freud’un ümit ettiği ve muştuladığından[4] uyarlamayla, ‘bilinçsizin olduğu yerde [artık] bilinç olacaktır’. Öncesinde çözümleme nasıl mayalanmış olursa olsun, nihâi dönüştürücü sıfatıyla psikanalizin sihirli değneği, yorum’dur.

Aradalığın bilinmezliğine mâruz kalan tek psişik kurum benliktir. Alt-ben (id) ve üst-ben (süperego) –kendilerince– bilirler: Arada değildirler. Yorumun nihâi hedefi, ben-lik (ego) nezdinde içgörü kazanılması, yani kendi hakkında bilginin genişletilmesi, derinleştirilmesidir. Bu, bilinçli özneyi, yani egonun bilinçli işlemsel merkezini, kişilik yapılanması içinde daha güçlü kılar. Bu âmir pozisyonda, –aradaki– ego (ben-lik), zorba ve şantajcı süperego’nun (üstben-lik) rijid baskı ve taleplerine, yasaklarına karşı daha dirençli olabilir; kendini güvende hissedebilir. Aynı zamanda, id’in (altben-lik) hırçın ve tutarsız emirleriyle, şımarık[5]  ‘arzuluyorum / ne arzuluyorsam onu arzuluyorum / çünkü arzuluyorum’ avazlarıyla daha rahat başa çıkabilir (Hammer, 1993). Benliğin, bilinçlendirilerek güçlendirilmesi, yorumun esas gayesidir. Kendini ve yaşamını anlamak, ‘gözlemci ben-lik’ (observing ego, ing.) çevresinde, aradalıkta sıkışmışlıktan çıkmayı vaad ve tarif eden öyküsel bir zemini yaratır. Bu, altbenden ve üstbenden / dünyanın zorlayıcılığından / aradalıktan özgürleşme iradesinin anahtarıdır.

Yorumun mahiyetini belirleyen psikanalitik kuram, insan ve dünya görüşü çerçevesinde analitik süreci şekillendirir. Freudien ortodoks yöntemin dışında, Adler’ci, Jung’çu, Sullivan’cı, Klein’cı, Kohut’çu, Lacan’cı olsun, varoluşçu, transaksiyonalist, eklektik vb. olsun psikodinamik yaklaşımların tümünde en güçlü tedavi aracı yorumdur. Okulların önerdiği yorum tarzı ve süreçteki ağırlığı farklılıklar gösterir. Elbette ki gerek analist / terapist, gerekse analizan / terapizan bireysel özellikleri de, yorumun nasıl, nerede / ne zaman, ne kesinlik ve şiddette verileceğinin önemli değişkenleridir (Hammer, 1993; Kernberg ve diğ. 1989; McWilliams, 2009; Reppen,  1994).[6]   Aktarım ve karşıaktarımın tüm analitik / terapötik süreçte –olumlu ve/veya olumsuz anlamda– en belirleyici olduğu yer yorumlamadır (Hammer, 1993). Yorum döngüsel bir devinim üzerinde yer alır: Aktarım-karşıaktarım yorumu, yorum aktarım-karşıaktarımı büker, şekillendirir[7]. Doğurduğu yanıtların nitelik ve niceliği tanısal açıdan da önemlidir.

Yorumu başlatan soru şudur: ‘Anlamı ne?’ Analizan / terapizan, –duygu, düşünce, davranış ve ilişkileriyle– yaşadıkları karşısında bir bilinmezlik ve kargaşa içindedir; ya da yaptığı, güttüğü ve yaşamını anlamlandırmada referans aldığı yorum yetersiz, çelişkili ya da ‘yanlış’tır [sic], dolayısıyla işlevsiz kalmaktadır. Analist ya da terapistin yorumu, ona ‘doğru’ [sic] işlevsellik vaad eden bir alternatif sunar. Farklı –ve daha yetkin– bakış açısı, analizanı / terapizanı ay- dınlatacak, önünü açacaktır. İkinci nesil psikanalist Otto Fenichel, Sigmund Freud’un yorum yaklaşımını, histoloji pratiğinde öğrencisine mikroskopta ne göreceğini işaret eden hocanın açıcı eylemine benzetir. Neyi arayacağını bilmeyen öğrencinin, bu yönlendirme olmadan göreceği ‘hiç’tir [= kargaşadır]. Immanuel Kant’a atıfta bulunmak için burası tam yeri: “İçeriksiz düşünceler boş, kavramsız sezgiler kördür.”

Leopold Bellak yorumu yatay ve dikey olmak üzere ikiye ayırır. Yatay yorum, analizan ya da terapizanın güncel yaşamındaki duygu ve düşünceleriyle davranışları, insan (ve dünya) ilişkileri hakkında kapsayıcı bir açıklama sunar; analist / terapist ile ilişkisi ve özellikle aktarım, yorumların merkezî-leştirici materyalidir. Dikey yorum ise tarihsel psikososyal gelişime odaklanır. Özellikle erken dönem yaşantılarıyla, güncel duygu, düşünce, davranış ve ilişkiler arasında kurulan nedensel / eşlikçi bağlantılar dikey yorumların mihveridir. Genel kabul gören yaklaşım, psikanalitik yorumun, ancak geçmiş yaşantılar, güncel gerçeklik ve aktarım arasında bağlantı kurulması halinde tam olacağını söyler (Hammer, 1993; Heigl-Evers ve diğ., 1993).

* * *

Yaşantısal Beri’den aparılmış Öte’de-bilinç için dünyanın doğrudan / dolaysız kavranması söz konusu değildir. Bilinç dünyayı yorumlayarak, yani Öte-Bütün resminde, uzay-zaman boyutlarında öykülendirerek anlar ve kavrar. Dünyayı yorumlayarak biliriz. Yorum, mecazlarla kurduğumuz bağlantıların oluşturduğu örüntüyü bütünleyen üst-mecazdır. Dünyayı bilinir ve kavranır kılar (Ricoeur, 2003). Bu yaklaşımla, psikopatolojik tablolara bakarsak, savlayabiliriz ki, hastayı hasta yapan ‘yorum’dur; ama daraltıcı-kapayıcı-tıkayıcı, benliği güçsüzleştiren / işlevselliğini bozan ve yorumun dayattığı sistemde desantralize ederek nesneleştiren yorumdur; bir anlamda işlevsizdir: Hasta iç ve/veya dış zorların olumsuz şiddeti ile öznel zayıflığın ve/veya eksikliğin etkileşiminin neticesi olarak dünyayı ‘yanlış’ yorumlamaktadır. Psikanaliz kötü yorumu iyi yorumla kovabileceği varsayımından hareket eder: Doğru ve gerçek gelecek, yanlış gidecektir.[8]

Psikanalizin / psikoterapinin gücü gibi zehri de yorumdur. Yorumlamanın ayartıcı bir yanı var: Tanrısal bilgi, güç vehmediyor sahibine; –yukarıda irdeledik–. Dünyanın olduğu gibi, göründüğü gibi değil, yorumcunun bildiği gibi olduğunu –aslında–, iddia ediyor yorum. Hiç kimsenin bilmediği / görmediği, yorumcuya apaçık mâlum, ve o bu bilgiyle dünyayı yeniden ‘yaratıyor’. İnsanı bir ‘mit’ üzerinden aradalıktan çıkartıyor. Yorum, –evet– bir mitolojik (re-) konstrüksiyondur; o ân ve hâl için ‘varlığın ve zamanın bilgisi’ni verir. Yorum ne kadar küçük bir alan ve konu hakkında olsa da, iddia etmektedir ki o ân ve hâl’i açıklamaktadır ve bu lokal bilgi, bütüncül resme yerleştirildiğinde, Bütün de yeniden anlamlandırılmakta, anlaşılmaktadır. Ayrıca biliriz ki, bütün’ün bilgisi parçada içkin olmasa, parça’nın bilgisi doğru (anlamlı) ve etkin olmazdı.

Ürpertici bir ‘yorum’ tasviri, ama şeytana avukatlığın en gerektiği alan, bu ‘yorum’ mevzuu. Yoruma temel olan ‘gerçek bilgi’ ister dışarıdan daha yüksek bir makamdan gelsin, isterse yorumcunun kendisinden sâdır olsun, ciddi bir tümgüçlülük kurgusunu içkin. Tümgüçlülük kurgusu zaten hiç sonlanmayacak bir ütopyası insanın: Çok büyük ve güçlü bir dünyada, çok küçük ve zayıf olmanın (çocuk başlamanın) ufkundaki güvenlik gereksiniminin şeksiz-şüphesiz hiç karşılanamayacak olmasının kaygılı şaşkınlığıyla abartılmış bir fantezi. Bu fantezinin zorlayıcılığından kaçınmanın ne kadar zor olacağını, ama ne yaparsak yapalım bu fanteziyi gerçekleştirme peşinde kısıtlı olduğumuzu, fantezinin içinden çıkılamayacağını kabul ve iddia etmek belki de fantezinin olası yıkıcılığıyla başa çıkmanın tek yolu.

Bir ‘insan-lık klasiği’ olarak yorum amaca uygun tutum ve davranış içindeki bir analist / terapist için vazgeçilmez önemdedir. ‘İşin aslı’nı bilmek, bildirmek ve uygulayarak, ‘her-şeyin-teorisi’nin bir yansıması üzerinden dünya âleme düzen getirmek, her insankızı ve – oğlunun varoluş biçimi ve nedenidir ki, –ne kadar eğitim terapisi ya da analizinden geçmiş olursa olsun– her terapist ve analist bu kibri tadacaktır / tatmayı arzulayacaktır. Daha da daraltalım: Tek arzusu zaten budur; masalın sihirli değneğinin, tanrıların sözünün karşılığı budur: ‘Her-şeyin-bilgisi’ ve ‘her-şeye-hâkim-olma’. Bu bilgiyi ve gücü bir başka dış güce devretmek, o Büyük-Öteki üzerinden arzuyu gerçekleştirmektir; vazgeçmek değildir. Tüm erişme (inisiasyon) süreçlerinde, tasavvufta seyr-i sülûk’ta, eğitim analizlerinde, hep bir vazgeçme varmış gibi gözükür. Analizde bu, omnipotanstan vazgeçme, kastrasyonu kabullenme şeklinde kavramsallaştırılır. Bu, acıyla da olsa mümkündür, ama bir üst-bilginin, üst-cemaatin temsilcisi olmayı mümkün kıldığı oranda tevazuu kibirle bulaştırır; münafıklık resmeder: Vazgeçmiş gibi yaparak asla vazgeçmiyor olmaktır. Vazgeçerek vazgeçmemektir; vazgeçmemek için vazgeçmektir. Bu bir aradalık hâlidir yine. {0} – {1} arası, olmakla olmamak arası bir durumdur bu: ‘Mış-gibi’liğinin farkındalığı / münafıklığının farkındalığı, insan’a özgüdür. Ve bu farkındalığı en yakın yaşayacak olanlar, farkındalık şampiyonu analistlerdir / terapistlerdir, felsefeciler değil ama filozoflardır.

* * *

Psikanalizin dâhi babası Sigmund Freud’un başta ‘Dora’ (Bruchstücke einer Hysterie-Analyse, alm. 1905) ve ‘Kurt Adam’ ([Der Wolfsmann], Aus der Geschichte einer infantilen Neurose, alm. 1918) olmak üzere çoğu vakasında, analizin yapıçözücü özelliğinden çok daha hâkim bir –Freud’un bilinç ve bilinçdışı kurgusuna uygun– yeniden yapılandırma gayretkeşliğinin belirleyici olduğu, pek çok makalede irdelenmiştir. Freud’un, kurucu ve öncü olarak bu heyecanı ve bilinmeyen topraklardaki deneyici-araştırıcı girişkenliğine refakat eden yalnız ve acemi hoyratlığı anlaşılabilir. Freud da bunun farkındaydı (Brooks, 2014). Psikanalizin sürdüğü ikinci yüzyılın, analizin pek çok hastalığı gibi yorumlamanın nesneleştirici şiddetine karşı da tedbir ve yöntemler geliştirdiğini söyleyebiliriz (Mitchell ve Black, 2014). Ancak tamamiyle insan olmanın gereği bu ‘yorumlama şehveti’nin bütünüyle dineceğini ummak abartılı bir beklenti olacaktır.

[P]sikanaliz neredeyse zorunlu olarak yayılmacıdır. Freud şu öncülden yola çıkar: Ortaya konan her şey bir göstergedir (sign), bütün göstergeler yorumlamaya tabidir ve bunlar nihayetinde hepimiz için aynı karakterleri ve aynı anlatısal fonksiyonları içeren hikâyeler anlatan mesajlar verirler. Freud’un kendine ‘fatih’ demesi şaşırtıcı değildir: Bütün insani davranışları ve simgesel eylemleri kuşatarak göstergelerin ve onların belirgin şifre çözümlerinin üzerine kurduğu imparatorluğunu genişletir. Bu sayede, başka bir displinde işe koşulan herhangi bir ‘psikanalitik açıklama’ her zaman son sözü söylediği, nihai hermenötik gücü barındırdığı izlenimini yaratır. Post-yapısalcı eleştirinin bize öğrettiği en yararlı şey, yorumlama eylemi ve tarihi içinde bu son söze kuşkuyla ve reddedici bir tavırla yaklaşmaktır; analizde herhangi bir ayrıcalıklı pozisyonun mevcudiyetini yok saymaktır (Brooks, 2014, s. 34).

Brooks, bu, –nihayetinde– etik tutumun öncülünün bizzat Freud’un son dönem eserlerinde de âşikâr olduğunu vurgular:

Psikanalitik yapılandırma modeline dayanan anlatı yapılandırması görüşü, anlatının ya da onun anlamının yaratılmasında dinleyiciye ya da hikâyenin anlatıldığı kişiye ‘diyalojist’ olarak geniş yer verir… Freud, ‘Analizde Yapı- landırmalar’da ve ‘Sonlandırılabilir ve Sonlandırılamaz Analiz’de, analistin çözüm dayatmaktan kaçınmayı öğrenmesi gerektiğini öne sürer; aktarımdaki işbirliği ve çekişme, nihayetinde analistin ayrıcalıklı konumunu sorgulamaya açmalıdır… [B]urada … açık bir üstünlük, bir ayrıcalık konumu yoktur. Analist ile analizanın geçici olarak, hatta belki sıklıkla yer değiştirmeyeceğine dair bir güvence verilemez (Brooks, 2014, s. 70-71).

Yorumun, aradalıktan, hele ki insanlığın en rahatsız edici aradalığı olan önce-sonra arası şimdi’nin ‘bilinmezlikler dünyası’ndan çıkmak için en insanca hamle olduğunu, dolayısıyla karşı konulamaz ayartıcılığını da düşünürsek, ‘bilen’ insanın ideal insan sûretiyle zihnimizin en derininde asılı olduğunu hatırdan çıkaramayız. Freud’un bu iyimser eşitlikçi önerisi, salt analiz çerçevesinden dolayı da mümkün değildir. Belki bunu analist kendi kurduğu aradalık şablonunda tasavvur edebilir. Ama, analiste açık olan tasvir, analizana kapalıdır. Ve galiba tüm eşitsizliklerin çıkış noktası, tam da bu ve buna benzer açıklık-kapalılık farklılıklarıdır. Analistin eşitlikçi olması –teoride– mümkündür gerçi, ama analizin eşitlikçi olması, –teoride olsa bile– eşyanın tabiatına aykırıdır.

Çıkarsamamız şu: ‘Yorum’, etimolojik tarihi ve felsefî açılımı bağla- mında tehlikeli [sic] bir kavramdır; özünde hümanist ve özgürleştirici olan psikanalizin, ve eksikliğimizde ve arzularımızda eşitlenmiş olmanın farkındalığıyla oluşan psikanalitik tevazuun zehridir. Kavram ve yöntem olarak kullanılmaması, kullanılmasına yeğdir. Yorumla yapılmakta olanı başka türlü ifade etmek mümkündür: Her ne ise yorum konusu olan, onu mecazlar(l)a bağlamaktır yapılacak; ama bilen bir konumdan değil, gören bile değil belki, gözüne bir şeyler takılan, kendisinde de bir şeyler çağrıştırdığı için farkettiğini, olumlu açılımlara imkân vereceğini düşündüğünden, eşlik ettiği yoldaşının farkındalığına sunan bir, yaralanabilirliğinde eşit şifacının profesyonel(leştirilmiş) eylemidir. Terapist bir mecazlama ustasıdır, bir ‘mecazbüken’dir. Yorumlamasa iyi olur; mecazlasın yeğdir…[9]

* * *

Yorumlama, –bazı ortodoks analistlerin vâ’zettiği üzere– kesin bir yargı niteliğinde verilebilir. Bunun yararı analistin, yargılarından emin olmama mazeretinin arkasına saklanarak hastasında uyandıracağı öfkeden –korkuyla– ya da çökkünlükten –suçlulukla– vs. kaçınmaması, yargısının sorumluluğunu üstlendiğini açıkça göstermesidir. Ve muhakkak ki –görecelendiren / yumuşak yorum sunumlarına göre– daha keskin yanıtları doğurur. Bu yanıtlar aktarımsal ya da ‘gerçek’ yanıtlar olabilir. Yorumların doğruluğu, analizanın / terapizanın onayında aranır, ancak analistin / terapistin kesin tavrının belirleyici bir şiddet içerdiği yadsınamaz. Şiddete mâruz kalanın, yorumun kabulü ya da reddi yönünde hareketi, farklı kişilik yapılarının içsel bilgi-işlem ürünü olarak şekillenir.

Yorumlama gücü ve yetkisi, analist / terapist için ürkütücü de olabilir: Yanlış / hatalı olmaktan korkabilir. Bu korkunun açıklaması yorumcunun genel kişilik dinamiklerinde saklı olduğu gibi, karşıaktarım üzerinden de anlaşılabilir. Analist / terapist haklı olmaktan, doğru bir yorum yapmaktan, ‘haklı’ şiddetinden, kendi gücünden korkabilir; hastasının olası yanıtından da ürküyor olabilir. Yorum zamanlamasında kendini emin ve rahat hissetmeyebilir. Bu nedenler onun yorum yapmaktan kaçınmasına neden oluşturur (Hammer, 1993). Ürkek, söylediklerinin sorumluluğundan kaçan, analizanın / terapizanın şu ya da bu yöndeki tepkilerinden kaçınan muğlak bir analist / terapist vardır sahnede.

Bir diğer –ara– olasılık, yorumu –farkındalığı içinde– soru işaretleriyle vermek, bir olasılık olarak sunmaktır. Analist / terapist emin değildir; aklına gelenler mümkündür, ama olmayabilir de. Analist kendi aradalığının ve kuramının ‘mış-gibi’ gerçekliğinin farkındadır ve bu belirsizliğe tahammül edebilmektedir. Yine de sadece analistin aklında olsa da bu yorumun (mış-gibi) gerçekliği, bir kristalizasyon noktası oluşturur hastanın zihnine değdiğinde. Berrak olsun / muğlak olsun, ‘yeni‘ gerçeklik, analistin / terapistin gerçekliği olarak şekillenir; ‘erişkin’ otoritenin kehaneti, daha-az-bilen ve yardım arayan ‘çocuk’ hastanın azmi ve gayretiyle [sic] doğrulanır. Hasta düzelmiştir; kelimenin tam anlamıyla düzeltilmiştir. O halde çok açık ki, zorlamayan yorum yoktur. Mâsum yorum yoktur. Her yorum şiddet içerir; elbette ki az ya da çok, analistin / terapistin şefkat çerçevesi içinde. Ancak yorumun özgün şiddeti çoktur. Ne kadar ‘geniş-gönüllü’ davranırsa davransın, yorum uygun gördüğünü derler-toparlar, uygun görmediğini dışlar-dağıtır. Bu elbette ki bir değerli-değersiz ayrımı da oluşturur. Sonrasını şekillendirecek olan bu ayrımdır. Işık huzmesi mâsum değildir; aydınlattığının dışarısını karartır. Önerilen bir yorumun, onlarca-yüzlerce olası yorumu karartması, dar bir aydınlığın, geniş bir alacakaranlığa tercih edilmesindendir. Ama bazen bir şeyi çok net görmek, daha az görmektir. Ve belki de doğru olan, yorumla(n)ma şehvetinden imtina etmek, onun yerine yorumla(n)ma ihtirasını / gayretkeşliğini / açlığını yorumlamaktır. Yorumun en önemli tehlikesi, nihâi bilgiye ulaşılmış olma yanılsamasını doğurabilmesi ve yaratıcılığa ket vurmasıdır. Mecazda böyle bir risk yoktur: Mecaz başka bir zamandan, başka bir mekândan, başka bir hayattan analojiler gösterir; uyan uyar, uymayan uymaz, herhangi bir zorlayıcılığı yoktur, uydurma gayretini de talep etmez. Sadece alanlar / durumlar / yaşamlar / yaşantılar vb. arasında geçişmeleri olasılık olarak sergiler; bu geçişmeleri kullanmak yaratıcılığın anahtarıdır.[10] Mecaz umursanmayabilir; reddi de kabulü gibi bir sorumluluğu dayatmaz. Bir önemli nokta da, hiç hesapta olmayan bir çakışmanın keşfine açıklığıdır. Niyet başka, sonuç başka olabilir. Bu iki özelliği, yani ‘önemsizliği’ ve ‘uyumsuzluğu’, paradoksal şekilde yaratıcılığın önünü açar. Mecaz, her durumda, mecazlandığı hedefe yabancıdır. Elbette ki ‘yabancı’ bir zihin modeli olarak ele alındığında, algılama (girdi), kavramlaştırma (bilgi-işlem) ve eylem (çıktı) modellerini de mevcut olandan öteye zenginleştirecektir. Yeni’yi işaret etmez, ama ima eder; hazır bir model sunmaz: Bu nedenle anlamı oluşturma işlemini özneye yüklediği için mecaz, rahatsız edici de olabilir; işlenmiş bir yol-yordam önermediğinden ‘aradalık’ hâlini derinleştirebilir, yorucu bir sürecin kapısını aralar. Yaratıcılılıkla ilgili kavramları ve modelleri göz önüne getirirsek, mecazlamanın önemini daha iyi anlayabiliriz. Yorum tüm öyküleri bir ana-fikir’de birleştirmektedir. Onunla, öykülerin ‘gerçek’ anlamı ortaya çıkar; yalan-düzmece öykülerin gizindeki –bâtın– gerçek kendini gösterir ve zorlayıcı şiddetiyle geçmişi olduğu gibi geleceği de belirler. Yorum gnostik-mütekebbirdir; mecazın agnostik-tevazuunu reddeder. Bu hâliyle, ne kadar inkâr etse de nihâilik ima eder; kaçınılmaz olarak kapayıcıdır.

Yorum-lama yerine mecaz-lama geçebilir, yaratıcı hamleleri açmak için. Yorum zaten bir mecazdır geniş anlamıyla. Bir şey {X} (analizanın / terapizanın –kendi bildiğince– öyküsü) başka bir şeyle {Y} (analistin / terapistin –profesyonel– öyküyorumu) değiştirilmektedir. Y, X’in yerine geçer; X’miş gibi davranır –ve tersi–. X ve Y’nin ne kadar uyuştuğu ya da uyuşmadığı, son ürünü, her iki öykünün de yerine geçecek bir üçüncü mecazı, Z’yi şekillendirir: {X <~> Y } à {Z}.

Gelişimsel / kökensel (genetik) yorumlar da mecaz niteliğinde ifade edilebilir. Kökensel yorumda bugünün, dünün birebir aynısı olabileceği iması vardır. İndirgemeden kaçınarak, geçmiş’ten günümüze açıklamalar değil, mecazlar aranması, tekrarlarla içinden hiç çıkılamayacak bir geçmiş resminin karamsarlığını azaltır. Düne benzeyen ama aynısı olmayan bugün tasviri, az ya da çok değişebilirlik ümidi sunar. İndirgememek, sadece göstermek ve işaret etmek, mecazlamanın ilkesidir.

‘Yorum’u değil, ‘mecaz’ kavramını kullanmamız, daha eşitlikçi bir duruşa işaret eder. Yorumun bilgi-öyküsü, bilinen-öyküyü ilga eder; zira daha gerçektir, asıl ‘gerçek’tir. Bilen bilmeyene bilgiyi sunar ve kabulünü teklif eder ya da zorlar. Yorum –her ne kadar geribildirimlerle yeniden düzenlen(ebil)se de– niyet ve ana mecranın istikameti olarak tek yöne akışlıdır. Diyebiliriz ki, yorum, yorumladığını yok ederken, onu –gerçek hâliyle– var ettiği iddiasını sürmektedir. Bazen –hatta sıklıkla gerçekleştiğini umut bile edebiliriz–, gerçeğin örtüsü kaldırılıp, gizli olan açığa çıkarılabilir. Ama ‘gerçek’ olan, aslında ‘gerçeğin-bilgisine-sahip-olan’ın bilgisidir. Bu noktada kuşku duymak çok yerinde olacaktır; ideolojik ‘gerçek’lerin tehlikesini de anımsayarak.

Yorumun içinde ‘öğretici’ pozisyonun hiyerarşik ayrışımı vardır. Pedagojik hedefini her zaman reddetse de, analist / terapist ‘bilen’ ve bilgisiyle büken / eğiten durumundan hiç çıkamaz. Bu durum ve duruş, sadece bilginin nakledildiği anlarda değil, analize / terapiye getirilenin anlaşılması için sorulan sorularda bile hâkim faktördür. Yani –yeni ve yabancı– bilgi edinmek için yapılan sorgulamayı, –eski– kapsayıcı bilgi yapar. Analizan / terapizan boşluğa doğru açılmazlar; bir dağın [sic] eteğinde yayılırlar süreç boyunca. Analizanların rüyalarının, analistin kurgu-mitini doğrular şekilde evrildiği bir vâkıadır. Bu nedenle ‘analist / terapist’ kavram ve işlevini anlamada ‘iyi hoca’ mecazına başvurulabilir. Ve terapi ve analizin eğitici-öğretici değil, özgürleştirici –olması gereken / istenen– doğasına dair tefekkür edilebilir:

Hocanın iki temel edimi bunlardır: Soru sorar, … kendini bilmeyen veya ihmal eden zekâdan bir tezahür bekler… Cevabı bilir ve soruları öğrenciyi doğal olarak oraya götürür. İyi hocaların sırrı budur: Sorularıyla öğrencinin zekâsına gizlice yol gösterirler – zekâyı çalıştırmaya yetecek ama tembelleştirmeyecek kadar gizlice. Açıklayan her hocanın içinde uyuyan bir Sokrates vardır… Sokrates sorularıyla Menon’un kölesini içindeki matematik hakikatleri fark etmeye sevk etmişti. Ama bu bilgiye giden bir yol olsa bile, kesinlikle özgürlüğün yolu değildir. Kölenin içindekini bulabilmesi için Sokrates’in onu elinden tutması gerekir. Bilgisini göstermesi aynı zamanda onun kudretsizliğini göstermesi demektir: Köle hiçbir zaman yalnız yürümeyecektir…

Bu nedenle Sokratesçilik aptallaştırmanın kusursuzlaştırılmış bir biçimidir. Her bilgin hoca gibi Sokrates de öğretmek için soru sorar. Oysa bir insanı özgürleştirmek isteyen kişinin ona bilginler gibi değil, herhangi bir insan gibi soru sorması gerekir, yani öğretmek için değil öğrenmek için. Böyle bir şeyi de ancak öğrenciden fazla bilmeyen, ondan önce o yolculuğa çıkmamış olan, cahil hoca yapabilir… Bilmediğimizi öğretmek, bilmediği- miz her şey hakkında sorular sormak demektir, o kadar. Bu tür sorular sormak için de ilme ihtiyaç yoktur. Cahil her şeyi sorabilir; işaretler ülkesindeki yolcu için, zekâsını özerk olarak kullanmaya zorlayan hakiki sorular da sadece onun sorularıdır (Ranciere, 2014, s. 35-36).[11]

 ‘Cahil hoca’, modeli / kuramı / şablonu olmayan ya da modelini mutlaklaştırmayan, her uygulamada silbaştan sorgulayan hocadır. Burada ‘model’ kavramı, ‘mecaz’ kavramına yaklaşır. Hoca, modelinin bir mecazdan başka bir şey olmadığını, dolayısıyla uyarlamasının tek yönlü olmadığını bilmektedir: Dünya mebzul miktarda öznelerle doludur; cahil hoca postmodern / metamodern takılır.[12]

Psikanalitik kurama edebiyat eserlerinin çözümlenmesinde sıkça başvurulmuştur. Psikanalitik modelin bu bağlamda ancak ‘mecaz’ olarak kullanılabileceği, “… psikanalizin belki de edebiyattan başka bir şey olmadığı ve ikisi arasındaki ilişkilerin de bir metinlerarasılık oyunundan, hatta bir totolojiden ibaret olduğu şeklinde…” (Brooks, 2014, s. 49) görüşler mevcuttur. Aşağıdaki alıntıda edebiyat alanı için söylenenleri, –analizanın öyküsünü ve aktarımını özgün metin olarak düşünürsek– psikanalitik uygulamanın bizzat kendisi için de tasavvur edebiliriz:

[Model ve metafor] kavramları[nın] bütün olası tanımlarını ve analizlerini tek tek keşfetmek yerine, Max Black’in meşhur çalışması Models and Metaphors’a … başvurmayı seçiyorum… Black, aralarında bir süreklilik olan ve pek çok ortak özelliklere sahip ‘ölçek modelleri’, ‘benzetim modelleri’ ve ‘kuramsal modeller’ arasında bir ayrıma gidiyor. Ona göre, psikanalizin edebiyat eleştirisinde kullanılması –ya da ‘insan bilimleri’nden ithal edilecek herhangi bir unsur– öncelikle bir ‘benzetim modeli’ olacaktır… [Ö]zgün versiyonun (burada kastımız edebi metinler) simgesel temsillerinin elde edilmesi için bu modellere başvurulur; bu temsiller özgün olanı yeniden üretmekle kalmazlar, aynı zamanda onunla türdeş bir yapıya da sahiptirler. ‘Benzetim modelinin temel ilkesi,’ der Black, ‘matematikçilerin izomorfizm dedikleri şeydir… Benzetim modelinin özgün olanla ortak noktası bir dizi özellik ya da boyutlarının orantılılığının birbirinin eşi olması değil, daha soyut bir biçimde, ilişkilerin yapısının ya da örüntüsünün aynı olmasıdır’… Edebiyat çalışmalarında kullanılan psikanalizin, kuramsal bir modele has özellikleri de vardır. Kuramsal model, benzetim modelinden şu özsel nitelikle ayrılır: ‘İnşa edilmesine gerek yoktur; tanımlanması yeterlidir’… Hem benzetim modellerinde hem de kuramsal modellerde, ‘ikincil alana ilişkin ifadelerin, özgün alanda karşılık geldikleri ifadelere çevrilebilmeleri için açık ve örtük eşleşme kuralları mevcuttur’… Modelden özgün olana çevirinin nasıl yapılacağı düşünüldüğünde, benzetim modeli kolayca kuramsal modele (bir tür anlaşılabilirlik varsayımı) doğru kayar: Basitçe analoji ile düşünmek yerine, … ‘altta yatan bir analoji üzerinden ve onun yardımıyla’ düşünmek denenebilir… Modelin deneye dayalı bir kurgu olduğu fikriyle başlansa bile, mutlaka modelle ‘ontolojik bağlılık’ ilişkisinin kurulduğu bir an gelir; işte o noktada, model ile onun uygulama alanı arasında ‘ortak bir yapının var olmasına bağlarız bütün umutlarımızı’.

Öyleyse, değerli bir modelin ayırt edici özelliği … ‘spekülatif bir araç’ olarak sahip olduğu güç gibi görünüyor: A, B’nin ortaya attığı bir modelin ışığında değerlendirildiğinde ortaya çıkan ayrıntılı ve sistematik sonuçlar; bu noktada B’nin yapısına dair sistematik tanım, A’nın yapısı hakkında yeni bakış açıları sunacaktır. Bu durum (psikanaliz ile edebiyat çalışmaları örneğini alalım) B’nin, A’nın analizi için bir üstdil sunduğu anlamında mı alınmalıdır? … Black, model ile özgün olan arasında ‘bir söz dağarının analojik transferinden’ bahsederken ya da bilimin ‘hatırda kalan modellerinin’ tıpkı iyi metaforlar gibi işlediğini iddia ederken, aslında üstdil nosyonunu reddediyor gibidir… ‘[Bilimsel modeller], görece iyi düzenlenmiş bilişsel alanlardan elde edilen çıkarımları değişik bir işlemden geçirip ileterek, birbirinden farklı konuların bir araya gelmelerine sebep olur… Belli bir modelin kullanılması, başka türlü gözden kaçabilecek şeyleri fark etmemize, ayrıntılara göre değişiklik gösteren vurguyu kaydırmamıza, kısacası yeni bağlantılar görmemize yardımcı olabilir’…

Bu noktada, … modeller metaforlara gitgide daha çok benzemeye başlar. Black’in tanımına göre metaforlar ‘etkileşimli’ bir niteliğe sahiptirler… ‘[B]ağlamlar arasında gerçekleşen bir hareket’ … ‘bir söz dağarının analojik aktarımı’nı gerektirir. Tıpkı bir metafor gibi, bir model de ‘bir alana bütünüyle uyumlu bir dili, diğer alanı görmek üzere bir mercek olarak kullanarak, birbirinden farklı iki alanı birbiriyle bilişsel ve duygusal bir ilişkiye sokma gücüne sahip olabilir’ (Brooks, 2014, s. 50-53)

Model, tanımlamasında, belirleyicilik iddiasına bağlı olarak daha kapsamlı ve kabule zorlayıcılığı ile daha derin gibi gözüküyor. Bu, mecazın kısıtlı ve sığ olduğu anlamına gelmez. Yine de görecelendiren varlığı ve ‘-mış gibi’liğin / açıklayıcı olmamanın tevazuu içinde, modelin kuramsal ağırlığını dayatmaz:

Bir metafor çoğunlukla basmakalıp anlamlarla işler… Ancak, bilimsel bir modeli oluşturan kişinin … sağlam bir bilimsel kurama hâkim olması gereklidir. Modelin kaynağının sistematik olarak karmaşık bir yapıda bulunması ve benzerliğe dayalı gelişme kapasitesi çok büyük bir önem taşır… ‘[İ] yi bir modeli basit bir metaforun ötesine taşıyan şey, hiç kuşkusuz yeni fikirlerin üretilmesine zemin hazırlayabilmesi ve sistematik bir biçimde uygulanabilmesidir’ (Brooks, 2014, s. 53)

Son cümledeki bilim felsefecisi Stephen Toulmin’den (The Philosophy of Science) yapılan alıntıdaki ‘basit’ metafor ibaresi tartışılabilir. Belki tam tersini iddia etmek bile mümkündür. Model ve kuram, kendi yolunda / ufkunda yeni’yi indüklerken, kendi dışına karartma uygulama riskini de taşır. Yaratıcı sıçramaların mevcut model ve kuramlara dayanan gelişmelerden çok, o model ve kuramların çürütülmesinden, yırtılmasından kaynaklandığı insanlık tarihinden mâlûmumuzdur. Elbette ki modeller ve kuramlar düşünsel disiplini sağlar, yöntemleri ve sorunsalları belirlerler, hedef gösterirler; ancak gerçek ilerlemeler, modellerin ya da tekil örüntülerin yabancı alanlardan mecazlanmasıyla mümkün olmuştur. Model / kuram ve mecaz ayrımı yapaydır.[13]  Model ve kuram da mecazdırlar; fark model ve kuramın kapsayıcı açıklayıcılık iddiasında olmasındadır; yani sunum şeklindedir. İnsanlık tarihinden biliyoruz ki, yerleşmiş model ve kuramların yerine yenisinin / daha işlevselinin ve kapsayıcısının getirilmesi her zaman zor, bazen çok zor olmuştur. Ne kadar yeniye açıklık övgüleri ünleseler de bu kurgular, eski’nin rehaveti ve yeni’nin endişesi insan zihninin ataletini besler.

Çok önemli ve mecaz lehine bir fark, model ve kuramın açıklayıcı ve yeni fikirler / uygulamalar üzerinden ilerletici özelliğinin, mecaz kullanımında özne tarafından özgün açılımla üstleniliyor olmasıdır. Kuram ve modelin kapsayan şekillendiriciliğinin eksikliği, öznenin yaratıcı açılımının fazlalığıdır. Aynılaştırıcı şablonun olmaması, eğer yeterince özen gösterilirse, mecazlamalardan üretilen hiçbir çözümün yekdiğerine benzememesi sonucunu doğurur. Mecazların çözümü özgün çözümlerdir. Mecaz kasmadan büyütür, ilerletir, zenginleştirir. Genel yaratıcılık kuramlarında anlatılan kurgu aslında hep mecazlama’dır. Mecaz-lama özgürleştirir ve özgünleştirir.

Her şey, başka şeylerle birlikte oluşturduğu bir ağ içinde yer alıyor. Hiçbir şeyin tek bir bağlantı aksı yok. Her şey her şeyle doğrudan ya da dolaylı bağlantılı. Yorum-mecaz farklılığını bu karmaşık örüntülerin temel özelliklerinde daha iyi tanımlayabiliriz.[14] Çok girişli ve çok çıkışlı dinamik-plastik birimlerin oluşturduğu ağlardaki –kalıcı– merkez yokluğu, çizgisel nedenselliğin bulanıklaşması, birimlerarası kaçınılamaz bağımlılık, bağlantıların çokluğu içinde anlamların görecelenmesi, ân ve hâl’e göre değişkenliği, mecazların sadece kendini gösteren, ama dayatmayan mütevazı birlikteliğini andırmıyor mu? Yorumun kürsüden gelen sesi, tüm ögeleri tek bir merkeze yönlendirme çabasını güderken, modernistik telâşı, bir şeylerin elden-gözden kaçıp gidebileceği endişesini yansıtmıyor mu?

* * *

Anafikir niyetine özetleyecek olursak, diyebiliriz ki, psikomitolojik duruş, terapide berraklaştırıcı şekillendirmeyi geri planda tutarak, zenginleştirici ve çoğullaştırıcı, dolayısıyla eklemleyici ve görecelendirici bir tavır içindedir. Bu tarz yaklaşım, mecazların üstüsteliği, yanyanalığı, içiçeliği ve ilişkilerin belirsizliği nedeniyle berrak bir tablo oluşturmaz; tersine bulanıklaştırıcıdır. Bu bulanık ‘kargaşa’dan, ‘karmaşa’ çıkartacak yaratıcı hamleler kısa süreli aydınlanmalar getirse de ve terapinin seyrinde ‘hedef’ olarak tanımlanabilecek çıkış sâiklerine yaklaştırsa da, hedef yeni yaratıcı hamleler de değildir. Zaten yaratıcılık hedeflenemez; ancak yaratıcılığı mümkün kılacak koşulların hazırlanması hedeflenebilir; bu da yukarıda özetlenen bulanık ‘kar-g/m-aşa‘nın oluşturulması ve devinim ile sükûnet arasındaki dengenin gözetilmesi ile olur. Terapiyi sonlandıracak olan da, yaratıcı hamlelerin kazanımları değildir. Kazanımlara sıkıca bağlanmadan yeniden o görecelendirici mecaz ‘kar-g/m-aşası’na cesaret edilebilmelidir. Analiz / terapi olasılık olarak sonsuzdur. Pratikte nihayete erdirilmesi, analistin / terapistin ve analizanın / terapizanın birlikte (veya tek taraflı) alacakları –ihtiyâri- karara bağlıdır.

Yukarıda ‘cesaret’ kavramının kullanılmış olmasının anlamı var: Belirsizlikte hareket ve özellikle bu belirsizliği bir olanak olarak arzulamak, elbette ki ürkütücü olabilir. Zaten terapi talebinin esas nedeni de kişinin kendini güvende hissedeceği bir berraklığa gereksinimidir. Burada bir söylem değişikliği, yani insan olarak belirsizliğe tahammül ve alacakaranlığı kabulün, aradalık ve ‘insan-lık hâli’ olarak olumlanması söz konusudur. Bu, olumsuzun olumla(n)ması, cesaretten fazlasını gerektirir; cesareti taşımak için benlik gücünün yeterli olması, yani geçici dağılmaları yapılandırıcı top(ar)lanmaların takip edebilmesi ön koşuldur. Bu meyanda, ‘Benlik Psikolojisi Okulu’ (Heinz Hartmann vd.) başta olmak üzere, ‘Nesne İlişkileri Okulu’ (Melanie Klein, Otto Kernberg vd.), ‘Bağlanma Kuramcıları’ (John Bowlby vd.), ‘Kendilik Psikolojisi Okulu’ (Heinz Kohut vd.), ‘Özneliklerarası Psikanaliz Okulu’ (Stephen Mitchell vd.) gibi psikanalitik tasarımcıların –görece– tutarlı, bütünlüklü, güçlü bir merkezî ruhsal kurum’un yapısal ve dinamik özellikleri hakkında söylediklerine başvurulabilir. Yine de en sağlıklı ruhsal yapılanmanın bile, yalnız başına belirsizliğe tahammül etmesi, hatta mecazların çeşitliliğinde ve çelişkili dinamiklerinde kaybolmaması kolay değildir. İşte burada terapistin (ve dahi süpervizyonun) bilgi-deneyim-çerçeve çıpasıyla eşlikçiliği, bocaladığında terapizana destek verebilmesi, –yukarıda tanımladığımız şekliyle– terapinin niye ‘tek-başına’ bir eylem olamayacağını açıklar.

Facit: Modernistik robust ve kompakt birleştirici-kapsayıcı –tek– ‘gerçek(lik)’ arayışı yerine, postmodern ‘gerçek(lik)ler’in çoğulcu-eşdeğerli, esnek ve akışkan, çok/yok-merkezli[15] biraradalıkları daha zengin ve renkli, ama çok daha önemlisi, yaratıcılığı mayalayan bir mecazlar mozaiğine zemin sağlar. Yorum ne kadar ‘tanrısal’sa, mecaz o kadar ‘insansı’dır; mutlaklıktan vazgeçmiş bir arada varoluşun, sınırlılığının kabulü ve olasılıklarının farkındalığıyla, -mütevazı ama meraklı-, evi kabul ettiği aradalığını kendince yaratmasının yoludur.

Kaynakça

Brooks, P. (2014). Psikanaliz ve Hikâye Anlatıcılığı, çev. Hivren Demir-Atay ve Hakan Atay. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.

Cevizci, A. (2013). Paradigma Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Paradigma.

Chessik, R.D. (1992). “Psikoterapistler İçin Yorum-Bilim” [Bir Bilim Olarak Psikiyatri; der. E. Göka, K. Sayar]: 201-224. İstanbul: Ağaç.

Erten, Y. (2017). “Arada-lık ve Öykü-nme” [Ara’f’dalıklar / İnsanın Hâlleri ve Eylemleri: Psikomitolojik Çözümleme; M.B. Saydam]: IX-XVIII. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

Guntrip, H. (1971). Psychoanalytic Theory, Therapy, and The Self: A Basic Guide to the Human Personality in Freud, Erikson, Klein, Sullivan, Fairbairn, Hartmann, Jacobson, and Winnicott. New York: Basic Books.

Hammer, E. [ed.] (1993). Use of Interpretation in Treatment. Technique and Art. New Jersey: Jason Aronson Inc.

Hampton, W.H., Unger, A., Von Der Heide, R.J., Olson, I.R. (2016). “Neural Connections Foster Social Connections”. Social Cognitive and Affective Neuroscience 11(5): 721-727.

Harris, M. (2016). “Anne ve Bebek Arasındaki Etkileşim ve Gelişimin Gözleminin Bir Psikanalist veya Psikanalitik Yönelimli Psikoterapistin Donanımına Katkısı”. [Bebeği Anlamak / Ailesi İçinde Bebeği Gözlemlemek. der: Jeanne Magagna – Nergis Güleç , çev. Serap Serbest Saygılı]: 73-90. İstanbul: Bağlam.

Heigl-Evers, A., Heigl, F., Ott, J. [ed.] (1993). Lehrbuch der Psychotherapie. Stuttgart Jena: Gustav Fischer.

Jung, C.G.  (2003). Dört Arketip, çev. Zehra Aksu Yılmazer. İstanbul: Metis.

Kernberg O.F., Selzer M.A., Koenigsberg H.A., Carr A.C., Applebaum A.H. (1989). Psychodynamic Psychotherapy of Borderline Patients. New York: Basic Books.

Kohut, H. (1998 a). Kendiliğin Çözümlenmesi, çev. Banu Büyükkal, Cem Atbaşoğlu, Cüneyt İşcan, İstanbul: Metis.

Kohut, H. (1998 b). Kendiliğin Yeniden Yapılanması, çev. Oğuz Cebeci. İstanbul: Metis.

Lee, R.R., Martin, J.C. (1991). Psychotherapy After Kohut / ATextbook of Self Psychology, Hillsdale, NJ ve Londra: The Analytic Press.

McWilliams, N. (2009). Psikanalitik Tanı / Klinik Süreç İçinde Kişilik Yapısını Anlamak,  çev. Erkan Kalem. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Mitchell, S.A. (2009). Psikanalizde İlişkisel Kavramlar, çev. Gülenbaht Algaç ve İrem Anlı. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Mitchell, S.A., Black, M.J. (2014). Freud ve Sonrası: Modern Psikanalitik Düşüncenin Tarihi, çev. Ayhan Eğrilmez. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Mithen, S. (1999). Aklın Tarihöncesi, çev. İrem Kutluk. Ankara: Dost.

Ranciere, J. (2014). Cahil Hoca / Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders, çev. Savaş Kılıç. İstanbul: Metis.

Reppen, J. [ed.] (1994). Analysts at Work: Practice, Principles, and Techniques. New Jersey: Jason Aronson Inc.

Ricoeur, P. (2003). The Rule of Metaphor / The Creation of Meaning in Language. Londra ve New York: Routledge.

Winnicott, D.W. (1965). “The Maturational Processes and the Facilitating Environment: Studies in the Theory of Emotional Development”, International Psycho-Analytical Library 64: 1-276 [ed. M. Masud R. Khan]. Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-Analysis.

Notlar

* Bu makale, -M. B. Saydam: “Ara(f)dalıklar / İnsanın Hâlleri ve Eylemleri: Psikomitolojik Çözümleme”, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları 2017, künyeli kitabın ‘Yorum: Bilgi’nin Hüküm ve İkna’ya Götüren Kral Yolu’ (s. 317-333) başlıklı 32. Bölümünden genişletilerek uyarlanmıştır.

[1] “Arapça ḥkm kökünden gelen ḥukm حكم “1. yargılama, 2. yargı, karar, emir, kanun” sözcüğün- den alıntıdır. Arapça sözcük Arapça ḥakeme “yargıladı, hükmetti, egemenlik kullandı” fiilinin masdarıdır.” (http://www.etimolojiturkce.com/kelime/hüküm).

Hikmet,  hekim,  hakîm,  hâkim,  hakem,  hükûmet,  hükümdar,  ahkâm,  mahkeme,  mahkûm, muhkem vb. ‘hkm’ kökünden türetilmiş kelimelerdir.

[2] Dedüksiyonu mümkün kılanın öncel endüksiyon olduğu, endüksiyona her zaman dedüksiyonun kılavuzluk ettiği sıkça unutulan bir vâkıadır.

[3] Bilginin kategorik ayrıştırıcı niteliğini vurgulayan ”Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Kur’ân-ı Kerim / Zümer Suresi 39: 9) mealindeki âyetin ifade ettiği tam da budur. Bilen bilmeyene –bilgisiyle– üstündür.

[4] “Wo Es war, soll Ich werden.” (alm.) [İd’in olduğu yerde, ego olacaktır] (Sigmund Freud: ‘Neue Folge der Vorlesungen zur Einführung in die Psychoanalyse’ 1933).

[5] Üstben için ‘zorba’ ve altben için ‘şımarık’ ifadeleri, kasıtlı olarak kullanılmıştır. Amaç merkezî-entegratif benlik açısından, bu iki hâkim güç aradalığındaki durumu öyküleştirmektir. Elbette ki üstbenin ve altbenin kendi ‘rasyonel’leri vardır. Psikodinamik yöntemleri diğer tüm tanı ve tedavi yaklaşımlarından ayırt eden, bu rasyonellerin farkında olunması ve ciddiyetle ele alınmasıdır. Ancak ben-lik (ego) müssesesinin özel bir durumu vardır. Sadece, psikanalist Anna Freud (1895-1982) ve Heinz Hartmann’ın (1894-1970) kurucusu oldukları ‘Ego Psikolojisi’ okulunda değil, tüm dinamik yaklaşımlarda sürecin muhatabı hep (bilinçli) benliktir; –açık ya da örtük / dolaylı– ima edilir ki, benlik esastır. Yaşayan, benlik üzerinden özne’dir ve öznenin yaşamını bilmeye / düzenlemeye / iyileştirmeye hakkı (ve sorumluluğu) vardır. Bu, özne’nin aradalıktan çıkışını da mümkün kılan, işaret eden öyküsüdür.

[6] Terapist terapistten, analist analistten farklıdır; aynı eğitim aşamalarından geçmiş olsalar dahi, yorumları biçim ve içerikte ayrışacaktır. İçeriğinde tek bir ‘doğru yorum’ yoktur. Sunuluş tarzında da, tek bir ‘doğru yöntem’den söz edilemez. Analist / terapist meslek seçiminin en sık rastlanılan nedeni olan ‘depresif’ kişilikten sâdır olan yorumdaki ürkek ve soran tarz, empati zorlantısı [sic], onaylanma ihtiyacı ve tereddüt, ‘narsisistik’ yapıdaki terapistin buyruksu hikmet ihsanından, ‘obsesif’ terapistin kuru-mantıklı ve ayrıntılarla bezenmiş labirent rehberliğinden elbette ki farklı olacaktır. Winnicott’un yumuşak oyuncu yaklaşımı, Kernberg’in sınır kişilik bozukluklarında önerdiği, terapizanın her eyleminin terapiste atıfla yorumlandığı, katı ‘paranoid-imsi’ tutumla hiç benzerlik taşımamaktadır. Durum, terapist ve kuram farklılıklarının yorumdaki biçim ve içerik değişkenliklerini oluşturduğu mantıklı bir açıklama gibi gözükse de, unutulmaması gereken nokta, terapisti / analisti ve kuramı seçen ve dahi –kendince– yorumlayanın tüm kişilik karmaşasıyla analizan / terapizan olduğudur.

[7] Özne(lik)-nesne(lik) geçişimleri tüm ilişkilerde olduğu terapist-terapizan için de geçerlidir. Yorumun sahibi olarak analist / terapist  dünyayı tanımlayan [sic] fâil özne makamında iken, terapizan nesne konumundadır. Terapizanın gerçekliği terapistin tanım ve onayından menkuldür [sic]. Aktarımda, terapist/ / analist, terapizanın / analizanın nesnesi durumundadır; yeni bir ilişki ve dünya tasvirine zorlanmaktadır: Aktarımın gerçekliği, analizan / terapizan tarafından  analist / terapist üzerinde kanıtlanmaya çalışılır.

Gerek yorumun öznesi olarak analist / terapist, gerekse aktarımın öznesi analizan / terapizan, özne konumundayken dahi,  dış referans ilişkilerinin nesnesi olarak şekillenirler. Analist / terapist için bu, –kendisini gerçek kılan- yaşam öyküsünün –bilinçli/bilinçdışı- mihenk taşları ile meslek ustaları ve kuramları iken, analizan / terapizan için bilinçdışı ögelerin baskınlığı belirleyicidir.

Özne, özne imiş gibi davranıp, bu kurgunun sorumluluğunu üstlendiği ölçüde ‘dünya ve kendi farkındalığı’nı geliştirme, zenginleştirme yolunu açar.

[8] Hâk geldi, bâtıl zâil oldu”, mealindeki Kur’ân-ı Kerim / İsra Suresi 81. âyetine atıfla zikredilmiştir.

Özne(lik)-nesne(lik) geçişimleri tüm ilişkilerde olduğu terapist-terapizan için de geçerlidir. Yorumun sahibi olarak analist / terapist  dünyayı tanımlayan [sic] fâil özne makamında iken, terapizan nesne konumundadır. Terapizanın gerçekliği terapistin tanım ve onayından menkuldür [sic]. Aktarımda, terapist  / analist, terapizanın / analizanın nesnesi durumundadır; yeni bir ilişki ve dünya tasvirine zorlanmaktadır: Aktarımın gerçekliği, analizan / terapizan tarafından  analist / terapist üzerinde kanıtlanmaya çalışılır.

Gerek yorumun öznesi olarak analist / terapist, gerekse aktarımın öznesi analizan / terapizan, özne konumundayken dahi,  dış referans ilişkilerinin nesnesi olarak şekillenirler. Analist / terapist için bu, –kendisini gerçek kılan- yaşam öyküsünün –bilinçli/bilinçdışı- mihenk taşları ile meslek ustaları ve kuramları iken, analizan / terapizan için bilinçdışı ögelerin baskınlığı belirleyicidir.

Özne, özne imiş gibi davranıp, bu kurgunun sorumluluğunu üstlendiği ölçüde ‘dünya ve kendi farkındalığı’nı geliştirme, zenginleştirme yolunu açar.

[9] Terapiye en yakın mecazlardan birini anne-çocuk ilişkisinde buluyoruz (Guntrip, 1971; Kohut, 1998 a, b; Lee ve Martin, 1991; Mitchell, 2009; Winnicott, 1965). Tersi de doğru gibi geliyor. Bebek gözleminin psikanalitik formasyondaki önemine binaen Martha Harris şu vurgulamayı yapıyor: “Bir analitik süreç yaşanıyorsa, analist-hasta ilişkisinin esas olan yakınlığı ve çıplaklığı (Winnicott’un deyişiyle ‘seans odasının akkor deneyimi’), muhtemelen anne-bebek ilişkisine her şeyden daha fazla benziyordur.” (Harris 2016: 75)

Bu bağlamda terapiste yönelik uyarımızın, anneler için de geçerli olduğunu düşünebiliriz: Annenin bebeği –ihtiyaçlarında ve arzularında– anlaması çok önemlidir. Bilişsel önkabuller ve empatik köprüler üzerinden annenin bebeği anlaması ile onu yorumlaması eş anlamlı gibi gözüküyor. Bu yorumlama meyli aşırıya kaçar, rijid bir dayatmaya dönerse, annenin olası zayıf ve güvensiz kişilik yapısıyla da bağlantılı olarak pek çok patolojiye kaynak oluşturur; bebeğin ne istediğini bildiğinden emin olmak, çoğunlukla diğer olasılıkları çaresizlikle kapatan bir ‘kaçınma’dır. Annenin bebeği mecazlaması onu anlaması için yeterlidir; her iki tarafa da hareket serbestisi veren bir serbest alan bırakır ve tarafların birbirini bulması için merak duygusunu canlı tutar. Önemli olan annenin bebeği için varlıksallığını hazır tutmasıdır; onu şekillendirmesi değil, ilişki içinde şekillenmeye davet etmesidir.

[10]Frames of Mind: The Theory o f Multiple Intelligences (1983) kitabında Howard Gardner, “akıl için çok farklı bir yapı öne sürer; girdi sistemleri ile merkezi sistemler arasındaki farklılıklara boş verip … zekâ üzerinde yoğunlaşır. Genelleşmiş, tek bir entelektüel kapasitenin varlığını soruşturur … ve bunu en az yedi farklı tipte zekâ çeşidiyle değiştirir. Bu çeşitli zekâların beynin farklı kısımlarında yerleştiğini ve kendilerine özgü, bağımsız, sinirsel süreçlere sahip olduklarını öne sürer… [B]urada … karşımıza İsviçre ordu çakısı türünden bir akıl yapısı çıkmaktadır. Bu durumda, her bir bıçak başka bir zekâ çeşidi olarak tanımlanmaktadır. Aklın çeşitli zekâ merkezlerini saptamak için Gardner bir dizi kesin ölçüt kullanır. Örneğin, beynin zarar görmesi sonucunda, çekirdek kapasitenin (diğer kapasiteler hasar görmeden kalırken) ya kendi kapasitesini kaybetmesi ya da diğer kapasiteler yok olurken, yalnızca bahsi geçen kapasitenin iş görebilir halde kalması yoluyla saf dışı kalabileceğinin anlaşılması gerektiğine inanır. Bir başka düşüncesi de, çocukta zekâ konusunda dikkat çekici bir gelişim öyküsü görülmesi ve bu gelişimin farklı bireylerde farklı derecelerde olması gerektiğidir. Gardner bu tür ölçütler kullanarak yedi zekâ çeşidinden oluşan dizisine ulaşır: Yani çağdaş aklın İsviçre ordu çakısına ait bıçaklarına. Gardner’in yedi zekâsı şunlardır: Dilsel zekâ, müzik zekâsı, mantık-matematik zekâsı, mekânsal zekâ, bedensel-kinestetik zekâ ve biri içe, bireyin kendi aklına, diğeri dışa, diğer bireylere dönük olmak üzere iki bireysel zekâ. Her zekânın işlevlerinin geniş ölçüde kendi adı içinde tanımlandığı söylenebilir. Mantık-matematik zekâsı, belki de zekâ kelimesinin uyandırdığı çağrışıma en çok uyanıdır, çünkü sonuçta bilimsel ve mantıksal düşünce anlamına gelir. Pek uygun olmasa da, bedensel-kinestetik zekâ olarak adlandırılan zekâ türü, sporcu ve dansçıların örneklediği şekilde, bireyin beden hareketlerinin eşgüdümü ile ilgilidir. Bu zekâların her biri Gardner’ın öne sürdüğü ölçütlerle uyum sağlamaktadır. Örneğin dil kullanımı doğal olarak kendi benzersiz beyin süreçlerine sahip görünmektedir ve büyük olasılıkla hepimiz, gelişmiş düzeyde müzik ya da mantık-matematik zekâsına sahip çocuklar tanıyoruzdur. O halde, Gardner, aklın yapısının kısmen özerk bir zekâlar dizisi tarafından oluşturulduğunu öne sürmektedir. Bunu yalnızca önermekle de kalmayıp savını çok güçlü bir biçimde ortaya koymaktadır… Gardner’ın zekâları[nın] … bir gelişim öyküsü vardır, bu zekâların özellikleri bireyin kültürel bağlamından yoğun biçimde etkilenirler. Gardner’ın İsviçre ordu çakısının bıçakları … yalnızca bilgi toplamaz, düşünmek ve problem çözmekle de ilgilenirler… Gardner sürekli olarak zekâ çeşitleri arasındaki etkileşimin aklın çalışması için ne kadar gerekli olduğunu vurgular. ‘Olayların normal akışı sırasında, zekâ çeşitlerinin birbirleri ile etkin bir iletişim içinde oldukları ve birbirlerine dayanarak geliştikleri’ üzerinde durur. Küçük bebeklerin farklı alanlar arasında ilişki kurabilme kapasitelerinin, insana ait karakteristik bir gelişim özelliği olduğu görüşünü savunur. Kitabı, davranış kalıpları oluşturmak ve insanlık için kültürel başarılar yaratmak amacıyla birlikte çalışan zekâ örnekleriyle doludur. Gerçekten de, örneğin müzik zekâsını, bedensel-kinestetik zekâdan kaynaklanan karmaşık bedensel hareketlerle bağlantı kurmadan düşünmek ya da dilsel zekâyı bireysel zekâdan bağımsız olarak kullanmak, oldukça zordur. O halde Gardner’ın yaklaşımı, her zekâ çeşidinin birbirinden bağımsız, temel süreçleri olmasına rağmen, ‘normal insan ilişkilerinde karmaşık etkinlikleri gerçekleştirmek için, sorunsuz ve pürüzsüz şekilde bir arada çalışan zekâ bileşimleriyle karşılaşılmasının tipik bir durum’ olduğunu ileri sürmektir. Ona göre, en akıllı bireyler, metafor ve analoji kullanımında olduğu gibi, alanlar arasında ilişki kurmakta en başarılı olanlardır… Merkezi sistemler ‘analojik düşünceye düşkündürler’” (Mithen, 1999, s. 47-48).

[11] Bu oldukça uyarıcı söylemin akla getirdiği sorular var: Eğitim terapisinin ya da analizinin bu ‘yaratıcı cehâlet’i öğrenmeye katkısı olabilir mi? Ya da tam tersi, kuram ve yöntemin sıkça acıtırcasına derine işlendiği bu, psikodinamik yöntemlere özgü, yapacağın-her-ne-ise-kendi-üzerinde-yapılırken-öğren yöntemi, cehaletin duyumsanmasını engellemeyi hedefleyen bir yaklaşım mı? Cahil hoca kaybolabilir mi kendi cehaletinde? Kaybolmuşluk kaygısıyla saçmala(ya)maz mı hiç? Saçma-laması saçma mıdır? ‘Saçma’ özgürleştirici olabilir mi?

[12] İlginç bir paradoks, modernist zihnin dünyayı tanımada ve denetimini ele geçirmede yetkinleşmesi için postmodern bir örtük ajandayı sürmesi gerekliğidir. Herşeyi kendisine yoran premodern insanın edilgenliğinden öteye, modernist, dünyada kendi başlarına ve kendileri için devinen güçlerin varlığını tanır ve -üzerlerinde denetim sağlayana dek- onlara ‘özne’ pâyesini bahşeder. Nihâi amaç insanın tek ‘Özne’ sıfatıyla ‘nesne’ üzerindeki hâkimiyeti, ‘logos’ ve ‘tekne’nin tek temsilcisi olmasıdır.

[13] “[P]sikanalizin edebiyat araştırmaları için bir model oluşturduğunu … düşünmemize yol açan tam da ‘yeni fikirlerin üretilmesine zemin hazırlayabilmesi ve sistematik bir biçimde uygulanabilmesi’dir… [M]odeller yalnızca açıklamaya yönelik birer araç ya da örnekleme şekli değildirler, keşif yöntemi olarak da işgörürler… Freudcu metapsikoloji … Black’in … kuramsal modeller için verdiği tanımla uyumlu görünür. Bu modeller, buluşsal kurgular olarak kabul edilmekle birlikte, bir ‘ontolojik taahhüt’ün de nesnesidir. Freud da, … topografik modelinin terimleriyle düşünmektedir; keşif yöntemi olarak faydalanabilmek için, bu modeli sistematik olarak uygulamaya sokar… Haz İlkesinin Ötesinde’nin sonlarına yakın bir bölümde … Freud, … ruhsal işleyişe dair … ortaya koyduğu süreçlerin pek çok belirsizlik taşımasının ‘bilimsel terimlerle, yani psikolojiye özgü mecazi bir dille çalışma mecbûriyetimizden kaynaklandığını’ belirterek, sözlerini şöyle sürdürüyor:

‘Aksi takdirde söz konusu süreçleri hiç tarif edemezdik. Hatta hiç algılayamazdık. Tariflerimizdeki eksikler psikolojik terimleri fizyolojik ya da kimyasal terimlerle değiştirirsek ortadan kalkacaktır muhtemelen. Bunlar da mecazi bir dile aittirler ama onları daha eskiden beri tanıyoruz ve belki biraz daha basitler…’

‘Bilimsel terimler’ ile ‘mecazi dil’in (Bildersprache) eşitlenmesi, model ile metafor arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor ve görüldüğü kadarıyla, modelin de ‘yalnızca’ metafor olduğunu iddia ediyor. Bir dizi başka bilimsel terim daha tanıdık ve belki de basit olmasından dolayı model olarak tercih edilebilir, ama bu model daha az mecazi olmayacaktır. Freud böylece, modelin metafordan, sadece uygulamaya daha hazır olması ve anlaşılabilirliğiyle ayrıldığını açık bir şekilde kabul eder…” (Brooks, 2014, s. 53-55)

[14] Erten, mecazlamaya, Wilfred R. Bion’dan uyarlama ‘doymamış yorum’ (Ferro) kavramını yakın görüyor:

                “Saydam yoruma atfedilen mutlak olma özelliğinden rahatsızlık duymaktadır. Bu mutlaklığın arada-lık halinin belirsizliğini ortadan kaldırdığını ancak bu belirsizliğin içindeki çoğul olasılığı öldürdüğünü bilir. Bu sebeple Bion’un teknik kuramını yorumlayan Ferro’nun (2008) ‘doymamış yorum’ (unsaturated interpretation) kavramının izini sürmesine yakın bir şekilde hem analiz veya terapi sürecini mümkün kılan hem de arada-lık haline saygı gösteren alternatif analist-terapist etkinliğini tanımlamaya çalışır. Bu arayış onu yorum kavramından uzaklaştırıp mecaz kavramına yakınlaştırır. Analist ve/veya terapisti bir mecaz-bükücüsü olarak tanımlar.” (Erten, 2017, s. XV)

[15] Merkez çok ise, ‘merkez’ yoktur!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s