Sınır Durumlar İçin İki Paradigma: Melankolik Süreç ve Otistik Süreç

Réne Roussillon

Sınır Durumlar[1] İçin İki Paradigma: Melankolik Süreç ve Otistik Süreç[2]

René Roussillon

Psikopatolojinin sorunlarına farklı yaklaşım yolları bulunur; bu yollar mutlaka zıt, karşıt ya da çelişkili olmak zorunda değildirler, fakat farklı varsayımlara dayanırlar.

İlk klasik yöntem, psikopatolojinin olgularını ve bunların “dışsallıkta” sanki “kendi kendine” mevcutmuş, yani bir bağlamdan ve başka bir bireye yönelik olmalarından bağımsızmış gibi ortaya çıkan ruhsal işleyişlerini betimlemeye çalışır. Psikiyatriyi belirgin olarak niteleyen bu yaklaşımdır ve bu bakış açısına göre geleneksel psikiyatrik sınıflandırma (örneğin H. Ey tipi) ya da çeşitli DSM’ler arasında bir fark yoktur. Psikanalizden doğmuş metapsikolojik bir bakış açısı, yani bireyin çatışmalarını ve paradokslarını referans alan ruhsal işleyişin anlaşılırlığı, ilişkisel ve dürtüsel yaşamının yönetiminde faaliyete geçirdiği savunma mekanizmaları vb. dâhil edilerek bu tanımlama iyileştirilebilir.

Sadece klinik uygulamanın mümkün kıldığı diğer bir yaklaşım ise, psikanalitik durum gibi bir klinisyene hitap eden “yerleşik durum” (D. W. Winnicott, 1945) veya “standart” durum bağlamında bir ruhsal işleyişi tanımlamaktır. 1991[3] yılında psikanalitik teknik ve tertibatın mantığının sınırlarını zorlayan “paradoksal” aktarımsal konjonktürleri tanımlamaya çalıştığım bir kitapta, psikanalizin “sınır durumlarını” betimleyerek yapmaya çalıştığım da buydu. O dönem aktarımsal konjonktürün bir takım özelliklerinin psikanalitik durum üzerindeki etkilerini (bana erken dönem travmatik konjonktürlerle bağlantılı gibi görünen bazı narsisistik ızdırap formlarına özgü etkiler) tanımlamak için bu kavramı önermiştim. Bu durumda genel hipotezim, psikanalitik durumda ortaya çıkan narsisistik ızdırap hallerinin, psikanalitik teknik ve tertibatı alıkoyma riski barındıran paradokslar üretme eğiliminde olduklarıydı.

O zamanlar “sınır” aktarımsal konjonktürlerin psikanalitik durumu ve psikanalitik çalışmayı tehdit ettikleri ve psikanalitik durumun ve onun açığa çıkardığı simgeleştirme süreçlerinin bazı yapılandırıcı paradokslarını neredeyse bir “negatif terapötik tepki” koşulları üretecek kadar bozdukları gerçeğine duyarlıydım. Psikanalitik uygulamanın bazı temel paradokslarını bozmakla tehdit eden “psikanalizin sınır durumları”, psikanalitik teknik ve tertibatın doğal “analizörleri” hâline geliyordu. Analizdeki bireylerin simgeleştirme işlevini etkilemiş olan travmalar, “simgeleştirmeyi simgeleyen” çerçeveye kendilerini seçici olarak aktarma eğilimindeydiler. Burada psikanalitik çerçevenin mantığını ve arkeolojisini keşfetmek için, diğer klinik tertibatlara nakledilebilen ve klinik tertibatların genel bir yaklaşımı projesini destekleyebilecek bulgusal (heuristic) bir yönteme bağlı kaldım. Bu bulgusal yöntem ayrıca “analitik tedavi durumu”unda narsisizm sorunsallarının ve bunların psikopatolojik biçimlerinin paradoksallığını keşfetmeyi sağlıyordu.

Bu yöntemi başka bir kitapta[4] derinleştirerek bir kimlik karmaşası tehdidi içeren travma patolojilerinin “tipik” travmatik konjonktürlerine dair bir model önerdim. O tarihten itibaren sorgulamalarım devam etti ve bugün önerdiğim düşünceler bu sorgulamaların özünü temsil etmekteler.

1999 modelinde, bireyin yardım isteyebileceği bir kişiyle karşılaşamadığı veya o kişiyi bulamadığı ve tüm nesne-öteki bireyden bağımsız olarak tekbenci bir çare bulmak zorunda kalarak katetmek zorunda kaldığı “agonistik” bir durumun, kendi üzerindeki etkisini bilhassa vurgulamıştım. Bu durumda, nesneden yardım isteme girişimi sırasında meydana gelmiş -hatta özellikle meydana gelmemiş olan- olaylara hızlıca geçmiştim, artık amacım sürecin ruhsalllıkiçi dinamiğini belirlemekti, öznelliklerarası bileşenini değil. O zamandan beri, bu bahisin, bireyi narsisistik konumunun çıkmazlarında alıkonmuş hâlde bırakma riskini içerdiğini -agoni[5] tehlikesine bir “çözüm” bulmak için nesneden vazgeçmesi gerekmişti- ve yeterince ad hoc yanıt almayan, hatta yanıtı zehirli olan nesneye yönelik çağrının etkisini daha iyi belirlemek gerektiğinin de farkına varmıştım. Bu da demek oluyordu ki ruhsal kendi kendini yaratmaya (auto-engendrement) dair narsisistik varsayımı yıkmak ve sürecin dinamiği içinde nesneye yerini yeniden kazandırmak gerekiyordu.

Birincil Agonide Melankolik Süreç ve Otistik Süreç

Kimliksel-narsisistik ızdırabın altında yatan deneyimler bir takım spesifik özelliklerle karakterize edilebilir. Bunlar kendilik tanımını etkileyen ızdırap deneyimleridir, paradoksları geçmiş konjonktürün bazı nitelikleri tarafından çıkmaza sokulmuş, tahammül edilemez olan paradoksal deneyimlerdir. Potansiyel olarak deneyimin geri kalanı ile uyumlu veya çatışmalılaştırılabilir olan bir biçim içinde temsil edilemezler. Dolayısıyla  içlerinden çıkış yoktur ve sonsuza kadar devam ederler. Deneyime tahammül etmenin, simgeleştirmenin ve kendini sakınarak ondan kaçmanın imkânsızlığı içindeki bireyin, kendisini deneyimin gerçekliği ile ilişkili olan parçasından ayırmaktan başka çaresi yoktur. Kendisini kimliği için zaruri olan bir parçasından bölmüştür (clivage), böylece kendinden yoksun duruma düşer.

Modeli hızlıca anımsamak ve nereyi derinleştirmek gerektiğini kavramak için basitçe hatırlatmak isterim ki klinik düşünme biçiminin başlangıç noktası Freud’un 1927-29 yıllarında öne sürdüğü ruhsal sürecin özünü içeren medetsizlik (détresse) durumudur. Bütün küçük çocuklar bu gibi durumlarla karşılaşmış ve büyük çoğunluğu içinde bulundukları kötü hâli çeşitli yardım çağrısı biçimleriyle ortaya koymuşlardır. Uzun süre, salt gerginlik “boşalımları” olarak kabul edilen, yani yalnız nicel açıdan değerlendirilen ve sadece ikincil olarak belki bir çağrı gibi ele alınan bebek ağlamalarının, artık açlık, acı vb. rahatsızlık kaynakları hakkında bilgiler içerdiklerini ve gerçekte “haberciler” olduklarını artık çok iyi biliyoruz. Bunlar aynı zamanda henüz sözel olmayan dışavurumculuk formuna şahitlik eden bir “dilde” ifade edilen çağrı mesajlarıdır; bu mesajlar seslenir ve duymayı bilenler için çağrılarının içinde rahatsızlıklarının biçimini ifade ederler.

Sürecin geri kalanı çağrının yönlendirildiği insan ortamının yanıtına bağlıdır, fakat bu çağrının etkisini tam olarak anlamak için, bunun kazanç ve kayıplarını, yani medetsizlik hâlinin kapsadığı ihtiyaçları belirlemek gereklidir. Tabii ki fizyolojik ihtiyaçlar vardır, bunlar bilhassa ilk önce klasik şekilde bahsedilmiş olanlardır ama W. R. Bion ve D. W. Winnicott’tan itibaren, Winnicot’un adlandırdığı şekilde “benlik ihtiyaçlarının” ve ruhsal ihtiyaçların var olduğu fikri psikanalistlerin zihninde yer alır ve bunlar ilk bahsedilenler kadar önemlidir. İnsan ortamının bebeğin bedensel ihtiyaçlarına cevap vermesi sorunsalı göz ardı edilemezse de kısa sürede içinde fark edilmiştir ki bu ihtiyaçların tatmin edilme şekli, yani içerdiği öznel dahiliyet salt teknik yönler kadar belirleyicidir.

Kendilik tanımıyla ve stabilize olmamış bir kendilik tanımıyla zorluk yaşayan, durmaksızın özdeş-olmayan veya kendisiyle çok özdeş olan, tamamlanmamışlığın dinamik temsilinin eksik olduğu bir kimlik paradoksuyla karşı karşıya kalan narsisizm alanı veya narsisizmin temel eksiklik alanı, tüm yatırım yapılan veya referans olan ilişkiye kendi sorunsalını ve sınırlayan bölmesini sızdırma eğilimindedir. Bir analiz tertibatının içine aktarıldığında doğası gereği artık bir “paradoksal aktarım” türü oluşturur. İşte bu sebeple “sınır hâl” aktarımı olarak adlandırmak bana nispeten karşıt görünüyor, çünkü bana öyle geliyor ki bu durumda aktarımın kendisinin bir sınır hâli ile karşı karşıya kalırız ve bana psikanalizin veya psikanalitik çalışmanın “sınır durumlarını” tanımlamak daha tercih edilir geliyor.

Bunlar, kimliğin ya da narsisistik düzenlemenin temel sorunsallarından birinin aktarım içinde  güncellendiği anı ilgilendirir. Bu nedenle “sınır durum”dan bahsetmek, yapısal bir tanıyla peşin bir hükme varmak değil, daha çok bir durum tanısından, bir aktarımsal konfigürasyon tanısından bahsetmek anlamına gelir.

Sorgulamamızın odak noktasında yer alan kimliksel-narsisistik ızdırap bölgesinde, simgeleştirme  travması “birincil” olmuştur, yani söz konusu deneyim, nesneyle ilişkili kendilik deneyimi, temsil edilememiş veya simgeleştirilememiştir; bireyin karşı karşıya kaldığı şeye rağmen “hayatta kalmak” için kendi kendini geri çekmekten başka bir yolu kalmamıştır. Başka bir deyişle deneyim bastırılmamıştır, bu durumda deneyimin Benliğin “şimdi”sine yerleştirilmiş olabileceği varsayılabilir, böylece a minima düzeyde bile olsa simgeleştirilmiş ve temsil edilmiştir ancak öznellikten bölünmüştür.

Bölünenin geri dönüşünün biçimleri ne aynı nitelikleri ne de metaforlaştıran üretkenliğin aynı etkilerini sergilemezler, sadece çağrışımsal açıdan kötü bir şekilde türetilmiş olarak kalırlar. Daha ileride göreceğimiz üzere, gerçek doğaları üzerindeki öznelliği suistimal ederek, bilhassa duyusal-algısal-motor alanda etkilerini gösterirler. Benlik tarafından ortaya konan savunma biçimleri oldukları kadar, temsili alana ve avatarlarına uygun olanlardan farklılardır.

Bölünenin geri dönüşü kavramı psikanalitik literatürde pek yaygın değildir, hatta bu biçimde kullanmayı öneren ilk kişinin ben olduğuma bile inanıyorum. Radikal bir biçimde birincil simgeleştirmeden çıkarılmış olanın geri dönüşüne karşı ruhsallığın “narsisistik” savunmaları sorunsalını tanıtmak ve böylece ruhsallıkiçi ve  öznelliklerarası geleceğini düşünmek için bu kavram bana bilhassa bulgusal görünmektedir. Bununla birlikte bölünenin geri dönüşüne karşı savunmalar birçok farklı isim altında bu alanda benden önce gelen kimi yazarlar tarafından daha önce tanımlanmıştır, ancak bizim ilgilendiğimiz sorunla uygunluğunu ortaya konulmamıştır.

Bu sorunun bütününe dair anlayışımı geliştirmemde kendimi D. W. Winnicott’a, bilhassa Çöküş Korkusu’na dair aydınlatıcı çalışmaları için, minnettar hissediyorum. Bu makalede Winnicott, bölme süreci tanımına doğrudan atıfta bulunmasa da bölünenin geri dönüşüne karşı genel bir “paradoksal savunma” anlayışı önermektedir. Winnicott, “ilkel agonilere” bir tepki biçimindeki, benim birincil travma olarak adlandırdığım klinik formları ve onların felaketli geri dönüşlerine karşı ruhsallığın savunmasını tanımlar.

Winnicott bölünenin geri dönüşünü etkisizleştiren formların özgünlüğünün ortaya konmasını sağlar, bu formlar karşı koymaya meyilli oldukları şeye karşı pasif/aktif “döndürme” (par retournement) yoluya işlev gösterirler. Burada yine ruhsallığın güncelini veya geleceğini ezen bir tehdidi içinde barındıran ve en güvenilmez olan biçim genel sürecin modelini oluşturur: çöküş korkusunun ta kendisi. Çöküş, anında simgeleştirilememiş olan daha eski “agonistik” bir deneyime atıfta bulunur: Düzen bozucu etkisinden kendini korumak, “hayatta kalmak” için birey kendisini bu deneyimden koparmak zorunda kalır. Fakat, bütünleşmemiş bu deneyim, bu bütünleşmeme nedeniyle yineleme dürtüsüne tâbi olur, bireyin ruhsal örgütlenmesini kalıcı biçimde tehdit eder. Geçmişten gelen bir tehdit olarak, geleceğe yönelik bir tehdit olarak geri dönmüştür. Diğer durumlarda savunma, kendini korumak için agonistik deneyimi içeride tersine çevirmeyi içerecektir, beni 1991 yılında onları “paradoksal savunmalar” olarak adlandırmaya iten de bu olmuştur. Yani, ilişkilerin çölleşmesinden kendini korumak için etkin biçimde bir çöl düzenlemek, kontrol edilemez bir boşluk oluşmasından korunmak için ruhsal bir boşluk düzenlemek, bağın ve kendini ötekine bağlama yeteneğinin kaybına karşı kendini sakınmak için bağlantıları kesmek, daha klasik şekilde o olmamak için onu terk etmek, parçalanmaktan kendini korumak için kendini parçalara ayırmak vb. Öte yandan bu prosedürler, bazıları ne kadar maliyetli görünse de, yalnızca bölünenin geri dönüşü ile bağlantılı örgütlenmenin bozulması tehdidini etkisiz hale getirmeye çalışmayı amaçlar. Birey pasif olarak maruz kaldığı deneyimden kendini geri çeker, ondan ve onun özelliklerinden kendini böler, fakat döndürme ile örgütlenerek kendini bu deneyimin geri dönüşüne karşı korur, kendini kaçamadığı ve kabullenemediği bu şeyin aracısı kılar. Geçmiş travmatik durumu “döndürme” yoluyla güncel şimdiki zamana veya geleceğine, öngörü ile aktarır.

Şimdi ilgilenmemiz gereken aktarımsal konfigürasyonların merkezinde yer alacak olan kimliksel-narsisistik ızdırabın özelliklerini geniş hatlarıyla gösterdik.

Bu sorunsalların analizine ilişkin ilk ön açıklama, esas itibariyle kendilerini doğrudan oldukları gibi değil, daha çok tepkisel etkileriyle, ruhsal işleyiş üzerindeki dolaylı etkileriyle ortaya koydukları ve izlerini nerede bulacağınızı bilmek zorunda olduğunuz gerçeğinin altını çizmelidir. Birincil travmanın kendisi “kayıptır”, Benlikte mevcut değildir, yerini alan savunmanın doğası gereği uzaklaştırılmıştır. Bazen sessizce sızar, ruhsal işlevin “yerini alır”; bölme, geri dönüşlerini “takip ettiği”, hatta biçimlerini benimsediği bastırmanın biçimlerine sızar, kimliksel ızdırap onu barındıran nevrotik ızdırabın arkasında kendini gizler. Yer değiştirme yoluyla aktarımı (transfert par déplacement) ve daha çok bölünenin geri dönüşüne özgü olan döndürme ile aktarımı (transfert par retournement) oldukça klasik bir tanımla metaforlaştıran bir türde üstüste bindiren süreçlerin bu özelliğini göz ardı edemeyiz. Öte yandan geçmiş zorluk her iki sürecin ve her iki sorunsalın üst üste binmesi noktasında ortaya çıkar, birbirleri için maske ve duvarları aşma görevi görürler. Değişime karşı olan direnç, bağlanmaların yapışkanlığı, bastırmanın aynı zamanda bir bölünme ya da döndürmeye hizmet ettiğinden  şüphelenmeyi gerektirir.

Tarihsel olarak bu spesifik süreç “negatif terapötik tepki”nin bir şekli olarak tanımlanmıştır. İlk zamanlarda bastırılanın aktarımsal geri dönüşünü merkezine alan analiz iyi şekilde ilerler, analitik çalışmanın bir takım faydaları mümkün gözükür. Daha sonra, paradoksal biçimde, klinik durum kötüleşiyor gibi görünür ya da analiz durgunlaşmaya başlar: Pasif teslimiyet, sahte kendilik ya da isyan, ilk önce paralel olarak veya ılımlı şekilde, ardından giderek daha merkezî bir şekilde ortaya çıkar. Bu iki aşamalı süreç bana büsbütün karakteristik görünüyor: “Nevrotik” savunmaların derinliğine çalışılması, içeri sızmış olan bölünmeyi açığa çıkarmaya başlar, terapötik süreç içsel bir döndürme tarafından tehdit edilmeye başlar. Bu durum 1991 yılında psikanalizin “sınır durumları” olarak adlandırdığım şeyin “tipik” hâlidir.

Bu hareketin kazanç ve kayıplarını tam olarak anlamak için daha detaylı olarak özelliklerine ve karmaşıklıklarına odaklanmak gerekir.

Her şeyden önce, analitik süreç bölmeyi etkisizleştirme prosedürlerini yıkar, bu yolla bölünenin geri dönüş tehdidini ve bununla birlikte, bireyin bugününe bile sızmaya başlayan geçmiş niteliklerin bazılarını içeren, birincil travma deneyimlerinin geri dönüş tehdidini harekete geçirir. Klinik durumun ağırlaşmasına dair ilk faktörün sebeplerinden biri bu felaketli geri dönüş tehdidinde bulunur. Öte yandan simgeleştirilmemiş geçmiş deneyim bu nitelikle “geri gelir”, geri dönüş yapar ve simgeleştirmeyi başarısız kılar, simgeleştirmenin başarısız deneyimi olarak geri döner, başarısızlık da kendini tekrar etme eğilimindedir. Yer değiştirme yoluyla aktarım biçimlerinin– yani içinde analistin bireyin ebeveyn figurlerinin yeni bir baskısı gibi konumlanmış olduğu biçimler–  üzerine yapılmaya başlanmış olan çalışma, döndürme sürecini maskeler ve yorumun uygun olmayan bir direnç biçimi olarak yapılmasına katkıda bulunur. Bu durum, analitik çalışmanın “paradoksal” uygunsuzluğu izlenimini pekiştirir ve bireyin  “güncel” ızdırabını ve buna verilen tepki şekillerini ağırlaştırır. Nitekim metaforlaştırıcı yer değiştirmelere dair yorumun yine de bir tür doğruluğunun olması durumunda klinik tablo daha da karmaşık hale gelme eğiliminde olur.

Aktarım, D. Anzieu tarafından “paradoksal aktarım” olarak tanımlanan biçimi almıştır. Süreç karşıt, birbiriyle uyumsuz fakat yine de aynı anda aktif iki hareketin eşzamanlılığıyla, “çift bağ” hâlinde yapılanır. Döndürme ile aktarım, yer değiştirme ile aktarımın yerine geçer. Oysa döndürme ile aktarımda analist, bireyin libidinal öyküsünde yer alan herhangi bir kişinin “yerine konmaz”, doldurduğu bireyin kendi yeridir. Analizan kendi kişisel deneyimlerinde “yaşayamadığını ve simgeleştiremediğini” analiste “yaşatır” (paylaştırır), kendinde hissedemediğini ona “hissettirir”, kendinde göremediğini veya kendisinde hiçbir zaman görülmemiş olanı, ya da bütünleşebilmek için fazla kötü görüleni ona gösterir.

Birey, geri çekilmesinin ve geçmiş bölmesinin kaynağında yer alan kurtuluşu olmayan bir durumda ve bir çıkmazda olma hissini, hissetmesi ve ona tahammül etmesi için artık analiste vermiştir; analizan tarafından bölünmüş ve reddedilmiş olan duygulanımlar karşıaktarım hissiyatında geri dönüş yapar. Bu durumda paradoksal aktarıma paradoksal bir karşıaktarım denk düşer.

Analitik sürece dair bu içinden çıkılmaz veya sınırlı izlenimden çıkmak için, karşıaktarımsal bir işleme vazgeçilmezdir, psikanalitik çalışmanın geleceği bu işlemenin kalitesine ve derinliğine bağlı olacaktır.

Bu işlemenin ilk boyutu analistin kendi öyküsünden durum içinde kendini tekrarlayan şeydir. Aktarımın döndürme biçimi tarafından yeniden canlandırılan analistin çocukluk öyküsünün bir yüzüdür, ki bu da, hatırlayalım, analisti kişisel simgeleştirmesinin sınırlarıyla ve psikanalitik durumun klasik bağıntılarının başarısızlığını niteleyen güçsüzlükle karşı karşıya bırakarak durum karşısında umutsuzluğa kapılmış, çaresiz bir çocuk pozisyonuna koyar. Analist, bu şekilde ortaya çıkan durumdan, analitik süreç ve onun geleceği hasar almadan kaçamaz: D. W. Winnicott’un çok doğru ifade ettiği gibi, durumu ele geçiren agonistik yaşantının yatıştırılmış tehdidi karşısında “ruhsal olarak hayatta kalmalıdır.”

“Hayatta kalmak”, yani duygulanımsal veya entellektüel geri çekilme uygulamamak, ne aşırı duygulanımsal milisilleme ne de bu koşullar içinde misillemeci olan bazı yorumlama çeşitleri uygulamamaktır. Devam eden yansıtmalı özdeşleşmeye dair olan ve analist biraz olsun döndürme ile aktarımın içinde olanların farkında vardığında iştahını kabartan yorumlar da aynı türdendir. Yansıtmalı özdeşleşme açısından yorum, söz konusu olan buna benzeyen bir süreç olsa bile, devam etmekte olan süreçten kaçınmanın, kurtulmanın bir yoludur; ki bu da vakitsiz bir “gönderene geri dönüşü” kışkırtarak işlemeyi kesintiye uğratma riski taşır. Bu durum kendini sahneden geri çekmenin ve aynı anda misillemede bulunmanın bir yoludur. Göreceğimiz üzere analistin, travmatik deneyimin kazanç ve kayıplarını içeriden metabolize edebilmesi gerekir, kendisini içine konulduğu aktarımsal konumdan çıkaran bir kurtuluş yoluyla değil. Çözüm ancak çok kademeli bir şekilde ve analistin kendisini kurtardığı şeyin eşzamanlı olarak analizanın ruhsallığı içine entegre olabileceği ölçüde gerçekleşmelidir: Analist “büyük” veya “kurnaz” olmaya kendine izin vermemeli, gelişmekten geri kalmayan haset dolu saldırı veya utanç hareketlerini şiddetlendirme tehlikesine ve negatif terapötik tepkiyi sabitleme veya devam eden toparlama sürecini yeniden dondurma riskine rağmen karşı karşıya kaldığı spesifik aktarımsal konjonktüre içkin sınırı kabul etmelidir.

Öte yandan paradoksal aktarım karşısında uygun şekilde “hayatta kalmak” için ne geri çekilme ne de misilleme uygulanmaması yeterli değildir. Analistin kendi ruhsal işleyişinde yaratıcı olmaya devam etmesi gerekir ve bunun için karşı aktarımsal başka bir işleme gerekli görünür. Daha iyisi olmadığına göre, uygun ve gerçek bir yorum işlevi yerine getirmek için gerekli görünen çalışmayı “epistemolojik” karşıaktarım işlemesi olarak tanımlamayı öneriyorum. Söz konusu olan öncelikli olarak paradoksallığın içinde çalışmayı becerebilmek, yani “haz ilkesinin ötesinde” mantığı boyunca, umut mantığının ötesinde, yaşam mantığının ötesinde ve hatta tekil bireyin mantığının dahi ötesinde devinmektir. Bu durum, analistin tedavi ve ruhsal işleyişle ilgili “kuramının”, seanstan “beklentilerinin” ve serbest dikkatinin işleyişinin karşı aktarımsal bir işlemesini gerektirir.

Özünde aktarımda kendini ortaya koyan şey birincil travmatik bölgeyi, birincil narsisizmin “temel kusurunun” bölgesini, “kaybedilen travma” bölgesini ilgilendirir. Birincil travma ile ilgili olan, temsili biçimde veya düşlemsel biçimde “geri gelmez” fakat halüsinasyon türündeki duyusal-algısal-motor şekilde veya davranışlardan ya da eyleme dökmelerden sızarak ortaya çıkar. Bu da çağrışımsal zincirlere karışan bilinçdışı temsilleri saptamaya çalışmaya daha çok alışık olan alışılmış dinleme tonunu altüst eder. Duyum, algı, artık bireyin aktüalitesinin “verileri”, ruhsal hareketlerinin doğasını değerlendirmeye yarayan nirengi noktaları değildir, bölünenin geri dönüşünün ipuçları, sayesinde travmatik bölgenin yeniden inşa edilebileceği izler haline gelirler. Artık gerçeklikten doğan savunma biçimleri değillerdir, travmanın “tanıkları” olarak kabul edilmeleri ve yorumlanmaları gerekir. Analist için algılar ve duyumlar ruhsal bir çalışma gereksinimi taşır, bir yeniden inşa ve bütünleştirme çalışmasını zorunlu kılarlar.

Bu sonuncusu, ayırt edilmesi gereken üç ayrı seviyede işlev göstermelidir.

Başta açıkça bir tarihsel yeniden inşa çalışması vardır. Bu çalışma birincil travmatik durumun, tarihsel ve ilişkisel bağlamının ve o dönemki ruhsal işleyiş üzerindeki etkilerinin özelliklerinin simgeleştirilmesini içerir. Bu çalışma, Benliğin “ikincil” işleyişine yöneliktir, onun bu şekilde içeriden kendisine geri gelene ve onu geçmişte yaralamış olana bir anlaşılabilirlik bulmasını/yaratmasını sağlar; bu bir anlamlandırma çalışmasıdır. Ancak ikincil bütünleşme, vazgeçilmez olsa bile, yeterli değildir.

Aynı zamanda öznellikten çıkarılmış olanın “birincil” bir düzeyde de yeniden bütünleştirilebilmesi gerekir, yani yeniden inşanın içerdiği anlamlandırmaya bir “yeniden oyuna koyma” çalışmasının eşlik etmesi gerekir. “Travmatik” geçmiş deneyimin Benliğin şimdiki zamanına aktarımda geri konması ve geçmiştekinden farklı bir sonuç alabilmesi ve spesifik geçmiş kimliksel meselelerinin ortaya çıkarılmış ve bütünleştirilmiş olmaları gerekir.

Çeviren: Sanem Tayman

Notlar

[1] Bu metinde, İngilizce karşılığı borderline olan “état-limite” teriminin karşılığı olarak Türkçede genel kabul gören  “sınır durum” değil, tam tercümesi olan “sınır hâl” terimi kullanılmıştır. Bu tercihin sebebi, R. Roussillon’un metninde “état-limite” ve “situation-limite” (tam Türkçe karşılığı “sınır durum”) kavramları arasında yaptığı ayrımı vurgulamaktır. (ç.n.)

[2] Bu metnin daha geniş bir versiyonu Le Carnet PSY dergisinde yayımlanmıştır [Bkz. Roussillon, R. (2012). Deux paradigmes pour les situations-limites : processus mélancolique et processus autistique. Le Carnet PSY, 161(3), s. 37-41.] Psikanalizin Dili dergisinde yayımlanmasına izin verdiği için Réne Roussillon’a teşekkür ederiz-Ed.n.

[3] R.Roussillon, (1991)  Paradoxes et situations limites de la psychanalyse [Psikanalizin paradoksları ve sınır durumları], 4° éd, Quadrige, PUF.

[4] R.Roussillon (1999),  Agonie, clivage et symbolisation [Agoni, bölme ve simgeleştirme], PUF.

[5] Fr. Agonie, can çekişme, ızdırap. (ç.n.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s