Psikanalitik Çerçeve: Tarihsel Gelişimi, İşlevleri ve İhlalleri Üzerine

Salvador Dali

Psikanalitik Çerçeve: Tarihsel Gelişimi, İşlevleri ve İhlalleri Üzerine

Deniz Coşan

 “Psikanaliz için bir çerçevenin varlığı gereklidir, Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin bütün üyelerinin bu konuda hemfikir olduklarına inanıyorum” (Quinodoz, 2006, s. 86).

Çerçeve aklımıza ilk olarak bir resim çerçevesini getirir. Resmin sınırları çerçeve sayesinde belirlenir: neyin resim olduğu, resmin içinde kaldığı ve neyin resim olmadığı, duvardaki bir çizgi olduğu, resme dâhil olmadığı, resmin dışında kaldığı. Psikanalizin çerçevesi de benzer bir şekilde neyin psikanaliz olduğunu ve neyin psikanaliz olmadığını belirler. Çerçevesinin resmi taşıması gibi, psikanalitik çerçeve de psikanaliz çalışmasını taşır, sınırlar.

Psikanalitik çerçeve, en temel olarak psikanalitik çalışmanın nerede yapılacağı, ne zaman yapılacağı, seansların maddi karşılığı ve ödemelerin ne şekilde gerçekleşeceği, tatillerin nasıl düzenleneceği gibi unsurları içerse de bundan çok daha karmaşık, soyut göndermeleri olan ve oldukça işlevsel bir kavramdır[1]. Çerçeve; zaman, mekân, ödemeler gibi somut anlamlarının yanı sıra çalışmanın yapısı ve doğası gibi birçok soyut anlamı da bünyesinde barındırır.

Şimdi çerçevelendirilmiş bir psikanalitik çalışmayı gözden geçirelim. Hasta divana uzanmaktadır ve analist onun arkasında bir koltukta oturmaktadır. Sessiz ve mümkün olduğunca değişmeyen bir odada yalnızlardır. Seanslar kırk beş, elli dakika arası sürer, seansların sıklığı tercihen haftada üç, dört veya beş keredir. Çalışmanın bu özellikleri olabildiğince sabittir. Analizan, analiste her seans için belirli bir para öder, nedeni ne olursa olsun kaçırılmış olan seanslar aynı şekilde ödenir. Analist ve hasta psikanaliz çalışması sırasında gelişen analitik ilişki dışında ilişki kurmazlar. Analitik çalışmada eylemler ya da misilleme yoktur. Analist, hastanın doktorları ya da akrabaları gibi üçüncü kişilerle temasta bulunmaz (Quinodoz, 2006).

Çerçevenin zaman, mekân ve ücret gibi unsurları çerçevenin sınırlarını oluşturur; çerçevenin sınırlarının sabitliği sınır aşımlarını ve aşımların hasta için sembolik anlamlarını takip etmeyi mümkün kılar. Seanslara geç kalınması, gelinmemesi, seans sırasında görüşmeden çıkılıp gidilmesi, ücret ödenmemesi veya ücretin geciktirilmesi gibi eyleme dökmeler şeklinde ortaya çıkan sınır aşımları analitik ilişkide hasta ve analist tarafından üzerine düşünmek, ne olduğunu anlamak ve terapötik olarak yorumlamak için kullanılır. Hastanın psikopatolojisinin neden olduğu sınır aşımları, analist tarafından merak edilecek ve anlaşılacak bir konuya dönüştürülür (Akhtar, 2011). Eyleme dökme baskısı yorumlama ile azalmadığında analist katı biçimde sınır koyarak analitik çalışmayı sonlandırmak zorunda kalabilir. Analist kendi sınırlarını korumak için ise kendini dikkatle gözlemlemeli, kendini analiz etmeli, sorun yaşadığı dinamik hakkında okumalı veya danışmanlık almalıdır (Akhtar, 2011).

Akhtar (2011), çerçeveyi oluşturan sınırların sembolik anlamlarını ruhsallık-içi, kişisel ve kişilerarası sınırlar olmak üzere üç kategoride tanımlamıştır. Ruhsallık-içi sınırlar; kendilik ve nesne tasarımları arasındaki ayrıma veya kaynaşmaya ve ‘iyi’ ve ‘kötü’ kendilik ile ‘iyi’ ve ‘kötü’ nesne tasarımlarının bütünlüğüne veya bir araya gelemeyişine işaret eder. Kişisel sınırlar; ayrı bir organizma olarak kendiliğin ve kendilik olmayanın yani dış gerçekliğin sınırlarını ifade eder. Kişilerarası sınırlar ise kimlik sabitliği veya süreksizliği, davranışların tutarlılığı veya etkileşim sorunları gibi ötekilerle ilişkilerde ortaya çıkan unsurlara gönderme yapar. Analitik çerçevenin kurulması ve sürdürülmesi kişide bu sınırların içselleştirilmesine ve sağlamlaştırılmasına katkıda bulunur; tutarlı ve ötekinden ayrışmış bir kendiliği, ‘iyi’ ve ‘kötü’ yönleri bir arada bulunabilen bütünlüklü nesne tasarımlarını ve gelişkin kişilerarası ilişkileri mümkün kılar.

Çerçevelendirilmiş yani sınırları belirlenmiş analitik ilişkinin çeşitli teorisyenlerce ortaya konulmuş sembolik anlamları vardır. Psikanalitik çerçeve, Bion’un (1962) teorisinde yer alan kapsanan-kapsayan ilişkisindeki gibi hastayı kapsar, kapsayıcı olma özelliği vardır. Winnicott’un (1960) annelik işlevine gönderme yaparak bahsettiği ‘tutma’ işlevine sahiptir, hastayı tutar, taşır. Hastaya bir tutulma deneyimi yaşatır. Ogden’in (1986) belirttiği gibi analist ve analizan arasında oluşan hem bu iki kişiye ait hem de bu iki kişinin dışında gelişen üçüncü bir kişilerarası alan sağlar ve bu alan içinde oyun oynamaya, özgürce deneyim yaşamaya imkân tanır. Aktarım ve karşı aktarım canlandırmaları bu alan içerisinde yaşanır. Psikanalitik çerçeve sayesinde günlük insan ilişkilerine benzemeyen, sınırları belirli, güvenli ve özgür bir alan oluşur (Bass, 2007).

PSİKANALİTİK ÇERÇEVENİN TARİHSEL GELİŞİMİ

Uluslararası Psikanaliz Birliği takipçileri için psikanalitik çerçeve halen, Freud’un kurduğu klasik analitik çerçeveye az çok yakındır (Quinodoz, 2004). Halen analistler divanın arkasında hastanın görüş alanı dışında oturuyor, hasta bir divana uzanıyor ve aklına gelenleri anlatıyor. Bununla birlikte psikanalitik teknik oldukça gelişti ve farklı spektrumlardan hastaları da tedavi etmek mümkün oldu. Bugün psikotikler de analiz edilebilmekte, çocuklardan yaşlılara geniş bir yaş grubuna psikanaliz uygulanabilmektedir. Psikanaliz tarihinde, psikanalitik çerçeve 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılda kullanılmaya başlanmadan önce, çerçeve üzerine analitik düşünceler Freud’un hipnoz ve telkin uygulamalarıyla başladı. Hipnoz ve telkin uygulamalarının çalışılan kişi üzerindeki etkilerini sınırlandırmak için çerçeveli bir çalışmaya ihtiyaç duyuldu (Roussillon, 2006).

Freud ve Psikanalitik Çerçeve

Yirminci yüzyılın başlarında Freud, klasik psikanaliz çerçevesini kurdu. Deneyimleri arttıkça ve psikanaliz uygulamasının ilk hedef aldığı histerik hastalardan başka tip hastalara –fobisi olan, obsesif ve paranoid hastalar- doğru çalışması genişledikçe çerçeve dönüştü. Freud’un psikanalitik çerçeveye dair anlayışına ulaşabilmek için 1904 ile 1919 yılları arasında yazdığı psikanalitik teknik üzerine makalelerine[2] ve klinik vakalarıyla nasıl çalıştığını anlattığı klinik makalelerine göz atmamız gerekir, yoksa Freud’un “psikanalitik çerçeve” terimini kullanarak yazdığı bir metin yoktur, üstelik bu kavramı terimleştiren kişi Freud değildir, bu terim ilk defa 1952’de psikanalist Marion Milner[3] tarafından kullanılmıştır.

Freud teknik üzerine olan makalelerinde psikanalitik yöntem ve uygulamalardan, aktarımdan, aktarım aşkından, analistin rolü ve sorumluluklarından, rüyaların yorumlanmasından, iyileşmenin dinamiklerinden ve analitik çalışmadaki sınırlılıklardan bahseder. Teorik yaklaşımını bu makalelerde görmekle birlikte pratik yaklaşımı için klinik vaka örneklerine bakmamız gerekiyor: Anna O., Dora, Küçük Hans, Fare Adam, Kurt Adam… Freud, 1895’te Breuer’le birlikte yayımladıkları Histeri Üzerine Çalışmalar kitabında beş kadın histerik vakayla nasıl çalıştığını anlatır. Bu kitapta, bir hastadan diğerine hipnoz ve telkini bırakıp hastanın mümkün olduğunca sansürsüz bir şekilde aklına gelen her şeyi söylemesini ifade eden serbest çağrışım kuralına geçişini görürüz. Yine burada anlatılan vakalardan biri olan Emmy von N. bir seansta Freud’u “Orada durun! – Bir şey söylemeyin! –Bana dokunmayın!” şeklinde uyarmıştır. Öncesinde hatırlamayı kolaylaştıracağı düşüncesiyle hastalarının alınlarına dokunan Freud, bu uyarılar üzerine perhiz[4] kuralını geliştirmiş ve dokunma yasağını oluşturmuştur. Ayrıca, ilk vakalarında zaman sınırı koymayan ve saatlerce hastasıyla zaman geçiren Freud, seans düzenine geçmiş ve sınırlı sürelerde seanslar yapmaya başlamıştır.

On sekiz yaşında genç bir kız olan takma adıyla Dora vakasında – Freud’a göre ‘tipik’ bir histeri vakası-, Freud (1905) Dora’nın aktarımını seanslar sürerken fark edememiştir. Dora, birlikte vakit geçirdiği ve zaman zaman ‘gönülsüzce’ erotik yakınlaşmalar yaşadığı ebeveynlerinin aile dostu Frau K.’nın kocası Herr K.’ya baba aktarımı yapmış olduğu gibi, analiz sürecinde Freud’a da benzer bir aktarım geliştirmişti. Aktarımın Freud tarafının yorumlanamaması ve aktarım direncinin çalışılamaması Dora’nın seansları on bir hafta sonra bırakmasına neden olmuştu. Hastanın analistine şimdiden ve geçmişten getirdikleriyle duygusal olarak hissettiği bağı, yani aktarım olgusunu anlaması, Freud için Dora vakasını önemli kılmıştır. Aktarım ancak çerçeveli bir düzenek içinde çalışılabilir. Aktarım, psikanalizin ilk evrelerinde çalışmaya engel gibi algılandıysa da zamanla neredeyse asıl çalışma konusunun bu olduğu ve analiste birçok aktarım yüklenebileceği –hem anne hem baba, kardeşler ve önemli diğer kişiler-, bunun çerçeveli yani güvenli ve sınırlı bir analitik ortamda korkmadan çalışılabileceği anlaşılmıştır. Ayrıca, bu vaka üzerinden Freud meslektaşlarına, analistin rolünün bir parçası olarak cinsellik hakkında açıkça konuşma tavsiyesinde bulunmuştur, bunu bir jinekoloğun hastasıyla çalışma tarzına benzetmiştir, konuşurken ‘kuru ve direkt’ olunmalıdır (Freud, 1905).

Beş yaşında bir çocuk olan Küçük Hans vakasında Freud (1909a), babasının Hans hakkında aldığı notlar üzerinden ilerlemiştir. Küçük Hans vakasının dikkat çekici noktalarından biri Hans’ın at fobisiydi, Hans onu tekmeleyeceklerinden korkuyordu ki Freud bunu kastrasyon kaygısı olarak yorumlamıştır. Başkasının hakkındaki notlar üzerinden ilerleme günümüzde kullanılmamakla birlikte, o dönem için ender rastlanan bir uygulama değildi. Hans vakası, bir çocukla psikanalitik olarak çalışılmasının ilk kaydıydı (Quinodoz, 2004). Bugün psikanalitik çerçeve açısından geçerli olmayan bir başka uygulama da Freud’un kızı Anna Freud’u 1918 ve 1922 yılları arasında ve 1924’te iki kere olmak üzere psikanalizden geçirmesidir. O dönemde bu da Hans vakası gibi tipik bir uygulama olsa da, sonraki yıllarda meslektaşlarına yönelik makalelerinde Freud yakınlarını analiz etmemelerini tavsiye etmiştir. Tanıdık biriyle psikanaliz, aktarımın tedavi içinde gelişmesi yerine hastanın hålihazırda var olan bir aktarımla gelmesine neden olur, bu da psikanaliz için uygun değildir (Freud, 1913).

Genç bir erkek olan Fare Adam vakası, histerik hastalarından sonra Freud’un psikanaliz uyguladığı ilk obsesif nevroz vakasıdır. Obsesyon tedavisinin başarısı açısından önemli bir vakadır (Quinodoz, 2004). Skopofil[5] olan Fare Adam, bu edimlerinin ardından kendisinin ve tanıdıklarının başına kötü şeyler geleceğine dair obsesyonlar geliştiriyordu. Obsesif korkularından en güçlüsü ve vakaya adını vereni, bir teğmeninin askerde anlattığı Doğu’da uygulanan işkencelerden birinde farelerin işkence edilen kişinin anüsünden girmesine yol açmalarıdır. Bu düşlem hastada saplantılı bir korkuya neden olmuştur (Freud, 1909b). Serbest çağrışım yöntemiyle korkularını ifade etmek hastanın obsesif düşünce ve kompulsif eylemlerini oldukça azaltmıştır (Quinodoz, 2004). “Tedavinin Başlangıcı” makalesinde Freud (1913), Fare Adam vakasında kullandığı teknik uygulamadan bahseder: “Hastaya aklına gelen her şeyi söylemesini söyledim, ona alakasız, önemsiz ve saçma görünse dahi” (s. 159). Daha sonra hastaya istediği konudan başlayabileceğini söyler ve hasta anlatmaya başlar. Freud, bu hastanın yayınlamaya değer olduğunu bildiği için detaylı notlarını tutuyordu. Freud (1909b) not tutmayla ilgili olarak, not tutmanın seans esnasında ayrıntılı bir şekilde yapılmasının hastadan dikkati çekmeye neden olup hastaya zarar vereceğini ifade etmiş ve çalışma gününün akşamında hastanın söylediklerinin not alınması tavsiye etmişti. Esasında, Fare Adam vakasının çalışmasında Freud, zaman zaman klasik analitik çerçeveye uymayan sıra dışı yöntemler izlemişti. Örneğin fareler tarafından işkence görmeyle ilgili öyküyü detaylı bir şekilde anlatması için hastaya baskı yapmıştı, özgür bırakmamıştı ve bir defasında hastayı evine davet ederek aile yemeğine çağırmıştı. Belki bunun nedeni bu hastanın klinik öneminin farkında olmasıydı. Sonraları, bunun Freud’un annesel karşıaktarımı olduğu yorumu yapıldı (Quinodoz, 2004).

Kurt Adam, diğer kısa ve yoğun analitik uygulamalardan sonra Freud’un en uzun süren vakasıdır. Kurt Adam, analize başladığında yirmi üç yaşındaydı, zengin bir Rus ailenin çocuğuydu. Vakaya adını veren olay, küçükken hayvanlardan korktuğunu bildiği için kız kardeşinin bir kurt resmini ona zorla gösterip durması ve Kurt Adam’ın kurt tarafından yenme korkusuyla deli gibi çığlık atmasıdır (Freud, 1918). Kurt Adam, 1910 ve 1914 yılları arasında haftada beş kere analize gelmiştir. Bu hastayla ilgili Freud’un diğerlerinden farklı bir uygulaması, analizin bitiş tarihinin önceden belirlenmesidir, Freud bu vakada tam bir yıl önceden analiz için bitiş tarihi koymuştur (Quinodoz, 2004). Freud’a (1918) göre önceden tarih belirlemek bu vakada bazı değişimleri mümkün kılmıştır. Bolşevik Devrimi’nden sonra işsiz ve parasız kalan Kurt Adam, 1919 ve 1920 arasında ikinci defa Freud’un analizinden geçmiştir. Çerçeveye dair ilginç bir nokta, bu hastadan Freud ve hastanın üçüncü defa analize gittiği psikanalist Ruth Mack Brunswick’in para almamış olmasıdır. Ayrıca, Freud da dâhil olmak üzere birçok analist bu hastaya para yardımı yapmışlardır (Quinodoz, 2004).

Freud (1904, 1910), psikanalizin yavaş bir şekilde tedavi ettiğini, henüz ilk görüşmeden hastanın acele ettirilmemesi gerektiğini, uygulayıcının hasta hakkındaki bütün gerçekleri biliyor gibi davranmaması gerektiğini belirtmiştir. 1904’te teknik üzerine bir makalesinde psikanalizin altı aydan üç yıla kadar bir süre içerisinde mümkün olacağını belirtmiştir, ancak sonraki uygulamalarında bu süre giderek uzamıştır.

Freud’un 1904’te savunduğu analiz edilebilir hastalar popülasyonu, günümüzdeki anlayışa göre oldukça kısıtlıdır. Hasta fiziksel olarak normal olmalıdır, belli bir zekâ seviyesinde olmalıdır, ahlaki olarak olgun olmalıdır, yeterince genç olmalıdır çünkü yaşlandıkça kişi için ruhsal süreçlerin dönüştürülmesi zordur. Günümüzde ise psikanalitik psikoterapiler, daha az seans sıklığı ve yüz yüze bir oturma düzeniyle daha fazla kişiye hitap ediyor. Psikanalitik çerçeve sadece nevrozlara değil, sınır durum ve psikotik hastalara da hitap edecek şekilde yeniden kuruluyor.

PSİKANALİTİK ÇERÇEVENİN İŞLEVLERİ

Simgeleştirme İşlevi

Psikanalitik çerçevenin psikanalitik çalışmada sağladığı oldukça önemli sonuçları ve işlevleri vardır. Çağdaş psikanalistlerden René Roussillon’a göre (2006), terapötik karşılaşmanın koşulları yokluğa karşılık ‘simgeleştirme işlevi’ görür. Psikanalitik çerçeve dâhilinde yaşanan deneyimler, hem şimdi ve buradadır hem de analizanın geçmişte yaşadığı deneyimlerin temsilleridir. Bu durum, analizanda simgeleştirme ve zihinselleştirme kapasitesinin gelişmesine imkân verir.

Yalnızlık ve Yokluğu Çalışmanın Mümkün Oluşu

Rousillon’un (2006) belirttiği gibi analitik karşılaşma, nesnenin varlık ve yokluk durumunu başarılı bir şekilde bir araya getirir. Analitik düzenlemede, analist analizanın görmeyeceği bir yerde oturarak, analizanın bazen analistin varlığında dahi yokluk deneyimini yaşamasını sağlar. Yokluk ve yalnızlık, bazen ötekiyle birlikteyken baş edilmesi gereken bir durumdur. Varlık ve yokluğun diyalektiği, hem birlikte olmayı hem mesafe almayı, ayrılığı ve kendi kendine olmayı aynı anda sağlar. Varlık ve yokluğun simgeleştirilmesi psikanalitik çerçeve içinde mümkündür.

Psikanalitik çerçevenin sınırları, analistin hastası için her an her arzuladığında orada olmasının önüne geçer ve çerçevenin bu özelliği hem analizanda hem de analistte yalnızlık duygularına neden olur. Çerçeve analizana yalnızlık duygusuna tahammül kapasitesi geliştirmesi için fırsat verir (Quinodoz, 2006). Çerçeve, seans aralarında oluşan yokluk ve yalnızlık durumunun dışında, yıllık tatillerle düzenlenen bir yokluk ve yalnızlık da getirir.

Çerçevenin Babasal İşlevi

Psikanalitik çerçevenin babasal işlevi, sınırları belirlediği gibi aynı zamanda ensest yasağını temsil eder. Dokunma yasağı, sadece söz ile ifade etme koşulu, süre sınırı bu sınırlardan bazılarıdır. Roussillon (2006), hareket ve algının sınırlı oluşunun içsel eylemlerin anlaşılmasını sağladığını ve bunun da içgörüyü arttırdığını belirtir. Anlı (2006), psikanalitik çerçevenin netliğinin analiz sürecinde zarar görülmeyeceğinin garantisini oluşturduğunu ifade eder.

Çerçevenin Annesel İşlevi

Psikanalitik çerçeve, babasal işlevinin yanında D. Quinodonoz’un (1992) kapsayan işlevi olarak nitelendirdiği annesel işleve de sahiptir. Quinodoz (1992), faal bir kapsayanın kapsadığı ile birlikte değişip dönüştüğünü belirtir. Nasıl ki meme kapsadığı sütün oluşumu için zorunludur ve kapsadığı süt kapsayan meme üzerinde etkilidir, benzer şekilde analitik çerçeve de faal bir kapsayan işlevi görür. Çerçevenin kapsama işlevini dışsal ve içsel –ruhsal- olmak üzere ikiye ayırır. Analitik çerçevenin dıştan koruyucu bir kabuk gibi hastayı kapsadığını, yasaklarla sınırların bu dışsal kapsama işlevinin bir parçası olduğunu ve bunun hastanın üstbenliğinin gelişimine yardımcı olduğunu belirtir. Analitik çerçevenin hastaya yaşattıklarının analist tarafından yorumlanarak anlamlandırılması, hastaya içsel yani ruhsal bir kapsayan olur. Bu ruhsal kapsayan içselleştirildiğinde hastaya, dışarıdan sarmalanmadan içeriden gelen bir dağılmama, bir arada durma, bir arada tutma, tek başına ayakta kalma imkânı verir. Ek olarak, dışsal kapsayanı, içindekini kapsayan dişil oyukla denk düşünebiliriz. Ruhsal -iç- kapsayanı ise anlam veren ve isimlendiren erille denk düşünebiliriz.

Koruma İşlevi

Analitik çerçeve analisti ve hastayı koruyan bir uzam sunar, aktarım ve karşı aktarımda ortaya çıkan, tahammül edilmesi kimi zaman oldukça zor bilinçdışı malzemenin içinde kalabilmeyi, anlayabilmeyi ve derinlemesine çalışabilmeyi mümkün kılar (Ciğeroğlu, 2012). İyi analist anne, analitik çerçevenin koruyuculuğu içinde, aktarımda kendisine atılan kötü nesneleri ve ölümcül dehşet duygularını içine alır, hastası gibi onları hisseder, dönüştürür, tanımlanabilir hale getirir ve hastanın tahammül edebileceği şekilde ona geri verir. Hastanın “adsız dehşet”lerini dönüştürerek, tanımlanabilir, açıklanabilir hale getirerek hastaya geri sunmak, Bion’un (1962) alfa işlevi olarak tanımladığı durumdur; tanımlanamaz beta öğelerin, tanımlanabilir, adlandırılabilir alfa öğelere dönüştürülmesidir. Bu yolla düşünceden kavramlara geçilebilir ve iç dünyanın yapılanması mümkün olur (Ciğeroğlu, 2002).

PSİKANALİTİK ÇERÇEVE İHLALLERİ

Bugünkü psikanaliz anlayışında yeri olmayan çeşitli etkileşimler, tarihte hastalar ve analistleri arasında zaman zaman gerçekleşmiştir. Tarihteki çerçeve ihlallerini bilmek, analitik durumun hassaslığını anlamak ve bunları tekrar etmemek açısından önemlidir (Gabbard, 1995). Glen O. Gabbard, özellikle psikanalitik çerçeve ihlalleri hakkında çalışan çağdaş bir psikanalisttir ve bu konudaki makaleleri sınır aşımı literatüründe önemli bir yer tutar. Gabbard’a göre psikanaliz tarihindeki sınır aşımlarının çalışılması, aynı zamanda aktarım ve karşı aktarım kavramlarının gelişiminin de çalışılmasıdır. Gabbard (2003), ilk analistlerin analitik çalışma sırasında kendilerine ne olduğunu ve ne deneyimlediklerini anlamakta zorlandıklarını, iç dünyalarının analitik çalışma için ne ifade ettiğini bulmakta güçlük çektiklerini belirtir. Gabbard (1994a), bugünkü anlamıyla psikanalizin köklerinin oldukça erotik klinik bir çıkmaza dayandığını ifade eder. Breuer, karısı onun Anna O.’ya olan aşkını fark etmesinin ardından Anna O. ile tedaviyi sonlandırmak zorunda hisseder ve hatta karısını ikinci bir balayına çıkarır. Jung, Freud’a yazdığı bir mektupta erotik aktarımı eyleme dökmeye zaman zaman çok yaklaştığını ve zorlukla kaçtığını ifade etmiştir ki Jung, hastası Sabina Spielrein ile uzun süreli bir ilişki yaşamıştır. Tarihte hastalarıyla ilişki yaşamış Otto Rank, Karen Horney gibi başka oldukça önemli analistler de olmuştur. Hatta Frieda Fromm-Reichmann analizi sonlandırıp hastasıyla evlenmiştir (Gabbard, 1994a). Ferenzci de benzer bir hataya düşmüş, anne ve kız olan Gizella ve Elma’nın tedavisinde hem Gizella’ya hem de Elma’ya yönelik aşkını eyleme döküp dökmeme konusunda Freud’la mektuplaşmıştır. Elma’nın analizindeki kaotik durum konusunda nihayet doğru bir karar alarak onu analiz için Freud’a yönlendirmiş, ancak Gizella ile 1919’da evlenmiştir. Daha sonra Freud, aynı zamanda arkadaşı olan Ferenzci’yi analize almıştır. Hem arkadaş hem de analist olmanın getirdiği zorluk analizin kaygıyla yapılmasına neden olmuştur ve Ferenzci olumsuz aktarımı çalışmadığı için Freud’a hep dargın kalmıştır. Freud’la analiz çalışmasını bitirdikten sonra Ferenzci oldukça sıra dışı denemeler yaparak hastalarıyla ‘karşılıklı analiz’ dediği bir uygulamaya geçmiştir. Ferenzci’nin tedaviye ihtiyacının devam etmesinin eyleme konması olarak görülebilecek bu uygulamada bir saat Ferenci hastasını ve bir saat de hastası Ferenzci’yi analiz etmekteydi. Ferenzci’nin daha sonraki uygulamaları “şefkatli bir anne” gibi sarılmaları ve öpmeleri de içeriyordu (Gabbard, 1995). Winnicott’un analiz uygulaması da klasik Freudyen anlayışın dışına çıkıyordu. Hastası Margaret Little’ın elini divanda uzanırken saatlerce tutuyor, bir defasında tedavi ettiği başka bir hastasından ve ona yönelik karşı aktarımından bahsediyor, süresini uzattığı seansları kahve ve kek ile sonlandırıyordu (Little, 1985; Gabbard, 1995).

Freud (1915), psikanalizin aktarım aşkını tetiklediğini ve bunun tedavinin bir parçası sayılması gerektiğini belirtir. Aktarım aşkı analitik süreçte ortaya çıkması beklenen ve oldukça iyi kurulmuş teknik prosedürlerle çalışılması mümkün olan bir olgudur (Freud, 1915). Aktarım aşkının eyleme dökülmemesi için dikkat edilmesi oldukça önemlidir, aktarım aşkı da diğer duygularda olduğu gibi ancak kelimelere dökülerek çalışılabilir. Freud, aktarım ve karşı aktarım aşkının eyleme dökülmesinin korkunç sonuçlara yol açacağına inansa da, genç Amerikalı bir analist onun yardımını isteyince bu durumu bir istisna olarak görmüş, analistin hastasına yönelik aşkının bir karşı aktarım tepkisi olduğunu yorumlayamamış ve hastasıyla evlenmesini tavsiye etmiştir. İlk karısından boşanıp hastasıyla evlenen analistin ruh sağlığı ve evliliği hızla kötüye gitmiştir (Gabbard, 1994a). Burada bahsedilen örnekler kadın ve erkek analist-hasta çiftlerine dair olsa da aktarım ve karşı aktarım aşkı ile erotik duygular kadın-kadın ve erkek-erkek analist-hasta çalışmalarında da oldukça beklenilirdir. Bunlarla ilgili psikanalitik literatürde çalışmalar mevcuttur. Esasında bakım verene duyulan çocuksu arzuların bir temsili olan yaşantılar, hastanın ve analistin cinsiyetinden bağımsızdır.

Analizde, hastalar gibi analistler de etkilenme, cinsel istek duyma ve aşk gibi duygular yaşasalar da bu konu psikanalitik literatürde çok uzun süre yer bulmamıştır. 1992’de Amerikan Psikanaliz Derneği (APA) “Analitik Ortamda Aşk” isimli bir panel düzenlemiştir. Hatta 1993’teki panelde bazı analistler erotik karşı aktarım yaşadıkları vaka örnekleri sunmuşlardır (Gabbard, 1994b).

Aşk ya da diğer duygular için karşı aktarım durumlarının eyleme dökülmesi için psikanalizin “öyleymiş gibi” doğasının kaybedilmesi gerekir. Hâlbuki cinsel arzu ve fanteziler de dâhil olmak üzere bütün deneyimler içsel çatışmalar, savunmalar, kişilik yapısı ve nesne ilişkileri üzerinden düşünülüp anlaşılmalıdır. Bazen, cinsel doyum isteğinin ardında sadist nitelikli dürtüler, saldırganlık ve düşmanlık yatabilir. Zarar verme ve aşağılama isteği cinsellik isteğiyle örtülmüş olabilir (Gabbard, 1994a). Bazen, hastalar ebeveynlerinin onlara veremediklerini analistten aşk ve şefkat yoluyla alabileceklerine inanabilirler (Field, 1989).

Ilany Kogan (2007), Kendilikten Kaçış: Sınırları Yıkmak, Bir-liğe Duyulan Açlık kitabında psikanalitik çerçevede sınır aşımlarıyla ciddi şekilde mücadele ettiği hastası David’den bahseder. David’in ebeveynleri ailelerindeki herkesi Holokost’ta kaybetmiştir ve David’in annesi David’le ensestiyöz bir yakınlık kurmuştur. Daha sonra David hayatında, sembiyotik bir yakınlık kurabileceği kadınlar aramıştır. Kogan (2007), kendisi üzerinde sadist nitelikli bir kontrol kurmaya çalışan bu hastayla çerçeve ihlalleri nedeniyle çalışmakta oldukça zorlanmıştır. Örneğin seanslardan birinin bitiminde David, dokunma yasağını aşarak, analistinin sırtına onaylama anlamı içeren şekilde vurmuştur. Dokunma yasağının delinmesi Kogan’ın analitik çalışmada güvende hissetmemesine neden olmuştur ve bu Kogan’a hastasının annesiyle olan yasak dokunmalarını çağrıştırmıştır. Bir diğer çerçeve ihlali, David’in, Kogan babasını kaybettikten sonra Şiva’sına gelmesidir. Yahudi geleneğine göre, bir kişi kaybedildiğinde evde yedi gün yas tutulur ve gazetede duyurulur; matem sürecinin ilk yedi günü “Şiva” olarak adlandırılır. David birden Şiva’da belirmiş ve orada analistinin oğluyla karşılaşınca kendisinin annesinin hastalarından biri olduğunu ve bir hafta önce oğlunu kaybettiğini söylemiştir. Kogan, bu elli dakikalık ziyareti Şiva nedeniyle yapılamayan bir seans olarak yorumlamıştır, elbette çerçevenin zaman, mekân, rollerin asimetrisi konusundaki bütün unsurlarının yıkılmasıyla gerçekleşmiş analitik ortam dışı bir seanstır.

Sonuç Olarak

Psikanalitik çerçevenin kurulması psikanalitik sürecin vazgeçilmez bir parçasıdır, çerçevenin kurulumu, değişimi ve dönüşümü süreç boyunca devam eder. Çerçeve, analist ve hasta arasında duygusal ve psikolojik bir ilişkinin koşullarını sağlar.

Psikanaliz, Freud tarafından kurulsa da, ‘nasıl bir psikanaliz’ sorusuna verilen cevap günden güne gelişmekte ve genişlemektedir. ‘Nasıl bir psikanalitik çerçeve’ sorusunun cevabı da diğer cevaplarla birlikte zamanla değişip dönüşmeye devam edecek görünmektedir.

Kaynakça

Akhtar, S. (2011). Dinamik Psikoterapide dönüm noktaları: Başlangıç değerlendirmeleri, sınırlar, para, aksamalar ve özkıyım krizleri. İzmir: Odağ Psikanaliz ve Psikoterapi Eğitim Hizmetleri.  

Anlı, İ. (2006). Çerçeveyi/sınırı ötekine devretme özgürlüğü. Psikanalitik bakışlar II: Psikanalitik çerçeve içinde (s. 143-149). İstanbul: PPPD Yayınları.

Bass, A. (2007). When the frame doesn’t fit the picture. Psychıanalytic Dialogues, 17, 1-27.

Bion, W. R. (1962). Learning from experience. New York: Aronson.

Ciğeroğlu, B. (2012). Psikanalitik çerçevenin kapsayan olarak işlevi . I. Kogan, Kendilikten kaçış: Sınırları yıkmak, bir-liğe duyulan açlık içinde, (s. 91-115). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi.

Çerçeve (t.y.). Türk Dil Kurumu Sözlüğü içinde. 13 Ekim, 2018 tarihinde http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.5bc39e4d691851.78468081 adresinden alınmıştır.

Field, N. (1989). Listening with the body: an exploration in the countertransference. British Journal of Psychotherapy, 5, 512-522.

Frame. (t.y.). Oxford Sözlük içinde. 13 Ekim, 2018 tarihinde https://en.oxforddictionaries.com/definition/frame adresinden alınmıştır.

Freud, S. (1905 [1904]). On psychotherapy. The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud içinde, (Cilt 12, s. 255-268). Londra: Hogarth.

Freud, S. (1905). Fragment of an analysis of a case of hysteria. The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud içinde, (Cilt 12, s. 1-122). Londra: Hogarth.

Freud, S. (1909a). Analysis of a phobia in a five-year-old boy. J. Strachey (Haz. ve Çev.) The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud içinde, (Cilt. 10, s. 1-150). Londra: Hogarth.

Freud, S. (1909b). Notes upon a case of obsessional neurosis. J. Strachey (Haz. ve Çev.) The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud içinde, (Cilt 10, s. 151-318). Londra: Hogarth.

Freud, S. (1910). ‘Wild’ psycho-analysis. The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud içinde, (Cilt 11, s. 219-228). Londra: Hogarth.

Freud, S. (1913). On beginning the treatment (Further recommendations on the technique of psycho-analysis I). The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud içinde, (Cilt 12, s. 121-144). Londra: Hogarth.

Freud, S. (1915). Observations on transference-love (Further recommendations on the technique of psycho-analysis III). J. Strachey (Haz. ve Çev.) The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud içinde,  (Cilt 12, s. 157-171). Londra: Hogarth.

Freud, S. (1918). From the history of an infantile neurosis. The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud içinde, (Cilt 17, s. 1-124). Londra: Hogarth.

Gabbard, G. O. (1994a). On love and lust in erotic transference. Journal of the American Psychoanalytic Association, 42, 385-403.

Gabbard, G. O. (1994b). Sexual excitement and countertransference love in the analyst. Journal of the American Psychoanalytic Association, 42, 1083-1106.

Gabbard, G. O. (1995). The early history of boundary violations in psychoanalysis. Journal of the American Psychoanalytic Association, 43, 1115-1136.

Gabbard, G. O. (2003). Analysts who commit sexual boundary violations: a lost cause? Journal of the American Psychoanalytic Association, 51(2), 617-636.

Kogan, I. (2007). Escape from selfhood: breaking boundaries and craving for oneness. Londra: IPA.

Little, M. I. (1981). Donald Winnicott: A note. Transference neurosis and transference psychosis içinde (s. 265-268). New York: Jason Aronson.

Milner, M. (1952). Aspects of symbolism in comprehension of the not-self. International Journal of Psychoanalysis, 33, 181-194.

Ogden, T. (1986). The matrix of the mind: Object relations and the psychoanalytic dialogue. Londra: Karnac.

Quinodoz, D. (1992). The psychoanalytic setting as the instrument of the container function. International Journal of Psychoanalysis, 73, 627-35.

Quinodoz, J. M. (2004). Lire Freud: Découverte chronologique de l’oeuvre de Freud. Paris: Universitaries de France.

Quinodoz, J. M. (2006). Ayrılık kaygısından yalnızlığın ehlileştirilmesine. Psikanalitik bakışlar II: Psikanalitik çerçeve içinde, (s. 41-55). İstanbul: PPPD Yayınları.

Roussillon, R. (2006). Psikanalitik çerçevenin tarihçesi ve kuramı. Psikanalitik bakışlar II: Psikanalitik çerçeve içinde (s. 11-28). İstanbul: PPPD Yayınları.

Winnicott, D. (1960). Ego distortions in terms of true and false self. The collected works of D. W. Winnicott, Cilt 6 (1960-1963) içinde. Londra: Oxford Üniversitesi.

Notlar

[1] Türkçe sözlükte çerçeve; resim çerçevesi, kapı ve pencere çevresi, sınırları belirli bir alan anlamlarını taşısa da (“Çerçeve”), ‘frame’ olarak İngilizce anlamına baktığımızda somut ve sembolik anlamlarını bir arada bulabiliyoruz. Sembolik olarak “bir kişi ya da bir şeyin yapısı, kurulumu ve doğası” (“Frame”) olarak tanımlanıyor, aynı durum psikanalizin çerçevesi için de geçerlidir.

[2] Freud’un teknik üzerine makaleleri iki evrede incelenebilir: 1904 ve 1919 yılları arasında yazdığı makaleler ve uzun bir aradan sonra 1937’de yazdığı analizin sonlandırılması ve yapılandırılması hakkındaki iki makalesi.

[3] Milner, psikanalitik çerçeveden “Sembolizmin Kendilik Olarak Algılanmayan Yönleri” makalesinde (1952) şu şekilde bahsetmiştir; “Çerçeve içinde olan ve içinde olmayan olarak gerçekliğin farklı yönlerine işaret eder, fakat psikanalitik seansa ait geçici uzamsal bir çerçeve farklı bir gerçekliğe işaret eder. Psikanalizde, analistlerin aktarım olarak adlandırdığı o yaratıcı illüzyonun meydana gelmesini çerçevenin varlığı sağlar, ve psikanalitik tekniğin ana fikri çerçevenin mümkün kıldığı bu illüzyonun dış dünyaya daha iyi bir adaptasyonun gelişimini sağlayacağıdır” (s.183).

[4] Perhiz; doyurmama, yoksunluk ilkesi.

[5] Skopofili; gözetlemecilik.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s