Öznellik, Nesnellik ve Üçgensel Alan

2. sayı psikanalizin dili

Öznellik, Nesnellik ve Üçgensel Alan[1]

Ronald Britton

Yazar, bilhassa sınır hastalar ve narsisist hastalarla yürütülen klinik çalışmalarda nesnellik, öznellik ve psikanalitik karşılaşmada üçüncü konum (third position) üzerine yürüttüğü fikirleri ele alıyor. Geliştirdiği üçgensel alan kavramını Melanie Klein ve Wilfred Bion’un kuramlarına dayanarak tarif ediyor. Burada tartıştığı ilkeleri, narsisizmin özel bir biçimini taşıyan bir hastası üzerinden örneklendiriyor.

Annesiyle babasının birbiriyle kurduğu ilişkiyi tanıması, çocuğun ruhsal dünyasını iki ebeveyniyle paylaştığı ve farklı nesne ilişkilerinin var olabildiği tek bir dünyayla sınırlayarak bütünleştirir. Ebeveynleri birleştiren bağın farkına varılması sonucunda Oidipal üçgenin kapanması, iç dünya için sınırlayıcı bir hudut sunar. Böylelikle benim “üçgensel alan” (triangular space) dediğim alan oluşur, yani çeperlerini Oidipal durumun içindeki üç kişinin ve bu üç kişi arasındaki tüm olası ilişkilerin çizdiği alan. Dolayısıyla bu alan, bir ilişkide katılımcı olup üçüncü bir kişi tarafından gözlemlenme imkânını içerdiği gibi, iki kişi arasındaki bir ilişkinin gözlemcisi olma imkânını da içerir (…)

Şayet çocuğun zihni, sevgi ve nefret ile algılanan ebeveynler arasındaki bağa tahammül edebilirse, bu ona katılımcı değil tanık konumunda olduğu üçüncü tür bir nesne ilişkisi için prototip sağlayacaktır. Bu durumda ortaya nesne ilişkilerinin gözlemlenebileceği üçüncü bir konum çıkar. Hâl böyle olduğunda gözlemlenmeyi de tasarlayabiliyor oluruz. Bu durum bize, kendimizi başkalarıyla etkileşim içerisinde görebilme ve bir yandan kendi fikrimizi korurken bir yandan da başka bakış açılarından bakabilme, bir yandan kendimiz olurken bir yandan da kendi üzerimize düşünebilme kapasitesini kazandırır. Analiz esnasında kendimizde ve hastalarımızda bulmayı umduğumuz bir kapasitedir bu. (Britton, 1989, s. 86-87)[i]

Sınır ve Narsisist Bozuklukların Tedavisi

Bu görüşlerimin temelinde yatan kuramlaştırma, uzun zamandır bu tür bir kapasiteden yoksun olan sınır hastalarla edindiğim deneyimlerden gelmiştir. Green (1997) sınır bozukluğu ile histeriyi birbirinden ayırır ve benim de katıldığım şu noktaya parmak basar: Sınır bozukluk bir psikotik durum öncülü değildir. Bu makalede de açıkça görüleceği gibi, ben sınır sendromunu narsisist bozukluğun özel bir biçimi olarak ele alıyor ve bu biçimin temel niteliğinin aşırı öznellik (hypersubjectivity) ya da başka bir deyişle “ince derililik” (Rosenfeld, 1987, s. 274) olduğunu düşünüyorum. Bu vakalardaki eksikliğin yukarıda tarif ettiğim üçüncü konum olduğu benim için giderek daha da aşikâr oldu.

Zamanla fark ettim ki analitik kendiliğime başvurma gayretlerim bu hastalar tarafından seziliyor, ebeveyn çiftinin girdiği cinsel ilişkiye denk düşen türden, bana ait bir içsel cinsel ilişki biçimiymiş gibi karşılanıyordu. Bunun doğrudan varlıklarını tehdit ettiğini hissediyorlardı. Düşünebileceğim bir yer bulabilmek için tahripkâr değil faydalı olabilecek tek yol, deneyimimin içimde gelişmesine izin vermek, bunu kendime dillendirmek, bir yandan da hastaya onun bakış açısına dair kavrayışımı iletmek olmuştu. Benim üçüncü bir nesne ile iletişim kurma olasılığım onlar için düşünülemez idi, dolayısıyla da bahsettiğim üçüncü konum olanaksızdı. Bu tür durumlarda üçüncü nesne kuramlarım, meslektaşlarımla bağlarım yahut önceki analitik deneyimlerin tortusu olabilirdi.

Bu nedenle, süregiden etkileşimin ileri geri hareketlerinden yeterli ölçüde sıyrılıp, neler olup bittiğini anlamam mümkün görünmüyordu. Nesnelliğe doğru atılan hiçbir adıma tahammül yoktu. Analist ile hasta ancak tek bir çizgi boyunca ilerleyebilir, tek bir noktada buluşabilirdi; yanal hareket olamazdı. Alana dair bir his, olsa olsa aramızdaki mesafenin açılmasıyla kazanılabilirdi ki bu da bu hastaların, ilk adımı kendileri atmadıkları sürece, katlanmayı imkânsız buldukları bir durumdu. Böyle durumlarda, biraz kenara çekilip bir şeylere dışarıdan bakabileceğim bir zihinsel alana ihtiyaç duyduğumu hissederdim çaresizce. Hastaya dair kendime göre bir tarifte ısrar ederek kendimi böylesi bir konuma geçmeye zorlayacak olduğumda ise bunu şiddet takip ederdi –her seferinde ruhsal, kimi zaman bir de ona ilaveten fiziksel şiddet.

Üçgensel Alan

Ruhsal üçgendeki üç kişinin merkezî önemi, başta McDougall (1971), Chasseguet-Smirgel (1984) ve Green (1997) olmak üzere diğer ekollerden ve başka ülkelerden, özellikle de Fransa’dan psikanalistler tarafından vurgulanmıştır. Amerika’da da öznelliklerarasılık üzerine yazan kişilerden bazıları bu konuyla ilgilenmiştir. Temelini İngiliz Kleincı okulun kuramsal arka planından alan psikanalitik pratikten doğan fikirlerin, Fransız Okulu’nda ve ABD’de doğanlarla benzer meşguliyetlere ve aydınlanmalara yol açması beni ülke, kültür ve kuramsal çerçeveyi aşan bir klinik gerçeklikle ilgileniyor olabileceğimizi düşünmeye sevk ediyor.

Birincil İlişkilerin Etkisi

Kişisel olarak benim üçgensel alan ve üçüncü konum fikrine varmam belirli birtakım klinik deneyimler vasıtasıyla oldu; kuramlaştırmam ise esas olarak Klein’ın  (1928) erken Oidipal durum kavramına ve Bion’un (1959, 1962a, 1962b)[ii] kapsayıcılık kuramına dayanıyor. Bion, bazı kişilerin annesel kapsayıcılığın yokluğunda nasıl yıkıcı, haset yüklü bir üstbenlik geliştirdiğini tarif etmiştir; böylesi bir üstbenlik kişinin öğrenmesini de, herhangi bir nesneyle kârlı olabilecek bir ilişkinin peşine düşebilmesini de engeller. Bion’un açıkça gösterdiği üzere, annenin çocuğunun yansıtmalarını içine alamaması; çocuk tarafından, bir iyi nesne olarak annesiyle kurduğu bağ ve iletişime yönelik annenin gerçekleştirdiği yıkıcı saldırı biçiminde deneyimlenir.

Bu durumda iyi anne nesnesi fikrinin ancak, annenin bağlara yönelik algılanan düşmanlığının bölünüp ayrılması ve düşmanca bir güce atfedilmesi ile geri kazanılabileceğini ileri sürüyorum. Bu gücün antik dünyanın çeşitli dinlerindeki temsili  “kaos canavarları”ydı, mesela Antik Mısır’da bu Apep’ti. Apep, “ilksel kaosun cisimleşmiş hâli idi. Onun duyu organları yoktu; ne duyuyor, ne görüyor, ancak çığlık atabiliyordu. Ve işini de hep karanlıkta görüyordu” (Cohn, 1993, s. 21). Apep, evrensel düzenin kişileştirmesi olan Ma’at isimli kadın için bitmek bilmez bir tehditti. Tıpkı Ma’at gibi iyiliğin kaynağı olan anne de kırılgandır ve çocuğun ona dair bilgisini sınırlı tutmasına bağlıdır. Gelişim ve çocuğun merakı sonucunda çocuğun anneye dair bilgisinin genişlemesinin, bu hayati ilişkiyi tehlikeye attığı hissedilir. Merak Oidipal durumun varlığını açığa vurur.  Çocuğun anneyle kurduğu o ilk bağa saldırdığı düşünülen düşmanca güç şimdi Oidipal baba ile eşleştirilmektedir ve ebeveynler arasındaki bağın, iyilik ve düzenin kaynağı olan anneyi yok ettiği hissedilir.

Dolayısıyla burada şunu ileri sürüyorum: İyi bir bebek-anne etkileşimi deneyiminden mahrum kalmanın kötü deneyiminin yanı sıra katıksız iyi bir bebek-anne etkileşimi kurmak mümkün olmadıysa, sorunun kaynağı birincil anne nesnesi ile ilişkide yatar. Depresif konum öncesi gelişimin olağan birincil bölmesi burada yerini zihin karışıklığına bırakmıştır. Zihinsel yaşamda bu karışıklığa son vermek maksadıyla, iyiyi saklayıp koruyacak, kötüyü ise tespit edip ayrı bir yerde tutacak şekilde gelişigüzel bir bölme gerçekleştirilir. Oidipal durumun temel yapısı bu türden bir bölmeye elverişlidir. Bu durum, temelini babanın sevgisi için anneyle girişilen bir rekabetten alan, klasik bir pozitif Oidipus karmaşası söz konusuymuşçasına aldatıcı bir görüntü sunabilir. Halbuki aktarım bambaşka bir hikâye anlatır. Pozitif Oidipal konfigürasyonun genellikle sevgi ile nefreti birbirinden ayırma işlevi gören alışıldık, bölmeli doğası bu tür vakalarda, öznel kavrayışa ve sevgiye yönelik arzuyu nesnel bilgiye ve entellektüel kimlik paylaşımına yönelik istekten ayrı tutmaya yarayan bir yapı sağlar. Bunların narsisist ve sınır bozuklukların karakteristik nitelikleri olduğu fikrine vardım.

Öznellik ve Nesnellik

Burada öznel ile birinci şahsa ait bakış açısını, nesnel ile de üçüncü şahsa ait bakış açısını kastediyorum. Filozof John R. Searle (1995), ontolojik nesnellik diye tabir ettiği üçüncü şahıs betimlemesine tekabül eden nesnellik ile epistemik nesnellik diye tabir ettiği, duygulardan arındırılmış muhakeme arasında bir ayrım yapar. Bu anlamda, ontolojik öznelliğin ontolojik nesnellik ile bütünleşmesi bazı hastalarda bir felaketmişçesine kaygı uyandırır.

Rey (1988) narsisistik sendromları şöyle tarif etmiştir: “nevroz ve psikoz ana kategorilerinden müteşekkil sınıflandırmaya ters düşen bir kişilik bozukluğu çeşididir. Günümüzde onları sınır durum, narsisist ya da şizoid kişilik örgütlenmesi diye isimlendiriyoruz” (s. 203). Bu tür muhtelif sendromlardan muzdarip kişilerin ortak noktası, analizde (en azından analizin başlarında) tipik bir aktarım ilişkisi kuramadıkları için olağan biçimde davranamamalarıdır. Kimi hastalar mesafeli ve kopuk dururken, kimisinin aktarımsal bağlanma türü yapışkan, yaygaracı ve somuttur. Hasta bu iki gruptan hangisine ait olursa olsun, analisti kendisinden bağımsız ve önemli biri gibi deneyimlemez.

İşbirliğine yanaşmadığı açık kişiler ve psikotikler haricindeki kimi insanların da analiz edilmesinin güç olduğunu, çünkü serbest çağrışım yöntemini kullanmadıkları veya kullanamadıkları gibi öznel deneyimlerini de başkalarına açamadıklarını keşfeden Abraham (1919) olmuştu. Rosenfeld (1987) bu tür hastaları, “ince derili narsisist” ile tezat teşkil eden “kalın derili narsisist” ifadesiyle tarif eder. Ölümünün hemen ardından yayımlanan bir kitabında, bu hastalar için şöyle yazmıştır:

(…) narsisist yapıları onlara öylesine “kalın bir deri” sağlamıştır ki derinlikli hislere karşı duyarsızlaşmışlardır (…) Çıkmaza girmeyi önleyebilmek için analizde bu hastalara sıkı davranmak gerekir (…) Bu kişiler yorumlar kendilerine nihayet ulaşabildiğinde rahatlarlar, her ne kadar bu onlar için acı verici olsa da (…) Onların aksine (…) ince derili hastalar, hem gündelik hayatta hem de analizde fazlasıyla hassastırlar ve kolayca incinebilirler. Üstelik eğer ki hassas bir narsisist hasta, analizde kalın derili bir hastaymışçasına muamele görürse, ciddi ölçüde travmatize olacaktır. (s. 274)

Bu iki klinik durumun, öznel kendiliğin içsel Oidipal üçgendeki üçüncü nesne ile kurduğu iki ayrı ilişkinin birer sonucu olduğunu öne sürmüştüm (Britton, 1998). Her iki durumda da üçüncü nesne bu öznel, hassas kendiliğe yabancıdır. Aşırı öznellik söz konusu olduğunda kendilik, üçüncü nesnenin nesnelliğinden sakınma peşindedir ve sıkıca öznelliğe tutunur. Aşırı nesnel (hyperobjective) bir hasta ise üçüncü nesne ile özdeşleşerek nesnellik kipini benimser, öznellikten feragat eder.

Her iki durumda da, analizin bu tür bir hasta ile analisti için başlı başına bir sorun olduğu hızlıca meydana çıkar. Analizde olmanın kendisi bir sorundur; yani aynı odada, aynı zihinsel alanda olmanın… Burada birbirinden bağımsız fakat bağlantı içerisinde olan iki zihin değil, ya bağlantı kurmayı başaramayan iki ayrı kişi ya da tek bir zihni paylaşan iki kişi söz konusudur. Analizde bu iki durum birbirine hiç benzemez. Ne var ki bu hastaların ortak özelliği, olağan bir işleyiş gösterememeleri ve iki ayrı zihnin birleşmesinden dehşet duymalarıdır.

Bu grupların ilkinde, ötekine hiç önem taşımayan biriymiş gibi muamele edilir; ikincisinde ise hasta, önemli ötekini kendisinin bir uzantısı hâline getirmeden onunla derinden bir bağ kuramaz. İlk durumda analist hastanın ruhsal gerçekliğinde kendisine yer bulamazken, ikincisinde bu gerçekliğin dışında yer bulamaz. İlki narsisist kopma ile nitelenen aşırı nesnelliktir, ikincisi ise narsisist yapışkanlık ile nitelenen aşırı öznellik.

Aşırı Nesnellik ve Narsisist Kopma: Kalın Derili Hastalar

Şimdi, analistin dışarıda kaldığı, yani arzu nesnesi ile öznel etkileşimin dışında kaldığı ve nesnel bir gözlemci ile özdeşleştirildiği bir vakayı sunacağım.

Hasta Bay B., bir süre evlilik terapisine gittikten sonra evlilik terapistinin önerisi ve eşinin teşvikiyle psikanalize başvurmuş olan başarılı bir yazardı. Bana bunları anlattıktan sonra, insana güven veren bir açıksözlülükle meselesinin yakınlık olduğunu ekledi: “Eşim yakın ilişkilerde hiç iyi olmadığımı söylüyor, eminim ki haklıdır.” Bu görüşmede, işe yaramazlığına ve hayatının geneline dair yoğun bir dehşet ve ümitsizlikle yılgın düşmüş hâlde onu uykularından uyandıran bir depresyondan muzdarip olduğundan söz etti.

Bay B. henüz genç ve dindarken, lanetlendiğine ve günahlarından asla arınamayacağına inanır; dinin sunduğu tipik çarelerin, günah çıkarma, tövbe etme ve benzerlerinin ona fayda etmeyeceğini düşünürmüş. Analiz konusunda da benzer hisleri olabileceğini söylediğimde, bunun ona bir nebze olsun yarar veya değişim sağlayacağını tahayyül edemediğini söyleyerek hızlıca benimle hemfikir olmuştu. “Siz de bir denemeye razıysanız, buna mecburum,” diye de eklemişti.

Ortak analitik alan meselesi, Bay B. ilk seansa gelir gelmez kendisini göstermişti. Vakitte uzlaşmıştık, o da 50 dakika boyunca bir divana uzanmak diye gördüğü analitik düzeni kabul etmişti. Gelgelelim, 50 dakika boyunca başının üzerinde durmasını önermiş olsaydım da bir o kadar gönülden işbirliği kurmuş olacağını da bana aktarmıştı. “Bir şeylere dayanmak,” dedim, “onlar size etki etmeksizin yapabileceğinizi bildiğiniz bir şey.” Buna katılmıştı; tabi tutulduğu şeylerin onu değiştirmesinden metaneti sayesinde nasıl korunduğunu, çocukluğundan ikna edici örnekler sunarak anlattı.

Yola koyulduğumuzdaysa bu artık benim sorunum olmuştu. Fazla zorluk çekmeden onu anlayabiliyor olsam da, Bay B.’nin zihinsel alanına ortak olmanın, onunla bağlantı kurmanın bir yolunu bulamıyordum. Analizde dışarıda kalan bendim. Hasta analizin tam anlamıyla içine giremediğini ileri sürüyor; ben herhalde önemli bulunmayı ve fikirlerimin takdir edilmesini arzu ederken, onun gibi kadirbilmez bir hastaya dayanmak durumunda olduğum için bana üzülüyordu. Dolayısıyla ihtiyaçlarım onun için dikkate almaya değerdi, ama elinden bir şey gelmezdi. Güçten kuvvetten düşmüş yaşlı bir adam olarak gördüğü bana sunabileceği yalnızca acımaydı – bir keresinde beni tarif ederken “Batı Hampstead solucanı” demişti.

Ne var ki dikkatini bana vermese dahi, ona dair hiçbir fikrimin olmadığı da söylenemezdi. Bay B. karşısına çıkan zorlukları ve ona huzursuzluk veren kaygıları bana iletmekte pek kabiliyetliydi; böylelikle çektiği hakiki ıstırabı capcanlı görebiliyordum. Bunlara dikkat çekecek olduğumda, onları ciddiye aldığım için bana kibarca burun kıvırırdı. Bu seanslardan sesinde coşkulu bir tınıyla, “Sıkıcı dertler, defolun!” diyerek ayrılır, “Yarın görüşmek üzere,” diye el sallardı. Külfetli olan ne varsa kucağıma bırakır öyle giderdi.

Aynısı hastanın hatıraları için de geçerliydi; acı yaşantılara dair anılarını, küçük düştüğü ıstırap dolu anları ve yaşamış olduğu azımsanamayacak ölçüde mahrumiyeti bana açtığı zamanlar için. Mutsuz bir çocukluk geçirdiği yönündeki fikrimi uçuk buluyordu. Eğer ki bunun üzerine bir önceki seansta paylaştığı anılarını hatırlatacak olursam, berbat bir hafızası olduğunu, bir günden ötekine her şeyi unutuverdiğini söylerdi çabucak. Böylelikle, acı içindeki çocuğun varlığından haberdar olan bir ben olurdum.

Hastam ortadan kaybolmuştu. Bay B.’ye deneyimleyen kendiliğini benim içime boşaltıp ardından da ikimizi birden arkada bırakmış olabileceğini söylediğimde, yazdığı bir hikâyeyi anlatarak yanıt verdi. Aslında başka bir başlığı vardı ama dedi ki, “başlığı pekâlâ ‘Kayıp Kişinin Hikâyesi’ de olabilirdi.” Hikâyede bir meskeni inceleyen bir kişi, orada yaşayan biri olup olmadığına karar veremiyordu. Geride kalan izlerde, kayıp kişinin hayatına dair genel bir özet ve birtakım ilişkili ayrıntılar görünürdü; ama mevcudiyeti yoktu. Hikâyenin özünde, yokluğun şekillendirdiği boşluk, kayıp birinin büründüğü şekil yatıyordu.

Bay B. tıpkı evliliğinde olduğu gibi analizde de mevcudiyet sorununa çözümü ortada olmamakta bulmuş gibiydi. Ne var ki bunun için insana, olmayacağı bir yer lazım gelirdi. Ortada olmayan bir koca olmak için bir eşe, ortada olmayan bir hasta olmak için bir analiste, evden kaçmak içinse kaçılacak bir eve ihtiyaç vardır. Bir seansı kaçırmak için, önce onu ayarlamış olmak lazımdır.

Ortadan kaybolan hastama dair bilgi kaynağı olarak büyük oranda karşıaktarımımı kullanmam sayesinde, Bay B.’yi ruhsal olarak hayatının çeperlerine çekilmeye götüren sorunlar hakkında bir miktar fikir edinebilmiştik. Ben her ne kadar her zamanki analitik pozisyonumun içerdiği alıcılık ve sorgulamayı koruyor olsam da, hissetmeye alıştığım öneme erişemediğimi fark etmiştim. Zaman zaman, çoktan bana biçilmiş olan rollerden birine, çoğu zaman bir koç veya dostane bir eleştirmen rolüne girerek hastamın ruhsal görüş alanına kendimi sokmak bana cazip gelirdi. Kendi ruhsal düzlemimde kalmanın benim için karşıaktarımdaki bedeli, önemsizlik ve yalnızlık hissiydi. Bunun, hastamın geçmişteki ve dünyanın kıyısındaymış gibi hissettiği şimdiki hayatındaki yaşantısı olduğunu görmek güç değildi.

Bay B. çocukken, ailesinden habersizce saklanabileceği bir yer keşfetmişti. Gizli yerinin ne denli önemli olduğu düşlerinde apaçık ortadaydı; bu alan diğer mahrem alanların da öncüsü olmuş, bu nihayetinde çalışma odasının oluşturulmasıyla sonlanmıştı. Burada yazılarıyla kendisinin gönlündeki biçimlerini yaratır, bu kopyalarını kendi tercihinden çeşit çeşit bağlama yerleştirirdi; bunlar iç dünyasını doğru yansıtıyor olurlardı. Kasvetli, yapayalnız bir yerdi çoğunlukla bu dünya. Terk edilmiş bu ıssız mahale dair içeriden bilgiye erişebilmiştim zira analizde beni yerleştirdiği konum orasıydı. Eninde sonunda orada buluştuk; Coleridge’nin “Ode to Dejection” [Keder İçin Bir Kaside] şiiriyle ümitsizliğe sürüklenen Wordsworth’ün (1904), sülük toplayıcısıyla buluştuğu yeri bana anımsatan türden, bozkır benzeri bir zihinsel araziyi paylaştık. Hastanın analizden fayda gördüğü izlenimindeydim; hiç şüphe yok iyiye gitmişti. Görüşmelerimizin onda Wordsworth’un sülük toplayıcısına yakıştırdığına benzer bir terapötik etki bırakmış olabileceğini düşünmek hoşuma giderdi: “(…) bulunca/ o güçten kuvvetten düşmüş adamda, böylesine sağlam bir zihin” (s. 157) [iii].

Analizde, Bay B.’nin kendi kendisini dışlama sebebinin ne olduğunu öğrendiğimizi düşünüyorum. Bu onu yanlış algılanmaktan ya da Bion’un (1959, 1962a, 1962b)  ifadesiyle söyleyecek olursak, kapsayanın kendilik tanımına göre şekillendirilecek bir kapsanan olmaktan koruyordu. Yaşamın kıyılarında dolaştığı vakit, hasta kendisini dışarıdaki olarak tanımlayabiliyordu – aykırı bir adam olarak. Bu kimliğin bedeli dışarıda kalmaktı. İçeriye alınmak için gereken geçiş belgesi, ötekinin önkabul ve önkavrayışlarıyla tanımlanmaktı; ötekinin zihnine girmenin bedeli, yanlış algılanmak. İçeride bir yer edinmeyi sağlama almak için yapılacak fedakârlık, ötekinin kavrayışıyla sınırlı bir çerçeveye hapsolmaktı.

Aşırı Öznellik ve Narsisist Yapışkanlık

Bu vaka grubunun klinik açıdan belirgin niteliği zorluğudur. Bu hastalar başkalarıyla hayatı zorlayıcı bulurlar, kendilerine tahammül etmeyi zorlayıcı bulurlar, analizde olmayı zorlayıcı bulurlar ve tipik olarak analistleri de onlarla çalışmayı zorlayıcı bulur. Analistler bu tür vakaları danışmak için getirdiklerinde hemen hemen her zaman söze, “Zor bir hastamla ilgili konuşmak istiyorum,” veya “Bu vakayla ilgili özel bir zorluk yaşıyor gibiyim,” diyerek başlarlar. Buna çoğu zaman analistin utanç hissi eşlik eder; analist ya hastasını yüzüstü bıraktığını ya da onunla meslektaşlarına açması güç bir gizli ittifak analizine girdiğini hissetmektedir.

Elbette ki dikkate değer teknik sorunlar veya karşıaktarım sorunları teşkil eden pek çok hasta vardır; gelgelelim analistleri zor kelimesini böylesi bir vurgu ile kullanmaya sevk eden bu tipik sorun, kendisine has bir niteliğe sahiptir: Yapısı, yöntemi ve sınırları itibarıyla analitik yöntemin bizzat kendisi hasta tarafından bir tehdit gibi hissedilir. Analistin buradaki gizli ittifakıysa, analitik çerçeveyi gereğince kurmayı başaramadığı hissidir. Bazı analistlerce bu açmaz, esasen hasta tarafından zorunlu koşul olarak dikte edilen bir alternatif stratejiyi, sanki üstün bir analitik yöntemmiş gibi sunmak için kullanılır. Bunun, hastanın kendi tipik olmayan büyüme yönteminin daha otantik olduğu, (ileride daha takip edilebilir analiz hastaları olan) sıradan çocuklarınsa ya baskıya kurban gittikleri ya da işbirlikçi oldukları yönündeki gizli veya açık inancına tekabül ettiğini düşünüyorum.

Hastayla empatik bir şekilde çalışan ve onun öznel yaşantısını faydalı bulacağı biçimde tasdik eden analist, kendi başına bir varlığı aslında olmayan bir anne gibi hissetmeye başlayabilir. Hasta analistin bu işlevine ve bu alıcı, anlayışlı figüre sırtını dayar hâle gelir; fakat analist analitik kimliğinin yitiminden korkmaktadır. Gelgelelim analist kendisini ortaya koyar da nesnelliğe dayalı yorumlar yaparsa, hasta zulmedilmiş hissedecektir ki bu da ya mazoşist bir boyun eğmeye ya da bir patlamaya yol açar.  İşte o zaman hasta, şu ya da bu şekilde, analistin söylediklerini hiçe sayacak yahut sözlerindeki fark unsurlarını bertaraf edecektir. Hasta ruhsal geri çekilme yoluyla zihnini analistin mevcudiyetinden sıyırmaya ihtiyaç duyabilir; hatta kimi hastalar zihinlerini uzaklaştırabilmek için bedenlerini de uzaklaştırmaya ihtiyaç duyar ve analizi bırakıverirler. Bu tür kişiler bir analisti bırakmaya veya bir diğeriyle çıkmazda kalmaya meyillidirler; ya vakitsizce biten ya da sonlandırılamayan bir analiz riski söz konusudur. Öznel gerçeklik ile nesnel gerçekliğin birbiriyle uyumsuz olmakla kalmadığına, aslına bakılırsa karşılıklı olarak yıkıcı olduğuna inanırlar.

Nesnelliğin görsel bakış ile ilişkilendirildiğini görürüz. Tanımlanmaktan nasıl korku duyuluyorsa, görülmekten de öyle korkulur.  Psikanalitik terapiye giden bu tür sorunlardan muzdarip bir çocuğun, psikoterapistle konuşmalarındaki açıklık sebebiyle buna iyi bir örnek oluşturacağını düşünüyorum. Süpervize ettiğim bu vakada, yedi yaşındaki kız çocuğunun salt terapistin odasında bulunmakla bile zulmedilmiş hissettiği açıkça görülüyordu; terapist ne zaman konuşmaya kalksa, çocuk çığlıklar atmaya başlıyordu. Nihayetinde çocuk, terapistin de yardımıyla şunu açıklığa kavuşturmuştu: Terapistin gözlerini bağlayıp ağzını tıkarsa ancak onunla konuşabilirdi. Böylece terapist göremeyecek, konuşamayacak, sadece onu dinleyebilecekti. Terapist, sözlerinin onun aklını karıştırıp düşünceleriyle oynayacağına inandığını söyleyebildiğinde, çocuk şöyle haykırmıştı: “Öyle olacak, öyle olacak! Kapa çeneni artık!”

Bu durumdaki hasta bir yetişkin olduğunda analistte varoluşsal kaygılar uyandırabilir, çünkü hastayla kurulacak empatik özdeşleşim, analistin duruma dair nesnel klinik değerlendirmesine ve neye ihtiyaç duyulduğuna dair inancına ters düşer gibi görünmektedir. Hâl böyle olduğunda analist kendisine profesyonel bir kimlik sağlayan ve onu meslektaşlarıyla bağlantıda tutan kuramlarıyla irtibatı kesilmiş gibi hisseder. Bu mesele analistin genel deneyimleri veya genel fikirleri kullanmakta zorlanmasında da kendisini gösterir zira bu türden kullanımlar, bu hastaya hususi temasın tekilliğini ve hastanın ruhsallığının biricikliğini kesintiye uğratıyor gibidir. Nesnellik nasıl öznellik ile savaş hâlindeyse, tikellik de genelleme ile öyledir. Oidipal üçgendeki karakterlere gelecek olursak: Hastanın düşünceleri filizlenirken analist onları takip edebiliyor ve yeşertebiliyorsa anlayışlı bir annesel nesne ile özdeşleştirilir; ancak analist genel deneyimlerden ve analitik kuramlardan feyzalan kendi fikirlerini öne sürecek olduğunda, ya hastanın kendiliğinin dibine kadar izinsizce duhul eden ya da hastayı biricik, öznel ruhsal bağlamından çekip analistinkine doğru çıkaran bir babayla özdeşleştirilir.

Sonuç olarak elimizde savunmacı nitelikte örgütlenmiş bir Oidipal durum vardır; buradaki düşlem, edilgen bir anlayışlılık içindeki bütünüyle empatik bir annesel nesne ile onun karşısında nesnelliğin cisimleşmiş hâli olan, anlam yükleme peşindeki saldırgan babasal figürdür. Oidipal üçgenin bu savunmacı örgütlenmesi korunduğu müddetçe, anlayan nesne ile yanlış anlayan nesne arasında hiçbir koşulda bütünleşme gerçekleşmemesi garanti altına alınmıştır. Böylesi bir bütünleşmenin anlaşılmayı büsbütün yok edeceğine inanılır.

Bu aşırı öznel kipte, olumlu aktarım enerjisini penetrasyon biçiminde değil, aktarım kapsamının genişlemesi biçiminde dışavurur. Aktarımın yoğunluğu bu genişlemeye akseder. Enerjisi nesneyi kuşatır, sardığı her yere yüksek bir önem ile yatırım yapar. Bir kişi olarak analiste ve onun bir uzantısı olan analiz bağlamının ayrıntılarına hayli önem verilir: en ince ayrıntısına kadar seanslara, analitik ofis ile ofisin içindekilere vb. Hastalar, muhafaza etmek üzere analizden fatura veya kağıt mendil gibi kutsal emanet benzeri bir işlev gören fiziksel kalıntılar biriktirebilirler.

Anlaşılmış hissetmek birincil nesneye atfedilirken, olumsuz aktarım penetre eden bir üçüncü nesne ile eşleştirilir. Hem olumlu hem de olumsuz aktarım birlikte sahnededir; peşine düşülen ilkine ulaşmak için yanıp tutuşulurken, diğeri korkuyla savuşturulmaya çalışılır. Arzulanan aktarım yüzeysel ve sarmalayıcıdır. Epistemolojik kipi empati, fiziksel ifade yolu dokunuştur; duygusal özellikleri erotik yahut estetiktir. Kuşatıcı aktarım ile penetre edici aktarımın, yani öznellik ile nesnelliğin birleşmesi en büyük korkudur.

Hemfikir Olmaya Duyulan İhtiyaç ve Habis Yanlış Anlama

 

Belief and Imagination [İnanç ve Hayal Gücü] (Britton, 1998) kitabının dördüncü bölümünde, bu iki farklı bakış açısının bütünleşmesini takip etmesi beklenen zihinsel felaketi irdelemiştim. Aktarıma bakılırsa görünen o ki burada esas korku habis yanlış anlamadır. Kastettiğim öylesine kökten ve güçlü bir yanlış anlaşılma yaşantısıdır ki, insanın kendisini deneyimleme hâli saf dışı kalırken, kendiliğin anlam tesis etme olanağı da bununla paralel olarak ortadan kalkar.

Bunun, Bion’un (1959, 1962b) kapsanma eksikliğinden kaynaklandığını öne sürdüğü adsız dehşet kavramına denk düşen, ilksel kaosa dönme korkusunu temsil ettiği fikrindeyim. Bion, adsız dehşetin bebeklikte annesel kapsayıcılığın yokluğundan nasıl doğduğunu iki şekilde izah eder. Her ikisinde de, kavranamayan şey, kavranamaz bir hâle döner. Hiçbir şeyin adının konmamasından duyulan bir dehşet söz konusudur. Eğer ki bu anlama eksikliği erken bebeklik döneminde bir eksiklik değil de bir saldırı biçiminde yaşanırsa, anlamayı tahrip eden ve anlamı ortadan kaldıran bir gücün varlığına inanılır. Bu durumun aktarımda da tekrarlandığını görürürüz; analist hastayı eksiksiz bir biçimde anlamayı başaramadığında, bu hasta tarafından analistin eksikliğinden ibaret gibi görülmez, hastanın ruhsal bütünlüğüne bir saldırı gibi yaşanır.

Anlaşılmaya duyulan arzu ile yanlış anlaşılmaktan duyulan korku bir araya geldiğinde, analizde de hemfikir olmaya ve anlaşmazlığı ortadan kaldırmaya yönelik ısrarlı, umutsuz bir ihtiyaç bulunur. Her analiz için geçerli olan şu genel kuralın, yanlış anlaşılma kaygısından doğduğu fikrine vardım: Hemfikir olmaya duyulan ihtiyaç, anlaşılmaya yönelik beklenti ile ters orantılıdır. Anlaşılmaya yönelik beklenti yüksekse, fikir ayrılığına tahammül de yüksektir; anlaşılmaya yönelik beklenti oldukça yüksekse, fikir ayrılığına da oldukça tahammül edilir; anlaşılmaya yönelik en ufak beklenti yoksa, hemfikir olmaya yönelik mutlak bir ihtiyaç hissedilir.

Sonuç

Ruhsal Atopi

Kendime şu soruları sormuştum: Bazısını bu tür bir gelişime veya travma tepkisine yatkın kılan, onların mizacındaki bir şey midir? Bu kişilerin donanımında, kendilerinden bağımsız olarak varlığını sürdüren bir nesnenin onları tahripkâr biçimde yanlış anlayacağı inancını destekleyen bir şey mi vardır? Bebeğin doğuştan getirdiği bir unsur var mıdır ki annesel kapsayıcılık eksikliği riskini yükseltsin? Peki bu ne olabilir?

Bu sorulara cevaben, başkalarının zihinsel üretimlerine karşı, bedenimizin bağışıklık sistemindekine denk düşen tarzda bir alerji geliştirebileceğimizi öneriyorum; buna ruhsal bir atopi diyebiliriz. Bağışıklık sistemimizin fizyolojik bütünlüğümüz ve işleyişimizde merkezî bir yeri vardır; onsuz hayatta kalamayız, ancak bir yandan da sıklıkla hastalığa sebep olur. Ruhsal işleyişimiz için de aynısı geçerli midir? Toplumsal işleyişimize bakılırsa görünen budur kuşkusuz; ne de olsa yabancı görülenin ortadan kaldırılması yaygındır. Ben-olmayan veya benim-gibi-olmayan tanıması ve tepkisi, ruhsal düzlemde bedenseldekine benzer bir işlevi yerine getiriyor olabilir. Ve bağışıklık sistemi nasıl zaman zaman anneler ile bebekleri arasında fizyolojik sıkıntılara sebep oluyorsa (mesela bilindik Rh uyuşmazlığı sorununda olduğu gibi), belki ruhsal bağışıklık sistemi için de sıkıntı veren tepkilerden söz edilebilir. Acaba ruhsal alerjiler de var mıdır yahut bazı durumlarda bir tür ruhsal otoimmün hastalıktan söz edilebilir mi?

Fikir ve kavrayışların dünyasında, ruhsal bağışıklık sistemine sahipmiş gibi davrandığımız söylenebilir. Elimizdeki inanç sistemlerinin bütünlüğünü muhafaza etme becerimize dair korku duyarız ve her ne zaman yabancı bir ruhsal malzeme ile karşılaşsak, o yabancıyı ortadan kaldırmaya yönelik bir itki uyarılır. Ortak bir zihinsel alanın kurulmasıyla mümkün olan psikanaliz, hem bu zorlukları gözler önüne serer hem de onları keşfedebilmek için bize imkân sunar.

Çeviren: Aylin Ülkümen

Kaynakça

Abraham, K. (1919). A particular form of neurotic resistance against the psycho-analytic

method. D. Bryan & A. Strachey (Haz.). Selected Papers of Karl Abraham içinde, (s. 303-

311). Londra: Hogarth, 1973.

Bion, W. R. (1959). Attacks on linking. Second Thoughts içinde, (s. 93-109). New York:

Aronson, 1967.

Bion, W. R. (1962a). A theory of thinking. Second Thoughts içinde, (s. 110-119). New York:

Aronson, 1967.

Bion, W. R. (1962b). Learning from Experience. Londra: Karnac, 1984.

Britton, R. (1989). The missing link: parental sexuality in the Oedipus complex. J. Steiner

(Haz.). The Oedipus Complex Today içinde, (s. 83-101), Londra: Karnac.

Britton, R. (1998). Belief and Imagination. Londra/New York: Routledge.

Chasseguet-Smirgel, J. (1984). Creativity and Perversion. New York: Norton.

Cohn, N. (1993). Cosmos, Chaos and the World to Come. New Haven, CT/Londra: Yale

Univ. Press.

Green, A. (1997). Chiasmus: prospective—borderlines viewed after hysteria; retrospective—

hysteria viewed after borderlines. Psychoanalysis in Europe, Bülten 48, İlkbahar, s. 39-42.

Klein, M. (1928). Early stages of the Oedipus conflict. International Journal of  Psycho-

Analysis, 9, 167-180.

McDougall, J. (1971). Primal scene and sexual perversion. International Journal of Psycho-

Analysis, 53, 371-384.

Rey, H. (1979). Schizoid phenomena in the borderline. E. Spillius (Haz.). Melanie Klein

Today içinde, Cilt 1, Londra: Routledge, 1988.

Rosenfeld, H. A. (1987). Impasse and Interpretation. Londra: Routledge.

Searle, J. R. (1995). The mystery of consciousness: part II. The New York Review of Books

içinde, 42(18), 4-61.

Wordsworth, W. (1904). Wordsworth Poetical Works. Oxford, İngiltere: University Press,

1969.

Notlar

[1] Ronald Britton’ın bu makalesi The Psychoanalytic Quarterly dergisinde 2004 yılında yayımlanmıştır [Britton, R. (2004). Subjectivity, Objectivity, and Triangular Space. Psychoanaytic. Quarterly, 73(1): 47-61. Copyright © The Psychoanalytic Quarterly, Inc.]. Psikanalizin Dili dergisinde yayımlanmasına izin verdiği için Taylor & Francis Group’a  (http://www.tandfonline.com) teşekkür ederiz-Ed.n.

[i]  Bu pasaj, 1987 Eylül’ünde  University College London’daki “Günümüzde Oidipus Karmaşası” [The Oedipus Complex Today] konferansında sunulan bir bildiriden alınmıştır.

[ii] Bion, W.R., Tereddütlü Düşünceler, çev. N. Erdem, İstanbul: Metis Yayınları, 2017; Bion, W.R., Yaşayarak Öğrenmek, çev. T. Güvenir & L. İşcanlı Ekin, İstanbul: Bağlam Yayıncılık, 2014 – ç.n.

[iii] Özgün metinde: “… to find/In that decrepit Man so firm a mind.” –ç.n.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s