Yaşam Dürtüsü-Ölüm Dürtüsü Diyalektiği – Özden Terbaş

Yaşam Dürtüsü-Ölüm Dürtüsü Diyalektiği

Özden Terbaş

Yaşamakta olandır benim övmek istediğim,

o da kıvranır alevlerin ortasında ölmenin

özlemiyle.

Goethe’ye[1] ait bu dizelere sürüklendiğimizde varacağımız yer Freud’un “yaşam dürtüsü” (Eros) ve “ölüm dürtüsü”ne (Thanatos[2]) dair kavramlaştırması olacak. Tersine, yaşam dürtüsü-ölüm dürtüsü diyalektiğini açımlamaya çalışırken şairin bu iki dürtüyü nasıl da yoğunlaştırıp iki dizede anlatıverdiğini gördüğümüzde ona dair şaşkınlığımızı ve hayranlığımızı gizleyemeyeceğiz!

Johann Wolfgang von Goethe şiirleri, romanları ve oyunlarıyla olduğu kadar düşünceleriyle de kendi çağını ve çağımızı etkileyen önemli düşünürlerden biri olarak kabul edilir. İdealist Alman felsefesinde diyalektik düşüncenin önem kazanmasında çok etkileyici olmuştur. Her nesnenin bütünle olan ilişkisi bağlamında incelenmesini öneren Goethe, fenomenleri ve değişimleri bir kutupluluk (karşıtlık) temelinde araştırmaya yönelmiştir. Goethe’den sonra diyalektik üzerine yoğunlaşan ve bu düşünce yöntemini geliştiren idealist filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel olmuştur (Hilav, 2014). Hegel’in idealizmini reddeden ve tarihsel maddeci bir anlayış geliştiren Karl Marx ise Hegel’in diyalektiğini kabul etmekle birlikte ondaki “mistik kabuğu” eleştirir ve içindeki “rasyonel öz”ün ortaya çıkarılması gerektiğini öne sürer (Wood, 2017, s. 347); idealist diyalektiğin, diyalektiği yalnızca düşüncede ele aldığını, doğayı ya da maddi varlığı ikinci plana attığını düşünür. Şöyle der:

…Hegel’e göre, insan beyninin hayat süreci, yani düşünme süreci dediğimiz şey (Hegel bunu, İde adı altında bağımsız bir özne haline bile getirir), gerçek dünyanın yaratıcısıdır. Ve gerçek dünya, İdenin fenomenleşmiş, dış bir görünüşünden başka bir şey değildir. Bunun tam tersine, bana göre ideal [yani İde ile ilintili olan dünya, manevi ve fikirsel varlık –ç.n.] insan beyni tarafından yaratılmış ve düşünce formuna sokulmuş olan maddi dünyadan başka bir şey değildir  (aktaran Hilav, 2014 [2012], s. 187).

Freud da bütün bir psikanaliz kuramı boyunca, tıpkı Goethe gibi, geliştirdiği kavramlar arasında kutupsallığa yer vermiş, ruhsal gelişim süresince ortaya çıkan çatışmalı durumları açıklamaya çalışmıştır. Dürtü kuramına dair kavramlaştırması da diyalektik düşünce yönteminin ışığında anlaşılabilir. Meseleyi bu bağlamda tartışmadan önce, Selahattin Hilav’ın Diyalektik Düşüncenin Tarihi (2014[2012]) adlı eserinden yola çıkarak Hegelci diyalektiğin temel ilkelerinin hatırlanması uygun olabilir.

İlk ilke bütünsellik ilkesidir. Bu ilkeye göre bir şey, içinde bulunduğu bütünle ilişkisi bağlamında kavranabilir; parçalar bütüne, bütün de parçalara bağlıdır. Bütün ile parçalar arasındaki ilişki ve parçalarla bütün arasındaki ilişki, canlı organizmanın ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır.

İkinci ilke oluş ya da evrim ilkesidir. Bu ilke açısından evren sürekli bir oluş halindedir. Her öge hareket halindedir ve değişikliğe uğrar. Diyalektik için temel olan, nesnelerin tarihsel gelişimleri ve değişimleridir.

Üçüncü ilke çelişki ilkesidir ve diyalektik mantığın merkezinde yer alır. Bu ilkeye göre herhangi bir şey, anlaşılır hale gelmek (kavram haline gelmek) için kendi karşıtından geçmek zorundadır. Bu ilke bağlamında düşünülebilecek diğer bir kavram, evrendeki oluş ve hareketin ilk koşulu olan “olumsuzlama”dır. Bir tohumun gelişim serüveni bu açıdan örnek olarak düşünülebilir: Toprakta değişime uğrayan tohum kendini olumsuzlarken bitkinin oluşumuna neden olur. Bitki ise meyveyi ortaya çıkarır; meyve, bitkinin olumsuzlamasıdır ve içinde tohumları taşımaktadır. Sonuç olarak meyve, olumsuzlamanın olumsuzlamasıdır. Olumsuzlamanın olumsuzlanması sayesinde gelişme süreci ölümden ve hiçlikten kurtulur. Çünkü meyve, yeni bitkilerin ortaya çıkmasını sağlayacak yeni tohumları içinde taşımaktadır. Başlangıçtaki tek tohumun bitkiyi oluşturması ve meyve içinde çoğalmasıyla hayat çoğalmış ve zenginleşmiştir.

Dördüncü ilke ise nitel değişim ilkesidir. Diyalektik düşünceye göre oluş, yalnızca nicel bir değişimden (basit bir büyümeden) ibaret değildir; nicelik niteliğe dönüşebilir. Örneğin suyun ısınıp kaynaması nicel bir değişimken buharlaşmasıyla nitel bir değişim gerçekleşir (Hilav, 2014 [2012])

Şimdi Freud’un yaşam dürtüsü-ölüm dürtüsü düalizmini açımlamaya çalışalım.

Freud’un Kuramında Yaşam Dürtüleri ve Ölüm Dürtüleri

Dürtü kavramı, Freud’un insan ruhsallığını anlayabilmek açısından geliştirdiği temel kavramlardan biridir ve yeni bir teorik dil oluşturmasında önemli bir işlevi yerine getirmiştir. Dürtü kuramı düalist bir nitelik arz eder; ilk kuramda cinsel dürtüler-kendini koruma dürtüleri (benlik dürtüleri) ikiliği olarak karşımıza çıkarken, 1920 yılında Haz İlkesinin Ötesinde adlı çalışmasında ortaya koyduğu ikinci kuramında yaşam dürtüleri-ölüm dürtüleri karşıtlığı olarak kavramlaştırılır. Fakat bu karşıtlık, bir kaynaşmayı (fusion) da içerir.

Freud (1923) yaşamın ortaya çıkışının bir paradoksu beraberinde getirdiğini vurgular: yaşamı sürdürmek ve aynı zamanda ölüme ulaşmaya çalışmak. Dolayısıyla Freud’a göre yaşamın hedefi ve amacı sorunu düalist bir şekilde yanıtlanmak durumundadır. Benlik ve Altbenlik (1923) eserinde ikinci düalist kuramını yeniden ele alan Freud, ketlenmemiş cinsel dürtüyü, onun tarafından yönlendirilen hedefi ketlenmiş ya da yüceltilmiş dürtü uyaranlarını ve kendini koruma dürtülerini yaşam dürtüleri (Eros) kutbuna dahil ederken, organik yaşamı cansız duruma geri döndürmek görevini üstlenen dürtüleri ise ölüm dürtüleri kutbuna yerleştirir.

Daha kapsamlı bir tanımlama yapacak olursak: Yaşam dürtüleri yaşamı sürdürmeye yönelik tüm kuvvetleri kapsar. Kendini sevmeyi kadar başkalarını da sevmeyi içerir. Arkadaşlık kurabilmek; bağlar kurabilmek ve geliştirmek; sevmekten, sevişmekten zevk duymak; etkin olmak; girişken olmak; azimli olmak; merak duymak; ilgi göstermek; kendini ve başkalarını koruyabilmek vb. de yaşam dürtülerinin kapsamı içinde düşünülebilir. Buna karşın ölüm dürtüleri çekilmeye, dinlenmeye, uyumaya, gevşeyip sakinleşmeye, yalnız olmaktan zevk duymaya olanak tanır; nihayetinde tümüyle çekip gitmeye, ölmeye yönelik bir kuvveti içerir. Aslında ölüm dürtüleri yaşamsal birimlerin yıkımına, gerilimlerin mutlak surette denkleştirilmesine, tam bir dinlenme durumu olan inorganik duruma geri dönülmesine yöneliktir.

Freud Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları’nda (1930) yaşam dürtüsü-ölüm dürtüsü karşıtlığına dönerek her iki dürtünün amaçlarını şöyle açıklar: “[Yaşam dürtüsünün amacı] yaşayan maddeyi korumak, bir araya getirmek ve daha geniş birimler oluşturmaktır; buna karşın [ölüm dürtüsünün amacı ise] bu birimleri çözmek, onları ilk hallerine, inorganik duruma geri getirmektir” (Freud, 1930, s. 118). Yine aynı çalışmada ölüm dürtüsünün iki türünü ayırt eder: Biri sessiz bir şekilde kendiliğe yönelik çalışır. Diğeri ise dış dünyaya yöneltilmiştir; nefretin ve sadizmin eşlik ettiği yıkıcılıkta görünür durumdadır. Fakat yaşam ve ölüm dürtüleri değişik derecelerde kaynaşmış[3] durumdadır (fusion), saf biçimiyle güçlükle görünebilir. Kaynaşmanın çözüldüğü durumda (defusion) her iki dürtü birbirinden bağımsız olarak kendi amacı doğrultusunda hareket eder. Saldırganlığın arttığı durumda kaynaşma çözülür; tersine, libidonun baskın olması durumunda kaynaşma daha etkili olur. “…Libido regresyonunun temeli (örneğin genital olandan anal-sadistik evreye gerileme) dürtülerin kaynaşmasındaki çözülmede yer alırken, tersine, erken bir evreden genital olana ilerleme erotik bileşenlerin kazanımıyla koşullandırılabilir” (Freud, 1923, s. 42).

Psikanaliz süreci yaşam ve ölüm dürtülerinin deneyimlenmesi, araştırılması ve üzerinde derinlemesine çalışılması açısından imkân sunar. Analizan divana uzandığında ruhsal olarak bir tür doğum yolculuğuna çıkacağını duyumsayarak heyecan ve coşku duyabileceği gibi, kendini bir anda hareketsiz ve devinimsiz buluvermenin etkisiyle ölmüş olduğunu da hayal edebilir. Analiz sürecinin bir evresinde analiz odası ve divan anne rahmini temsil edebilir, analizan güvenli bir şekilde doğabilmeyi arzulayabilir. Ya da tam tersi, analizde olmaktan, divanda olmaktan o kadar huzur duyabilir ki doğmak, doğmuş olmak sakıncalı bir hale gelebilir; analizan temsili olarak rahim içi ortamın sunduğu “tatlı hayat”tan hiç çıkmak istemeyebilir! Oysa doğmuş olmanın sorumluluğunu alabilmek kaçınılmaz bir şekilde yaşanmak zorundadır. Zira aksi durum yaşamla bağdaşmayacaktır. Diğer yandan yaşama, ilerleyip gelişmeye yönelik kuvvetlerle, ölümden yana, ölümsever kuvvetler sürekli bir çatışma halindedir.

Freud başlangıçta dürtülere dair yeni sınıflamasını biyolojik bir temele dayandırmış ve “spekülatif” olarak nitelendirmiştir (Freud, 1920). Fakat daha sonra tekrar tekrar aynı konuya dönerek bazı klinik görüngüleri anlamamızda yardımcı olacağını düşünmüş, öne sürdüğü kuramının ruhsal süreçleri kavrayabilmekte de etkili olduğunu kanıtlamaya yönelmiştir. Rosenfeld’in (1971) vurguladığı gibi, ahlaki mazoşizm, analize yönelik derinlere kök salmış dirençler, bilinçdışı suçluluk ve cezalandırılma ihtiyacı, terapiye olumsuz tepki gibi görüngüleri geliştirdiği yeni kavramlar aracılığıyla –libidinal ve yıkıcı itkiler arasındaki mücadeleyle– çözümlemeye çalışmıştır. Freud’un 1920 yılından önce değindiği, fakat yaşam dürtüsü-ölüm dürtüsü bağlamında değinmediği diğer bir klinik görüngü olan başarı karşısında yıkılma, mahvolma edimi (Freud, 1916) de geliştirilen yeni kavramsal bakış açısından düşünülebilir.

Freud’un ikinci düalist dürtü kuramı psikanaliz camiasında geniş yankılar uyandırmıştır. Melanie Klein ve Klein sonrası kuramcıların kurama sahip çıktıkları ve geliştirdikleri dikkati çeker.

Yaşam Dürtüleri ve Ölüm Dürtüleri: Freud Sonrası

M. Klein yaşam ve ölüm dürtüleri arasındaki etkileşimin tüm zihinsel yaşamı yönlendirdiği kanısındadır. Klein’a göre henüz olgunlaşmamış olan “erken benlik”, doğumdan itibaren, yaşam ve ölüm dürtüsü arasındaki çatışmanın ortaya çıkardığı kaygılara maruz kalır. Ölüm dürtüsü tarafından tahrip edilme tehlikesi erken benliğin karşılaştığı en temel kaygılardan biridir (Klein, 1958). Yenidoğan birden bire dış gerçekliğin etkisiyle de karşılaşır; doğum travması kaygı oluştururken, annenin sevgisi, sıcaklığı ve beslemesi bebeğe yaşam verir. Ölüm dürtüsünün ürettiği kaygıyla karşılaşan benlik ölüm dürtüsünün yönünü değiştirir. M. Klein’a göre (1958) bu yön değişikliği kısmen yansıtmayı, kısmen de ölüm dürtüsünün saldırganlığa dönüşümünü içerir. Benlik kendini böler ve kendisinin ölüm dürtüsünü içeren kısmını dış nesneye, memeye yansıtır. Böylece, meme, yani bebeğin ölüm dürtüsünün büyük bir kısmını içeren nesne, benlik için kötü ve tehdit edici hissedilir; bu da zulmedilme hissinin gelişmesine neden olur (Klein, 1946, Segal, 2002 [1973]). Bebek için nesne tehlikeli hâle gelmiştir; bebek, fantezisinde şu şekilde hisseder: Nesne (meme) onu yutabilir, bedeninin içini oyabilir, parçalara ayırabilir ve zehirleyebilir. (Klein, 1935). Diğer yandan, ölüm dürtüsünün memeye girişi sıklıkla pek çok parçaya bölünmüş olarak hissedilir; böylece benlik, pek çok zulmediciyle yüz yüze geldiğini hisseder. Ölüm dürtüsünün kendilikte kalan kısmı saldırganlığa dönüştürülür ve bu da zulmedicilere yöneltilir.

Aynı zamanda ideal nesneyle de bir ilişki kurulur. Benlik, yaşamını sürdürecek dürtüsel ihtiyaçlarını tatmin edecek bir nesne oluşturmak amacıyla libidoyu da yansıtır. Libidonun bir kısmı dışarıya yansıtılırken, kalan kısmı ideal nesneyle libidinal bir ilişki kurmak için kullanılır. Oldukça erken bir dönemde ilişki kurulan birincil nesne olan meme ikiye bölünmüş olur; ideal meme ve zulmedici meme. İdeal nesne fantezisi, dışarıdaki gerçek anne tarafından sağlanan tatmin edici sevgi ve besleme deneyimleriyle birlikte kaynaşır. Aynı şekilde zulmedilme fantezisi, bebeğin zulmedici nesnelere atfettiği yoksunluk ve acı deneyimleriyle kaynaşır. Tatmine sadece sevgi ve beslenme gibi ihtiyaçların karşılanması için gereksinim duyulmaz, aynı zamanda korkutucu zulmedilmeyi uzaklaştırmak için de ihtiyaç duyulur. Bebeğin amacı yaşam verici ve koruyucu olarak görülen ideal nesneyle özdeşleşmek, onu içinde tutmak ve kendiliğin ölüm dürtüsünü içeren kısımlarıyla kötü nesneyi dışarıda tutmaktır.

Klein hasetle ölüm dürtüsünün ortak özelliklerine vurgu yapmış, her ikisinin de yaşama ve yaşam kaynaklarına yönelik bir saldırganlığı içerdiğini belirtmiştir. Klein açısından ilkel haset, ölüm dürtüsünün doğrudan bir türevidir. Segal (1993) hasedin ihtiyaç içinde olmaktan ve hayranlıktan köken aldığını vurgular; çiftedeğerli bir duygu olduğunun altını çizerek konuya açıklık getirmeye yönelir. Bu anlamda libidinal ve yıkıcı kuvvetlerden hangisinin baskın olacağı önemli hâle gelir: Nesne, ihtiyaç duyulduğu ölçüde huzursuzluk kaynağıdır, ama aynı zamanda huzursuzluğun giderilmesi yeteneğine de sahiptir. Bebek için meme ihtiyaç duyulan bir nesnedir; bebek hem nefret eder, hem de haset duyar. Böyle bir nesnenin farkındalığının yarattığı acıdan kaçınmak için kendiliğin yok olması ya da nesnenin yok olması yoluna başvurulabilir. Haset duyulan nesnenin ve nesneyi arzulayan kendiliğin yok olması hasedin deneyimlenmesine karşı bir savunma olduğu kadar, ölüm dürtüsünün de dışavurumu konumundadır. Segal’ın çalışması ölüm dürtüsünün algılayan kendiliğe ve algılanan nesneye yöneltildiğinin altını çizmesi ve  bunun, Bion’un tanımladığı, patolojik yansıtmalı özdeşleşme görüngüleriyle sonuçlandığını vurgulaması bakımından da önemlidir.

Gelinen noktada ölüm dürtüsü kavramına yönelik olarak Freud’un ve Klein’ın bakış açılarındaki farkı vurgulamak önemli olabilir. Franco De Masi’nin (2016) yorumuna göre Freud’un kuramında ölüm dürtüsü organizma içinde işleyen ama bilinçdışında temsili bulunmayan bir olguyken, Klein ölümün temsilinin bilinçdışında yer aldığını savunur; ona göre bu, kötü ve zulmedici nesnelerin temsillerine karşılık gelir. “İç dünyada bebeği ölümle tehdit eden ilkel üstbenlik, ölüm dürtüsünün en erken temsillerinden birini oluşturur. Kötü nesneler dönüşmeden kalırlarsa içsel ölüm deneyimini üretirler.” Diğer yandan Klein’a göre “ölüm dürtüsü en erken bilinçdışı düşlemlerde bulunan ruhsal bir algıdır. Yeni doğan bebeğin yaşadığı kaygı ölüm dürtüsü tarafından etkinleştirilen ölüm korkusunun doğrudan türevidir” (De Masi, 2016, s. 21).

Narsisizmde Yaşam ve Ölüm Dürtüleri

Herbert Rosenfeld Freud’un yaşam dürtüsü-ölüm dürtüsüne dair kavramlaştırmasını narsisistik durumlara uygulayarak narsisizmin anlaşılmasında çığır açmıştır. Rosenfeld (1971) kaynaşmamış durumdaki ölüm dürtüsünün klinik uygulamada orijinal biçimiyle –ölüm arzusu ya da hiçlik durumuna çekilme– şeklinde görülmediğini belirterek nesnelere ya da kendiliğe yönelik yıkıcı süreçler şeklinde tezahür ettiğini iddia eder. Dolayısıyla kuramında “narsisizmin yıkıcı ve libidinal görünümlerine” odaklanır; “normal ve patolojik kaynaşma” arasında bir ayrım önerir. Normal kaynaşma durumunda yıkıcı enerji nötralize edilirken, patolojik kaynaşmada yıkıcı etkilerin gücü daha da arttırılmaktadır.

Rosenfeld narsisistik durumlarda kendilik ve nesnenin ayrımının farkındalığına karşı bir savunma geliştiğini düşünür; kendilik ve nesne arasında yansıtmalı ve içe-atımsal özdeşleşmeler oluşmakta, böylece kendilik ve nesne kaynaşmaktadır. Şöyle der: “[Kendilik ve nesne arasındaki] ayrılığın farkına varma birdenbire nesneye yönelik bağımlılık duygularını harekete geçirir; bu ise engellenmelerle karşılaşmayı kaçınılmaz kılar. Bununla birlikte bağımlılık hasedi uyarır, çünkü nesnedeki iyiliğin farkına varılır. Narsisistik konumun bırakılabilmesi için nesnelere yönelik saldırganlık kaçınılmaz görünmektedir. Tümgüçlü narsisistik nesne ilişkilerinin sürdürülebilmesi hasetli yıkıcı itkilerin gücüyle yakından ilişkilidir” (Rosenfeld, 1971, s. 171).

Rosenfeld’e (1971) göre “libidinal narsisizm”de kendiliğe aşırı oranda değer verme, kendiliğin idealleştirilmesi söz konusudur; bu, iyi nesnelerle ve onların nitelikleriyle tümgüçlü içe-atımsal ve yansıtmalı özdeşleşmelerin edinilmesi yoluyla olmaktadır. “Yıkıcı narsisizm”de de kendiliğin idealleştirilmesi söz konusudur, fakat bu kez kendiliğin tümgüçlü yıkıcı tarafları idealleştirilir. Kendiliğin yıkıcı tarafları nesneye bağımlı olmayı arzulayan, nesneye ihtiyaç duyan libidinal kendiliğe ve libidinal nesne ilişkisine karşı yöneltilirler. Kendiliğin yıkıcı tarafları sessiz, gizli bir şekilde çalışabilir: Nesnenin kendilikten ayrı olduğunun algılanması kendiliğin idealleştirilmesi açısından bir tehdit oluşturur ve kendiliğin yıkıcı tarafları belirgin hâle gelir. Hastanın kendi yaratıcı süreçlerine atfettiği değerli nitelikleri nesnenin ihtiva ettiğini fark etmesi küçük düşme ve bozguna uğrama duygularına neden olur. Bu durum hastada hasedi uyaracaktır. Hasedin baskın olduğu durumda hasta, yaşamın ve iyiliğin kaynağı olarak gördüğü analisti tahrip etme arzusu duyacaktır. Aynı zamanda kendiliğe yönelik yıkıcı etkiler de görünecektir. Hasta analizi bırakmak isteyebilir, fakat kendine yönelik yıkıcılık sıklıkla eyleme vurma yoluyla ifadesini bulur; örneğin, hasta mesleki yaşamındaki başarılarını ya da kişisel ilişkilerini bozabilir. Bazı hastalar çok depresif olabilirler ve intihar girişiminde bulunabilirler; ölüm arzusu duyabilirler, ölüm idealleştirilebilir ve sorunların tek çözüm yolu olarak görülebilir.

Rosenfeld’in yaptığı önemli katkılardan biri “kişiliğin narsisistik örgütlenmesi” üzerinedir ve ayrıca üzerinde durulmayı hak eder. Rosenfeld’e göre (1971) hastanın yıkıcı narsisizmi bir “çete” gibi örgütlenmiştir; bu çetenin lideri, çetenin tüm üyelerini suça yönelik yıkıcı faaliyetlerde bulunmaları için kontrol eder. Narsisistik örgütlenme yalnızca yıkıcı narsisizmi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda gücü sürdürmeye ve statükoyu devam ettirmeye yönelik savunucu bir amaç da taşır. Burada asıl amaç örgütlenmenin zayıflamasını ve üyelerin yıkıcı örgütlenmeyi terk etmelerini ve kendiliğin olumlu taraflarına katılmalarını önlemektir. Klinikte bu durum hastanın analizinde ilerleme kaydettiği bir aşamada rüyasında mafya üyelerinin ya da suç işlemeye eğilimli ergenlerin saldırılarına maruz kalmasıyla temsil edilir ve terapiye olumsuz tepkinin ortaya çıkmasına neden olur. Değişmek, yardım almak yıkıcı narsisistik örgütlenme tarafından bir hata ya da yetersizlik şeklinde deneyimlenir. Bu durum analizde kronik dirençlerin gelişmesine neden olabilir. Rosenfeld (1987) analizde gelişen “çıkmaz”ın aşılabilmesi amacıyla yıkıcı bir şekilde örgütlenmiş olan sistemin ayrıntılı bir şekilde ortaya çıkarılmasını önerir. Bu sayede hastanın tümgüçlü duyguları hafifleyecek, kendiliğin yıkıcı ve libidinal tarafları arasındaki bölünme azalacaktır. Bu süreçte hastanın kendini gözlemleme ve analizde işbirliği yapabilme kapasitesi gelişebilecek ve  analizde ilerleme mümkün olabilecektir.

Rosenfeld Çıkmaz ve Yorum (Impasse and Interpretation) (1987) adlı çalışmasında kuramını geliştirerek Freud’un ölüm dürtüsü olarak tanımladığı tablonun var olduğunu ve klinik olarak gözlemlendiğini vurgular; ölüm dürtüsünün, hastanın yaşama ve iyileşme arzusuna karşı sessiz ve gizli bir şekilde çalıştığını belirtir. Modern psikanaliz tekniği sayesinde hastanın rüyalarının, bilinçdışı fantezilerinin ve aktarım süreçlerinin analiz edilmesiyle hastanın içindeki ölümcül kuvvetin ortaya çıkarılabildiğine değinir.

Hanna Segal (1983) da narsisistik yapının gelişiminde hasedin ve hasede karşı geliştirilen savunmaların belirgin olduğu kanısındadır; ölüm dürtüsünün bir tezahürü olduğunu ve paranoid-şizoid konumdan köken aldığını düşünür. Rosenfeld’in yıkıcı ve libidinal narsisizm kavramına atıfta bulunarak kalıcı narsisizmin esas olarak ölüm dürtüsü üzerinde temellendirildiğini savunur. Segal’a göre yaşam dürtüsü fikri yaşamı sevmekle ilişkilidir; kendini sevmeyi olduğu kadar, yaşam veren nesneleri de sevmeyi içerir. Kendini sevme ve nesne sevgisi bir çatışma hâlinde değildir; aynı dürtünün bileşenleridir. Yaşam dürtüsünün ilk dışavurumu olan ideal nesneyle ilişki kalıcı bir narsisizmin gelişimine sebep olmaz. Bu noktada ancak geçici olabilecek “narsisistik bir durum”dan söz edilebilir; bu durum, iyi bir nesneyle ilişkinin tedricen kurulmasını içerir; kendine olan saygının ve kendini korumanın gelişiminin olduğu kadar, nesnenin korunmasının, ona saygı duyulmasının ve sevilmesinin de temelini teşkil eder. Buna karşın ölüm dürtüsü ve haset, yıkıcı ve kendine yönelik yıkıcılığı barındıran narsisistik yapıların ve narsisistik nesne ilişkilerinin oluşmasına sebep olmaktadır.

Aynı çalışmada Segal narsisizmden çıkış sorununa da bir açıklık getirmeyi önerir: Narsisizmden çıkılabilmesi yansıtmalı özdeşleşmelerin geri çekilebilmesi, hasedin ve hasetle ilişkili savunmaların derinlemesine işlenebilmesi, tümgüçlülüğün hafifletilerek paranoid-şizoid konumdan depresif konuma derece derece geçiş yoluyla mümkün olabilmektedir (Segal, 1983).

Emek emek dokunabilecek bu sürecin sonunda iyi insan ilişkilerinin kurulabileceği, kendini ve nesneyi sevmenin olgun biçimlerinin gelişebileceği, nesne için tasalanma kapasitesinin yanı sıra simgeleştirme süreçlerinin gelişebileceği öne sürülebilir.

Yaşam Dürtüsü-Ölüm Dürtüsü Düalizmine Yönelik Çağdaş Bakış Açıları

Ruhsal yaşamı yönlendiren yaşam dürtüsü-ölüm dürtüsüne dair Freud’un kavramlaştırması günümüzde de verimli tartışmalara sahne olmaktadır. David Bell “yaşama ve gelişime, özellikle de düşünceye karşı koyan bir ruhsal gücün [ölüm dürtüsünün] varlığına dair çok önemli ampirik dayanaklar” olduğunu iddia eder; yaşam ve ölüm dürtülerini, “zihindeki kuvvetli, tarafgir kadim güçler” olarak tanımlar (Bell, 2016, s. 16). Bell ölüm dürtüsünü Kleincı perspektifle incelediği çalışmasında (2016) görüngübilimsel açıdan üç model önerir: İlk model, yaşamla özdeşleştirilen her şeyi, düşünceyi ve algılama yetisini yıkmayı hedefleyen bir dürtüye vurgu yapar. İkinci modelde nesneler ölüleştirilirken, kendilik sakince zevkli bir düşünmeme hâline çekilir. Üçüncü model  ise gelişimin önlenmesini amaçlar; tamamen yok etmekten çok belli bir felç durumunun sürdürülmesini hedefler. Bu etkinlikte nesne canlı tutulur ve sadistik bir haz eşlik eder. İlk model açık ve şiddetli bir nitelik arz ederken, diğer iki model sessizce işlev gösterir.

Michael Feldman (2000) ise kendiliğin düşünen ve yaşayan bir varlık olarak yok olmasını hedefleyen, tatmini bu yönde bulan bir ölüm dürtüsü kavramını kabul etmenin çok zorlayıcı olacağı kanaatindedir. Ölüm dürtüsü kavramının biyolojik nitelikte olduğunu düşünür; oysa Feldman’a göre “yıkıcı kuvvet” ruhsal bir nitelik arz eder, “yaşam karşıtı” olarak adlandırılmasını önerir. Zira yıkıcı dürtünün amacı öldürmek ya da yok etmek değil, nesneyle azap verici bir bağın sürdürülmesidir. Saldırmaktan, bozmaktan, sabote etmekten elde edilen tatmin –ister kendiliğe, isterse nesneye yöneltilmiş olsun– bizatihi yıkıcı dürtünün temel bir öğesidir (Feldman, 2000, s. 63).

Franco De Masi (2016) de yıkıcılığın doğuştan gelen ölüm dürtüsünden türemediği kanısındadır; karmaşık bir gelişim çizgisinin gerekli olduğunu düşünür. “[Z]aman içinde oluşan ve insan zihnini ele geçirme eğiliminde olan bir içsel patolojik örgütlenmenin varlığını farz etme[nin]” önemini vurgular (De Masi, 2016, s. 32) ve “yıkıcı kısmın, tümgüçlülük, zalimlik ve gücün ortaya çıkardığı uyarılmayla hasta üzerinde baştan çıkarıcı bir etkide bulunduğunu ve hâkimiyet kurduğunu” (s. 22) öne sürer.  De Masi aynı çalışmada saldırganlıkla yıkıcılık arasındaki farklılığa da değinir; ona göre, “saldırganlık gerilimi azaltma hedefi gerçekleştiğinde tükenir; oysa yıkıcılık haz vasıtasıyla sürdürülür ve kendi kendini devam ettirme eğilimindedir” (s. 32). Diğer yandan saldırganlık hayatta kalmak için kullanışlı bir savunma olabilirken, yıkıcılık yaşamın temellerine yönelik bir nitelik arz eder. “Nefret, kötü nesneye yönelik olduğunda savunmacı, amaç iyi nesneyi yok etmek olduğunda ise yıkıcıdır” (De Masi, 2016, s. 24). De Masi’nin çalışması patolojik yapıların çocukluk travmalarıyla desteklendiğini ve bir süre sonra emosyonel gerçekliği tahrip etme eğilimine yöneldiğini vurgulaması bakımından da önemlidir.

Bernard Penot (2017) her dürtünün dinamiğinde bağın çözülmesini sağlayan bir kuvvetin varlığını kabul eder, fakat bu kuvvetin özel bir dürtü olarak kabul edilemeyeceğini belirterek “ölüm dürtüsü” olarak adlandırılmasının “imgesel bir hata” olacağını öne sürer. Diğer yandan özneleşme sürecinde Anteros’un yaşamsal bir önemi olduğunu savunur; yüceltme etkinliğini, melankolik takılmaya karşı yas çalışmasının işlemsel bir hâle getirilmesini, ebeveyn işlevindeki çözülmeyi ve analizde gerçekleşen özneleşme süreçlerini örnek olarak tartışır.

René Roussillon (2014) ölüm dürtüsünün, dürtülerin ilk kaynaşma düzeyiyle ilişkili olduğunu vurgular ve dürtülerin  bağlanmasının başarısızlığa uğramasının bir göstergesi olduğunu düşünür. Dürtülerin bağlanması ve bağlanamamasında nesnenin işlevini gözden geçirdiği çalışmasında, dürtülerin bağlanmasının güçleştiği klinik durumları tanımlar. Roussillon’a göre dürtülerin bağlanmasındaki zorluk dört tür travma yaratıcı durum oluşturmaktadır: İlk durum aşırı şiddet eğilimi gösteren çocuklarla ilgilidir. Her şeyi kıran 11 yaşındaki bir erkek çocukla gerçekleştirilen yaratıcı bir çalışmada “birbirini izleyen hikâyeler” tekniği uygulanır; terapist, duygulanımları kelimelere döken bir tür “ikiz eş” gibi davranır. Bu çalışma “görünürdeki yıkıcılığın arkasında, parçalanma kaygısının ve patlayıp dağılma dehşetinin yattığı[nı]” ortaya koyar (Roussillon, 2014, s. 112-113).

İkinci durum erken çocuklukta fiziksel/bedensel reddedilme yaşayan çocuklarla ilgilidir. Bu durumdaki çocuk kendisiyle ilgili “çöplük/pislik” şeklinde bir “ilk temsil” oluşturur; şiddet daha sonra bu temsile bir tepki olarak gelişir (Roussillon, 2014, s. 114).

Üçüncü örüntü ise birincil tatminin başarısızlığa uğramasıyla ilişkilidir. Roussillon (2014) annenin bebeğini beslemesi sırasında duygusal olarak var olmasının ve haz duymasının önemine işaret eder. Bebeğin birincil tatmin deneyimi yaşayabilmesi için bu gereklidir; zira, bu durumu kendi tatmininin bir yansıması olarak kabul eder. Nesnenin tatmin duyamaması durumunda bebek de kendi tatmininden haberdar olamayacaktır. Böylesi bir deneyim yaşamış olan birey ebediyen tatminsiz hissedecek, yaratıcılıkla yıkıcılığı bir araya getirip bağlamakta güçlük çekecektir.

Roussillon’un vurguladığı dördüncü nokta ise Winnicott’un öne sürdüğü “nesnenin hayatta kalması” ve “nesneyi kullanma” kavramlarına dairdir. Winnicott’a göre yıkıcı bir saldırı karşısında nesnenin hayatta kalma yetisi sayesinde “nesneyle ilişki” evresinden (iç nesne ile dış nesne kaynamış durumdadır), “nesneyi kullanma” evresine (dış nesne iç nesneden ayrışmıştır) geçilebilir. Roussillon ise nesnenin hayatta kalma yetisindeki başarısızlığın olası klinik sonuçlarını inceler; analistin “yoğrulabilir aracı” olma işlevini tartışır (Roussillon, 2014, s. 122-127).

Dürtü Kuramının Diyalektik Yorumu

İster “ölüm dürtüsü” ya da “yıkıcı dürtü” olsun, ister “yaşam karşıtı” ya da Anteros adını alsın yaşam dürtüleriyle (Eros) çatışma halinde olan ve birlikte var olan karşıt yöndeki dürtülerin (Anti-Eros) bireyin ruhsallığının oluşmasında temel bir işlev edindiğini gördük. Freud’un ilk dürtü kuramında (1915a) öne sürdüğü kendini koruma dürtüleri (benlik dürtüleri) ile cinsel dürtüler arasında da bir çatışma söz konusudur:   Cinsel dürtüler düşlemsel düzeyde tatmin elde edebilir ve haz / hoşnutsuzluk ilkesini takip ederlerken, gerçek bir nesneden başka bir şeyden tatmin elde edemeyen kendini koruma dürtüleri gerçeklik ilkesiyle karşılaşmak zorundadırlar. Maddeci diyalektikte karşıtların birliği ve mücadelesi esas teşkil eder: Karşıt ögeler birbirlerini yaratır, muhafaza eder ve olumsuzlarlar. Diyalektik süreç bütünleşmeye doğru giden dinamik bir süreçtir. Thomas H. Ogden’ın (1992) da vurguladığı gibi, her bir potansiyel bütünleşme, yeni bir biçim içeren karşıtını yaratır; bu karşıt öge de kendi içinde diyalektik bir gerilim taşıyan bir biçimden ibarettir. Bu anlamda Freud’un cinsel dürtüler ve onunla karşıtlık içinde bulunan kendini koruma dürtülerinden (benlik dürtüleri) oluşan birinci düalizminin, bir bütünleşme sürecinden geçerek yaşam dürtülerini oluşturdukları, fakat aynı zamanda karşıt kutupta yer alan ölüm (yıkıcı) dürtülerini yaratarak ikinci düalizme evrildikleri öne sürülebilir.

Yukarıda idealist diyalektiğin, diyalektiği yalnızca düşünce boyutunda ele aldığı, oysa maddi varlığı ikinci plana ittiği vurgulanmıştı. Maddeci diyalektik açısından ise düşüncenin (zihinsel olanın) maddi bir temeli olmalıdır; madde, hareketten, değişimden, çatışmadan ve oluştan bağımsız değildir. Bu açıdan da Freud’un “dürtü” kavramından yola çıkarak geliştirdiği metapsikoloji yol gösterici olabilir. “Dürtüler ve Akıbetleri” adlı çalışmasında dürtüyü şöyle tanımlar: “[R]uhsal ve bedensel arasında bir sınır kavram, organizmadan kaynaklanan ve zihne ulaşan uyarılmaların ruhsal temsilcisi, bedenle bağlantısı sonucunda zihne dayatılan işleyiş gerekliliğinin bir ölçüsü olarak görünür” (Freud, 1915a, s. 121-122). Bu tanım dürtünün bedensel olanla, ruhsal olan arasında bir köprü işlevini ortaya koyar. Freud’a (1915b) göre dürtünün iki tür temsilcisi vardır: Ruhsal ya da fikirsel (ideational) temsilci ve duygulanım. Dolayısıyla dürtünün bir yandan bedensel bir kaynağı vardır (maddi boyut), bir yandan da zihne ulaşan ruhsal temsilcileri vardır (zihinsel boyut). Bu noktada Susan Isaacs’in “Fantezinin Doğası ve İşlevi” (1948) adlı çalışması anılmaya değer. Bu ünlü çalışmasında Isaaacs Freud’un bahsettiği “fikirsel temsilci”nin bilinçdışı fantezi olduğunu öne sürecektir. Isaacs’e göre bilinçdışı düşlemler başlangıçta bedensel duyumlar şeklindedirler, daha sonra plastik imgelere ve daha gelişmiş senaryolara dönüşecektirler ve bilinçdışı düşlemler arkaik düzeyde düşünme biçimleridirler. Konumuz açısında düşündüğümüzde dürtüden düşleme, düşlemden düşünceye doğru bir hareketliliğin bulunduğu, düşüncenin bu hareketlilik doğrultusunda geliştiği iddia edilebilir.

Konuya psikoseksüel gelişim süreci açısından yaklaşacak olursak dürtülerin serüveniyle karşılaşırız. Libidinal dürtüler saldırgan dürtülerle birlikte oral, anal, fallik ve genital evreler boyunca ilerleyerek ve dönüşüm geçirerek ruhsal yapının örgütlenmesine katkıda bulunurlar. Oral erotizm ve sadizm, anal erotizm ve sadizm, Oidipus’un pozitif ve negatif görünümleri kendi içlerinde birbirlerine etkide bulunarak gelişirlerken, cinsel dürtünün aşk-nefret, teşhircilik-gözetlemecilik, sadizm-mazoşizm şeklindeki bileşenleri de yaşam dürtüsünün etkisiyle bir araya gelip bütünleşmeye yönelirler. Buna karşın ölüm dürtüsünün (yıkıcı dürtünün) etkisiyle bütünleşme süreci bozulabilir; dürtülerin kaynaşması, yerini kaynaşmanın çözülmesine bırakır, daha önceki psikoseksüel gelişim evrelerine gerileme süreçleri yaşanır. Başka bir deyişle, kısmi (bileşen) dürtülerin (parçaların) daha üst düzeydeki dürtü örgütlenmesiyle (bütünle) olan ilişkisi ve bu durumun tersi (gerileme aracılığıyla bütünden parçalara dönüş) dürtüsel hareketliliği, değişimi, dönüşümü ve ruhsal yapının adım adım oluşmasını sağlayacaktır.

Psikoseksüel gelişim süreciyle birlikte bireyin ruhsallığında narsisizmin gelişimi açısından da libidinal ve yıkıcı taraflar [“libidinal ve yıkıcı narsisizm”-Rosenfeld (1971)] arasındaki çatışmanın sürdüğü ve giderek bir dönüşümün yaşanarak narsisizmin daha olgun biçimlerinin oluşturulduğu dikkati çeker.

Dürtülerin gelişim seyri sırasında [“kökensel bilinçdışı düşlemlerin bütünleştirici ve örgütleyici işlevleri”-Terbaş (2016) aracılığıyla] Oidipus’un örgütlenmesi önemli bir nitel değişimi beraberinde getirecektir: “Oidipus karmaşasının çözülmesi” (Freud, 1924) süreci üstbenliğin oluşumunu sağlayacaktır. Diğer bir nitel değişim de, dürtülerin uğradığı dönüşümler, yüceltmeler ve reaksiyon formasyonlar yoluyla karakter oluşumuna katkıda bulunmalarıdır. Anal erotizmle obsesyonel kişilik arasındaki ilişkinin incelenmesi örnek olarak verilebilir (Freud, 1908 ve 1917; Abraham, 1923; Menninger, 1943). Karl Abraham’ın (1925) vurguladığı gibi, klinik gözlemler karakter oluşumunda oral, anal ve genital kaynakların bulunduğunu ortaya koyar.

Freud “Olumsuzlama (Negation)” (1925) adlı metninde bir dürtü temsilcisinin (bir arzunun, duygunun ya da fikrin) benliğe dâhil edilip edilmediği durumu tartışır. Dürtü temsilcisinin benlik tarafından içerilmesinin (kabul edilmesinin) Eros tarafından üstlenildiğini, dışarı fırlatılmasının ise yıkıcı dürtüye ait olduğunu vurgular. Olumsuzlamaya yönelik genel isteğin, dürtülerin kaynaşmasındaki çözülmenin bir işareti gibi alınabileceğine değinir ve libidonun bileşenlerine doğru bir çekilmenin oluştuğunu belirtir. Örnek olarak bazı psikotiklerde görülen olumsuzlayıcılıktan (negativism) söz eder. Bu noktada, gelişen olumsuzlamayla (dürtünün benlik tarafından topyekûn reddedilmesiyle) bireyin psikotik düzeyde kaldığı düşünülebilir (yukarıdaki örnekte tohumun yaşayamayıp ölmesi gibi). Oysa diyalektik açıdan olumsuzlanmanın da olumsuzlanmasına ihtiyaç vardır. Yaşam dürtüsünün yıkıcı dürtü üzerindeki egemenliği (ya da yıkıcı dürtünün yaşam dürtüsünün hizmetinde olması) sayesinde dürtünün benlik tarafından içerilmesi mümkün olabilecek ve dürtü olağan gelişim seyrine kavuşabilecektir (tohumun önce bitkiye, sonra da meyveye dönüşmesi gibi).

İlerlemeler ve gerilemelerle seyreden, sıçramalar ve düşüşler sergileyen, alt yapıların (dürtülerin temsilcileri olarak bilinçdışı fanteziler, arzular ve itkiler) üst yapıları (benlik, üstbenlik, karakter oluşumu) belirlediği, karmaşık ve gelişmiş bir ruhsal yapının örgütlendiği süreç, diyalektik sürecin temel bir özelliğidir.

Son Söz

Ölüm dürtüsü gizli gizli, sinsi sinsi etkileyen bir güçtür kimi zaman. Şiirlerde, şarkılarda çok estetik bir şekilde dışa vurabilir kendini. Goethe’nin şiiriyle yola çıkmıştık, şimdi Fikret Kızılok’un dillerden düşmeyen ünlü şarkısına bağlanalım:

Uyku kardeşim ver elini

Usul usul damla damla beraber eriyelim eriyelim

Sonra bembeyaz fukara bir bacadan

Tek göz olmuş umutlarla sevdalarla tütelim eriyelim

Mavi mavi ince ince usul usul eriyelim

Bu noktada konumuz açısından tek yapmamız gerek şey, “Uyku”nun yerine “Ölüm”ü yerleştirmektir. Uyku tanrısı Hypnos ile ölüm tanrısı Thanatos kardeş oldukları sürece bunu yapmaya hakkımız var! Bu durumda Fikret Kızılok’un şarkı sözleriyle Goethe’nin dizeleri arasındaki şaşırtıcı benzerlik çarpıcı bir şekilde kendini hissettirecektir. Tek farkla ki, ölüm dürtüsü öncelik kazanmış, yaşam dürtüsüne doğru evrilmiştir.

 

Kaynakça

Abraham, K. (1923). Contributions to the Theory of the Anal Character. International Journal of Psychoanalysis, 4, 400-418.

Abraham, K. (1925). The Influence of Oral Erotism on Character Formation. International Journal   of Psychoanalysis, 6, 247-258.

Bell, D. (2016). Ölüm Dürtüsü: Çağdaş Kleincı Kuramda Görüngübilimsel Perspektifler. N. Erdem (Ed.). Ölüm Dürtüsü-Uluslararası Psikanaliz Yıllığı-2016 içinde, (s. 1-16). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

De Massi, F. (2016). Ölüm Dürtüsü Kavramı Klinik Alanda Hâlâ Kullanışlı Mı? N. Erdem (Ed.). Ölüm Dürtüsü-Uluslararası Psikanaliz Yıllığı-2016 içinde, (s. 17-34). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Feldman, M. (2000). Some Views on the Manifestation of the Death Instinct in Clinical Work. International Journal of Psychoanalysis, 81(1), 53-65.

Freud, S. (1908). Character and Anal Erotism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt IX (1906-1908): Jensen’s ‘Gradiva’ and Other Works, 167-176.

Freud, S. (1915a). Instincts and Their Vicissitudes. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIV (1914-1916): On the History of the Psycho-Analytic Movement, Papers on Metapsychology and Other Works, 109-140.

Freud, S. (1915b). Repression. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIV (1914-1916): On the History of the Psycho-Analytic Movement, Papers on Metapsychology and Other Works, 141-158.

Freud, S. (1916). Some Character-Types Met with in Psycho-analytic Work. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIV (1914-1916): On the History of the Psycho-Analytic Movement, Papers on Metapsychology and Other Works, 309-333.

Freud, S. (1917). On Transformations of Instinct as Exemplified in Anal Erotism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XVII (1917-1919): An Infantile Neurosis and Other Works, 125-134.

Freud, S. (1924). The Dissolution of the Oedipus Complex. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIX (1923-1925): The Ego and the Id and Other Works, 171-180.

Freud, S. (1925). Negation. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIX (1923-1925): The Ego and the Id and Other Works, 233-240.

Freud, S. (1930). Civilization and its Discontents. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XXI (1927-1931): The Future of an Illusion, Civilization and its Discontents, and Other Works, 57-146.

Freud, S. (2001). Ben ve İd. (A. Babaoğlu, Çev.). Haz İlkesinin Ötesinde-Ben ve İd içinde (s. 71-116). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1923 tarihlidir).

Freud, S. (2001). Haz İlkesinin Ötesinde. (A. Babaoğlu, Çev.). Haz İlkesinin Ötesinde-Ben ve İd içinde  (s. 19-70). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1920 tarihlidir).

Goethe, J. W.V. (2017 [2004]. Yarat Ey Sanatçı. (A. Cemal, Çev.). Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Hilav, S. (2014 [2012]). Diyalektik düşüncenin tarihi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Isaacs, S. (1948). The nature and function of phantasy.  International Journal   of Psychoanalysis, 29, 73-97.

Klein, M. (1946). Notes on Some Schizoid Mechanisms. International Journal of Psychoanalysis, 27, 99-110.

Klein, M. (1958). On the Development of Mental Functioning. International Journal of Psychoanalysis., 39, 84-90.

Klein, M. (2008). Manik Depresif Durumların Psikogenezine Bir Katkı. B. Habip (Ed.). Sevgi, Suçluluk ve Onarım içinde, (s. 199-218). İstanbul: Kanat Kitap. (Özgün eser 1935 tarihlidir).

Laplanche, J. ve Pontalis, J. B. (1988). The Language of Psychoanalysis. (D. Nicholson-Smith, Çev.). Londra: Karnac Books. (Özgün eser 1973 tarihlidir).

Menninger, W.C. (1943). Characterologic and Symptomatic Expressions Related to the Anal Phase of Psychosexual Development. Psychoanalitic Quarterly, 12, 161-193.

Ogden, T.H. (1992). The Dialectically Constituted/Decentred Subject of Psychoanalysis. I. the Freudian subject. International Journal of Psychoanalysis, 73, 517-5.

Penot, B. (2017). The So-called Death Drive, an Indispensable Force for any Subjective Life. International Journal of Psychoanalysis, 98, 299-321.

Rosenfeld, H. (1971). A Clinical Approach to the Psychoanalytic Theory of the Life and Death Instincts: An investigation into the Aggressive Aspects of Narcissism. International Journal of  Psychoanalysis, 52, 169-178.

Rosenfeld, H. (1987). Impasse and InterpretationNew Library of Psychoanalysis, 1:1-318. Londra: Tavistock.

Roussillon, R. (2014). Dürtülerin Bağlanması ve Bağlanamamasında Nesnenin İşlevi. N. Erdem (Ed.). Psikanalizde Fransız Okulu-Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2014 içinde, (s. 102-129). İstanbul: Sel Yayıncılık.

Segal, H. (1983). Some Clinical Implications of Melanie Klein’s work—Emergence from Narcissism. International Journal of Psychoanalysis, 64, 269-276.

Segal, H. (1993). On the Clinical Usefulness of the Concept of Death Instinct. International Journal of Psychoanalysis, 74, 55-61.

Segal, H. (2002 [1973]). Introduction to the Work of Melanie Klein. Londra: Karnac Books.

Terbaş, Ö. (2016). Rüyalardan Gerçekliğe Psikanaliz ve Sanat. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Wood, A. W. (2017). Karl Marx. (D. Yücel, B. Aydın, Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.

Resim: René Magritte, The Ignorant Fairy, 1950.

Notlar

[1] Goethe’nin “Kutsanmış Özlem” adlı şiirinde geçen dizeler (Goethe, 2017 [2004]).

[2] “Thanatos” ismi Freud’un yazılarında bulunmamaktadır, fakat Jones’a göre Freud bu ismi konuşmalarında kullanmıştır. “Thanatos”u psikanalitik literatüre Federn tanıtmıştır (Laplanche ve Pontalis, 1988). “Ölüm dürtüsü” kavramıyla Freud’un libidonun bağlanmasına karşıt çalışan bir kuvveti kastettiğini düşünen Bernard Penot (2017), “Anteros” kavramını (Fain ve Braunschweig’den ödünç alarak) önerir; Eros’un erkek kardeşi ve hasmı olan Anteros’un ayırmak, bölmek ve parçalamak gibi işlevleri olduğunu vurgular.

[3] Hanna Segal ölüm dürtüsü kavramına yönelik incelemesinde (1993) yaşam dürtüleri ve ölüm dürtüleri arasındaki kaynaşmanın, sağlıklı bir bireyde yaşam dürtülerinin koruması altında olduğunu ve saldırganlığın (dışarıya yöneltilen ölüm dürtüsünün) yaşam dürtülerinin hizmetinde olduğunu vurgular. Fakat ölüm dürtüsü baskın olduğunda libido ölüm dürtüsünün hizmetine girer. Bu ise özellikle sapkınlıklarda karşılaşılan bir durumdur.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s