Wilhelm Jensen’ın Gradiva’sı ve Freud’un Eseri Çözümlemesi Üzerine Düşünceler – Yavuz Erten

Wilhelm Jensen’ın Gradiva’sı ve Freud’un Eseri Çözümlemesi Üzerine Düşünceler

 Yavuz Erten

Freud ünlü yazar Wilhelm Jensen’in Gradiva isimli romanını Jung’un tavsiyesiyle incelemeye başlar. Başlangıçtaki amacının eserdeki düşleri çözümlemek olduğunu öğreniyoruz. Jung romandaki düşlerin Freud’un Düşlerin Yorumu adlı eserindeki çözümlemeleri doğruladığı görüşündedir.

Bu öneriye olumlu yaklaşan Freud, önce sadece romandaki iki düşü çözümleyeceğini söyler ancak eser üzerine çalışmaya başladıktan sonra kendini düşlerle kısıtlamaz ve tüm romanı psikanalitik olarak ele alır. Freud eseri çözümlerken kuramındaki bilinçdışı süreçlerin varlığına dair kanıtları ortaya koymak amacı güder. Eser bilinçdışının insanı nasıl güdülediğinin ve yönettiğinin ispatını sergiler gibidir. Ayrıca eser kahramanının yaşadığı cinsellikle ilgili deneyimlerin nasıl çatışmalara yol açtığını ve savunmaların dönüştürmelerine uğradığını ortaya koyar. Tabii ki romandaki düşler, arzu ve yasağın arasındaki dansın figürlerini barındırmaktadır.

Freud yazısını yazdıktan sonra Wilhelm Jensen’le temas kurar. Metnini ona gönderir. Ancak Wilhelm Jensen’in yaklaşımını çok sıcak ve muhabbetli bulmaz. Hatta neredeyse Jensen’in rahatsız olduğunu bile düşünmüştür. Bu noktadaki yakıcı sorulardan biri, aslında Wilhelm Jensen’in psikanalitik okuma yapıp yapmadığı, özellikle Düşlerin Yorumu’nu okuyup okumadığıdır. Acaba Jensen romandaki düşleri bu eseri okuyup da mı kurgulamıştır? Bu konuda net bir yanıt alamaz.

Roman

Gradiva’da arkeolog Norbert Hanold baş roldedir. Norbert Roma’da bir koleksiyonda bir rölyef görür. Bu rölyefte yürüyen bir kız resmedilmiştir. Bu kız günlük yaşamdan bir kızdır. Bir kraliçe ya da tanrıça değildir. Yirmili yaşlarda Romalı bir bakire olduğunu düşünmüştür. Kabartma günlük yaşamın bir kesitinden alınmış gibidir. Kız karşıdan karşıya geçerken hafifçe eteğini toplamıştır. Rölyefteki doğallık ve sadelik o tür eserlerin yapıldığı zamanlarda pek de görülmeyen bir özelliktir. Norbert Hanold eserden yaşadığı çağdan bir izlenim edinmiş gibidir. Norbert’i en çok etkileyen şey kızın yürüyüşüyle ilgilidir. Kızın sol adımını attığı sırada sağ ayağının yere doğru açısı Norbert’in dikkatini çeker. Bu özel adım atışla büyülenmiş gibidir. Bu rölyefin bir röprodüksiyonunu bulup odasına yerleştirir. Bu kıza “yürüyen kız” anlamında “Gradiva” adını verir.

Norbert Hanold günlerini gecelerini bu rölyefe bakarak geçirmektedir. Bir gece rüyasında kendini Pompei’de bulur. Orada Gradiva’ya rastlar. Yanardağın patlamasına çok az kaldığının farkındadır. Kızı yaklaşan tehlikeye karşı uyarmaya çalışır. Ancak başarılı olamaz.

Düşünde eski Pompei’deydi. Vezüv’ün patladığı 79 yılının yirmi dört Ağustosuydu. Gökler yok olmaya mahkum kenti kara bir duman mantosuyla örtmüştü;(…) Forum’un kıyısında Jüpiter tapınağının yanında öylece dururken ansızın biraz ileride Gradiva’yı gördü. O ana dek kızın orada olduğuna ilişkin hiçbir düşünce onu harekete geçirmemişti ama ansızın her şey ona çok doğal geliyordu çünkü Pompeili bir kız olduğu için doğduğu kentte yaşıyordu ve Norbert’in çağdaşı olduğu konusunda da hiçbir kuşku yoktu. İlk bakışta onu tanıdı; taş model her ayrıntıyı çarpıcı bir biçimde görüntülemişti, hatta yürüyüşünü bile…Norbert istençdışı bir biçimde bu yürüyüşü “lente festinans” (dingince acele eden – çev.) diye tanımladı. (…) Sonra eğer kız bir an önce kendini korumazsa genel yıkımın onu da yok edeceğini ansızın ayrımsadı ve şiddetli korku onu bir uyarı çığlığı atmaya zorladı. Kız da çığlığı işitmiş olsa gerekti çünkü başını Norbert’e doğru çevirdi; yüzü bir an için tam olarak göründü ama yine de olup biteni anlamamış gibi bir ifadesi vardı ve adama daha fazla dikkat etmeksizin daha önce gittiği yönde ilerlemeyi sürdürdü. Aynı zamanda yüzü sanki beyaz mermere dönüşüyormuş gibi daha da soluklaştı; tapınağın revağına doğru basamakları tırmandı, tam sütunların arasında bir basamağa oturdu ve yavaşça uzanıp başını bir basamağa koydu. Şimdi çakıllar öylesine kütle halinde yağıyordu ki tümüyle mat bir perdeye dönüşmüşlerdi; yine de kızın arkasından koşan Norbert onun gözünün önünden kaybolduğu yeri bulmayı başardı; orada çıkıntılı çatı tarafından korunan geniş basamağa sanki uyumak için uzanmıştı ama artık solumuyordu; besbelli kükürt dumanlarıyla boğulmuştu. Vezüv’ün kızıl alevleri kapalı gözleriyle tamamen güzel bir heykele benzeyen yüzünü aydınlatıyordu. Yüzünde ne korku ne bir çarpıklık vardı; yalnızca hatlarında garip bir vekar, kaçınılmaza dingince bir boyun eğiş görünüyordu. (…) küller önce gri tülden bir peçe gibi yüz çizgilerinin üzerine yayıldı, sonra yüzünün son ışıltısını da söndürdü ve hemen sanki kuzey ülkelerinin kış karları gibi tüm bedenini yumuşak bir örtünün altına gömdü. Dışarıda Apollo tapınağının sütunları dikiliyordu ama şimdi yarılarına kadar kül yığınlarının içine gömülmüşlerdi. (Freud, 1907, s. 12-13, çev. Emre Kapkın, 2003).

Düşten uyanan Norbert yaşadığı şehrin sokaklarına camdan bakar. Bir anda o özel yürüyüşü gördüğü bir çift kadın bacağı fark ettiği zaman yatak kıyafetiyle kendini sokağa atar ancak kadını bulamaz.  Artık ne zaman sokakta olsa kadınların yürüyüşlerine ve ayaklarına bakıyor ve o Gradiva yürüyüşlü kadını bulmayı umut ediyordur.

Tüm bu sevdalı ve buhranlı günler sinirlerini çok yormuştur. Yaşadığı şehirden uzaklaşmaya ve İtalya seyahati yapmaya karar verir. Önce Roma, sonra Napoli ve en sonunda Pompei’ye gider. Her gittiği yerde sinekler ve balayına çıkmış Alman çiftlerden (onlara alaycı bir şekilde, Augustus ve Gretchen adlarını verir) bunalır.

Pompei’de dolaşırken, Casa di Meleagro’da Gradiva’nın hayaleti olduğunu düşündüğü bir genç kadına rastlar. Genç kadınla nasıl iletişim kuracağını bulmaya çalışırken (Yunanca mı, Latince mi?), kadın ondan Almanca konuşmasını ister.

Artık ilerleyen günlerin belli bölümlerini iki bin yıl önce bu şehirde yaşamış ve sonunda küllerin, lavların altında kalmış bu hayaletin peşinden koşarak; onunla konuşarak geçirmektedir.

Romanın akışı ilerledikçe Gradiva’nın aslında Norbert Hanold’un çocukluk aşkı olan komşusu Zoë Bertgang olduğunu anlarız. Bu keşif Norbert Hanold’u önce şaşkına çevirir; sonrasında hezeyanlı durumunun iyileşmesine yol açar.

Bir zooloji profesörü olan Richard Bertgang’ın kızı olan Zoë Bertgang Norbert Hanold’un çocukluk aşkıdır. Ancak çocukluk bitip buluğ çağları gelince Norbert kızdan uzaklaşmış ve gitgide kendi içine kapalı hale gelmiştir. Zaman zaman aynı ortamlarda bulunsalar da Norbert Zoë’yi görmüyor ve duymuyor gibidir. Aslında bu Norbert’in genel olarak karşı cinse yaklaşımının özelliğidir. Norbert aseksüel bir yaşam sürmektedir. Hayatında erotizm, aşk ve cinselliğe yer yok gibidir. Bütün enerjisi ve zamanını arkeolojiye ayırmaktadır.

Zoë Pompei’deki karşılaşmaları ve birlikte geçirdikleri zamanlarda, garip davranan Norbert’e bir analistin yapacağı şekilde yaklaşır. Onun gerçekdışı algıları ve beklentilerini gerçeklikle yüzleştirme yoluna giderek bozmaz. Onun oyununun içine girer ve bekler. Kendisine verilen -aktarımsal- rolü reddetmez. Uygun zaman ve ortam geldiği zaman Norbert’in yavaş yavaş gerçeklikle karşılaşmasını sağlar.

Romanın sonunda Norbert Hanold ve Zoë’nün sevgili haline geldiklerini görürüz. Bu hikâye Freud’a göre aşkın iyileştiriciliğini ortaya koyar. Quinodoz (2016) Hanold’un annesini erken yaşta kaybetmiş oluşuna vurgu yaparak, Gradiva’nın küller altından diriltilmesi düşlemiyle anneyi toprak altından çıkarma arzusu arasında bağlantı kurar. Annenin kaybı da Pompei felaketi gibi bir psikolojik afettir. Hanold Zoë’ye Gradiva/Anneliği yansıtarak onu diriltmeye çalışır. Zoë bu “aktarım”ı reddetmeyerek arzunun nesnesi haline gelir ancak yeni nesneliğini de ortaya koyarak Hanold’un iç dünyasında bir değişim olmasını sağlar.

Sağaltım         

Yazının ilerleyen bölümlerinde patolojinin dinamiklerine odaklanmaya çalışacağız ancak öncelikle sağaltıcı olana ağırlık verelim. Norbert’i iyileştiren nedir?

Freud (1907) “her psikanalitik tedavi bastırılmış aşkı özgürleştirme girişimidir” diyor (s. 90).  Bu tanımlamaya göre, Zoë’nün Norbert’i tedavi etme yolu, bilinçdışına itilmiş geçmişin aşkını güncel buluşmanın sahnesinde bilinç düzeyine çıkarmaktır.

Bu iyileştirici aşk, aktarım aşkının doyurulmasından ibaret görülebilir mi? Freud’un Gradiva/Zoë-Norbert ilişkisini analitik ilişki ve aktarım dinamiği üzerinden anlama ve açıklama girişimi biraz kafa karıştırıcı olabilir çünkü aktarım aşkı dinamiğinin tersine burada geçmiş aşk nesnesi ve güncel aşk nesnesi aynı kişidir. Zoë’nün sürecin sonunda yaptığı, üzerindeki Gradiva örtüsünü kaldırarak kendisinin çocukluk aşkı olduğunu Norbert’e göstermektir. Aslında “çocukluk aşkı Zoë” Oidipal nesnenin yerine geçen olarak bir aktarım nesnesidir. Güncel aşk ortamında karşılaşılan Gradiva/Zoë de bu aktarım nesnesinin son halidir. Bu vesileyle her aşk dinamiğinin kendi içinde bir aktarım dinamiğini barındırdığını söyleyebiliriz. Tüm aşklar önceki nesnenin aktarımını içerir. Bu anlamda filmi geriye sararak ilk aşk nesnesini ararsak ister istemez en erken bağlılık figürlerine ulaşırız.

Ashur’un (2009) dikkat çektiği üzere, Zoë’nün Norbert’i tedavi etme sürecinde öne çıkan unsur bilinçdışı olanı bilinçli hale getiren girişimden ziyade bir oyun alanı /geçiş alanı yaratarak Norbert’in düşleminin içine girmesi, ona eşlik etmesi ve yavaş yavaş onu gerçekliğe çekecek müdahaleleri yapabilmesidir. Ashur’a göre bu yaklaşım bu hali ile Winnicott’çu bir analitik ortam yaratma örneğidir.

Freud’un analitik çalışma karakterinde daha çok babacıl ve eril özellikler hakimken, Zoë’nün yaklaşımı anacıl ve dişildir. Bergstein (2003) Zoë gibi bir kurgusal karakteri ilk kadın analistlerden biri olarak selamlar. Zoë’nün yarattığı ortam ve teknik yaklaşım otuz-kırk sene sonrasının nesne ilişkici kuram ve tekniklerinin habercisi gibidir.

Freud her ne kadar temel metinlerinde, kendisi bu yaklaşımı tanımlamamış, geliştirmemiş olsa da Zoë’nün şahsında o “yeni analisti” tanımış ve hak ettiği değeri vermiş gibidir. Bergstein (2003) Freud’un kendi dişil tarafıyla ilişki ve iletişiminin iyi olmadığını ve analitik tekniklerdeki yorum ve açıklama odaklı vurgunun bundan kaynaklandığını düşünür. Bu bize Winnicott’un kuramındaki “yapmak” (to do) ve “olmak” (to be) kavramları arasındaki farkı düşündürür. Dişil yaklaşım “olmak”, çocuğun veya analizanın birincil ihtiyaçları ve erken dönem hassasiyetlerine yanıt veren bir ortam yaratır.

Gerçi, özellikle Freud’un vaka çalışmalarının bütüncül okumaları (makalelerin kendisi ve çevresel okumalar, tarihsel tanıklıklar, analizanların kendi anlattıkları) Freud’un sanıldığı gibi sadece eril tarafta yer almadığını, yeri ve zamanı geldiğinde epey dişil bir tarafının da olduğunu gösterir. Bu anlamda psikanalist olarak “iki Freud” var gibidir. Bu “iki Freud” psikanaliz tarihinde farklı psikanalizlerin ortaya çıkış sebeplerinden biri olarak görülebilir. Ferenczi, Balint, Winnicott, Kohut ve İlişkisel Psikanaliz (Relational Psychoanalysis) gibi aktörlerle sahneye çıkan “İkinci Psikanaliz”in başlangıcının Ferenczi’nin Freud tarafından analizi oluşu gerçeğini de hatırlatalım.

Ancak Freud bu dişil yaklaşımı açıkça yazmamış, savunmamış ve karanlıkta bırakmıştır. Ne var ki, onun bu seçimi ve duruşu, Zoë’yü takdir etmesine engel olmamıştır.

Gradiva’ya Bir Düş Olarak Yaklaşmak

Hikâyeyi psikanalizin düşü çözümlediği gibi ele alıp, zamansal olarak öncül ve ardıl, sebep ve sonuçların yerlerini değiştirme, tersine çevirme, değişik yoğunlaştırma ihtimallerini hesaba katarak ele alırsak nasıl yorumlar teklif edebiliriz? [1]

Freud’a göre Norbert Hanold’un psikolojik problemlerinin ardındaki ana mesele bastırılmış erotik duygulanımdır. Freud bu bastırılanın ana niteliğini belirtir ancak bastırılanın içeriği ve bastırmanın sebepleri arasında Freud’dan beklediğimiz belirgin açıklamalara girişmez. Bastırılanda kabul edilemez bulunan nedir?

Erotik duygulanımın tek başına var olamayacağını ve her zaman bir düşlem içinde ifade bulabileceğini var sayarsak, Norbert’in cinsel düşleminin kabul edilemez oluşunun sebebi neydi?

Oidipal Arzu

Norbert Hanold Zoë Bertgang’da çocukluğun kaybedilmiş aşkını buluyorsa ve çocukluğun kaybedilmiş aşk nesnesi aslında kaybedilmiş bir annenin ikamesiyse bastırmanın sebebi Oidipal yasakla ve bağlantılı kastrasyon kaygısıyla açıklanabilir. Çatışma ve kaygı yaratan bu düşlemle ilgili savunmacı tek operasyon olarak bastırma (unutma; unuttuğunu da unutma) yetmemiş ve bunların üstüne, Hanold kendisine uygulanacak bir kastrasyonu da imkânsız kılacak şekilde, kendi kendini kastre etmiş gibidir. Cinselliğe ilgisi yoktur; cinsel arzuyu duyma ve tamamına erdirme gibi bir iktidarı da yoktur.

Bunun yanında, bu tür bir operasyonla bir şekilde ilgili türevler olarak -ya da Oidipal arzu odaklı bir açıklamaya alternatifler olarak-, bastırılan düşlemin içeriği ve niteliğiyle ilgili başka önermeler de düşünebiliriz.

Fetiş

Norbert Hanold’un Gradiva figürünün yürüyüşüne ve özellikle ayağının adım atarken aldığı şekille çok ilgilendiğini görüyoruz. Norbert Hanold bu odağa aşırı yatırımıyla oluşan bir seçici dikkatle kadınların yürüyüşlerine ve özellikle ayaklarına çok bakar. Bu bakışlar kadınları rahatsız edici boyutlara ulaşır.

Norbert Hanold’un bastırılmış düşlemi fetişist bir nitelikte midir? Norbert’in annesini ne zaman kaybettiğini bilmiyoruz ancak acaba bu kayıp Norbert’in gelişim sürecinde cinsiyet farkını algılayıp kavrayabildiği ve kabul ettiği bir noktadan önce mi gerçekleşmiştir diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Böyle bir durumda, kastre olmamış bir anne (penisi olan bir anne) travmanın donmuş sahnesinden de etkilenerek varlığını koruyor olabilir. Bunun yanında, Oidipal arzunun ortaya çıkardığı kastrasyon kaygısından kaçınmak için de sapkın bir yol olarak, kastrasyonu inkâr eden bir zihniyet oluşmuş olabilir. Kadınların ayağı penis yerine geçer. Norbert Hanold’un Gradiva’nın yürüyüşünü çok farklı ve ilgi çekici bulması, ayağın o esrarlı açısını anlamaya çalışması gibi detaylar, hiçbir kadında bulunmayan ama o özel kadında bulunan (anne ve Gradiva/Zoë’de bulunan) özel bir duruma gönderme yapar gibidir. Bu kadın diğer kadınlara göre farklıdır; onun penisi vardır.

Ölüsevicilik

Bastırılanın içeriğine dair bir başka önerme, nekrofilik düşlem üzerine olabilir. Ölmüş anneye yapılan erotik yatırım, bir yer değiştirme ile binlerce yıl önce ölmüş bir başka kadına yönelir. Toprağın altında çürümüş olan annenin yerine beden hatları hâlâ fark edilebilecek olan küller ve lavlar altında taşlaşmış bir kadın konulur. Ölen annenin yerine yine ölü bir kadının (hatta çok daha eskiden ölmüş bir kadının) konması anneye (ve ölüm dürtüsüne) sadakatin bir sonucu mudur? Yaşam dürtüsünün hizmetindeymiş gibi görünen dürtüler aslında yine ölüm dürtüsüne mi hizmet etmektedirler? Gradiva’nın Norbert Hanold tarafından düşlemlenen binlerce yıllık donmuşluğu, ölüm dürtüsünün zamanı ve yaşam dürtüsünün zamansal devinim ve göreceliliklerini donduran mutlaklık karakteri midir? Norbert’in Gradiva’ya aşkı erotik olarak doyumu engelleyen bir imkânsızlık yaratır ancak yaşam dürtüsünü de çağları aşan ebedi bir aşk düşlemiyle kandırmayı bilir. [2]

Norbert Hanold’u sanrı ve yarı varsanılara sürükleyen psişik zorlanma Zoë’yle erotik bir ortamda (balayı?) bulunmasıyla ortaya çıkan nekrofilik arzu mudur? Norbert Zoë’yü öldürmeyi düşlemiş olabilir mi? Gördüğü düşte, Gradiva’yı yaklaşan Vezüv felaketine yönelik olarak uyarmaya çalışırken ve onu ölümden kurtarmaya çalışırken aslında kendi cinai arzusundan mı korumaya çalışmaktadır?  Ölmüş bir kadını binlerce yıl sonra canlı görme düşlemleri ve sanrıları, canlı bir kadını ölü görme (ve o ölüye cinsel yatırım yapma) arzularının tersine çevrilmiş hali olabilir mi?

Ensest Yasağı ve Aseksülaite

Norbert Hanold’un erinliğe girişiyle aseksüel hale gelişinin altında şiddetlenen cinsel dürtünün yol açtığı bir çatışma var diye düşünürsek, bu çatışmayı ve dolayısıyla çatışmanın özündeki arzuyu bastırmak, ister istemez aseksüel bir sonuç doğurmuşa benziyor. Quinodoz’un (2016) da üstünde durduğu gibi cinselliğin şiddetlenmesi yanardağın patlaması gibi düşünülebilir. Bunun sonucunda oluşan tehdidi, her şeyi donduran, katılaştıran ölüm dürtüsünün gidermeye çalıştığını varsayabiliriz. Böylece yaşayan arzulu bedenlerin yerine heykelleşmiş olanları konulur. Sadece beden değil, zaman da donmuştur. Bugün ve iki bin sene öncesi bir arada yaşanabilecek hale gelirler. Çizgisel zamanın bittiği noktasal zamanın devreye sokulduğu bu işlemler hangi arzuya karşıdır?

Norbert Hanold’un İtalya gezisi boyunca balayındaki Alman çiftlerden duyduğu rahatsızlığı biliyoruz. Onların görüntüleri ve sesleri onu rahatsız eder. Odada vızıldayan sineklerden duyduğu rahatsızlık gibi, yan odadaki sevişen balayı çiftlerinin sesinden de çok rahatsızdır.

Hikâyenin belli bir noktasında başka bir alman çift fark eder. Onlardan nedense o derece rahatsız olmamış; hatta hoşlanmıştır. Göz ucuyla onların keyifli sohbetlerini; hal ve hareketlerini izler. Bu çiftin yeni evlenmiş bir çift değil de kardeş olduklarını düşünür. Ancak hikâyenin düğüm noktasına yaklaştığımız sayfalarda, o kızın Zoë’nün tanıdığı birisi (Gisa) olduğunu ve çiftin İtalya’ya balayı için geldiklerini anlarız. Norbert gene aseksüalite savunmasını devreye sokmuş ve bu çifti kardeş olarak algılayarak onları ensest yasağının cinselliksiz alanına koymuştur.

Peki ya kardeşler bu yasağa uymayıp birbirlerine çekim duyarlar ve de cinsellik yaşarlarsa? İlk olarak Jung Freud’a yazdığı bir mektupta Jensen’in bazı eserlerinde (“Kırmızı Şemsiye” ve “Gotik Evde”) kardeşler ve cinsellik konusunun özel bir yeri olduğuna dikkat çekmiştir. Bu noktadan sonra Freud da konuya özel bir ilgi duymuştur. Jung’a yazdığı bir mektupta, Jensen’in ayağında deformiteyle doğan ve sonra ölen bir kız kardeşi olabileceği spekülasyonunu yapmıştır. Freud, Gradiva’nın içeriğine dayandırdığı tezinde, yazarın bu özürlü ayağı sonrasında bir güzellik timsaline çevirmiş olabileceğini öngörmüştür. Ne var ki Jensen’e sorduğu konuyla ilgili sorulara olumsuz yanıt almıştır. Jensen bir kız kardeşin varlığını reddeder. Freud gene de yanıtlardan tatmin olmamışa benzemektedir. Jensen’i dirençli bir analizan gibi görmektedir (Lothane, 2010). Özellikle bu noktadan hareketle, erinlikle birlikte patlayan cinsellik volkanı ve her şeyi donduran, heykelleştiren aseksüalite savunmasını nasıl düşünebiliriz?

Acaba bütün hikâye Norbert Hanold’un kız kardeşi -çocukluk aşkı !- Zoë’ye duyduğu yasak arzunun üzerine mi kuruludur? Norbert’in kardeşine duyduğu sevgi, ikisi de erin ve ergen olduktan sonra çok tehlikeli hale gelmiş ve küllerin, çamurların altına gömülerek bilinçdışına mı atılmıştır? Yüz yıllar boyu, Pompei’nin günahla özdeşleştirilmesinin ve başına gelenlerin bu günahlarla ilgili görülmesinin de, hikayenin dekoru açısından önemini atlamayalım. [3]

Çıplak Anne (Matrem Nudam)

Slochower’a (1970 ve 1971) göre Freud’un Jensen’in Gradiva’sına duyduğu ilginin altında 1904 yılında Atina’ya ziyaretinde Akropol’e çıktığı zaman yaşadığı  deneyimin bir etkisi vardır. Freud bu deneyimi seksen yaşındayken Romain Rolland’a yazdığı bir mektupta dile getirir.

Freud erkek kardeşiyle birlikte Atina’ya gitmiştir. Yolculuk boyunca Atina’ya gidebileceklerine ve Akropol’e çıkabileceklerine dair garip bir inançsızlık onu ele geçirmiş gibidir.

Sonunda Atina’ya ulaşırlar ve Akropol’e çıkarlar. Freud tepeden bakarken sonunda Batı medeniyetinin ana’sına, rahmine ulaşmış olmanın zirve deneyimini yaşamaktadır. “Doğru olamayacak kadar güzel. Ben böyle bir mutluluğu hakkedecek ne yaptım ki” diye geçirir içinden ve bir yabancılaşma hissi onu kuşatır. “Gördüğüm gerçek değil” demeye başlar.[4] Akropol deneyimlerinden bahsederken Freud “biz” zamirini bırakıp sadece “ben” demeye başlamıştır. Kardeşini dışarıda bıraktığı bir deneyimi yaşamaktadır.

Fliess’le mektuplaşmalarından Freud’un üç buçuk yaşındayken Moravya’dan Viyana’ya tren seyahati sırasında, annesiyle yalnız olduğu kompartımanda onu çıplak gördüğünü hatırladığını öğreniriz. Fliess’e bu anıyı anlatırken “çıplak anne”nin Latincesini kullanır: “Matrem Nudam”. Bu ânın/anının yarattığı aşırı uyarılma kaygıya dönüşmüştür. Slochower’a göre, Freud’un Akropol’de yaşadığı yabancılaşma hissinin temelinde bir deja-vu vardır. Deja-vu “önceden görülmüş” anlamına gelir. Akropol’e ilk defa gidilmiştir ancak orada görülenin yarattığı deneyim başka bir deneyimin yarattığıyla eşleşmiştir. O da annenin çıplak görülmesi deneyimidir. Freud bu iki deneyimin ortak paydası olan duygularda “fazla ileri gitmiş” hisseder.

Slochower Freud’un Gradiva’ya duyduğu ilginin altında onun Akropol deneyimlerinin olduğunu düşünür. Freud Akropol’ü ziyaretinden bir sene kadar sonra (ve Jensen’in Gradiva’sı üzerine yazmadan bir sene önce) Napoli’yi ziyaret eder ve oradan Pompei’den kalan bir duvar parçası satın alır. Oto-analizi sırasında kendisini Pompei’nin sokaklarında dolaşırken gördüğü bir rüyadan Fliess’e söz eder.

Freud Norbert Hanold’un hikâyesinde geçmişin sislenmiş karanlığında terkedilmiş, küllerin, toprakların altında kalmış, gizlenmiş (bastırılmış) doğurgan, dişil güzelliklerin keşfedilmesi (tekrar buluşulması) heyecanını yaşamaktadır.

Balayı Disosiyasyonu?

Acaba romanı oluşturan bütün sahneleri tekrar karıp yeniden dağıtarak başka bir hikâye oluşturabilir miyiz? Böyle alternatif ve yeni bir düzende romanın sona yakın kısmı başlangıç kısmı haline gelir. Okuyucunun romanın başı olarak algıladığı kısım ise, romanın kahramanının zamanda bulunduğu noktadan geçmişe yönelik sanrısal bir düşlemi haline dönüşür.

Norbert Hanold’un hezeyanlı ve yarı varsanılı hali balayında geçirdiği bir reaktif psikotik veya disosiyatif atak sonucunda ortaya çıkmış olabilir mi? Freud’un Akropol deneyimini “yasak bir vuslat” olarak düşünelim. Norbert’in İtalya’da bulunuş sebebi gerçekte Zoë’yle çıktığı balayı ise, sonunda ulaştığı bu mutluluğun, geçmişin yasak arzusuyla buluştuğu noktada, belki de Freud’unkine benzer bir yabancılaşma yaşıyordu. O kendi deneyimine yabancılaşarak, Zoë’yle yaşadıklarını veya yaşayacaklarını dışarıda öbür Alman balayı çiftlerinde görüyordu. Görünüşte onlardan rahatsız oluyordu ancak dikkatini onlardan da alamıyordu. Israrla “balayında olan ben değilim onlar” der gibiydi ve üstelik balayındaki insanın muhtemel mutluluk ve heyecanını asla kabul etmiyor; duyguyu tersine çeviriyor ve bu balayı sahneleri onu tiksindiriyordu. Zaten onun İtalya’da bulunuş sebebi balayı değildi. O yakın geçmişin içinde farklı nedenler yaşayıp İtalya’ya gelmişti (bu bulunulan andan geriye doğru yeniden yazılan bir yakın geçmişti -yani Almanya’daki bunalımlı günler ve yalnız başına İtalya’ya seyahat etme kararı). Sevdiği kadın zaten yatabileceği canlı bir bedene de sahip değildi. Çoktan ölmüş (öldürülmüş?) ve taşa dönmüştü.

Ancak nasıl oluyorsa bu taşa dönüştürme işlemi her zaman başarılı olamıyor ve yeni gelin kanlı canlı oradan buradan karşısına çıkıyordu. En açık örneği rüyasında görüldüğü şekliyle bu kadını öldürmek (onu küllerin altına gömmek) ve onu kendi cinai dürtülerinden korumak (kurtarmak) arasında yaman bir çatışma yaşıyordu. Bunun yanında, yatmadığı bu kadının bir başkasına bir şeyler duyabilecek olma ihtimali de onu çok rahatsız ediyordu. Pompei’de binlerce yıl öncesinin veya güncelin sahnesinde epey sayıda rakip olacak canlı ya da ölü (yarı ölü) erkek vardı. Hikâyenin gizemli içeriğinin çözüme kavuştuğu sahnenin başlangıcında Norbert’in -binlerce yıl önce yaşamış ve Gradiva’yla birlikte, ona sarılmış olarak ölmüş (buradaki ölüm “orgazm deneyimi” olabilir mi?) birisini kıskanması vardır.

Çatışması sebebiyle taşa dönüştürmekten bile çekinmediği bu kadının bir başkasıyla yatma ihtimali, onu harekete geçirmiş ve sıkıştığı yerden kurtarmıştı. Norbert’in psikotik atağının bittiği ve Zoë’ye eşi olarak sahip çıktığı çözüm kıskançlık sahnesinin arkasından gelmişti.

Yazar, Yara ve Yaratım

Freud’un ve diğer psikanalistlerin Wilhelm Jensen’in Gradiva eseri üzerine yazdıkları makaleler, ürettikleri çözümlemeler ister istemez akla şu soru ve eleştiriyi getirir: Kurgulanmış bir öykü ve onun içindeki kahramanları çözümlemenin psikanalitik olarak bir anlamı var mıdır? Norbert’in Zoë’yü ölmüş annesinin ikamesi yapıp yapmadığı, diriltmek mi yoksa öldürmek mi istediği, yazılı hikâyenin sonunun aslında hikâyenin başlangıcı olup olmadığı ve ona sonradan varsanılı bir geçmiş (başlangıç) oluşturulup oluşturulmadığı gibi sorular tüm olgunun bir kurgu oluşu ve yazarın tüm bu soruların yanıtlarıyla ilgili şeyleri (hatta bu soruları sordurmayı bile) planlamış olabileceği düşüncesiyle anlamsızlaşabilir.

Ancak psikanalitik bakış her yaratım sürecinin sanatçının öznelliğinin derinlerinden gelen ve onu oldukça meşgul eden dinamiklerle ilgili olduğuna inanır. Sanatçı çoğunlukla yaralı olduğu bir konuyla uğraşmaktadır. Onu sanat eserinin iyileştiriciliğiyle onarmak niyetindedir. Düşlemlerin, düşlerin ve yaratılan eserlerin aynı hammaddeyi kullandığını hatırlarsak, psikanalizin sanat eserini bir düş veya düşlem gibi çözümlemesini kabul edebiliriz.

Jensen’in yaşamı, kimliği ve kişiliğiyle ilgili Freud ve Jung’da merak uyandıran detaylardan söz etmiştik. Özellikle bir kız kardeşinin olup olmadığıyla ilgili merakı ve sorularından bahsetmiştik. Wilhelm Jensen kardeşi olup olmadığı sorusuna olumsuz yanıt vermişti. Bu yanıt hem doğru hem yanlıştır. Jensen bir hizmetçi olan Doris Engel Dorothea Bahr ve Kiel Belediye Başkanı Sven Hans Jensen’in oğluydu. Gayri meşru bir ilişkiden doğmuş ve evlatlık olarak akademisyen bir aileyle verilmişti. Yaşamı boyunca annesini bir daha görmemişti. Annesi daha sonra Hamburg’da evlenmiş ve dört çocuğu olmuştu. Wilhelm Jensen’in varlıklarını bilip bilmediğinden emin olmadığımız dört kardeşi vardı. Tarihsel bilgiler Jensen’in gerçek annesinin ve babasının kim olduğunu bilip bilmediğini de söylemiyor. Belki de bu aile sırrı Jensen’in Norbert Hanold’un öyküsünde anlattığı gibi, kahramanın bilip de bilmediği bir öykü olarak, yaşamının yanı başında akıp gidiyordu. Wilhelm Jensen gençlik aşkı Clara Luise Adolphine Witthöfft’ü -kız on sekiz yaşındayken- ani bir şekilde kaybetmişti. Jensen’in bu kaybın etkisini yaşam boyunca taşıdığı ve tam olarak üstesinden gelemediği söylenir. Eserlerinde ölüm/ayrılık ve aşk temaları çoğunlukla yan yanadırlar: Hiçbir zaman birlikte olamadığı gerçek annesi ve ölüm sebebiyle çok erken ayrılmak zorunda kaldığı gençlik aşkı (Lothane, 2010).

Wilhelm Jensen eseriyle, binlerce yıl öncesinde kalmış, küllerin altındaki Gradiva’yı Zoë’nün kişiliğine taşımış  ve daha sonra da kitabın ölümsüzlüğünde ölümün, ölüm dürtüsünün karşısına yaratımın libidosunu koymuştur. Gradiva’nın küllerin altında taşlaşmış bedeni ölüm dürtüsünün donmuşluğunda “uyuyan güzel” gibidir. Jensen/Norbert öpücüğüyle yaşam’a dönüşür (Zoë Yunanca “yaşam” demektir). [5]

Freud’un Jensen’in Gradiva’sı üzerine çalışması bu yaşam öpücüğünü bir başka eserle daha taçlandırmış ve iç içe geçen bu yaratım süreci yaşam dürtüsünün kararlı edimleri olarak zamanın ve kültürünün bünyesine katılmışlardır.

 

Kaynakça

Ashur, D. (2009). ‘The Healing Power of Love’: The Literary/Analytic Bond of Marriage in Freud’s Essay on Gradiva, International Journal of Psychoanalysis, 90 (3), 595-612.

Bergstein, M. (2003). Gradiva Medica: Freud’s Model Female Analyst as Lizard-Slayer, American Imago, 60 (3), 285-301.

Freud, S. (1907). Delusions and Dreams in Jensen’s Gradiva. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt IX (1906-1908): Jensen’s ‘Gradiva’ and Other Works, 1-96.

Glauber, I. P. (1955). On the Meaning of Agoraphilia, Journal of the American Psychoanalytic Association, 3, 701-709.

Kapkın, E. (2003). Çevirenin Eki. W. Jensen – S Freud. Sanrı ve Düş “Gradiva” (E. Kapkın, Çev.) içinde, (s. 175-181).  İstanbul: Payel Yayınevi, s. 175-181.

Lothane, Z. (2010). The Lessons of a Classic Revisited: Freud on Jensen’s Gradiva, The Psychoanalytic Review, 97 (5), 789-817.

Quinodoz, J. M. (2016). Freud’u Okumak. Freud’un Eserlerinin Kronolojik Olarak Keşfi. (B. Kolbay, Ö. Soysal, Çev.). İstanbul: Bağlam Yayınevi.

Slochower, H. (1970). Freud’s Déja Vu on the Acropolis-A Symbolic Relic of ‘Mater Nuda’, Psychoanalytic Quarterly, 39, 90-102.

Resim: Gradiva, Vatikan Müzesi (Museo Chiaramonti, Section VII/2, Mo. 1284) ve Wilhelm Jensen, Gradiva: Ein Pompejanischen Phantasiestück, 1903.

Notlar

[1] Gradiva’nın Türkçeye çevirisini yapan Emre Kapkın (2003) hikâyeyle ilgili yeni bir yorum teklif eder. Ona göre, Norbert Hanold Almanya’da yaşadığı sanrılı, yarı varsanılı hallerden bunalıp İtalya’ya kaçıyor değildir. Zoë’nün babasıyla birlikte Pompei seyahatine gittiğini bilinçdışı veya yarı-bilinçli biliyordur ve onların peşinden oraya gider. Kaçmıyordur; kovalıyordur.

[2] Arkeoloji ölü anneye yönelik bir yatırımın sonucu mudur? Glauber (1955) tarihi yıkıntılar ve kalıntılara yönelik merakı agorafili olarak adlandırır. Ona göre bu dürtü nekrofilik karakterdedir. Ölü anneye duyulan aşkın yarattığı bağımlılık aynı zamanda ondan duyulan büyük korkuya dönüşür. Bu korkuya yönelik hakimiyet kurma ihtiyacı kendisini ölü annenin yerine geçen ortamın (örneğimizde Pompei kalıntıları) içine tamamen girip bir yeniden doğum düşlemine dönüşmeyle gösterir.

[3] Tarihsel olarak doğru olmasa da internette örnekleri görülecek şekilde, Pompei faciasının Caligula’nın Roma imparatoru olduğu dönemde gerçekleştiğine dair yanlış iddialar vardır. Caligula sapkınlıklarıyla ünlüydü ve konumuz açısından önemli bir detay olarak da üç kız kardeşiyle yatıyordu. Kız kardeşlerinden Drusilla’yı hamile bırakmıştı.

[4] Ünlü yazar Stendhal Floransa’yı ziyaretinde Rönesans’ın harikalarını gördükçe kaygıya kapılır ve sonunda ağır somatik belirtilerle hastaneye kaldırılır. Doktorların teşhisi fazla güzelliğin onu hastalandırdığıdır. Yaşadığı belirtilere “Stendhal Sendromu” adı verilir.

[5] Norbert bu ismi ilk duyduğunda “bana acı bir alay gibi geliyor” demişti. Bu söz aşkının ölüme karşı verdiği mücadelenin umutsuz bir çaba olduğuna dair karamsar bir hava içinde söylenmişti.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s