KADIN/Analiz Korkusu – Jan Abram

KADIN/Analiz Korkusu:

Arzu, Çocuksu Cinsellik ve Ruhsal Sağkalım Üzerine Düşünceler[1]

Jan Abram

… anneyle bağlanmanın bu evresi, histerinin etiyolojisiyle yakından ilişkidir, ki şaşırtıcı değildir bu, zira gerek evre gerekse nevroz feminen karakterdedir ve anneye duyulan bu bağımlılık, ileride görülecek paranoyanın virüsünü kadınlara bulaştırır. (Freud, S. 1931, s.227).

Bu KADIN korkusunun izini kimin öyküsünde sürseniz, bunun aslında bağımlılık gerçeğini kabul etmekten duyulan bir korku olduğu ortaya çıkar. (Winnicott, 1957 s. 125).

 

Giriş

Seanstaki bir sessizlik esnasında, o ana kadar söylediklerimin Lisa’ya hitap edip etmediğinden emin olamıyorken, birden, usulca ve temkinli biçimde şöyle dedi: “Az önce söyledikleriniz… sanırım haklısınız. Daha önce pek böyle düşünmemiştim.” Ne kast ettiğini anlamamıştım. “Bu kadar önemli olan yalnızca gerçekte ne istediğinizi bilmek değil. Yani, tabii, onun da yardımı oluyor da… Ama asıl olan onu elde etmek. Bu beni gerçekten korkutuyor. Gerçekten istediğim şeyi elde etmenin düşüncesi bile beni dehşete düşürmeye yetiyor,” diye sürdürdü sözlerini. O noktada hatırladım: Lisa’nın “her şeye sahip olmakla” ilgili ketlenmelerine yönelik bir yorum yapmıştım. Yine biraz sessiz kaldıktan sonra Lisa “Ve sanırım, ne kadar istesem de sizden beşinci seansı isteyemememin sebebi de bu. Üçüncü ve dördüncü seansları isterken böyle olmamıştı ama bu defa nedense çok korkuyorum.” Ardından gelen sessizlikte, yıllar önceki ilk görüşmemize döndüğümü, Lisa’nın o dönem psikanalizle ilgili kaygıları üzerine düşünmeye başladığımı fark ettim.

Lisa başarılı bir müzisyendi, oldukça entelektüel bir kadındı. Panik ataklarından dolayı yana yakıla yardım arayışına girmişti. Sorun şu ki, duygusal yardıma ihtiyacı olduğunun farkında olsa da, her tür psikolojik tedaviye, hele ki psikanalize güçlü bir kuşkuyla yaklaşıyordu. Açık uçlu bir tedaviye başlamaya hazır olmadığı ilk görüşmede belli olunca, ona altı hafta boyunca haftada bir görüşmeyi teklif etmiş bulundum. Bu zaman kısıtlaması onu rahatlatmış gibiydi. Altı seansa da sorumluluk bilinciyle geldi. Ardından bir altı seanslık set daha yaptık ve Lisa bunlardan yarar gördüğünü söyleyince “akışına bırakmaya” karar verdik. Böylelikle, ucu açık şekilde haftada bir gelmeye başlamış oldu.

Yavaş yavaş, yıllar geçtikçe, Lisa haftada 4 seansa kadar çıktı. Her ilave seans, hayatında yaşanan önemli bir gelişmenin getirisiydi. İkinci seansı istemeden hemen önce, yeni tanıştığı bir adamla çıkmaya başlamıştı. Yaklaşık bir yıl sonra yine aynı adamla birlikte yaşamaya başlayınca, üçüncü seansı istedi. Haftada üçe çıkmasıyla beraber, ilk defa divanı da kullanmaya başladı. Dördüncü seans eklenmeden hemen öncesinde yeni nişanlanmıştı, düğün hazırlıkları yapıyordu. Bu gelişmeler Lisa’yı hayrete düşürüyordu çünkü onu sevebilecek bir adamla tanışabileceğine daha önce hiç ihtimal vermemişti. Dahası, o güne dek evlilik kurumuna hep karşı olmuştu.

Düğünden kısa bir süre sonra, yaz tatili yaklaşırken, bebek sahibi olma arzusuyla bağlantılı olarak beşinci seansı (istediğini) dile getirmeye başladı. Bu da bir gün gelip de isteyeceği aklının ucundan bile geçmemiş bir şeydi. Lisa, bir yetişkin (bir kadın) olmakla özdeşim kuramadığını ve gelişiminin bu evresinin şiddet ve cinayetle ilişkili korkunç düşlemleri körüklediğini düşünüyordu.

Lisa’nın (tam bir) analizden duyduğu korku, bebek sahibi olma arzusuyla ilişkili korkuyla sıkı sıkıya bağlıdır. Bu makalede amacım, Lisa’nın kadın olma arzusundan korkmasının aslında bir “KADIN korkusuna” işaret ettiğini tartışmaktır.

Ruhsal Sağkalım

“Merhaba, nesne! Seni yok ettim! Benim seni yok edişim karşısında sağ kaldığın için benim gözümde değerlisin” (Winnicott, 1971, s. 90).

Freud’un düşüncelerini daha da genişleten Winnicott’un çalışmaları, nesnenin gölgesinin her daim mevcut olduğu birincil narsisizm alanını merkez alır (Roussillon, 2008). André Green de, “Winnicott… Freud’la kopmamış, bilakis onun eserlerini tamamlamıştır” derken bu noktaya işaret etmiştir. [Green, 1996; Abram, [2016] 2000].

Çalışmaları boyunca Winnicott, ölüm dürtüsü kavramına başvurmadan da “kaba, ilkel, uyarılmış düşüncedeki yıkıcı unsurun tanınması” üzerine yoğunlaşmıştır. İnsan Doğası kitabında düştüğü bir dipnotta, 1968’de yazdığı “Bir nesnenin kullanımı” makalesiyle bu sorunu çözdüğünü söyler. Daha önce bu konuda şöyle bir yorumda bulunmuştum: “… bebeğin özalgıdan algıya nasıl geçebileceğine ilişkin sorusunu, nesnenin ruhsal sağkalımı yanıtlamıştır”  (Winnicott, 1988 s. 79 ve Abram, 2013, s. 308).

Ruhsal sağkalım kavramı, anne-Ötekinin ihtiyaçları alışını bebeğin içselleştirmesi üzerinde durur. Bebeğin (kendini idame ettirme dürtüsünden doğan) birincil ruhsal yaratıcılığı ile anne-Ötekinin bebeğin ihtiyaçlarına karşılık verebilme kapasitesi bağlamında sağ kalmakla kalmamak arasında gidip gelmesi arasındaki dinamik, öznenin iç dünyasını renklendirir, şekillendirir. Ve yeterince iyi gelişim, nesnenin ruhsal sağkalımına bağlıdır. Analistin analitik ortamdaki kucaklayan tutumu ve yorumları, hastaya aktarımın après coup’unda sağ kalabilecek bir nesne deneyimi yaşatma potansiyeli taşır; böyle bir deneyim daha önce hiç bu kadar tutarlı ve güvenilir biçimde yaşanmamış olabilir.

Başka yazılarımda, Winnicott’un saldırganlık teorisinin bir uzantısının da ruhsallık-içi sağ kalan ve sağ kalmayan nesne gibi ikili bir kavram olduğunu öne sürmüştüm (Abram, 2003; 2005; 2007). Bu ruhsallık-içi nesneler, dış nesne/anne-Ötekinin sağ kalmasının veya kalmamasının etkisiyle sürekli (olumlu veya olumsuz) akış halindedir. Bebeğin birincin ruhsal tutkusundan (veya Winnicott’un tabiriyle birincil yaratıcılığından) anne-Öteki ya sağ çıkar ya da çıkmaz. Dolayısıyla, insan ruhu hem sağ kalan hem de sağ kalmayan bir nesneye dair içselleştirilmiş bilinçdışı anılardan oluşur. Sağ kalan nesnenin içsel nesne dünyasındaki rengi ve dokusu, bebeğin her bir gelişim evresini aşmasına yardımcı olur. Öte yandan, yeterince sık sağ kalamayan bir nesne söz konusuysa, bebek sağ kalmayan bir nesneyi içselleştirecektir ve bu nesne iç dünyaya egemen olabilir. Sağ kalmayan içsel bir nesne, kişilerarası ilişkilerdeki nesnenin de sağ kalmayacağına dair güçlü bir beklentiye yol açacaktır. Paranoid veya naif zihinsel durumlarda bunu görebiliriz (Winnicott 1988, s. 124).

Bu teoriyle bağlantılı olarak, psikopatoloji spektrumunun farklı noktalarında yer alan nice hastanın analize başvurmasının sebebi bana göre, sağ kalmayan bir nesnenin içeride gücü ele geçirmiş olması ve onları hasta edecek kadar bunaltmasıdır. Bazı hastalarda, özellikle de histeriklerde, gelişime gösterilen direnç alışılmadık derecede şiddetlidir ve analiz işe yaradıkça, direncin de dozu artar. Freud’un “olumsuz terapötik tepki”si orijinal felaketle ilişkili “çökme korkusunu” harekete geçiren aktarımdaki kaygıyı oluşturabilir (Riviere, 1936; Winnicott, 1974; Abram, 2018). O halde, bu vakalarda, analiz “arzu korkusu”nu ortaya çıkarınca “arzu nesnesini elde etme” korkusu da tehlikeli bir amaca dönüşür. Winnicott bu korkunun, paradoksal biçimde, fazla doygunluktan da kaynaklanabileceğini söyler: “… bebek, doyumdan doyum almaz. Kazıklanmış hisseder. Denebilir ki, kendisi yamyamca bir saldırıya kalkışmışken bir afyonla, beslenerek, uyutulmuştur. Elinden en fazla, saldırıyı ertelemek gelir” (Winnicott, 1945, s. 154). İşte bebeğe atılan bu tür kazıklar, annesel başarısızlığın nesnenin sağ kalamamasına yol açan bir türünü oluşturur ve bebeğin çok erken dönemlerde ruhsal çöküş yaşadığının işareti olabilir.

Winnicott’un İma Ettiği Arzu Teorisi[2]

Winnicott’un kuramsal matrisi, ihtiyaçlarla arzular arasındaki ayrımı ön plana çıkarır (Abram, 2007 s. 84; 290). Bu bakış açısını, yani arzunun bebeğin doyum deneyiminden kaynaklanan gelişimsel bir başarı olduğu görüşünü benimseyen çok sayıda yazar olmuştur (Akhtar, 1990). Bana öyle geliyor ki, Winnicott’un çalışmalarından yine kendisinin ruhsal sağkalım kavramıyla da ilişkili bir arzu kuramı çıkarmak mümkün olabilir (Abram, 2007, s. 15-40).

Winnicott’un annesi, birincil annelik meşguliyetindeyken, yani bebeğin içinde bulunduğu çaresizlikle bilinçdışında özdeşim kurabileceği bir ruh hali içindeyken, bebeğin ihtiyaçlarına uyum gösterebilmektedir (Winnicott, 1956). 1950’lerde sosyal hizmet çalışanlarına verdiği insan gelişimi derslerinde Winnicott “ilk teorik besleme” adını verdiği bir kavram ortaya atar. Bu, annenin bebeğin çaresizlik durumuyla ve bağımlılığıyla özdeşim kurma kapasitesinden doğan bir kavramdır. İlk teorik besleme, daha önceki (ihtiyaçları karşılayan) nice beslemenin kümülatif etkisinin sonucu olmakla beraber, burada vurgu annenin duygusal ruhsal rezonansındadır, çünkü bebeğin kendi ihtiyaçlarının görülmesini nasıl deneyimlediğinin anahtarı budur. Daha sonra Winnicott, “bir nesnenin kullanımı” kavramlaştırmasıyla bu temaları geliştirmiştir. Bu da anne-ötekinin bebeğin birincil tutkusunu/saldırısını karşılayıp ondan sağ çıkma kapasitesiyle ilişkilidir. Nesne sağ kalmazsa, ihtiyaca uyum gösterilmemesi nedeniyle, bebek var oluşun devamlılığı hissini kaybeder; bu da, içsel ruhsal dengesine ciddi darbe indirir. Bu bir travmadır ve bana göre bebeğin nesnenin sağ kalmayışını içselleştirme biçiminin bir boyutu da budur (Winnicott, 1971).  Sağ kalan ve kalmayan (ayrıca hepsi öznel olan) nesneler arasındaki ikilik, bebeğin yaşamının daha ilk haftalarında ortaya çıkar ve aktarımda dışa vurulacak olan nesneye bebeğin nasıl yaklaşacağının nitel zeminini oluşturur.

İki ruhsallık-içi nesnenin de evrimi, her bir gelişim aşamasında nesnenin ruhsallık-içi sağkalımına bağlı olacaktır. İhtiyaçların karşılanması, arzu duyma kapasitesini tetikleyecektir. Bu da Freud’un başlardaki rüya görme ve rüyalarla ilgili arzu teorisinde bahsettiği hatırlatıcı izle bağlantılıdır. Gelgelelim, sağ kalmayan nesne iç dünyada egemen olursa, arzunun farkındalığı değillenecektir. Önceki bir yazımda, sağ kalmayan nesnenin merkezinde dehşetin yer alması dolayısıyla, Ötekinin sağ kaldığı bir deneyimi hiç yaşamamış özne için bilince taşınan arzunun son derece korkutucu olacağını öne sürmüştüm (Abram, 2007).

Winnicott’un ilk teorik beslemesi, bebeğin ihtiyaç duyduğu şeyi bulması ile orada “bulunmak için bekleyen” şey arasındaki paradoks aracılığıyla nesneyi yarattığı anlamını taşır (Winnicott, 1988).

Bu sıkıştırılmış açıklamanın ardından, öznenin arzuyu hissetme ve, daha önemlisi, bu konuda eyleme geçme kapasitesine vesile olan gelişim sürecini özetleyelim:

  1. Yeni doğanın fiziksel ihtiyaçları vardır.
  2. Bebeğin ihtiyaçlarının birincil annelik meşguliyetine sahip bir anne-Öteki tarafından giderilmesi, bir tür doyum/haz hissi yaratır.
  3. Bu ihtiyaç tekrar baş gösterdiğinde (karşılanan ihtiyaçların biriktikçe gösterdiği etki doğrultusunda) bebek artık doyum hissini içselleştirmiştir (Freud’un hatırlatıcı izi) ve bu da arzuyu, yani doyum hissini tekrarlama dürtüsünü (öz-sağkalımı) teşvik eder.
  4. Arzu, haz veren ve bedende gerçekleşen doyum deneyiminden doğar. Arzu duygusu, nesneyle ilişkilidir zira doyum, anne-Ötekinin ihtiyacı karşılama becerisine bağlı olarak yaşanır (veya yaşanmaz).
  5. Ruhsal gelişim, bebek-ebeveyn ilişkisine bağlıdır ve bebek, nesnenin hem sağ kalışını hem de sağ kalmayışını deneyimler. Bu, ruhsallık-içinde sağ kalan ve kalmayan nesnelere yol açar. Bu nesneler kendilerini anlamlı olarak tesis etme sürecindedir. Winnicott buna, simgeleştirme kapasitenin eşiğini oluşturan “ilk teorik besleme” der.
  6. Arzunun niteliği ve niceliği, ruhsallık-içi sağ kalan ve kalmayan nesnenin bebeğin ruhsallık-içi anne-Öteki deneyimiyle beslenmesine bağlıdır.
  7. Winnicott’un ilk teorik besleme kavramını takiben, her bir gelişim evresinde bir dizi teorik besleme olduğunu öne sürmüştüm. Yetişkinliğe geçiş eşiğinde özne “son teorik beslemeye” ulaşma sürecindedir. Son simgesel besleme, ruhsallık-içi bir sağ kalan nesnenin büsbütün içselleştirildiği ergenlik döneminin görevlerini başarmakla ilgilidir, ki bu da nesnenin hem daha önce hem de bu kritik son aşamada sağ kalmasına bağlıdır. Simgeleştirme kapasitesi bu sayede oluşur ve daha olgun bir var oluş tarzına geçilebilir. Sağ kalan ve kalmayan nesneler, birbirini izleyen gelişim evreleri boyunca ruhu hem ruhsallık-içi hem de ruhsallıklar arası ilişkileri yönetme kapasitesiyle donatarak etkilemeye devam edecektir.

Dolayısıyla, Winnicott’un matrisini temel aldığımızda, arzunun izleyebileceği iki yol vardır ve bu yolun taşlarını ya sağ kalan nesne döşer ya da sağ kalmayan nesne. Sağ kalan nesnenin egemen olduğu durumlarda, arzu büyüyüp serpilerek ilgi ve sevgi kapasitesinin gelişimini besler (Winnicott, 1963). Öte yandan, iç dünyaya sağ kalmayan nesnenin egemen olduğu durumlarda arzu kesilecek (inkâr edilecek, yadsınacak, bastırılacak veya bölünecek) ve bilinçdışı bir sahada nefreti, içerlemeyi, özellikle de hasedi besleyecektir. Bu bağlamda, arzuya dair bir farkındalık geliştirmek (analiz için) korkutucu olabilir çünkü sağ kalmayan nesnenin çekirdeğinde oldukça gerçek bir dehşet deneyimi yer alır. Bu dehşet hissinin kökleri bebeğin sağ kalmayan nesneyle deneyimine dayansa da, artık bu nokta itibariyle özneye aittir; yani gelişimi çarpıtan, sağ kalmayan nesnenin toplamının içselleştirilmesidir.

Tüm bunlar doğrultusunda, psikanalitik tedavinin amacı ketlenmiş sağ kalan nesnenin büyümeye devam etmesi için yeni bir fırsat sunmaktır. Analistin analizana sunabileceği ne varsa (analitik ortam, kucaklama, yorum, devamlılık, dinleme, güvenilirlik) hepsi nesnenin ruhsal açıdan sağ kalmasını temin etmeye yöneliktir. Hâliyle, aktarımda ve analitik ilişkinin après coup’unda analizanın sağ kalan nesnesinin yeni bir biçimde beslenme ve büyüme potansiyeli söz konusudur. Böylelikle, bir bakıma, şu ana kadarki gelişmemişliğini telafi etmiş olur. Bu durum, üstbenliğin kendiliğe yönelik yıpratıcı içsel saldırılarını ciddi anlamda hafifletecek ve arzu edilene uzanma kapasitesini artıracaktır. Doyum gerekli olsa da, “tümgüçlülük yanılsaması” bağlamında, yanılsamanın dağılması da olgunlaşmanın kritik evrelerinden biridir. (Winnicott, 1971; Abram, 2007, s. 200 – 212).

Klinik Tablo

  “Cinsel işlev… yetişkinin normal cinsel yaşamı olarak aşina olduğumuz hali almadan önce uzun ve karmaşık bir gelişim evresinden geçmek zorundadır” (Freud, 1922 SE XX s. 35).

Burada Lisa’nın salıdan cumaya haftada 4 görüşmeyle ilerleyen analiz sürecinin birkaç haftasında meydana gelen bazı kilit etkileşimlere odaklanacağım. Bu etkileşimler, arzusunun “eyleme geçmesi” olarak nitelendireceğim bir noktaya doğru ilerlemekte olan Lisa’nın aktarımda sağ kalmak ile kalmamak arasında nasıl bocaladığına örnek teşkil eder. Lisa, “bebek sahibi olmak” ile ilgili kaygıları üzerinde çalışmak amacıyla, bilinçli olarak, 5. seansı talep etmişti. Fakat göreceğimiz üzere, hamile kalma arzusu, aktarımda benimle ilgili bilinçdışı Oidipal dehşetlere takılmıştı.

Yaz arasından sonra Lisa ikircikli, analiziyle bağı kopmuş bir halde geri döndü. Bunu kendisinin “bihaber” yanı olarak isimlendiriyordu ve birlikte, aralarda kendisini böyle koruduğu sonucuna varmıştık. Nispeten manik ve üstüncü  bir tutuma girmeyi başarsa da ardından, göreceğimiz üzere, duvara tosluyordu. Yaz tatilinden çok önce beşinci seansı gündeme getirdiğinden beri bu olasılık her seansta havada asılı duruyordu. Daha önce de belirtildiği üzere, Lisa tam analize (5 seansa) geçmenin onu çok korkutan bir yanı olduğunu kabul ediyordu. Nereye varacaktı bu? Ardından altıncı, sonra da yedinci seansı isteyecek; bana komşu olacak; yanıma taşınmayı düşünecekti. Hâlbuki böyle bir şeyin mümkün olmadığının farkındaydı. O halde neden dörtten devam etmiyordu ki?

Lisa’nın beşinci seans meselesinde böyle top çevirip durması, “tabakta en sevdiğiniz yemeği sona saklamak” gibiydi. Beklemek sanki onu yemekten daha bile lezizdi çünkü bir kere yediniz mi, bitiyordu. Yok oluyordu. Gelgelelim, bu durum orijinal kaygılarının (çok daha tahammül edilebilir düzeyde de olsa) geri dönmesine yol açtı. Ortaya çıkan temalar, arzu ve çalma, sevgi ve nefret, düşmanlık ve haset gibi alanlardaki kaygılarını gözler önüne seriyordu. Bir miktar derinlemesine çalışmanın ardından, cuma seansında bir yolunu bulup beşinci seansı talep etti. Ben de beş hafta sonrası için pazartesi başlamayı önerdim. Oysa Lisa, bu tarihin ona uygun olduğuna dair herhangi bir bildirimde bulunmadı.

Salı günkü seansa geldiğinde, hafta sonu kendisini daha iyi hissettiğini söyledi ama şimdi, yani bu seans esnasında, kendisine önerdiğim seansla ilgili yine top çevirmeye başlamıştı. Çok doğru bir zamanmış gibi gelmiyordu ona. Biraz durakladıktan sonra, “Dışarıdan biri görse ne düşünürdü acaba?” diye sordu. Ardından, cumartesi bir tiyatro oyununa gittiğini, hafta sonu boyunca bu oyunu takıntılı biçimde düşünüp durduğunu anlattı. Bu oyun, (istasyon şefinin demir yolunun makaslarını yönettiği) bir makasçı kulübesinin içinde geçiyordu. Oyunda, istasyon şefi flört etmekte olduğu bir kadına duyduğu cinsel ilgiye kendini öyle kaptırıyordu ki, gelen tren için makası değiştirmesini hatırlatan uyarı sinyalini duymuyordu. Hâliyle tren kaza yapıyor, bu da 18 kişinin ölümüne neden oluyordu. Lisa kendisinin de tam olarak böyle olduğunu hissediyordu. Kendini bir şeye kaptıracak, bir felakete yol açacaktı. Tıpkı bir âşık gibi bana kendisini fazlaca kaptırıp bir uyarı sinyalini kaçıracağı, bir felakete yol açacağı fikrinin onu dehşete düşürdüğünü söyledim. Tam olarak böyle hissettiği ama sebebini bilmediği yanıtını verdi.

Bu seansın ardından ev anahtarlarını kaybetmiş, bekleme odasında unutmuş olabileceğini düşünmüştü. Tren kazası meselesi (sanki gerçekten yaşanmış gibi) kafasını hâlâ meşgul ediyordu. Bir sonraki seansta bu durumu aktardığında, kendisini kaybolmuş hissettiğini, sanki beşinci seansın sorumluluğunu almanın bana kaptırma düşlemleriyle birleşince zor gelmeye başladığını söyledim. Beşinci seansı henüz teyit etmemiş olduğunu ima etmem karşısında çok şaşırmış gibi davrandı. Bu konuda mutabık olduğumuzu sandığını söyledi. Derken bir sessizlik oldu ve beşinci seansı teyit etmediğinin kendisinin de farkında olduğunu, o bildik en güzel yemeği sona bırakma oyununu oynadığını net bir şekilde anladım.

Sessizlik bir süre daha devam etti, rahatsız bir sessizlikti bu. Ama verimli oldu zira İskoçya Kraliçesi Mary ve I. Elizabeth hakkındaki başka bir tiyatro oyununa dair çağrışımları geldi. Bu oyundan nefret etmişti ama o da kendisini Mary’nin ölüm fermanını imzalamak istemeyen Elizabeth gibi hissediyordu. “Aslında”, dedi Lisa, “Elizabeth, Mary’nin ölmesini istiyordu ama hem kuzenini öldürüp hem de bu ölümden sorumlu tutulmama gibi iki yüzlü bir arzusu vardı.” Biraz durakladıktan sonra Lisa’nın da burada kendisini iki yüzlü hissettiğini söyledim. Beşinci seansı istiyordu ama buna söz verme sorumluluğunu almak istemiyordu çünkü bu kendisine ölüm fermanı imzalamak gibi geliyordu. O da Elizabeth gibi felç olup kalmıştı.

Tereddütle de olsa bana katıldı. Sonra “Birinin gitmesi gerekiyordu. Elizabeth’in bildiği bir şey varsa o da buydu” dedi. Ben de “İki kraliçe birden olmaz” dedim. “Biri ölmek zorundaydı” diye yanıtladı. Artık seansın sonuna gelmiştik ve ben şöyle bir şey söyleyiverdim: “Bakire kraliçe, İskoçya’nın seksi kraliçesinin kendisinin yerini almasına izin veremedi.” “Tamamen seksle, seksin gücüyle alakalı. Herhalde bu oyundan bu yüzden böyle nefret ediyorum,” cevabını verdi Lisa.

Ertesi hafta, Lisa yazın gördüğü bir rüyayı anlattı. Rüyasında, Faust’la ilgili prestijli bir konuşma yapması gerekiyordu (Faust’tan nefret ettiğini söyledi) ama doğru düzgün hazırlanmamıştı ve beş dakika sonra sahneye çıkacaktı. Sonra bir adam gelip ona “Her şeyi çok geçe bırakıyorsun!” demişti. Bu rüyayla ilgili pek çok çağrışımı oldu. Bunların epeyce kısmı kadınların baskılanmasına ve cinsiyetçi, zalim Faust’la ilişkiliydi. Bana göre, Lisa’nın bu çağrışımlarının göbeğinde, Faust’un hamile bıraktığı kadına üzülmesi yer alıyordu. Bu kadın öyle utanmıştı ki, Faust’tan olan bebeğini öldürmüştü. Bu kadın “seksten dolayı acı çekmişti.”

Lisa ertesi haftaya bana kocasıyla birlikte komşunun kedisine baktıklarını anlatarak başladı. Kediyi şiddetle kıskanıyordu, bu durum onu çok şaşırtmıştı. Kıskanç duyguları onu dehşete düşürmüştü. Hayvan gece boyunca yatak odasının kapısında ağlayıp durmuştu. Kedinin sahipleri herhalde uyurken onu da yatağa alıyorlar, diye düşünmüştü, ama kendisi asla böyle bir şey yapmayacaktı! Bu olayla ilgili başka çağrışımları da oldu ve ben hafta sonu boyunca kendisinin de böyle, sanki benim yatak odamın kapısında ağlıyormuş, yatağıma gelmeye çalışıyormuş gibi hissettiğini söyledim. Oysa beni de kendisi gibi (katı) görüyor, buna izin vermeyeceğime inanıyordu. Bir iç çekti ve şimdi bunu görebildiğini, hatta hissettiğini söyledi. Derken birden, “Ya gerçekten bebeğim olursa ve analize devam edersem?” diye sordu. Devam etmesi gerekirmiş gibi geliyordu. Ama bebeği nasıl getirecekti seanslara? Bebekle ilgili duygularımı öyle kıskanırdı ki! Kendi bebeğinin rakibi gibi hissederdi.

Seansın sonlarına doğru, sessizce, beşinci seansı almak zorunda olduğunu çünkü “yeterince gelişmediğini” söyledi.

Mary ve Elizabeth ile ilgili temalar gelmeye devam etti ve Lisa’nın çağrışımları aramızdan birinin ölmesi gerektiğine ikna olmasına yol açtı. Bunun kendi iç dünyasıyla ilgili bir tablo olduğunu anlasa da, üstündeki etkisi hayli güçlüydü.

Bunu uzun süredir istemesine rağmen iş yerinde terfi almaya karşı da kendisini dirençli hissediyordu. Hiçbir şeyin değişmesini istemiyordu. Anne olmaktan çok korktuğunu (İskoçya kraliçesi Mary’nin temsil ettiği üzere) ve birinin kızı olarak kalmanın çok daha güvenli olduğunu söyledim. Aklına, annesinin ona ve kız kardeşine bırakın anne olmayı, kadın bile olmamaları gerektiğini açıkça tembihlemiş olduğu geldi. Hayatının en mutsuz yıllarını 7 ilâ 13 yaşlarında yaşamıştı. Annesi onun sonsuza kadar küçük bir kız olarak kalmasını istemişti. Burada da böyle hissettiğini söyledim: beni anneanne yapmasını kaldıramayacağımı, benim de tıpkı onun bana karşı hissettiği gibi ona karşı rekabetçi duygular içine gireceğimden emin olduğunu.

Teklif edilen beşinci seanstan hemen önceki haftanın başında, seansa büyük bir panik halinde girdi. Hafta sonu bir eseri tamamlamış, bu halini de o tetiklemişti. Bu konuda kendisini iyi hissetmişti ama ardından, “birden bire”, meslektaşlarından birinin onu kendisinin bestesini çalmakla suçlayacağı düşüncesiyle paniğe kapılmıştı. Bu da korkunç bir umutsuzluğa düşmesine, onca emeğini silip atmak istemesine yol açmıştı. Hafta sonu, nihayet eserini  tamamladığında, meslektaşıyla benim aramdaki sınırların belirsizleştiğini hissettiğini söyledim. Eğer bağımsız bir kadın olduğunu iddia ederse, sanki onu benden çalmış olmakla suçlayacaktım.  Beşinci seansla ilgili tereddütlerinin sebebi, onun anne olma arzusuna tahammül edemeyeceğimi, bunun ölümcül bir rekabete neden olacağını hissetmesiydi. Onun zihninde, iki kraliçeye birden yer yoktu.

Bir sonraki seansın başında, Lisa dünün kalanında kendisini daha iyi hissettiğini ama şimdi, bu odaya gelince, tekrar kötü hissetmeye başladığını söyledi. Kendisini hırsızlıkla suçlayan meslektaşından başka bir şey düşünemez haldeydi. Sanki yanlış bir şey yapmış gibi hissediyordu. Ve bugün, Lisa’nın bu besteyi tamamlamasının neden bu kadar uzun sürdüğünü anlayabilen kıdemli bir meslektaşıyla buluşmuştu. Bu meslektaşı Sonya gibi olabilmeyi çok isterdi.

Bir düzeyde, kendisini gerçekten de hırsızlık yapmış gibi hissettiğini ve bunun ona yanlış geldiğini söyledim. Biraz durakladıktan sonra, sessizce, “Haset bu, her alanda öyle hasetliyim ki” dedi.  

Ertesi seans Lisa’nın, ürkek bir ifadeyle, kocasıyla birlikte bebek denemelerine çoktan başladıklarını ama bunu bana söylemeye çekindiğini anlatmasıyla başladı. Yoğun kaygısının sebebi bu olabilirdi. Hamile olabileceğini düşünmüştü ne de olsa. Oysa olmadığı anlayınca rahatlamıştı çünkü bana karşı zafer elde etme arzusuna ondan intikam almamdan duyduğu dehşet korku bulaşmış durumdaydı.

Hafta sonu arasından önceki son seansa geldik. Lisa, beşinci seansı almayı hâlâ teyit etmemişti. Annenin kızı olarak kalmak (dört seans) ile kadın olup hamile kalmak (beş seans) arasında sıkışmış hissettiği açıktı. Geri dönemeyeceğini hissediyordu ama ilerlemek de imkânsız geliyordu.

Ardından, biraz da pattadanak, beşinci seansı istediğini ve başlamaya hazır olduğunu teyit etti. Derken hızla küçük kız sesine dönüp şöyle dedi: “Ah, sizce sakıncası olmaz değil mi? Daha kötü olmaz yani? Bunca yıl bu kadar fena bir kaygı yaşadığımı hatırlamıyorum… ta ki bu yaza kadar. Hiç geçecek mi bu?”

Biraz durduktan sonra güvenli gelen yerde küçük kalmak istediğini; yetişkin bir kadına (hatta bir kraliçeye) dönüşmesinin sakıncası olmadığını, buna tahammül edebileceğimi ona garanti etmemi beklediğini söyledim. Geri gitmek istemediğini söyledi. Bir süre rahatsız bir sessizlik oldu ve sonrasında Lisa o hafta bir müzede gördüğü fotoğrafı hatırladı.

Bu fotoğrafta, savaş bölgesinde, köprü yıkıldığı için iki çocuğunu nehirden kucağında geçiren bir kadın yer alıyordu. Fotoğrafçı çok sert eleştirilerle karşılaşmış; fotoğrafını çekmek yerine kadına yardım etmediği, onu kurtarmadığı için katil olmakla suçlanmıştı. Oysa Lisa fotoğrafı böyle yorumlamamıştı. Bu fotoğrafta sağ kalmakta olan, sağ kalacak gibi duran güçlü bir kadın görmüştü. Kadın gerçekten de sağ kalmıştı bu arada. Eleştiriler haksızdı. Aynı fotoğrafçı, yıllar sonra aynı kadını ve çocuklarını birlikte çekmişti.

Adeta bugünkü hislerinin resmini çizdiğini, güçlü ve sağ kalan kadın ile eleştirmen arasında salındığını, fotoğrafçının yerinde de benim olduğumu söyledim.

“Evet, bunu görebiliyorum. Gerçekten de böyle bir his,” diye yanıtladı, ikna olmuş bir tonla. Sonra hemen, yine o küçük kız sesiyle, bunun işe yarayıp yaramayacağını sordu ve sanki bizi yaklaşan bir felakete karşı uyarıyormuşçasına, “Geri dönüş yok,” dedi.

Süre doldu.

Tartışma

Seanslardaki bu kademeli artışı, yetişkinliğe doğru gelişimsel bir ilerlemenin dışavurumu olarak görür oldum: erken ergenlik döneminden (2. seans) geç ergenliğe (3. seans ve divana geçiş); erken yetişkinlik (4. seans) ve sonunda dört başı mamur kadınlık (kraliçe) (taçlandırıcı 5. seans). Kocasıyla gelişmekte olan ilişkisi, kendisini yavaş yavaş bana yaklaştırmasına da imkân sağlamıştı. Anlayışı yönlendiren ve içgörü geliştiren bir yöntem olarak psikanalize olan güvenin artmakta olduğunun kanıtıydı bu. Lisa, analiz olmadan kendisinin bu ilişkiyi sürdürmeyi başaramayacağından emindi; böyle başarılı bir evlilik yaşadığı için minnettardı.

Sağ kalan nesne kavramına ilişkin olarak ise, beşinci seansa doğru bu geçişin, Lisa daha ilk görüşmeden kısa bir süreci (6 seansı) kabul edince gelişmeye başlayan ruhsallık içi bir sağ kalan nesneden kaynaklandığı kanısına vardım. Yani bana göre bu, gelişmemiş sağ kalan nesnenin analiz durumunda gelişme şansı bulduğunun işaretçisi olabilir.

Aktarım ve Çocuksu Cinsellik

Rosine Perelberg, aktarımın “tanımı itibariyle hastalarımızın arzularıyla dolu olduğuna, bu arzuların da onların bilinçdışı düşlemleri ve çocuksu cinsellikleriyle ilişkili olduğuna” dikkat çekmiştir (Perelberg, 2008, s. 133). Aktarımın sunduğum klinik tablodaki görünür içeriği, analizdeki çekirdek bilinçdışı kaygılarının gerçekten de klasik Oidipal dinamikleri yansıttığını ortaya koyar. Oysa burada söylemeye çalıştığım, Freud’un gelişimin kadınsı evresi olarak tanımladığı bağımlılık meselesinin, ruhsal sağkalımın veya sağ kalmayışın kök saldığı en erken ruhsal gelişim evresine kadar dayanmasıdır.

Anlatılanlardan çıkarılabileceği üzere, Lisa’nın seanslardaki var oluş biçimi genelde bir performansı andırıyordu; bana da seyirci pozisyonunu tahsis etmesine hayret ediyordum. Dancwardt ve Wegner performans kavramını fiziksel olarak tam olarak gerçekleştirilememiş ve simgesel öncesi bir düzeyde çalışan şeylerle ilgili bir aktarım biçimi olarak ele alırlar. “Performansta, tek kişilik bir psikoloji ve eyleme geçen bir monolog belirgindir” (Danckwardt ve Wegner, 2007 s. 1121). Dolayısıyla, her ne kadar Lisa kullandığı zengin içerik nedeniyle simgesel düzeyde işlev gösteriyor gibi görünse de, aynı zamanda beni seyirci rolünde tutarak ilişkilenmeden ve penetrasyondan kaçınıyordu. Seans aralarında savunmaya geçerek bağını koparmasını, onun “bihaber” diye nitelediği yanını, ancak analizin ilerleyen kısımlarında fark edebilmişti. Ruhsal acıyı etkin biçimde uyuşturabilmek adına böyle bir şey yaparken yakalamıştı kendini. Sorun, bunu yapınca kayıp nesnenin yasını tutamamasıydı ve manik niteliği itibariyle kalıcı olmuyor, yoğun kaygıları geri dönüyordu. Kendisini tedaviye getiren “çöküş korkusu” tedavi boyunca güçlü bir unsur olmaya devam etti (Winnicott, 1963; Abram, 2018).

Simgeleştirme konusunda yaşanan bu zorluğu ben de karşıaktarımda yaşadım; sık sık tam olarak orada değilmişim gibi hissettiğim oluyordu, tıpkı başta gösterdiğim gibi. Dördüncü seansı almasından önce birlikte aylarca imkânsız derecede diyebileceğim bir olumsuz karşı aktarımdan geçmiştik; bu süreçte, bir şeylerin değişebileceğine dair pek az umudum olmuştu. Bana yüklediği yansıtmaları, ondan ümidi kesmekte olan bir nesneye dair yansıtmaları, alıp yorumladığımda (bir konuyu anlamasından artık ümidi kesen bir öğretmen), bu bizi çıkardı ve dördüncü seansa geçti. Onun hasetli saldırılarını yorumlamayarak nesnenin ruhsal sağ kalımı deneyimine yardımcı olduğumu sanmıştım. Halbuki dördüncü seansın eklenmesinin ardından, bu konuda yanılmış olabileceğimi ve manipüle edildiğimi düşünmeye başladım.

Beşinci seans konusunda beni boşuna umutlandırması ise doyumun ertelendiği bir yaşam tarzına işaret ediyordu ve bu Lisa’nın hayatını yaşama biçimini oldukça etkiliyor, nesnelerin kontrolünün kendi elinde olduğunu hissetmesinin bir yolunu teşkil ediyordu. Seanslarda onda yaşanan olumlu şeylerin çoğunu gizlediğine dair güçlü bir his vardı. Tabaktaki en güzel şeyi sona saklamasına dair gözlemimi paylaştığımda, Lisa şaşırmıştı. Sanırım onu anladığımı düşünmüş ama bir yandan da bunu bir tür röntgen tarzı anlayış olarak görmüştü; onun için fazla büyülü ve yakın kaçmıştı.  Gelgelelim, iyi şeyleri içeri alıp onları orada tutma konusunda yaşadığı bu dikkat çekici zorluğu açması bakımından verimli olmuştu. “Tabaktaki en güzel yemeği” yedi mi, bitiveriyordu. Örseleyici bir kayıptı bu, sanki içeride tutunacak bir şey (yani, sağ kalan nesnenin gelişmesine, onu beslemeye yardımcı olan simgesel iyi beslenmeler) kalmıyordu. Bu da, en güzeli elde ettiğinde zihninde ne olduğu sorusunu gündeme getiriyordu. İyi nesneyi hasetle yok edip, melankolideki gibi kayıp ve travma hissine odaklanmış halde mi kalıyordu? (Freud, 1917) Oysa istiyormuş gibi göründüğü şeyi elde etmemenin de bilinçdışı mazoşist bir hazzı olabilir. Kohon’un belirttiği üzere, histerik için mahrum kalma libidinal yatırıma sahiptir ve cinsellik burada yer alır (Kohon, 1986).

Oyunu izleme deneyimi, tutkulu homo-erotik bir aktarıma yönelik çok net bir kaygıyı açığa çıkarmıştı. Erotik (veya açıkça Oidipal) duyguların tren kazasında o kadar insanın ölümüne sebep olabileceği düşüncesi onu bunaltıyordu ve bence bu sahnede ona kendisini çöküşün kıyısında hissettiren bir şeyler vardı. Bu onun kafasını öyle karıştırıyordu ki anahtarlarını kaybediyor, onları bekleme odasında unuttuğunu sanıyordu. Aynısı, sorumluluk meseleleriyle de ilişkiliydi: Ona kendisini kaybettiren kimdi? Oyundaki istasyon şefi mesela… sorumluluk onda mıydı, yoksa flört ettiği kadında mı? Aslında, Lisa’ya göre adamın sorumluluk duygusunu kaybetmesine yol açan, cinsel arzuydu. Burada önemli pek çok malzeme var; öyle ki, anahtarlarının başından beri çantasında olduğunu fark etmişti. Kendi kaderinin anahtarı ondaydı (Bollas, 1989).

Mary Stewart ve Elizabeth Tudor hikâyelerinde de pek çok çağrışım gelmişti. Kendisi iki kraliçeyle de (histerik bir) özdeşim kurmuştu. Hikâyede haset duygusunun ve haset korkusunun gücü kadar aktarımda kardeş rekabetinin önemi de açıkça görülüyordu (Davies, 2003; Mitchell, 2000, 2003). Elizabeth hayattaydı belki ama ruhsal açıdan sağ kalmış olmasının nedeni Mary’nin ölüm fermanını imzalaması değildi. Seansın sonundaki “seksi İskoçya kraliçesi” yorumum, kendimi söylenmemiş unsuru dile getirirken yakaladığım anlardan biriydi ve belli ki Lisa’nın yaz tatilinde gördüğü Faust rüyasına dair anısını harekete geçirdi. Bu rüyaya dair çağrışımlarına odaklandığımızda, kadının kendi bebeğini öldürmesiyle ilgili çağrışım geldi. Bu da korkutucu özdeşimlerden biriydi. Rüyadaki adamın bir şeyleri çok geçe bıraktığını söylediğinde aslında gerçeği dile getirdiğine şüphe yoktu. Lisa, kronolojik yaşı nedeniyle hamile kalma riskinin giderek düştüğünün son derece farkındaydı. Şiddete ve yaratıcılığın yok edilmesine atıflar fazlasıyla belirgindi.

Her yerden sızmakta olan Oidipal meseleler, Lisa komşusunun kedisine bakmaya başlayınca bilince geldi. Üç fikrini kaldıramadığının, ancak ikiyle baş edebildiğinin uzun süredir farkındaydı. Bu nedenle bu kadar sahipleniciydi. Kendisinin “yeterince gelişmemiş” olduğunu biliyordu. Oysa bu vesileyle, genç kalmaya uğraşmanın “acınası” bir şey olduğunu ve onun sonsuza kadar küçük kalmasını isteyen asıl kişinin kendisi değil, annesi olduğu gördü. Arzu ettiğini elde etmesini (anneyi ortadan kaldırıp bizzat kraliçe olmasını) bu kadar tehlikeli kılan da buydu işte. Arzu, gizli kalmak zorundaydı.

Benden teminat bekleyen küçük kız ile son seansta olan salınım beni etkilemişti zira bir kaygı hissinin farkında varmıştım. Beşinci seans  gerçekten iyi bir fikir miydi? Bu bir ilerleme göstergesi miydi? Bir an, aramızdan birinin çöküş yaşayacağına dair yoğun korkusuna ben de ikna oldum: sağ kalmamak, cinayete kurban gitmiş analitik bir bebek (Faust). Seansta durmanın zorlaştığı bir ânın ardından Lisa’nın sağ kalan anneye dair son anlattıkları geldi. Bu, sağ kalınmayan après coup andan uzaklaşıp yeni bir sağkalım hissine (ve umuduna) yelken açıldığına delaletti. Geçtiğimiz haftalarda ciddi miktarda ruhsal çalışma yapmış olduğu izlenimine kapıldım. Kıdemli meslektaşının onu henüz terfi ettirmemesi, ona kendisini (daha büyük bir hedef olan hamile kalma ve anne olma için çalışmak amacıyla) tam analizi göze alacak kadar güvende hissettirmişti sanki. Ve her ne kadar hâlâ onarılmayı bekleyen bir köprü varsa da, analitik bebeğin gelecek yıl sağ kalacağı umudu da vardı. Tek mesele, bunun gerçek bir bebek sahibi olmasına yetip yetmeyeceğiydi.

Özet

Bu makalede sağ kalan nesnenin ve sağ kalmayan nesnelerin her analitik tedavide aktarımda nasıl harekete geçtiğini göstermeyi amaçladım. Psikanalizin kavramsal kökenlerine (çocuksu cinselliğe, yani Oidipus karmaşasına)  dair düşüncelerim, Lisa’nın olgunlukla ilgili olağan arzuları hissedebilmek, yetişkin olabilmek için kendine izin verebilmek adına onun ilkel ihtiyaçları karşısında sağ kalabilecek bir nesneye ihtiyaç duyduğu klinik malzeme üzerinde yoğunlaştı.  Winnicott’un çalışmalarında zımni bir arzu kuramı olduğunu öne sürdüm ve olağan analitik çalışmanın analistin ruhsal sağkalımı sayeside gelişimi nasıl uyardığını göstermeye çalıştım. Her ne kadar ilk başta anne-Ötekinin olağan adanmışlığından ve Oidipal anlatıların dinamiklerinden doğsa da, çocuksu cinselliğin (olgunlaşmakta olan) sağ kalan nesnenin asli bir parçası olduğu düşüncesiyle bitiriyorum.

Çeviren: Elif Okan Gezmiş

Kaynakça

Abram, J. ([2016] 2000). André Green at the Squiggle Foundation. Londra: Karnac Books.

Abram, J. (2013). Donald Winnicott Today.  New Library of Psychoanalysis, Londra ve New York: Routledge.

Abram, J. ([2012] 2013). D.W.W.’s notes for the Vienna Congress 1971: a consideration of Winnicott’s theory of aggression and an interpretation of the clinical implications chapter 14 in Donald Winnicott Today ed. J. Abram New Library of Psychoanalysis.

Abram, J. ([1996] 2003). Squiggles, clowns and catherine wheels: reflexions sur le concept winnicottien du ‘violation du self’ Le Coq Heron, 173, 2003.

Abram, J. ([2003] 2005). L’objet qui survit, Alcorn D, translator. J psychanal l’enfant 36:139–74. Paris: Bayard.

Abram, J. (2007a). The language of Winnicott: A dictionary of Winnicott’s use of words. London: Karnac.

Abram, J. (2007b). L’objet qui ne survit pas: Quelques réflexions sur les racines de la terreur, Houzel D, translator. J psychanal l’enfant 39:247–70. Paris: Bayard.

Akhtar, S. (1999). The Distinction Between Needs and Wishes: Implications for Psychoanalytic theory and technique J. Amer. Psychoanal. Assn., 47:113-151.

Birksted Breen, D. (1993). The Gender Conundrum   New Library of Psychoanalysis 18 G. Editor E. Bott Spillius Routledge in Association with the Institute of Psychoanalysis, Londra.

Bollas,C. (1989). The destiny drive in Forces of destiny: psychoanalysis and human idiom.  Londra: Free Association Books

Bion WR (1962). A theory of thinking. In: Second thoughts (1967). London: William Heinemann Medical Books.

Danckwardt, J. ve Wegner, P. (2007).  Performance as annihilation or integration? Int J Psychoanal . 88, 1117-33.

Davies, R. (2007). Rivalry: benign or belligerent sibling of envy? (unpublished paper – British-German Colloquium 2007).

Freud, S. (1893) The Psychotherapy of Hysteria from Studies on Hysteria. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt II (1893-1895): Studies on Hysteria, 253-305.

Freud, S. (1900). The interpretation of dreams. SE. 4. 1 – 626

Freud, S. (1914). Remembering, repeating and working through (Further recommendations on the technique of psychoanalysis SE. 12. 145 – 156

Freud, S. (1917). Mourning and melancholia. SE. 14. 243 – 59

Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle SE. 18. 3 – 64

Freud, S. (1925). An autobiographical study. SE. 20. 7 – 76

Freud, S. (1931). Female sexuality. SE. 21. 225 – 243

Freud S (1937) Analysis terminable and interminable SE 23 209 – 254

Kohon, G. (1986). Reflections on Dora: the case of hysteria in The British School of Psychoanalysis: The Independent Tradition. Londra: Free Association Books.

Lampl de Groot, A. (1928). The evolution of the Oedipus complex in women In J Psychoanal  9, 332 – 345.

Laplanche, J & Pontalis, J-B (1973) The Language of Psychoanalysis

The Hogarth Press & The Institute of Psychoanalysis

Oxford English Dictionary Second Edition Version 3.1 Oxford University Press 2004, 2005.

Mitchell, J. ve Rose, J. (eds) (1982). Jacques Lacan & The Ecole Freudienne: Feminine Sexuality. The MacMillan Press

Mitchell, J. (2000) Mad men and Medusas: Reclaiming hysteria and the effects of sibling relations on the human condition Londra: Allen Lane, The Penguin Press

Mitchell, J. (2003) Siblings. Cambridge:  Polity Press.

Ogden, T. (1987) The transitional Oedipal relationship in female development Int J Psychoanal  68, 485 – 498.

Perelberg, R. ve Rafael-Leff, J. (1997). Female experience: Three generations of British Women Psychoanalysts on work with Women. Londra ve New York: Routledge.

Perelberg, R. (2008) Time, space and phantasy  The New Library of Psychoanalysis. Londra ve New York: Routledge.

Perelberg, R. (2009). Murdered father; dead father: Revisiting the Oedipus complex Int J Psychoanal. 90,713-732.

Riviere, J. (1936). A contribution to the analysis of the negative therapeutic reaction Int J Psychoanal. 17, 304-320.

Roussillon, R. (2010). The deconstruction of primary narcissism .Int J Psychoanal. 91 (4), 821-37.

Winnicott, D.W. (1945). Primitive emotional development. Int J Psychoanal. 26,137–43.

Winnicott, D.W. (1947). The child and sex The practitioner.158 (946), 324-34.

Winnicott, D.W. (1953b). Psychoses and child care. Br J Med Psychol. 26, 68–74.

Winnicott, D.W. (1957). The mother’s contribution to society in The child the family and the outside world. Londra: Tavistock.

Winnicott, D.W. (1958h). Primary maternal preoccupation [1956]. In: 1958a, 300–05.

Winnicott, D.W. (1963a). The development of the capacity for concern [1960]. Bull Menninger Clin 27, 167–76.

Winnicott, D.W. (1971a). Playing and reality. Londra: Tavistock.

Winnicott, D.W. (1974). Fear of breakdown [1963?]. Int Rev Psychoanal 1,103–07.

Winnicott, D.W. (1988). Human nature, Bollas C, Davis M, Shepherd R, editors. Londra: Free Association Books.

[1] Bu metin, Jan Abram’ın İstanbul Psikanaliz, Eğitim ve Geliştirme Derneği’nde (Psike İstanbul) 2 Haziran 2018 tarihinde sunmuş olduğu konferansın metnidir.

[2] Psikanalitik bir kavram olarak arzuya dair literatürü gözden geçirmek, bu sunumun kapsamının dışında kalıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s