“Dürtülerin Soyağacı” Üzerine – Nilüfer Erdem

“Dürtülerin Soyağacı” Üzerine

Nilüfer Erdem

Giriş

Bu yazıda İsviçreli psikanalist Florence Guignard’ın derlediği dürtülerin soyağacına değinecek ve bu yaklaşımın psikanalitik düşünceye katkısını kısaca vurgulamaya çalışacağım. Florence Guignard önce 1997 tarihli Epître à l’objet / Nesneye Mektup başlıklı kitabında dürtülerin soyağacını çıkartmış, daha sonra 2014 tarihli Quelle psychanalyse pour le XXIᵉsiècle? / 21. Yüzyılda Nasıl Bir Psikanaliz? başlıklı kitabında daha genel bir psikanaliz değerlendirmesi içinde tekrar ele almıştır. Guignard’ın kuramcı ve klinisyen olarak hem Freud hem de Klein kuramını özümsemiş bir psikanalist olduğunu, Bioncu düşüncenin Fransa’da yaygınlaşmasına ve Meltzer’in Fransa’da seminerler vermesine ön ayak olan birkaç isimden biri olduğunu, bu düşünce çizgisinde kitap, makale ve çevirilerinin yayımlandığını hatırlamak yerinde olur. Ayrıca Avrupa’da çocuk psikanalizinin kurumsallaşmasına hizmet eden öncü psikanalistlerden biridir. Bu çalışmaları onun dürtü kuramını kendine has bir sentez içinde düşünmesine katkıda bulunmuştur. Bu kısa değerlendirme metninde göstermeye çalışacağım gibi dürtü kuramını çağdaş öznelliklerarası psikanaliz kuramlarıyla bütünleştiren ve bu sayede hem dürtü kuramının hem de öznelliklerarası yaklaşımın temellerini güçlendiren bir bakış açısına sahiptir.

Dürtülerin Soyağacının Kökenleri

Florence Guignard dürtü hareketleri üzerine kendi düşünme sürecinin temeline Freud’un “Bilimsel Bir Psikoloji Taslağı” (1950 [1895]) ve “Mazoşizmin Ekonomik Sorunu” (1924) metinlerine dair okumasını yerleştirir. Dürtünün tanımını kısaca hatırlayacak olursak, dürtü içgüdüden farklı olarak sabit bir itimle sürekli iter, yarattığı uyarım içeriden gelir, hiçbir zaman tam olarak doyuma ulaştırılamaz, dolayısıyla dürtü hiçbir zaman tükenmez. Freud esas itibariyle bir nöroloji metni olarak hazırlanmış olan “Bilimsel Bir Psikoloji Taslağı”nı (1950 [1895]) tamamlamadan bırakmış ve bir daha da bu çalışmadan bahsetmemiştir. Bununla birlikte bu metinde sonraki kuramlarının çekirdek hâlleri görülür. Freud bu metinde dürtünün niteliğini ve işlevini keşfetmiştir. Guignard bu metnin Histeri Üzerine Çalışmalar’la (1895) eşzamanlı yazıldığını ve Freud’un, Breuer’in de imzasını taşıyan ilk metne dahil edemediği bilimsel sezgilerini Taslak’ta aktardığını hatırlatır. Freud Histeri Üzerine Çalışmalar’da duyusal algıya bağlı olarak dışarıdan ve kesintili hissedilen uyarımdan bahsederken, Taslak’ta tersine dürtünün yol açtığı uyarımın sabit bir itimi olunduğunu ve ruhsallığın içinden geldiğini ortaya koyar (Guignard, 2014, s. 34).

Mazoşizm üzerine metninde ise Freud (1924), Nirvana ilkesi terimi etrafında kendini açığa vuran bir paradoksu haz ve hoşnutsuzluk (hazsızlık) terimleriyle çözmeye çalışır. Freud’a göre bütün zihinsel süreçlerin altında yatan ilke ruhsal gerilimin azaltılması eğilimine dayanır. Hoşnutsuzluk gerilimin artışına, haz ise gerilimin azalmasına denk düşer. Bu durumda haz ilkesiyle özdeşleştirilen Nirvana ilkesi, varılmaya çalışılan nihai gerilimsizlik hâli (inorganik hâl) nedeniyle, paradoksal şekilde yaşam dürtüsünün (libidonun) değil ölüm dürtüsünün hizmetindedir. Freud buradan birbirinin karşıtını içeren haz ve hoşnutsuzluk/hazsızlık tanımlamalarını öne çıkarır. Haz veren gerilimler olduğu gibi, gerilimin düştüğü ancak bu yüzden hazzın yok olduğu durumlar da vardır.  Cinsel uyarımın artması ve azalması bunun en bilindik örneğidir. Nirvana ilkesinin bir şekilde dönüşüme uğradığını vurgulayan Freud buradan“küçük fakat ilginç bir dizi bağlantı” kurar. Buna göre, “Nirvana ilkesi ölüm dürtüsü eğilimini temsil eder; haz ilkesi libidonun talebini temsil eder; haz ilkesinin değişime uğramış hâli olan gerçeklik ilkesi ise dış dünyanın etkisini temsil eder.” (Freud, 1924, s. 160) Daha sonra erotojenik mazoşizmin oluşumunu açıklayan Freud bunu ölüm dürtüsünün yaşam dürtüsü tarafından “ehlileştirilmesi” olarak niteler ve meydana gelen işlemi şöyle açıklar:

(…) olsa olsa, değişen oranlarda iki dürtü sınıfının son derece geniş çaplı bir kaynaşma ve alaşımının meydana geldiğini farzedebiliriz, öyle ki hiçbir zaman elimizde safi yaşam dürtüleri veya safi ölüm dürtüleri yoktur, sadece bu dürtülerin farklı miktarlarda karışımları vardır. Bazı etkiler sonucunda, dürtülerin bu şekilde kaynaşmalarına (fusion) denk düşen bir çözülmeleri (defusion) de olabilir. Bu şekilde libido karışımlarına dahil olarak ehlileştirilmeye karşı koyan ölüm dürtülerinin oranı ne kadardır, bunu şu an bilemiyoruz (Freud, 1924, s. 164).

Freud organizmadaki ölüm dürtüsünün, yani birincil sadizmin birincil mazoşizmle aynı şey olduğunun söylenebileceğini belirtir. Bu yıkıcı dürtü esas itibariyle dışarıya yöneltilir. Kalan çok küçük bir miktarı da erotojenik mazoşizmi oluşturur. Dolayısıyla libidonun içeriğinde daima bir miktar ölüm dürtüsü vardır (Freud, 1924, s. 164).

Üç Dürtü Kuşağı

Florence Guignard dürtülerin soyağacını çıkartırken değerlendirmelerinin merkezine Freud’un bu önermelerini yerleştirir ve şunu vurgular: “Cinsel dürtüler libidonun ölüm dürtüsüyle ‘Mischung’unun [kaynaşmasının] doğrudan doğruya ve yegâne ürünüdürler.” (Guignard, 1997, s. 28, İtalikler özgün metinden). Böylece Freud’un metnini onun dikkat çektiği “küçük fakat ilginç bir dizi bağlantıyı” geliştirmek üzere okuyarak, dürtülerin kaynaşmasından (Mischung) doğan “dürtüsel doku”nun oluşmasında üç evre veya üç “kuşak” ayırt eder.

Birinci Kuşak Freud’un “Ur-Triebe” olarak nitelediği, en temelde yatan, en ilkel, kökensel dürtülerdir: Yaşam Dürtüsü ve Ölüm Dürtüsü (veya yıkıcılık dürtüsü). Bunlar biyolojik içgüdülere en yakın olan dürtülerdir, biyolojik olarak kaynaşma eğilimindedirler ve birbiriyle iç içe geçip birleşerek ikinci kuşak dürtüleri doğururlar.

İkinci Kuşak iki kökensel dürtünün birleşiminden doğan cinsel dürtülerdir. Guignard cinsel dürtülerin libidoyla özdeşleştirilmesini, yanlış anlamaya yol açan, kestirme bir okumanın sonucu olarak değerlendirir. Bu anlam karmaşasının nedeni Freud’un yapıtında ölüm dürtüsünün uzun zaman hipotez düzeyinde kalmış olmasıdır. Guignard bu iki temel dürtünün ruhsallığın tek bir kesimiyle sınırlandırılamayacağını, ikisinin de daima her yerde bulunduğunu Freud’un tüm yapıtı boyunca hep belirttiğini vurgular (Guignard, 2014, s. 38).

İkinci kuşak dürtüler iç dünyanın dış dünyayla karşılaşmasını yansıtır. Dürtü bu aşamada bir yön kazanır ve bebeğin libidosu en yakınındaki kişinin yani annenin dürtüsel örgütlenmesiyle ilişkiye girer. Bu defa “kaynaşma” iç dünyayla dış dünyanın, öznenin dürtüleriyle ötekinin dürtülerinin kaynaşması düzeyinde gerçekleşir. Guignard özne-nesne, iç dünya-dış dünya ayrımının bu seviyede gerçekleştiğini düşünür. Bellek izlerinin de bu iki farklı dünyaya ait dürtülerin kaynaşmasından doğan dürtülerin bir ürünü olduğunu öne sürer. Söz öncesi boyutun ise dürtünün sabit itiminden dolayı ömür boyu tekrarlanan ruhsal bir hâl olduğunu kabul eder (Guignard, 2001, par. 20). Dış dünyayla bu ilk birleşmeden üçüncü kuşak dürtüler doğar.

Üçüncü Kuşak Benlik dürtülerinden oluşur. Öznenin benliğiyle ilişkili bütün dürtüler bu gruba girer: Varlığın korunmasına yönelik dürtüler, hükmetme dürtüsü, sevgi, nefret, saldırganlık, merak vd.

Dürtü Kuramıyla Öznelliklerarası Kuramların Buluşması

Florence Guignard’ın bu titiz okumasının ardında onun Freud sonrası kuramcılara dair güçlü kavrayışının izlerini görürüz. Klein ve onu izleyen kuramcıların psikanalize kazandırdığı ilişkisel boyutun Freud’un dürtü kuramıyla derin bağlarını kuran bir okuma yapmaktadır. Örneğin Winnicott’un ben ile ben olmayan arasındaki ayrıma, iç dünya-dış dünya ayrımının yapıldığı geçiş süreçlerine dair kavramlaştırmaları Guignard tarafından ikinci kuşak dürtülerle eşleştirilmiştir. Onun bu yaklaşımı bizi de başka bağlantılar, paralellikler kurmaya, örnekleri genişletmeye davet eder. Bu yolu takip ederek biz de söz gelimi çöküş korkusunun (Winnicott) kökenlerini birinci kuşak dürtülere kadar dayanan bir hat üzerine oturtabiliriz. Veya Bion’un annenin hayalleme yetisi, kapsayan-kapsanan ilişkisi ve dönüşüm kavramlarıyla tarif ettiği öznelliklerarası boyutu, bebeğin dürtüsel dünyasının ötekinin örgütlü ve işleyen dürtüsel dünyasıyla karşılaşmasını ifade eden ikici kuşak dürtüler evreni içinde düşünebiliriz.

Bu benzeştirmeler veya denkleştirmeler önemli midir? Dürtüsel boyutun hesaba katılması şart mıdır? Öznelliklerarası ilişkilere ağırlık veren kuramların dürtüsel izdüşümleri mutlaka aranmalı mıdır? İlişkisel kavramlar yeterli değil midir? Bana kalırsa ilişkisel kuramlar, ruhsallığın dürtüsel temelleri hesaba katıldığında gerçek etkilerini ortaya koyabilirler. Diğer türlü klinikte kullandığımız aktarım, karşıaktarım, hayalleme gibi teknik araçlar mistik kavramlara dönüşme riskini taşımaktadır. Veya bu araçlarla yürütülen süreç tamamen analistin kişisel yeteneklerine bağlıymışçasına temelsiz görünmektedir. Örneğin Bion’un “O” olarak tanımladığı alan dürtü kavramından arındırılmış olarak düşünüldüğünde psikanalizden çok metafiziğin bir kavramı gibi görünmektedir. Psikanalizin metafizik düşünceyle, felsefeyle veya sanatla paylaştığı ortak bir alanın bulunduğuna hiç şüphe yoktur. Ancak kliniğin alanına girildiğinde analistin düşünme, simgeleştirme, kavramlaştırma süreçlerine yön veren ve psikanalitik yorumun ortaya çıkmasına zemin hazırlayan, tamamen psikanalize özgü araçlara ihtiyaç vardır. Diğer türlü, söz gelimi O’daki dönüşümlerin gerçekleştirilmesine katkıda bulunacak olan “analistin hayalleme yetisi” basit anlamda bir hayal gücü gibi anlaşılma riski taşıyabilir. Dolayısıyla psikanalitik düşünceyi metafizik düşünce, felsefe veya sanattan ayıran önemli bir unsur dürtünün niteliğinin ve dürtülerin akıbetlerinin kavramlaştırılmasıdır. Bu kavramlaştırmalar psikanalizin onu diğer disiplinlerden farklılaştıran özgün boyutudur.

Klinikte Dürtünün Ele Alınmasındaki Zorluklar

Diğer taraftan dürtünün görünümlerinin incelenmesi, klinik olarak bir başka düzlemde de önem taşır. Analistle analizan arasındaki aktarım-karşıaktarım ilişkisinin dürtüsel boyutunu ele almada karşılaşılan zorluklar, analitik süreçte pek çok vesileyle bize kendini hatırlatır. Özellikle yıkıcı dürtülerin fark edilme ve işlenme süreci analitik çalışmayı açmaza sürükleyen birçok karmaşık klinik görüngüyü içinde barındırır. Freud’dan başlayarak dile getirilen “olumsuz terapötik tepki”, pek çok kuramcının değindiği seans içinde ve dışında “eyleme dökmeler”, Baranger’lerin tarif etiği “bastion”, H. Rosenfeld’in tanımladığı “açmaz” bunlardan bazılarıdır.

Florence Guignard seans sırasında dürtünün ele alınmasındaki en büyük güçlüğün dürtünün “hedefini” bulma ihtiyacından, yani gerilimin boşaltılması ihtiyacından kaynaklanan gerilim olduğunu hatırlatır. Gerilimin giderilmesi için başvurulan yöntemler ne kadar derme çatmaysa anlık rahatlamanın o kadar çabuk ve tekrarlama zorlantısının o kadar güçlü ve tantanalı olacağını vurgular. Pornografi ve savaş buna örneklerdir (Guignard, 2014, s. 31).

Guignard (2014, s. 31-32), seans sırasında, dürtüsel gerilim tahammül edilemez boyutlara ulaştığında, analistle analizanın bir “kör nokta”da buluştuklarını ve gerilimi düşünme süreçlerine dahil olacak şekilde dönüştürmek yerine tahliye etme telaşına düştüklerini belirtir. Bu durumda tahliye edilenler Bion’un tarif ettiği “düşünce ögeleri”, yani “alfa ögeleri”dir. Dolayısıyla “kör nokta” bir anlamda, dürtünün şiddetiyle, analistin hayalleme yetisinin dumura uğradığı noktadır. Hayalleme yetisi çalışmayan analist analitik alanın doğurduğu yorumları kendi ruhsallığında hayata geçiremeyecek ve doğru anda doğru yorumu ortaya koyamayacaktır. Dürtünün ilişkisel düzeyde tanımlanmasının klinik önemini Freud-Bion kuramlarını buluşturan bu örnekte görebiliriz.

“Üçüncü Türden Kavram” Olarak Dürtü

Dürtünün ilişkisel düzeyde tanımlanması çerçevesinde Guignard’ın “üçüncü türden metapsikolojik kavramlar”ına da bir göz atmak yerinde olur. Bu da gene Guignard’ın, farklı kaynaklardan gelen psikanalitik bilgiyi bütünleştirme amacını günden bir sınıflandırmasıdır. “Üçüncü türden kavramlar” Bion’un (1965) dönüşüm ve olumsuz yeti tarifinde vurgulanan rastlantısallık ve belirsizlik etkisinin güdümündeki kavramlardır. Daha çok iki uçlu kavramlar şeklinde ortaya çıkarlar ve “bağlar arasındaki bağları ele almaya” yararlar. (Guignard, 2001, par. 12) Örneğin Bion’un paranoid-şizoid konumla depresif konum arasındaki salınımı ve bu salınımın yol açtığı dönüşümleri tarif eden PS<–>D formülü, kapsayan-kapsanan ikilisi veya +/- iki kutuplu, iki değerlikli +/-K, +/-L, +/-H kavramları “üçüncü türden kavramlar”dır. Bunların analitik alanda ortaya çıkışı dört boyutlu bir ortamda birbirlerine eklemlenmeler şeklinde olur. Analitik ikilinin ilişkisel düzlemdeki dönüşümleri doğrultusunda bu eklemlenmeler de sürekli dönüşüm hâlindedir.

Bu şekilde, Guignard (2001) dürtüyü de statik bir kavram olarak değil, “üçüncü türden” bir kavram olarak tanımlamayı önerir. Dürtüden ziyade bir “dürtü dokusundan” bahsetmeye olanak sağlayan bu metaforik önermenin dürtünün işlevlerini anlamamız bakımından faydalı olacağını düşünür. Nitekim böyle bir yaklaşım dürtü nesnesine yüklenen hem libidinal (pozitif) hem de yıkıcı (negatif) değerliklerin bir araya getirilerek bütünleştirilebilmesini sağlar.

Gene de üçüncü türden kavramları kullanmanın, aktarım-karşıaktarım ilişkisi alanının içerisinde, başka daha statik kavramlaştırmalara göre, bize olumsuzun sınırlarını daha iyi çizme imkânı verdiğini düşünüyorum. Genel insanlık tarihi gibi psikanaliz kliniği de bize ölüm dürtüsünün sessizce işlediğini gösterir […], denizaltı gibi de diyebiliriz buna, tam da insan zihninin en güzel ve en büyük eserlerinin boy verdiği yerde; psikanaliz tedavisi gibi bir girişimin içerisinde de aynen böyle olur (Guignard, 2001, par. 18).

Ayrıca dürtünün, tanımı gereği, biyolojik olanla ruhsal (temsili) olan arasındaki sınır çizgisinde yer aldığı hatırlanmalıdır. Dürtü bu yüzden de iki değerliklidir, çünkü daima hem bedensel hem de ruhsaldır. Bu nedenle dürtünün analiz seansında kendini gösterdiği anlar son derece zengin, karmaşık, aynı zamanda da kafa karıştırıcıdır. Guignard, dürtü her boy gösterdiğinde analistin “analitik alan”a dair temsillerinin tepetaklak olduğunu belirtir. Bunu Escher’in resimlerindeki alan temsillerine benzetir (Guignard, 2014, s. 31). Üçüncü türden kavramları da bu resimlerdeki birbirinin içinde eriyen, birbirine dönüşen figürler veya birbiri üzerine devrilen merdiven figürleri gibi düşünürsek daha anlaşılır olabilir.

Dürtü ve Bilinçdışı Düşlem

Dürtünün iki değerlikli oluşu bilinçdışı düşlemin doğasına da damgasını vurur. Bilinçdışı düşlem cinsel dürtülerle alakalıdır. Dürtülerin soyağacında izlenen hiyerarşiye göre, dürtüsel gelişim cinsel dürtüler üzerine kurulmuştur. Çünkü cinsel dürtüler, içgüdüye en yakın olan, biyolojik içgüdünün sınırında yer alan yaşam ve ölüm dürtülerinin karışımından doğmuşlardır ve tam anlamıyla dürtü kavramıyla tarif edebileceğimiz bir formla, ruhsal dürtüler olarak ortaya çıkmışlardır. Guignard bilinçdışı düşlemlerin de doğallıkla cinsel dürtülerin doğrudan ifadesi olarak yerlerini aldıklarını belirtir. “Aynı şekilde her düşlem de cinseldir ve yaşam dürtüleri ve ölüm dürtülerinin bir karışımını (Mischung) içerir” (Guignard, 2001, par. 40). Dolayısıyla her düşlem bir olumsuz ile bir gerçekleşme içerir. Bunun temel düşlemlerdeki yansıması, dört temel düşlemden (ana rahmine dönüş, iğdiş edilme, baştan çıkarılma, ilk sahne) her birinin ruhsallığı kurucu bir kaybın inkârını içermesidir. Temel düşlemler insan yaşamındaki tersine çevrilemez bir etkene karşı ortaya çıkan ve kayba kurucu nitelik kazandıran çözümlerdir. Bu tersine çevrilemez etken insan yaşamının düz bir çizgi hâlinde akan zamanıdır. Tersine çevrilemeyen zaman beraberinde kaybı getirmektedir (Guignard, 2001, par. 40).

Kayıp üç düzlemde ortaya çıkar: İnsanın biyolojik kaderine bağlı olan somut düzlem, tarihsel yönüne bağlı olan her bireydeki grup ruhsallığı düzlemi ve bazı ruhsal gelişmelerin belli bir sürece yayılması anlamında neoteniye bağlı olan ödipal örgütlenmeyle bireyselleşen insan ruhsallığı düzlemi (Guignard, 2001, par. 40).

Temel düşlemlerin her biri, bütün bu düzlemleri kapsayan bir kaybın inkârına denk düşer. Böylece her düşlem inkârı ele veren bir arzuyla nitelenir. Sözgelimi ana rahmine dönüş düşlemi rahim ortamına dönüşün imkânsızlığını (somut/biyolojik), tarihin geri çevrilemezliğini (grup ruhsallığı) ve küçük insanın çaresizliğini (bireyselleşen ruhsallık) inkâr eden bir arzuyu ifade eder. Veya ilk sahne düşlemi çocuğun kendisine hayat veren anne baba arasındaki ilişkiden dışlanmışlığının (somut/biyolojik), erişkin cinselliğinin farkının (grup ruhsallığı) ve öznenin yalnızlığının (bireyselleşen ruhsallık) inkârına dayanır.

Böylece dürtülerin soyağacı fikrinin verdiği bir yönlenişle bilinçdışı düşlemlerin yeniden gözden geçirilmesi düşlemin biyolojik, ilişkisel ve bireysel boyutlarını organik bir örüntü içinde bir araya getirmektedir. Diğer taraftan temel düşlemleri, ilişkiselliğin ağır bastığı bugünün psikanalizinin kavramlarıyla bütünleşen bir şekilde kurama yeniden kazandırmaktadır.

Son Söz

Florence Guignard’ın Freud okuması çok boyutlu ve kuramı zenginleştirici bir okumadır. En göze çarpan noktalardan biri de Freud’un farklı dönemlerde ortaya atıp işlediği kavramlar arasındaki organik bağı, Guignard’ın gözle görünür hâle getirmesi ve Bion’un tarif ettiği tarzda bağlar kuran bir okuma gerçekleştirmesidir. Guignard dürtülerin soyağacını çıkarak, Freud’un yapıtına dağılmış olan veya satır aralarında dile gelen bütünlüklü bir kavrayışı yalın bir sınıflandırmayla berraklaştırmıştır. Bunun da ötesinde, bu yaklaşımıyla, Freud sonrası öznelliklerarası ilişkiye vurgu yapan kuramların ve bugün psikanalizdeki en heyecan verici yaklaşımlardan biri olan Bion kuramının Freud kuramıyla ve psikanalizin ana gövdesiyle canlı bağlarını kurmaktadır.

 

Kaynakça

Bion, W. R. (1965). Transformations. Londra: Karnac.

Breuer, J. & Freud, S. (1895). Studies on HysteriaThe Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt II (1893-95):Studies on Hysteria, 1-310.

Freud, S. (1924). The Economic Problem of Masochism. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt XIX (1923-1925): The Ego and the Id and Other Works, 155-170.

Freud, S. (1950). Project for a Scientific Psychology (1950 [1895]). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Cilt I (1886-1899): Pre-Psycho-Analytic Publications and Unpublished Drafts, 281-391.

Guignard, F. (1997). Épître à l’objet, Paris: PUF, coll. « Épîtres », 2. Basım 2008.

Guignard, F. (2001). https://www.cairn.info/revue-francaise-de-psychosomatique-2001-2-page-115.htm  2 Ocak 2018 tarihinde indirilmiştir.

Guignard, F. (2014). Quelle psychanalyse pour le XXIᵉ siècle? Paris: Ithaque.

Resim : Maurits Cornelis Escher, Relativity, 1953.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s